Ana Sayfa Blog Sayfa 6247

Halkın haber alma özgürlüğü nerede?

Karayollarından bir grup işçi
Ankara

Basını susturmak; fikirlere, görüşlere pranga vurmak demektir. Sizden farklı düşünüyor diye hangi basın kuruluşu olursa olsun sesinin kısılmasına karşıyız.

Demokrasinin gereği de budur. Basının sesini kısmak ya da tamamen susturmak halkın sesini kısmak ile eş değerdir. İnsanların haber alma ya da farklı düşünme özgürlüğünü elinden almak çağdaşlaşan dünyada çağ dışı kalmaktır.

Özellikle de devamlı işçilerle ilgili haber yapan basın o kadar az iken Hayatın Sesi televizyonunun kapatılması biz işçileri çok üzmüştür. Çünkü tüm işçi eylemlerini kamuoyuna taşıyan bir kanal yok artık. Halkın haber alma özgürlüğü nerede?

BM Eski Şefi Kompass: BM sivillere zarar vermesin yeter

Murat KUSEYRİ
Stockholm

Cenevre’deki Birleşmiş Milletler İnsan Hakları ofisinde şef olarak görev yapan Anders Kompass’ın başına, BM bünyesinde görevli Fransız barış gücü askerlerinin Orta Afrika Cumhuriyeti’nde çocuklara cinsel istismarda bulunduklarını ortaya çıkardığı için gelmeyen kalmadı.
Şefleri istifasını istedi. Yapmayınca görevden alındı. Medyaya açıklama yapması yasaklandı. Hakkında iki ayrı soruşturma başlatıldı. Her iki soruşturmanın lehine sonuçlanmasına ve görevine dönmesine rağmen şefleri kendisini suçlamaya devam edince BM’deki görevinden istifa etti.
1990 ve 2000’li yıllarda El Salvador, Guatemala, Meksika ve Kolombiya’da görev yapan Kompass’la BM’nin işleyişi, Orta Afrika raporundan sonra yaşanan süreci konuştuk.

BM’deki görevinizden ve Orta Afrika Cumhuriyeti’nde olanlardan söz eder misiniz?
Ben Birleşmiş Milletlerde insan haklarını savunmakla görevliydim. Son 7 yıldır Cenevre’deki ofisten çok alanda, yani halkın içinde çalıştım. Alanda çalışanların olanakları son derece sınırlı ama halkla iç içesiniz ve onların sesi olma durumundasınız. Orada olanları açıklamak ve insan haklarını savunma durumundasınız.
Bir heyetle Orta Afrika Cumhuriyeti’ne gittik. Savaşan her iki tarafta sivil halka karşı ağır insan hakları ihlalleri gerçekleştirmişti. Savaştan kaçanların çoğu başkent Bangui’de kurulan kamplarda kalıyordu. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, Orta Afrika Cumhuriyeti’ne barış gücü askerleri göndermeyi kararlaştırmıştı. Gönderilen askerlerin bir bölümü kampın güvenliğinden sorumluydu.
Buradaki Birleşmiş Milletler görevlileri çok güç koşullarda çalışıyordu. Her iki tarafın da tehditlerine maruz kalıyorlardı.

Fransız askerlerinin çocuklara cinsel istismarda bulunduklarını o zaman mı öğrendiniz?
Orada çalışan Birleşmiş Milletler görevlilerinden biri bana hazırladığı raporu verdi. Savaştan dolayı pek çok çocuk öksüz kaldı. Bir kısmı kamplarda, bazıları da barakalarda yaşıyordu.
Arkadaş, bu çocuklardan bazılarıyla görüşmüş ve daha sonra bu raporu hazırlamıştı. Raporu okuyunca durumun vahametini anladım. Fransız askerleri çocuklara yönelik cinsel taciz ve tecavüzde bulunuyordu. Birleşmiş Milletlerin Orta Afrika Cumhuriyeti’nden sorumlu en yüksek düzeyde görevlisi olduğum için çocuklara yönelik cinsel tacizi durdurmak için Cenevre’de neler yapabileceğimi düşündüm.

Ne yapmaya karar verdiniz?
Bu askerler doğrudan BM askerleri değildi ama Fransız ordusunda BM’nin sorumluluğunda görev yapıyorlardı. Bu nedenle de önlem almaları için Fransa’nın bilgilendirilmesi gerekiyordu. BM’de Gazze ile ilgili yapılan bir oturumda Fransız elçisi ile karşılaşınca ona olanları anlattım ve raporu verdim. Elçi, bir kaç gün sonra bana telefon ederek teşekkür etti. Raporu Fransa’ya yolladığını ve Paris’in olanları çok vahim olarak gördüğünü ve soruşturma için Orta Afrika’ya müfettiş gönderileceğini, askerlerin geri çağırılacağını ve haklarında soruşturma başlatılacağını söyledi. Bu yılın 12 Martı’nda benim en yakın şefim İnsan Hakları Komiser Yardımcısı Flavia Pansieri, beni odasına çağırdı. Fransızlara raporu vermekle yanlış yaptığımı ve İnsan Hakları Yüksek Komiserinin istifa etmemi istediğini söyledi. İstifa etmeyi reddettim. Bir kaç hafta sonra da İnsan Hakları Yüksek Komiseri Zeid Ra’ad Al Hussein, Orta Afrika Cumhuriyeti’nde çocukların yaşamlarını tehlikeye attığımı, bana güveninin kalmadığını ve görevden alındığımı söyledi. BM’e ait telefonumu ve binaya giriş için kullandığım kartı vermemi istedi.

