Ana Sayfa Blog Sayfa 6234

Kurtulmuş ve Bozdağ’a belgeli çağrı: Frekanslar peşkeş mi çekilecek?

 

CHP İstanbul Milletvekili Barış Yarkadaş, KHK ile kapatılan Özgür Radyo’nun frekansının işgal edildiğini söyledi. Yarkadaş, Yazar Aslı Erdoğan’ın kazandığı ödülü alabilmesi için Bekir Bozdağ’a da çağrı yaptı.

KANUN TANIMAZLIK YAYGINLAŞIYOR

TBMM’de düzenlediği basın toplantısında konuşan Yarkadaş, İstanbul’da 95.1 frekansından yaklaşık 20 yıldır yayın yapan Özgür Radyo’nun hukuksuz bir biçimde kapatıldığını belirtti. Yarkadaş, “Kanun tanımazlık, en tepeden en aşağıya doğru zincirleme bir şekilde sürüyor” dedi.

KORSAN YAYINLARA GÖZ YUMULUYOR

Yarkadaş, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Birçok radyo ve TV’nin yayını, hiçbir mahkeme kararı olmadığı halde keyfi bir biçimde sonlandırıldı. Radyo ve TV’lerin yayınına (idari tedbir) olarak son verildiği söylendi. Bu ibare, kapatma sırasında kağıda da döküldü. Ancak ne ilginçtir ki; radyo ve TV’ler idari tedbir olarak kapatılmış olmasına rağmen, boşalan frekanslar hemen korsan yayınlarca dolduruluyor.

ÜLKE TV’YE KİM İZİN VERDİ?

Örneğin, 95.1 frekansının, Özgür Radyo ile ilgili hukuki süreç tamamlanana dek boş kalması gerekiyor. Oysa ki; bu kural da ortadan kaldırıldı. Özgür Radyo’nun frekansından, kimi zaman Kanal 7, kimi zaman ise Ülke TV ve başka bir radyo yayın yapıyor. Bunun adı açıkça gasptır; yağmacılıktır…”

SUÇ İŞLENİYOR

RTÜK’ün yasadışı uygulamaya göz yumarak suç işlediğini belirten Yarkadaş, “Bu yayını korsan olarak yapmak da buna izin vermek de ağır cezalık bir suçtur” dedi.

 

FREKANSLAR PEŞKEŞ Mİ ÇEKİLECEK?

Radyo ve TV frekanslarına el konulmasının altında yandaşlara ‘rant sağlama’ gerçeğinin olduğuna da dikkat çeken CHPli vekil, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Değeri milyonlarla ölçülen radyo – TV frekanslarına el koyup bunları yandaşlarına peşkeş çekmek istiyorlar. Örneğin, Kanaltürk ile Bugün TV’ye el konulduktan sonra, her iki kanalın uydudaki frekansından yayın yapılmaya başlandı. Bu yayınları kim yapıyor, frekanslar bu kişilerin eline nasıl geçti bilinmiyor. Sorularımız ise yanıtsız kalıyor. AKP, darbeyi istismar ediyor; ideolojik ve ekonomik hegemonyasını darbe bahanesiyle kurumsallaştırmak istiyor.”

YÖN RADYO TUTANAĞINDA ADRES SKANDALI

CHP Milletvekili Yarkadaş, 96.6 frekansında yayın yapan ve kapatılmak istenen Yön Radyo’ya ilişkin de konuştu. Yarkadaş, “Resmi bir tutanakta, radyonun merkezinin İstanbul Anadolu Yakası’nda cemaatçilere ait bir binada bulunduğu yazılmış… Bu bilgi külliyen yanlış” dedi.

Yön Radyo’nun 23 yıldır Avrupa Yakası’ndaki Okmeydanı semtinden yayın yaptığını belirten Yarkadaş, “Bu tür gayri ciddi tutanaklarla radyoların kapatılmasının zemini oluşturuluyor” dedi. AKP’nin bir çok teşkilatının cemaatçilere ait olduğunu ve hala kiracı olarak bu binalarda bulunduğunu hatırlatan Yarkadaş, “O halde AKP’yi de kapatacak mısınız?” diye sordu.

NUMAN KURTULMUŞ’A SESLENDİ

Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş’a da çağrı yapan Yarkadaş, “Elimdeki belge, AKP’li Beyoğlu Belediyesi’nin tutanağıdır. Bu tutanakta, Yön Radyo’nun 23 yıldır Avrupa Yakası’nda ikamet ettiği görülmektedir. Sayın Kurtulmuş, bu belgeyi değerlendirin ve Yön Radyo’nun düzmece bir belgeyle kapatılmasına engel olun” ifadesini kullandı.

‘ANAYASAYA AYKIRI İŞLEMLER YAPILIYOR’

Hükümetin hiçbir mahkeme kararı olmamasına rağmen, Hayatın Sesi, TV 10 ve İMC TV’yi kapatarak mallarına el koyduğunu belirten Yarkadaş, “Kanunsuzluk ve anayasasızlaştırma olağan hale getiriliyor” tepkisini gösterdi. Yarkadaş, anayasanın 30. maddesine göre, yayın araçlarına el konulamayacağını da hatırlattı.

SERMAYE BU TABLOYA YATIRIM YAPMAZ

Yarkadaş, mülkiyet hakkı üzerindeki anayasal güvencenin yok edilmesinin, özellikle yabancı sermayeyi tedirgin edeceğini ve bu yüzden yatırımların azalacağını da sözlerine ekledi. CHP’li vekil, “Hiçbir sermaye grubu, mülkiyet hakkının güvencede olmadığı bir ülkeye yatırım yapmaz” dedi.

DARBE SONRASI BİLANÇO

CHP Medyaya Yönelik Baskıları İzleme Komisyonu Üyesi Barış Yarkadaş, 15 Temmuz Darbe Girişimi sonrası ortaya çıkan tabloyu da sayılarla ifade etti. “Düşünceyi ifade özgürlüğü ortadan kaldırılıyor, gazeteciler cezaevlerinde tecritte tutuluyor” diyen Yarkadaş, sözlerini şöyle sürdürdü:

“ÜÇTE BİRİ İŞSİZLİK TEHLİKESİYLE KARŞI KARŞIYA”

“15 Temmuz darbe girişiminin ardından bugüne kadar tam 130 medya kuruluşunun yayınına son verildi. Son olarak Başbakanlık kararnamesiyle 23 medya kuruluşu kapatıldı. Şu anda sektörümüzün üçte biri işsizlik tehlikesiyle karşı karşıya. Yaklaşık 30 bin kişiyi istihdam eden sektörümüzde şu an ne yazık ki 10 bin kişi işsiz durumda. 100’ün üzerinde gazeteci cezaevinde yargılanmayı bekliyor.”

