Ana Sayfa Blog Sayfa 6235

Eyüp Burç: İzleyici haber alma hakkına sahip çıkmalı

DİLAN ALMAZ

İMC TV Genel Koordinatörü Eyüp Burç kendi kanallarıyla birlikte 23 medya kuruluşunun kapatıldığını hatırlatarak, “Bu darbeden sonra ortaya çıkan yeni durumun bir sonucu olarak görüyorum. Yani darbeyi bir kurumsallaşma ve demokratikleşme ile ilerlemek yerine otoriter bir rejimin inşasıyla çözüm önlenmeye çalışılıyor” dedi.

OHAL ilanı ile birlikte KHK’lara dayanan Hükümet en son 12 TV ve 11 radyoyu daha kapatmıştı. Geçmiş yıllarda ve yakın zamanda Kürd basınına ve darbeci Gülen Cemaati’ne yönelik olduğu iddia edilen kapatma, el koyma ve gözaltıların artık tüm muhalif kesimleri hedeflediği belirtiliyor.

Kapatılan televizyon ve radyolara ilişkin BasHaber’e değerlendirmelerde bulunan İMC TV Genel Koordinatörü Eyüp Burç, otoriter bir rejim ilan edilmek istendiğini belirterek “ Bu kapatılan radyo ve televizyonların temel özelliği HDP bileşenlerine yakın kesimler olmasıdır. İMC biraz kendisini bağımsız olarak tarif ediyor ama görünen o ki kamuoyundaki algısı da HDP bileşenlerine yakın medya kuruluşları olarak görülüyor. Devletin de algısının bu olduğunu düşünüyorum. Her ne kadar kendimizi mesela İMC olarak hakikaten kendimizi bağımsız olarak tarif ediyorsak da devletin algısı bu. Bunları Kürdlerin demokratik haklarına, azınlıkların demokratik haklarına, işçilerin emekçilerin demokratik mesleki haklarına, demokratik çabaların önüne geçmek ve bu kesimleri baskılamaya yönelik yeni baskı sistemlerinin devreye sokulacağına yönelik bir işaret olarak görmek gerekiyor. Bu önümüzdeki günlerde daha şiddetli, daha baskıcı bir sistemin Kürdlere, Alevilere, sosyalist emekçi hakları savunan kesime yönelik uygulanacağını hatta başladığını dahi söylemek mümkün” ifadelerini kullandı.

‘İMC’ye yönelik iktidarın rahatsızlıkları vardı’

İlerleyen zamanlarda toplu gözaltılar, milletvekillerinin göz altına alınması gibi bir çoğu olayın yaşanabileceğine dikkat çeken Burç, hükümetin İMC’ye yönelik tavrının belli olduğunu söyledi. Burç, şöyle devam etti: “Biz zaten darbe öncesi de Türksat’tan çıkartılmıştık. İMC’ye yönelik mevcut iktidarın rahatsızlıkları vardı çünkü biz eleştirel bakıyorduk çünkü onların istediği sesten bir ses olamıyorduk. Yani basını tek sese dönüştürme çabasının dışında, ayrı kalıyorduk. Bizim yaptığımız haberlerden epey rahatsız oldular. Kürd illerinde yürüttükleri kötü, vahşiyane, yıkıcı savaş ve katliamlar özellikle İMC’de yapılan haberler onları rahatsız etti. Yani onlar teröre karşı savaştıklarını bütün bir medya ordusu olarak söylerken İMC bizatihi kendi pratiğinde sivil insanların hedef alındığını onlara ateş açıldığını, bizatihi kendi kameramanın vurulması ile ispatlaması çok rahatsız etti ve bizi Türksat’tan çıkarttılar. Biz de Hotbird’ de yayına başlamıştık. Bu da yetmedi onlar için ve oradan da bizim sesimizi kestiler.”

Darbe yasasına dayandırarak istedikleri yeri, istedikleri gazeteyi, televizyonu, şirketi kapatıp mallarına el koyabildiklerini söyleyen Eyüp, şu ifadeleri kullandı: “Başbakanlığa bağlı bir komisyon bu kararı alıyor. Bunları da biz biliyoruz ki tümüyle milli istihbaratın girdiği rapor üzerinden, yani bu kanalların rapor edilmesi ile orada karara bağlanmıştır. Bu kararın tebliğini RTÜK’e vermişler. Yani bizim yayınımızdan sorumlu olması gereken, hatta haklarımızı savunması gereken sözüm ona bağımsız bir resmi kuruluş olan RTÜK. Bizim para verdiğimiz bir kuruluş aynı zamanda. Gerektiğinde bizim haklarımızın da savunucusu olması gerekirken, bizim hakkımızıda onu by-passlayan, onun iradesini de hiçe sayan bir kurulun, bir komisyonun aldığı kararı bize tebliğ etmekle görevlendirilmiş. Yani böyle komik gerçekten hukuksuz, formel mantıkla bile bakıldığında bir tutarlılığı olmayan bir yapılanma bir uygulama ile karşı karşıyayız.”