Raporu neden üstlerinize vermek yerine doğrudan Fransız elçisine verdiniz?
Raporu New York’taki BM merkezine yollayabilirdim. Ama raporun değişik şefler arasında gidip geleceğini ve her hangi bir önlem alınmayacağını biliyordum. Ayrıca, bu rapor bana verilmeden iki ay önce Birleşmiş Milletlerin Orta Afrika özel temsilcisine verilmişti. Ama hiç bir girişimde bulunmadı. Raporu Fransa’ya vermekle protokol suçu işlemek ve çocukların güvenliğini tehlikeye atmakla suçlanıyordum. Oysa Fransa’ya verdiğim raporda çocukların gerçek adları yoktu kod adları vardı.

Birleşmiş Milletler tecavüz ve tacize uğrayan çocukların rehabilitasyonu için neler yaptı?
İşin en acı yanı da bu. Birleşmiş Milletlerin çocuk haklarından sorumlu örgütü UNİCEF esas olarak hiç bir şey yapmadı. UNİCEF orada görev yapan yerel bir örgütü görevlendirdi. Deneyimi ve kaynakları olmayan bu örgütün girişimiyle çocuklarla avukat ve psikologlar bir görüşme gerçekleştirdi. Bunun dışında bu çocuklara hiç bir yardım yapılmadı. Ne BM üst görevliler ne de UNİCEF yetkilileri bu çocukların ne yaptıklarını biliyor çünkü bu olayı takip etmiyorlar.

Göreve başladıktan sonra çalışma arkadaşların ve şeflerinin tepkileri nasıl oldu?
Arkadaşlarım geri dönmemi sevinç ve çiçekler vererek karşıladı ama şeflerim pek memnun olmadı. Birleşmiş Milletler Yüksek Komiseri, tüm personelle birlikte yapılan toplantıda planladığı reformları anlattı. Hem mahkeme hem de iki ayrı soruşturma sonuçları benim leyhimde sonuçlanmasına ve medyada tecavüz olayları tartışılmasına karşın olanlardan tek kelime söz etmedi. Bir kaç gün sonra New York Times kendisine telefon edip bilgi isteyince benim yanlış yaptığımı söyledi. Bu açıklamadan sonra güvenim iyice sarsıldı. Eğer insan hata yaptığını kabul etmiyorsa bu olanların vehametini kavrayamadığını gösterir.

Birleşmiş Milletlerin Nevv York’taki üst düzey yetkilileri tüm bu olanlardan ders çıkardı mı? 
Hayır, onlardan hiç biri bu gerçekleri kabul etmediler ki ders çıkarsınlar. Şeflerin yasal dokunulmazlıkları var. Onları yaptıklarından sorumlu tutamıyorsunuz. Mahkeme ve yapılan iki ayrı soruşturma beni haklı bulmasına rağmen mahkemeye başvurma hakkım yok. Bu, BM için çok büyük bir sorun.

Raporu Fransa’ya vermenizden önce meydana gelen tecavüz olaylarından Ban Ki-moon ve yardımcısı Jan Eliasson’un haberi var mıydı?
Ban Ki-moon’un haberi olup olmadığını bilmiyorum. Ama bu olayı soruşturmak için kurulan bağımsız komisyon raporunda Genel Sekreterin özel temsilcisinin haberinin olduğu ama bir girişimde bulunmadığı belirtiliyor. Meslektaşlarımdan biri konuyu Eliasson’a bildirdiğini açıkladı ama daha sonra nedense görüşünü değiştirdi ve olanları Eliasson’a rapor etmeyi unuttuğunu söyledi.

İnsan ve çocuk hakları örgütleri bu olanlara tepki göstermedi mi? Onların desteğini alabildiniz mi?
Bana en büyük desteği Afrika, Avrupa ve özellikle ABD’deki sivil toplum örgütleri verdi. Latin Amerika ülkelerinden de büyük destek gördüm. Daha önce yazdığım raporlarda eleştirdiğim Kolombiya, El Salvador gibi ülkeler de olanları protesto ettiler. Tüm bu tepkiler olmasaydı konu medyanın gündemine gelmezdi ve ben görevime dönemezdim. 

İsveç hükümeti ile  İsveçli BM Genel Sekreter Yardımcısı Jan Eliasson olanları nasıl karşıladı?
Olanların medyaya yansımasından sonra Dışişleri Bakanı Margot Wallström, bana moral desteği verdi. Daha sonra da beni destekleyen resmi bir açıklama yaptı. Ama aynı desteği Eliasson’dan gördüğümü söyleyemem. O da, diğer şefler gibi yanlış yaptığımı düşündü. Şeflerim iki soruşturmanın sonuçlarını arkadaşlarıma duyurmayınca ve hâlâ sağda solda suçlu olduğumu söylemeye devam edince istifa etmeye karar verdim. Bu yılın 1 Ağustosu’nda BM’deki görevimden ayrıldım.

