Ana Sayfa Blog Sayfa 62

AKP Dedelere maaş vererek Alevilere darbe vurmak istiyor! İSMAİL PEHLİVAN

Türkiye’de Alevilik, uzun yıllardır süregelen kimlik mücadelesinin ve devlet-toplum ilişkilerinin en kritik düğüm noktalarından birini oluşturmaktadır. Özellikle AKP-MHP iktidarının son dönemde Alevilere yönelik attığı adımlar, samimiyetten uzak, hem iç kamuoyunu hem de uluslararası otoriteleri oyalamaya yönelik kurnazca düşünülmüş entrikalardır.

Başta Avrupa Birliği (AB) İlerleme Raporları olmak üzere uluslararası raporlarda defalarca dile getirilen, Alevi yurttaşlara inançlarından dolayı yapılan sistematik ayrımcılık gerçeğinin bizatihi devlet eliyle yapılmasını tüm çıplaklığıyla gözler önüne sermektedir. AB, zorunlu din derslerinden Cemevlerinin statüsüzlüğüne kadar pek çok alanda Türkiye’yi eleştirirken, devlet, en temel eşitlik taleplerini karşılama yönünde somut ve hukuki bir adım atmaktan imtina etmektedir. Hatta adım yerine, çok daha sinsi ve derin bir hamle geliştirdi. Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde kurduğu Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın yapısna baktığımızda açıkça toplumun arasına nifak sokmaktan başka bir işleve sahip olmadığı görülüyor.

Bu Başkanlık, görünüşte Alevi inancına hizmet etme amacı taşısa da, Alevi toplumu ve kanaat önderleri tarafından açıkça bir asimilasyon merkezi ve nifak sokma aracı olarak görmektedir. AKP-MHP İktidarı, bu yapıyı kullanarak Cemevlerini devlet kontrolü altına almayı ve en önemlisi, inanç önderleri olan Dedelere maaş bağlama konusunu gündeme getirerek, Alevi Yolu’nun kadim kurumu olan batıni felsefi Anadolu Alevi Ocak Sistemi’ni içeriden dönüştürmeyi hedeflemektedir. Bu, Alevi kimliğini kültürel bir ögeye indirgeme ve inançsal özerkliğini ortadan kaldırma yönelik bir girişimidir.

AB ve AİHM kararları, Türkiye’deki Alevi sorununun uluslararası alanda tescillendiğinin en somut kanıtlarıdır. AİHM, Cemevlerinin ibadethane olduğunu defalarca hükme bağlamış, zorunlu din derslerinin hak ihlali yarattığını tespit etmiştir.

AKP-MHP iktidarı, bu hukuki ve siyasi baskıyı ortadan kaldırmak yerine, Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde kurduğu Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı aracılığıyla bir tür “siyasi manikür” yapmaktadır. Bu manikür, eldeki kirli görünümü gizlemeye yöneliktir. Eğer niyet gerçekten eşitlik yurttaşlık olsaydı, atılacak ilk adım Diyanet İşleri Başkanlığı‘nın (DİB) bütçesini tüm inançlara eşit dağıtmak veya DİB’i tümden kaldırarak laik bir devlet yapısına geçmek olurdu.

AKP-MHP iktidarının politikası, DİB’in devasa bütçesini korurken, Aleviliği merkeze, yani Kültür ve Turizm alanına çekerek, Cemevine Cami, Sinagog, Kilise ile aynı statüyü vererek değil, müzenin veya kültür merkezinin yanına konumlandırmaktır. Bu, Alevi kimliğinin inançsal bir hak olmaktan çıkarılıp, folklorik bir düzeye indirgenmesidir. Bu durum, AB’ye “bakın, Alevilerle ilgileniyoruz” mesajı vermek için tasarlanmış bir oyalama ve aldatma taktiğidir, gerçek bir çözüm iradesini yansıtmamaktadır.

AB’nin Türkiye raporları, Alevi yurttaşlara yönelik ayrımcılığın uluslararası düzeyde tescil edilen açık bir kayıttır. Raporlar, Türkiye Cumhuriyeti’nin laiklik ilkesini çarpıtarak yalnızca Sünni-Hanefi inancına hizmet eden DİB’in desteklemesini ve Cemevlerini ibadethane statüsünde görmemesini sürekli eleştirerek siyasi iktidara hatırlatmaktadır.

