Ana Sayfa Blog Sayfa 6222

Musul operasyonu başladı

Günlerdir konuşulan ve hazırlıkları yapılan DAİŞ’in elinde bulunan Musul’a yönelik operasyonun başlatıldığı belirtildi

Ağustos 2014 tarihinden bu yana DAİŞ’in elinde bulunan Musul’a yönelik operasyonun başlatıldığı belirtildi. Irak televizyonları, Musul-Hewler sınırında olan Gökceli kolundan Musul’a operasyonların başladığını bildirdi.

Musul kentinin doğusunda konuşlanan ABD ordusuna bağlı topçu birliklerinin de DAİŞ hedeflerini vurmaya başladığı belirtildi.

TV10 çalışanları ‘sivil itaatsizlik’ eylemi başlatıyor

Kapatılan TV10’nun çalışanları, televizyonlarının geri açılması talebiyle her hafta sivil itaatsizlik eylemi başlatacak.

Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile TV10’un kapatılması, çalışanları tarafından Galatasaray Lisesi önünde yapılan açıklamayla protesto edildi. Eyleme, televizyon çalışanlarının yanı sıra Alevi pirleri ile ozanlar katıldı. “Alevilerin sesi susturulamaz” yazılı pankartın açıldığı eylemde, üzerinde TV10 yazılı dövizler taşındı. “Özgür basın susturulamaz”, “Deyişlerimizi, türkülerimizi susturamayacaksınız” sloganlarının atıldığı eylemde televizyonun Yönetim Kurulu Başkanı Veli Büyükşahin kısa bir açıklama yaptı. Alevilerin sesi olan TV 10’nun Alevi lokmalarıyla kurulduğunu söyleyen Büyükşahin, televizyonlarının geri istediklerini söyledi. TV 10’nun kapatılma sürecini anlatan Büyükşahin, “Bizim semahlarımızı durduramazsınız” dedi.

Büyükşahin, bugünden itibaren her Cumartesi Galatasaray Lisesi önünde saat 14.00’da televizyonlarının geri açılması için Alevi ozan ve pirlerinin de katılacağı sivil itaatsizlik eylemi yapacakları bilgisini verdi.

Eylem, Alevi ozan Mehmet Ekici’nin seslendirdiği Alevi deyişiyle sona erdi.

DİHA

AP Milletvekillerinden Zarok TV Çağrısı

Avrupa Parlamentosu’ndan 59 milletvekili, Avrupa Birliği Dışişleri ve Güvenlik Yüksek Temsilciliği ile Avrupa Komisyonu Başkan Yardımcısı Federica Mogherini’ye mektup yazarak, Türkiye’nin Zarok TV başta olmak üzere bazı kanalları kapatmasından endişe duyduklarını dile getirdi.

Aralarında İngiltere, Almanya, Fransa’nın da bulunduğu 13 ülkeden 59 milletvekili, Mogherini’ye hitaben kaleme aldığı mektupta, Türkiye’deki OHAL uygulamalarından duyulan kaygılar dile getirildi.

Mektupta, aralarında Zarok TV’nin de bulunduğu çoğu Kürtçe yayın yapan bazı televizyon kanallarının kapatılmasına vurgu yapılarak, “Bu kanallar arasında, Kürtçe bir çocuk televizyon kanalı, Zarok TV de var ve bu kanal Kürt çocukları için var olan tek kanal. Medya çoğulculuğuna ve özgürlüğüne yönelik bu tehlikeli darbe bir tarafa, sadece çocuklar için oluşmuş bir kanalı, bir çocuk televizyon kanalını hedef almak, tarafımızı özellikle kaygılandırmaktadır ve tüm bunların, çocuk hakları üzerine oluşturulmuş Birleşmiş Milletler Kongre maddelerine ‘BM Çocuk Hakları Sözleşmesi’ karşı gelen durumlar olduğu inancındayız. Bu kapsamda, Türkiye’nin, söz konusu maddeler arasında, azınlıklara ait çocuklara yönelik eğitim ve medya maddelerine yönelik şerh koştuğu çekingenliklerinin farkındayız” denildi.

Mogherini’nin devreye girmesi çağrısı yapan milletvekillerinin mektubu şöyle sona erdi; “Benzeri aşırı önlemler, kendi dillerinde artık eğlence ve bilgi kaynağı noksanlığından ve buna bağlı eğitim ve hürriyet haklarına yönelik doğacak olumsuz sonuçlardan zarar görecek çocuklarıyla, Kürt azınlığını açıkça hedeflemeyi amaçlayan, amacını aşan tepkiler olarak görülür. İlgili Türk makamlarına bu hassas konuya dair endişelerimizi iletmeniz, ve kapatılan tüm TV kanallarının tekrar açılmalarına yönelik, özellikle Zarok TV’nin, gerekli rolünüzü uygulamanızdır.”

Köy Koruculuğu Çözüm Mü Çözümsüzlük Mü?

DİYARBAKIR — 

Köy koruculuğu sisteminin geçmişi 1924 yılında çıkarılan bir kanuna dayanıyor. PKK saldırılarının başladığı 1985 yılında revize edilen kanunla, korucular PKK ile mücadelede aktif rol almaya başladı. Kimisi gönüllü kimisi geçici görev yapan korucular, sistemin kurulduğu günden beri tartışmaların odağında.

