Ana Sayfa Blog Sayfa 6231

Türkiye, Suriye ve Irak Denkleminde Ne Durumda?

Amerika’nın Sesi’nin görüş aldığı uzmanlar Doç.Dr. Ahmet Kasım Han ve Bilgay Duman, Suriye ve Irak’taki bilinmezlikler denkleminde Türkiye açısından önümüzdeki dönemin kolay bir süreç olmayacağı görüşünü dile getiriyor.

Musul operasyonu öncesinde Irak hükümeti ile geriliminin devam ettiği ve Suriye’de halen Fırat Kalkanı Operasyonu’nu sürdürdüğü bugünlerde Türkiye’nin nasıl bir politika izleyeceği merak konusu. ABD, Rusya, Türkiye, İran, Suudi Arabistan ve Katar’ın, İsviçre’nin Lozan kentinde 15 Ekim Cumartesi günü Suriye toplantısında bir araya geleceği açıklandı. Dışişleri bakanları düzeyinde olacağı belirtilen toplantıda, Suriye’nin yanı sıra olası Musul operasyonunun konuşulması da ihtimal dahilinde.

Kadir Has Üniversitesi öğretim üyesi Doç.Dr. Ahmet Kasım Han, Lozan’daki zirvede neler olabileceğini değerlendirirken, Suriye ve Irak’ta Musul da dahil olmak üzere bir dengeyi var edebilecek ve taraflarca birlikte hareket edilmesini sağlayacak bir anlayış oluşturulmasına çalışıldığını söyledi.

Lozan’daki zirveyi de bu anlayışı oluşturma çabasında bir adım olarak yorumlayan Han, ancak bunun kolay olmadığını kaydetti. Han, şunları söyledi:

“ABD, Rusya, Suudi Arabistan, Türkiye ve İran’ın biraraya gelerek, bir uzlaşmaya varması şu şartlarla mümkündür; Suriye’nin batısında Rusya ve İran’ın asgari rejim hakimiyetinin devam ettiği siyasi yapıya sahip bir devletçiğe ABD’nin ‘evet’ demesi ile ABD’nin Rakka üzerinde yaratacağı baskıyı da Rusya ve diğerlerinin bir biçimde kabul etmesi. Bunun dışında Suriye’nin eski haline dönmesini sağlayacak türden bir denge veya bir anlaşmanın ortaya çıkacağını beklemek ve buna hizmet edecek bir ateşkesin ortaya çıkacağını beklemek oldukça naif bir beklenti olur. Dolayısıyla orada (zirvede) çıkabilecek bir uzlaşma, sadece ve sadece tarafların kendi hareket serbestliği ve alanlarını belirleme noktasında bir anlayışa varmalarıdır. Bu da en iyi ihtimalle. Bunun dışında Suriye’ye istikrar getirecek, bir barış getirecek, IŞİD karşısında ortak hareket edilmesini sağlayacak bir mekanizma kurulmasını sağlayacak bir anlaşma beklemiyorum. Rusya’nın, ABD ile böyle bir işbirliği içerisinde olmayacakları, kendi koşullarında ısrarcı olmayacakları ötesinde bir tavırları olmayacağı aşikar. ABD’nin sürdürdüğü politikayla Rusları tavır değişikliğine zorlayamadığı da aşikar. Ruslar canları acımadığını hissettikçe politika değişikliğine gitmek için maliyet algısı görmüyor.”

Uluslararası ilişkiler uzmanı Han, ABD ile Rusya’nın anlaşmaması halinde Suriye’de çözüm olmayacağı görüşü hakimken Lozan’da anlayış birliğine nasıl varılabileceğine dair görüşlerini de paylaştı. Han, “Rusya’nın Suriye’de yarattığı fiiliyat itibariyle Hama, Humus, Şam ve Halep hattı çevresinde, batısında ve doğusunda bir rejim devleti oluşturulması ve kendilerinin etkin olabileceği bir asgari nokta dışında ABD tavrına yakınlaşmasının imkanı yok. Bu asgari noktaya yaklaşılması halinde Rusların rahatlatıcı davranabileceği belki düşünülebilecektir” dedi.

Türkiye askeri açıdan Suriye’de nasıl hareket edecek?

Suriye ile Irak konusunda birlikte düşünülerek hareket edilmesi halinde bunun iyi olacağını belirten Han, mevcut durumda Türkiye’nin Fırat Kalkanı Operasyonu ile Suriye topraklarına girmiş vaziyette bulunduğunu ve daha güneye doğru, hatta El-Bab’a doğru gitmeyi hedefleyen bir operasyon planı olduğunu anımsattı. Bunun Türkiye açısından doğru bir tavır olduğunu kaydeden Han, böylece Türkiye’nin ayrıca “PYD-PKK” güçlerinin Fırat’ın batısına geçmesine izin vermeyeceğini gösterdiğini söyledi. “PYD-PKK” güçlerinin kısmen Menbiç bölgesinde bulunduğunu hatırlatan Han, Türkiye açısından Suriye ve Musul’daki olası gelişmeleri şöyle yorumladı:

“Türkiye’nin askeri varlığı orada sürdüğü müddetçe, bu güçlerin Fırat’ın batısına geçerek, Azez’e kadar olan bölgeyi birleştirmelerine imkan yok. Türkiye, bu ihtimal sürdüğü müddetçe de buradan çekilmeyecektir. Şu anda El-Bab’a kadar yürünmesinden bağımsız olarak Türkiye bu hedefi elde edebilecek durumda. Ancak eğer El-Bab’a doğru yürünürse bunun başka bir analiz içerisinde değerlendirilmesi gerekecektir. Bu da Musul Operasyonu ve IŞİD ile ilgilidir. Mesela IŞİD’in El-Bab’daki güçlerini geri çekerek Musul’da bir direniş sergilemesi de ihtimal dahilindedir. Aslında Irak kökenli bir örgüt olduğunu ve stratejik zekası ile kurmay aklını Saddam Hüseyin’in Baas Ordusu’nun subaylarından oluşan bir ekip tarafından kurgulandığını düşünürsek bu direniş olabilecektir. Çünkü (IŞİD) Irak’tan bütünüyle atılmak istemeyecektir. IŞİD, pragmatik bir örgüt ki Cerablus’u Türk ordusuna bırakarak çekilmeleri de bunu gösteriyor. Musul’da bir direniş olacaktır ama geriye doğru tutunabilecekleri bir hata çekilmeleri de ihtimal dahilindedir. Türkiye açısından bakıldığında ise; IŞİD kaynaklı riskleri Fırat Kalkanı Operasyonu ile sınır ötesine atma çabası söz konusu iken; yeniden bu riskleri sınırı içerisinde görme ihtimali de olabilecektir. Suriye’de Türk ordusunun destek verdiği ÖSO unsurlarının bu bölgede hakimiyeti tek başına koruyamayacakları ne kadar muhakkaksa El-Bab’ı da tek başlarını ele geçiremeyecekleri de o kadar kesin. Bu nedenle Türkiye’nin, IŞİD’e daha geniş çaplı bir operasyon yapması gerekir ki bunun sonucu da IŞİD’in sınır içerisinde yarattığı riskleri de arttıracaktır.”

Musul’daki durum ne olacak?

Ortadoğu Stratejik Araştırmalar Merkezi (ORSAM) uzmanı Bilgay Duman ise, Türkiye’nin Musul kaynaklı Irak hükümeti ile yaşadığı gerginliği değerlendirdi. Irak ve ABD’nin yaklaşımını Türkiye açısından eleştiren Duman, Başika’daki eğitim amaçlı Türk Silahlı Kuvvetleri varlığıyla ilgili şu noktalara dikkati çekti:

“Türkiye öncelikle uluslararası hukuktan doğan haklarını kullanıyor çünkü sınır ötesinden Türkiye’ye yönelen bir tehdit var. Sınır ötesindeki devlet, hükümet bu tehdidi giderebilmiş değil. Terör örgütünü engellemek için Türkiye hava operasyonları da yürütüyor. Başika’da askeri varlığının sadece Türkiye’nin PKK’dan aldığı tehdide değil aynı zamanda IŞİD tehdidine karşı olduğunu görmek mümkün. IŞİD ile mücadele meselesinde uluslararası koalisyona yardım çerçevesinde Türkiye bölgede bulunuyor. Uluslararası koalisyon, Başika’daki askeri varlığın Türkiye’nin kendilerine katkısı dışında olduğunu söylese de Türkiye IŞİD ile mücadele kapsamında yerel güçlere eğitim verilmesi konsepti içinde hareket ediyor. ABD Başkanı Barack Obama’nın da 2014 yılında açıkladığı üzere yerel güçlere eğitim verilmesi planı vardı ve Türkiye de bu amaçla Başika’daki varlığını bulunduruyor. Türkiye sadece orada eğitim vermiyor kendisi de birebir mücadele ediyor. Şu anda Başika bölgesinde 700’e yakın IŞİD militanının öldürüldüğü biliniyor. Bu anlamda Türkiye, IŞİD ile mücadeleye büyük bir katkı veriyor.”

ABD ve Irak hükümetinin neden Türkiye’nin askeri varlığını hedef aldığı sorusu üzerine Duman, Musul operasyonunun çok kısa zamanda başlayabileceğini ancak bölgede Türkiye’nin varlığının bunu etkilediği yönünde Bağdat’ın açıklamalarını anımsattı. Geçtiğimiz haftalarda ABD, Erbil ile Bağdat arasında görüşmeler yapıldığını da vurgulayan Duman, Musul için bir anlaşmaya varıldığını kaydederek, Irak’taki durumu şöyle özetledi:

“Bu anlaşma dahilinde Türkiye’nin bölgedeki askeri varlığına dair bir öngörüde bulunulmadı. Bu nedenle Türkiye’nin bölgedeki varlığı, mevcut anlaşmanın uygulanmasında planlamaya alınmadığı için Iraklıları etkiliyor. Amerika’nın da Cerablus yani Fırat Kalkanı Operasyonu’nda olduğu gibi bölgedeki ABD politikalarını etkileyebilecek bir faktör istemiyor görünüyor.Irak merkezi hükümetinin tavrına bakıldığında ise, Türkiye’ye karşı hamle yapan tarafın Irak parlamentosunda İran destekli gruplar olarak görüyoruz. Irak Başbakanı İbadi öncülüğündeki Reform Grubu’nun öncülüğünde alınan kararlar ile Türkiye’ye yönelik hamleler ortaya çıkıyor. Şii Milis Grupları da içinde barındıran grupların Türkiye’ye antipati içerisinde olduğunu biliyoruz.Bu gruplar Sünni-Arap nüfusu olan yerlerde ciddi bir etkinlik sağlamış durumdalar. Önümüzdeki süreçte, Felluce de yaşananlar Irak’taki sosyal denge ve uzlaşı sağlanması konusunda ciddi sorunlar yaratıyor. Mezhepsel tavırlar içerisinde olan bu gruplar, Sünniler üzerinde baskı yaratıyor. Türkiye, Musul’da bu baskının yaşanmasını istemiyor ve sosyal denge yanında bir tavır alıyor. Ayrıca PKK’nın da Musul operasyonuna katılmaya istekli olduğunu biliyoruz.”

ABD ile ilişkilerde neler oluyor?

Suriye’de sahadaki riskler değiştikçe Türkiye’nin ilişkilerinde yeni arayışlara girebileceğini belirten Doç.Dr. Ahmet Kasım Han, ABD ile Musul konusundaki görüş ayrılığını da değerlendirdi. Han, “ABD’nin elinde Türkiye’nin Musul operasyonunda iyice marjinalize edilmesini sağlayacak bir kaldıraç bulunuyor. Bu da ABD ile Türkiye ilişkilerini daha fazla zehirleyecek bir manzara ortaya çıkarıyor. Başika’daki Türk askeri gücü aslında Musul operasyonuna çok ciddi bir ateş desteği verebilecek durumda değil. Aslında Türkiye açısından Musul’daki harekata taraf olmaktan kasıt, kendi eğitip donattığı yerel güçlerin söz sahibi olmalarını sağlamaktır. Burada da Türkiye’nin önceki statüye dönülmesinin amaçlandığı anlaşılıyor. Yani Musul’un Arap, Türkmen ve Sünni kenti olduğu bir statüye dönülmesi ise bugün için oldukça komplike görünüyor, en yumuşak ifadeyle” diye konuştu.