AKP-MHP iktidarı, bu uluslararası baskıyı ve iç talepleri bertaraf etmek için samimi bir çözüm üretmek yerine, ABKCB’nı kurarak AB’ye “Bakın, bir adım attık” mesajı vermeyi amaçlamıştır. Bu, ayrımcılığı sonlandırmak değil, uluslararası eleştirileri savuşturmak için tasarlanmış bir siyasi manevradır.

***

İktidarın mevcut Cemevi Başkanlığı aracılığıyla Dedelere maaş verme girişimi, Alevi toplumu içindeki en kritik tartışma konularından biridir. Bu sinsi hamle, Alevi kurumlarının özerkliğini yok etmeyi ve toplumu bölmeyi amaçlamaktadır. İktidar bu girişimiyle Alevilerin belini kırmak istiyor.

Kadim Alevi inancında, Dedelik Kurumu yüzyıllardır devletten bağımsız, Talipler’in gönüllü desteği ve inanç önderlerinin kendi öz gayretleriyle ayakta kalmayı başarmıştır. Bu yapı, hem inancın özgürlüğünü hem de Dedeler ile Talipler arasındaki ‘El ele el Hakk’a’ düsturuyla manevi eşitliği sağlamıştır.

***

Hacı Bektaş Veli evlatlarından Veliyettin H. Ulusoy Dede‘nin kaleme aldığı eleştiri, sorunun inançsal boyutunu ve devletin tutumunu net bir şekilde ortaya koymaktadır. Onun görüşleri, devletin bu hamlesinin Alevi inancının özüne aykırı olduğunu gösteren bir manifesto niteliğindedir:

Alevilikte ve Aleviler’de Yol hizmetini yürütenler Talipleri gibi işinde, gücünde, tarlasında, bağında, bahçesinde, özel sektörde, devlet dairesinde (son dönemlerde bu daire Aleviler için hayli daraldı) çalışır ve üretirler.

Devlet eli ile Dedelik Kurumuna müdahale edilmesi halinde ise Alevi toplumu içindeki bu eşitlik olgusunu zedeler ve aynı zamanda Aleviler içerisinde bir “fetva takımının” oluşmasına neden olur.

Alevilikte ve Alevilerde hiç kimse veya hiçbir organ “fetva makamı” değildir. Devlet eli ile yapılmak istenen ise Alevileri “terbiye etme” adına bir “fetva” makamı oluşturmaktır Oysa Alevi öğretisinin düsturları net ve açıktır. Örneğin, ‘eline, beline, diline sahip olmak.’ Bunun için herhangi bir “fetva” makamına gerek var mı? Kesinlikle hayır. 

Uzunca bir süredir Alevi toplumu tarafından dile getirilen taleplerin hiçbir yerinde ‘Dedelerimizi maaşa bağlayın’, ‘Dedelerimize kadro tahsis edilsin’, ‘Dedelerimizi yetiştirin’ vb. ifadeler yer almamıştır.

Devlet, Dedelerin Cem ibadeti yaptığı yeri ibadethane olarak tanımıyorsa, Dede’nin yürütmüş olduğu cemi ibadet olarak kabul etmiyorsa, mantıksal olarak Dede’nin kendisini de bizzat inkar ettiği sonucuna varılmaz mı?

Maaş, bağımlılık demektir. Maaşa bağlanan Dedeler, inançsal ve vicdani sorumluluklarını yerine getirirken, aynı zamanda maaşlarını ödeyen siyasi iktidarın iradesine de tabi olmak zorunda kalacaklardır. Bu, Alevi Yol’unda bir “biat” kültürünün oluşmasına zemin hazırlayarak, Alevi toplumunun siyasallaşmış ve bölünmüş bir yapıya dönüşmesine yol açacaktır. Maaş kabul eden ve etmeyen Dedeler arasında açılacak ayrılık, iktidarın Aleviler arasına nifak sokma amacına hizmet edecektir.”

Ulusoy Dede, Hakk Muhammet Ali Yolu’nun çarpıtarak devlet eliyle dönüştürülmeye çalışılmasını da şu sözlerle eleştirmektedir:

Alevi inancının temelini oluşturan Hakk-Muhammed-Ali Yolu, ne Diyanet’in, ne ilahiyat fakültelerinin ne de devletin asimilasyon amaçlı yetiştirdiği kadroların müdahalesine açıktır. Bu Yol, gönüllülük ve hizmet esasına dayalıdır.