PKK ve sempatizanları korucuları, çoğunun Kürt olması nedeniyle, hainlikle suçladı ve sistemi devletin Kürt’ü Kürt’e kırdırması olarak gördü. Devlet ise güvenlik gücünün bir parçası olarak gördüğü korucuları birer kahraman olarak tanımlıyordu. Kürt sorununa çözüm tartışmaları gündeme geldiğinde yine iki tarafın sıkça kullandığı argümanlardan biri koruculuktu. PKK tarafı kaldırılmasını ve suça bulaşanların yargılanmasını talep ediyordu. Korucuların ortak sorusu da belliydi: “Çözüm olursa biz ne olacağız?”

Süreç Araştırma Merkezi isimli düşünce kuruluşunun 2013 yılında hazırladığı “Geçici Köy Koruculuğu ve Çözüm Süreci” başlıklı raporda koruculuğun durumu şu cümlelerle özetleniyor:

“Her ne kadar köy koruculuğu sistemi devletin bir güvenlik politikası olarak hayata geçirilmiş olsa da, köy koruculuğu sistemine katılanlar sahip oldukları silahları kendi özerk çıkarları için de kullanmışlar ve bölgedeki devlet güçleri tarafından desteklendikleri için köyün (ve genel olarak bölgenin) temel otoritesi haline gelebilmişlerdir.”

Korucuların asli görevleri dışında yasadışı işlerle uğraşmaya başlaması da bir başka tartışma konusu. Süreç Araştırma Merkezi’nin raporunda suça bulaşan korucularla ilgili rakamlar şöyle:

“İçişleri Bakanlığı’nın verilerine göre 1985–2003 yılları arasında yalnızca 4804 korucu hakkında suç işledikleri gerekçesiyle işlem yapılmış durumdadır. İşlem yapılan suçların 2376’sı muhtelif adi suçlar iken 2375’i PKK’ye yardım ve yataklık suçlarıdır.”

Bugün, PKK ile çatışmaların yeniden şiddetlendiği bir dönemde, koruculuk bir kez daha gündemde. İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun 22 ilden korucu başlarıyla yaptığı toplantıdan, sistemin yenilenerek güçlendirilmesi kararı çıktı. Toplantıda alınan kararlara göre, İçişleri Bakanlığı bünyesinde kurulan Köy Korucuları Daire Başkanlığı, korucularının sorunlarına çözüm üretecek, korucuların da bulunduğu özel bir tim oluşturulması için çalışmalara başlanacak. Bu timde asker ile korucular birlikte çalışacak; koruculara ağır silah ve teçhizat da verilecek.

Korucular Konfederasyonu’ndan alınan kararlara destek

Türkiye’deki korucuların en büyük meslek örgütü olan 103 bin üyeli Anadolu Köy Korucular ve Şehit Aileleri Konfederasyonu Başkanı Ziya Sözen, toplantıda alınan kararlardan memnun olduğunu söyledi.

Amerikanın Sesi’ne konuşan Sözen, savaştıkları PKK’lılarda ağır makinalı silahlar bulunduğuna dikkat çekerek, “Korucularımız 100 mermi ve 1 kalaşnikofla kendilerini savunmaya çalışıyorlar. Bunların silah ve teçhizatıyla giyim kuşamının modernize edilmesi lazım. Korucular aynı şartlarda ağır zayiat veriyorlar. Böyle bir ortamda bizim yerimizde sayarak bu işi yapmamız söz konusu olmaz. Bugün bölgede koruculuk sistemine ihtiyaç vardır ve madem ihtiyaç vardır bu sistem kendini devam ettirecekse bu sistemin sosyal hakları özlük hakları silah ve teçhizat bakımından desteklenmesi ve güçlü tutulması lazım” dedi.

“Koruculuk bölgenin şah damarı”

Bölgenin korucular sayesinde PKK’nın denetimine girmediğini savunan Sözen, “Askerimiz ve polisimiz iki yıllığına oraya gidip görev yapıp dönüyor. Korucular yeri geldiğinde PKK’lılarla aynı mahallede aynı apartmanda yaşamak zorunda kalıyor. Birçok korucumuz çözüm sürecinde suikaste uğradı. PKK korucuların olmadığı köylerde elini kolunu sallayarak dolaşıyor, korucuların olduğu köylere giremiyor. O anlamda bölgenin şah damarı olarak görüyorum. Koruculuk olmamış olsaydı Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğu’sunu 25 yıl önce PKK’ya ve onu destekleyen gruplara teslim etmiş olurduk” diye konuştu.

Geleceklerinden kaygı duymadıklarını vurgulayan Sözen, “PKK bittiğinde, huzur geldiğinde devletimiz korucularımızı farklı isim altında kamuda görevlendirme gibi şeylerle topluma adapte edecektir. Terör bitsin, bölgemiz huzura kavuşsun, varsın biz kaybedelim varsın devlet bizi kapıya koysun” şeklinde konuştu.