‘İzleyici tepkisini dile getirmeli’

İzleyicilere çağrıda bulunan Burç, şöyle konuştu: “ İMC TV gerçekten de büyük bir izleyici kitlesine ulaştı. Biz kapatıldığımız günün bir gün öncesinde yani Türksat’tan çıkarıldığımız günün bir gün öncesinden Türkiye’de haber kanalları içinde birinci sıradaydı reytingimiz. Ve biz son yıllarda Türkiye’deki haber kanalları içerisinde ilk beşe giriyorduk. Yani bu şu anlama geliyor, İMC büyük izleyici kitlesi ve umut vermiş. Ve İMC Türkiye’de bir ihtiyaca karşılık geldiğini gösteriyor. Yani şimdi İMC kapatılarak sadece burada 150’ye yakın insanımız işsiz kalmıyor, sadece malzemelerine el konulmuyor, milyonlarca izleyicimizin haber alma hakkı ve kendi televizyonumu izleme hakkı ellerinden alınıyor. Bu büyük bir haksızlıktır dolayısıyla bu insanların mutlak şekilde tepkilerini dile getirmeleri bir şekilde ortaya koymaları gerekir. Bunun olması gerekiyor. Kendi haber alma haklarının engellenmesine tepki göstermeleri gerekiyor.”

(M.E)

BasHaber

Dersimli kadınlar Jara Gole Çetu’da çıralar yaktı

Dersim Belediyesi Kadın Meclisi, İmam Hüseyin’in Kerbela’da katledildiği Yass-ı Matem ayının 10’uncu günü dolayısıyla Gola Çetu’da niyaz dağıtıp, çılalar yaktı.

Etkinliğe, Dersim Belediye Eşbaşkanı Nurhayat Altun, belediyenin kadın çalışanları da dahil çok sayıda kadın katıldı.

Adakların adanmasının ardından Kerbela’da yaşamını yitirenler anısına Fidan Ana ağıt yaktı. Yakılan ağıdın ardından konuşma yapan Altun, bugünün Kerbala olayının en acı gününün, Hz. Hüseyin’in şehit düştüğü günün yıl dönümü olduğunu söyledi.

‘ZULME DİZ ÇÖKMEYECEĞİZ’

Altun, şöyle konuştu: “Hüseyin’in şehit düştüğü gün biz Kızılbaş Aleviler için önemlidir. Teslim olmamıştır. Açlığa, susuzluğa dayanmıştır; Masumu Pakların ölümü gözünün önünde gerçekleşse de diz çökmemiştir. Biz böyle bir geleneğe sahip çıktığımız için bugün zulme karşı diz çökmeyeceğiz diyoruz. Onun için hiçbir haksızlığa boyun eğmeyeceğiz ve bütün haksızlıklar karşısında inancımız gereği mücadele edeceğiz. Şu an inanıyoruz ki, kendi inancını, kültürünü kendisi gibi yaşayamayan bir halk ancak bir başkası gibi yaşar. Biz Alevi Kızılbaşlar kendi inancımız ve kültürümüzün bin yıllardır yok sayılmasına rağmen, yaşadık, yaşattık ve yaşamaya devam edeceğiz.”

Bu inancı yaşatmak için Xızır’ın mekanında bir araya geldiklerini ifade eden Altun, “Bu inancı yaşatmak, var etmek ve gelecek kuşaklara aktarmak için Xızır’ın mekanında kadın bilincinin, kadın, inancının ayakta tutulduğu bir mekanda lokmalarımızı dağıttık, dualar ettik. Bu dualarımız gelecek günler açısından barışın, özgürlüğün, adaletin, haksızlığa karşı mücadelenin lokmaları olsun. Xızır yar, yardımcımız olsun, hak lokmalarımızı kabul eylesin” ifadelerini kullandı.

ANF

Alevi Adaylar Yazılıda Başarılı, Mülakatta “Başarısız”

Kamu personeli alımı öncesinde yapılan mülakat sınavlarında sırf Alevi olduğu için elendiğini açıklayan adayların sayısı artıyor. Bu haberler Alevi toplumu içinde giderek artan bir tedirginlik yaratıyor.

Kendisi de bir kamu çalışanı olan Dicle Üniversitesi, öğretim üyesi Doç. Dr. Aziz Yağan, basına yansımayan bu tür hak ihlallerinin peşine düştü. Alevi derneklerine, analara, pirlere ve sosyal medya gruplarında duyuru yaptı ve yaşadıklarını aktarmalarını istedi. Amacı Kamu Personeli Seçme Sınavı’ndan (KPSS) yüksek puan almasına karşın mülakattan düşük not verilerek elenen Alevi adayların maruz kaldıkları davranışları, mesleki içerikte olmayan mülakat soruları ilgili bilgileri derleyip ilgili kamu birimlerine iletmek. Yağan “Liyakata dayalı mülakat ve değerlendirme talep ediyoruz” diyor.

Aziz Yağan ile kamu personeli sınavlarında yapılan sözlü mülakatlarda Alevilere yönelik ayrımcı ve olumsuz tavrın arttığına nasıl karar verdiğini; bu çalışmayı neden yapmaya gerek duyduğunu konuştuk.

Bu çalışmayı yapmayı sizi iten neydi? Hangi olayla karar verdiniz?

Kamu personeli alımlarında mülakat uygulaması başlayınca mülakata alınan adaylardan Tuncelili Erhan Batmaz’a sınavda Alevi olup olmadığı sorulduğu haberi basına yansıdığında dikkatimi çekti. KPSS’den 90.34 puan alan Erhan Batmaz’a mülakatta 55.67 puan verilerek tercih yapma hakkı elinden alınıyor. O mülakatı yapan jüri, Erhan Batmaz’ın bu açıklamalarına itiraz etmedi. Mülakat jürisi bir açıklama yapmalıydı çünkü bu tür elemelerin işaret ettiği, aslında Alevi toplumunun devlet görevinin dışına itilmesidir. Bu ayıklama Alevilerin tümü için geçerli demektir. Eğer Alevi olduğunuz için mülakattan eleniyorsanız, bundan sonraki mülakatlarda da size tercih yapma hakkı tanınmayacak demektir. KPSS’den 100 almanız da bir şey değiştirmeyecektir. Bu tür ayrımcılık Alevi toplumunda tedirginlik yaratıyor. Adaylar arasında bu tür ayrımcılığın yapıldığı olgusu Erhan Batmaz’ın açıklamalarıyla ortaya atıldı. Ben de bunun tek bir Alevi adayın mı, yoksa tüm Alevi adayların mı başına geldiğini, ne kadar yaygın olduğunu öğrenmek istiyorum. Bunu tüm Alevi toplumu da merak ediyordur. Daha doğrusu söylentiyi gerçekten ayırt edebilmek için, sırf Alevi olduğu için elendiğini düşünen adaylar eğer başlarına geleni anlatırlarsa, söylenti mi gerçek mi olduğunu ayırt edebiliriz.

