Ana Sayfa Blog Sayfa 6244

Dağlarca Şiir Ödülü, Özer ve Gündoğdu’ya verildi

Beşiktaş Belediye Başkanlığı tarafından, PEN Yazarlar Derneği ve Türkiye Yazarlar Sendikası’nın desteği ile gerçekleştirilen 2. Dağlarca Şiir Ödülü, Adnan Özer ve Cenk Gündoğdu’ya verildi.

Arife Kalender, Ataol Behramoğlu, Doğan Hızlan, Enver Ercan, Ertan Mısırlı, Haydar Ergülen ve Tarık Günersel’den oluşan seçici kurul, 2. Dağlarca Şiir Ödülü’nün Adnan Özer ile Cenk Gündoğdu arasında paylaştırılmasına karar verdi. Adnan Özer “Yol Şarkıları”, Cenk Gündoğdu ise “Harap” adlı kitaplarıyla ödüle değer görüldü.

Seçici Kurul Adnan Özer’in “Yol Şarkıları”na ödülü vermesinin geekçesini, “Türk şiirinde 1980 Kuşağının oluşumunda, farklı şiir görüşleri ve anlayışlarının buluşmasında öncü bir şair olarak atak, yenilikçi ve zenginleştirici bir görev üstlenen Adnan Özer, yerel ve evrensel kültürlerin bireşimini de özgün şiiriyle gerçekleştiriyor. “Yol Şarkıları”nda da insanın kederini ve sevincini buluşturan o ‘şiir neşesi’ni özgürce duyumsatıyor.” şeklinde açıkladı.

Cenk Gündoğdu’nun son kitabı “Harap”a verilen ödülü ise şu şekilde aktarıldı; Ele aldığı temayı kavrayış duyarlılığı ve söyleyiş zarafetiyle şiire dönüştüren Cenk Gündoğdu, poetik programını en başından yapmış bir şair tutumuyla beliriyor. “Issız”da olduğu gibi, “Harap” kitabında da insanın temel sorunu olan savaş ve yıkımı, hem bireysel hem toplumsal açılardan eleştirel bir cesaretle sorgulayan şiiri, destansı bir yola ve yoğunluğa işaret ediyor.

Ödüller, 15 Ekim, saat 18:30’da Akatlar Kültür Merkezi’nde düzenlenecek törenle sahiplerine sunulacak. (KÜLTÜR SERVİSİ)

Fakir Baykurt’suz 17 yıl

Mustafa ASLAN

Asıl adı Tahir olan Toplumcu Gerçekçi edebiyatımızın saygın adlarından birisi olan Fakir Baykurt, Burdur’da (Yeşilova-Akçaköy) 1929 yılında doğdu. Ülkemizin toplumsal ve edebiyat yaşamına önemli bir yeri olan kişilerden Fakir Baykurt aramızdan ayrılalı 17 yıl olmasına karşın yapıtları ve örnek kişiliğiyle insanımızın gönlünde yaşıyor. Onun aradan bunca yıl geçmesine kadar yapıtlarının ve kişiliğinin unutulmamasını sağlayan birçok etken sayabiliriz.

ÖRGÜTÇÜ VE  YAZAR

Küçük yaşta babasını yitiren Fakir Baykurt Balıkesir’de dayısının yanında dokumacılık yaptığı yıllar kişiliğinin şekillenmesinde ve emekçiden yana tavır koymasında etkili olduğu kanısındayım.

Kütüphane Kolu Başkanı olduğu Gönen Köy Enstitüsüne giren Fakir Baykurt burada dünya edebiyatının önemli yapıtlarını özümser. Aynı yıllarda Bursa Cezaevinde olan ve şiirleri gizli olarak yayılan Nâzım Hikmet’in şiirlerini defterlerine bir hat işçisinin inceliğiyle aktarır.  

Yurdumuzun değişik yerlerinde öğretmenlik yapan Baykurt birçok soruşturma geçirir. Yunus Nadi Roman Ödülü’nü aldığı (1958) Yılanların Öcü adlı yapıtı ve Cumhuriyet gazetesindeki yazıları nedeniyle Milli Eğitim Bakanlığı tarafından açığa alınır. Altı ay açıkta kaldıktan sonra Ankara İlköğretim müfettişliğine atanır (27 Mayıs 1960). Öğretmenlerin yaşadığı sürgün ve baskıları Onuncu Köy adlı yapıtındaki öykülerinde dile getirir.

92 kurucusu arasında olduğu Türkiye Öğretmenler Sendikasının (TÖS) ilk merkez yürütme kuruluna ve Genel Başkan seçildikten (1965) sonra öğretmen mücadelesinin daha genel olarak söyleyecek olursak emekçilerin önünü açan sayılı kişiler arasında yer alır. Onun deyişiyle 1961 Anayasası’nın getirdiği özgürlükçü ortam sonucunda kurulan TÖS’te arkadaşlarıyla kuşaktan kuşağa aktarılacak örnek bir mücadele verir. “Devrimci Eğitim Şurası” yapılır. Hemen bunu izleyen yılda “Büyük Öğretmen Yürüyüşü” başlatılır. Bundan bir yıl sonra da “Genel Öğretmen Boykotu”na katılır ve bu eylemi arkadaşlarıyla örgütleyerek yönetir.

Fakir Baykurt sendikacılığında ve yazarlığında sınıfsal bir bakış açısına sahiptir. O, kendisi gibi doğduğu günü bile tam bilemeyenlerin, adını gidip dönmeyenlerden aldığı (Amcası Tahir) ezilen halktan yanadır.

12 Mart 1971 darbesinde iki kez göz altına alındı. Arkadaşları ve onun için 27 yıl ceza istendi. Değişik cezaevlerinde kaldı. Dört buçuk yıllık askeri yargılanma sonunda TÖS davasından aklandı.

1974 Sait Faik Hikaye Armağanı’nı Can Parası adlı kitabındaki öyküleriyle kazandı. Çocuk edebiyatımıza birok değerli yapıt kazandıran yazarımızın 1978 yılında Sakarca’sı sahneye uyarlanarak İstanbul Şehir Tiyatrolarınca sahnelenir. Kara Ahmet Destanı  ile Orhan Kemal Roman Armağanı’nı (1978) kazanır ve Kültür Bakanlığı danışmanlığını yapar. 

Baykurt uzun bir uğraştan sonra pasaport alarak yurt dışına çıkar (1979). Bu bir kaçış değildir, aksine daha önce gittiği Almanya’da işçilerimizi yakından incelemek ve yazmak istiyordu. Burada öğretmenliğe geri döndü. Nitekim bu ülkedeki gözlemlerini ve yaşadıklarını  Duisburg üçlemesi adıyla (Yarım Ekmek, Koca Ren ve Yüksek Fırınlar)   okurlarına sundu. 12 Eylül 1980 darbesi olduğunda Almanya’da idi ve ülkeye  geri dönerse tutuklanıp yok edileceğini bildiği için orada kaldı. Barış Çöreği adlı yapıtıyla 1984’te Berlin Senatosu Çocuk Yazını Ödülü’nü, 1985 Alman Endüstri Birliği (BDI) Yazın Ödülü’nü Gece Vardiyası’ndaki öyküleriyle  aldı. 