Mesut Yeğen: “Koruculuk uygunsuzlukların önünü açtı”

İstanbul Şehir Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mesut Yeğen ise koruculuk sisteminin Kürt sorununun çözümünde etkili bir araç olmadığı görüşünde. Koruculuğun güçlendirilmesinin, devletin yeni bir araç bulamamasından kaynakladığını savunan Yeğen, “Bu kadar zamandır Kürt meselesini hal yoluna koymak açısından bir netice vermiş değil. 90’lardaki tecrübesini daha yakından biliyoruz. Daha ona yoğunlaşarak, onu odak olarak aldığımızda gördüğümüz şey şu; koruculuk hem PKK meselesinde, hem PKK şiddetini önlemekte etkili bir araç değil, hem de yarattığı sosyal problemler itibariyle tercih edilmemesi gereken bir araç. Ortaya çıktığı her yerde, hem bulunduğu yerdeki sosyal ilişkileri zedeledi, hem de bir sürü yerde çeşitli uygunsuzluğun önünü açmış oldu. O itibarla sosyolojik olarak herhangi bir pozitif şey üretmesi mümkün değil. Üretebileceği tek şey bir kısım insana düzenli gelir sağlamak” şeklinde konuştu.

Korucuların önemli bir kısmının istemeyerek korucu olduğunu belirten Yeğen, niteliğinin değişmesi nedeniyle, korucuların çatışmalarda aktif rol alabileceklerini düşünmüyor. Yeğen’in Kürt sorununun çözülmesi halinde, korucularla ilgili bir uyarısı da var; ”Sorun çözüldüğü zaman koruculuk üzerinde önemli bir çalışma yapmak gerekiyor. Düzenli gelire kavuşmuş bu insanların, çatışma bittiğinde gelirlerinin kesilmesine bağlı olarak, yeni sosyal problemler ortaya çıkmasını engellemek üzere birtakım çalışmalar yapılmalı. İhtilaflarda bir kısım insanın devlet otoritesini kullanmaya başlaması, ihtilaf içinde bulunduğu insanlara karşı daha güçlü konuma gelmesidir. Oradaki gerilimlerin çatışmaların büyümesi anlamına gelebilir. Çatışmaların çözüm gerçekleşirse sonrasında devam etmesi ihtimali olur. Siyasi çatışmalar olarak değil ailesel kişisel çatışmalar olarak görülecektir. Çözüm süreci sonrasına sarkabilecek bir takım neticeleri olabilir.“

Türkiye’de halen 47 bin 510 geçici, 21 bin 800 gönüllü köy korucusu bulunuyor. Hükümet geçici köy korucusu sayısını 50 bine tamamlamayı planlıyor.

amerikanın sesi

Faşizmin panzehiri Güç Birliği

Günay Aksoy

Türkiye’nin OHAL ile yönetilemeyeceğini, KHK’lerle faşizmin sorunları daha çok derinleştirdiğini belirten Emek ve Demokrasi İçin Güç Birliği bileşenlerinden DİSK Başkanı Kani Beko, Türkiye’de yaşanan sorunların tümünün ortak mücadele hattı ile çözüleceğini söyledi

Türkiye’nin demokratik geleceğine sahip çıkmak için barış ve demokrasi mücadelesi veren 21 kurum Emek ve Demokrasi İçin Güç Birliği’ni kurarak yeni bir mücadele alanı oluşturdu. Savaşın, sömürünün ve hak gaspının en çok dibe vurduğu böylesi bir süreçte Güç Birliği’nin kurulması tüm demokratik kesimlere de umut oldu. Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) Başkanı Kani Beko, geçtiğimiz günlerde Ankara’da dokuz madde ile açıklanan deklarasyonun ardından ilan edilen Emek ve Demokrasi İçin Güç Birliği’ni konuştuk.

* Emek ve Demokrasi İçin Güç Birliği nasıl kuruldu?

Ülkede yaşanan bu süreç içerisinde ülkenin diktatörlüğe doğru gidiş süreci içerisinde biz birlikte olmak için bir araya geldik. Günümüze baktığımızda ne kadar haklı olduğumuz, Emek ve Demokrasi İçin Güç Birliği’ne her zamankinden daha fazla ihtiyaç olduğunu bir kez daha anlamış olduk. Biz 4 ay önce AKP’nin ve dolayısıyla Saray’ın Türkiye’deki TBMM içerisinde çıkarmış oldukları anti demokrasi yasalarla beraber başta Türkiye işçi sınıfına Türkiye halklarına emeklilere, köylülere işsizlere, gençlere ve dolayısıyla ülkemizdeki yaşayanlara karşı nasıl baskı içinde olduğunu tespit ettik. Başta da bunu söyledik mevcut siyasal iktidara karşı toplumsal muhalefetin içerisinde demokrasi gücü olduğunu iddia eden kurum kuruluşlarla birlikte yan yana omuz omuza olma düşüncesi ortaya çıktı. Dolayısıyla bu kurum ve kuruluşlarla bir araya geldiğimizde öncelikle bu ülkede özgürlük, eşitlik, demokrasi, barış, kardeşlik, sendika, hak ve özgürlükler mücadelesi veren DİSK, KESK, TMMOB, TTP olarak bir araya geldik. Daha sonra da ülkemizde demokratik örgütlülükleri ve emekten demokrasiden yana adaletten yana olan parti temsilcileriyle otuza yakın arkadaşımızla, yol arkadaşımızla bir araya geldik. Emek ve Demokrasi İçin Güç Birliği adı altında böyle bir birlik oluşturduk. Yeniden katılımlar olduğu için de net olarak, şu kadar kurum ve kuruluş var diyemiyorum. Ama ülkemizde 30’a yakın özgürlük, eşitlik, demokrasi, barış ve kardeşlik mücadelesini veren demokratik örgüt, meslek odaları, sendikalar ve siyasi partiler bu kuruluşun içerisinde var.