Alevilerin mülakatlarda yaşadıklarına dair bire bir dinlediğiniz ya da şahit olduğunuz bir vaka var mı?

Diyarbakır Cemevi’nde rastladığım teknoloji öğretmeni Sırdaş Adıgüzel de bana mülakata katıldığını, haksız bir elemeye uğradığına ve elenme nedeninin sorulara verdiği yanıtlardan kaynaklanmadığına emin olduğunu anlattı. Sırdaş’ın mesleğini kamuda yapacağına dair güveni ve motivasyonunu yitirdiği belli oluyordu. Mezun oluyorsunuz ve koşullarını yerine getirdim dediğiniz anda mülakat ile eleniyorsunuz. Bu adil değil. Adayın zorlu akademik geçmişinin ve gelecek planlarının, adaya emek veren ailesinin anlayışla karşılayabileceği bir yanıt değil bu.

Kamuda Alevilere karşı ayrımcılık iddiaları ve şikayetleri uzun yıllardır sürüyor; dünden farkı nedir? Bu ayrımcılık daha artıysa bunun nedenleri sizce nedir?

Biz Alevilerin yaşantısında, hayata bakışında, çalışkanlığında bir değişme olmadı. Devlet, bileşenlerinin iktidar kavgasına açık hale gelince gruplar kendi çevrelerini kamuya toplamaya başladı. FETÖ’cüler kendi insanlarını kamuya aldı, biliyoruz. Şimdi de bir başka grubun insanları kamuya alınıyor. Son alımlar için böyle açıklamalar ve yayılan bir söylenti var. Halbuki Alevi toplumu diğer toplumlara hiçbir biçimde tehdit ya da rakip değildir, hiçbir zaman da olmamışız.

Mülakatlarda bu tür olayların yaşanmaması için önerileriniz neler?

Mülakatta profesyonel, mesleki performansı ölçen, adayı ciddiye alan, tarafsız ve meslekdaş gözüyle bakan kişilerden oluşmuş mülakat, olması gerekendir. Kişisel olarak mülakatlara karşı değilim, tarafsız ve etkili mülakatın olmasından yanayım ancak, mülakatın sadece ve sadece kendinden olmayanların elimine edilmesi amacıyla yapılmasına karşıyım. Mülakatların kamera ile kaydedilmesi bir önlem olabilir. Ancak bir adaya haksızlık yapıldığı ortaya çıkınca, jüride yer alıp da bu haksızlığa karşı çıkmamış olanları jüri görevinden almak ve ayrımcılık yaptıkları için kovuşturmaya uğratmak gerekir.

Alevi adaylar yaşadıkları ayrımcılığı size nasıl iletecek? Ve bu çalışmayı yaptıktan sonraki adımız ne olacak?

Mülakatta jüri üyelerince adaya Alevi olduğu için düşük mülakat puanı verildiğini düşünenlerin, bu içerikte mülakat görüşmesine maruz kalmış Alevi adayların mülakat görüşmesinde yaşadıklarını yaganaziz@gmail.com adresine iletmelerini istedim. Sonraki adımı çağrıya verilecek yanıtların sayısı ve içeriği belirleyecek. Alevilikten kaynaklı mağduriyetler varsa, bunların ortaya konması ve tartışılması gerekiyor. Bunu tartışabilmek için de varsa ayrımcılığın ortaya konması gerekir. Bu nedenle mülakatla elenen Alevi adayların bu mağduriyetini bildirmesi önemli. (HK)