Edebiyata şiirle adımını atıyor. 1945 Eskişehir’de Türk’e Doğru dergisinde yayımlanan  ilk şiiri Fesleğen Kokulum’dur. Bu şiirinde Orhan Veli ve arkadaşlarının etkileri görülür. “Saygı duyduğum” dediği Demokrasi adlı şiiri Ceyhun Atuf Kansu 1950 yılında okur. Yıllar sonra şiirlerini topladığı 71 şiirinin yer aldığı Uzun Bir Yol (1989) adıyla 60 yaşındayken yayımlanır.  

Fakir Baykurt sekiz ciltte tamamladı, öz yaşam öyküsünü. Bu kitapların adları: Özüm Çocuktur ve Köy Enstitülü Delikanlı, Kavacık Köyünün Öğretmeni, Köşe Bucak Anadolu, Bir TÖS Vardı, Genç Emekli, Sıladan Uzakta, Dost Yüzleri’dir (Portreler). Bu sekiz ciltlik kitap aynı zamanda ülkemizin toplumsal ve kültürel yaşamının da tarihi sayılır.

Baykurt’un Efkâr Tepesi, Şamaroğlanları, Yeni Kölelik mi?, Benli yazılar ise düşünsel yazılarının yer aldığı yapıtlar olarak çıkıyor karşımıza.

SÖMÜRÜYÜ HER FIRSATTA YAPITLARIYLA ANLATTI

Fakir Baykurt, ilk yapıtı Çilli’den (1955) başlayarak yapıtlarında her fırsatta sömürü ve sömürücüleri dile getiriyor. Dile getirmekle kalmıyor sadece, bunlardan kurtulmayı da başta Amerikan Sargısı (1967),  Köygöçüren (197),  Karaahmet Destanı (1977), Yayla (1977 ), Kaplumbağalar (1980) adlı  yapıtlarında toplumsal çelişkileri ortaya koyarak sömürü karşıtlığını dile getiriyor.

Açık ve net olarak ABD emperyalizmin ülkede nasıl dal budak saldığını  Fakir Baykurt’un Amerikan Sargısı romanında görebiliyoruz. Bu yapıtında gündeme taşıyor, insanlığa acı ve gözyaşından başka bir şey vermeyecek olarak gösterdiği Amerikan emperyalizmini. Hatta bu romanında daha da ileri giderek söyleyecek olursak yeni dünya düzeninin ayak seslerini okura duyuruyor. Amerika düzeninin kurulması önündeki bütün engelleri kaldırmak konusunda cinayet bile işlemeyi mübah saydığını, kaybeden kim olursa olsun  hep kazanan olmak istediğini Amerikan Sargısı adlı yapıtında okuyoruz.

“Küçük bir örnek my country, bir gazeteci doğruları yazdı kendi gazetesinde. Bilinmeyen, yakalanmayan eller, gazeteciyi ne yaptı biliyorsun sen. Yakalayıp kaçırdılar. Gözlerine (…), kezzap döktüler. Çok zordur doğru söylemek. (Amerikan Sargısı, s. 193)

Amerikan emperyalizminin kültürel ve ekonomik saldırılarını Amerikan sargısı adlı yapıtında “Küçük Amerika” düşlerini  Kızılöz adının Güzelöz olarak değiştirilen köy adı ile açıklıyor. Hatta bürokrasi merkezlerinde söz sahibi Amerikalılar köy okullarına kadar giderek dersleri dinliyor ve burada eğitim sisteminde ne gibi değişiklikler yapılacağını not ederek belirliyorlar.

ÇOCUK GELİNLİK YAZGI DEĞİL!

Fakir Baykurt yapıtlarının izlekleri ve içerikleri açsından da öncü yazarlarımız arasında yer alır. Bugünlerde sıkça gündeme gelen ve yasal düzenlemeler yapılma zorunluluğu kendini dayatan çocuk istismarı ve çocuk gelinler konusunu ‘70’li yıllarda dile getirir. 1970 TRT  Sanat Ödülü ve1971’de TDK Roman Ödülü’nü alan Tırpan adlı romanında dile getirir. Yapıt çocuk istismarına, çocuk gelinlere karşıdır. Çocuğun çocuk gibi büyümesinden yana tavrını koyar. Ancak hiçbir korumanın olmadığı, parasıyla her şeyi satın alabileceğini düşünenlere dur diyebilen bir romandır. Yapıtta, Dürü adlı bir çocukla evlenmeye kalkana sert bir ileti gönderir. Çünkü kahramanımız Dürü kendisine tecavüz etmeye kalkan gözü dönmüş Mutsu Ağa’yı cezalandırır. Dolayısıyla bu ileti bütün çocuk istismarcılarına gönderilir. Fakir Baykurt’a kadar öykü ve romanda zorla istemediği birisiyle evlendirilenlere gösterilen bir yol vardır: Canına kıymak. O, bir noktada Tırpan’la yol gösterici oldu. Ölmek yerine yaşamak ve ona zorla sahip olmak isteyene karşı başkaldırmak gerektiğini gösterir.

O, örgütlü mücadele konusundaki etkileri bugün de süren, yazdıklarıyla hep yaşayacak insanlarımızdan birsidir. 11 Ekim 1999 günü Duisburg’da yaşama gözlerini yumdu ve 14 Ekim günü İstanbul’da sonsuzluğa uğurlandığında halkının gönlünde kültürel ve mücadele birikimimize zenginlik kattı, Fakir Baykurt.

Bağdat’la Ankara arasında ‘Musul’ atışması sürüyor

Türkiye ve Irak arasındaki kriz karşılıklı açıklamalarla sürüyor. Irak Başbakanı Haydar İbadi Türkiye’nin Başika’daki varlığına ‘sıcak bakmıyoruz’ açıklaması yaparak “Türk askeri kendini Irak topraklarında piknikte sanmasın. Irak’ta piknik yok IŞİD ile savaş var” ifadesini kullandı. Başbakan Binali Yıldırım ise, “Önce siz ülkenizin içerisinde yaşayan bütün vatandaşlarınıza sahip çıkın, devlet olmayı bilin, ondan sonra Türkiye’ye laf edin.” yanıtı verdi.

IRAK’IN EGEMENLİĞİNE MÜDAHALE

Irak Başbakanı Haydar İbadi Türkiye’yi Musul’da istemediklerini tekrarladı. Haydar İbadi, Kerbela’daki İmam Hüseyin’in makamını ziyaret ettiği sırada Başika’daki Türkiye askerleriyle ile ilgili basın mensuplarının sorularını yanıtladı. Irak Başbakanı İbadi, “Türk askerinin Musul’da bulunmasına sıcak bakmıyoruz ve istemiyoruz. İmam Hüseyin’in makamından açıklıyorum. Türk hükümeti, askerini Irak toprakları içinde savaşa sürüklemesin. Türk askerinin bulunması, Irak’ın egemenliğine müdahaledir ve daha önce de dediğim gibi Türk askeri kendini Irak topraklarında piknikte sanmasın. Irak’ta piknik yok IŞİD ile savaş var, biz Musul’u IŞİD’den geri aldığımızdan sonra onları misafir olarak davet edeceğiz ama şimdilik Türk askerine Irak’ta yer yok. Çünkü biz IŞİD ile savaşla meşgulüz ve Türk askerinin burada bulunması bize engel oluyor, Musul’un kurtarılması operasyonunun içinde Türk askeri yoktur ve katılmasına izin vermeyeceğiz” dedi.