* Demokratik cepheye ihtiyaç olduğu uzun zamandır tartışılan bir gündem. Güç Birliği’nin diğer oluşumlardan nasıl bir farkı var ve rolü nedir?

Bundan önce Barış Bloku’nun içinde de vardık. Zaman zaman bu Barış Bloku’nun içerisinde yapılan eksiklikleri ve hataları kendi aramızda tartıştık değerlendirdik. Yetersizliklerimizi tartıştıktan sonra Emek ve Demokrasi İçin Güç Birliği içerisinde daha önce yapılan yanlışları yapmamak üzere tüm yapılarımızla genişçe görüş alışverişinde bulunduk. Türkiye’de beklenmedik bir şey oldu. Bir darbe girişimi oldu. Tabi ki biz bu Emek ve Demokrasi İçin Güç Birliği içerisindeki tüm kurum ve kuruluşlar darbe girişimine karşı çıktılar. Kesinlikle böyle bir darbe girişiminin olmasını istemediler. Üzerlerine düşen görevleri yaptılar. Türkiye Büyük Millet Meclisi’ndeki 4 büyük parti de darbeye karşı çıktı. Fakat daha sonra Saray’ın HDP dışındaki partileri Saray’a çağırması bize göre bir eşitlik ortaya çıkardı. Yani biz, darbe girişiminden sonra birliği beraberliği savunan bir konfederasyon olarak, Meclis’teki 4 partinin de davet edilmesinden yanaydık. Yani birlik beraberlik, birlikte yaşamak böyle olur diye düşünmüştük. Ama bu olmadı, daha sonra da bakanlar kurulu Kanun Hükmünde Kararnamelerle (KHK) bu ülkenin yönetilmesi konusunda bir karar aldı. OHAL’le başlayan ve KHK ile yönetilmeye çalışılan ülkemizde ne kadar anti demokratik yasalar varsa o yasaları TBMM’den kaçırarak, KHK ile geçirmeye çalışıyorlar.

* Türkiye’nin her gün giderek kaosa sürüklendiği bir süreçte ortak bir mücadele hattı nasıl oluşturulacak?

Daha önce gündemde Kiralık İşçi Yasası vardı. Bu Kiralık İşçi Yasası, TBMM’den geçirilirken biz önümüzdeki dönemde orta çağda köle satar gibi işçi arkadaşımızı özel istihdam bürolarında satacaklarını söylemiştik. Ama maalesef biz bunları AKP’ye ve hükümete derdimizi anlatamadık. Sonuçta Kiralık İşçi Yasası, TBMM’den çok basit bir şekilde geçti. Biz de bununla ilgili anayasa mahkemesine iptal için bir hazırlık yaptık. Yani ne işsizlerin ne işçilerin ne kamu çalışanlarının demokratikleşme meselesini bana göre çözmeyecektir.

Mesela 30’a yakın akademisyen arkadaşımız, Kürt sorunuyla ilgili barışçıl bir metne imza attıklarından dolayı iş akitleri feshedilmiş. 3-5 kişi bir araya gelerek insanların geleceğini karartabilecek bazı kararları rahat bir şekilde imzalayabilirler. En son bilgiye göre yüz bine yakın kamu çalışanı açığa alınmış ve çoğunun diplomaları iptal edilmiş. Bağımsız ve adil bir yargıda bunların kararı verilmesi gerekirken KHK ile yüz bine yakın kamu çalışanını önce açığa alıyorsunuz, elindeki diplomalarını iptal ediyorsunuz ve geriye dönüş yollarını da kapatıyorsunuz. Bu ancak diktatörlükle yönetilen ülkelerde olur. KHK’lerin önümüzdeki süreçlerde ülkemizi daha karışık ve daha büyük kaoslara sürükleyeceği endişesindeyiz. Ondan dolayı başında da söyledim; bizi geçmişte demokrasi mücadelesi veren kurum ve kuruluşlarla yan yana, omuz omuza, birlikte, eşitlik, özgürlük, demokrasi, kardeşlik sendika ve özgürlük mücadelesini vermek için bir araya geldik. Ama şimdi baktığımızda ihtiyaçlar daha da fazlalaştı. Birlik açısından söylüyorum; her zamankinden daha fazla birliğe, beraberliğe, yol arkadaşlığına ihtiyacımız var.

* Darbe girişiminin ardından Yenikapı mitingi ile 7 Ağustos’ta Türkiye’de yeni bir sayfa açıldı. AKP, CHP, MHP ve Saray, bir blok oluşturdu. Bu blok Türkiye’de nasıl bir ortam yaratacak?

