Ana Sayfa Blog Sayfa 6225

Tüm farklılıkları yok sayan yapı için teklif hazırlığı

AKP’nin gündemden düşürmediği başkanlık sistemine ilişkin modelini, konturölünü ellerinde bulundurdukları medya organları tarafından duyurdu. AKP’nin diğer bütün farklılıkları inkar eden bir yapı olan ‘Üniter Başkanlık’ sistemini amaçladıkları ve meclise teklif hazırlamayı amaçlıyor

AKP’nin havuz medyası, hükümetin üzerinde çalıştığı başkanlık modelini yazdı. Buna göre, AKP yanına aldığı milliyetçi ve Ergenekoncu kesimlerin taleplerini dikkate alarak hazırladığı başkanlık teklifini, “tekçi ve merkeziyetçi” anlamına gelen, “Üniter Başkanlık” formülü üzerinden netleştirdi. MHP’nin meclise getirin ifadelerini fırsata çeviren AKP, kendi tabanından gelen, “Federatif yapıya geçilecek, Türkiye bölünecek” şeklindeki milliyetçi eğilimleri de dikkate aldı, diğer kesimlerin talepleriyle birlikte daha milliyetçi bir formül önerdi. Bu amaçla TBMM’ye yeni bir anayasa paketi sunmaya hazırlanan AKP, pakette sadece başkanlık sistemine yer vermeyi amaçlıyor.

CHP ve MHP’nin oyları hedefleniyor

Türkiye tipi başkanlık modeli olarak netleştirilen sistem, “Üniter Başkanlık” olarak formüle edildi. Diğer bütün farklılıkları inkar eden, üniter devlet yapılanmasının korunması taahhüdünde bulunan AKP, bu teklifiyle CHP ve MHP’nin çekincelerini gidermeyi amaçlıyor. Öneride, “güçlü başkan ve güçlü bir parlamento” formülünü önerecek olan AKP, teklif ile birlikte Meclisin güvenoyu yetkisini elinden alıyor, sadece bütçeyi görüşme yetkisi veriyor.

AKP’nin hazırladığı paket, kendisi ile yapılan gizli görüşmeleri ve “başkanlık sistemine karşı görünen” kesimlerin itirazlarının dikkate alınması halinde bu sisteme karşı çıkmayacaklarını da gösteriyor.

Referandum hazırlığına başladı

OHAL uygulamalarıyla fiili başkanlık dönemi yaşanırken, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, başkanlığın yasallaşması için şimdiden referandum çalışmalarına başladı. Erdoğan, Konya’daki toplu açılış töreninde Başkanlık sistemi ve yeni Anayasa konularına değinerek “Fiili bir durumla karşı karşıyayız. Yapılan kamuoyu araştırmalarına baktığımızda milletim başkanlık sistemi, diyor. Parlamentodaki siyasi partilerimize, eğer milletim ‘Evet’ diyorsa ‘Hayırlı olsun’ diyelim” dedi.

İnceldiği yerden kopsun’

Türkiye’deki medyanın içinde bulunduğu durumu, OHAL sonrası yaşanan televizyon ve radyo kapatmalarını değerlendiren Cumhuriyet Gazetesi yazarı Aydın Engin, iktidara yakın medyanın inandırıcılığını tamamen kaybetmediğini çok geniş kitlelere seslenebildiğini anlattı. Engin, “Her gün bir ‘FETÖ’cü yakalanıyor, ‘Evet darbeyi biz yaptık’ diyorlar. Duyduklarına inanmayı sağlamak için bu tekniklerin kullanıldığını biliyoruz” dedi.

12 Eylül aşıldı

“Türkiye’de diz çökmeyen, boyun eğmeyen ne kadar medya varsa hedef oldu” diyen Engin, daha önce yaşadığı muhtıra ve darbe döneminde dahi savunma hakkı olduğunu belirterek bu sürecin daha kötü olduğunu vurguladı. Engin, “12 Eylül dönemini aşmış bir durumdayız” dedi.