YILDIRIM: ÖNCE DEVLET OLMAYI BİLİN

Başbakan Binali Yıldırım Irak hükümetine “Önce siz ülkenizin içerisinde yaşayan bütün vatandaşlarınıza sahip çıkın, devlet olmayı bilin, ondan sonra Türkiye’ye laf edin” dedi.

Başbakan Yıldırım, İstanbul Teknik Üniversitesi’nin 2016-2017 Akademik Yılı Açılış Törenine katıldı. Başbakan Yıldırım konuşmasında “Son yıllarda güneyimizde yaşanan istikrarsız durum, en fazla Türkiye’yi etkilemektedir. Bölgeyle fiziki bağı olmayan birçok ülke orada çalışmalar yaparken, bu ülkedeki hükümetlerin sesi çıkmıyor, bu istikrarsızlığın en büyük bedelini ödeyen Türkiye’nin meseleye sahip çıkmasından rahatsız olduklarını görüyoruz. Bunu söyleyecek olanların önce ülkesine sahip çıkması lazım. Önce siz ülkenizin içerisinde yaşayan bütün vatandaşlarınıza sahip çıkın, devlet olmayı bilin, ondan sonra Türkiye’ye laf edin. İradenizi ortaya koyun. Bir takım unsurları orada barındırmaya devam ederseniz, Türkiye elbette hudutlarını korumak, vatandaşlarının can güvenliğini korumak için her türlü tedbiri alır” ifadesini kullandı.

‘TÜRK ASKERİNİ GETİRENLER YARGILANMALI’

TSK’nin Başika’daki varlığına Irak Parlamentosundan tepki geldi. Türk askerinin bölgedeki varlığını RojNews’a değerlendiren Irak Parlamentosu Kanun Devleti Grubu Dr. Adnan Esedi, “Bu güçlerin Irak topraklarına girmesi için yardımcı olanlar ya da bu güçlerin gelişi karşısında sessiz kalanlar yasalar çerçevesinde yargılanmalıdır” dedi.

Söz konusu kişi ve kesimlerin yargı önüne çıkarılarak “ihanet suçu” ile yargılanması gerektiğinin ifade eden Adnan Esedi, şöyle dedi: “Türk askerlerinin Musul operasyonuna katılmasına hiçbir şekilde izin verilmeyecektir. Güçlerini bir an önce geri çekmeli ve özür dilemelidirler.”

Fırat Haber Ajansına (ANF) konuşan KDP’nin Irak Parlamenteri Şaxewan Abdullah, Türkiye’nin Tel Afer’i Türkmenlerin denetiminde il yapmak amacıyla Musul operasyonuna katılmak istediğine işaret ederek, Sünni Arapların da Şii milislerin Musul operasyonuna katılmasını engellemek için Irak hükümetine karışı Türk devleti kozunu kullandığını belirtti.

Musul operasyonuna katılacak güçlerin Bağdat hükümeti tarafından onaylanması gerektiğine dikkat çeken KDP’nin Irak Parlamenteri Şaxewan Abdullah, şöyle konuştu: “Eğer Irak hükümeti izin vermezse Türk devletinin Musul operasyonuna katılması mümkün değildir, buna hakkı da yoktur. Sadece Türk devlet güçleri değil, Irak içindeki güçlerden de kimin katılacağına Irak hükümeti karar verme hakkına sahiptir. Bu ay yapılacak Musul operasyonuna sonuçta Irak içindeki bazı güçler de katılmayacaklardır.”
Abdullah, Türk devletinin operasyona ısrarla katılmak istemesini de “Tel Afer’i Türkmenlerin denetimindeki bir il statüsüne getirmek” olarak değerlendirdi.

INDEPENDENT: TÜRKİYE İSTENMİYOR

İngiltere merkezli Independent’ın Diploması Muhabiri Kim Sengupta, ABD’nin de Irak’ın da Musul’un IŞİD’den kurtarılmasında Türkiye’nin rol oynamasını istemediğini yazdı.
BBC Türkçe’nin aktardığına göre Sengupta, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın, Rus uçağının vurulması nedeniyle özür dilemesiyle Ankara ile Moskova arasında buzların çözüldüğünü hatırlatarak şu yorumu yaptı: Türkiye işte böyle bir ortamda Suriye’ye zırhlılarını, hava gücünü ve askerlerini yolladı. Erdoğan’ın açıkladığı amaç IŞİD ve YPG güçlerini Türkiye’nin sınırlarından uzaklaştırmaktı. Amerikalılar Kürtleri IŞİD’e karşı en etkili müttefikler olarak görüyor ama Türk Ordusu Washington’ın Kürtlerin hedef alınmaması uyarılarına kulak asmadı. Erdoğan, Kürtlerin almak istediği stratejik bir yer olan Cerablus’u Türk güçleri aldığında vakit geçirmeden Putin’i aradı. Amerikan ve Irak güçleri dokuz gün içinde Musul’u IŞİD’den alma operasyonunun ilk aşamasına başlamaya hazırlanıyor. Erdoğan Türk güçlerinin de ‘Musul’u kurtarma operasyonunda bir rol oynayacağını’ söyledi ve ‘Kimse bunu yapmamızı önleyemez’ dedi. Ama ne Irak ne de ABD Musul’a Türk katılımını istemiyor.”
Muhabir Kim Sengupta, bu noktada Putin’in, Erdoğan’a yardımcı olabilmesinin de pek mümkün olmadığını savundu.
(HABER MERKEZİ)

‘Vize muafiyeti konusu çok zor’

RUSYA Ekonomi Bakanı Aleksey Ulyukayev, ‘Türkiye-Rusya arasında yeniden bir vize anlaşması olacak mı?’ sorusuna, “Vize muafiyeti konusu çok zor” yanıtı verdi.

Dünya Enerji Kongresi’ne katılmak üzere İstanbul’a gelen Rusya Ekonomi Bakanı Aleksey Ulyukayev Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekci ile gerçekleştirdiği görüşmeye dair basın mensuplarının sorularını yanıtladı.