Devletin mevcut Anayasası, kanun ve kaidelerinde dahi böyle bir uygulama yer almamaktadır.

***

AKP-MHP iktidarının entrika ve oyalama üzerine kurulu mevcut politikası, Alevi inancını Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın bir halk bilimi ögesi olarak görme çabasından başka bir şey değildir. Bu, Aleviliğin tarihsel, inançsal ve hukuki kimliğine yapılan en büyük saygısızlıktır.

Gerçek çözüm, AİHM kararlarının uygulanması, Cemevlerinin yasal ibadethane statüsü kazanması, zorunlu din derslerinin kaldırılması, Alevi ulularının işgal altındaki topraklarının iade edilmesi ve Diyanet’in tekelci fetva kurumu olma yapısının sonlandırılmasıdır. Alevi kurumlarının ve inanç önderlerinin bu maaş tuzağına karşı sergilediği kararlılık, kadim Alevi ruhunun özerkliğini ve Hakk Muhammed Ali Yolu’nun saflığını koruma mücadelesinin en güçlü göstergesidir.

Asıl sorun Alevilerden kaynaklanmıyor. Devletin Alevi varlığını eşit, özerk ve saygın bir inanç olarak kabul etme iradesini göstermemesinden kaynaklanıyor. Devletin artık bu iradeyi gösterme zamanı gelmiştir. Aksi takdirde, devletin ve AKP-MHP iktidarının attığı her adım, entrika ve asimilasyon çabasından öteye geçmeyecektir.

ilk halktv.com.tr adresinde yayınlanmıştır

Maraş Katliamı Bühl Cemevi’nde Anıldı: “Unutmadık, Unutmayacağız!”

Alevitische Gemeinde Bühl Cemevi, Maraş Katliamı’nın 47. yılında, katledilen canları anmak üzere bir etkinlik düzenledi. Duygusal anların yaşandığı bu buluşmada, geçmişte yaşanan acıların toplumsal hafızadaki yeri bir kez daha hatırlatıldı.

Etkinlikte araştırmacı-yazar Erdal Yıldırım, Maraş Katliamı’nın tarihsel arka planı, devletin sorumluluğu ve Alevi toplumunun adalet mücadelesi hakkında değerlendirmelerde bulundu. Yıldırım, katliamın yalnızca geçmişte kalmadığını, günümüzde de cezasızlık politikaları nedeniyle etkilerinin sürdüğünü vurguladı.

Konuşmalarda, katliamda yitirilen canların saygı ve özlemle anıldığı ifade edildi. Alevitische Gemeinde Bühl Cemevi, anma programının gerçekleşmesinde emeği geçenlere teşekkür ederek, “Unutmadık… Unutmayacağız” mesajını yineledi. Açıklamada, katliamlarla yüzleşmenin ve adalet mücadelesinin Alevi toplumunun tarihsel sorumluluğu olduğu belirtildi.

Maraş Katliamı’nın 47. Yılında Adalet ve Yüzleşme Talebi

Karlsruhe’de, Alevilere yönelik tarihsel katliamların en ağır örneklerinden biri olan Maraş Katliamı’nın 47. yılı dolayısıyla bir anma etkinliği gerçekleştirildi. Karlsruhe Alevi Kültür Merkezi tarafından düzenlenen etkinlikte, katliamların münferit olmadığı, Alevilere ve diğer ötekileştirilen toplumsal kesimlere yönelik sistematik bir yok sayma ve imha politikasının ürünü olduğu vurgulandı. Anma, sadece geçmişte yaşanan bir acıyı hatırlamakla kalmayıp, günümüzdeki benzer olayların önünü almak için bir yüzleşme çağrısı olarak da önem taşıdı.