“Henüz ‘Bundan sonra Cumhuriyet, Evrensel, Birgün çıkmayacak’ denilmedi” diyerek bu gazetelerin muhalif duruşunu değerlendiren Engin, patronlu medyanın çok çabuk susturulabildiğini, patronsuz medyanın ise mali olarak çökertmenin hesabının yapıldığını kaydetti. Terörle Mücadele Kanunu’nda (TMK) yargılanan çalışanını işten çıkarmadığı takdirde gazetenin resmi ilan alamamasına ilişkin yönetmeliği hatırlatan Engin, bu yolla muhalif gazetelerin mali olarak kapatılacağına değindi. Engin, “Biz de ya boyun eğeceğiz ya da ‘İnceldiği yerden kopsun’ diyeceğiz. Bu durumda bu üç gazete olarak sanıyorum inceldiği yerden kopsun diyeceğiz” dedi.

İSTANBUL / DİHA

 

 

 

 ‘Hastalarımı düşman görmem isteniyor’

ABD merkezli İnsan Hakları İçin Doktorlar (PHR), “Türkiye’nin Güneydoğusu: Kuşatma Altında Sağlık Hizmeti” başlığıyla yayınladığı raporda, sokağa çıkma yasağı ilan edilen bölgelerde sağlık hizmetine erişimde gözlenen sorunlar ve sağlık çalışanlarının maruz kaldığı zorluklara yer verildi. Sokağa çıkma yasakları ve kapatmalarının sağlık hizmetinin sunulması konusunda kalıcı olumsuz etkiler yaratıldığının belirtildiği raporda, “Türk Tabipleri Birliği (TTB) Mardin Tabip Odası üyesi olan Dr. A.K., sokağa çıkma yasaklarından biri sırasında Nusaybin Devlet Hastanesi acil servisinde durumu şöyle tarif etmiştir: “İnsanlar genellikle hastaneye girmeye korkuyordu, çünkü güvenlik güçleri oradaydı. Kurşun yarası varsa, bazen devlet doğrudan bu kişinin çatışmada yer aldığı sonucunu çıkarıyordu.” Taybet İnan’ın yaşamını yitirmesine de değinilen raporda, Cizîr’de (Cizre) bodrumlara sığınan sivillerin yaşamını yitirmesine de yer verilerek, “Güvenlik güçleri acil müdahale ekiplerinin erişimine izin verdiğinde ise bu izin genellikle saatler ya da bazı durumlarda günler sonra verilmiş ve ölümle sonuçlanmıştır” denildi. Raporda yer alan, “Mardin Tabip Odası üyesi bir pratisyen doktor olan Dr. D.K., hakkında da bölgede barış talep etmek için SES ve TTB tarafından düzenlenen bazı gösterilere katılmasının ceza davası ve idari soruşturma açılmıştır: “Devlet çevremde bulunan, tedavi ettiğim kimselere düşman olarak bakmamı istiyor ve ben bunu yapamam” ifadesi ise yaşananları özetledi.

HABER MERKEZİ

 

 

:

 

Bakandan ‘diploma’ yanıtı: İmha edildi

CHP Manisa Milletvekili Tur Yıldız Biçer, Savunma Bakanı Fikri Işık’ın yanıtlaması istemiyle soru önergesi verdi.

Işık, “Recep Tayyip Erdoğan yedek subay olarak askerliğini yapabilmek için hangi diplomayı verdi?” sorusuna askerlik yükümlülerine ait şahsi dosyaların askerlik şubesi başkanlıkları tarafından tutulduğu, terhis belgesi, alınan cezalara ait belgeler ve sağlık raporları hariç olmak üzere terhis tarihini müteakip yasada yazılı olan yaş sınırı (41 yaşına girdikleri yıl sonu) itibariyle imha edildiği yanıtını verdi.