Haluk Kalafat / bianet.com

Alevilerdeki Oruç ve Aşure’nin tarihsel kökeni

ERDOĞAN YALGIN

Kürtçe (kurmanci/kırmançki) Oruç sözcüğünün karşılığı “Rocı” ve “Roce” dir.  Bu kelimelerin “gün/güneş“ ile direk bağlantısı vardır. Çünkü Kürtçedeki “roj, ro, roz, şem, tav, tavik“ sinomimli sözcükler hep “güneş’i, gün“ ü dolayısıyla 12 saatlik “gündüzü, aydınlığı, ışık/nur’u,  parlaklığı“ anımsatır. Yine buna bağlantılı olarak Kürtçedeki “ru, rü“ sinonimli sözcükler; “yüz’ü, sıfatı, cemal’i“  ifade ederler.  Güneşin doğumundan batışına kadar olan süreye-güne “ro, roc“ denir. Aynı kavramların eski Avesta’dan Pehlevice‘ye  ve oradan da Kürtçe’ye, Farsca’ya geçtiği sanılmaktadır. Batıni Alevilerinin Réberleri; Réya/Raa Heqi itikatının felsefik yapısını oluştururlarken bütün bu kavramları sırlı manalarla nakşetmişlerdir. Ondandır ki; Dostun cemalini, güneşe benzetmişlerdir. İnsanın yüzü, sıfatı, cemali olan “ru, rü“;  güneş “ro, roz, roj“ gibidir. O insan ki güneş‘te kendi cemalini görür ve onu kutsar. İşte bu evrensel alemde insan kutsadığı güneşe; Roci > oruç tutarak saygısını gösterir. Söz konusu bütün bu kavramların kökeni Hurrice olup, güneş’le alakalıdır. Antik çağlardan beri Güneş’in bir diğer adı ise “Şem, şemi, şems, şamaş“ dır. Bundandır ki, Kürtçedeki gün adlarına “şem“  ekleri/takıları getirilmiştir. Örneğin “Birinci gün Pazar; Yekşem, Pazartesi Duşem, Salı Séşem, Çarşamba çarşem vs.“ Mezopotamya ve Sümer metinlerinde var olan güneş (şamaş, şemeş) tanrıçasına tapınım söz konusuydu. Yeri gelmişken hatırlatalım; Mısır uygarlığında Güneş tanrıçasının adı ise “ra“ idi. Sümerlerin ve Hurrilerin ardılları (Soy kültürel ve dilsel) olan Kürtlerin “kal u bela“dan beri güneşe taptıkları ve ona karşı bedensel ve ruhsal manada oruc, roc, roci, roji tuttukları, nefs-i bedenlerini bağladıkları anlaşılmaktadır.

Başlangıcından beri tarihsel süreci içerisinde oruç tutma olgusu ele alındığında, oruç’un aslında Güneş’e olan tapınımını, vücuttaki eylemsel tezahürü de olmuştur. Güneş etrafında geliştirilen bu geleneksel ritler, Alevilerin Ayin-i Cemlerindeki (Civat) 12 hizmet ve döndükleri Semah’a da yansımıştır. Zamansal peryodlar içinde güneşe karşı olan bu takdis geleneklerini Aryanik halklar; daha sonraları Kerbelâ matemi bağlamında oruç ve Aşure ile sentezlemişlerdir.

Aşura

Umumi görüşe göre; Aşura günü, Muharrem’in 10 gününe denk gelmektedir. İmam Hüseyin’in 681 yılında Kerbelâ’da katledildiğinden dolayı, 10 yada 12 gün oruç tutanlar, oruç bitiminde evlerinde özenle pişirdikleri Aşure yemeği/aşını dağıtırlar. “Aşura/Aşure“ kavramı, aslında İbranice bir sözcük olan Aşur’dan gelmiştir. Bu istikamette gerilere giderek kelimenin etimolojik değerlerini inceleyecek olursak, Aşur‘un, kökeninin antik çağlara (MÖ.3000, MS.300) kadar uzandığını görürüz! Aşur; Sümer ve Akad’ın panteonuna (Tanrılar, tapınaklar) özdeş bir tanrı olup, “gören“ manasında betimlenmiştir.

Arapçada ise Aşure tanımı; Muharrem (Ekim) ayının 10. gününe denir. Bu kavram, zahiri tanımından öte, batıni manada Réya Heq itikatının kendi terminoloji diline (Kürtçe) “Aş u ra < yolun yemeği“ olarak  geçmiştir. İlgili kaynaklar incelendiginde tarihte, bir çok olay, takvimsel manada bu günde meydana gelmiştir. Bu raslantısal olayların bazıları mitik bazıları ise gerçeğe yakın durmaktadır. Dolayısıyla bu günde meydana gelen olaylar, Aşure gününe farklı anlamlar yüklemiştir. Meselâ bunlardan bir kaçını şöyle sıralamak mümkündür:

Âdem’in işlediği günahtan sonra tövbesinin kabul edilmesi, İdris’in diri olarak göğe yükseltilmesi, Nuh’un gemisinin tufandan kurtulması,  İbrahim’in ateşte yanmaması, Yakup’un, oğlu Yusuf’a kavuşması, Eyyub’un hastalıklarının iyileşmesi, Musa’nın Kızıldeniz’den geçip İsrailoğulları’nı Firavun’dan kurtarması, Yunus’un balığın karnından çıkması, İsa’nın doğumu ve ölümden kurtarılıp göğe yükseltilmesi Yerlerin ve göklerin bu günde yaratılması  ve benzerleri. 10 yada 12 günlük yas orucundan sonra evlerde yapılan ve komşulara dağıtılan Aşura; Mezopotamya halkları arasında sürekliliği arz eden kutsal bir yemek olarak günümüze kadar getirilmiştir. Demekki bu coğrafyada, Aşura’nın  yadsıyamayacağımız bir önemi vardır. Kitab-ı mukaddes başta olmak, Sümer ve Mezopotamya metinlerinde, insanlık tarihinin yeniden bir başlangıcı sayılan Nuh Tufanıyla yakından bir bağının olduğu ihtimali oldukça yüksektir. Lakin Tufanla başlayan açlık, geminin Cudi dağına oturduğu günle, sona ermiştir. Nuh, gemide kalan son erzakların hepsini karıştırıp sulu bir çorba (Aşure) pişirmiştir. Tufandan kurtulanlar, yedikleri bu tatlı çorba ile nevi bayram etmişlerdir. O günün anısına insanlık, bir şükran borcu olarak 10/12 gün oruç tutmuş ve ardından da Aşure yapıp bu kurtuluş gününü şükranla kutsamıştır. Yeryüzüne dolduran insanlık; Tufan sonrası, Cudi dağından dağılmıştır. Yine Kitab-ı Mukaddes’te iki nehir arası olan (Mezopotamya) bu bölgenin yeryüzü cenneti olduğu anlatılmaktadır. Bugünlerde yapılacak olan Aşure;  kutsanan yolun ve insanlığın bu şükran yemeği, yeryüzü cennetimize barış ve kardeşliği getirmesi dileğiyle…!