Etkinlik, saygı duruşu ile başladı ve ardından Maraş Katliamı’nın tarihsel arka planı hatırlatıldı. Konuşmalar, Alevilere yönelik saldırıların süreklilik arz eden bir devlet zihniyetiyle bağlantılı olduğunu ortaya koydu. Katliamların sadece Alevileri değil, devrimcileri ve toplumun tüm ötekileştirilen kesimlerini hedef aldığı ifade edildi. Cemevi Başkanı Enver Uzungeliş, “artık olmaz” demenin gerçekçi olmadığını vurgulayarak, Suriye’deki Alevilere yönelik katliamların devam etmesinin bu zihniyetle hâlâ yüzleşilmediğinin bir göstergesi olduğunu belirtti.

Programda, Metin Öner’in bağlaması eşliğinde seslendirdiği ağıtlar ve kelamlar, ortak hafızanın yeniden üretilmesine katkı sağladı. Ayrıca, sinevizyon gösterimi ile kolektif hafızanın canlı tutulmasının önemi ve tarihsel sorumluluk vurgulandı. Anma etkinliği, katliamların unutulmaması gerektiği ve yüzleşilmeyen her katliamın yeni katliamların zeminini hazırlayacağı gerçeğinin altını çizen bir kapanış ile sona erdi. Bu etkinlik, geçmişle yüzleşmenin ve adalet arayışının önemini bir kez daha hatırlattı.

Alevi Bektaşi Temsilciler Meclisi Antep’te güç birliği yaptı!

Alevi Bektaşi Temsilciler Meclisi’nin ilk hazırlık toplantısı, 4–5 Ekim 2025 tarihlerinde İstanbul’daki Garip Dede Dergâhı’nda gerçekleştirilen Alevi Çalıştayı’nda alınan kararlar doğrultusunda Antep Cemevi’nde başladı. Toplantıya, Alevi kurumlarının başkan ve yöneticileri geniş katılım gösterdi.

Toplantıda, Alevi toplumunun güncel sorunları, ortak mücadele başlıkları ve kurumlar arası eşgüdüm konuları değerlendirildi. Alevi Bektaşi Temsilciler Meclisi’nin, Alevi toplumunun ortak sesi ve kalıcı bir temsil mekanizması olması gerektiği vurgulandı.

Toplantıya Alevi Bektaşi Federasyonu, Alevi Dernekleri Federasyonu, Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği, Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı, Alevi Kültür Dernekleri ve Arap Alevileri Federasyonu’nun temsilcileri katıldı. Temsilciler, Alevi toplumunun inançsal, siyasal ve toplumsal sorunlarına karşı ortak tutum geliştirilmesi gerektiğini belirtti.

İstanbul’daki çalıştayda alınan kararların hayata geçirilmesi açısından Antep’teki toplantının önemli bir adım olduğu ifade edildi. Toplantı sonucunda yapılacak görüşmelerin ve alınacak kararların kamuoyuyla paylaşılacağı bildirildi.

Maraş Katliamı’nın 47. yılı: Aleviler sürgün edildi, katiller ödüllendirildi!

Maraş Katliamı’nın 47. yılı dolayısıyla Hatay Alevi Kültür Merkezi ve Cemevi Derneği, Samandağ Cemevi Derneği ile Alevi Kültür Dernekleri Samandağ Şubesi tarafından yapılan yazılı açıklamada, 19-26 Aralık 1978 tarihleri arasında Alevilere yönelik gerçekleştirilen katliamın bir soykırım olduğu vurgulandı. Devletin bu yaşananlarla yüzleşmesi ve sorumluluğunu kabul etmesi gerektiği ifade edildi. Açıklamada, katliamda çoluk çocuk, genç, yaşlı ve hamile kadınların da aralarında bulunduğu yüzlerce Alevinin hayatını kaybettiği hatırlatıldı.

Alevi kurumları, katliamı gerçekleştiren zihniyetin günümüzde de Ortadoğu’da varlığını sürdürdüğünü belirterek, IŞİD ve El Kaide gibi selefi-vahabi örgütlerin emperyalist güçlerin desteğiyle çeşitli ülkelerde halkları hedef aldığını vurguladı. Özellikle kadınlar ve çocukların ağır bedeller ödediği, farklı inanç ve kimliklerin sistematik saldırılara maruz kaldığı kaydedildi.