Oda TV’nin haberine göre Milli Savunma Bakanı Fikri Işık, Yedek Subaylar ve Yedek Askeri Memurlar Kanununun 3. Maddesinde, 11 Ekim 1960 tarihli ve 97 sayılı Kanunla yapılan değişiklikle; yüksekokul ve fakültelerden mezun olan yükümlülerin askerlik hizmetlerini yedek subay statüsünde yapabileceklerinin hükme bağlandığını, söz konusu düzenlemenin 12 Kasım 1980 tarihine kadar yürürlükte kaldığını belirterek, “Sayın Cumhurbaşkanımız, bu hüküm uyarınca diploması dahil mevzuat gereği istenen tüm belgeleri askerlik şubesine ibraz ederek yedek subay statüsünde askerlik hizmetine başlamış ve hizmet süresi sonunda terhis edilmiştir” dedi. (HABER MERKEZİ)

Demirtaş: ‘Yenikapı ruhu’ Türkiye’yi ikiye bölmüştür

Halkların Demokratik Partisi Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, partisinin İstanbul İl Başkanlığının düzenlediği dayanışma yemeğine katıldı. Demirtaş’a HDP Milletvekili Aysel Tuğluk ve partililer eşlik etti. Demirtaş yemek sonunda salondaki partililere bir konuşma yaptı.

‘Yenikapı Ruhu’nun Türkiye’yi ikiye böldüğünü belirten Demirtaş: “Biz kendi çalışmalarımızla kendimizi ayrı yere koyuyoruz. Onlar bizi ayrı yere koymuyor. Biz hak ettiğimiz, sahip olduğumuz güçlü yerde duruyoruz. Halkın, haklının yanında duruyoruz. Irkçılığa bulaşmadan ve bunun bir siyaset aracı olmasına müsaade etmeden yol yürüyoruz. Bunun bir bedeli oluyor. Ödediğimiz bedellerin nedeni budur. Üç parti bir araya gelip uzlaştık diyorlar. Uzlaştıkları konular Türkçülük, milliyetçilik, dincilik. Böyle çok kültürlü bir toplumda insanları tekçilik birleştiremez. Irkçılıkla insanları bir arada tutamazsınız. Yapabileceğin şey toplumu bıçakla keser gibi ikiye bölmektir. Yenikapı ruhu Türkiye’de birlik falan oluşturmamıştır. Yenikapı ruhu Türkiye’yi ikiye bölmüştür. Irkçılık ve faşizm altında bir araya gelip, Ak Partiye biat etmeyenleri, Erdoğan’ a biat etmeyenleri düşman, terörist, vatan haini ilan etme toplantısına dönüşmüştür. Keşke Yenikapı ruhundan birlik çıksaydı. Fakat Türkiye’nin yarısından fazlasını, Yenikapı’ya katılanlar için değil, sahnede konuşanlar için söylüyorum; Türkiye’nin geri kalanının hedef haline gelmesine yol açmışlardır” dedi.

BAHÇELİ’YE: BİLAL’İ ALAMADIN, 3 HİLALİ VERDİN

Muhalefette bulunan siyasetçilerin dahi Cumhurbaşkanı Erdoğan’a biat ettiğini söyleyen Demirtaş, Milliyetçi Hareket Partisi Lideri Devlet Bahçeli’yi eleştirerek; “Sarayın korkusuna biat etmeyen siyasetçi kalmadı. Biri koltuğunu kurtarmak için başkanlık dahil her şeyini vermeye hazır. Bu beyefendi seçim öncesi diyordu ki Bilal’i vereceksin. Bilal’i alamadın, 3 hilali verdin. Ben davası olan adama saygı duyarım. Ülkücü olur, sağcı olur, solcu olur, İslamcı olur. Benim için davasına samimiyetle bağlıysa çok değerlidir. Ama dava adamlığı altında alttan filmler çeviriyorsa, partisini, dava arkadaşlarını satıyorsa tehlikelidir” diye konuştu.

‘EN BÜYÜK ŞANSIMIZ DİRENİYOR OLMAMIZ’

Parti yöneticileri ve üyelerinin gözaltına alınmalarını değinen Demirtaş: “Bunların hepsi tek tek hesabını verecektir. Hukukun karşında yaptıklarının, yıktıklarının hesabı tek tek verilecek. Devran zalim için sonsuza kadar dönmez. Bu tür diktatör heveslileri için tarih sonuna kadar devam etmez. En büyük şansımız direniyor olmamız. Biz teslim olmuş olsaydık, Türkiye’de şuanda faşizm her tarafta kurumsallaşmış, ilelebet ülke karanlığa gömülmüş olacaktı. Biz varız diye insanlarda umut var. HDP’nin bütün kanallarını, imkânlarını kapatmak isteyebilirler. Üstümüze her yerde daha fazla gelmek isteyebilirler. Bunları bilerek kahramanca karşı duracağız” şeklinde konuştu.