GAZETECİLER TECRİTTE

Yarkadaş, toplantıda Adalet Bakanı Bekir Bozdağ’a da şöyle seslendi:

“Yazdıkları, düşündükleri, yorum yaptıkları, tweet attıkları için cezaevine konulan gazetecilerle görüşme taleplerimiz, Adalet Bakanlığı engeline takılıyor. Gazeteciler şu an tecritte tutuluyor. Tecrit bir insanlık suçudur. Adalet Bakanı Bekir Bozdağ’a buradan çağrı yapıyor ve gazetecilerle görüşme isteğimizin gerçekleştirilmesini istiyorum. Milletvekili arkadaşlarımız, başta CHP PM Yedek Üyesi Atilla Taş ile Gazeteci Murat Aksoy olmak üzere, tüm gazetecilerle görüşmek için yazılı talepte bulundu. Bakanlık bu talepleri yanıtlamıyor.”

YALNIZLAŞTIRMA POLİTİKASI UYGULANIYOR

Darbe girişimi sonrası tutuklanan gazetecilerin ”yalnızlaştırma politikası”na tabi tutulduğunu belirten Yarkadaş, “Örneğin tanınmış bir yazarın hiç akrabası yok. Dolayısıyla soyadları tutmadığı için, hiç bir arkadaşı kendisiyle görüşemiyor. Biz bu yazarı da ziyaret edip davaya ilişkin bilgi almak ve durumunu görmek istiyoruz. Bu da engelleniyor” ifadesini kullandı.

ASLI ERDOĞAN ÖDÜLÜNE DE KAVUŞSUN

Özgür Gündem Yayın Kurulu Üyesi – Yazar Aslı Erdoğan’ın durumuna ilişkin bilgi de veren CHP’li vekil, “Yazarlar için düzenlenen Demokrasi Nöbeti’ne katıldığım gün, Aslı Erdoğan’ın hırkasının kendisine 15 gündür verilmediğini açıkladım. Neyse ki bu sorun açıklamanın ardından çözüldü ve yazar hırkasına kavuştu. Ancak şimdi ise kavuşması gereken başka bir şey var” dedi.

Aslı Erdoğan’ın 2016 yılı Tucholsky Ödülü’ne layık görüldüğünü belirten Yarkadaş, “Aslı Erdoğan içeride tutulduğu için, bu ödülü alamayacak gibi görünüyor. Erdoğan’ın bu ödülü alması için gereken yapılmalıdır. Tucholsky Ödülü, dünya çapında değeri olan bir ödüldür. Tören 15 Kasım’da Stocholm’de gerçekleşecek” ifadesini kullandı.

BİR YASTIK İÇİN…

Gazeteci ve yazarların cezaevinde en temel haklarının verilmediğini de söyleyen Yarkadaş, “Örneğin Aslı Erdoğan, boynundaki rahatsızlıktan dolayı bir yastık istedi. Tam altı kurumla, yaklaşık 20 gün boyunca yazışma yapıldı ve yastık içeri sokulabildi. Sayın Bozdağ’ın bu konuda gereken duyarlılığı göstermesini istiyorum” dedi. Yarkadaş, cezaevindeki gazetecilerin bir çoğunun, partilerini çok sert eleştiren yazılar kaleme almasına rağmen, hiçbir ayrım yapmadıklarını ve herkesin hakkı ve hukukunu savunmak için çaba gösterdiklerini de belirtti.

“İÇ SAVAŞ ORTAMINA ÇEKMEK İÇİN”

“PKK strateji değişikliğine gitti, siyasetçiler hedef seçiliyor ne diyeceksiniz?” sorusuna Yarkadaş, “Terör örgütü PKK’nın gerek sivil siyasetçilere, gerekse askerlerimize yönelik alçakça saldırılarını açık ve net bir dille kınıyorum. Hiçbir gerekçe, siyasetçilere ve askerlerimize yönelik silahlı saldırı ve katliamı meşru kılmaz… PKK’nın bu strateji değişikliğine gitmesi Türkiye’yi bir iç savaş ortamına çekmek içindir” yanıtını verdi. Yarkadaş, “Terör örgütü, iç savaş provasını Genel Başkanımız Sayın Kılıçdaroğlu’nun Artvin ziyaretinde yaptı. Başarılı olamayınca, bu kez AKP’li siyasetçilere yöneldiler. Bu plan karşısında hepimizin itidalli ve soğukkanlı olması gerekiyor” dedi.

YANLIŞ POLİTİKA

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Musul’a ilişkin açıklamalarının hatırlatılması üzerine Yarkadaş, “Cumhurbaşkanının Türkiye’yi sürekli gerilimde tutan bir anlayışla politika yapmasının da bize hiçbir şey getirmeyeceğini görüyorum. Türkiye’nin savaş politikalarına değiL, barış ve bir arada yaşama politikalarına ihtiyacı var” dedi. Yarkadaş, Türk dış politikasının temel ilkesinin ‘Yurtta Sulh, Cihanda Sulh’ olduğunu da hatırlattı.

MHP DESTEK VERİYOR

“MHP lideri Devlet Bahçeli’nin başkanlık sistemine ilişkin sözlerine ne diyorsunuz?” sorusuna da Yarkadaş, “Başkanlık, sadece Tayyip Erdoğan’ın ihtiyacıdır. Olağanüstü hal uzatıldıkça; MHP’nin desteğiyle Türkiye fiili bir başkanlık rejimine zaten sürüklenmektedir. Bahçeli, OHAL’e destek vererek, ülkemizin fiili başkanlık sistemine sürüklenmesinin zeminini yaratıyor” yanıtını verdi.

‘Tek hedefi güçlü bir Kürt edebiyatı yaratmaktı’

Kürt yazar Mehmed Uzun, yaşamını yitirişinin 9’uncu yıl dönümünde mezarı başında anıldı. Uzun’un mezarı başında konuşan Kürt Yazarlar Derneği Başkanı Özçelik, ‘Uzun’un kalemini devralan yüzlerce Kürt yazar kalemleri ile bu karanlığı dağıtacaklar’ dedi

Kürt edebiyatının önemli isimleri arasında bulunan Mehmed Uzun, yaşamını yitirişinin 9’ncu yıl dönümünde Diyarbakır Mardinkapı Mezarlığı’ndaki kabri başında anıldı. Anmaya, Uzun’un ailesi ve yakın dostları ile Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Eşbaşkanı Fırat Anlı, Kürt Yazarlar Derneği Başkanı Osman Özçelik, Uluslararası PEN Yazarlar Örgütü Diyarbakır Temsilciliği yöneticileri de katıldı. Anmada ilk olarak konuşan Fırat Anlı, Mehmed Uzun’un boşluğunu halen hissettiklerini belirterek, Uzun’un şahsında Kürt tarihini andıklarını belirtti.

