Ana Sayfa Blog Sayfa 6246

Clinton: Kürtleri silahlandırırım

Önerdiğimiz linkler Trump tepkilere rağmen adaylığı sürdürmede kararlı Tarihçi Fitzpatrick: Clinton’ın avantajı tecrübesi

ABD’de şimdiye dek 200’den fazla kadın başkanlık için yarıştı ancak başarılı olamadı. Tarihçi Ellen Fitzpatrick’e göre Hillary Clinton bugüne dek yarışan bütün kadın adaylardan daha fazla tecrübeye sahip. (01.10.2016)

TV düellosunun galibi Clinton

ABD başkan adayları Hillary Clinton ve Donald Trump’un ilk televizyon düellosu hararetli tartışmalara sahne oldu. Yapılan anketler Clinton’ın tartışmanın kazananı olduğunu gösteriyor. (27.09.2016)

Düelloyu Trump’ın yardımcısı kazandı

Beyaz Saray’ın iki numaradaki adayları televizyon düellosunda karşı karşıya geldi. Düelloda Trump’un yardımcısı olarak yarışan Mike Pence, rakibi Tim Kaine’ı geride bıraktı. (05.10.2016)

ABD’de Demokratların adayı eski Dışişleri Bakanı Hillary Clinton ile Cumhuriyetçilerin adayı iş adamı Donald Trump TV programında ikinci kez kozlarını paylaştı. TV düellosu, karşılıklı suçlamalarla çok sert bir tonda geçti. Başlangıçta el sıkışmaktan kaçınan adaylar tartışma sonunda tokalaştı.

Hillary Clinton, Suriye’deki savaşın tartışıldığı kısımda Kürtlerin silahlandırılması konusuna değindi. Clinton, “Başkan olursam Kürtleri silahlandırmayı değerlendirirdim” ifadesini kullandı.

Trump özür diledi

Trump ise kadınlarla ilgili aşağılayıcı ve küfürlü sözler sarf ettiği video kaydından ötürü özür diledi. Videoyu “soyunma odası sohbeti” diye tanımlayan Trump, “Bundan gurur duymuyorum. Ailemden ve Amerikan halkından özür diliyorum” dedi. Kadın düşmanı olmadığını belirten Trump, “Hiç kimse benden fazla kadınlara saygılı olamaz” görüşünü dile getirdi. Clinton’ın eşi, ABD eski Başkanı Bill Clinton hakkındaki taciz suçlamalarını hatırlatan Trump, “Benimkisi lafta kalırken o işi eyleme döktü” dedi. Clinton ise videonun, “Trump’ın gerçekte kim olduğunu gösterdiğini” savundu. 

‘Clinton cezaevinde olurdu’
Tartışmada Clinton’ın e-posta skandalı da gündeme geldi. Trump, “Eğer ben başkan olsaydım sen şu an cezaevinde olurdun” dedi. Trump, “Müslümanları ABD’ye almayalım” yönündeki çağrısını ise yumuşattı. Trump özellikle Suriye gibi ülkelerden ABD’ye gelecekler için çok güçlü güvenlik kontrolü yapılması gerektiğini vurguladı. Donald Trump, “on binlerce Suriyeliye ABD’nin kapılarının açılmasının tüm zamanların en büyük Truva atı olacağı” görüşünü dile getirdi.

© Deutsche Welle Türkçe

DW/AFP/dpa/GA, AG

Yorum: Nefret dolu ve silik düello

İkinci kez canlı yayında kozlarını paylaşan Başkan adayları Hillary Clinton ve Ronald Trump arasındaki ikinci söz düellosu nesnel tartışma olmaktan çok psikolojik savaşa benziyordu. Milyarder işadamı Trump kadınları aşağılayan kazak erkek tarzındaki konuşmasının video kaydına nasıl tepki gösterecekti? Hillary Clinton, kocasının evlilik dışı ilişkileriyle ilgili olarak rakibinin söylediklerine nasıl karşılık verecekti?

Karşılıklı ithamlar canlı yayından önce başlamıştı. Trump yayından bir saat önce alelacele basın toplantısı düzenledi ve üçünün Bill Clinton’ın cinsel tecavüzüne uğradığını söylediği dört kadını medya mensuplarının karşısına çıkardı.

Canlı yayından önceki şaşırtma girişimi

Bu manevra hiç şüphesiz Hillary Clinton’a sürpriz saldırı amacını taşıyordu. Trump Demokrat rakibinin kafasını karıştırarak, geçen haftadan bu yana uğradığı kaybı telafi etmek istemişti. Zorunlu el sıkışma sırasında birbirlerinden nasıl iğrendikleri yüzlerinden okunuyordu.

ABD Başkanlığı için yarışan adaylar arasındaki ikinci canlı yayın hor görme ve nefret havası içinde geçti. Mimik ve jestlerinden karşılıklı antipatilerini dışa vurmakla birlikte iki aday da kontrollü davranarak hakaretamiz sözler söylemedi. Hillary Clinton’dan bu dikkati göstermesi zaten beklenebilirdi. On yıllardır aşırı disiplin gerektiren nice olayla karşılaşmıştı. Aynı zamanda canlı yayınlarda programına açıklık getirmeye çalışıyordu. Bayan Clinton sempatizanlarına ve kararsız seçmene neden Başkanlık görevine daha uygun olduğunu ve Beyaz Saray’a hangi siyasi planları taşıyacağını anlatmaya çalışıyor.