‘DARBE GİRİŞİMİNİ BAHANE EDEREK DİKTATÖRLÜĞÜ İNŞA ETMEK İSTİYORLAR’

Demirtaş, “Bugün darbe girişimini bahane ederek diktatörlüğü inşa etmek istiyorlar. Kanun Hükmünde Kararnameler, Olağanüstü Haller beyefendi için tam bir bulunmaz Hint kumaşı. Kendisi dedi ya darbe Allah’ın bir lütfuydu. Gökte ararken yerde bulduk. Darbe girişiminde bulunanların Allah bin defa belasını versin. Bunun savunulabilecek hiçbir tarafı olamaz. Ama Allah darbe girişimini bahane ederek darbeden daha beter bir zulmü halkın üstüne reva görenlerin de belasını versin. Bunlar tencere kapaktı zaten. Pensilvanya’daki ile birbirini tamamlıyorlardı” dedi.

ADALET BAKANI’NA ‘SENİ KANDIRMAYI BAŞARMIŞSA, ZAVALLI ÖĞRETMEN, POLİS NE YAPSIN?’

Demirtaş konuşmasını şöyle sürdürdü; “Adalet Bakanı, Hukuk Fakültesi okumuş mu, emin değilim. Hiçbirinde mi diploma yok? Hepsi mi sahte? Adalet Bakanı ben Fethullah Gülen’i övdüğüm zaman inanarak yaptım, o zaman öyleydi diyor. Sen kandırıldıysan, ben kandırıldım diyerek af oluyorsa, sen niye 30 bin kişiyi tutukladın? Niye 100 bin kişiyi işten attın? Bunlar da kandırıldı belki. Sen koskoca bakansın. Devletin imkanları elinde. Seni kandırmayı başarmışsa, zavallı öğretmen, polis ne yapsın?”

‘CEMAAT EN FAZLA ZULMÜ BİZE YAPMIŞTIR’

Cemaatin kendilerine zulüm ettiğini söyleyen Demirtaş; “Suç olan darbe girişimidir. Suç işleyen onlardır. Bir cemaate inanmak suç değildir. Bir cemaate mensup olmak da suç değildir. Sen insanları cemaatin evine gitti diye vakti zamanında cemaate yardım etti diye terörist darbeci diye suçlayamazsın. Yaparsan haksızlık yaparsın. Bizim cemaatle hiçbir hukukumuz, alışverişimiz olmadı. Ama bugün birine cemaatçi diye haksızlık yapılıyorsa, biz buna göz yumacak kadar alçalmadık. En fazla zulmü de cemaat bize yapmıştır. Cemaatin emniyetteki, yargıdaki, medyadaki üyelerinin bize yaptıklarının haddi hesabı yoktur. Televizyon kanallarında bize gece gündüz hakaretler yağdırdılar. Hepsi kapatıldı. Gözümüzün önünde birisine işkence yapılırken sessiz kalamayız” diye konuştu. (DHA)

Erdoğan: Bir adam gibi ölmek var bir de madam gibi…

Trabzon’da halka seslenen Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan,  “Bir adam gibi ölmek var bir de madam gibi ölmek var” diyerek cinsiyetçi açıklamalarına bir yenisini ekledi.

Darbe girişimi gecesinden bahseden Erdoğan şöyle konuştu: “Ne diyordum size , hatırlayın, yahu biz bir gün ölmeyecek miyiz, bir adam gibi ölmek var, bir de madam(kadın) gibi ölmek var. Ölelim ama adam gibi ölelim.”