Açıklamada, Maraş’ta yaşayan Alevi toplumunun 1978 yılında can güvenliği gerekçesiyle yerini terk etmek zorunda kaldığı ve pek çok kişinin başka ülkelere göç ettiği belirtildi. Bugün ise Alevilerin boşalttığı topraklara Suriye’den getirilen El Kaide ve IŞİD bağlantılı grupların yerleştirildiği ifade edildi. Ayrıca, Maraş şehir merkezinde yıllardır anma etkinliklerine izin verilmediği, sivil toplum kuruluşları ve Alevi kurumlarının bu konuda engellendiği aktarıldı.

Alevi kurumları, Türkiye’nin geçmişte yaşanan acılarla yüzleşmeden toplumsal barışın sağlanamayacağını belirterek, soykırımın yaşandığı alanlara barış anıtları dikilmesi ve toplumun tüm kesimlerinin bu anmalara katılması gerektiğini ifade etti. Devletin sorumluluğunu kabul ederek özür dilemesi ve gerekli adımları atmasının, yaraların iyileşmesi için zorunlu olduğu vurgulandı. Açıklama, “Maraş’ta katledilen Alevi canları unutmadık, unutturmayacağız” ifadesiyle sona erdi.

Aleviler eşitlik ve barış için mücadeleye kararlı: Mercan Gül ve Zeynel Kete

Demokratik Alevi Dernekleri’nin (DAD) 5. Olağan Genel Merkez Kongresi, 20 Aralık 2025 tarihinde Dersim’de gerçekleştirildi. Eş Genel Başkanlığa seçilen Mercan Gül ve Zeynel Kete, kongrenin sonuçlarını değerlendirerek Alevilerin eşit yurttaşlık ve barış mücadelesinin önemine dikkat çekti. Kongrede “Barış ve Demokratik Toplum Süreci” vurgusu öne çıkarken, Gül, Alevilerin hak ettiği eşit statüye ulaşma amacını ifade etti.

Gül, yeni dönemde Alevi kültürü, dili ve inancına sahip çıkmayı öncelikli hedef olarak belirlediklerini belirtti. Devletin Alevi inancına yönelik asimilasyon politikalarının geçmişten günümüze devam ettiğini söyleyen Gül, bu durumun Alevi toplumunun varlığını tehdit ettiğini dile getirdi. Alevilerin kültürel kimliklerini korumasının önemine vurgu yaptı.

Zeynel Kete ise kongrenin sadece bir teknik toplantı olmadığını, aynı zamanda Alevi inancı ve kültürüne duyulan bağlılığın bir ifadesi olduğunu belirtti. Kete, kongredeki yüksek katılımın Alevi toplumunun bu süreçteki sahiplenmesini yansıttığını ifade etti. Ayrıca, kadınlara ve gençlere yönelik özel bir savaş yürütüldüğünü dile getirerek, bu kesimlerin güçlendirilmesi gerektiğini vurguladı.

Kete, “Barış ve Demokratik Toplum” perspektifinin Alevi inancıyla paralel olduğunu ve bu sürecin Alevilerin haklarını güvence altına alacak kapsayıcı bir hukuk anlayışı gerektirdiğini belirtti. Devletçi Alevilik ile komünal Alevilik arasındaki çelişkinin, mücadele alanlarının başında geldiğini ifade eden Kete, Cem Evlerinin Alevi değerlerinin yaşatıldığı mekânlar olması gerektiğini kaydetti.

Son olarak, Alevi toplumuna seslenen Kete, tarihsel bir dönüm noktasında olunduğunu belirterek güçlü bir örgütlenmenin gerekliliğine dikkat çekti. Alevilik inancının yeniden canlandırılması için ocak sisteminin önemine vurgu yaparak, bu süreçte Alevi toplumunun birlik ve beraberlik içinde hareket etmesi gerektiğini ifade etti.

Britanya Alevi Federasyonu’ndan Devletle Yüzleşme Çağrısı: “Maraş, Planlı Bir Alevi Katliamıdır” “Yüzleşme Olmadan Eşit Yurttaşlık Mümkün Değil”

Aralık 1978’de Maraş’ta yaşanan ve resmi tarih tarafından yıllardır “çatışma”, “provokasyon” ya da “kontrolden çıkmış olaylar” olarak tanımlanmaya çalışılan katliama ilişkin Britanya Alevi Federasyonu’ndan (BAF) sert bir açıklama geldi. BAF, Maraş’ta yaşananların rastlantısal ya da kendiliğinden gelişen olaylar olmadığını vurgulayarak, katliamın doğrudan Alevi toplumunu hedef alan, önceden planlanmış ve devlet eliyle hayata geçirilmiş organize bir Alevi katliamı olduğunu belirtti. Açıklamada, Maraş Katliamı’nın yalnızca geçmişe ait bir acı olmadığına dikkat çekilerek, Alevilere yönelik inkâr, imha ve asimilasyon politikalarının sürekliliğinin en açık örneklerinden biri olduğu ifade edildi. Federasyon, yüzleşme olmadan adaletin, adalet olmadan da eşit yurttaşlığın mümkün olmayacağını vurguladı.