Ines Pohl

Trump’un niteliksizliği

İkinci söz düellosunu kazanmak için elinden bir şey gelmeyecek olması haksızlık olarak algılanabilir. Kazanabilmesi Trump’un işi terbiyesizliğe vurmasına bağlıydı. Ama Trump bunu yapmadı. Donald Trump yine hiçbir soruya tutarlı cevap veremedi ve bol keseden yaptığı vaatleri nasıl yerine getireceğine açıklık kazandırmadı. Onu körü körüne destekleyenler bu yüzden ona kırgınlık duymayacaklardır. Trump sempatizanları da Clinton’dan en az onun kadar nefret ediyor. Adaylarının, Başkan seçildiği takdirde Clinton’ı içeriye attırmaya çalışacağı şeklindeki sözleri hoşlarına gitti. Mitinglerinde üzerinde ‘Clinton hapse’ yazılı tişörtlerin kapışılması, taraftarlarının Trump’u nasıl kayıtsız şartsız desteklediğini göstermiyor mu?

Ancak Trump bu tuhaf seçimin sonucunu belirleyecek olan kararsız ve bağımsız seçmen kitlesini kaybetti. Clinton’ın bu kitleyi net ifadeleri ve yakınlığıyla ikna etmiş olması mümkündür. Bu şov devam edecek. İkinci canlı yayından gelen en iyi haber 8 Kasım’a bir gün daha yaklaşılmış olmasıydı. O tarihte kampanya geride kalmış olacak.

© Deutsche Welle Türkçe

Ines Pohl

Iraklı parlamenter: Türk askerini getirenler yargılanmalı

Türk askerinin Güney Kürdistan Bölgesi ve Irak topraklarındaki varlığına yönelik tepkiler artıyor. Türk askerinin bölgedeki varlığını RojNews’a değerlendiren Irak Parlamentosu Kanun Devleti Grubu Dr. Adnan Esedi, “Bu güçlerin Irak topraklarına girmesi için yardımcı olanlar ya da bu güçlerin gelişi karşısında sessiz kalanlar yasalar çerçevesinde yargılanmalıdır” dedi.

‘İhanet suçundan yargılanmalılar’

Söz konusu kişi ve kesimlerin yargı önüne çıkarılarak “ihanet suçu” ile yargılanması gerektiğinin altını çizen parlamenter Adnan Esedi, şöyle dedi: “Türk askerlerinin Musul operasyonuna katılmasına hiçbir şekilde izin verilmeyecektir. Güçlerini bir an önce geri çekmeli ve özür dilemelidirler.”

‘Türk askeri Başika’dan çıkmalı’

Fırat Haber Ajansı’na (ANF) konuşan KDP’nin Irak Paramenteri Şaxewan Abdullah, Türkiye’nin Tel Afer’i Türkmenlerin denetiminde il yapmak amacıyla Musul operasyonuna katılmak istediğine işaret ederek, Sünni Arapların da Şii milislerin Musul operasyonuna katılmasını engellemek için Irak hükümetine karışı Türk devleti kozunu kullandığını belirtti.

Abdullah, şunları söyledi: “Parlamento oylamasında Türk askerinin Başika’dan çıkması için evet oyu kullandım. Biz Irak Güvenlik Komitesi olarak Türkiye’nin Bağdat konsolosluğunu çağırarak kendisine Başika’daki Türk askeri varlığının Irak hükümetiyle anlaşmaları gereği sadece güvenliği sağlamakla yükümlü olduklarını söyledik.”

Abdullah, Musul’daki bazı Sünni aşiretlerin Şii Heşd El Şeebi’nin Musul operasyonuna katılmasını istemediklerini, Türk ordusunun katılımını da Irak ordusuna karşı bir baskı aracı olarak kullandıklarını belirtti.

Türk askerinin 2015’te Başika’ya eğitim vermek amacıyla geldiğini, bunun da dönemin Başbakanı Ahmet Davutoğlu’nun 2015 Hewler’i ziyaretinde karara bağlandığı bilgini veren Abdullah, “Bundan sonra Güney Kürdistan’dan 10 bin kişi Başika’ya eğitim için gönderildi” dedi.

‘Bağdat’ın onayını almayan operasyona katılamaz’

Musul operasyonuna katılacak güçlerin Bağdat hükümeti tarafından onaylanması gerektiğine dikkat çeken KDP’nin Irak Parlamenteri Şaxewan Abdullah, şöyle konuştu: “Eğer Irak hükümeti izin vermezse Türk devletinin Musul operasyonuna katılması mümkün değildir, buna hakkı da yoktur. Sadece Türk devlet güçleri değil, Irak içindeki güçlerden de kimin katılacağına Irak hükümeti karar verme hakkına sahiptir. Bu ay yapılacak Musul operasyonuna sonuçta Irak içindeki bazı güçler de katılmayacaklardır.”

Abdullah, Türk devletinin operasyona ısrarla katılmak istemesini de “Tel Afer’i Türkmenlerin denetimindeki bir il statüsüne getirmek” olarak değerlendirdi.

(rp)

Kapatılan Zarok TV’ye şarkılı destek

Şubadap Çocuk, kapatılan Kürtçe çizgi film kanalı Zarok TV için şarkı besteleyerek kanalın açılmasını ve çocukların kendi anadillerinde çizgi film izleme olanağının engellenmemesini istedi.

Geçtiğimiz günlerde Başbakanlık emri ile OHAL kapsamında birçok muhalif yayın organının kapısı mühürlenmiş, canlı yayında yayınları kesilmişti. Kapatılan kanallar arasında yalnızca çocuklar için Kürtçe yayın yapan Zarok TV de vardı. Zarok TV’nin kapatılmasıyla binlerce çocuk sürekli izlediği ve anadilini öğrendiği/pekiştirdiği bir televizyondan uzak bırakıldı.