Erdoğan’ın konuşması sık sık tekbirler ve “İdam isteriz” sloganlarıyla bölündü. Erdoğan da idam taleplerine olumlu yanıt verdi. (DHA)

 

10 Ekim katliamı, yaşam hakkı ve umut

Yrd. Doç. Dr Neval Oğan BALKIZ 
Hukukçu/Akademisyen

Acının ağırlığı ile titreyen bir ses, “onu çok özledim” diyor… (10 Ekim 2015 tarihini kastederek.) O günden bu yana dünya dönmüyor sanki! Kesik hıçkırıkların böldüğü diğer bir ses, “onun eşyalarını kokluyorum, öyle tanıdık olan, öyle yoksun kaldığım, ölesiye hasretini çektiğim kokusunu duymak için. Bana ait olan ve bana dönmeyecek olanın, hiçbir zaman geri gelmeyecek olanın” diyor. Sesler çoğalıyor. Her ses, bir diğer sesin yankısındaki acıya çarpıyor, zerrelere bölünün acı gökyüzünden yeryüzüne akıyor. Suya, toprağa, ışığa sızıyor!
Yüzler değişiyor, yüzlerin rengi, taşıdığı çizgiler değişiyor. Acı, mekan tuttuğu her yüzü kendine benzetiyor zamanla. Bu yüzlerde birer çığlık gibi duran gözlerdeki bakışlar, yitenler oradan dönüp geleceklermiş gibi sonsuzluğa dikiliyor. Bakışlardaki sonsuzluk değişmiyor! Acının parçaladığı yüreklerin atışı değişmiyor, gözlerden dökülen yaşların rengi de. 10 Ekim tarihinde o yaşlar, Ankara Garı önünde birer ceset gibi yatan kırmızı karanfillerin üzerine düşüyor. Can Ekim’ine, su olur gibi. Sevdiklerinin yitik varlığının bıraktığı boşluğu gölge gibi taşıyanlar, acılı yalnızlıklarını paylaşmak ve “barış, inadına barış” demek için, Ankara Garı önüne geliyor. Ancak, yitirdiklerinin yağmur kokan taze mezarlardan getirdikleri toprak kokusunu, onların anısına, onları yitirmiş oldukları yerde paylaşmaları kolluk kuvvetleri tarafından engelleniyor. Yine yoğun gazlar, fişekler, sular, yine anlaşılamaz, yorumlanamaz kindar bir şiddette maruz bırakılıyor insanlar. 
1993’te Sivas Madımak’ta, sonra Gazi’de, Gezi’de, Suruç’ta, İstanbul’da, Diyarbakır’da, Ankara Garı önünde ve diğer saldırılarda ölenlerin geride bıraktıkları boşluklar, evrende, hepimizi yutacak büyüklükte bir kara delik oluşturuyor. Bu kara delik giderek bizleri içine alıyor, sarmalıyor, yavaş yavaş yutuyor.
Foucault’un “dolaylı öldürme” olarak ifade ettiği mekanizma, işlemeye devam ediyor. Yaşam alanımızda yaratılmış olan “yaşaması ile ölmesi gereken arasındaki kesinti”, yeni katliamlara neden olacak şekilde, giderek derinleşiyor. “Nüfusun dışında kişiler” olarak tanımlananların, nüfusun bütününün normal olarak maruz kalmayacağı daha büyük risklerle maruz kalacakları ortamlar, genişliyor.Yaşam hakkına yönelik tehditler,  giderek yaygın ve sistematik bir durum alıyor.