Musul operasyonunun Ekim ayı sonunda yapılacağına yönelik hem Irak hem ABD tarafı açıklamalarına işaret eden Bilgay Duman da, Musul’un çok çetrefilli bir bölge ve Irak’ın en büyük ikinci kenti olduğunu hatırlattı. Başlasa dahi Musul operasyonunun kolaylıkla tamamlanmasını pek mümkün görmediklerini kaydeden Duman, ABD’nin politikasında bir değişim olabileceği ihtimalini gündeme getirdi.

Duman, “Kasım ayında ABD’de başkanlık seçimleri var. Başkan Obama, Hillary Clinton’a destek sağlayabilmek amacıyla Musul operasyonunun yapılmasını planlıyor diye biliyoruz.Türkiye, hem bölge ülkeleriyle hem de ABD ile görüşmeler yürütüyor. Cumhurbaşkanı’nın açıklamaları itibariyle Türkiye’nin bir şekilde bu operasyon sürecinde yer alması planlanıyor. Türkiye ya uluslararası koalisyon ya da Fırat Kalkanı Operasyonu’nda olduğu gibi yerel güçlerle anlaşarak kendi başına da bir süreç izleyebilir. Musul operasyonu kapsamında Türkiye kendisine yönelecek tehditleri engellemek üzere önlemlerini alacaktır diye düşünüyorum” dedi.

amerikanınsesi

Almanya çocuk yaşta evlilikleri yasaklayacak

Stuttgarter Nachrichten gazetesinin haberine göre Alman hükümeti dini ve resmi nikahlarda 18 yaş alt sınırı getirmeye hazırlanıyor. Almanya’da evlilikler prensipte zaten bu yaşta yapılsa da kimi istisnai durumlarda 16 yaşından itibaren nikah kıyılabiliyor. Yasanın yürürlüğe girmesi yurtdışında yapılan evliliklerin tanınmasında da sonuçlar doğuruyor. Sadece her iki partnerin de 18 yaşın üstünde olduğu sırada yapılan nikahlar resmi olarak tanınacak.

Hristiyan Demokrat Birlik (CDU) Meclis Grup Başkan Yardımcısı Stephan Harbarth “18 yaşın altındakilerin bundan böyle dini nikah yapmamasını istiyoruz” diye konuştu. Harbarth koalisyon partileri CDU ve Sosyal Demokrat Parti’nin (SPD) bu yıl içerisinde bir yasa üzerinde uzlaşacaklarını söyledi. Çocuk yaşta yapılan evliliklere para cezası getirilmesi de hükümetin gündeminde.

Almanya’da hükümetin bu adımı atmasının nedeni olarak göçle birlikte Müslüman nüfusun ve çocuk yaşta evliliklerin artması gösteriliyor. Rakamlara göre Almanya’da yaklaşık 1500 evli çocuk ve genç bulunuyor.

Tüm dinleri kapsıyor

Çocuk yaşta evliliklere getirilecek yasak, tüm dinleri ve mezhepleri kapsayacak. CDU milletvekili Stephan Harbarth “Protestan ve Katolik Kilisesi bize şunu söylüyor: Yaptıkları araştırmalara göre Almanya’da 18 yaşın altında evlilik yapan yok” diye konuştu. Müslümanlar açısındansa hükümetin elinde henüz resmi rakamlar bulunmuyor. Harbarth “İzlenimim bu alanda bilinmeyen rakam yüksek” diye konuştu.

Freiburg’da Katolik Hristiyan dini hukukçusu Georg Bier, Katolik Haber Ajansı KNA’ya eylül ayında bir demeç vermişti. Bier, Katolik Kilisesi’nin hukuk kurallarına göre genç kadınlarda 14 erkeklerde ise 16 yaşın evlilikte alt sınır olarak belirlendiğini söyledi. Pratikte bu rakamların bir anlam ifade etmediğini vurgulayan Georg Bier “Almanya’da 18 yaşın altındakilerin evlenmesini onaylayacak Katolik bir piskopos tanımadığını” söyledi.

Bier erken yapılan bir evliliğin Kilise’nin sadece “kendisini iyi hazırlamış ve gerekli olgunluğa sahip olanların evlenmesi gerektiği” yönündeki yaklaşımına da aykırı olduğunu ifade etti.

©Deutsche Welle Türkçe

dpa/KNA/EC/HS

Kolombiyalılar bir kez daha barış için yürüdü

Önerdiğimiz linkler Kolombiya ELN ile de barış süreci başlatıyor FARC lideri: Nobel‘e değil barışa ihtiyacımız var

Solcu FARC gerilla örgütünün lideri Rodrigo Londono Kolombiya’nın Nobel‘e değil sadece barışa ihtiyacı olduğunu söyledi. (07.10.2016)

Nobel ödülünü iç savaş kurbanlarına verecek

Kolombiya Devlet Başkanı Juan Manuel Santos, Nobel Barış Ödülü’nden kazandığı parayı ülkesindeki iç savaş kurbanlarına bağışlamak istediğini açıkladı. (10.10.2016)

Kolombiya’da yapılan referandumda, halkın yüzde 50,21’nin Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri (FARC) ile Kolombiya hükümeti arasında imzalanan barış anlaşmasına ‘hayır’ demesinin yankıları sürüyor. Barış sürecinin tehlikeye girmesini istemeyen barış yanlısı binlerce gösterici Kolombiya sokaklarında bir kez daha barış çağrısı yaptı.

“Halk barışı hak etti”

Bu hafta içinde ikinci kez düzenlenen protesto gösterisinde, çiftçi, öğrenci ve yerli aktivistlerden oluşan barış yanlıları barış sürecine bağlı kalınmasını talep etti.