Kürt Yazarlar Derneği Başkanı Özçelik de, Kürtlerin düşmanlarının Kürt tarihini yok ettiğini, Mehmed Uzun’un ise romanları ile bunun aksini ispatladığını söyledi.

“Ben yasaklı bir dilin yazarıyım” diyerek sürgün hayatında birçok Kürtçe esere imza atan Yazar Mehmed Uzun’u anlatan kardeşi Mahmut Uzun, tüm yaşamını Kürt halkı ve diline adadığını söyledi.

Yazdığı Kürtçe kitaplar onlarca dile çevrilirken, o Kürt gençlerinin Kürt edebiyatıyla tanışmasına ve birçok kişinin Kürtçe okuyup yazmasına da vesile oldu. Dönem itibariyle yazılı tarihi olmayan bir halkın sesi olan Uzun, 1981’de siyasi nedenlerden dolayı sürgüne gidip, yıllarını ülkesinden uzakta geçirdi. İsveç’in Largen kentinde bir göl kenarında ormanın içinde olan evine kapanırken, “Kahramanlarımla orada yalnız kalıyorum” diyerek burada birçok esere imza attı. Sürgün hayatından sonra yakalandığı mide kanseri nedeniyle 2007 yılında Diyarbakır’da yaşamını yitiren Uzun’un kardeşi Mahmut Uzun ağabeyini anlattı.

‘KÜRTÇEYİ APÊ MUSA’DAN ÖĞRENDİ’

Ağabeyinin çocukluğundan itibaren Kürt diline büyük ilgi duyduğunu ifade eden Uzun, Siverek’te lise okuduğu yıllarda ilk olarak birkaç arkadaşı ile Kürt dili üzerine çalışmalar yürüttüğünü söyledi. O dönem çalışmaları nedeniyle ağabeyinin arkadaşları ile birlikte tutuklandığını kaydeden Uzun, bir süre Diyarbakır Cezaevinde, Musa Anter, Ferit Uzun ve Şerafettin Elçi ile birlikte kaldığını söyledi. Uzun, “Zindanda tanıştılar ve Kürtçeyi de Apê Musa’dan öğrendi. Daha sonra siyaset ile ilgilenmeye başladı. Zindandan sonra Ankara’da okulunu sürdürdü. Mehmed için Kürt dili çok büyük önem arz ediyordu. ’74’te siyasi çalışmalarından dolayı tutuklandı. Cezaevinde Kürtçe yazılar kaleme almaya başladı. Bu kez 77 yılında yazdıklarından dolayı tutuklandı. Bırakıldıktan sonra sürgün hayatı başladı ve Suriye’ye geçti. Kürt edebiyatının önemli isimlerinden Osman Sebrî, Cegerxwîn ve Bedirxanî ailesi ile birlikte çalışmalar yürütmeye başladı. Mehmed, Osman Sebrî’den çok etkilendi. Yaşamını Kürt dili ve edebiyatı üzerine sürdüreceğini söyledi” diyerek, onun Kürt edebiyatı ile buluşmasını anlattı.

“Zorluklarla bir ömür geçirdi. Çünkü o dönem Kürt dili ve edebiyatı üzerine çalışma yürüten çok az isim vardı. Mehmed çok iyi bir edebiyatçı olmakla birlikte çok iyi bir okuyucuydu. Tek hedefi güçlü bir Kürt dili ve edebiyatı yaratmaktı. Kimi çalışmalarını aylar boyunca sürdürüyordu. Ancak Mehmed’in en büyük zorluğu sürgün edilmesi ve topraklarını terk etmek zorunda kalmasıydı.”
“Mehmed’i en çok acıtan kendi topraklarından ve dilinden uzak şartlarda Kürt dili ve edebiyatı üzerinde çalışmalar yürütmesiydi” diyen Uzun, “Yılda bir kere bile ülkesine gelemiyordu. Bir kitabında Suriye’ye ilk gittiği günlere dikkat çekiyor ve kendisinin artık bir gurbetçi olduğunu ve bunun kendisi için çok ağır olduğunu söylüyor” diye anlattı.

‘HASTANENİN ÖNÜNDE KÜRTÇE TÜRKÜLER SÖYLÜYORDU’

Hastalandığı ilk zamanlarda İsveç’te olduğunu ve Amed’e giderek tedavi olmak istediğini ifade eden Uzun, Amed’e geldikten sonra da durumunun oldukça kötüye gittiğini anlattı. Uzun, “Birkaç gün sonra kaldığı hastanenin önünde halk toplanmış ve Kürtçe türküler seslendiriyordu. Mehmed o zaman bana ‘Toprağıma neden döndüğümü anladın mı?’ diye sordu. O zaman Mehmed’i çok iyi anladım. O günler halkına kavuştuğu için çok mutluydu” diye konuştu.

O zamanlar Kürt edebiyatının yazılı olarak çok güçlü olmadığına işaret eden Uzun, “Kürt halkının tarihi daha çok dengbêjler ile yani sözlü olarak nesillere aktarıldı. Yazılı bir edebiyat yoktu. Mehmed bunu başardı. Kürt halkı için çok önemli bir çalışmaydı. Mehmed bu boşluğu gördü ve elinden geldiği kadar doldurmaya başladı. Kürt halkının dünyaya hitap etmesi için güçlü bir yazılı edebiyata ihtiyacı olduğunu vurguluyordu. Ne kadar başarılı olduğunu halk söyleyebilir. Mehmed bütün yaşamını Kürt halkına ve diline adamıştı. 40 milyon insanın kendi dilinde yaşamıyor olmasını kabul edemiyordu. Kürt halkının kendi dilinde yaşaması için mücadele etti” dedi.
Mehmed Uzun’un Avrupa’da da çok okunan bir isim olduğuna değinen Uzun, şunları aktardı: “Çok iyi tanınan bir isim oldu. PEN üyesiydi. Dünyaca edebiyatın önemli isimleri ile dostlukları vardı. İsveç’te de çalışmaları oldu. Birçok dilde kitapları basıldı ve bu nedenle çok okunuyor. Mehmed Uzun denilince büyük bir özlem doğuyor.”