OHAL 3 ay daha uzatıldı

Darbe girişiminin ardından ilan edilen OHAL sürecinin 3 ay daha uzatılmasını öngören Başbakanlık tezkeresi Meclis’te AKP ve MHP oyları ile kabul edildi

Hükümetin darbe girişiminin ardından ilan ettiği Olağanüstü Hal (OHAL) sürecinin 3 ay daha uzatılmasını öngören Başbakanlık tezkeresi Meclis Genel Kurulu’nda kabul edildi.
HDP ve CHP’nin karşı oylarına ve muhalefetlerine rağmen, OHAL AKP ve MHP’nin oyları ile bir kez daha 3 aylık süre ile uzatıldı. Böylelikle halen devam eden olağanüstü hal, 19 Ekim 2016 Çarşamba günü saat 01.00’den geçerli olmak üzere 3 ay süreyle uzatıldı.

OHAL 20 Temmuz tarihinde yapılan MGK toplantısında karar altına alınmış ardından hükümet kararı olarak meclisten geçirilmişti. 20 Ekim tarihinde dolacak olan OHAL için yeniden Erdoğan başkanlığında toplanan MGK toplantısında, OHAL’in uzatılması tavsiye edilmişti. Bakanlar Kurulunu toplayan Erdoğan, OHAL kararını meclis kararına dönüştürdü. Erdoğan, OHAL için 12 ayın bile yeterli olmayacağını belirtmişti.

OHALde fantezi!

Vatikan’da bir şeyler oluyor; Papa hazretleri uzun süredir dua etmek için balkona çıkmıyor, hatta hiç ortalarda görünmüyor. Kutsal adamın hasta olduğuna dair haberler üzerine on binlerce insan dua etmek için San Pietro Meydanı’nda toplanıyor. Bilmedikleri, Vatikan yönetiminin dünyadan sakladığı bir şey var: Papa’nın içine şeytan girmiş, Katolik Kilisesi’nin en büyük düşmanı Katolik Kilisesi’nin en büyük adamını ele geçirmiş!

2015’te dört fasikül halinde yayımlanan Roman Ritual adlı çizgi romanda John Brennan adlı rahip karakterin bu şeytanla mücadelesi anlatılıyor. Uzmanlık alanı ‘şeytan çıkarma’ (exorcism) olan Peder Brennan, şeytan tarafından zaptedilen ‘patron’u kurtarması için Kolombiya’dan apar topar Vatikan’a çağrılır. El Torres’in ‘kirletilmiş kutsallık’la ilgili hikâyesinin çok çarpıcı bir görsellikle anlatıldığı çalışmanın sonunda Papalık makamına musallat olanın kilise okulunda bir kardinalin tecavüzüne uğrayıp öldürülmüş bir kız çocuğunun doğaüstü intikam arzusu olduğu ortaya çıkar. Bu bilgiye ulaşan Brennan bildik şeytan çıkarma ritüelini yerine getirmek için değil, küçük kızın Katolik kilisesini affetmesini sağlamak için uğraşır.

Dinlerin en ilkel güdüleri kullanarak insanları kontrol altında tutmasını sağlayan bu tür anlatılar korku filmleri ve çizgi romanlar için çok uygun. Güncel politik olayları açıklamak için cinlerle şeytanlarla ilgili hikâyelere başvurduğunuzdaysa ancak gülünç olabilirsiniz. Hatta örneğin Türkiye’de bazı ‘siyaset bilimci’lerinki gibi tespitler yaparsanız gülünç bile olamazsınız! Mesela şu ifadeleri “Ankara’da bir şeyler oluyor!” diye başlayan bir fantastik anlatıda görmüş olmayı çok isterdim: “Fetö, manyetik dalga ya da büyü denilen yöntemle hedef aldığı kişilerin iç organlarına sirayet edip kanser yapma kapasitesine sahiptir. Fetö, 17 Aralıktan sonra beddua seansları düzenleyerek sayın Cumhurbaşkanımız ve hanımını hedef almamışlarmıydı? Ne çabuk unuttunuz. Fetö üyeleri büyü ve beddua seanslarının etkili olacağına okadar inanmıştıki sayın Cumhurbaşkanımızın ölüm tarihini bile veriyorlardı. Pensilvenya şeytanı, kendini ziyarete gelenlere, histerik bir şekilde dizini vurup Cumhurbaşkanımız için ‘uzun çok hasta, ölecek’ demedimi? Sayın Cumhurbaşkanımızı ve ailesini Pensilvenya şeytanının metafizik saldırısından yani büyülerden ümmetin duaları kurtardı, hamdolsun.” (Ö. Turan, 5 Ekim 2016 tarihli tweetler. İmlaya dokunulmamıştır.)

İnananların sayısının epey fazla olduğunu sandığım bu müthiş ötesi açıklamalar Aralık 2002-Mart 2003 arası Zambia’da yaşanan bir olayı anımsatıyor: Zambia polis teşkilatı, usulsüz askeri harcamalar yaptığı gerekçesiyle aradığı eski Dışişleri Bakanı Katele Kalumba’yı aylarca bulamadı. Aslında Kalumba ülkenin kuzeybatısındaki çiftliğindeydi ama polislerin çiftliğe her gelişinde öyle iyi saklanıyordu ki hiçbir iz bulunamıyordu. Nihayet Mart ayında Kalumba çiftlikte yakalandı. Polis teşkilatı aylar süren bu rezalet için yarı resmi bir açıklama yaptı: Kalumba, büyücülerden görünmezlik büyüsü yardımı aldığı için yakalanamamıştı.