Yayınına geçen sene 21 Mart’ta başlayan Merkezi Diyarbakır’da olan Zarok TV, Kürtçe’nin Kurmanci, Zazaki ve Sorani lehçelerinde çizgi filmlerin yanı sıra çocuklara yönelik programlar yapıyordu. Zarok TV’nin çıkarılan KHK ile bölücü yayın yaptığı gerekçesi ile kapatılmasına birçok çevreden tepki geldi. Yalnızca çizgi film, çocuk programları ve klipleri paylaşan bir kanalın nasıl bölücü yayın yapacağı sorusu ise hala yanıt bulamamış durumda.

Zarok TV’nin kapatılmasının ardından yayınlanan birçok dayanışma mesajına Praksis Müzik Kolektifi içinde çocuk şarkıları besteleyen Şubadap Çocuk’tan şarkılı destek geldi. “Zarok TV açılsın, çizgi film başlasın!”  adındaki şarkı ilk günden büyük beğeni topladı.

‘ANADİLİNDE ÇİZGİ FİLMİ ÖNEMSİYORUZ’

Şubadap Çocuk’tan konuştuğumuz Semih Tokkuzun “Ülke açık faşizm altında ve Zarok TV’nin bölücü faaliyet yaptığı için kapatılması da faşizmin absürtlüğünü gösteriyor. İktidarın, yalnızca çocuklar için yayın yapan bir kanalı kapatması halktan ne kadar korktuğunu gösteriyor. Şubadap Çocuk olarak çocukların anadilinde çizgi film izlemelerini önemsediğimizden biz de son 6 aydır Zarok TV ile beraber çalışmalar yapıyoruz. Kapatmanın iktidarın Kürtçe alerjisi yüzünden olduğunu görüyoruz. Bunun için biz de en iyi bildiğimiz şey olan müzik ile dayanışma göstermek istedik” dedi. (İzmir/EVRENSEL)

‘Onur ve onursuzluk savaşı yaşanıyor’

‘Açıkçası şu anda çevresinde örgütlenilecek en önemli değerin onur olduğunu düşünüyorum. Onurlu olmak, baş eğmemek, kendini satmamak. Bu savaşın onur ve onursuzluk arasında, özgür olmak ve köle olmak arasında olduğunu, bu savaşın bir değerler savaşı olduğunu ya da buna tercüme edilebileceğini düşünüyorum’

Boğaziçi Üniversitesi Öğretim Görevlisi Yrd. Doç. Dr.Nazan Üstündağ, barış mücadelesi ile tanıdığımız bir akademisyen. Üstündağ ile Türkiye’nin geleceğini ve AKP hükümetinin kaçırdığı barış fırsatını konuştuk. Üstündağ, yaşanan savaşı ‘onur’ ve ‘onursuzluk’ arasında yaşanan bir savaş olarak nitelendiriyor.

 PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın 21 Mart 2013’te  okunan mesajıyla Demokratik çözüm süreci başlatılmıştı. Bu süreç Türkiye ve Ortadoğu için ne kadar önemliydi?

Ortadoğu’da fazlasıyla eşitsizlik, adaletsizlik, iktidar ve servet birikimi sorunu var. Bunun yanı sıra ve bununla bağlantılı olarak Ortadoğu’nun sorunlarını çözümsüz bırakan en önemli iki konudan biri Filistin, biri ise Kürdistan sorunudur diyebiliriz. Filistin ve Kürdistan’ın sömürge ve işgal konumları devam ettikçe Ortadoğu’da kullanılan devlet şiddet ve terörü meşrulaştırılıyor, popülerleşiyor, güvenlik politikaları sorgulanmaksızın kabul ediliyor. Ayrıca bu iki sömürge üzerinden süren çatışmalar, uluslararası güçlerin bölgedeki manevra alanlarını sürekli olarak besleyen ve arttıran bir rol oynuyor. Bugün doğal olarak karşıladığımız bir çok imha politikası önce buralarda ortaya çıkıp, dünyaya yayılıyor. Bu anlamda 2013’teki süreç Ortadoğu için yepyeni bir imkandı ve hayatiydi.

İlk olarak Ortadoğu’da ilk kez halkların birlikte yaşamayı ve belli bir coğrafyayı ülke kabul ederek burada yaşamanın kriterlerini birlikte belirleyecekleri bir sürecin kapısı aralanmıştı. Bu hepimizi çok heyecanlandırdı, aynı şekilde dünyayı da heyecanlandırdı. Aslında süreci, Arap Baharı ile ve daha sonra cereyan eden Gezi ile birlikte okuduğunuzda, özgürleşmeye çalışan ve yeni yaşam modelini birlikte arayan bir Ortadoğu halkları isyanı ve iradesinin parçası olarak görebiliriz.

İkinci olarak bu süreç dünyada 1990’dan beri süren 118 barış sürecinin ardından geldiği, yine Türkiye’de bir çok barışma denemesinden sonra cereyan ettiği için önceden yapılmış bir çok hatanın yapılmayacağını umduğumuz bir süreçti. Nitekim Öcalan daha önceki deneyimleri temel alarak bu tür hataların önlenmesine dair bir dolu yasa önerisinde bulundu. Ancak bunların bir çoğu kabul görmedi.

Üçüncü olarak ise Türkiye açısından baktığınızda süreç Türkiye’yi evrenselleştiren, evrensel meseleleri tartıştıran bir döneme soktu. Geçmişle nasıl hesaplaşılır? Nasıl affedilir? Cinsiyet eşitsizliği ve diğer eşitsizlikler birbirlerine nasıl bağlantılıdır? Demokrasi ve barış ilişkisi nedir? Şiddet ve egemenlik arasındaki ilişki nedir? Emek sömürüsü ve etnik tahakküm arasındaki bağ nedir? Sermaye birikimi ile şiddet ya da şiddetsizlik arasındaki ilişki nedir? gibi tüm dünyanın uğraştığı ve cevap bulmaya çalıştığı soruların tartışıldığı bir ortam yarattı. Bilgi üretme süreçlerini çok ciddi şekilde hızlandırdı. Akademi açısından bakacak olursak Türkiye’deki ve Kürdistan’daki bilgi üretimini dünya sahnesine çıkartan-elbette Rojava deneyimi ile birlikte- bir dönemi yaşamamızı sağladı.