HER ŞEYİN KÜRTÇE OLACAĞI BİR MÜZE HAZIRLANACAK

Uzun’un başarılara imza attığını da belirten Uzun, birçok projesinin olduğunu ancak buna ömrünün yetmediğini söyledi. Onun adına bir müze projesini hayata geçirmek için çalıştıklarını ifade eden Uzun, “Kitaplarının ve arşivinin yer alacağı ve her şeyin sadece Kürtçe olacağı bir müze yapmak istiyoruz. Bunun için çalışmalar var. Ailesi ve Kürt edebiyatına kendini adayanlar bu projeyi hayata geçirecektir” diye belirtti. (DİHA)

‘Tek kuvvet’ Saray

HÜSEYİN ŞİMŞEK
@simsekhuseyinn

‘Kuvvetler ayrılığı’ ilkesine ters düşen uygulamalarının ardı arkası kesilmeyen Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a, Saray’da artık rutin hale gelen Bakanlar Kurulu toplantılarının ardından bir ilke imza atarak yeni yargı yılı açılışını Beştepe’ye almak da yetmedi. Üniversitelerin akademik yıl açılış töreninin yanı sıra hakim ve savcı adaylarının belirlendiği kura töreni de Saray’a alındı. Atatürk’ü anma ve 10 Kasım törenlerine de bu yıl Saray ev sahipliği yapacak. Son olarak Başbakan Binali Yıldırım’ın Alevi kurumların temsilcilerine Dolmabahçe Sarayı’nda vereceği Muharrem orucu iftarı da Saray’a taşındı.

Her fırsatta dile getirdiği başkanlık sistemini 15 Temmuz Darbe Girişimi’nin ardından parlamenter sistemi tümüyle devre dışı bırakan adımlarla fiilen yaşama geçiren Cumhurbaşkanı Erdoğan, ‘yargı bağımsızlığını’ hiçe sayarak Adli Yıl Açılış Töreni’ni bu yıl ilk kez Saray’da yaptı. CHP’nin ve Türkiye Barolar Birliği’nin (TBB) ‘kuvvetler ayrılığı ilkesi ve yargı bağımsızlığına’ aykırı olduğu gerekçesiyle katılmadığı törenin ardından üniversitelerin akademik yıl açılışı da Saray’da yapılma kararı alındı. Üniversite rektörlerinin 18 Ekim’de Beştepe’ye çağrılmasıyla ilgili tepkiler sürerken Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan yeni hamleler geldi.

HSYK, meslek öncesi eğitimlerini başarı ile tamamlayıp mesleğe kabullerine karar verilen adli yargı hakim ve Cumhuriyet savcı adayları ve idari yargı hakim adaylarının kura törenlerinin Saray’da yapılacağını açıkladı. HSYK Üçüncü Dairesi, toplam bin 69 adli yargı hakim ve Cumhuriyet savcı adayı ile idari yargı hakim adayının mesleğe kabullerine karar verdi. Adayların kura töreni, bugün Saray’ın kongre merkezinde gerçekleştirilecek.

Bu yıl Beştepe’ye alınan toplantılara son olarak Atatürk’ü anma ve 10 Kasım törenleri de eklendi. Yıllardır, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu’nda gerçekleştirilen anma törenleri ilk kez Saray’da yapılacak.

Başbakan Binali Yıldırım’ın Alevilere Dolmabahçe Sarayı’nda vereceği vereceği Muharrem iftarı da Enerji Zirvesi gerekçe gösterilerek iptal edildi. İptal kararının hemen ardından iftarın Beştepe’deki Saray’da yapılacağı duyuruldu.

‘Kendisini tüm kuvvetlerin yerine koyuyor’

CHP Genel Başkan Yardımcısı Selin Sayek Böke, yaşananların Türkiye’de faşist rejimin inşasının uygulama aşamasına geçildiğinin göstergesi olduğunu bildirerek, BirGün’e şu değerlendirmeyi yaptı:

“Biz üniversitelere özerklik için mücadele ederken, ‘bağımsızlık’ derken şimdi tam tersi bir tablo ortaya çıkıyor. Bütün üniversiteler için Saray’dan ortak bir açılış yapılması bilimin özgürlüğüyle, üniversite özerkliğiyle hiç örtüşmeyen bir yaklaşım. Yasamayı, yargıyı yok sayarak “yürütme, yürütme, yürütme” üçlemesini hakim kılmaya çalışan, kendisini yürütme olarak hem yasamanın hem yargının yerine koyan bir yaklaşımla karşı karşıyayız. Medya ve üniversiteler de bu üçlemenin içine sıkıştırılıyor. Bu bir faşist rejim inşasının uygulama aşamasına geçildiğinin çok açık göstergesi. Bize de bununla daha kuvvetli bir şekilde mücadele etmek düşüyor.’’

‘Boyunduruğuna alıyor herşeyi’

CHP’nin hukukçu milletvekillerinden Onursal Adıgüzel, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bağımsız olması gereken tüm yapıları kendi boyunduruğu altına almaya çalışmasının kabul edilemez olduğunu söyledi. 2011 döneminde Fethullahçı yapıyla yargıyı dizayn etme çalışmasını şimdi Saray’ın devraldığını söyleyen Adıgüzel, “Saray yargısını egemen kılmaya çalışıyorlar. Yargı bağımsızlığı ve hukukun üstünlüğü ayaklar altına alınmış oluyor. Mesleğe yeni başlayacak hakim ve savcılar da bu şekilde baskı altına alınmaya çalışılacak” dedi.

Adıgüzel, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın başta yargı olmak üzere, ülkenin tüm kurumlarını tek elden yönetme uygulamalarına hızlı bir şekilde son vermesi istediklerini bildirerek, ”Erdoğan, kendi görevlerini, tanımlandığı şekilde yapmalı. OHAL bahanesi ile yaratılmak istenen korku toplumunun önüne geçmenin yolu, yasamanın, yargının, yürütmenin bağımsız ve en önemlisi adil bir şekilde hareket etmesidir. Birbirlerini denetlemesidir” diye konuştu.

birgün

İktidar ateşe benzin döküyor

Lozan Anlaşması’nı yeniden gündeme getirerek Musul’a göz diken Cumhurbaşkanı Erdoğan, Irak Başbakanı Ebadi’nin TSK’yi çekmesi çağrısına krizi tırmandıracak yanıtlar verdi. Meydan okuyan Erdoğan, ‘Muhatabım değilsin, kalitemde değilsin. Bildiğimizi okuyacağız’ dedi

Musul’u IŞİD’ten kurtarma operasyonu için ABD şemsiyeli koalisyon, Şiilerle, Sünnilerle, Kürtlerle görüşmelerini sürdürürken, IŞİD sonrası masada yer bulmak isteyen Ankara, tansiyonu iyice yükseltiyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan, ateşe benzin açıklamalar yaptı.