Rus Bakana gazeteciler ‘Türkiye-Rusya arasında yeniden bir vize anlaşması olacak mı?’ sorusu yöneltti. Ulyukayev, yöneltilen bu soruyu “(Türk vatandaşları için) vize muafiyeti konusu çok zor. Zira bu konu güvenlik ile ve Türkiye’deki terör olaylarıyla ilgili. Bu risklerin kendi topraklarımıza aktarılmasını istemiyoruz. Ciddi olarak tartışabileceğimiz tek konu (Türk) iş çevreleri için vize serbestisidir. Bu da kolay bu konu değil ama bunu konuyla ilgili çalışmaya hazırız” diye yanıtladı. (HABER MERKEZİ)

Gazi Mahallesi’nde 10 Ekim anması ve forum

10 Ekim Ankara Katliamında yaşamını yitiren 102 kişi Türkiye’nin birçok şehrinde yapılan etkinliklerle anıldı. Sultangazi Emek ve Demokrasi Koordinasyonu da Gazi Cemevinde yapılan etkinlikle 10 Ekim’de yaşamını yitirenleri andı. OHAL uygulamalarının ve basın özgürlüğünün de tartışıldığı forumda konuşan Hayatın Sesi Televizyonu Haber Koordinatörü Ercümen Akdeniz, “OHAL’e karşı büyük bir kampanya örgütlemeliyiz” dedi.
Gazi Cemevinde gerçekleşen anma ve forum etkinliği 10 Ekim’de yaşamını yitirenlere saygı duruşu ve sinevizyon gösterimi ile başladı. HDP PM Üyesi Can Memiş, Hayatın Sesi TV Haber Koordinatörü Ercüment Akdeniz ve TV10 Yönetim Kurulu Üyesi Turabi Kişin forumda konuşmacı olarak yer aldı. Can Memiş 10 Ekim anlamalarına yapılan polis saldırılarını eleştirerek, sistemin yaşanan katliamların anılmasına bile izin vermediğini söyledi. Türkiye’deki savaş ortamının 10 Ekim’de başlamadığını, 10 Ekim’de derinleştirildiğini ifade eden Memiş, “Bütün katliamlar birbiriyle bağlantılı. 10 Ekim’de hedeflenen barış mücadelesinin kendisiydi. Kadınların, gençlerin, halkların iradesinin yok sayılması IŞİD tarafından gerçekleştirilmedi. AKP politikaları buna göz yumdu” dedi. 

‘KATLEDİLENLER ANISINA MİLYONLARI ÖRGÜTLEYECEĞİZ’

15 Temmuz darbe girişimi ve OHAL sürecini de değerlendiren Memiş “15 Temmuz bir darbe girişimiydi, ama 11 Eylül’de belediyelere kayyım atanmasıyla darbe gerçekleştirildi. Geçen hafta kanlarlımız kapatıldı. Biz bunu ilk defa yaşamıyoruz. Bunların üstesinden gelip gerçeğe ulaşacağız. Onlara halka gerçeğin ulaşmasını istemiyorlar ve gerçeği ulaştıranları engellemek istiyorlar. Bizler bunları aşacağız. Barış mücadelesini bitiremeyecekler. Katledilenlerin anısına biz milyonları örgütleyeceğiz” diye konuştu.

‘17 KASIM YUNANİSTAN İÇİN NE İSE 10 EKİM DE BİZİM İÇİN ODUR’

Hayatın Sesi Haber Koordinatörü Ercüment Akdeniz, 12 TV kanalı ve 11 özel radyonun OHAL gerekçesiyle kapatıldığını hatırlatarak saldırıların herkese yapıldığına işaret etti. 10 Ekim katliamında yaşamını yitirenler şahsında Meryem Bulut ve Elif Kanlıoğlu’nun yaşamından kesitler paylaşan Akdeniz, Yunanistan’da 17 Kasım 1973’te albaylar cuntasına karşı ayaklanan ve 40 Atina politeknik öğrencinin yaşamını yitirdiği olayı anımsattı. “17 Kasım Yunanistan için ne ise 10 Ekim de bizim için odur” diyen Akdeniz, bu mücadeleden vazgeçmeyeceklerini söyledi. 10 Ekim’in birinci yıl dönümünde yapılan anmalara CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun katılmamasının tepkilere yol açtığını kaydeden Akdeniz, “Biz Yenikapı ruhu ile hareket ettikçe çok insanlar ölür. Bu ruhtan sıyrılmak gerekir” şeklinde konuştu. 

‘OHAL’E KARŞI BÜYÜK BİR KAMPANYA YÜRÜTMELİYİZ’

Basın özgürlüğü, TV ve radyoların kapatılması konusunda da konuşan Akdeniz şu şekilde devam etti: “Her katliama yaşandığında yayın yasakları getirildi. Bugün Hrant Dink cinayetini FETÖ’ye bağlıyorlar. Yarın 10 Ekim katliamını da FETÖ’ye bağlayabilirler. Yayınların kesilmesi bir şeyi gösteriyor. Biz daha neler yaşayacağız ki bizim yayınlarımızı kesmek istiyorlar. Biz bugün ya basına sahip çıkarız ya da çocuklarımızı geleceği karanlık olur. OHAL’e karşı büyük bir kampanya yürüterek bugünlerin üstesinden gelebilir.”

‘BARIŞ VE DEMOKRASİ MÜCADELESİNDE ALEVİLER GÖZ ARDI EDİLEMEZ’

TV10 Yönetim Kurulu Üyesi Turabi Kişin de basına yönelik uygulamaların yaşanan katliamlardan bağımsız olmadığını söyledi. Her dönem basın susturulduktan sonra bir göçertme, asimilasyon politikasına gidildiğini dile getiren muhalif basına baskıların bu süreçlerle birlikte yükseldiğini dile getirdi. Kişin, “Günümüz açısından da basına yönelik baskılar demokrasi mücadelesine ses olan kuruluşlar için oluyor. Bu baskıların genel gelişmelere bağlantısını kesmeden değerlendirmemiz gerekiyor. Türkiye’de barış isteyen halklarla birlikte Aleviler de yıllardır baskı görüyorlar. Türkiye’de ve Ortadoğu’da bir barış ve demokrasi mücadelesi verilecekse Aleviler göz ardı edilemez” diye konuştu.

Anma ve forum etkinliği katılımcıların serbest kürsüden katkılar yapmasıyla son buldu. (İstanbul/EVRENSEL)
 

‘10 Ekim iddianamesini kabul etmiyoruz’

Ülkenin yönetilememe sorunu olduğunu ifade eden CHP Adana Milletvekili İbrahim Özdiş, AKP’nin savaş politikalarını eleştirdi. Özdiş’in konulması CHP’nin desteklediği savaş tezkeresi ile ilgili tepki gördü.

‘101 İNSAN BARIŞ PAYDASINDA BULUŞTU’ 

Nevzat Sayan’ın oğlu Berkay Sayan, farklı kesimlerden 101 insanın ortak paydada, barış paydasında Ankara’da buluştuğuna dikkat çekerek “onlar zalimce katledildiler. Biz birbirimize girersek neden bu dikta yönetimi bizi eziyor diye çok düşünürüz. Önümüzdeki günlerde bundan daha iyisini yapabiliriz” diye konuştu. 

10 Ekim’de kaybettikleri yakınlarını anmak isteyenlere biber gazı sıkan bir düşman ile karşı karşıya olduklarını ifade eden Şebnem Yurtman’ın ablası Serap Yurtman, 10 Ekim’in artık bir mücadele günü olduğunu söyledi. Hazırlanan iddianameyi kabul etmediklerini söyleyen Yurtman, bütün siyasi sorumluların yargılanmasını istediklerini belirterek 7 Kasım’da görülecek duruşmaya herkesi davet etti. 