Demokratik çözüm süreciyle açılan kanal 200 yıllık Kürt meselesini ve 1984’ten beri süren savaşı sonlandırmak için önemli diyalog kanalı açmıştı. Devlet değerlendirmedi, Türkiye halklarının destek düzeyi konusunda ne söylenebilir?

Bu süreci kimsenin iyi değerlendiremediğini düşünüyorum, sadece devletin değil. Halkların pasif desteği bir çok araştırmada görüldüğü gibi çok çok üst düzeydi. Öyle ki biliyorsunuz MHP tabanında dahi barış ve çözüm yanında duran, örneğin anadilde eğitimi destekleyen yüzdeler ciddi biçimde artmıştı. Hatta 7 Haziran seçimlerinde MHP tabanından HDP’ye oy kaymasını gözlemlediğimiz yerler olması dahi elbette sürecin sonucu oluşan yereldeki yakınlaşmalar sayesindeydi. Bu yerel yakınlaşmaları bir toplumsal harekete dönüştürmek konusunda muhalefetin eşsiz derecede zayıf ve beceriksiz kaldığını söylemek gerekir. Bunu defalarca yazdım ama bir kez daha tekrar edeyim. “Barışmak” sahnede cereyan eden, sahnelenen ve “önemli” kişilerle gerçekleşmesi gereken bir şey olarak görüldü. Oysa Aleviler ile Kürtleri, Kürtler ile Türkleri, AKP’li ve HDP’li Kürtleri, laikleri ve İslamcıları, kadınları ve erkekleri yerelde bir araya getirecek çokça olanak vardı. Bu fırsatı bir ölçüde de olsa sadece kadınlar değerlendirdi. Meclis, Kandil ve yerel ziyaretler yaptıklarını, çok farklı grupların yerelde bir araya geldiğini biliyorsunuz. Belki tam da bu yüzden savaş başladığında en örgütlü biçimde refleks gösteren, dayanışma ağları yaratanlar da kadınlar oldu. Bir de sanırım avukatlar ve sağlıkçılar. Çünkü iş yapıyorlar.

Bana göre üzerinde en konuşmaya değer meselelerden biri barışın yanında saf tutan pasif iradenin nasıl bu kadar hızlı bir biçimde tasfiye edildiği . Bunun yerine nasıl sahnenin lince geçtiği ki bence televizyon sahnelerindeki liberal barış ile hemen onu ikame eden linçci savaş arasında önemli bir ilişki var. İkisi de toplumsal mekanizmaların yokluğuna/yok bırakılmışlığına işaret ediyor.

Barış isteyenler, akil insanlar, sürecin akamete uğramaması için kritik roller üstlenebilir miydi?

Demokrasi isteyenler çeşitli evrelerde barış sürecine sahip çıktı. Konferanslar yapıldı, kurumlar, bloklar kuruldu. Elbette sürecin yapısını, yöntemini eleştirenler de oldu. Şahsen ben bu eleştirilerin önemli bir bölümüne katılmadım. Barış sürecinde AKP kendisine muhalefet etmek ile barış sürecine muhalefet etmeyi aynı şey olarak resmetmeye çalıştı. 7 Haziran’a giderken demokrasi güçleri ve HDP bu algıyı kırmayı ve AKP’ye muhalefet etmek ile süreci desteklemeyi ayrıştırmayı başardı. Bu sefer de AKP barış istemek ile muhalefeti eşleştirdi. Bu manevrayı tahmin etmiş olsak da hazırlıklı değilmişiz ve partiler üstü bir barış ve demokrasi politikası geliştiremedik.

Akil İnsanlar heyetleri de kesinlikle rol üstelenebilirdi. Heyet hakikaten bağımsız kimselerden oluşsaydı sadece bir kaç asgari noktada birleşerek çağrılar yapabilirdi ancak böyle bir yapısı olmadığı için herkes kendi tarafına dağıldı. Bir de tabii heyetin her kesim tarafından itibarsızlaştırılmasına yönelik yürütülen, yorucu ve yıpratıcı kampanyaları unutmamak lazım. Öte yandan biz Barış İçin Akademisyenler olarak defalarca sürece, heyetlere destek verdik. Onlarla beraber hareket ederek yapıcı eleştiriler kaleme aldık. Benzer bir şeyi kadınlar da yaptı. Ancak böyle bir tavırı diğer kurumlardan göremedik.

Öcalan beni enstrüman olarak görmeyin dedi ve iktidarı ciddiyete çağırdı. Sizce iktidarın istenilen düzeyde yaklaşım geliştirmemesinin arkasında hangi parametreler saklıydı?

Bunun görünmeyen yüzünü benim bilme imkanım yok. Ancak son bir sene içinde olanları değerlendirdiğimizde devletin farklı kurumları ve bu kurumları yöneten farklı bileşenler arasında çözüme yaklaşım konusunda büyük farklılıklar olduğu, çatışmaların Kürt meselesi üzerinden yürüdüğünü söyleyebiliriz. Çözüme ciddi yaklaşmış bir kesimin olduğunu düşünüyorum. Bu kesim belli ki yenildi, tasviye oldu, Suriye üzerinden Ortadoğu ile derin ilişkiler içine girmiş ve sürece manipulatif ve enstrümental yaklaşan bir kesim de var ki bu şimdi artık, sürece tamamen karşı konumlanmış Ergenekon’la işbirliği içinde. Fetullah Cemaati’nin de kendi ajandası çerçevesinde, özellikle Kürdistan’da cemaat yapısını güçlü tutacak şekilde olaylara dahil olduğunu biliyoruz. Zaten demokrasi paketinde Kürtçe eğitimin özel okullarda verileceği maddesi ile cemaatin süreçte kendi çıkarını nasıl güttüğünü gözlemlemiştik.