YAŞAM HAKKI VE DEVLETİN SORUMLULUĞU 

Ünlü Hukukçu Bahri Savcı, “Yaşam Hakkı” başlıklı makalesinde; insanın klasik üç yönü ve bir de çağdaş bir boyutu olduğunu vurgular ve devletin yaşam hakkı kapsamında yerine getirmesi gerekli ödev ve görevlerini tanımlar. Savcı’nın kısaca dediği şudur: İnsan önce biyolojik bir varlıktır, onun biyolojik bir yönü vardır. İnsansal işlevi, insanın biyolojik olarak gelişmesidir. Sonra, insan entelektüel bir varlıktır, onun bu yönde de gelişmesi gerekir. Ve insan moral bir varlıktır. İnsansal işlevi gereği bu yönde de gelişmesi gerekir. Ancak bu üç varlıksal yönü ile gelişebildiği durumda insan onuruna layık olarak var olabilir. İnsan özgürlüğünün ilk somutlaşması olan yaşam hakkı bu nedenlerle en anlamlı ve önemli hak olarak, devlete ağır ve ciddi, çift yüzlü bir işlev yükler. Bu işlev; devletin “yaşatmacılık ödevi ve görevini” oluşturur, yaşam hakkının korunmasının kapsamını tanımlar. Bu işlev; yaşamın bozulmaması için bir güvence örgütlenmesi kurmak; yaşamın gerçekleşmesi için ona elverişli bir ekonomik, sosyal düzen önlemleri  almak ve bu önlemlerle yaşamı, -bizzat devlet olarak- sağlamak işlevidir. Yaşam hakkının içerdiği temel güvenceler ve devlete yüklediği bu ödevler; Anayasamızda ve Anayasanın 90. maddesi gereğince ulusal hukukun bir kuralı haline gelmiş olan uluslararası insan hakları belgelerinde, açıkça düzenlenmiş bulunuyor.
Anayasanın Başlangıç kısmında; “ vatandaşların…. hukuk düzeni içinde onurlu bir hayat sürdürme, maddi ve manevi varlığını bu yönde geliştirme hak ve yetkisine doğuştan sahip olduğu” ifadesi yer alıyor, “Kişinin dokunulmazlığı, maddi ve manevi varlığı” başlıklı 17. maddesinde;“herkes, yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir” deniliyor. Anayasanın “Devletin Amaç ve Görevleri başlıklı 5. maddesindeki düzenleme ile kişiye tanına bu hak ve yetkinin koşullarını sağlamanın devletin amaç ve görevi olduğu belirtiliyor.

YAŞAM HAKKI

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin “yaşam hakkı” başlıklı 2. maddesi çerçevesinde verdiği kararlarda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), bu maddenin devletlere üç tür yükümlülük yüklediğini saptamış bulunuyor: Devletin bireyi öldürmeme yükümlülüğü; yaşamı koruma yükümlülüğü ve ölümü etkin şekilde soruşturma yükümlülüğü. Bu yükümlülüklere aykırı davranılması 2. maddenin ihlali sonucunu doğurur. Ölüm durumunda, devletin etkin bir soruşturma yapma yükümlülüğü AİHS’in koruma alanına, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatları ile dahil oluyor. İlk olarak McCann/Birleşik Krallık kararında sözleşmenin tarafı olan devletlerin “etkili soruşturma yükümlülüğü” altında olduklarını ifade eden Mahkeme, birçok kararında bu görüşü yenileyerek, bu sorumluluğun gereklerini saptamış bulunuyor. Mahkemeye göre; soruşturma, delilleri ortaya koyacak ve sorumluları tespit edecek nitelikte olmalıdır. Makamlar delilleri toplamak için her türlü makul adımı atmalılar ve başvurulacak yöntemleri sonuca ulaşmak bakımından azami derecede kullanmalılar. Bu bağlamda ilgili makamlar olayın niteliğine göre makul bir hızla soruşturmayı yürütmelidir. Ayrıca “hesap verilebilirlik ilkesi” bağlamında halkın soruşturma üzerinde belli bir denetim yetkisine sahip olması gerekir. Maktulün en yakın akrabasının ise bu sürece gerektiğince katılması önem arz eder. Yaşam hakkını ihlal eden olayı devlet görevlilerinin gerçekleştirdiği iddia ediliyorsa, olaya karıştığı iddia edilen kişilerin soruşturmaya katılmamaları etkin ve bağımsız bir soruşturma için önemlidir. AİHM; Akkoç/Türkiye Kararı (10/10/2000 tarih, Başvuru No: 22947/93); Salman/Türkiye kararı (27/06/2000 tarih, Başvuru No: 21986/93) bu saptamalara dayanıyor.Ataman/Türkiye kararında; “yetkili mercilerin, olaylara ilişkin delillerin, özellikle de görgü tanıklarının ifadelerinin, polislerin elde ettiği bilimsel ve teknik verilerin, gerektiğinde maktulün vücudundaki zedelenmeleri tam ve belirgin bir şekilde gösterecek bir otopsi sonucunun ve hastanede yapılan gözlemlerin nesnel bir değerlendirmesinin toplanabilmesi için makul olarak kendilerine açık olan tedbirleri almaları gerekmektedir” saptamasında bulunuyor. Delillerin teslimi, toplanması ve muhafaza edilmesinin önemini vurguluyor. Avşar/Türkiye kararında ise; (/10/07/2001 tarih, Başvuru no: 23954/94), 2. madde kapsamında soruşturmanın hızlı yürütülmesi gerekirken bunun yapılmamasını ciddi eksiklik olarak nitelendirerek,ihlal kararı vermiş bulunuyor.
Anayasa Mahkemeside 17 Temmuz 2014’te sonuçlandırdığı Hrant Dink kararında: “Devletin sorumluluğunu gerektirebilecek şartlar altında can kaybının gerçekleştiği durumlarda, Anayasanın, devlete, elindeki tüm imkanları kullanarak yaşam hakkını korumak ve bu hakka yönelik ihlallerin durdurulup cezalandırılması görevini yüklediği” belirtiliyor ve “etkili soruşturma yapılmadığı” gerekçesiyle, ailenin haklarının ihlal edildiğini saptıyor.
Yaşam hakkının toplu ve en ağır ihlallerinden biri olan 10 Ekim Katliamına ilişkin dava, 7 Kasım 2016 tarihinde Ankara’da görülmeye başlanıyor. Adalet, aktarılan çerçeve içinde hukuk ile ahlak bağlantısını kuran ahlaki bir ölçüt olarak, gerçekleştirilmeyi bekliyor. 