‘İNSANLARIN BM’YE GÜVENİ YİTİYOR’

Daha önce buna benzer olaylarla karşılaştınız mı?
BM Barış Gücü’nde görev yapan bir çok görevliyle birlikte çalıştım. Askerlerin sivil halka yönelik saldırılarını ve cinsel tacizlerini bildirdiklerini ancak işlem yapılmadığını anlattılar. Orta Afrika’da olanlar uç örnekler ama benzeri şeyler barış gücü askerlerinin görev yaptığı Kongo, Sudan ve Haiti’de de oluyor. Özellikle çok yoksul olan ve insanların çaresiz olduğu ülkelerde yaşanıyor. Oraya gönderilen görevliler ve askerlerin yoksul halka kıyasla çok yüksek yaşam standartları var. Ayrıca polis ve askerlerin yetkileri de var. Ne yazık ki bu yetkiyi kadın ve çocuklara cinsel tacizde bulunmak için kullananlar var. Orada çalışan ve bunun farkına varan BM görevlilerden bazıları en yakın şeflerine durumu bildiriyor ama bu suskunlukla karşılanıyor ya da kendilerine bu tür şeylerle ilgilenmemeleri söyleniyor. Ama buna rağmen bunu yapmaya çalışanlar dışlanıyor ve sözleşmeleri uzatılmıyor. Ya da daha farklı görevlere veriliyor. İnsanlar depresyona giriyor ve BM’ye güvenini tamamen yitiriyor.

‘MEDYAYA BEN SIZDIRMADIM’

Raporu medyaya sızdırmakla suçlandınız. Fransız elçisine verdiğiniz rapor nasıl ve ne zaman medyaya yansıdı?
Benim bu raporu medyaya sızdırdığım iddiaları tamamiyle yanlış. Ben Fransa’ya önlem alması için raporu verdim. Onlar gereğini yaptı ve askerleri geri çağırdı. Böylelikle cinsel taciz ve tecavüz durdu. Sadece Fransız askerleri değil Afrika ve Avrupa’nın bazı ülkelerinden askerler de özellikle kadınlara tacizde bulundu. Benim raporu vermemden geçen 8 ay içinde Birleşmiş Milletler ve Fransa dışında orada olanları kimse bilmiyordu. Fransa, askerler hakkında dava açabilmek için New York’taki BM’den raporu hazırlayan görevlilerle görüşme izni istedi. BM, bu talebe 10-11 ay sonra, tecavüz olayları medyaya yansıdıktan sonra yanıt verdi. Geçtiğimiz yılın yaz aylarında bu hikaye basına yansıdı.
17 Nisan 2015 günü görevden alındım. Şef pozisyonu olan biri görevden alındığında insanların aklına çaldığı veya tacizde bulunduğu gelir. Bu beni kaygılandırdı. Şoku atlatınca BM Mahkemesine durumu götürmeye karar verdim. Mahkemenin genellikle şefleri haklı bulduğunu ve haklı çıkma şansımın çok az olduğunu biliyordum. Ama mahkeme beni haklı buldu ve görevime yeniden başladım. Mahkeme kararından sonra Orta Afrika Cumhuriyeti’ndeki tecavüzler uluslararası medyaya yansıdı. Medyaya yansımasından sonra da Pandora kutusu açıldı ve dünyanın diğer yerlerinden BM askerlerinin gerçekleştirdikleri cinsel suçlarla ilgili raporlar gelmeye başladı.
BM’nin hakkımda başlattığı iç ve bağımsız kişilerden oluşan bir heyetin yaptığı soruşturmalar da sonuçlandı. Her iki raporda da her hangi bir protokol suçu işlemediğim belirtildi. Ben medyaya ilk açıklamayı bu yılın ocak ayında yaptım. Tüm bunlardan dolayı raporu benim medyaya sızdırdığım iddiaları doğru değil.

‘SAVAŞLARI DURDURMAK İÇİN SİYASİ İSTEK YOK’

Birleşmiş Milletlere halkların pek güveni yok. Çoğu insan gereksiz bir örgüt olduğunu düşünüyor. BM’yi reforme etmek ve barışı sağlayan bir örgüt haline getirmek mümkün mü?
Eğer halk BM’ye güvenmiyorsa hükümetlerin büyük sorumluluğu var. Önlem almaları gerekir. Birleşmiş Milletlere iyi bir genel sekreter seçmek ve onun da iyi çalışma arkadaşları seçmesi önemli. 

Orta Afrika Cumhuriyeti’nde tecavüz olaylarının açığa çıkmasından sonra BM’nin çalışmalarında ne gibi değişiklikler oldu?
Olanların medyaya yansımasından sonra dünyanın değişik yerlerinden benzer tecavüz iddiaları geldi. New York’taki BM yetkilileri bu tür olayların tekrarlanmaması için daha iyi rutinler belirledi. Güvenlik Konseyinde de bu konu ele alındı. Asker gönderen ülkelerden önlemler almaları istendi. Bir kaç gün önce Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Genel Kuruldaki son konuşmasında Orta Afrika’daki tecavüz olaylarından dolayı özür diledi. Ama pratikte her hangi bir iyileşme olduğunu söylemek için henüz erken.