Salonda toplanmalarının sebebinin sadece 10 Ekim olmadığını dile getiren Dilan Sarıkaya’nın kardeşi Cengiz Sarıkaya, her türlü zulme, baskıya, gerici politikaya karşı bir duruş sergilediklerini belirterek “Elbet bir gün kazanacağız” dedi.

‘İŞÇİLER SAVAŞA KARŞI OLMALI’ 

Savaşın bedelini en başta işçilerin ödediğine dikkat çeken DİSK Çukurova Bölge Temsilcisi Hüseyin Yaşar Gündoğdu, savaşta işçiler birbirine düşman edilir” diyerek işçilerin savaşa karşı olaması gerektiğini söyledi. 

Kayyumlar atanan belediyelerin tamamında DİSK Genel İş’in örgütlü olduğunu ifade eden Gündoğdu, darbecilerin gerçekleştiremediklerini OHAL ile gerçekleştiriyorlar”dedi. Belediyede çalışan işçilere yapılan baskılardan vazgeçilmesini isteyen Gündoğdu, “Demokrasiye inancınız varsa seçilmişleri görevine iade edin” dedi.

‘ONLARA BORCUMUZ BİRLEŞMEK ‘

Saldırının amacının tüm farklı inançların emekçilerin, kadınların taleplerini reddetmek olduğunu ifade eden HDP Adana Milletvekili Meral Danış Beştaş “Halkı 1 kasımda kendilerine mecbur etmek istediler. O iktidar kanla oluşmuştur” dedi. Tezkereyi onaylayanlar yeni kapı ruhunda bileşenlerin de aynı yerde olduğunu dile getiren Beştaş, bu saldırıları boşa çıkarmanın yolunun  ortak bir cephede birleşmek olduğunu söyledi. 

FETÖ soruşturmalarının Emek ve Demokrasi güçlerine yönelik saldırıya dönüştüğünü ifade eden Emek Partisi Adana İl Başkanı Sevil Aracı  katliamda hayatını kaybedenlere borçlarının ancak baskılar karşısında bir araya gelerek mümkün olduğunu belirtti. (Adana/EVRENSEL)
 

Katliam günü fotoğraf çekmek

ÖZCAN YAMAN

Bir katliamı yaşamak…
Bir katliama tanık olmak…
Hiç düşünemeyeceğimiz kadar büyük bir acı ve isyan…
Ankara Katliam’nda birçok insan bu acıyı yaşadı.

Savaş fotoğrafçılığını anlarım. İki veya daha fazla devlet, grup savaşıyordur. Ve öldürmeler hatta katliamlar yaşanır. Savaş fotoğrafçısı ona gore ön hazırlığını yapar. Hem psikolojik olarak hem teçhizat olarak. Neyle karşılaşacağını kestirebilir. 

Bir katliamı yaşamak ve tanık olmak, fotoğraf çekmek  hiç de alışılabilecek bir şey değil. Özellikle yakından tanıdığınız birçok arkadaşınız katledilmişşse, ağırlık  iki katına çıkıyor. 

Eğer fotoğrafçı/gazeteci olmasaydım kaçar mıydım? Ne yapardım bilmiyorum.  Ama birçok insan bu saldırıyı çekti. Beyniyle çekti. Aradan geçen onca yıla rağmen Dersim Katliamı belleklerden bize kadar ulaştıysa o katliamdan sağ çıkanların hafızalarına kazınmış olduğundan.   

KATLİAM ANINDA 

Şok hali. Ne yapmalıyım düşüncesi. Zangır zangır titreme ve bu duyguların arasında ‘ben bu anları görüntülemeliyim’ düşüncesi. Bu benim kamusal görevim. İnsanlar bu acıların farkında olmalı duygusu. (Patlamayla birlikte tepkim makinenin video kayıt düğmesine basıp ilk patlamanın olduğu yere doğru koşmak oldu. O arada ikinci patlamanın farkına bile varmadım. Halbuki olduğum yere ikinci patlama daha yakındı. İlk patlamaya 30-40 m ikinci patlamaya 3-5 m uzaklıktaymışım. Muhtemelen önümdeki arkadaşlar siper oldular…) 

Karşılaştığım manzara çok kötüydü. Paramparça bedenler. İlk gördüğüm omuz ve bir baş önümde duruyordu. Hemen ardında yaralıların çığlıkları. Onlar yardım isterken fotoğraf çekmek mümkün değildi. Uzun bir süre makineyi gözüme kaldırmadan bel hizasında video çekerken arada fotoğraf çekmek oldu. İlk başlarda bakmadan çektim. Bu arada cep telefonuyla gelişi güzel birkaç fotoğraf çekip durumu anlatmaya çalıştım. Çok zorlandım. Cep telefonunu kullanmıyordum. Orada karşılaştığım bir arkadaştan yardım istediğimi hatırlıyorum. Kısa kısa hafıza kaybı yaşadım. 15-20 dakika sonra ikinci patlamanın Emek Partisi kortejinde olduğunu öğrendim. O ana kadar tek patlama gibi algılamıştım. Hayat televizyonu canlı telefon bağlantısı yaptığında sunucu arkadaş 20’ye yakın kayıp varmış dediğinde şaşırmıştım. “Ne yirmisi her yer kan ve ceset içinde. 100’e yakın ölü ve yüzlerce yaralı” dediğimde uzun bir sessizlik yaşandığını hatırlıyorum. Bu bağlantıdan referansla sosyal medyada görüntülerle birlikte paylaşıldı. 

MAKİNEYİ GÖZÜME NASIL GÖTÜRECEĞİM

Ben bu makineyi gözüme nasıl götüreceğim? O insanların gözlerine bakarak nasıl fotoğraf çekeceğim düşüncesi beni kahretti. O anki duygular fotoğraf makinesini gözüme götürmemi engelledi. Çünkü makineyi gözüne götürdüğünde kadraj yapma, estetik katma kaygısı başlar. O insanlar bu durumdayken ben bunu nasıl yapacaktım? Ben hayatımda gözüm kapalı hiç bakmadan fotoğraf çekeceğimi düşünmezdim. Böyle bir katliamın ortasında kalacağımı düşünmediğim gibi. Her taraf fotoğraftı. Hiç bakmadan da çekilebiliniyordu. Bazı gazeteci arkadaşlar makinelerini çantalarından bile çıkaramamışlardı. Üstümüze sıçrayan kan ve et parçalarının buna şahitlik edeceklerini de düşünmezdim. Bize/ bana bunların hepsini düşündürttüler. Bunu başardılar. Bunu başaranlar niye ya da ne amaçla yaptıklarını çok iyi biliyorlar. Bizler de bilmeliyiz bu acıyı nasıl yeneceğimizi. Belki bu acıları yenmenin bir yolu olarak fotoğraf önem kazanıyor. O an benim çektiğim acıyı sen de çekmelisin arkadaş. Senin çektiğin acıyı ben de çekmeliyim demenin bir yolu olarak. Barış, kardeşlik derken altı çizilen nokta burasıdır. Ülkenin son yıllarda yaşadığı ve de öyle görünüyor ki yaşayacağı günleri sizler de takip ediyorsunuz. Toplumun bir yarısı bi habermiş gibi yaşıyor. Hayat akıp gidiyor. Bir tarafın acısı şeklinde yaşanıyor. Toplum ayrıştırılmış ve katliamlar bir korku ortamı yaratmanın aracı kılınmış. 