UMUT, HER ZAMAN…

15 Temmuz darbe girişiminden sonra ilan edilen olağanüstü hal ve çıkarılan kararnamelerle Türkiye Büyük Millet Meclisi bütünüyle işlevsizleştiriliyor. Anayasada düzenlenen temel hak ve özgürlükler ve hukuk, OHAL’in gerektirdiği ölçüleri aşar şekilde, tüm kural ve kurumlarıyla askıya alınıyor. Toplumsal yaşamın sürdürülmesi, kamusal yaşamın örgütlenmesi ve işletilmesi, yasama işlevi dahil olmak üzere, bütünüyle Bakanlar Kuruluna  bırakılmış bulunuyor.
Sanallığın her şeyi örttüğü bu süreçte; demokratikleşme anlamında; öncelikle eşit katılım temelinde müzakereci bir demokrasinin olanaklarının nasıl yaratılacağı; herkesin kimliği saydığı aidiyetlerini, herhangi bir ayırımcılığa uğramadan özgürce yaşayabileceği hukuksal, siyasal ve sosyo/kültürel koşulların nasıl yaşama geçirileceği; kalıcı barış ortamının yaratılmasının nasıl gerçekleştirileceği; yaşam hakkı başta olmak üzere, tüm insan hak ve özgürlüklerin gerektirdiği koşulların herkes için nasıl yaratılacağı gibi sorulara; hiçbir partinin açık, net ve uygulanabilir çözümleri olmadığı gerçeği de, anlamını yitiriyor. 
Bu anlamsızlığı aşmak ancak sesimizi yükselterek, bizi temsil ettikleri iddiasında olanların sessizliğini bozmakla mümkün görünüyor. Çünkü j. Ranciere’nin deyimiyle; “demokrasi, oligarşik iktidarın elinden kamusal yaşam üzerindeki tekeli, zenginliğin iktidarının elinden yaşamlar üzerindeki mutlak gücü sürekli geri alma eylemidir.”
Bu amaçla; dilsiz tevekkülümüz ile meşrulaştırdığımız sessizliği dağıtacak ve toplum olarak özsaygımızı koruyacak ortak bir sesi oluşturmaya ihtiyacımız var. Bu ses öncelikle devletin yurttaş olarak hiç birimizi; kişi olmaktan çıkarma ve bu anlamda onurumuzu reddetme yetkisi bulunmadığını savunmalıdır. Devletin kendi başına bir varlık değil, hukuksal bir insan kurumu olduğunun bilinci ile görevinin; insanlar arasındaki toplumsal ilişkileri, adalete dayanan hukuksal ilişkilere çevirmek ve kamuyu bu ilkeler temelinde işletmek, herkesin başta yaşam hakkı olmak üzere temel hak ve özgürlüklerini korumak olduğunu söylemeli ve bunun gereklerini  talep etmelidir.

Karadeniz’de 5 şiddetinde deprem

Karadeniz’de deprem meydana geldi.