Siz tecavüzleri gündeme getirdiğiniz için görevden alındınız ve suçlandınız. Ban Ki-moon sizden de özür diledi mi?
Hayır, basın sözcüsü beni suçlamaya devam etti.

Orta Afrika Cumhuriyeti Devlet Başkanı geçtiğimiz aylarda Fransa’yı davayı sonuçlandırmamakla suçladı. Tecavüz olayları ile ilgili dava açıldı mı?
Suçlamakta haklı. Dava açıldı mı bilmiyorum, onu Fransa’ya sormak lazım. Hukuki sürecin hangi safhada olduğunu bilmiyorum.

Bir gazeteye verdiğiniz demeçte BM sivilleri koruyamaz dediniz? Sivilleri kim koruyacak?
Bence hiç kimse koruyamaz. Sri Lanka’daki iç savaşın son dönemlerinde korkunç insan hakları ihlalleri yaşandı. Ordu sivil halkı ve teslim olan gerillaları katletti. Birleşmiş Milletler olanları seyretti ve hiç bir şey yapmadı. 
Daha önceki İnsan Hakları Yüksek Komiseri Cenevre’ye geldi. New York’taki BM temsilcilerinden olanları protesto etmelerini istedi. Katliamları belgeleyen pek çok rapor verdi ama BM hiç bir şey yapmadı. Eğer protesto edersek ülkeye insancıl yardım etmemize izin vermezler gibi gerekçeler öne sürdü. 
Protesto etmemelerine rağmen Sri Lanka yardımların ülkeye sokulmasına izin vermedi tıpkı bugün Suriye’de olduğu gibi. Suriye’ye bak. Ne Rusya ne de başka ülkeler sivilleri koruyabiliyor. 
Savaşları durdurmak için siyasi bir istek yok. Bana göre BM ve devletlerin sivilleri koruyacaklarını ve BM barış gücünün bunu yapacağını söylemeleri korkunç bir şey. Doğruyu söylemeleri, BM’nin sadece insancıl yardımda bulunabileceğini söylemeleri daha namuslu bir davranış olur. 
BM sivilleri korumak bir yana zarar vermesin yeter.

Cinsel istismar sanığı öğretmenin adlikontrol tedbiri kalktı

Diyarbakır’ın Lice İlçesi’nde 13 yaşındaki 6 öğrenciye cinsel istismarda bulunduğu iddiasıyla gözaltına alındıktan sonra serbest bırakılan öğretmen hakkındaki adli kontrol tedbiri de kaldırıldı.

Lice’de bir okulda Fen ve Teknoloji öğretmeni 37 yaşındaki F.Ö., 13 yaşındaki 6 öğrenciye cinsel istismarda bulunduğu iddiasıyla 30 Mart’ta gözaltına alındı. Öğrencilerin olayı rehber öğretmene anlatmasının ardından gözaltına alınan F.Ö., tutuklama istemiyle sevk edildiği Sulh Ceza Hakimliğince adli kontrol kararı ile serbest bırakıldı. F.Ö, tacize uğradıklarını iddia eden 6 öğrenciden de iftira attıkları gerekçesiyle şikayetçi oldu.

72 YIL HAPİSLE YARGILANAN ÖĞRETMEN RİZE’YE ATANDI

Olayın ardından F.Ö. Rize’deki bir okula tayin edilirken başlatılan soruşturma tamamlandı. İddianamede 13 yaşındaki 6 kız öğrenciye yönelik ‘Çocuğun cinsel istismarı’ suçunu işlediği iddia edilen F.Ö.’nün 72 yıla kadar hapisle cezalandırılması istendi. Şüphelinin 2014-16 yıllarında ders sırasında ‘cinsel arzularını tatmin etmek’ için birden fazla kez öğrencilere dokunduğu, elbiselerinin içine elini soktuğu ve sarıldığı belirtilen iddinamede, öğrencilerin cinsel istismarı doğruladıkları ifade edildi. Kendi onuruna ilişkin bir hususta sanığa iftira atmasını gerektirecek derecede husumeti bulunmayan öğrencilere yönelik eylemlerde, mağdur beyanlarına dayanarak mahkumiyet hükmü kurulması gerektiğini belirten savcı, şüphelinin zincirleme cinsel istismar eyleminde bulunduğunu vurguladı.