Başkent Bogota kentinde düzenlenen gösteride protestocular, 50 yılı aşkın süre devam eden çatışmaların kurbanlarının fotoğraflarını ellerinde tutarak, beyaz karanfillerle barış mesajları verdi. “Halk bunu hak etti, barış anlaşması yürürlükte kalacak” sloganları atan göstericiler, anlaşmanın zaman kaybetmeden hayata geçirilmesini istedi.

FARC lideri: Yakında iyi haberler vereceğiz

Gerilla örgütü FARC ile Kolombiya hükümeti arasında Eylül ayı sonunda varılan anlaşma sonrasında, barış için gösterdiği çabalardan ötürü Kolombiya Devlet Başkanı Juan Manuel Santos bu seneki Nobel Barış Ödülü’ne layık görülmüştü. Barış anlaşmasının Ekim ayı başında düzenlenen referandumda reddedilmesinin ardından Devlet Başkanı Santos’un muhafazakar muhalefetin eleştirdiği noktaların da gözetileceği şekilde FARC ile müzakereleri sürdürmesi bekleniyor.

Caracol radyosuna açıklamalarda bulunan FARC lideri Rodrigo Londono, barış sürecinin kurtarılması konusunda iyimser bir duruş sergiledi ve bu doğrultuda bir çözüm bulunabilmesi için hükümet temsilcileriyle birçok kez bir araya geldiğini ifade etti. Yaraların sarılabilmesi için işbirliği yapılması gerektiğini ifade eden Londono, “Yakında iyi haberler vereceğiz” diye konuştu. 

FARC ile Kolombiya hükümeti arasındaki silahlı çatışmalar süresinde yaklaşık 220 bin kişi hayatını kaybetmiş ve 8 milyon kişi de evini terk etmek zorunda kalmıştı.

©Deutsche Welle Türkçe

AP/epd/Reuters, BÖ/GA

Melda Onur: Demokrasi arayışını yaygınlaştıralım

AKP’nin politikalarına karşı demokrasi arayışını yaygınlaştırma çağrısı yapan CHP eski Milletvekili Melda Onur, 23 Ekim’de de demokrasi buluşması gerçekleştireceklerinin bilgisini de verdi.

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) eski İstanbul Milletvekili Melda Onur, 15 Temmuz darbe girişiminin ardından ilan edilen Olağanüstü Hal (OHAL) ve sonrası gelişmeleri değerlendirdi. OHAL’in uzatılmasına tepki göstererek sözlerine başlayan Onur, bu duruma başta CHP olmak üzere tüm toplumsal muhalefetin tepki göstermesi gerektiğini dile getirdi.

İktidar partisinin normal siyasetin kurallarını oynayan bir parti olmadığı vurgulayan Onur, “Siyasi iktidar, kanunsuz bir şekilde kendi kurallarını uyguluyor. Bütün bunlarla bir muhalefet partisinin tek başına mücadele etmesi kolay bir şey değil. Meclisteki diğer iki muhalefet partisine baktığınızda bir tanesi zaten onlarla hareket ediyor. Diğerinin üzerinde zaten baskı var. O da her ne kadar bir Türkiye partisi olmaya çalışmışsa da onda kendisi de başarılı olamadı. O yüzden bütün iş CHP’ye kalıyor” dedi.

‘OHAl’i fiili başkanlık düzenine çektiler’

Toplumsal muhalefetin parçalı duruşuna dikkat çeken Onur, “O Gezi ruhu dedik, herhalde onu kaybetmiş olduğumuz için bir onay konusunda ortak bir ses çıkmadı. Çok koldan saldırı geliyor, bir taraftan basını kapatıyorlar. ‘FETÖ’ operasyonu yapalım derken ilgili ilgisiz insanları topluyorlar. KHK’lerin ne OHAL ile ne onların saydıkları ‘terör örgütleri’ ile ilgisi yok. Bir sürü kararname çıkarıyorlar. Şuan da OHAL anladığımız kadarıyla Erdoğan’ın hayal ettiği, arzuladığı başkanlık rejiminin fiilen hayata geçirilmesini sağladı. OHAL’i fiili bir başkanlık düzenine çektiler. Şuan kendi kurallarını koyduğu bir ülkede kendi kuralları ile yönetmeye kalkıyor” diye konuştu. Erdoğan’ın “Normalde mecliste geçiremeyeceğimiz bir sürü yasayı KHK’lar ile geçirdik” sözlerini hatırlatan Onur, “Bu bir itiraf. OHAL eşittir arzu edilen başkanlık düzeni. Hem de en mükemmel hali ile” diye belirtti.

‘CHP grup kararı almıyor’

Meclis’ten geçirilen “Savaş tezkere”sine kimi CHP’li vekillerin “evet” demesine ilişkin de değerlendirmelerde bulunan Onur, şunları söyledi: “CHP kimi zaman evet der kimi zaman hayır der ama CHP içerisinde yekpare bir şey olmuyor genelde. CHP bir parti kararı almıyor, serbest bırakılıyor. Tezkereye hayır diyen bir sürü milletvekili var. Tezkere oylaması açık oy ile yapılmadığı için kim verdi kim vermedi onu da göremiyorsunuz.”

‘Kayyımlar OHAL uygulamasıdır’

DBP’li Belediyelere atanan kayyımlara ilişkin CHP’nin net bir tavır aldığını savunan Onur, “Selin Sayek Böke’nin konuşmasını hatırlıyorum; ‘Eğer terör örgütünden kayyım atanacaksa önce kendi belediyelerinize atayın’ dedi. Çok netti ama mesele şu: Bir belediye başkanı suç işleyebilir mi evet işleyebilir ama kayyım atamak başka bir şey. Sonuçta o kişi görevden alınır ve orada bir belediye meclisi var, başkan yardımcıları var, onun yerine onlar devam eder. Hukuk bunu getiriyor. Ama adamlar oradaki ekibi de beğenmedikleri için onları da komple devre dışı bırakıyorlar. Bunlar son derece OHAL hukuku” diye konuştu.