KHK ile bu ülke yönetilemez. Dolayısıyla işçilerin, ekonomik demokratik siyasi ve sosyal hakları KHK ile kesinlikle verilemez. İşçiler ekonomik, demokratik siyasi ve sosyal haklarından biz örgütlü bir güç olarak eğer alanlara çıkabilirsek yürüyüşlerde, mitinglerde grev çadırlarında bir dayanışma içerisinde sesimizi yüksek bir sesle duyurabilirsek, duymayan kulaklara, görmeyen gözlere bunları hissettirebilirsek, hükümetin de bu konuyla ilgili çaresiz kalacağını sanıyorum. Bundan dolayı güç birliğine ihtiyacımız var. Sloganımız var, “Gücümüz birliğimizden gelir” diye… Biz bu sloganla yola çıkarak tabi ben önce kendi sorunlarımı kendi sıkıntılarımı işçi sorunlarını anlatırken; bunun yanında kamu çalışanları da var sağlıkçılar, eğitimciler var, yani mimarlar var, mühendisler var, işsizler var, köylüler var, öğrenciler var, gençler var… Bu sorunların ortak çözümü birlikte mücadele etmekten geçer. Ondan dolayı bizim böyle bir Güç Birliği’ne ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum.

15 Temmuz darbe girişiminden sonra Türkiye gerçekten çok gerildi. Dolayısıyla halk sokağa çıkamaz konuma geldiğinde Taksim’e emek ve demokrasi mücadelesi verenlerin çağrılması önemliydi. Biz Taksim’e gittiğimizde tabi ki taleplerimizle gittik. Orada Güç Birliği’nden bir arkadaşımız taleplerimizi de dile getirdi. Kılıçdaroğlu’nun konuşmasından önce aynı miting İzmir’de de yapıldı. İzmir’de Emek ve Demokrasi Güç Birliği adına DİSK bölge temsilcisi konuşmasını yaptı. Konuşmasının içeriğinde dolayısıyla Emek ve Güç Birliği’nin taleplerini orda haykırdılar. Bu birlik aslında bana göre olması gerekendi. Ama bu birlik, daha sonra Ankara’da, Diyarbakır’da veya Mersin’de, yani ülkenin birçok bölgesinde devam etmeliydi. Fakat daha sonra Yenikapı mitingi ortaya çıkınca, Yenikapı mitinginde birlik beraberlik arayışı içerisine girilmedi. Evet, şimdi Taksim’de İzmir’de demokratikleşme vurguları yapıldı. Ama aynı şeyleri biz Yenikapı’da göremedik. Yenikapı’da zaten böyle bir şey beklemiyorduk.

* Toplumda ırkçılığın körüklendiği bir dönemde 3’üncü köprünün yapımında çalışan Kürt işçinin vahşice yakılarak katledilmesi sizce neyin işaretidir?

Türkiye’nin bu yanlış politikaları yüzünden maalesef batıda hala Kürtler, potansiyel suçlu olarak görülüyor. Ondan dolayı Türkiye’de dili, dini, ırkı ne olursa olsun eğer siz ülkenin yöneticileri olarak ayrımsız olarak, Türkiye’de yaşayan insanların birlik beraberlik içerisinde yaşamaları konusunda bir çaba harcarsanız, bize göre bu iyi şartlarda bu sorunlar yaşanmaz. Yani orada mutlaka bir işyerinde iş kazası olur. Kürt olur, Türk olur, Laz da olur Çerkez de olur, Arnavut da olur… Bizim için fark etmez, o bir işçidir. Böyle bir olayın yaşanmasını kesinlikle istemeyiz. Bu bir katliamdır. Bunu yapan bir insan bana göre canidir. İnsanlıktan nasibini almamış bir katildir. DİSK olarak kurulduğumuz tarihten bu yana Kürt sorununun demokratik yolla çözüleceğini söyledik. Bu topraklarda yaşayan Kürtlerin demokratik talepleri elbette var. DİSK her zaman Kürtlerin demokratik taleplerinin Meclis’te çözüleceğini dile getirdi. İktidarın bunları ciddiye alması gerekir. Kırk yıldan bu yana elli bine yakın insanımızı kaybettik. Bir elli bin insanı daha kaybetmeye tahammülümüz yok. Bundan dolayı istenildiğinde Meclis’teki 4 siyasi parti bir araya gelerek bu sorunu çözebilir.

Göz renkleri farklı olabilir ama gözyaşları aynıdır

* KCK, çözüm odaklı deklarasyonu gündemine almıyor?

Barışa bir fırsat vermek lazım. Barış kimle olacak? Barış bu ülkenin önderleri arasında olacak. CHP’yi ve MHP’yi Saray’a çağırıyorsunuz ama milyonlarca oy almış HDP’nin eşbaşkanlarını davet etmiyorsunuz. Bu bir ayrımcılıktır. Yani ayrımcılığı sen başlatıyorsun. Az önce de söylemeye çalıştım, bu çağrılar bizim için kıymetli çağrılar. Bu çağrıları duymayan kulakların, görmeyen gözlerin artık görmesi gerekiyor. Kalıcı barış için biz DİSK olarak, gücümüz ne kadar yetiyorsa, bu taşın altına elimizi koyarız. Yeter ki bu topraklarda kardeş kanı akmasın, analar ağlamasın. İşçi sınıfı olarak özlemimiz dili, dini, kültürü, mezhebi, görüşü ne olursa olsun üzerinde eşit haklara sahip yurttaşlar olarak barış içinde yaşayacağımız demokratik bir Türkiye özlemidir. Çünkü bizler bilmekteyiz ki; işçilerin göz renkleri ne olursa olsun göz yaşları aynıdır. Barış emekle gelecek diyoruz, barış işçilerin birliğiyle gelecek diyoruz.