“EN ÇOK MAĞDUR OLAN BENİM” 

İddianamenin kabul edilmesi ardından F.Ö.’nün tutuksuz yargılanmasına Diyarbakır 6’ncı Ağır Ceza Mahkemesi’nde başlandı. Davanın ilk duruşmasına Adana’dan Segbis sistemi ile katılan sanık F.Ö. manevi olarak zor günler yaşadığını iddia ederek, şöyle dedi: “Çocukları sevmeye, kendimi sevdirmeye çalıştım. Gecemi gündüzüme katarak çalışıyordum. Beni el üstünde tutan öğrencilerim vardı. Her zaman onların yanında olmaya çalıştım. Şu anda bu kadar utanç verici bir suç ile karşınızda olmak beni derinden yaralıyor. Mağdur öğrencilere 2.5 yıldan bu yana elimden gelen her şeyi yapmaya çalıştım. Eğitim bilimlerinde sözsüz ifadeler vardır. Biz küçük bir ortamda beraber bulunuyoruz. İlla ki insanların birbirine çarpması muhtemeldir. Öğrenciler kavga eder, onları ellerimizle ayırırız. İddiaya konu şeyler asla olmadı. Onların ağabeyi, babaları, öğretmenleri oldum. Çocuk gelip sarıldığı zaman iterseniz çocuğu soğutmuş olursunuz. Dokunmuş olabilirim. Ancak bu öğretmen, öğrenci ilişkisi dahilinde olmuştur. Bilinçli, kötü amaçlı bir hareketim olmadı. Düşük not alan çocukların psikolojik durumunu düzeltmek için telkinlerde bulunurum. Ağlayan çocuklar bana sarılırlar. Öğretmenler o bölgenin insanları olduğu için ben her zaman onlara karşı temkinli davranmışımdır. Onlar niyetimi bilmeden niyet okuyuculuğu yaparak durumun buralara gelmesine neden oldular. Bu olayda en çok mağdur olan kişi benim. Uyku sorunu yaşıyorum, yeme içme sorunu yaşıyorum. Sürekli tedirginlik halindeyim. Geceleri sıçrayarak uyanıyorum.”

ÖĞRETMENLER DE UYARMIŞTI

Mağdur çocukların olayı ilk anlattıkları öğretmen F.K.’nın da duruşmada tanık olarak ifadesi alındı. F.Ö.’nün daha önce birkaç kez kendisine de dokunduğunu belirten F.K., bundan rahatsız olduğunu, yakın mesafeden kendisiyle konuşmaması gerektiğini söylediğini anlattı. F.K., şöyle dedi: “Benim gibi birkaç meslektaşım Fatih öğretmenden bu konuda şikayetçidir. Onlar da sanığı bu konuda uyardı. Normal meslektaş ilişkisinden biraz farklı davranıyordu. Mağdurlar öğrencimdir. Mağdur dürüst bir öğrencidir. Yalan söyleyecek beceriye sahip değildir ve yaşı da çok küçüktür. Diğer öğrenci bazen cevaplarıyla itici tavırlar takınır, ancak asla yalan söylemez. Tutarlı ve zeki bir öğrencidir. Bir ders çıkışı 5 kız çocuğu yanıma gelerek bir öğretmenin kendilerini rahatsız ettiğini anlattı. Bundan emin olup olmadıklarını sorduğumda, ‘Sizin veya başka bir öğretmenin dokunuşu gibi değildi’ dediler. 2 kızın olayı anlatırken gözleri doldu. Bu öğretmenin koridorda bir kız çocuğunun omuzuna elini attığını ve teneffüste iki kız öğrenci ile bacakları birbirine değecek şekilde çok yakın oturduklarını gördüm. Sanık dindar bir insandı, ancak böyle dini inançları kuvvetli bir insanın kız öğrencilerle bu kadar yakın temasa girmesi garibime giderdi. Öğrencilerin iftira atması ihtimali bana zayıf geliyor. Bu konuda öğrencilerime güveniyorum.”

Mahkeme, Milli Eğitim Bakanlığına müzekkere yazılarak sanık hakkında idari soruşturma olup olmadığının bildirilmesini istedi. Mahkeme ayrıca sanık hakkında uygulanan adli kontrol talebinin de kaldırılmasına karar vererek, duruşmayı erteledi. (DHA)

Hayvan koruma yasası, hayvanları korumuyor

Alicem AYDIN
Sinem UĞURLU
İstanbul

4 Ekim Hayvanları Koruma Günü’nde, 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu yeniden gündeme geldi. İstanbul Barosu Hayvan Hakları Komisyonu Başkanı Hülya Yalçın, yasanın yetersiz olduğunu ifade ederek, sadece sahipli kedi ve köpekleri değil, bütün hayvanları koruyan bir yasa çıkarılmasını talep etti. 
4 Ekim, Hayvanları Koruma Günü. Ancak, Türkiye’de hayvan haklarını düzenleyen 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu, hayvanları korumak konusunda oldukça yetersiz. Hayvan hakları savunucuları bu nedenle yasanın değiştirilmesi için uzunca bir süredir mücadele ediyor. 2014 yılında Mecliste konuyla ilgili bir komisyon kuruldu ve bir tasarı oluşturuldu, ancak tasarı Meclise gelemedi ve güdük kaldı. Bu tasarıyı bazı hayvan hakları savunucuları olumlarken, bazıları da karşı çıktı. Kanundaki bu değişikliklerden bağımsız, hayvan hakları savunucularının talebi net: Bütün hayvanları koruyan, hayvan hak ihlallerini cezalandıran bir koruma yasası çıkarılmalı. 