Kandilli Rasathanesi, 11.18’de gerçekleşen ve merkez üssü Karadeniz’de Kandıra açıkları olan depremin şiddetini 5.0 olarak verdi.  Euro-Med Sismoloji Merkezi (EMSC) depremin ilk verilere göre 5.2 şiddetinde olduğunu belirtti. Amerikan Jeolojik Araştırma Kurumu (USGS) ise depremin büyüklüğünü 5.3 olarak açıkladı. AFAD’a göre yaklaşık 30 saniye süren depremin büyüklüğü 4.8.

İstanbul’un 189 km kuzeydoğusunda, Zonguldak’ın 127 km kuzeybatısında, Karadeniz’de, 10 km derinlikte gerçekleşen depremin İstanbul, doğu Marmara ve Batı Karadeniz illerinde hissedildiği belirtildi. (HABER MERKEZİ)

GÖRSEL: EMSC

Kolombiya’da eşbaşkanlık sistemi anlatıldı

Kolombiya’da düzenlenen 5’inci UCLG Kongresi’ne katılan Amed Büyükşehir Belediyesi Eşbaşkanı Gültan Kışanak, eşbaşkanlık sistemini anlatarak, kadınların en yüksek düzeyde temsil edildiğini söyledi

Amed Büyükşehir Belediyesi Eşbaşkanı Gültan Kışanak, Kolombiya’nın Bogota kentinde 12-15 Ekim tarihlerinde yapılan 5’inci Birleşmiş Kentler ve Yerel Yönetimler Dünya Teşkilatı (UCLG) Kongresi’ne katıldı. Açılış konuşmasını Kolombiya Devlet Başkanı Juan Manuel Santos’un yaptığı kongreye, dünyanın her bölgesinden binlerce yerel yönetim ve bölgesel hükümet temsilcisi ile uluslararası Sivil Toplum Kuruluşları (STK) katıldı. Juan Manuel Santos, konuşmasında sürdürülebilir kent yaşamı ile toplumsal barış arasındaki ilişkinin önemine dikkat çekti. Kongrede, “Daha Güçlü, Daha Hesap Verebilir Yerel Hükümetler” başlığıyla düzenlenen oturumda konuşan Gültan Kışanak, Kolombiya’da imzalanan barış anlaşmasını selamladı. Amed’in yerel demokrasiyi güçlendirme konusunda iddialı bir kent olduğunu belirten Kışanak, senede iki defa sosyal forumlar düzenlenerek, halkın yönetim sürecine dahil edildiğini dile getirdi.

‘Demokratik bir yönetim şekli’

Eşbaşkanlık sistemini de anlatan Kışanak, 102 belediyede eşbaşkanlık sistemi uygulandığını, kadınların en yüksek düzeyde temsil edildiğini belirterek, eşbaşkanlığın demokratik bir yönetim şekli olduğunu kaydetti. Yerel yönetimlerde cinsiyetçi iş bölümüyle mücadele edilmesi ve kadın çalışan sayısının arttırılması gerektiğine işaret eden Kışanak, “Cinsiyet eşitliği politikaları geliştirilmeli ve bu politikaları hayata geçirmek için özel bir birim kurulmalı. Biz Kadın Politikaları Daire Başkanlığı kurduk. Belediye genel bütçesi, toplumsal cinsiyete duyarlı olmalı” dedi.

‘Halk iradesi yok sayıldı’

Türkiye’de 2012-2015 yıllarında barış görüşmeleri yapıldığını, görüşmelerin 2015 yılında kesildiğini, yeniden çok sert bir çatışma süreci yaşandığını hatırlatan Kışanak, savaş ve çatışmaların yerel demokrasiyi ve belediyeleri olumsuz etkilediğini belirtti. Demokratik Bölgeler Partisi (DBP) belediyelerine atanan kayyumları anlatan Kışanak, halkın iradesinin yok sayıldığına dikkat çekerek, “Diyarbakır’da da 3 ilçede belediye eşbaşkanları görevden alındı ve belediyeye merkezi hükümet el koydu. Adem-i merkeziyetçiliğin gelişmesi için bizim gibi ülkelerde öncelikle barış gelmeli” şeklinde konuştu.

JINHA