2003’ün Zambiasıyla 2016’nın Türkiyesinin ‘akıldışılık’ konusunda birbirine bu kadar benziyor olması çok ürkütücü… Bir grup İslamcının neoliberal küreselleşme sürecinde birlikte palazlandıkları başka bir grup İslamcıyla bozulan iş ilişkilerini böyle doğaüstü hikâyelerle görünmezleştirme ve mistikleştirme çabası, ‘içine şeytan giren papa’ hikâyesini bile gölgede bırakan bir fantezi dünyasını gösteriyor. Bu sadece gülerek okuyup geçebileceğimiz bir dünya olsaydı keşke…

Özgür Radyo: Ezilenlerin sesini susturamayacaklar

ZEYNEP KURAY

Web sitesi kapatılan Özgür Radyo’nun Genel Yayın Koordinatörü Derya Okatan, Özgür Radyo‘nun ezilenlerin sesini duyurmaya devam edeceğini vurguladı. Okatan, muhalif basına yapılan bu topyekun saldırının tek amacının halkın gerçeklere ulaşmasını engellemek olduğunu belirterek, “Halk havuz medyasına mahkum edilmeye çalışılıyor” diye konuştu. Özgür Radyo’nun defalarca kapatıldığını, bürosunun basıldığını, çalışanları gözaltına alınıp tutuklandığını ancak hiçbir zaman susmadığını hatırlatan Okatan,“Özgür Radyo ezilenlerin sesini duyurmaya devam edecek” dedi.

Ezilenlerin sesi 95.1 frekanslı Özgür Radyo’nun resmi web sitesinin sansürlenmesine ve erişim engellenmesine karşı dayanışma büyüyor. OHAL kararnameleriyle muhalif televizyon ve radyoların kapatılmasına karşı radyo binasında özgürlük nöbeti başlatan ve kararlı bir şekilde radyo yayınını sürdüren Özgür Radyo emekçilerine, HDP, Nor Zartonk, eski HDP Milletvekili Beyza Üstün, Suruç Gazileri gibi çok sayıda siyasi parti ve demokratik kitle örgütleri temsilcileri destek ziyaretlerinde bulundu. Özgür Radyo’nun web sitesinin kapatıldığını öğrendiklerini belirten Özgür Radyo Genel Yayın Koordinatörü Derya Okatan, kendilerine bu konuda herhangi bir resmi tebligat yapılmadığını, RTÜK’e başvurduklarını ancak hiçbir cevap alamadıklarını aktardı.

Özgür basının çok kapsamlı bir saldırıyla karşı karşıya olduğunu vurgulayan Okatan, “OHAL adı altında AKP/Saray iktidarının baskıcı uygulamalarının arttığı bir süreçteyiz. Tüm muhalif sesler susturmaya çalışılıyor. Elbette ki, AKP’nin 14 yıllık iktidarı boyunca da anti-demokratik uygulamalarını gördük ve yaşadık ancak OHAL döneminde kadar hak ve özgürlükler askıya alınmış başka bir dönem yok ” dedi.

‘Susmayacağız’

Özgür Radyo’nun defalarca kapatıldığını, bürosunun basıldığını, stüdyosunun mühürlendiğini, çalışanları gözaltına alınıp tutuklandığını ancak hiçbir zaman susmadığını vurgulayan Okatan, “Radyomuzun kapatılmasını kesinlikle kabul etmiyoruz ve direneceğiz. Dayanışma nöbetti başlattık ve 24 saat buradayız. Tüm sanatçıları, siyasetçileri, sendikaları dayanışmak için radyomuza bekliyoruz” çağrısında bulundu. Üç kez kapatılan Özgür Radyo’nun her seferinde daha da güçlü bir sesle geri döndüğünü vurgulayan Okatan, “Bugün kapatılsa bile radyomuz susmayacak ve internet üzerinde olsun, başka türlü olsun varlığını mutlaka sürdürecek. Özgür Radyo ezilenlerin sesini duyurmaya devam edecek” dedi.

‘Laikliği kazanacağız’ çağrısının anlamı

Bugün Haziran günlerindeki muhalefetin, dayanışmanın ve bir aradalığın yaşatılmasının ve geleceğe taşınmasının gerçek ve tek bir zemini var: Laikliğin kazanılması mücadelesi. Halk sınıflarının mevzilerini korumak için mahallelerde, sokaklarda, işyerlerinde ve okullarda laiklik barikatını örmek zorundayız. Haziran Hareketi de bu noktada sorumluluğunu yerine getirmektedir. Son günlerde artan baskı ve gözaltılar, memleketin bugünü ve yarını için sorumluluk alanlara göz dağı niteliğindedir. Dolayısıyla, laikliğin kazanılması mücadelesi, memleket için sorumluluk almak, omuz omuza ve yanyana durmakla eşanlamlıdır.

“Laikliği kazanacağız” çağrısı, “egemenliğin beşerileşme” çağrısıdır. Egemenliğin yurttaşlara ait kılınmasının en önemli adımıdır. Yurttaşlar var olacaksa, yurttaşların birlikte yaşamalarının koşulları var olacaksa, bu varoluş ancak laiklikle mümkündür. Yerçekiminden, oksijenden vazgeçemeyeceğimiz gibi laiklikten de vazgeçemeyiz.
“Laikliği kazanacağız” çağrısı, kapitalizmin neoliberal aşamasına karşı ve emperyalizme karşı mücadele ile birlikte anlam kazanır. Emekçileri yalnızlaştıran, öleleştiren, yoksullaştıran ve “cemaat” ağlarının tuzağına düşüren neoliberalizmle ve siyasal İslam’ın örgütlenmesinde payı olan emperyalizmle mücadele, laikliği kazanmanın ayrılmaz parçalarıdır.