Emek ve Demokrasi İçin Güç Birliği bileşenleri

Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK), Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK), Türk Mimar ve Mühendis Odaları Birliği (TMMOB), Türk Tabibleri Birliği (TTB), Demokratik Bölgeler Partisi (DBP), Devrimci Parti (DP), Emek Partisi (EMEP), Emekçi Hareket Partisi (EHP), Ezilenlerin Sosyalist Partisi (ESP), Halkların Demokratik Partisi (HDP), Sosyalist Emekçiler Partisi (SEP), Sosyalist Yeniden Kuruluş Partisi (SYKP), Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi (YSGP), Halkların Demokratik Kongresi (HDK), Haziran Hareketi, Halkevleri, İnsan Hakları Derneği (İHD), Hacı Bektaş-ı Veli Vakfı, Pir Sultan Abdal Kültür Dernekleri (PSAKD), Alevi Bektaşi Federasyonu, Demokratik Alevi Dernekleri (DAD).

Dikmen’de halkın direnişi kazandı

Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin yaklaşık 10 yıldır yıkmaya çalıştığı ancak halkın direnişi ile geri adım atılan Dikmen Vadisi’nde, evlerin de olduğu alanı satışa çıkarma çabası sonuçsuz kaldı. Vadi halkının yerinde ve maliyetinde konut talebiyle çözüm aradığı alanlardan biri, bir kez daha ihaleye çıkarıldı. İhaleye girdiği anda karşısında bölge halkının direnişini bulacağı için arsaya talip olan yine çıkmadı. Talip çıkmayınca da ihale iptal edildi. Vadi halkıyla birlikte ihale sürecini izleyen Halkevleri Bölge Temsilcisi Candaş Türkyılmaz da, “Burada olan parsel Vadi halkınındır, Vadi halkının kazanımıdır. İhaleyi iptal ettiler. Belediyeyle görüşmemizi yaptık. Yeni bir süreç başlatacağız” dedi.

ANKARA/JINHA

 

 

 

Hüseyin Çelebi Şiir Etkinliği bugün başlıyor

Kürdistan Öğrenciler Birliği (YXK) tarafından bu yıl 24’üncüsü düzenlenen Hüseyin Çelebi Edebiyat Etkinliği için hazırlıklar tamamlandı. Etkinlik için yazılı açıklama yapan tertip komitesi, etkinliğin bugün Almanya’nın Kassel kentinde festival halinde düzenleneceğini belirtti. Komite açıklamasında, her yıl düzenlediğimiz ve gelenekselleşen etkinliğe bu yıl cezaevlerinden, medya savunma alanlarından, Kürdistan’ın dört bir yanı ve Avrupa’dan, Kürtçenin üç lehçesi, Türkçe ve Almanca şiir ve öyküler gönderildi” denildi.

Her bir eserin toplumsal özgeçmişin bir ürünü olduğu da kaydedilen açıklamada, “Bu etkinlik ile mücadele eden yoldaşlarımızın ve halkımızın duygularını ifade edebilmelerine vesile olduğumuzdan dolayı büyük onur duyuyoruz. Her bir eserin kutsallığını kabul etmekle birlikte tören gecesi dereceye giren bütün eserleri kamuoyu ile paylaşacağız” ifadelerine yer verildi.

Xelîl Xemgîn, Zele Mele, Xezal ve birçok sanatçının sahne alacağı etkinliğe, Avrupa’da bulunan tüm Kürtler ve dostları davet edildi.

 

 

Basın dünya gündeminde

Türkiye’de muhalif ve Özgür Basın’a yönelik artan saldırılar, uluslararası alanda birçok kurum ve kişi tarafından gündemleştirilmeye başlandı. Baskıların gündemleştiği İsveç’te akademisyenler imza kampanyası başlatırken, İsveç basını da yaşananlara geniş yer verdi

Türkiye ve Kürdistan’da yayın yapan Tv ve radyoların Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) ile kaptılmasının ardından birçok yerde başlatılan dayanışma eylemleri devam ediyor. Basın emekçilerine destek vermek amacıyla 12 Ekim’de 51 sivil toplum örgütü ve politikacı, İsveç hükümetine Türkiye’de basın ve ifade özgürlüğüne yönelik saldırılara karşı tutum almaları için çağrı yaptı. Çağrının ardından Sol Parti Milletvekili Dainel Riazat da, konuyu parlamento gündemine taşıdı. Riazat, Başbakan Stefan Löfven’e medya kuruluşlarının kapatılmasına karşı ne yapmayı düşündüğü sorusunu yöneltti.