‘Kendi bekası için masayı dağıttı’

Çözüm sürecinin bitmesine ilişkin de konuşan Onur devamla, “Aslında ülke için sağlıklı olan şey iktidar partisi için sağlıksız oluyor. İktidar partisi için sağlıklı olan şey ülke için sağlıksız oluyor ama kendi bekası için bu masayı dağıtmayı tercih etti” diye vurguladı.

‘Demokrasi arayışını yaygınlaştırmalıyız’

“Öncelikle önümüze demokrasiyi koymamız lazım” diye devam eden Onur, sözlerini şu çağrıyla bitirdi: “Bir demokrasi hattı cephesi oluşturma fikri çok güzeldi. O hat üzerinden çeşitli toplantılar, platformlar kuruluyor. 23 Ekim demokrasi buluşması gerçekleştirmeyi düşünüyoruz. Demokrasi Platformu var. Bütün bunların çıkması, demokrasi arayışlarının daha çok yaygınlaşması ve sahiplenmesi anlamına gelir.”

(sde/za/sd) diha

Gazeteciyi darp eden polislere takipsizlik

İstanbul Cumhuriyet Savcısı, Bianet muhabiri Beyza Kural’ı haber takibi sırasında darp ederek ters kelepçe takan polisler hakkında başlatılan soruşturmaya takipsizlik kararı verdi.

İstanbul Cumhuriyet Savcısı, Bianet muhabiri Beyza Kural’ı 6 Kasım 2015 tarihinde haber takibi yaptığı sırada darp ederek ters kelepçe takan polisler hakkında bir sene sonra takipsizlik kararı verdi. Bianet’in haberine göre, savcılık, polis memurları Y.Ş., N.D. ve K.A. hakkında “zor kullanma yetkisini aşarak yaralama” suçlamasıyla başlattığı soruşturmada muhabirin “yaralanmasının yaşamını tehlikeye sokan durum olmadığı”na kanaat getirerek, “polislerin zor kullanma yetkisini aşmadıklarını” belirtti.

Savcılık kararında şu ifadeler yer aldı:

“Müştekinin adli tıp raporunda yaralanmasının yaşamını tehlikeye sokan bir durum olmadığı, kişi üzerindeki etkisinin basit bir tıbbi müdahale ile giderilebilecek ölçüde hafif nitelikte olduğu, kolunda kızarıklık ve hassasiyet görüldüğü, soruşturma dosyası kapsamındaki olay tutanağı ve adli tıp raporu incelendiğinde kolluk kuvvetlerinin zor kullanma yetkisini aşmadıkları anlaşılmakla… polis memuru şüpheliler hakkında kovuşturmaya yer olmadığına karar verilmiştir.”

Savcılığa da sunulan fotoğraflarda Kural’ın gözaltına alındığı sırada basın kartının elinde olduğu görülmesine rağmen, polisler ifadelerinde Kural’ın basın kimliğini göstermediğini iddia etti. Kural’ın avukatları karara itiraz edecek.

Ne olmuştu?

Bianet muhabiri Beyza Kural, 6 Kasım 2015’te Yükseköğretim Kurulu’nun (YÖK) kuruluşu yıldönümü nedeniyle İstanbul Üniversitesi önündeki öğrenci protestosu sırasında öğrenciler ters kelepçelenip darp edilerek gözaltına alınmıştı.Haber takibinde olan Kural, yaşananları kayda aldığı sırada polislerce engellenmiş, gazeteci kimliğini göstermesine rağmen darp edilmiş, ters kelepçe takılarak gözaltına alınma girişimi meslektaşlarının müdahalesiyle engellenmişti.Olay sırasında kayıtta olan Kural’ın kamerasına polislerden birinin “Bundan sonra hiçbir şey eskisi gibi değil artık, bunu öğreteceğiz size” şeklindeki sözleri yansımıştı.

Kural, avukatları aracılığıyla polisler hakkında 16 Kasım 2015’te İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na “tehdit, zor kullanma yetkisine ilişkin sınırın aşılması, kasten yaralama, iş ve çalışma hürriyetinin ihlali, görevi kötüye kullanma” suçlamalarıyla başvuruda bulunmuştu.

(za/pu)

Ahmet Tulgar: Sıradanlıklar içindeki sır perdesi aralanıyor

Elif Ekin SALTIK
İstanbul

“Ama aileyi aile yapan onun trajik nüanslarıymış”

Bu cümle, Ahmet Tulgar’ın son öykü kitabı Trajik Nüans’ın kilit cümlesi benim için. Trajedi nerede diye sorarsanız ailede, bireyde. Dışarıdan görünen tüm o sıradanlıkların içinde bir çatışma ortamı, sır perdesi; bir bağ ile ortaklaştığın ama aslında ortaklaşamadığın alanda.
Trajik Nüans’ı tabii ki tek bir öykü üzerinden özetleyemeyiz. Bireyi analiz etmesi, öykülerdeki kişilerin kaçmak istedikleri mekanken aslında bir türlü de bırakamadıkları İstanbul, tesadüfler, sarsıntılar öyküleri okurken büyük bir huzursuzluk yaratıyor. Aşkı, mücadeleyi, öfkeyi, kabullenmişliği veren hikayelerde o huzursuzluk bir anda bir ‘hiç’liğe dönüşüyor. Öykülerdeki kadın kahramanların yaşamlarını kabullenişi benim için rahatsızlık verirken Ahmet Tulgar değişmeme yönünde karar almanın trajik ve kahramanca olduğunu söylüyor. 