‘BÜTÜN HAYVANLARI KORUMALI’

İstanbul Barosu Hayvan Hakları Komisyonu Başkanı Hülya Yalçın, 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu’nun son derece yetersiz olduğunu ifade ederek, “Gerçekten hayvan haklarının korunabilmesi için yasada ‘hayvan’ ve ‘hak’ tanımının doğru yapılması lazım” dedi. Hayvan denildiğinde Türkiye’de sadece sahipli kedi ve köpeklerin anlaşıldığını söyleyen Yalçın, “Yasa sadece insanların ‘malı’ olan hayvanları ‘mal’ olarak koruyor. Bu kanun kapsamında korunmayan yüzlerce hayvan var. Hayvanat bahçesindeki hayvanların, su parkındaki yunusların hakkı korunmuyor. Deney masalarında hayatları işkenceyle çalınan hayvanların hakkı korunmuyor. Mezbahalara giden hayvanların hakları korunmuyor. Dolayısıyla biz hayvanları değil, sadece sahipli kedileri ve köpekleri korumaya çalışan bir kanundan bahsediyoruz” dedi. 

‘HAYVANLAR DOĞAL ALANINDA KORUNMALI’

Sahipsiz hayvanların da şehir dışındaki büyük barınaklara götürüldüğünü söyleyen Yalçın, “Hayvanların doğal alanı sokaklardır, belediyelerin, hükümetin yapacağı şey, hayvanları yaşadıkları alanda korumaktır” dedi. 
İstanbul Sarıyer’de inşa edilen Kısırkaya Hayvan Barınağına, ‘toplama kampı’ olacağı gerekçesiyle uzun süredir karşı çıkılıyordu. Hayvan hakları savunucularının açtığı dava sonucunda, yasa dışı bir yapı olduğu gerekçesiyle iptal edilmesine rağmen hâlâ faaliyetlerine devam ediyor. 

‘HAYVANLAR BARINAKLARA HAPSEDİLİYOR’

Hayvan Hakları İzleme Komitesi Koordinatörü Burak Özgüner de, Türkiye’de düzgün işleyen bir barınak sisteminden bahsedilemeyeceğini söyleyerek, “Sokak hayvanları gözden ırak dev tesislere kapatılarak sokaklar hayvanlardan temizleniyor. Toplatılan hayvanların çoğu hayatını daha yakalama sırasında kaybediyor; şanslı olanlar bu toplama kamplarına ulaşabiliyor ancak burada da dert bitmiyor, buralarda da ya operasyon sırasında deneyimsiz hekimlerin hataları ve bilgisizlikleri yüzünden ameliyat masasında can veriyorlar ya da salgın hayvan hastalıkları nedeniyle ve yeterli tıbbi bakıma ulaşamadıkları için ölüyorlar ve birer ölüm kampına dönüşen barınaklarda yaşanan hak ihlalleri ve ölümler nedeniyle hiçbir kamu görevlisi ya da yönetici yaptırımla karşılaşmıyor, hatta haklarında soruşturma bile açılmıyor” dedi. 
Hayvan Hakları İzleme Merkezinin geçtiğimiz günlerde hazırladığı rapora göre; Türkiye’de 5 ayda hayvanlara yönelik 8 milyon 315 bin 234 yaşam hakkı ihlali, 1444 işkence vakası, 155 terk etme vakası ve 1 cinsel şiddet vakası yaşandı.

HAYVANAT BAHÇESİ VE SİRKLER KAPATILSIN

Hayvanat bahçeleri, sirkler ve yunus parkları da hayvan hakkı ihlallerinin yoğun olarak yaşandığı yerler. İstanbul Barosu Hayvan Hakları Komisyonu Başkanı Hülya Yalçın, konuyla ilgili taleplerini şöyle sıraladı:  
– Hayvanat bahçelerine yeni hayvan alımı ve üreme durdurulsun. Bütün hayvanat bahçeleri zamana yayılarak tamamen kapatılsın. 
– Hayvanlı sirkler yasaklansın. Mevcut hayvanlar korumaya alınsın. 
– Yunus Parklarında da mevcut hayvanlar alıştırılarak doğal ortamlarına salınsın. 

HAYVANA TECAVÜZ SUÇ DEĞİL, KABAHAT!

Hayvana şiddet ve tecavüz vakaları Kabahatler Kanunu kapsamında cezalandırılıyor. Oysa hayvan hakları savunucuları, bu olayların kabahat değil, suç kapsamında değerlendirilmesini, dolayısıyla bu suçu işleyenlerin Türk Ceza Kanunu (TCK) kapsamında cezalandırılmasını talep ediyor. Mevzuata göre hayvana tecavüz eden kişilere 2015 yılında 499 lira idari para cezası uygulanırken, bu ceza 2016 yılında 526 liraya çıkartıldı. Bu idari para cezasının uygulanabilmesi için de ortada bir kamera görüntüsünün, tanık beyanının olması gerekiyor. Eğer ortada kanunen hiçbir delil yoksa böyle bir idari para cezasının da uygulanması mümkün olamıyor. Hayvanlara uygulanan şiddet de aynen tecavüz gibi değerlendiriliyor ve 526 liralık idari para cezası uygulanıyor.  