Baskı sınırları aştı

Türkiye’nin otoriterleştiğini ve  Kürt televizyon kanallarını kapattığını, ifade ve basın özgürlüğünü ortadan kaldırdığını söyleyen Riazat, Türkiye’nin Eutelsat’a baskı yaparak Avrupa’daki Kürt televizyon kanallarını da kapattırdığına dikkat çekti. Löfven ise “Türkiye ile ilişkilerimizin olması önemli. En azından sivil örgütlere destek veriyoruz. Bunlarla ilişkililerimizin olmasının Türkiye ve onun demokrasisini güçlendireceğinden tamamen eminim” diyerek konuyla ilgili bir şey yapıp yapmayacakları sorusunu ise yanıtsız bıraktı.

Bakanlığa basın önergesi

İsveç Sol Parti Dış Politika Sözcüsü Hans Linde de, Dışişleri Bakanı Margot Wallström’e Stockholm’den yayın yapan Newroz Tv’nin yayınlarını sürdürmesi için ne yapmayı düşündüğü sorusuyla ilgili önerge verdi.  15 Temmuz darbe girişiminin ardından muhaliflerin tutuklandığına, basın ve ifade özgürlüğünün daha da kısıtlandığına dikkat çeken Linde, soru önergesinde Türkiye’nin ifade özgürlüğüne yönelik saldırılarının ülkenin sınırlarını aşarak Avrupa’ya ulaştığını, Stockholm’den yayın yapan Newroz Tv’nin 11 Ekim günü kapatıldığını belirtti.

Siyaset bilimcilerden kampanya

İsveç Siyaset Bilimi Derneği (SWEPSA), gazeteci ve yazarların tutuklanmasını protesto etmek için imza kampanyası başlattı. Siyaset Bilimi Profesörleri Michel Micheletti ve Lars Johan Hierta’nın öncülük ettiği imza kampanyasına İsveç’in değişik üniversitelerinde görev yapan 188 siyaset bilimci katıldı. Prof. Jan Hallanberg ve Prof. Michel Micheletti, 188 imzalı protesto mektubunu Türkiye’nin Stockholm Büyükelçisi Kaya Türkmen’e verdi.

İsveç basınında Türkiye basını

İsveç medyası, ifade ve düşünce özgürlüğüne yönelik saldırılara geniş yer verdi. Fria gazetesinin sivil toplum örgütlerinin basın özgürlüğüne yönelik saldırıları ele alan çağrısını yayımlamasından sonra İsveç Devlet Radyosu da, Türkiye’deki ifade özgürlüğü ihlallerini kamuoyuna duyurdu. İsveç’te basın özgürlüğünün 250’inci yılının kutlandığı sıralarda dünyanın pek çok yerinde basın özgürlüğünün baskı altında olduğu belirtilerek, Özgür Gündem’in kapatılması sırasında gazetecilere yönelik saldırılara yer verildi.

 

 

‘Susarak kaybettirenleri cesaretlendiriyoruz’

Kayıplarının akıbeti sormak için her hafta biraraya gelen Cumartesi İnsanları ve Cumartesi Anneleri Galatasar Meydanı’nda 603’üncü haftasında Amed ve Êlih’te 401’inci haftada da kaybedilenlerin akıbetini sordu. İstanbul’da akıbeti sorulan 1995 yılında Gever’de gözaltında kaybedilen Abdulkerim Yurtseven’in torunu Berivan Yurtseven, ‘Bugün de sokak ortasında katlediliyor’ dedi

Cumartesi İnsanları ve Cumartesi Anneleri, gözaltında kaybedilen yakınlarının akıbetini sormak ve faillerin yargılanması için sürdürdükleri adalet arayışlarının 603’üncü haftasında da Galatasaray Meydanı’nda bir araya geldi. “Failler belli, kayıplar nerede?” yazılı pankartı açan ve üzerine kırmızı karanfiller bırakan kayıp yakınları, kaybedilen yakınlarının fotoğraflarını taşıdı. Bu hafta 27 Ekim 1995 yılında gözaltına alındıktan sonra kaybettirilen Abdulkerim Yurtseven, Münür Sarıtaş ve Mikdat Özeken’in faillerinin yargılanmasını istedi. Eyleme CHP İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu, HDP Mêrdîn Milletvekili Mithat Sancar’ın yanı sıra 27 Ekim 1995 yılında gözaltına alındıktan sonra kaybettirilen Abdulkerim Yurtseven’in Colamêrg’in (Hakkari) Gever (Yüksekova) ilçesinden 10 torunu da katıldı.

‘Bugün sokak ortasında katlediyorlar’

Abdulkerim Yurtseven’in torunu Berivan Yurtseven, dedelerinin davasının üstünün örtülmeye çalışıldığını söyleyerek, “90’lı yıllarda yakınlarımız alınıp kaybettiriliyordu. Bugün de sokak ortasında katlediliyor. Biz susarak yakınlarımızı kaybettirenleri daha da cesaretlendiriyoruz” dedi. Bu haftaki basın açıklamasını ise Cumartesi İnsanları’ndan Mine Nazari okudu.