Kitabı okurken dikkati çeken en önemli şey İstanbul’du. Öykülerin geneli ya İstanbul’da yaşanıyor ya da kahramanların dönüşü İstanbul oluyor. Hatta kahramanlar sanki İstanbul’dan kaçmak istiyorlar ama bir türlü terk edemiyorlar İstanbul’u. Sizin için ne ifade ediyor, neden İstanbul? 
Ben İstanbul’da doğdum, yaşıyorum. Bu kentle ilişkim de öykülerimde anlattığım gibi. Çok seviyorum, hep gitmek istiyorum, gidiyorum ve dönüyorum. Yaşadığımız kentler bizi forme eden çok önemli etkenler. Kahramanlarımın da yaşadıkları kentlerle ilişkileri böyle. Kentleriyle hem aşk yaşıyorlar hem kavga ediyorlar.
Yine öykülerde karşılaştığımız kadınların birçoğu kendi halinde, yaşadıklarını kabullenmiş kadınlar, bu kabulleniş neden?
Bu kitabımdaki kahramanlarımın çoğu değişmek değil değişmemek yönünde kararlar alıyorlar. Bu kararın daha önemli, daha cesur bir karar olduğunu düşünüyorum. Belki de bu yüzden bazı öykülerim yılbaşlarında, insanların hayatlarıyla ilgili kararlar almak zorunda hissettiği gün ve gecelerde geçiyor. Değişmeme yönünde karar almanın trajik ve kahramanca olduğunu düşünüyorum. Bu kahramanlığı daha çok kadınlara, özellikle de evli ya da aşık kadınlara yakıştırmışım demek.

Kitapta kişiler arasında bir sevgi bağı olsa da hep bir çatışma durumu var. Aile öykülerinde bu, özellikle daha ön plana çıkıyor. Hep bir zıtlık yanında bir bağlılık barındırıyor. Aile bir çatışma, bir savaş alanı mı sizce?
Evet, aile bir savaş, çatışma ortamıdır. Biyolojik zorunluluktan doğan bir yapıya uzak mesafeden öyle çok ulvi anlam yüklenmiş ki burada büyük bir çelişki oluşmuş. Bu çelişki aşılamıyor. Bu da aile bireylerini trajik kahramanlar olmaya zorluyor. Dayatılmış bir kahramanlık aile bireylerinin ki.

Son olarak sizin trajik nüansınız ne?
Buna cevap veremem. Çünkü benim değil kahramanlarımın hayatlarındaki trajik nüanslar önemli kitabımda.

TRAJİK NÜANS
Yazar: Ahmet Tulgar
Tür: Öykü
140 Sayfa
Fiyatı: 13 TL
Yayın tarihi: 
1Eylül 2016

‘Şiddet şiddeti örgütler oldu’

Duygu AYBER
İSTANBUL

İstanbul Pendik’te boşandığı erkek tarafından sokak ortasında bıçaklanan Çiğdem Koç, hayatını kaybetti. Pendik’te sokak ortasında işlenen şiddet vakalarının arttığını belirten kadın örgütleri davanın takipçisi olacaklarını vurguladı. 
Çiğdem Koç geçtiğimiz gün çocuklarına kargoyla bilgisayar göndermek için postaneye yürürken, 10 yıl önce boşandığı Mustafa Kara’nın bıçaklı saldırısına uğradı. Koç’u 25 bıçak darbesiyle yaraladı. Koç, kaldırıldığı hastanede hayatını kaybetti. Çevrede bulunan vatandaşlar, kaçmaya çalışan Kara’yı yakaladı.

Esenyalı Kadın Dayanışma Derneği Başkanı Adile Doğan, kadına ve çocuğa yönelik şiddetin Pendik, Tuzla gibi emekçi semtlerde arttığını vurguladı. Vakalardaki artışın erkek lehine uygulanan ceza indirimleri ve OHAL’in yarattığı korku ve şiddet ortamının yansıması olduğunu ifade eden Doğan, “2 gün önce benzer bir olay Esenyalı’da yaşandı. Bir erkek eşini sokak ortasında darbetti ve insanlar eli cebinde izledi. Bir iki kadının tepkisi üzerine ‘Benim karım, döverim’ dedi. Ertesi gün aynı noktada benim tanık olduğum bir olay yaşandı. Bir erkek, belli ki yaşadığı şiddete dayanamayıp kaçan kadın ve kız çocuğunu sokak ortasında dövmeye çalıştı. O sırada ben ve çevreden birkaç kişi müdahale etmeye çalıştık. Birkaç gün önce de fabrikada ustabaşının tacizine uğrayan bir kadın sokakta kocasının şiddetine uğradı. Bunlar cinayetle sonuçlanabilirdi. Bir şiddet başka bir şiddeti örgütler oldu” dedi. Pendik Kadın Dayanışma Derneği Başkanı Satı Uğurbaş da, kadınların uğradığı şiddete karşı bir çare aradığını ancak bir araya gelmelerinin bile şiddetle bastırıldığını söyleyerek, “Dernek olarak kadınların şiddete karşı örgütlenmesi ve kadın lehine kalıcı yasalar olması için mücadele etmeye devam edeceğiz” dedi. 

evrensel

‘Türkiye’nin ihtiyacı başkanlık değil, demokrasi’

Şerif KARATAŞ
İstanbul

Başkanlık sisteminin tekrar gündeme getirilmesine muhalefetten tepki geldi. Siyasi parti temsilcileri ve hukukçular Türkiye’nin ihtiyacı olanın başkanlık sistemi değil, daha fazla demokrasi olduğuna vurgu yaptı. Ayrıca OHAL ve çıkartılan kanun hükmünde kararnamelerle şu anda (KHK) filli bir başkanlık sisteminin de uygulandığına vurgu yaparak, OHAL’in kaldırılması ile birlikte başkanlık sistemine karşı ortak mücadele edeceklerini de ifade ettiler. 

CHP, BDP ve HDP’li eski parlamenterlerin oluşturduğu Diyalog Grubu üyelerinden Hukukçu Rıza Türmen, “OHAL zaten başkanlığın verdiği tüm yetkileri veriyor” dedi. Ülkenin KHK’lerle yönetilmesini itiraz ettiklerini ifade eden Türmen şunları söyledi: “Bugün Türkiye’nin ihtiyacı olan daha fazla demokrasi, daha az demokrasi değil. Türkiye’de büyük bir demokrasi krizi var. Bu demokrasi krizin üstesinden nasıl geleceğiz? Karşımızdaki soru bu. Buna cevap arayacağız. Yoksa, daha fazla güçler birliği takviye edelim. Zaten büyük bir güç birliği yoğunlaşması var.” Türkiye’ye yönelik yapılan eleştirileri de hatırlatan Türmen, “Türkiye’nin demokratik devletler topluluğunda içerisinde yer alması giderek güçleşiyor. Herkesin üzerinde birleştiği bir şey var. Türkiye’de bugün yönetilen rejimin adı demokrasi değil. Başka bir şey. Buradan demokrasiye nasıl geçeriz diye çare aramak gerekir. Yoksa demokrasi zaten yok” değerlendirmesinde bulundu. “Acil olarak OHAL’in kaldırılması gerekiyor” diyen Türmen, “OHAL kalkınca KHK’ler de geçersiz hale gelecektir. KHK’lerin kurduğu düzen de hükümsüz hale gelecektir. Bu duruma son vermek gerekir. Bu arada başka bir problem var. KHK’lerden bazı hükümler normal kanunlara geçiriliyor. Tabii hak ihlallerini ortadan kaldırmaz. Hak ihlalleri ister KHK’lerden ister kanundan kaynaklansın ortada bir temel hak ve özgürlüklerin ihlali vardır. Bunlar gene orada duracak. KHK’lerin ortaya çıkardığı keyfilik var. Buna son vermek lazım” diye konuştu.