Şimdi, yaşanan adaletsizlik ve hukuksuzlukların hesaplarını sormak için bizim belge ve delillere ihtiyaçımız var. Yaşadıklarımızı anlatmaya ihtiyaçlarımız var. Bunları geleceğe bırakmak gibi bir sorumluluğumuz var.

SICAĞI SICAĞINA PAYLAŞTIM

Bir gazeteci olarak fotoğraf-video ve yazılarımı Evrensel gazetesinde Hayat televizyonunda sıcağı sıcağına paylaştım. AFP (Fransa Haber Ajansı) aracılığıyla ve sosyal medyadan dünyaya neredeyse ilk duyuran ve görüntü paylaşan oldum. Yine de sosyal medyada paylaşamadığım bir çok parçalanmış insan bedenleri olan fotoğrafları ilgili hukuk bürolarına delil teşkil etmeleri için verdim. Katliam sonrası TİHV’den (Türkiye insan hakları vakfı) psikolojik destek aldım.  Kendimi pek dinlemeye vakit bulamadım. Sorumluların bulunması yargılanması ve cezalandırılması için hukuk savaşı verirken bir yandan da yaşadığımız olağan dışı OHAL ile uğraşır olduk. 

PAYLAŞIMLAR KANIMI DONDURDU

Katliam görüntüleri çeşitli niyet ve amaçlarla kaydedilebilir ya da manipüle edilerek servis edilebilirdi. Tersine bir algı yaratılıp toplumun dikkat ve bilinciyle de oynanabilirdi. İnternette şöyle bir araştırdığımda videoların dezenformasyon ve anti propaganda amaçlı olarak kişi ve kurumlarca kullanıldığını gördüm. En dehşet görüntülerin altına oyun havası müzikler ekleyerek paylaşanlar vardı. Atılan twitlere eklenen fotoğraflara yapılan yorumlar insanın kanını donduracak şekildeydi… Hakim/yandaş medyanın katliamı sıradan bir trafik kazası gibi göstermeye çalışmasına ya da yaşanan acıdan rant elde etme gayretlerine tanık oldum. Siyasal rant elde etmek isteyenler, ölülerimizin üstlerine örtülen pankartları bile örgüt propagandası için kullanıldığını söylemişlerdi. Katliamın 2-3 saat sonrasında etrafı çevreleyen polislere bir polis amiri şöyle sesleniyor:  “Arkadaşlar ne derlerse desinler, duymayın sinirlenmeyin. Sineye çekin. Bu gün onların acıları var.” Ben bu söze tanık oldum.  Ne demek “sineye çekin, acıları var”? Bu bile başlı başına bölünmüş bir toplum olmanın göstergesiydi. Sen benim acıma böyle yaklaşıyorsan nerde bu kardeşlik? Barış? Temsil ettiğin devlet nerde duruyor? Barışın ve kardeşliğin hayata geçirilebilmesi için ne zaman ki benim acıma ortak olursun, ben senin acına ortak olurum yani benlikten bize geçeriz o zaman barışın temelleri atılmış olur. Buradan siyasi rant elde etmeye çalışanlar, bu günün muktedirleri bu katliamların da sahipleridir. Fotoğrafçılar, gazeteciler tanıktır. Eyvallah. Ama bizler böyle vahşilikleri yaşamak ve tanık olmak istemiyoruz. Bunun için de adaletin hukukun olduğu ve sansürün olmadığı bir ülke istiyoruz. 

Can evimizden vurdular… Özgemizi bizden kopardılar

SULTAN ÖZER
25 yılı aşkın gazetecilik hayatımda insanların acılarını yüreğimde hissederek, sanki onların bir parçasıymışım gibi -ki hep onların bir parçası oldum- içim yanarak çok yazılar yazdım, haberler yaptım. 2 Temmuz Madımak Katliamı’nda evlatlarını, kardeşlerini, yakınlarını kaybedenlerin dava sürecinde nasıl yerlerde sürüklendiğine tanık oldum, yazdım. Evlatlarının hiç olmazsa kemiklerine kavuşmak için, 600 haftayı aşkın, karda, yağmurda, polis saldırısı altında inatla Galatasaray’da oturan anneleri, “Artık barış olsun, insanlar ölmesin’ diyen barış annelerini, Fadime Ana’nın (Polisler tarafından öldürülen meslektaşım, yoldaşım Metin Göktepe’nin annesi Fadime Göktepe) “Ben ölüm loo” diyen ağıtlarını ama aynı zamanda direncini, kanlı paltosu, tek ayakkabısı yakınlarına verilen, ‘Kızım uyuyordu öpemedim’ demesine rağmen dövülerek öldürülen İlhan Erdost’un yakınlarının acılarını…

Birinci yılını dolduran Ankara Gar Katliamı’nda kaybettiğimiz, gözlerinin içi gülen, hayat dolu Şebnem, Elif, henüz 9 yaşındaki Veysel… 101 can… Diğer katliamlarda kaybettiğimiz onlarca, yüzlerce can… Yaralı halde sokak ortasında bırakılan, çocuklarının gözü önünde ölüme terk edilen Taybet Ana, Cizre’de bodrum katında “kurtarın bizi” feryatlarına rağmen yakılanlar… Evladının acısını çeke çeke yaşamdan kopan Şadan Ana (Erdal Eren’in annesi Şadan Eren)… Henüz gençliklerinin baharında, birilerinin iktidarı için ölüme gönderilen, yaşamdan koparılan askerler… Gazeteciliğim boyunca hepsinin acılarını yüreğimde hissederek, benim acım diye yazdım, çizdim, içim kan ağlayarak da olsa seslerine ses katmaya çalıştım.

YAZMAK NE KADAR ZORMUŞ

Ama yazma konusunda hiç bu kadar zorlandığım, içimin bir matkapla delinir gibi olduğu, yüreğimin dağlandığı, nefes alamaz duruma geldiğim an olmamıştı. Özgecan’ım, kuzum hakkında yazmak öyle zor ki, ama yazmak da gerek. Tarihe onunla ilgili not düşmek gerek diye oturdum bilgisayarın başına. Ben bu satırları yazmaya çalışırken, acıma, Gar önünde katliamları kınamak, daha fazla canlar yitmesin diye sorumluların ortaya çıkarılmasını istemek, evlatlarını anmak için toplanmaya çalışan anne babalara, barışseverlere gaz bombalarının atıldığı, müdahale edildiği, yaralıların olduğu haberiyle de acım öfkeye dönüştü.