‘Mücadele etmeye devam edeceğiz’

İnsan Hakları Derneği (İHD) üyeleri ve kayıp yakınlarının her hafta Cumartesi günü “Kayıplar bulunsun failler yargılansın” sloganıyla Amed’de gerçekleştirdiği eylem, 401’inci haftasında da devam etti. Eylemde, 28 Ağustos 1992’de Farqin (Silvan) ilçesi Yukarı Veysi Köyünde (Weysika Sor) işkence edilerek katledilen M. Habip Fidancı, M. Nuri Fidancı, Ahmet Fidancı ve Vedat Fidancı’nın akıbetini sordu.

Her hafta Koşuyolu Parkı Yaşam Hakkı Anıtı önünde gözaltında kaybedilen yakınlarının akıbetini soran kayıp yakınları, OHAL yasağından dolayı bu hafta da eylemlerini İHD Şube binasında yaptı. “Kayıplar bulunsun failler yargılansın” talebi ile gerçekleşen eyleme, kayıp yakınları, İHD yöneticileri ve üyeleri katıldı. Kayıp fotoğraflarının yer aldığı büyük bir pankartın arkasında açıklama yapan aileler, ellerinde kayıp portrelerini tuttu. Eylemde konuşan İHD Şube Başkanı Raci Bilici, yasakların ve baskıların kendilerini durduramayacağını ifade ederek, mücadeleye devam edeceklerini dile getirdi.

‘Annelerin mücadelesi ilham veriyor’

Daha sonra konuşan İHD MYK üyesi Hüsnü Öndül, ülkedeki tüm kayıp annelerin dünyada ki annelere ilham verdiğini dile getirerek, “Biz bu mücadelenin bir parçası olduğumuz için gurur duyuyoruz. Biz bu mücadeleye hiç durmadan devam edeceğiz. Kayıpların failleri bulunmadan durmayacağız” dedi. Öndül, , Êlih, Amed ve İstanbul’daki kayıp yakınlarının selamını Arjantin’deki Plaza De Mayo annelerine götüreceğini söyledi.

ÊLIH

İHD Êlih (Batman) Şube üyeleri ve kayıp yakınları da Gülistan Caddesi’nde bulunan İnsan Hakları Anıtı önünde eylemlerini gerçekleştirdi. 401’inci haftada bir araya gelen aileler, kayıpların fotoğraflarını taşıdı. Eylemde İHD Şube Başkanı Mehmet Bağatır konuştu.

90’lar gibi haklar ihlal ediliyor

Antidemokratik gidişatın altını çizen Bağatır, “Yargı bağımlı hale getirildi. Medya baskı altında. İfade özgürlüğü darbe dönemlerinde ve 90’lı yıllarda olduğu gibi yoğun bir biçimde ihlal ediliyor” dedi. Kaybedilmenin, hem uygulama hem yasa hem de eğitim ve denetleme konusu olduğunu vurgulayan Bağatır, doğrudan hukukun üstünlüğüne ve demokrasiye bağlı bir rejim sorunu yaşandığını ifade etti. DİHA

Baro kurulunda Kürtçe konuşan ve Tahir Elçi’yi anan avukata hakaret

İzmir Barosu Genel Kurulu’nda Kürtçe konuşan ve Tahir Elçi’yi anan ÖHD’li avukat Fatma Demirer, milliyetçi avukatların hakaretlerine maruz kaldı. Hakaretlere ÇHD ve ÖHD’li avukatlar “Tahir Elçi onurumuzdur” sloganıyla karşılık verdi

İzmir’de avukatlar yeni yönetimlerini belirlemek ve mesleki sorunlarını tartışmak için Celal Atik Spor Salonu bir araya geldi. 2 gün sürecek olan İzmir Barosu 2016-2018 Olağan Genel Kurulu’nun ilk gününde mevcut yönetimin faaliyet raporları okundu. Ardından ise meslek ile ilgili sorunlar ele alındı. Yaklaşık 7 bin 500 avukatın kayıtlı olduğu İzmir Barosu’nun yönetimine 5 liste aday oldu.

Adaylar 5’er dakika söz alarak konuşmalarını yaparken, Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) adına konuşma yapan Şube Başkanı Avukat Serdar Gültekin, baronun Türkiye’deki hukuksuzluklar karşısındaki tavrını eleştirdi. Özgürlükçü Hukukçular Derneği (ÖHD) adına konuşan Fatma Demirer ise konuşmasında KHK’lerle tutuklanan avukat, gazeteci, akademisyen ve yazarlara dikkat çekti.

Kürtçe konuşmaya ve Tahir Elçi’ye hakaret

Demirer konuşmasını, Kürtçe “Civina Lijneya Giştî ya Baroya Îzmîrê bi hezkirin û rêzdarî silav dikim, serkeftin (İzmir Barosu Genel Kurul Toplantısı’nı sevgi ve saygılarımla selamlıyorum, başarılar)” sözleriyle bitirirken, salonda bulunan MHP’li avukatlar sözlü tacizde bulundu.

Avukat Yusuf Özmen, kürsüden yaptığı konuşmada, “Haddinizi bilin burası avukatların kürsüsüdür. Siz kim oluyorsunuz da Tahir Elçi’yi bu kürsüden anarak Kürtçe konuşuyorsunuz. Tahir Elçi kim, avukat mı?” şeklinde hakarette bulundu. ÇHD ve ÖHD’li avukatlar, “Tahir Elçi onurumuzdur” sloganıyla cevap verdi.

d