GÜRKAN: BAŞKANLIĞA HAYIR BLOKU KURULMALI 

EMEP Genel Başkanı Selma Gürkan, Başbakanın açıklamasıyla başkanlık için çalışmaların başlatıldığını belirtti. Gürkan şunları söyledi: “Bahçeli’nin verdiği pası gole çevirmek gibi niyetleri var. Aslında bugüne kadar karşı karşıya kaldığımız politikalar, başkanlık rejimine geçiş için yürütülen politikalardı. Şimdi de OHAL’li bir ülkede KHK’lerle yönetilen bir ülkede başkanlık rejimini, baskının, şiddetin ve savaş politikalarını üstüne inşa etmeye çalışıyorlar. 
Dün olduğu gibi bugün de hem başkanlık rejimine hem de demokratik hak ve özgürlükleri kıskaca alan uygulamalara karşı mücadele içerisinde olacağız. Türkiye kamuoyunu, Türkiye’nin geleceğini tehdit eden böylesi bir siyasal rejime karşı mücadeleye çağrıcağız. Her şeyden önemlisi önümüzde başkanlık rejimi için bir blok kurulmuştur. 
İktidarın OHAL, KHK, savaş ve şiddet politikaları üzerine inşa etmeye çalıştığı başkanlık rejimi adı altında diktatörlük rejimi girişimlerine, EMEP, HDP, CHP, Haziran Hareketi, Halkevleri siyasal parti ve yapıların dahil olduğu, inanç örgütlerinin, meslek örgütlerinin, sendikaların ve demokrasi ve barış için mücadele içerisinde olan bütün güçlerin dahil olduğu geniş bir hayır bloku ile cevap verilmelidir.”

TAŞ: SİVİL DİKTATÖRLÜĞE İZİN VERMEYECEĞİZ

ÖDP Başkanlık Kurulu Üyesi Alper Taş ise, bugün fiil başkanlık rejimi olduğuna vurgu yaptı. MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin başkanlık sistemine olan itirazlarını hatırlatan Taş, “Bugün fiili başkanlığın zeminini oluşturan OHAL uygulamasına ret oyu vermesi lazım. 
Daha önce de toplumsal muhalefet güçleri olarak başkanlık rejimini sivil diktatörlük olduğunu söylediklerini hatırlatan Taş, şunları söyledi: “Bugünkü uygulamalar zaten bu durumu somutluyor. Doğal olarak AKP’nin fiili durumu ilelebet yürütme şansı olmadığı için, bunu bir an önce yasal güvenceye kavuşturmak istiyor. Çünkü, bunun sonu yok ve yaratılan fiiliyatın mutlaka hesabı sorulur. Fiili durumla yönetemeyeceğini gördüğü için referandumla anayasa değişikliği ile sivil diktatörlüğü anayasal güvence altına almak istiyor. Bizim yapmamız gereken; bugünkü OHAL kaldırılsın talebi etrafında fiili başkanlık rejimine karşı çıkmak hem de anayasa değişikliğiyle önümüze gelecek başkanlık rejimine karşı, demokratikleştirilmiş bir parlamenter rejimi gerçek manada savunmak ve sivil diktatörlüğe 21. yüzyılda asla izin vermemek.”

BALUKEN: MHP VE AKP’NİN ALENİ ORTAKLIĞI

HDP Grup Başkan Vekili İdris Baluken, TBMM’de gazetecilerin başkanlık sistemi tartışmalarına yönelik sorularını yanıtladı. MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin başkanlık sistemine ilişkin açıklamalarına yönelik “Bahçeli’nin yapmış olduğu açıklama Türkiye fiili olarak diktatörlük rejimini hayata geçmesi için MHP ve AKP’nin  aleni ortaklığını gösteriyor. Krizin derinleşmemesi için bundan sonra pası Bahçeli, MHP atacak. Golü de Erdoğan ve AKP Türkiye demokrasisine karşı atmaya çalışacak” dedi Baluken, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Türkiye’yi siyasi krizin içine soktuğunu belirterek,  “Bundan sonraki süreçte bu krizi diğer muhalefet partileri üzerinden danışıklı  dövüş şeklinde ortaya koyacaklar. “ dedi. CHP’nin bir karar vermek durumunda olduğunu belirten HDP’li Baluken, “CHP, MHP’nin  pasıyla Erdoğan’ın diktatörlük  gollerini demokrasi  kalesine atmasına seyirci mi kalacak, destek mi sunacak? Yoksa hızla seçmen tabanında da rahatsızlık yaratan bu durum karşısında Erdoğan ve MHP’yi  ofsaytta mı düşürecektir. Biz  demokrasi ilkeleri i çerçevesinde kendi mücadelemizi sürdürmeye kararlıyız” ifadesini kullandı.

GÖK: BAŞKA PAZARLIK VAR MI?