“Bu Bir Çatışma Değil, Devlet Eliyle Uygulanan Katliamdır”

Britanya Alevi Federasyonu, Maraş’ta yaşananların bir “çatışma” ya da “provokasyon” olarak tanımlanamayacağını belirterek, katliamın doğrudan Alevi toplumunu hedef aldığını ifade etti. Açıklamada, günler öncesinden hazırlanan saldırılarda Alevilerin evlerinin işaretlendiği, mahallelerin kuşatıldığı, kadınların, çocukların ve yaşlıların katledildiği vurgulandı. Faşist MHP–Ülkü Ocakları çetelerinin sahada saldırıları örgütlediği, güvenlik güçlerinin ise ya seyirci kaldığı ya da fiilen katliamın parçası olduğu kaydedildi. Devletin Maraş’ta Alevileri korumadığı, aksine Alevileri hedef haline getirdiği belirtildi.

Sistemli Ve Süreklilik Gösteren Bir Eylemler Zinciri

Açıklamada, Maraş’ta yaşananların tekil bir olay olmadığına dikkat çekilerek, bunun sürekli ve sistemli biçimde yürütülen bir eylemler zinciri olduğu ifade edildi. Katliamın önceden planlandığı, devlet eliyle organize edildiği ve bir Alevi soykırımı niteliği taşıdığı vurgulandı. Saldırıların günlerce sürdüğü, üç gün boyunca kolluk kuvvetlerinin bilinçli şekilde müdahale etmediği hatırlatıldı.

Katliamın Siyasal Hedefleri

BAF açıklamasında, katliamın amacının yalnızca can almak olmadığı belirtilerek şu hedeflere işaret edildi:
Alevi kimliğini sindirmek,
toplumsal muhalefeti bastırmak,
devrimci-demokrat güçleri dağıtmak
ve Alevi toplumunu yurdundan koparmak.

Ekonomik Çıkarlar, Gasp Ve Mülksüzleştirme

Maraş’ta Alevilere yönelik saldırının arka planında yalnızca inançsal nefretin değil, ekonomik çıkarların ve ticari dengelerin yeniden kurulmasının da bulunduğu vurgulandı. 1970’li yıllara gelindiğinde Maraş’ta Alevilerin küçük sanayi, zanaat, ticaret ve emek yoğun alanlarda güçlendiği, kent ekonomisinde belirgin bir ağırlık kazandığı ifade edildi.

Bu durumun yerel egemenler ve devlet aklı tarafından bir “tehdit” olarak görüldüğü belirtilirken, Alevilerin ekonomik olarak güçlenmesinin mezhepsel düşmanlıkla birleştiği ve sınıfsal bir hınç ile mülksüzleştirme arzusunun faşist şiddetle hayata geçirildiği kaydedildi. Yakılan evlerin, yağmalanan dükkânların ve el değiştiren işyerlerinin tesadüf olmadığı vurgulandı.

Zorunlu Göç Ve Organize Tasfiye

Açıklamada, Maraş’ta yaşanan zorunlu göçün yalnızca bir güvenlik sonucu olmadığı, örgütlü bir ekonomik tasfiye ve gasp politikası olduğu belirtildi. Alevilerin hem canlarından hem de yılların emeğiyle oluşturdukları ekonomik varlıklarından koparıldığı, boşaltılan mahallelerin ve terk edilen iş alanlarının katliam sonrasında el değiştirdiği ifade edildi. Devletin bu yağmayı durdurmadığı, aksine bu düzenin kurulmasına göz yumduğu vurgulandı. Bu yönüyle Maraş Katliamı’nın Alevi emeğine ve birikimine yönelik organize bir gasp operasyonu olduğu kaydedildi.