FAYTONDAN İN, BİSİKLETE BİN

İstanbul Adalar’da 1200 civarında at, faytonlarda çatlayana kadar çalıştırılıyor. Her yıl 400’den fazla atın bu faytonlarda yaşamını yitirdiği ifade ediliyor. Senelerdir hayvan hakları savunucuları ve Ada halkından insanlar, atlara eziyet edildiğini vurgulayarak, faytonların kaldırılmasını şu nedenlerden dolayı talep ediyor. 
– Atlar gün boyu, sıcakta, soğukta, sırtında kilolarca yükle yokuş çıkıyor ve yokuş iniyor. Sırtlarına kırbaçla vurulan atlar, maruz bırakıldığı koşullar sebebiyle hastalanıyor, ciğerleri kanama oluyor, kasları yırtılıyor. 
– Tedavi görmeyen atlar, ‘verimsizleşince’ ormana bırakılarak kendi kaderine terk ediliyor
Hayvan hakları savunucuları faytonların yasaklanması için pek çok kez kampanya düzenledi. Bu kampanyalardan biri de, “Faytondan in, bisiklete bin” başlığını taşıyordu. 

Toplumsal muhalefet için HDK yeniden örgütlendiriliyor

ANKARA (DİHA) – Türkiye’nin tüm ötekileştirilenlerini bir araya getirmek amacıyla örgütlendirilen HDK, önümüzdeki süreçte daha aktif bir rol üstlenerek, “toplumsal muhalefet” görevini yerine getirmeye yönelik yeniden yapılandırılacak.

Türkiye’nin içerisinden geçtiği krizde “toplumsal muhalefet” rolünü üstlenecek olan Halkların Demokratik Kongresi (HDK), önümüzdeki süreçte daha bir aktif rol üstlenmesi için yeniden örgütlendirilecek. 2011 Ekim’de tüm ezilen, sömürülen, dışlanan ve yok sayılan halkların ve inanç topluluklar tarafından ortak bir dayanışma ve mücadele zeminin için oluşturulan HDK, bu rolünü yerine getirmek için ciddi kararlaşmalara gitti.

Son bir kaç yıl içerisinde Türkiye’de gerçekleştirilen Cumhurbaşkanlığı, yerel ve genel seçimlerden dolayı yaşanan yoğunluk ve kimi eksikliklerden dolayı istenilen düzeyde örgütlendirilemeyen HDK, halkların iradesinin en geniş biçimde ortaya çıkması ve halkların kendilerini yönetmelerinin önemli bir aracı olarak meclis örgütlenmelerini yeniden ele alacak. Bu kapsamda yürütülen tartışmalarla her köyde, her mahallede, her ilçede, her bölgede meclisler kurularak, toplumsal muhalefetinin örülmesi temel hedef olarak belirlendi.

Ortaya konulan bu hedef için yerellerde de kimi tartışmalar yürütülürken, HDP başta olmak üzere tüm HDK bileşenlerinin meclislerin kurulmasından doğrudan sorumluluk alacak. HDP bu kapsamda parti organlarına gönderdiği genelgede de HDK’nin büyümesinin HDP’nin de siyaset yapma alan ve olanakları aynı ölçüde büyüteceğini kaydedilerek, bu bağlamda mahalle meclislerinin kendilerini HDK meclisleri olarak da görmeleri gerektiği ve bu süreçten sonra kurulacak olan meclislerin de HDK Mahalle Meclisi Girişimi olarak çalışmalarına sürdüreceği aktarıldı.

Örgütlenmenin önünde kimi zaman yaşanan tartışma ve eksiklilerin önüne geçilmesi için de ortaklaşmanın da daha etkin kılınması karar altına alındı.

Yürütülen tartışmalar sonucunda ulaşılan bu kararlıkla HDK’nin olmadığı yerlerde de, örgütlenmesinin de biran önce sağlanması için gerekli çalışmalara da başlanacak.

(hd/kk/avt)

Yüksekdağ’dan kapatılan televizyonlara ziyaret

HDP Eş Başkanı Figen Yüksekdağ ve beraberindeki heyet, KHK’lerle kapatılan televizyon kanallarına dayanışma ziyaretinde bulunarak dayanışma ve direniş mesajı verdi.

Halkların Demokratik Partisi (HDP) Eş Genel Başkanı Figen Yüksekdağ beraberindeki HDP’liler dayanışma ziyaretlerini, Kanun Hükmünde Kararnamelerle (KHK) karartılan Hayatın Sesi ve TV 10 ile sürdürdü. Önce hakkında kapatma kararı verilen İMC TV’yi ziyaret eden Yüksekdağ, televizyonun Genel Koordinatörü Eyüp Burç ve çalışanlar tarafından karşılandı.

Buradaki ziyaretinde özgürlük vurgusu yapan Yüksekdağ, özgürlüğün tek bir halka veya gruba uygulanacak bir kavram olmadığını söyledi. Yüksekdağ, “Bizim İMC ile hiçbir organik bağımız yok, ama HDP olarak renklerimizi İMC’de bulduk. Bu yüzden İMC’nin kapatılması kararını kınıyorum. Bir an önce bu yanlıştan geri dönülmeli” dedi.