Bir de tabii daha açık bir gerçeklik var. Nihayetinde AKP/iktidar, daha önce bir çok defa belirttiğimiz gibi çözümden bir kaç şey bekliyordu. Birincisi Kürdistan’ın mekanlarının tekinleşerek sermayeye açılması. İkincisi şiddet tekelinin devlet kurumlarına geçmesi ve böylelikle yasanın tekleşmesi. Üçüncüsü ise AKP’nin yazdığı “tüm suçları laikler işledi” şeklindeki tarih yazımının tekilleşmesi. Ancak böyle olmadı. Demokrasi çokluk demektir. Tam tersine tarih yazımları çoklaştı, sermaye demokratik özerklik ideolojisinin direnciyle karşılaştı ve Türkiye Cumhuriyeti yasası bölgede Kürt kurumları ve örgütlenmesi ile birlikte sivil alanda daha da ifşa oldu. Böylece devlet, savaşı tercih etti, büyük bir yıkım politikasıyla bölgeyi inşaat sektörüne açtı, OHAL ve kayyumlarla yasanın tekleşmesini sağladı ve 15 Temmuz üzerinden tekil bir İstiklal Savaşı tarihine sığındı. Yani demek istediğim şu ki savaş sivil hayatta ve demokratik siyasette devletin projesinin yenilmesi yüzünden başladı. Ne yazık ki aynı şeyi tüm Ortadoğu’da gözlemliyoruz.

Kolombiya’da FARC ile anlaşma sürecinde birçok ülke arabulucu oldu, BM devreye girdi. Burada uluslararası güçlerin çözüm sürecinde ya da bitişinde nasıl bir etkisi oldu?

Uluslararası güçlerin niyeti hibir zaman tek olmadığı gibi, çıkarsız da hareket etmezler. BM’nin öne sürdüğü kriterler elbette önemli deneyimler sonucunda kazanılmış ancak bazı açılardan sürekli devleti tahkim etmeye yönelik olduğu, toplumu güçlendirmediği eleştirisine de maruz kalıyor. Böylelikle barış süreçleri küresel kapitalizmin bir aracı haline geliyor. Ben mesela baştan beri uluslararası aktörlerin süreçte devreye girmemesinin olumlu olduğunu, arabuluculuk, gözlemcilik gibi araçların yerel ve bölgesel aktörler tarafından doldurulması gerektiğini savundum.

Çünkü katıldığım BM toplantılarında yerel aktörlerin barış süreçlerinin uluslararasılaşması sonucunda nasıl güçlerini kaybettiğine, sürecin nasıl şeffaflığını yitirdiğine dair anlatılarını çokça dinledim.

Çözüm sürecinin hem pratik hem de söylemsel anlamda Suriye savaşının bir uzantısı halinde temsil edilmesinin, IŞİD-YPG denkleminin AKP-HDP/PKK şeklinde tercüme bulmasının olumlu rol oynamadığı kanısını taşıyorum.

İmralı heyetinde yer alan Sırrı Sürreya Önder,  ‘Biz böyle pespaye bir çapul kapitalizm karşısında eğer bu birleşimi, muhalefeti örgütleyemiyorsak sorun kendimizdedir’ demişti. Bu bağlamda bundan sonrası için ne söyleyebilirsiniz?

Ben gerçek bir dünya savaşından geçtiğimizi düşünüyorum. Dünya savaşı dediğimiz zaman iki şey anlaşılabilir. Birincisi büyük güçlerin Çin, Rusya, ABD, Avrupa vs., bunların yürüttüğü, başkalarının da kendine yer biçmeye çalıştığı bir paylaşım ve hegemonya savaşı. İkinci bir yorum -ki ben bu yorumu kendime yakın görüyorum- tahakküm güçleri ve özgürleşme güçleri arasında yaşanan bir mücadele. Ortadoğu, Latin Amerika, ABD, Avrupa, Hindistan, Çin, her yerde bir yandan halkların ciddi arayışlar içinde olduğunu görüyoruz. Bu siyahların gücü hareketinden, Arap Baharı’na, göçmen direnişlerinden Kürt Özgürlük Hareketi’ne, Hindistan’daki Maocu hareketten, Brezilya’daki olimpiyatlara karşı direnişlere kadar her yere damgasını vuran, Putin, Erdoğan, Trump vs. nezdinde ise karşı güçlerin örgütlendiği bir mücadele. Bakın bu iki hat şiddeti de birbirinden farklı örgütlüyor. Her yer bu savaşın sahnesi. Büyük bir hakikat üretiyor halklar sonra bu hakikatler ya bu güçler tarafından ya da IŞİD gibi devrimci ruhu karşı devrimci pratiğe dönüştüren yapılar aracılığı ile gasp ediliyor, yağmalanıyor. İşte böyle bir dönemde herhalde atıl kalmak dünyanın en acı verici deneyimi. Ne yazık ki çokça atıl kalıyoruz. Bir savaş var. kimse bundan muaf kalamaz, kalamıyor. Peki o zaman ne yapmalı?  Elbette örgütlenmeli. Ama nasıl? Açıkçası şu anda çevresinde örgütlenilecek en önemli değerin onur olduğunu düşünüyorum. Onurlu olmak, baş eğmemek, kendini satmamak. Toplumu bu değerler çevresinde diyaloga açabileceğimizi düşünüyorum. Bu savaşın onur ve onursuzluk arasında, özgür olmak ve köle olmak arasında olduğunu, bu savaşın bir değerler savaşı olduğunu ya da buna tercüme edilebileceğini düşünüyorum. İşte bu kadar basit onur ve onursuzluk.