“Laikliği kazanacağız” çağrısı halkın çağrısıdır. Diğer bir deyişle, bugün laiklik mücadelesinin öznesi emekçi halk sınıflarıdır. Gündelik yaşamın her alanına derinden müdahale eden dinciliğin, muhafazakârlığın ve gericiliğin karşısında hiçbir kurumsal ve yasal fren kalmamıştır. Diğer bir deyişle, laiklik savunusu ancak solun yeniden bir halk hareketi olarak örgütlenmesi ile mümkündür.

Laiklik, Türkiye’de sol/sosyalist hareketin ve sol aydınlanmacı birikimin pusulasıdır, eksenidir ve parolasıdır. CHP ve HDP gibi muhalefet partileri, dönem, dönem, konjonktürel olarak laikliği siyasetin merkezine almıyorlar ve doğrudan gündem maddesi yapmıyorlar. Hatta dönem dönem dini referansları kullanmaktan imtina etmiyorlar. Laiklik gündemini en sıkı sahiplenen hat, sol/sosyalist birikimdir.

“Laikliği kazanacağız'” çağrısı, sol liberal düşünce artıklarını/kalıntılarını temizlemek ve solun bir halk hareketi olarak yeniden inşa mücadelesine güvenle girmektir. Sol liberalizmin dolaşıma soktuğu dinsel mağduriyet söylemi, çok kültür ve çok kimlik muhabbeti, laikliği baskıcı bir tutum olarak betimlemeyi başarmıştı. Artık bütünüyle inandık ki laiklik olmadan hiçbir çoğulculuk türü tasavvur edilemez. Haziran Hareketi, laiklik konusunda sosyalist solun endişeli ve gönülsüz tavrını ortadan kaldırmıştır. Hâlâ laiklik savunusunu baskıcı, “beyaz Türklerin” yaşam alanlarını savunduğu, “endişeli modernlerin” sahiplendiği ve halktan kopuk bir siyaset olarak görenlere ise Haziran günlerinden bir ifadeyle cevap verelim: #direngerçek

“Laikliği kazanacağız” çağrısı tüm memleket sathında örülmesi gereken bir çağrıdır. Birkaç şehirde, birkaç meydanda ve birkaç mitingde değil, tüm yerelliklerde ve hayatın içinde sürekli yer almalıdır. Bu noktada, Haziran Meclisleri önemlidir. Tarihsel ve siyasal anlamda, gerçeğin tüm çıplaklığı ile gün yüzüne çıktığı anlarda (kriz anları ve devrimci durumlar) toplumsal olarak alttaki kesimler (zanaatkarlar, işçiler, emekçi halk kesimleri) komite, konsey ve Sovyet tarzı örgütlenmelerle siyasallaşmayı amaçlamışlardır. Tarihsel süreçte, halk mücadelesi ve direnişi, kendi içinden demokratik bir özyönetimin tabanını oluşturan, kendi özlemlerini dile getirebilecekleri örgütsel yapılar çıkarmıştır. Dolayısıyla, bugün, diğer bir deyişle, OHAL koşullarında laikliği savunabilmek için burjuva parlamenter sistemin içinde sıkışıp kalmadan siyaset yapabilmeleri ile mümkündür. Haziran Meclisleri, Haziran Direnişi günlerinde doğrudan demokrasinin agoraları olarak ortaya çıktı ve bu tip siyaseti mümkün kılan yegane yapılardır.

Haziran Meclislerinde siyaset örerken Hazirancılar, “gerçekleri görmüyorsunuz, sandığı görmüyorsunuz” eleştirileriyle suçlandığında kapitalist, emperyalist ve gerici bir sert çekirdeğe karşı birleşik halk mücadelesini ve direnişini yükseltmeyi amaç edindi ve bunu gerçek mücadele olarak gördü. OHAL koşullarında bugün, Haziran Meclisleri ile halk, Haziran günlerinin öncesindeki gibi hazırlıksız, dağınık ve örgütsüz değildir.

“Laikliği kazanacağız” diyen Hazirancılar, 14 yıllık iktidarları sürecinde hiçbir zaman siyasal iktidarla müzakere etmediler. Onları askeri vesayeti, ceberut devleti ortadan kaldıracak “demokratik” güçler olarak görmediler. Dolayısıyla, kanmadılar, kandırılmadılar, kandırmadılar. Antiemperyalist, antikapitalist ve tam bağımsız bir ülke için mücadeleden ve bağımsız siyasal mücadele hattından hiç vazgeçmediler. Gençlerin Deniz’lerin anmasında kaldırdıkları pankarttaki şu sözü gördüler: “Sayenizde Gençlik Hiç Aldanmadı!” Ve tekrarladılar: “Sayenizde Hiç Aldanmadık!”

Son söz olarak, Haziran Meclislerinin çağrısını sizlerle paylaşmak isterim: “Umudunu, inadını, sorumluluğu al da gel! Gel çünkü birbirimize ihtiyacımız var!”

Kadınlar: Katliamlara karşı toyekun direneceğiz

Kadınlar, kadın katliamlarına dikkat çekerek, savaşa, nefret cinayetlerine, taciz, teceüze karşı yaşamı ve barışı sonuna kadar savunarak topyekun direneceklerini vurguladı.