“Maraş Kapanmayan Bir Yaradır”

Britanya Alevi Federasyonu, Maraş Katliamı’nın Alevi toplumunun kolektif hafızasında kapanmayan bir yara olduğunu belirtti. Devletin yıllardır bu katliamı inkâr ettiği, üstünü örttüğü, failleri koruduğu ve katliamın adını ideolojik olarak yeniden ürettiği vurgulandı. Açıklamada, “Bu topraklarda kahramanlık değil, Alevi kanı vardır. Adı Maraş’tır ve bir katliamdır” denildi.

“Maraş, Çorum’dur, Sivas’tır, Gazi’dir”

Açıklamada, Maraş’ın yalnızca geçmişte kalmış bir acı olmadığı belirtilerek, Çorum, Sivas ve Gazi Katliamları ile aynı devlet aklının ve aynı inkâr politikalarının sürekliliğine işaret edildi. Bu nedenle Maraş’ı anmanın yalnızca yas tutmak değil, yüzleşme talep etmek olduğu ifade edildi.

“Yüzleşme Olmadan Eşit Yurttaşlık Mümkün Değil”

Britanya Alevi Federasyonu açıklamasını şu ifadelerle sonlandırdı:
Devletle yüzleşmeden toplum özgür olamaz.
Katliamlarla yüzleşilmeden adalet kurulamaz.
Alevilere reva görülen bu tarih kabul edilmeden eşit yurttaşlık mümkün değildir.

Maraş Katliamı’nın Türkiye tarihine sürülmüş kara bir leke olduğu belirtilerek, bu leke temizlenmedikçe ülkenin vicdanının da temizlenemeyeceği vurgulandı. Açıklamada, Maraş’ın unutulmayacağı ve unutturulmayacağı belirtilerek, katliamda yaşamını yitirenler saygıyla anıldı ve katliamcı devlet aklıyla yüzleşilene kadar susulmayacağı ifade edildi.

Maraş: Devletin Planladığı Bir Alevi Katliamı Değil, Çatışma!

Britanya Alevi Federasyonu (BAF), 1978 Maraş Katliamı’nın bir çatışma ya da provokasyon değil, devlet eliyle planlanmış bir Alevi katliamı olduğunu vurguladı. Açıklamada, saldırıların doğrudan Alevi toplumunu hedef aldığı ve bu olayların önceden planlandığı belirtildi. Alevi evlerinin işaretlendiği, mahallelerin kuşatıldığı ve kadınlar, çocuklar ile yaşlıların katledildiği ifade edildi. Faşist grupların saldırıları organize ettiği, güvenlik güçlerinin ise ya seyirci kaldığı ya da katliamın bir parçası olduğu vurgulandı.

Açıklamada, Maraş’ta yaşananların tekil bir olay olmadığı, sürekli ve sistemli bir eylemler zinciri olarak kabul edilmesi gerektiği dile getirildi. Katliamın amacının yalnızca can almak değil, Alevi kimliğini sindirmek, toplumsal muhalefeti bastırmak ve Alevi toplumunu yurdundan koparmak olduğu belirtildi. Ayrıca, Maraş’taki ekonomik çıkarlar ve ticari dengelerin yeniden kurulmasının da bu saldırıların arka planında yattığı ifade edildi.

BAF, yaşanan zorunlu göçün sadece bir güvenlik sonucu olmadığını, aynı zamanda örgütlü bir ekonomik tasfiye ve gasp politikası olduğunu belirtti. Alevilerin yıllar süren emekleriyle oluşturdukları ekonomik varlıklarından koparıldığı, boşaltılan mahallelerin ve terk edilen iş alanlarının katliam sonrası el değiştirdiği kaydedildi.

Maraş Katliamı’nın, Alevi toplumunun kolektif hafızasında kapanmayan bir yara olduğu vurgulandı. Devletin bu katliamı inkâr ettiği ve failleri koruduğu ifade edilerek, Maraş’ın unutulmayacağı ve unutturulmayacağı belirtildi. BAF, katliamda hayatını kaybedenlere saygı gösterilerek, bu acıların yüzleşilmeden adaletin sağlanamayacağını belirtti.

Dersim Gazeteciler Platformu: Cihan Berk’in derhal özgürleşmesi şart!