Erdoğan, 9. Avrasya İslam Şurası’nda yaptığı konuşmada, TSK’nin Musul’un kuzeydoğusundaki Başika, Duberdan gibi yerleden çekilmesini isteyen Irak yönetimi ve Başbakan Haydar Ebadi’ye yönelik diplomatik teamüllere aldırmadan meydan okudu. Hakaret ettiği Ebadi yönetiminin arkasındaki İran’la yeniden geliştirilen ilişkilerin seyrinin bundan sonra nasıl olacağı merak edilirken Erdoğan, Irak’a ordu sokmak için izin istemeyeceklerini kaydetti. Erdoğan şunları söyledi: “DEAŞ terör örgütüne karşı yürütülen operasyona öyle veya böyle bir şekilde dünyanın dört bir yanından tam 63 ülke müdahil olmuş durumda. Koalisyon diyorlar ya… Bu koalisyonun içinde 63 ülke var. Suriye’de aynı şekilde benzer bir durum var. Diğer ülkelerde de manzara farklı değil. Bizim Türkiye olarak hem ülkemize yönelik terör tehdidinin kaynaklarını barındırması hem de bin yıllık komşuluk ve kardeşlik hukukumuz gereği meseleye müdahil olmamızı istemeyenler diğer ülkelere ses çıkarmıyor. Halbuki eğer Irak ve Suriye’nin başı dertteyse sorunun çözümü için her türlü çabayı göstermek, tedbiri almak en çok Türkiye’nin sorumluluğudur. Bu, her şeyden önce kardeşliğin, komşuluğun bir gereğidir. Bunun için de bir yerlerden izin almaya ihtiyacımız yoktur, almayı da düşünmüyoruz. Bunun da böyle bilinmesini özellikle ifade ediyorum.”

Ebadi’ye: Kalitemde değilsin

Başika kampından çıkmayacaklarını yineleyen Erdoğan, “Şu anda Irak’ta, yakında da Musul’da yapılacak operasyonlara aynı anlayışla, nasıl Cerablus’ta katıldıysak, nasıl Rai’de katıldıysak, evet şimdi yine söylüyorum. Şahsıma hakaretler ediyor, sen benim zaten muhatabım değilsin, seviyemde değilsin, kıratımda değilsin, kalitemde değilsin, Irak’tan senin bağırman çağırman bizim için hiç de önemli değil, biz bildiğimizi okuyacağız, bunu böyle bilesin. Kim bu? Irak’ın Başbakanı. Önce haddini bil… Şu anda kendileri Başika üssünü kurmamız için Sayın Davutoğlu döneminde bizlere talepleri var, bunların hepsinin canlı kayıtları var ve bugün yarın bunların hepsi televizyonlarda yayınlanacak. Buna rağmen Başika üssüne girilmiştir, şimdi diyor ki; ‘Buradan çekilin.’ Türkiye Cumhuriyeti’nin ordusu sizlerden talimat alacak kadar kalitesini kaybetmiş değildir. Gereği neyse bunu biz gerektiği şekilde bugüne kadar nasıl yaptıysak yapmaya devam edeceğiz” dedi.

Bu arada Irak Savunma Bakanlığı’ndan bir heyet, Pêşmerge Bakanlığı’yla Musul operasyonunu görüşmek üzere başkent Hewlêr’e geçti. Heyette çok sayıda isim yer aldı.

Suudileri kınamadı ancak

Ortadoğu’daki Müslüman ülkelerin IŞİD, El Nusra, Ahrar-u Şam, Cundul Aksa gibi gruplara desteğini de gözardı eden Erdoğan, “Özellikle Ortadoğu’da, Kuzey Afrika’da, Güney Asya’da yaşanan terör eylemlerinde ölenlere bakıyorsunuz Müslüman, öldürülenlere bakıyorsunuz Müslüman, öldüren ‘Allahuekber’ diyerek öldürüyor, ölen de ‘Allahuekber’ diyerek son nefesini veriyor. Burada çok büyük bir sorun var. Bu durum, terör bahanesiyle İslam coğrafyasını müdahalelere açık hale getiriyor” dedi. İktidar, birkaç gün önce Yemen’de Suudi Arabistan’ın taziye evine saldırıp 140 kişiyi katletmesini de kınamamıştı.

Şii uyarısı

Times gazetesi, Musul’un batısındaki Şii milis varlığının, Başika’ya 2 bin asker konuşlandıran Türkiye ile Irak arasındaki gerilimi arttırdığını yazdı. Times’a göre Şii milislerin bir sözcüsü, Ankara’nın Başika’daki askerlerini çekmemesi durumunda saldırmaya hazır olduklarını söyledi. Cevad el Tilbawi adlı sözcü “Musul’daki Türk birlikleri meşru bir hedef olacak. Türk askerlerine, IŞİD’e nasıl muamele ediyorsak, o şekilde davranacağız” dedi. Nuri Maliki döneminde koalisyondaki Sünnilerin temcsilcilerinden olan ve Türkiye tarafından desteklenen Savunma Bakanı El Ubeydi, Başika Kampı’nı ziyaret etmişti. Türkiye, Ubeydi’nin izin verdiğini söylüyordu. Ubeydi daha sonra kabineden düşürülmüştü.

İSTANBUL

 

Karaman raporunda Ensar ve KAİMDER yok

Karaman’da 10 erkek öğrenciye cinsel istismar davasında adı geçen Ensar Vakfı ve Karaman Anadolu İmam Hatip ve İmam Hatip Lisesi Mezunları ve Mensupları Derneği’ne (KAİMDER) savcılıktan sonra bir iyi haber de TBMM’den geldi. Gazete Duvar’dan Hülya Karabağlı’nın haberine göre “Başta cinsel istismar olmak üzere çocuklara yönelik her türlü istismar olaylarını araştırma komisyonu” taslak raporunun AK Partili çoğunluk üyelerince hazırlanan 87 maddelik önerisi paketinde 508 yıl ceza alan öğretmene ‘hadım’ cezasına destek çıkılırken Ensar Vakfı ve KAİMDER’e değinilmedi.

Ayrıca raporda, cinsel istismar olayına dair kamu görevlilerine dönük herhangi bir soruşturma açılmadığına yer verildi.