HAYAT DOLUYDU

Özgecan’ımız (Özge Kandemir) henüz 22 yaşında, hayat dolu, gözlerinin içi gülen, dünya güzeli bir gençti. Her ne kadar kız kardeşimin çocuğu olsa da benim kuzumdu o. Kayseri Erciyes Üniversitesi Endüstri Mühendisliği bölümü 3. sınıf öğrencisiydi. Dost canlısı, her gittiği ortamda çevresinin sevgisini kazanan, facebook’unda yazdığı gibi “Seyahatler çekiyor içim” diyerek gezmeyi çok seven, içi dışı bir, dobra dobra, yüreğinde hiç kimse için kötülük olmayan dünyalar güzeli biriydi Özge. Onu tanıyıp da sevmeyenine rastlamadım. Herkesin dostu; sevgilisi…

DAHA GÜVENLİ DİYE UÇAKLA GİTMİŞTİ

Özge, üniversiteden mühendislikte okuyan bir arkadaşı ile İTÜ’nün mühendislikle ilgili bir fuarı için İstanbul’daydı. Kimi gazetelerde çıktığı gibi İstanbul’da özel bir üniversitede okumuyordu, Ankara’dan gitmemişti.

Özge Ankara’ya gelip, bir arkadaşının arabası ile gitmek istemiş. Annesi o gün İstanbul’da üç üniversite öğrencisinin trafik kazasında ölümüne ilişkin haber nedeniyle ‘Gitme, yollar çok tehlikeli, uçakla git’ demiş. Özge de arkadaşı ile gidiş-dönüş uçak bileti alıp 7 Ekim saat 11.30 sularında Sabiha Gökçen Havaalanına inmiş. Bagajlarını alıp çıkmaları biraz sürmüş tabii…

İstanbul’dan da bir arkadaşları ile buluşup hem İstanbul’u gezecek hem de eğitimleriyle ilgili kendilerini geliştirecekler…

Kaza, Kadıköy Caferağa Mahallesi’nde saat 14.00 sıralarında meydana gelmiş, Tuğlacı Emin Bey sokak girişinde arkadaşlarıyla konuşurken bir inşaata malzeme taşıyan kamyonun dar sokağa hızla ve dar manevrayla girişi ve Özge’mizi bizden alışı… Kamyon tekerleğinin altında kalan Özge’mizin bilincini anında kaybettiği, 112 Acil ve Kadıköy Numune Hastanesi doktorlarının tüm müdahalesine rağmen hayata döndürememeleri…

Kazaya ilişkin görüntüleri izlediğimizde acımız daha da katlandı. Koca kamyonun daracık sokağa o şekilde hızla girmesi ve canımızı bizden koparması, üstelik sürücü Aydın Y. ismindeki katilin ‘adli kontrol şartıyla’ da olsa serbest bırakılması…

ACILI ANNELER BİRBİRİNİN ACISINI PAYLAŞTI

9 Ekim Pazar günü de Özge’mizi Oran Sitesi Pir Sultan Cemevinden kaldırdık, Karşıyaka’da toprağa verdik. Cemevi’nde de Karşıyaka’da da anaların acıları birbirine karıştı. Sivas’ta iki evladını birden kaybeden Hüsne Kaya (Koray-Menekşe Kaya), yine Sivas’ta kaybettiklerimizden Serkan Doğan’ın annesi Pakize Doğan, Gülsün Karababa’nın ablası Zeynep Karababa ve Handan Metin’in yakınları, 12 Eylül faşist darbesinin 17 yaşında idam ettiği Erdal Eren’in yakınları, dövülerek öldürülen yayıncı İlhan Erdost’un eşi Gül Erdost ve babasının yüzünü bile görmediği Alaz Erdost, Gar katliamında yitirdiğimiz Korkmaz Tedik’in annesi Zöhre Tedik, babası Erdoğan Tedik, yine aynı katliamda kaybettiğimiz Elif Kanlıoğlu’nun annesi Öznur Kanlıoğlu ve babası Ümit Kanlıoğlu… Hepsi kardeşimin, bizlerin acılarını paylaşarak, hafifletmeye çalıştılar, “Acılar paylaşarak azalır’ denilse de acıların bitmediğini bilerek… Evlatlarının katliamlarda, terörde ya trafik teröründe yaşamdan koparılmadığı, hayallerini gerçekleştirebildikleri bir ülke isteyerek…

evrensel/ ANKARA 

Diyarbakır’da gazeteciler basına darbeye karşı eylemde

Gazeteciler, Diyarbakır’da kapatılan televizyonların çalışanlarının çağrısıyla halkın haber alma hakkının engellenmesi ve gazetecilerin işsiz bırakılmasını protesto etmek amacıyla oturma eylemi başlattı. Eylem, basın toplantısıyla duyuruldu. Açıklamada gazeteciler, “Darbe girişimi sonrasında darbecilerle mücadele adına ilan edilen Olağanüstü Hal (OHAL) ve uygulamaya konulan Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) ile asıl darbeyi basın özgürlüğü yemiştir” diyerek, iktidarı bu uygulamadan geri dönmeye, kamuoyunu da gazetecilere destek vermeye çağırdı.

Hükümetin OHAL kapsamında çıkarılan Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile 28 Eylül akşamı aralarında Hayatın Sesi, İMC, Jiyan, Azadî, Özgür Gün, TV10, Denge, Zarok TV’nin de bulunduğu çok sayıda televizyon yayınları durdurularak kapatılmıştı. Kapatmayla kalınmayan basına yönelik darbe konsepti çerçevesinde TV binaları mühürlenmiş, kanalların tüm mallarına da el konularak TRT’ye devredilmişti. Yine Özgür Radyo, Yön Radyo gibi radyolar da aynı uygulamayla kapatıldı. Yaşanan bu durum tepkilere neden olurken, çok sayıda kişi destek eylemleri düzenlemişti. Hala yankıları süren duruma ilişkin son olarak Diyarbakır’da kapatılan televizyonların çalışanları protesto amacıyla oturma eylemine başladı.

‘ASIL DARBEYİ BASIN ÖZGÜRLÜĞÜ YEDİ’

Güneydoğu Gazeteciler Cemiyeti binasında oturma eylemi basın açıklamasıyla başladı. “Özgür basın, özgür toplum” pankartı önünde bir araya gelen gazeteciler üzerlerinde “Biz gazeteciyiz” yazılı önlükler giydi. Burada gazeteciler adına ilk açıklamayı İMC TV’den Faruk Balıkçı yaptı. Balıkçı şunları söyledi, “Basın özgürlüğü, bir ülkede demokrasinin en önemli göstergelerinden biridir. Ancak Bölge’de son bir yıldır biz gazetecilerin haber yapma ve halkın haber alma hakkının ciddi biçimde engellendiği koşullar altındayız. Darbe girişimi sonrasında darbecilerle mücadele adına ilan edilen Olağanüstü Hal (OHAL) ve uygulamaya konulan Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) ile asıl darbeyi basın özgürlüğü yemiştir. En son onlarca televizyon kanalı ve radyo kapatılarak mal varlıklarına el konuldu. Bizler kapatılan, baskı altında tutulan medya organlarında çalışan gazeteciler olarak bizi işsiz bırakan, haber yapma hakkımızı ve halkın gerçekleri öğrenme hakkını ortadan kaldıran kapatma kararını protesto ediyoruz.”