Dersim Gazeteciler Platformu, PİRHA muhabiri Cihan Berk’in tutuklanmasına yönelik tepkisini Sanat Sokağı’nda düzenlediği basın açıklaması ile dile getirdi. Açıklamada, Cihan Berk’in derhal serbest bırakılması çağrısı yapıldı. Berk, 19 Aralık 2025 tarihinde evine yapılan polis baskınıyla gözaltına alınmış ve “örgüt üyesi olmak” iddiasıyla tutuklanmıştı.

Açıklamayı okuyan Dersim Gazeteciler Platformu temsilcisi Hıdır Yıldız, Cihan Berk’in tutuklanmasının yalnızca bir gözaltı süreci olmadığını belirterek, gazetecilerin uzun süredir polis takibi ve baskı altında olduğunu vurguladı. Ayrıca, Dersim’deki eylem ve basın açıklamalarında gazetecilerin kolluk güçleri tarafından hedef gösterildiği ifade edildi.

Basın açıklamasında, gazetecilere yönelik sistematik baskıların artış gösterdiğine dikkat çekilerek, ülkede birçok gazeteci, siyasetçi ve hak savunucusunun gözaltı ve tutuklama tehdidiyle karşı karşıya kaldığı belirtildi. Ayrıca, yargı sürecine dair gizlilik kararlarının kamuoyunun bilgiye erişimini kısıtladığına vurgu yapıldı.

Dersim Gazeteciler Platformu, Cihan Berk’in derhal serbest bırakılmasını, yargı sürecinin tutuksuz olarak yürütülmesini ve gazetecilere yönelik baskıların sona ermesini talep etti. Açıklama, “Meslektaşımız Cihan Berk’in yanındayız” mesajıyla son buldu.

Kenanoğlu: Hubyar Sultan Tekkesi, inancımızın ortak merkezidir!

HDK Eş Sözcüsü Ali Kenanoğlu, Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün Hubyar Sultan Tekkesi’ne yönelik yeniden açtığı davaya dair önemli açıklamalarda bulundu. Kenanoğlu, daha önce benzer gerekçelerle açılan davaların kesinleşmiş yargı kararlarıyla sonuçlandığını hatırlatarak, sürecin sadece hukuki değil, siyasi bir boyutu da olduğunu vurguladı. Hubyar Sultan Tekkesi’nin, Alevi inancı açısından sıradan bir mekan olarak değerlendirilemeyeceğini belirten Kenanoğlu, tekkenin tarihsel ve toplumsal özellikleri ile Alevi inancındaki önemine dikkat çekti.

Hubyar Sultan Ocağı’nın, hem ocak hem de tekke işlevini birlikte yürüten nadir inanç merkezlerinden biri olduğunu dile getiren Kenanoğlu, bu tekkenin Dersim’deki Kürt ocaklarıyla olan ilişkisini ve Alevi inancı içindeki rolünü de vurguladı. II. Mahmut döneminden itibaren sistematik bir baskıya maruz kalan Hubyar Sultan Ocağı, tarih boyunca çeşitli müdahalelerle karşılaşmış ve bu süreç Cumhuriyet döneminde de devam etmiştir.

Kenanoğlu, mülkiyet meselesinin Alevi inancı üzerinde derinleşen sorunlara yol açtığını ifade etti. Tekke ve zaviyelere ait taşınmazların, Vakıflar Genel Müdürlüğü aracılığıyla hazineye veya özel mülkiyete devredildiğini belirterek, bu durumun inançsal otorite oluşturarak sağ siyasetin işine yaradığını kaydetti. Gerekçeleri ve önceki yargı süreçlerini hatırlatarak, 2017 yılında muhtarlığa geçen tekke tapusuna rağmen Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün yeniden dava açtığını belirtti.

Kesinleşmiş yargı kararına rağmen aynı konuda yeni bir dava açılmasının hukuka aykırı olduğunu vurgulayan Kenanoğlu, bu durumun Alevi kamuoyu için kritik bir öneme sahip olduğunu ifade etti. 30 Aralık’ta Tokat’ta görülecek duruşmanın, Alevi toplumunun inanç özgürlüğü ve eşit yurttaşlık mücadelesi açısından büyük önem taşıdığına dikkat çekti.