Raporda cinsel istismar olaylarının yaşandığı evlerin Ensar Vakfı’na ve KAİMDER’e ait olmadığı iddialarına şu şekilde yer verildi: “Mağdur öğrencilerin kaldığı evin derneklere ait yurt olmadığı, velilere ait bir ev olup herhangi bir dernekle ilişkisinin olmadığı bazı mağdur veliler tarafından ifade edilmiştir. Burada ihtiyaç sahibi öğrencilere kendi imkânlarıyla yemek ve burs temin ettikleri belirtilmiştir.”

HABER MERKEZİ

Her şey Putin’in ayağına serildi

Mezhepçi ve ırk ayrımına dayalı politikaları sonucu birçok ülkeyle düşman olan AKP yönetimi, ABD ile gerilim tırmanıp  Suriye ve Rojava’da Kürt ağırlığı artınca özür dilediği Rusya Lideri Vlademir Putin’i bu kez İstanbul’da ağırladı

Tavizlerini sürdüren Erdoğan, İstanbul buluşmasında da nükleer santral ve Türk Akımı projelerini, Suriye’deki gelişmeleri, Fırat Kalkanı Operasyonu’nu, Halep ve Rojava’yı ele aldı. Kürt karşıtı denklemi derinleştirmek için her tavizi vermeye hazır olduğunu gösteren Erdoğan ile Putin görüşmesinden  ‘Türk Akımı Projesi’ anlaşması çıktı. Doğalgaz sevkini içeren anlaşma imzalandı. Putin de doğalgazda indirim sözü vererek, bazı tarım ürünlerine olan kısıtlamayı kaldırma kararı alındı.

Erdoğan görüşme sonrası Suriye konusunun da genişçe ele alındığını belirterek, Halep konusunda karşılıklı olarak bilgilendirmeler yaptıklarını söyledi. Görüşmede gündeme geldiğini paylaştığı Akkuyu Nükleer Enerji Santrali konusunda da Erdoğan, “Zaman kaybının önümüzdeki süreçte telafi edileceği inancındayım” dedi. “Kuzey Akım 2, Türk Akımı gibi projelerini gerçekleştirmek istiyoruz ve çalışıyoruz” diyen Putin de Suriye için “Hem Türkiye hem de Rusya olarak Suriye’de akan kanın durdurulması, bunun en hızlı şekilde gerçekleştirilmesinden yanayız. Biz de Suriye’de siyasi çözüme en hızlı şekilde geçilmesini istiyoruz. Halep’e insani yardımların götürülmesi konusunda aynı fikirdeyiz” dedi. Bab ve Rakka konusunda ne pazarlık yapıldığı ise açıklanmadı.

ANKARA

 

:

 

Kaostan tek adam çıkarıyorlar

HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş, partilerine yönelik baskıları, radyo ve televizyonların kapatılmasını ve OHAL’in uzatılmasını, Gazete Karınca’ya değerlendirdi. Demirtaş, OHAL’in ikinci dalgası ile gelen radyo ve kanal kapatmalarının toplumda, yaşanacak olası gözaltı ve tutuklamalara karşı bir tepkinin oluşmasını önlemek olduğuna dikkat çekerken bununla da yetinilmeyeceğini söyledi, “Görünen o ki, OHAL daha çok kereler uzatılacak” dedi.

Sınırsız yetki kullanıyor

Erdoğan’ın OHAL’in getirdiği sınırsız gücü kullandığına dikkat çeken Demirtaş “OHAL Erdoğan’a istediği konforu sunuyor. Amacı kaostan güç alan tek adam yönetiminin Türkiye’nin bir normali haline gelmesi” diye kaydetti. HDP’nin kapatma planlarının olduğuna dair duyumlar aldıklarını dile getiren Demirtaş, “HDP sadece güzel günlerin, barış ve huzur günlerinin partisi değil, zorlu günlerin de partisidir. Faşist eğilime karşı demokrasi cephesinin güçlü bir duruş sergilemesi ve yine uluslararası alanda da güçlü bir demokratik dayanışma sergilenmesi önemli ve gereklidir” dedi.

Dış politika yanlış 

Musul operasyonuna Türkiye’nin katılmak istemesini tutarsızlık olarak değerlendiren Demirtaş “Irak meclisinin ‘işgalci’ tanımlaması Suriye’nin ardından Türkiye’nin yine bir yanlış dış politikayla bir başka çıkmaza sokabileceğinin göstergesi. Türkiye sadece Irak’ta değil Suriye’de de işgalci durumdadır. Suriye ve Irak konusunda söz söylemesi gerekenler o ülkenin halklarıdır” şeklinde değerlendirdi.

HABER MERKEZİ

 

 

Axtamara Film Festivali’nde İran Sineması tartışıldı

Wan’da düzenlenen Axtamara Film Festivali 3. gününde devam ediyor. Festival kapsamında “Yakın Plan İran Sineması; Abbas Kiarostami” konulu panel düzenlendi.

Wan Büyükşehir Belediyesi ve Ortadoğu Sinema Akademisi’nin “Doğadan ses, tarihten ışık, yaşamdan hakikatle” sloganıyla düzenlediği Axtamara Van Film Festivali kapsamında “Yakın Plan İran Sineması; Abbas Kiarostami” konulu panel düzenlendi. Çok sayıda dinleyicinin katıldığı panele konuşmacı olarak İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanat Bölümü’nde sinema eğitimi veren Sabire Soytok ve geçtiğimiz temmuz ayında yaşamını yitiren İranlı ünlü yönetmen Abbas Kiarostami’nin yönetmenliğini yaptığı “Rüzgar Bizi Sürükleyecek” filminde başrol oynayan Behzad Dorani katıldı.

‘İran sineması Abbas Kiarostami sinemasıyla tanınmaya başlandı’

Panelde ilk olarak konuşan Behzad Dorani, Abbas Kiarostami’nin sinemasının İran sinemasında ayrı bir yeri olduğunu belirterek, Kiarostami’nin filmlerinin daha çok gerçeklik esas alınarak çekildiğini aktardı. İran sineması ve Kiarostami’nin çektiği filmlerin bambaşka temalar olduğunu, Kiarostami ile İran sineması tanınmaya başlandı diyen Doronî, “Abbas’ın sineması dünyada tanınmaya başlandığında İran’da da fark edildi ve büyük ilgi gördü. İran gençleri Abbas’ın sinemasına ilgi duymaya başladı. Abbas uluslararası sinema festivallere katılmasıyla birlikte sineması ilgi görmeye başladı” diye konuştu.