5 Nisan 2014 yılında Öcalan’ın heyetle yaptığı son görüşmede paralel yapıya işaret etmişti.  Ve darbe mekaniği denen zinciri 15 Temmuz ile ortaya çıktı. İktidar bu süreçten ders çıkarabilecek mi?

Hayır asla. Hiç sanmıyorum. Tam tersine bu sürecin sonucunda zaten iktidarın parçalandığını, bir çeşit yıkım yaşandığını düşünüyorum. Bunu iktidarın ders çıkarmasının beklenildiği değil, iktidarın yıkılmasının amaçlanması gerekildiği bir dönem olarak değerlendiriyorum.

OHAL, KHK ile herkes cendereye alındı. Çatışmalar yoğunlaştı. Türkiye’nin iyice saplandığı Suriye krizi derinleşti. Nasıl bir 2017 öngörüyorsunuz?

Açıkçası Türkiye’de geleceği öngörmek ne derece mümkün bilemiyorum. Ama şu an 2017’nin çok çetin geçeceğine inanıyorum.

Barışta ısrar

Paris’te PKK kurucularından Sakine Cansız’a suikastin ardından Öcalan heyete ‘Tam da bu provokasyonla aslında benim süreci sonlandırmamı istiyorlar. O zaman hem bu katliamların hesabını sorabilmek hem bu tuzağı boşa çıkarabilmenin en temel yolu olarak barış iradesinin arkasındaki tahkimatımızı daha da güçlendirmemiz gerektiği kanaatine vardım ve tekrar devam ettirdim’ demişti. Yani Öcalan her şeye rağmen tüm görüşmelerde barıştaki ısrarını görüyoruz…

Şiddetin hiyerarşik biçimde örgütlendiği savaş durumu her zaman ilişkileri derinleştirir, toplumsal iradenin önüne askeri iradeyi koyar, imkanları yok eder, doğayı, insanları, hayalleri öldürür. Kürt halkını sürekli savaş içinde tutmaktan daha çok ne işine gelir ki iktidarın? Bunun karşısında barışı örgütlemeye çalışmak ısrarı direnme ısrarıdır.

Geçenlerde Öcalan, ‘Bizim projelerimiz vardı, devlet bu projelere hazırsa biz bu projeleri 6 ayda hayata geçirebiliriz. Devlet samimi olsaydı bu sorun şimdiye kadar çözülürdü bu kadar insan ölmezdi’ dedi. Sizce Öcalan’ın projeleri çözüm yolunda neler içeriyor?

Dolmabahçe Mutabakatı bana göre dünyada yapılmış en ileri mutabakattı. Niye? Çünkü Türkiye Cumhuriyeti’nin kadınlar, emekçiler, Kürtler vs. ile iktidarını paylaşmasının kurumsallaştırıldığı bir yeniden yapılandırma vaat ediyordu. Eğer bu mutabakata uyulup, gerçek müzakereler başlasaydı zaten kongre toplanacak, Türkiye’ye karşı silah kullanılmayacağı ilan edilecekti. Bu noktadaydık. Devletin bitirdiği budur. Bir yanıyla buna bir daha dönülemez. Çünkü kimse birlikte yaşamayı, birlikte hayal etmeyi istemiyor. Nasıl isteyebilir ki Cizre’den Sur’dan, linçlerden sonra? Öte yandan dönülebilir çünkü maddi koşullar açısında birlikte yaşamak istenmese dahi, şimdilik öyle ya da böyle yaşadığımız gerçeği var. Bilemiyorum bir kopuş düşlenmesi gerekir çözüm için, hadi herşey tarihte kaldı gibi bir söylem ve bunun inandırıcılığının inşa edilmesi. Bu AKP iktidarı içinde hele hele bu yeni ittifaklarla birlikte nasıl üretilir bilemiyorum.

Günay Aksoy/ İstanbul

 

Hatay’ın Cadıları özsavunma derslerine başlıyor

Birçok üniversitede ‘taciz, kadına yönelik şiddet, kadın olmaktan kaynaklı tüm sorunlara’ karşı örgütlenen Kampüs Cadıları, kuruluşundan itibaren kentlerde adım adım kadınların savunmasını geliştirmek için atölyeler açıyor. Kadınlar, son olarak Hatay’da özsavunma atölyesi kurmak için harekete geçti. Mustafa Kemal Üniversitesi’nde örgütlenen Kampüs Cadıları, özsavunma atölyesine katılma konusunda tüm Hataylı kadınlara çağrı yaptı.

‘Öc derdinde değiliz’

Atölyenin 20 Ekim’de başlayacağının bilgisini veren Kampüs Cadıları Üyesi Gülsüm Tonaydın, atölyeye ilişkin şu bilgiler verdi: “Özsavunma Wen-Do denilen bir savunma tekniğidir. Erkek egemen sistem her gün kendini yeniden üretiyor, bunun karşısında da biz kadınların yeni örgütlenme ve direnme araçları oluşturması gerekiyor. Özsavunma sadece erkek şiddetine karşı kendini korumak değil, yaşamını bütünüyle inşa etmektir. Biz kadınlar bununla erkeklerden ‘Öc’ ya da başka bir şey alma derdinde değiliz.”