CHP Grup Başkan Vekili Levent Gök, başkanlık sistemi tartışmalarına ilişkin Mecliste açıklama yaptı. MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’yi eleştiren Gök, “Sayın Bahçeli herhalde bu açıklamayı durup dururken yapmamıştır. Bitmiş olan bir tartışmanın başlatılması yani insanın aklına kapalı kapılar ardında başka pazarlıklar var mı sorusunu haklı olarak getiriyor” dedi. Başkanlık sistemi tartışmalarına ilişkin Gök, şunları söyledi: “Başkanlık sistemi konusunda CHP çok nettir. Biz demokratik parlamenter sistemin devamından ve daha da fazla kurumsallaşmasından yanayız. Sayın Bahçeli’nin AKP’ye adeta bir ümit veren açıklamasıyla bitmiş olan bir tartışmayı başlatmasını anlamış değiliz. Bu tartışma gündemimizden çıkmıştır.  Biten bu tartışmayı başlatmakla Sayın Bahçeli’nin neyi amaçladığını da anlamakta güçlük çekmekteyiz.CHP demokratik parlamenter sistemin sonuna kadar sonsuza kadar sürmesi açısından elinden gelen her türlü gayreti gösterecektir ve parlamentomuz buna izin vermeyecektir. Böyle bir tartışma anlamsızdır, böyle bir tartışma yararsızdır” (EVRENSEL ANKARA)

Pisidia Antiokheia’nın ikinci büyük kilisesi açığa çıkarıldı

Isparta’nın Yalvaç ilçesindeki Pisidia Antiokheia Antik Kenti’nin ikinci büyük kilisesi 3 yıldır sürdürülen çalışmalar sonucu ortaya çıkarıldı. 6’ncı yüzyılda yapılan kilisenin 11 ya da 12’nci yüzyılda büyük bir yangında tahrip olduğu tahmin ediliyor.

Pisidia Antiokheia Antik Kenti Kazı Başkanı, Süleyman Demirel Üniversitesi (SDÜ) Fen Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Mehmet Özhanlı, kazı çalışmalarıyla ilgili bilgi verdi. Bu yılki kazılara temmuz ayında başladıklarını ve aralık ayına kadar devam edileceğini söyleyen Prof. Dr. Özhanlı, ödenek yetersizliği nedeniyle sadece bir alanda çalıştıklarını aktardı. 2013 yılında bulunan antik kentin 4’üncü kilisesinin yapılan çalışmalarla tamamen açığa çıkarıldığını anlatan Prof. Dr. Özhanlı, kilisenin sağlam kalan duvarları üzerindeki fresklerin konservasyon çalışmalarının devam ettiğini kaydetti.

‘TAŞLAR ISI NEDENİYLE PATLAMIŞ’

Bulunan kilisenin antik kentin ikinci büyüğü konumunda olduğunu belirten Prof. Dr. Özhanlı, 3 yıldır süren kazı çalışmaları sonucu ortaya çıkarılan kalıntıların kilisenin tarihini belirlemede rol oynadığını anlattı. Kilisenin 6’ncı yüzyılda yapıldığını ancak yıkılma tarihini tam saptayamadıklarını vurgulayan Prof. Dr. Özhanlı, kilisede çok büyük bir yangın sonucu yıkım gerçekleştiğini tahmin ettiklerini söyledi. Prof. Dr. Özhanlı, “O kadar büyük bir yangın olmuş ve uzun süre devam etmiş ki içeride bulunan taşların ısı nedeniyle patlamış olduğunu gördük. Yangından önce de zeminde bulunan mermerlerin söküldüğü ve eritilerek kireç olarak kullanıldığını tespit ettik. Kilisenin hemen kuzey köşesinde bulduğumuz yangın tabakasının içerisinde ele geçirdiğimiz Selçuklu sikkesi 11 ya da 12’nci yüzyılda tahrip edilmiş olabileceği ihtimalini güçlendirdi. Belki küçük bir sikke ile bunu söylemek mümkün olmayabilir ama diğer gözlemlerimiz de kilisenin 12’nci yüzyılda tahrip edilmiş olduğuna işaret ediyor” diye konuştu. (DHA)

Üniversitede sanat topluluğuna tekbirli saldırı

Hacettepe Üniversitesi Bilim, Kültür ve Sanat Topluluğu’nun toplantısı bozkurt işareti yapan ve tekbir getiren bir grubun saldırısına uğradı. Birçok öğrenci topluluğunun etkinlik düzenlediği dönemde yapılan saldırıya tepki gösteren öğrenciler, yaratılan gergin ortamın bilim ve sanat üretimine engel olacak bir hal aldığına dikkat çekti.

Üniversitenin Beytepe kampüsünde öğrenci toplulukları, her dönemin ilk haftalarında tanışma toplantıları ve etkinlikler düzenliyor. Üniversite bünyesinde, gerekli izinli alarak yapılan etkinliklerden biri de Bilim, Kültür ve Sanat Topluluğu’nun tanışma toplantısı idi. Önceki gün gerçekleşen toplantı sloganlar atarak tekbir getiren bir grubun saldırısına uğradı. Bir kadın öğrenciyi darbeden grup, toplantıya katılan diğer öğrencileri de tehdit etti.

Yayınladığı yazılı açıklamayla durumu kınayan topluluğa diğer öğrenci toplulukları da destek verdi. Topluluğun açıklamasında bilim, kültür ve sanat üzerine tartışmayı planladıkları etkinlikliğe gelen öğrencilerin can güvenliğinin tehdit edildiğine dikkat çekildi.

Üniversitedeki bu durumu ülke gündeminden bağımsız değerlendirmenin mümkün olmadığı belirtilen açıklamada, saldırıyı gerçekleştirenlerin geçmişte 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar gününde kadınlara saldırdığı, Soma için yapılan anıt duvarı tahrip ettikleri, tecavüze direndiği için öldürülen Özgecan Aslan’ın duvara resmedilen silüetini karaladıkları, Cerattepe’nin korunması için horon tepenlere saldırdıkları ifade edildi. Topluluk açıklamasında, herşeye rağmen üniversitelerinde laik, bilimsel ve aydınlanmacı üretimden yana tutumlarını sürdüreceklerini vurguladı.

Rektörlük ile görüşme talep eden öğrenciler, bu saldırının da geçmişte yaşananlar gibi cezasız kalmaması gerektiğine dikkat çekiyor. (Ankara/EVRENSEL)