‘DAYANIŞMAYA ÇAĞIRIYORUZ’

İktidarı bu hukuksuz uygulamadan geri dönmeye çağıran Balıkçı, “Hiçbir demokratik ve hukuki dayanağı olmayan bu karara karşı kamuoyunu duyarlı hale getirmek ve basın özgürlüğünü savunmak için Diyarbakır’da 3 günlük oturma eylemi başlatıyoruz. İktidarı gazete, TV ve radyolara yönelik kapatmaları ve cezaları geri çekmeye ve basın, yayın, haberleşme özgürlüğü önündeki engelleri kaldırmaya çağırırken, gazeteci arkadaşlarımızı ve bütün kamuoyunu basın özgürlüğünü savunmaya; birlik ve dayanışmayı büyütmeye çağırıyoruz” diye konuştu.

‘GERÇEKLERİ AKTARMAYA DEVAM EDECEĞİZ’

Balıkçı’nın ardından Hayatın Sesi TV Diyarbakır Temsilcisi Cumhur Daş bir konuşma yaptı. 10 Ekim Ankara katliamında yaşamını yitirenleri anarak ve katliamı protesto ederek konuşmasına başlayan Daş, “10 Ekim Türkiye tarihi açısından karanlık bir döneme işaret ediyor. Ankara’dan önce Diyarbakır’da, Suruç’ta da bu katliamlar yaşandı ve karanlık bir süreç başladı. Bu karanlık dönemde ölümler bölge illerinde de sürmeye devam etti. Ve bu süreç toplum üzerinde baskıların arttığı, nefes alınamaz hale geldiği bir süreç olarak devam ediyor. Bu yaşananlardan biz gazeteciler de nasibimizi aldık. Yaralanan, gözaltına alınan, tutuklanan ve hayatını kaybeden arkadaşlarımız oldu. Baskılara rağmen barışın dili, sesi olduk. Bunun karşılığında yapılanları basına yönelik bir darbe ve habere erişimin, barışın sesinin engellenmesi olarak değerlendiriyoruz. Bizler, barışın sesi olmaya, haber verme mücadelemizi sürdürmeye, gerçekleri aktarmaya devam edeceğiz” şeklinde konuştu.

Yapılan açıklamaların ardından haberi takip eden gazeteciler de fotoğraf makinelerini, kameralarını ve mikrofonlarını yere bırakarak eyleme destek verdi.

‘SADECE İŞSİZ KALDIĞIMIZ İÇİN EYLEMDE DEĞİLİZ’

Eyleme katılan gazeteciler gazetemize görüşlerini aktardı. Van TV Diyarbakır Muhabiri Fuat Yaşar, “Oturma eylemine iş için değil gazetecilik için başladık. Olaya birkaç TV’nin kapatılması olarak bakmamak lazım. Bu durum muhalif gazeteciliği öldürmek ve tek gazetecilik yaratma girişimidir. Bizler mesleğine aşık kişiler olarak bu duruma kayıtsız kalamazdık. Bugüne kadar Kürt’ün Alevi’nin Ermeni’nin kısacası ötekileştirilmiş  herkesin sesi olmaya çalıştık, ancak iktidar sadece AKP’nin sesi olabilirsiniz dedi. TV’leri kapatarak da bunu uygulamak istedi. Ancak biz ötekilerin sesi olmaya ve gerçeği halka ulaştırmaya devam edeceğiz” diye konuştu.

‘TEK SESE KARŞI EYLEMDEYİZ’

İMC TV Diyarbakır Muhabiri Kadriye Devir de, Biz bu eylemi sadece kapatılan TV’lerin çalışanları olarak yapmıyoruz. Amacımız tamamen bitirilmeye çalışılan eleştirel medyaya dikkat çekmek. Geri kalan medya organlarının da hükümetin gayri resmi yayın organı haline getirilmesine de tepki gösteriyoruz. Bu yüzden medya sektörü çalışanlarından bütün medyanın hükümet medyası haline gelmemesi için yani tek ses olmamak için de eylemdeyiz” dedi.

‘HEM BASINA SALDIRI HEM DE ASİMİLASYON’

Kamuoyuna gazetecilere destek vermesi çağrısı yapan Jiyan TV çalışanı Faruk Siyahkoç da, ”Bizim Zazakî yayın yapan kanalımız kapatıldı ve bunun asimilasyon amacı taşıdığını düşünüyoruz. UNESCO’nun koruma altındaki diller listesinde yer alan Zazakî dilinde yayın yapan bir televizyonun kapatılması başka bir şekilde izah edilemez. Bu yapılanlara kamuoyunun duyarsız kalmaması gerekiyor. Özellikle yayın yaptığımız dili konuşan halkımızın buna tepki göstermesi gerekiyor. Bu yapılanlar hem basın özgürlüğüne yönelik bir saldırı hem de asimilasyondur. Halkımızı bu politikaya karşı yaptığımız eylemi sahiplenmeye çağırıyoruz” şeklinde konuştu. (Diyarbakır/EVRENSEL)

TGS Adana Şube: Cemil Uğur serbest bırakılsın

Mersin’de 16 günlük gözaltının ardından serbest bırakılan Muhabirimiz Cemil Uğur’un tutuklanmasına tepkiler sürüyor. Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS) Adana Şube Başkanı Salim Büyükkaya, gazetecilere dönük haksız ve uzun gözaltı ve tutuklama şeklindeki uygulamaların bir an önce son bulmasını istedi. Gazetemiz Muhabiri Cemil Uğur’un ve diğer tutuklu gazetecilerin bir an önce serbest bırakılmasını istedi.

Hükümetin basın üzerindeki baskıların ve müdahalelerin halkın haber alma özgürlüğünü engellediğini ve basın özgürlüğünü ortadan kaldırdığını vurgulayan Büyükkaya, “Demokrasinin en önemli göstergelerinden biri olan basın özgürlüğünü ve halkın haber alma hakkını ayaklar altına almaktadır. Özgür Gündem gazetesinin kapatılması, televizyon ve radyolar kapatılmakta ve gazeteciler tutuklanmaktadır. Halkın haber alma ve gerçekleri öğrenme özgürlüğü için mücadele bu gün herkesin görevi olmalıdır” diye konuştu. 

NE OLMUŞTU?

Mersin’de haber takibi yaparken gözaltına alınan ve 16 günlük gözaltının ardından adli kontrol şartıyla serbest bırakılan muhabirlerimizden Cemil Uğur il dışına çıkma izni almak için gittiği karakolda hakkında yakalama kararı alındığını öğrendi. 6 Ekim’de Sulh Ceza Hakimliğine çıkarılan Uğur, “Örgüte üye olmak” ve “örgüt propagandası” suçlamalarıyla tutuklandı. Gazetemizin Mersin Muhabirleri Cemil Uğur ve Halil İbrahim Polat, 23 Ağustos’ta ‘Özgürlük Nöbeti’ eylemini takip ettikleri sırada gözaltına alınmıştı. Kendilerini gözaltına alan polislere “Gazeteciyiz, haber takip ediyoruz” diyen  muhabirlerimize yanıt “Ne gazeteciliği, OHAL var” olmuştu. Muhabirlerimiz, başta gazeteciler, işçi ve memur sendikaları, siyasi partiler ve CHP, HDP milletvekillerinin girişimleri ve oluşan kamuoyunun ardından 16 günlük gözaltı sonucu adli kontrol şartıyla serbest bırakılmıştı. (AdanaEVRENSEL)