‘Yaygınlaştıracağız’

Atölyeye katılmak için 30 kadının başvuru yaptığını aktaran Tonaydın, kadına yönelik artan şiddet karşısında özsavunmanın gerekliliğine dikkat çekiyor. Tonaydın, “Bizler kadın dayanışması ile daha fazla kadının katledilmemesi için bu eğitimleri veriyoruz ve her yerde de yaygınlaştıracağız” diyerek tüm kadınlara özsavunma eğitimlerine katılma çağrısı yapıyor.

Medine Mamedoğlu /Hatay-Jinha

‘Öfkemizi örgütlülüğe dönüştürdük’

Geçtiğimiz günlerde bir deklarasyon ile kuruluşunu ilan eden Mor Dayanışma, 15 Ekim’de eylemlerine başlıyor. ‘İsyanımızı örgütlülüğe dönüştürdük’ diyen Mor Dayanışma üyesi kadınlar tüm kadınlara çağrı yapıyor

Farklı kesimlerden kadınların bir araya gelerek oluşturduğu “Mor Dayanışma” geçtiğimiz günlerde, “Ya Özgürlük Ya Özgürlük!” başlığıyla yazılı bir açıklama yayınlayarak kuruluşunu ilan etmişti. İstanbul, Antakya, Mersin, İzmir, Adana ve Antalya’dan tüm farklılıklarıyla 23-24-25 Eylül tarihlerinde Mor  Dayanışma kadın kampında bir araya gelen kadınlar, öfkelerini örgütlülüğe dönüştürme sözü verdi.

İlk eylem 15 ekim’de 

Kadına yönelik şiddetin had safhada olduğu Türkiye’de, kadınların çığlığı olmak adına kurulan Mor Dayanışma, eylemlerine 15 Ekim’de mahalle buluşmalarıyla başlayacak. Ekim ve kasım ayı boyunca gerek sosyal medya gerekse sokak eylemleri yapacak olan Mor Dayanışma, 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü’nde de büyük bir kadın paneli gerçekleştirecek.

Patriarkaya karşı 

Kadınların savaşa karşı barış çığlıklarından ilham alarak Mor Dayanışma’yı kurduklarını dile getiren Mor Dayanışma Üyesi Gamze Özkök, “Mor Dayanışma erkek egemen sisteme, kapitalizme ve patriarkaya
karşı mücadele eden bir örgüt” diyor. Özkök, Mor Dayanışma’nın mahallelerde, kentlerde ve fabrikalarda örgütlendiğini, örgütlenmenin ev toplantılarıyla başladığını söylüyor. 3 yıllık bir deneyimlerinin olduğunu belirten Özkök şöyle devam ediyor sözlerine: “Kadınların öz örgütünü kurmayı önümüze koyduk. İsyanı ve öfkeyi örgütlülüğe dönüştürdük. Ve böylece deklarasyonumuzu ilan ettik.”

Mor Dayanışma’da buluşmak 

OHAL ile birlikte kadınların daha çok hedef haline geldiğinin altını çizen Mor Dayanışma üyesi, 15 temmuz sabahı kadınların uğradığı saldırıları hatırlatarak, “Biz buradan bileniyoruz. Öfkemiz ve isyanımızı buradan bileyerek Mor Dayanışma’yı kurduk” diyor ve kadınlara “Erkek egemen sisteme, kapitalizme patriarkaya karşı kadınların öz örgütü Mor Dayanışma’da buluşmak üzere” çağrısı yapıyor.

Öfke artıyor “

Artık hiçbir kadın kendi evinde de güvenle oturamayacağının farkında” diyen Mor Dayanışma Üyesi Cemile Çiçek ise artan şiddet karşısında da kadınların öfkesinin arttığını dile getiriyor. Savaş politikalarından da yine en çok etkilenenin kadınlar olduğunu vurgulayan Çiçek, “Kadınların başını çektiği bir direniş ekseni var. İstanbul’da da bir sürü grev patlak verdi. Bu grevlerde de kadınların öncü olduğunu umut vadeden kadınların olduğunu görüyoruz” diye konuştu. Çiçek, kadınlara şu çağrıyı yapıyor: “Bağımsız bir kadın örgütlenmesine inanıyoruz. Bu yüzden de Mor Dayanışma kadınlar için iyi bir zemin.”

İSTANBUL/DİHA

10 Ekim anmasına polis saldırdı

Barış Mitingi’ne katılmak için toplanan yurttaşlara yönelik gerçekleştirilen Ankara Katliamı’nın yaşandığı Tren Garı polis tarafından ablukaya alındı. Anma için alana gitmeye çalışanlara polis saldırırken, yurttaşlar direnişe geçti

Geçtiğimiz yıl 10 Ekim’de barış talebiyle bir araya gelen yurttaşlara yönelik yapılan Ankara Katliamı’nın yıldönümünde, katliam alanında yapılmak istenen anmaya polis saldırdı. Gar’a çıkan tüm yolları kilometrelerce öteden kesen polis, aileler dahil kimsenin alana girmesine izin vermedi. Aileler polisin katliamda hayatını kaybedenlerin ailelerini ve soyadı tutanları alacağını söylemesi üzerine duruma tepki gösterdi. Bu katliamda yaralanan ve sakatlanan insanların bile alınmaması üzerine aileler, kitlesel olarak alana gidip anma yapmak istediğini bildirdi.