Sosyalist Kadın Meclislerinin (SKM), Yeryüzü Kadınları, HDP’li kadınların da aralarında bulunduğu inisiyatif tarafından her ayın 11’nde kadın katliamlarına dikkat çekmek amacıyla düzenlenen etkinlikler çerçevesinde kadınlar Yüksel Caddesinde oturma eylemi düzenledi. Eylemde kadınlar katledilen kadınların fotoğraflarının olduğu dövizler taşındı. Sık sık, “Erkek adalet değil gerçek adelet istiyoruz”, “Jin Jiyan Azadi” sloganları atıldı ve “Yaşamak istiyoruz” pankartı açıldı.

‘Devlet tacizi ve şiddeti meşurlaştırıyor’

Açıklamayı okuyan SKM’den Didar Gül, kadınlar olarak tüm katliamlara karşı alanlarda olduklarını belirti. Gül, “Her 11’de katledilen kadınların isyanını taşıyarak alanlara çıktık. Kadına yönelik saldırılar hız kesmeden devam ediyor. Şort giydiği için bir kadın darp edilirken, kadın katillerini tecavüzcü tacizci zihniyeti koruyan erkek devlet ‘açık giyinen kadını görünce mırıldanabilirsin’ diyerek yine tacizi, şiddeti meşrulaştırıyor” dedi.

‘Topyekun direneceğiz’

“Katledilen her kadının çığlığı olmak için alanlardayız” diyen Gül, yalnız olmadıklarını ve mücadele etmek için topyekün direneceklerini söyledi. Gül, “Bugün 11 Ekim dün 10 Ekim Ankara katliamını yıldönümüydü. Tam bir yıl önce barış diye halaya duranlarımız katledildi. Erkek devlet şiddeti DAİŞ işbirliğiyle bizi Suruç’ta, Amed’de, Antep’te, havaalanında, Sultanahmet’te Taksim’de olduğu gibi Ankara’da katletti” şeklinde konuştu.

Açıklamada 10 Ekim katliamında yaşamını yitiren kadınlarını isimlerini okunarak yoklama yapıldı.

Açıklama zılgıt ve sloganlarla devam etti.

(as/kk)

Paris-Moskova Krizi Derinleşiyor

Fransa’nın Halep için BM Güvenlik Konseyi’ne sunduğu karar tasarısını veto eden Rusya ile Fransa arasında patlak veren diplomatik kriz derinleşiyor. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Paris ile Moskova arasında yaşanan diplomatik krizin ardından Paris gezisini erteledi.

Rusya Devlet Başkanı Putin’in, aylar öncesinden belirlenen Paris programı çerçevesinde Ortodoks Katedrali ve Kültür Merkezi açılışına katılması ve Suriye konusunda konuşmak üzere Elysee Sarayı’nda Hollande ile bir araya gelmesi bekleniyordu.

Ancak, geçtiğimiz Cumartesi günü toplanan BM Güvenlik Konseyi’nde, Fransa’nın “Halep’te bombardımanların durdurulması ve ‘’no-bombing zone’’ yani bombalanması yasak güvenli bölge kurulmasını öngören karar tasarısını Rusya’nın veto etmesi ziyareti belirsizliğe itti.

Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande, Rusya’nın vetosunun ardından, “Rusya’nın Suriye’deki tutumu nedeniyle, şimdi Putin ile görüşüp görüşmemem gerektiği sorusunu kendime soruyorum. Halep’teki savaş suçlarından sonra bu görüşme gerçekten faydalı mı, gerekli mi? Eğer kendisini kabul edersem Putin’e, bu vetonun Rusya’nın imajı açısından çok kötü olduğunu ve kabul edilebilir bir girişim olmadığını söyleyeceğim” sözleri Moskova’yı öfkelendirdi.

Hollande’ın, Rusya’nın desteklediği Suriye ordusu tarafından Halep’teki hastanelerin bombalanmasının “bir savaş suçu” olduğunu belirterek “Sorumluların Uluslararası Ceza Mahkemesi dahil, her platformda hesap vermesi gerektiğini” söylemesi krizi daha da tırmandırdı.

Rusya Dışişleri Bakanlığı’ndan, “BM Konseyi’nin yetkisini suistimal eden bu girişim ve Fransa’nın tasarısına ön ayak olanlar, uluslararası terörizmin de yardımıyla, anayasal yoldan artık sabit hale gelen Suriye’de rejimi değiştirme isteklerini onaylar niteliktedir” şeklinde sert bir açıklama yapıldı.

Sonuçta Ukrayna ve Suriye krizinde kilit rol oynayan Rusya ile köprüleri atmayı göze alamayan Fransa, Putin’in gezisini, “yalnızca Suriye konusunda görüşmek üzere Elysee’de dar kapsamlı çalışma toplantısı” seviyesine indirerek topu Moskova’ya attı. Bunun üzerine Kremlin Sarayı, Paris ile temasa geçerek ziyareti ertelediğini bildirdi.

“Rusya müttefikimizdir, düşmanımız değil”

Fransız Dışişleri Bakanı Jean Marc Ayrault, ilişkilerde gelinen durumu “Ne kopma, ne gönül alma” şeklinde özetleyerek, “Yaşanan krize rağmen, Rusya müttefikimizdir, düşmanımız değil” diye konuşarak tansiyonu düşürmeye çalıştı. Her iki ülke yeni bir tarih belirlenmesi için çalışmalarını sürdürüyor.

Rusya, Suriye krizinin patlak verdiği 2011 yılından bu yana, beşinci kez, Esad rejimini cezalandıran karar tasarısını veto etti.

Putin en son Kasım 2015’te, tüm dünya liderlerini bir araya getiren BM Dünya İklim Anlaşması COP 21 zirvesine katılmak için Paris’e gelmişti.