‘Kiarostami dünya sineması için de büyük bir kayıptı’

Ardından konuşan İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanat Bölümü’nde sinema eğitimi veren Sabire Soytok ise temmuz ayında dünya sinemasının en değerli isimlerinden biri olan Kiarostami’yi kaybettiklerini hatırlatarak, Kiarostami’nin sadece İran sineması için değil, dünya sineması için de büyük bir kayıp olduğunun altını çizdi. Yönetmen Kiarostami’nin çektiği filmlerin dünya sinemasına büyük katkılar sağladığını ve çektiği her filmle dünya sinemasında yeni adımlar atılabileceğini gösterdi diyen Soytok,”Abbas, 1980 yılında film çekmeye başlandığında Ortadoğu ve dünyada önemli bir sinemacı olduğunu kanıtlamış oldu. Bunun altında çok güçlü bir sanatçı kimlik var. Abbas, iyi bir ressam, iyi bir edebiyatçı ve iyi bir fotoğraf sanatçıydı. Yani çok kimlikli bir sanatçıydı” diye konuştu.
Panel, soru- cevap bölümüyle devam etti.

(sk-svd/cd)

Yüzyıl önce Ermeniler, şimdi Kürtler

SERHAT WELAT DAĞDELEN/SELMAN KELEŞ

Ermenilere dönük 100 yıl önce gerçekleştirilen soykırımı ve devam eden izlerini “Ötekiler/Yên Din” isimli belgesel filmiyle beyaz perdeye aktaran yönetmen Ayşe Polat, soykırımın günümüzde kentleri yerle bir edilen Kürtler üzerinden devam ettiğini söyledi.

Wan Büyükşehir Belediyesi ve Ortadoğu Sinema Akademisi’nin ortak düzenlediği 3’üncü Axtamara Van Film Festivali kapsamında gösterilen ve yönetmenliğini Ayşe Polat’ın yaptığı “Ötekiler/Yên Din” isimli belgesel film, toplumsal bir yara haline gelen yüzyıllık Ermeni soykırımına ışık tutuyor. Soykırımdan önce Ermenilerin yoğunlukta yaşadığı kentlerin başında gelen Wan’da geçen belgeselde, Ermenilerden kalma kültürel miraslar üzerinden başlayarak günümüze kadar sistematik bir şekilde devam eden soykırım perdeye aktarılmış. 100 yıl önce Ermeni halkına dönük gerçekleştirilen soykırımın izlerini anlatıldığı belgeseli anlatan Polat, günümüzde ise soykırımın Kürt halkına dönük yapıldığını ifade etti.

‘Büyük travmalara yok açan bir olayı kapatamazsınız’

Toplumsal sorunların kendisinde derin izler bıraktığını söyleyen Polat, toplumun ötekileri kılınan ve soykırıma maruz bırakılan Ermenilere yönelik belgesel film çekme fikrini ise şöyle açıkladı: “Bu topraklar üzerinde yaşanan soykırım ve katliamları her zaman araştırma içerisindeyim ve benim ilgimi çeken bir konu aynı zamanda. Ermenilerin yoğunlukta yaşadığı kentlerin başında ise Wan gelir. Burada Wan Kedisinde başlayarak bir belgesel çekmek istedim. Wan Kedisiyle başlayan Öteki/Yên Din belgeseli daha sonrasında ise Ermeni soykırımının anlatılmasıyla devam etmesi daha anlamlıydı. Çünkü kedi aynı zamanda Ermeniler içinde bir simgedir. Belgesel kapsamında bir Kürt, bir Ermeni ve bir Türk ailesiyle görüşmek istedim fakat buraya ilk gelişimde Ermeni aile bulamadık. 100 yıl önce yaşanan soykırım konuşulmamış ve hep sansürlenmiş. Uzun uğraşlar sonucunda bir aileye ulaştık. Büyük bir travmalara yol açan bir olay bu denli büyük bir tramvaya yol açan bir olayın üzerini kapatamazsınız.”

‘100 yıl önce yaşananlar elbet gün yüzüne çıkacaktır’

Sağlıklı bir toplumun için geçmişle yüzleşmek gerektiğine dikkat çeken Polat, “Ama sürekli geçmişten yüzleşmekten kaçınılmış. Burada da herkes konuşmak istiyor soykırıma ilişkin ama devlet baskısından dolayı halen bir çekimserlik var. Ne kadar baskı ve şiddet olursa olsun 100 yıl önce de yaşanan bir olay elbet bir gün yüzüne çıkacaktır. Uzun Ne kadar baskı olursa olsun insanlar bir gün yaşadığı bu olayı konuşacaktır ” diye konuştu.

‘Dün Ermeniler katledildi, bugün Kürtler’

Ermenilere 100 yıl önce yapılan soykırımın bugün Kürtler üzerinde devam ettiğine vurgu yapan Polat, “Şuan da Kürtler hem kültürel soykırım yaşıyor hem fiziki bir soykırım yaşıyor. Cizîr’de, Gever’de, Şirnex’te ve Sûr’da olanlar tamda bir katliam ve soykırımdır. Çok üzücü. 100 yıl önce olanlar şimdi de devam ediyor. Belgeselin kurgusunda olduğum dönemde soykırım saldırıları da başladı. İnanılmaz benzerlikler var. Dün Ermeniler katledildi bugün Kürtler. 100 yıl geçti sadece metotlar değişti sonuçta bir katliam yaşandı ve devam ediyor” ifadelerini kullandı.

‘Sinemada mağdur dilini bırakılması gerekir’

Kürt sineması üzerine düşen görev ise bu yaşanan katliamları yarın aktarmak olduğunu vurgulayan Polat, sinema ve belgesellerde mağdur dilini bırakılması gerektiğinin altını çizdi. Mağdur dilini ve bakış açısının değişmesinin Kürt sineması için şart olduğunu ifade eden Polat, şunları kaydetti: “Kürt tarihi son 40 yılda yaşanan savaş değil, daha uzun bir tarihi var. Mitolojisi, zengin bir kültür var. Son filmlerde çok politik ve son savaşı anlatan filmler var. Kültürü ve tarihi işlemek gerekiyor. Çünkü sinema sadece politikayı göstermek değildir. İnsanlar başka şeyler görmek istiyorlar. Sadece drama türünde anlatılmaktan ziyade başka bir boyutunu işlemek gerekir.”