Gözaltına alınanlar var

Anma için Gar’a çıkan bütün yollarda; Gençlik Parkı, Hipodrom, Abdi İpekçi, Tandoğan, Ulus, Atatürk Bulvarında buluşan yurttaşlara, polis saldırıda bulundu. Ulus hastaneler bölgesindeki yurttaşlara yönelik gerçekleştirilen saldırı, Adbi İpekçi Parkı ve Sıhhiye Meydanı tarafına kadar yayıldı. Tüm saldırılara rağmen yurttaşlar geri çekilmedi. Bu arada Tandoğan’da toplanan yurttaşlara da polis saldırırken, yurttaşlar Kızılay ve Ulus’ta direnişe geçti. Kızılay’daki çatışmalar Ziya Gökalp Caddesi üzerinden Cebeci’ye doğru yayılıyor. Halkların Demokratik Partisi (HDP) Eşbaşkanları Figen Yüksekdağ ve Selahattin Demirtaş ile kimi milletvekilleri de saldırıdan etkilendi. Gözaltına alınanlar olduğu belirtiliyor.

Aileler alana girdi

Bu arada saatin 10.04’ü geçmesinin ardından polis, katliamda yakınlarını kaybeden aileleri ile kurum temsilcilerinin Gar’a geçişine izin verdi. Bazı kurum temsilcileri anmanın yapılacağı yere girebilirken, Hipodrom yönünden gelenlere de polis saldırdı. Otobüslerle ankara dışından gelenlere de polis saldırdı. Gar önündeki anma etkinliği başladı. Polisin Ulus yönünden gelen yolu trafiğe kapatarak kurduğu barikatın önünde ailelerle bekleyen HDP eşbaşkanları şu saatlerde basın açıklaması yapıyor.

HABER MERKEZİ

Kürtçe şarkı söyleyip halay çekince gözaltına alındılar

İstiklal Caddesi’nde dün akşam Kürtçe şarkı söyleyen 3 genç, söyledikleri şarkılar eşliğinde halay çeken iki kadın ile birlikte gözaltına alındı. Karakola götürülen gençler, ifadeleri alındıktan sonra serbest bırakılırken halay çeken Ayşegül Özcan ve Zilan Balta isimli kadınların ise bugün savcılığa sevk edileceği öğrenildi.

İstanbul Beyoğlu’nda bulunan İstiklal Caddesi üzerinde Kürtçe müzik yapan Muhammed Ubin, Sadık İlter ve Oktay Karataş isimli gençler, dün akşam söyledikleri şarkılar eşliğinde halay çeken Ayşegül Özcan ve Zilan Balta isimli kadınlar ile birlikte polisler tarafından gözaltına alındı. Gözaltına alınanlar her 5 kişi, Taksim Polis Merkezi’ne götürüldü.

Burada ifadeleri alınan Ubin, İlter ve Karataş isimli müzik grubu üyeleri serbest bırakılırken, halay çekerken slogan attıkları iddia edilen Özcan ile Balta simli kadınlar ise polis merkezinde tutuldu.

Sağlık kontrolü için bir ara Haseki Devlet Hastanesi’ne götürülen kadınlar daha sonra polis merkezine geri getirildi.

Özcan ile Balta’nın bugün savcılığa sevk edilmeleri bekleniyor.

Kadınlardan birinin gözaltına alındığı sırada darp edildiği de iddia edildi.

(yk/öç)

İşsiz gazeteciler Hrant için adliyede

Hrant Dink cinayeti davası öncesi işsiz gazeteciler, “İfade özgürlüğünün yeniden ağır yaralar aldığı bu günlerde inadımızla ve sorularımızla bir kez da Dink cinayeti davasını takip etmek için Çağlayan Adliyesi’ndeyiz” dedi.

Hrant’ın arkadaşları, Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink cinayetine dair açılan dava duruşması öncesi Çağlayan’da bulunan İstanbul Adliyesi önünde basın açıklaması gerçekleştirdi. “Hrant için, adalet için” pankartının açıldığı eyleme, HDP İstanbul Milletvekili Garo Paylan, Agos Gazetesi çalışanları, gazeteciler Hayko Bağdat, Fatih Polat, Mehveş Evin, Fehim Işık, Banu Güven ile çok sayıda işsiz gazeteci katıldı.

“Biz bitti demeden bu dava bitmez” sloganlarının atıldığı eylemde açıklama yapan gazeteci Banu Güven, davanın 10 yıldır sürdüğünü anımsatarak, haber kaynaklarının susturulduğunu söyledi. “Zor günlerden geçiyoruz, sesimiz kısılıyor, haber alma kaynaklarımız kapanıyor” diyen Güven, “Bugün bu mahkemede yaşanacak gelişmeleri haber yapacak medya kuruluşlarının sayısı her geçen gün azalıyor. İfade özgürlüğünün yeniden ağır yaralar aldığı bu günlerde inadımızla ve sorularımızla bir kez da Dink cinayeti davasını takip etmek için Çağlayan Adliyesi’ndeyiz” diye konuştu.

‘Her takvim gününe bir anma düşüyor’

Güven, bu hafta dönemin istihbarat şeflerinin savunma yapacağını hatırlatarak, şöyle devam etti: “Bizler Hrant Dink’in katledilmesine giden yolu hatırlıyoruz, biliyoruz. O yolların son bir buçuk yıldır yeniden yürünmeye başladığını görüyoruz. Endişeliyiz. Ne yazık ki, her takvim gününe bir anma düşen ülkemizde 10 yıldır Hrant Dink cinayeti davasında pek çok kez acılı günlerle aynı günlere denk geldi. Bu kez de öyle. Bugün 10 Ekim. Geçtiğimiz yıl Ankara’da barış için sokaklara dökülen binlerce yurttaşımıza yapılan saldırı da yüzden fazla insanımızı yitirdik.”

Güven, davanın takipçisi olmaya devam edeceklerini vurguladı.

Açıklamanın ardından gazeteciler, 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülecek olan duruşmaya geçti. Davanın bugünkü duruşmasında dönemin Trabzon İstihbarat Şube Başkanı Engin Dinç, savunma yapacak.

(yk-sde/za/pu)