(kk)

‘Kadınların sesi olmaya devam edeceğiz’

Kapatılan Hayatın Sesi ve İMC TV’ de yayınlanan “Mor Bülten” ile “Ekmek ve Gül ” adlı programları sunan kadın gazeteciler, kadınların sesi olmaya devam edeceklerini söyledi.

Kanun Hükmünde Kararname ile (KHK) İMC TV, Hayatın Sesi TV, TV 10 gibi birçok TV kanalının kapatılması kararına tepkiler sürerken, İMC TV’de yayınlanan ve Türkiye’de ilk kadın bülteni olan Mor Bülten ile Hayatın Sesi TV’de kadınların mücadelesine yer veren Ekmek ve Gül programı da ekranlara veda etmek zorunda kaldı. Bu programların sunuculuğunu ve editörlüğünü yapan kadın gazeteciler ise, kadınların sesini kısmak isteyenlere karşı mücadele etmeye devam edecekleri mesajı verdi.

İMC TV Mor Bülten Editörü Serpil Savumlu, Mor Bülten’in kadınlara ve LGBTİ’lere yönelik haber yaptığını hatırlattı. Savumlu, ” Mor Bülten, Ötekileştirilen, kapalı kapılar ardından şiddete maruz kalan, aynı zamanda fabrikada, işyerinde, tekstil atölyesinde üç kuruşa çalışmak zorunda kalan, hakları gasp edilen ‘camdan düştü öldü’ denilen ev işçisi kadınların sesiydi. Sokağa çıkma yasakları ile birlikte öldürülen ve sokakta 7 gün cenazesi bekletilen Taybet Ana’nın da sesiydi Mor Bülten” dedi.

‘İMC TV’nin kapatılması ile kadınların sesi kısılmak istendi’

Mor Bülten’in sadece haber yapan bir program olmadığını, aynı zamanda kadınlar arasındaki dayanışmayı güçlendiren yanının da olduğunu belirten Savumlu, “Türkiye’nin doğusundaki ve batısındaki kadınlar ile iletişimi, mücadeleyi birleştiren ve barış taleplerini bir araya getiren bir bültendi. İMC TV’nin kapatılması ile kadınların sesi kısılmak istendi” diyerek, iktidarların kadınların sesine tahammül etmediğini ifade etti.

‘Kadın örgütleri ile kampanya planlıyoruz’

Türkiye’de gazeteciliğin kendisinin bir mücadele alanı olmaya başladığını ifade eden Savumlu, “Mor Bülten’in geri gelmesi için, İMC TV ve onun gibi kanalların açılması, gerçeklerin susmaması için mücadele vereceğiz ve vazgeçmeyeceğiz. Mor Bülten’in devam etmesi ve toplumsal cinsiyete duyarlı haber yapılması için her koşul ve platformda bu mücadeleyi devam ettireceğiz” diyerek kadın örgütleri ile birlikte kampanyalar planladıklarını belirtti.

‘Ekmek ve Gül, büyük bir kadın kolektifi ile oluştu’

Hayatın Sesi TV’de Ekmek ve Gül programının sunucusu Sevda Karaca da, programın kadınların kendine hayatta bir yer açma mücadelesinin bir parçası olarak doğduğunu söyledi. Ekmek ve Gül fikrinin medyanın cinsiyetçiliğine karşı kadınların medyası olabilmek için geniş kadın kesimleriyle tartışarak ortaya çıktığını söyleyen Karaca, kadın programı diye adlandırılan gündüz kuşağı programlarının kalıplarına sığmayan, kendine özgü bir ses ve söz yaratabilme başarısı gösteren Ekmek ve Gül programının büyük bir kadın kolektifi ile oluştuğunu dile getirdi. Karaca, “Hayatı boyunca sözüne kıymet verilmemiş kadınların sözünün en kıymetlimiz olduğu, kadınlara söz düşmeyen memleket meselelerinde kadınların değiştirici gücüne sırtımızı yasladığımız bir birikim oldu Ekmek ve Gül” dedi.

‘Mühür vuran anlayış kadınların birikimini gasp etti’

Programın mahallede, sokakta, okulda, iş yerindeki kadınların hayatını değiştirmesine vesile olduğunu dile getiren Karaca, televizyonlara mühür vuran anlayışın kadınların birikimini gasp etmek olduğunu belirtti. Karaca, televizyonlarının kapatılmasına, “Bu gaspın en sembolik yanı da kadınların elleriyle hazırladıkları, işçi kadınların ‘Ekmek ve Gül mesaisi’ yaparak gönderdikleri, kadınların kendi ihtiyaçlarından kısarak biriktirdikleri parayla oluşturulan dekorumuza, malzemelerimize el koyup kadınlara her gün hakaretler yağdıran ilahiyatçılara program yaptıran, ‘en iyi kadının itaat eden kadın’ olduğunu her fırsatta dile getirenlerin sesi haline gelen TRT’ye devretmeleridir” sözleri ile tepki gösterdi. AKP iktidarının kadına yönelik politikasını da eleştiren Karaca, kadınlar üzerinde yaratılmak istenen tahribata karşı Ekmek ve Gül’ün bütün kadınları ilişkiyle bağlayan bir araç haline geldiğini söyleyerek, “Biz kadınların arasındaki duvarları yükseltenlere, o duvarları aşmak için kullandığımız merdivenlerin basamaklarını artırarak cevap vereceğiz” dedi.

‘Kadınlar yaşam mücadelesini sürdürdükçe…’

Bir televizyon programı olarak başlayan Ekmek ve Gül’ün her kesimden kadın muhabirler ağı ile birlikte büyük bir örgütlenme haline geldiğine dikkat çeken Karaca, kapatılan Hayatın Sesi Televizyonu ardından kadın mücadelesinin devamcısı olacaklarına ilişkin de şu mesajı verdi: “Biz, birbirinden umudu kesmenin salık verildiği karanlık günlerde bir arada olmanın, birbirinden haberdar olmanın, birbirine sahip çıkmanın ne anlama geldiğini, neyi değiştirdiğini gösteren bir şey başardık. Bu başarının arkasında kadınlar var. Kadınlar yaşam mücadelesini sürdürdükçe biz de o mücadelenin göstereni, kürsüsü olmanın bir yöntemini elbette bulacağız. Nasıl ki programı kadınlarla birlikte örgütlüyorsak, bundan sonra ne yapacağımızı da kadınlara danışarak, en iyi yolun hangisi olduğuna birlikte karar vererek ilerleyeceğiz. Ama ilerleyeceğiz. Durmayacağız. Bu gaspa sessiz kalmayacağız. Bir yol açacağız.”

(nd/za/cd)