‘Egemenlerin istediği gibi yapmadık’

Yüksekdağ’ın ardından konuşan televizyonun Genel Koordinatörü Eyüp Burç ise heyetin televizyona yaptığı ziyaretten duyduğu memnuniyeti dile getirerek, şöyle devam etti: “İMC olarak sorunların çözümünde daima demokratik kanalları savunduk. Bu uğurda büyük bedeller de ödedik. Haberi egemenlerin istediği gibi yapmadık. Bu yüzden kanalımızı hedef alıyorlar. Biz bu kapatmayı büyük bir diktanın inşası olarak yorumluyoruz.”

Son olarak, Nezahat Doğan’ın sunduğu haber programına katılan Yüksekdağ, İMC TV’den ayrılarak Hayatın Sesi televizyonuna geçti.

‘Kanalların karartılması darbenin son ayağı’

Hayatın Sesi çalışanları tarafından karşılanan Yüksekdağ, Hayatın Sesi ve diğer kanalların karartılmasını “darbenin son ayağı” olarak nitelendirdi. Kapatılan televizyon ve radyoların gerçekleri yazdıklarından dolayı cezalandırıldığını vurgulayan Yüksekdağ, şunları aktardı: “Hayatın Sesi bizim izlediğimiz kadarıyla haksızlık karşısında hiçbir zaman oto sansür uygulama politikası uygulamadı. Basın özgürlüğü açısından sonuna kadar direndi.” İktidarın basına ceza keserek hizaya getiremeyeceğine dikkat çeken Yüksekdağ, “Daha kötüsünü yaparsak durdurabileceklerini sanıyorlar ama yanılıyorlar” dedi.

Televizyonların karartılmasıyla aslında toplumun cezalandırıldığını vurgulayan Yüksekdağ, bu yanlış kararlardan bir an önce geri dönülmesi gerektiğinin altını çizdi. Gençlerin, emekçilerin ve kadınların sesi olan Hayatın Sesi’nin böylesi bir cezalandırmayı kabul edilmemesi gerektiğini kaydeden Yüksekdağ, tüm toplumu dayanışmaya çağırdı.

‘Demokrasi güçleri gereken tepkiyi gösterecektir’

Son olarak TV10’u ziyaret eden Yüksekdağ, kanal çalışanlarınca karşılandı. Yüksekdağ, burada yaptığı açıklamada ise, Alevilerin ve Kürtlerin daha önce bu kadar yayın kuruluşunun olmadığını belirterek, “Bu kültürleri ortadan kaldırabildiler mi?” diye sordu. Yüksekdağ, Alevilerin ve tüm demokrasi güçlerinin kapatma kararına gereken tepkiyi vereceğine dair inancını paylaştı.

Yüksekdağ’ın ardından konuşan televizyonun Yönetim Kurulu Başkanı Veli Büyükşahin de, yayın kuruluşunun Alevi halkı için önemine dikkat çekti. Muhabirlerinin Anadolu’da bulunan neredeyse tüm Alevi köylerini gezdiğini anlatan Büyükşahin, “Biz Türkiye’de ilk Alevi haber bültenini yapan televizyonuz. İktidar zaman zaman Cemevlerini ziyarette de bulundu ama Muharrem ayının ilk orucunda da bu televizyonu karartmayı planlıyorlar. Bu, açık saldırıya pirlerimizden ve ocaklarımızdan da çok ciddi tepkiler var” dedi.

Yüksekdağ ve beraberindekiler, televizyon binasını gezdikten sonra programlarını sonlandırdı.

(mk-eç/za/pu)

 

Tekçiliği dayatanlara mesaj: Barışa Ağıt

İSTANBUL (DİHA) – Toplumsal sorunlara duyarlılık yaratmak amacıyla birçok dilde seslendirilen “Barışa Ağıt” adlı türküyü ortak bir duruş sağlamak adına yazdığını söyleyen Cüneyt Demir, türkünün tekçiliği dayatan ve farklılığa tahammülü olmayanlara da ince bir mesaj olduğunu belirtti.

Erzerom (Erzurum) Tatos (Tekman) doğumlu şarkıcı Cüneyt Demir, “Barışa Ağıt” adlı türkü ile son dönemde ciddi yaralar alan toplumsal barışa dikkat çekti. Sözü ve müziği Demir’e ait olan “Barışa Ağıt” adlı türküye çok sayıda isim de eşlik etti. Gazeteci Banu Güven’in İngilizce seslendirdiği şarkıya, Koma Çarnewa solisti Serhat, sanatçılar Şehribanê Kurdî, Hozan Aydın ve Erol Berxwedan Kürtçe şarkılarla, sanatçılar Pınar Aydınlar, Cevdet Bağca ve Mustafa Kaya ise okudukları Türkçe şiirle eşlik ediyor. Şair Bedros Dağlayan Ermenice şiirle, sanatçılar Şerocan Arapça, Celal Biroj, Gülistan Tokdemir, Samet Toprak’ın da vokal olarak eşlik ettiği türkünün klibinde sanatçı Suavi de yer alıyor.

Savaşın din, dil, etnik kimlik, mezhep ayırt etmeksizin herkeste derin yaralar açtığını ifade eden Demir, “Ortak bir çalışma yürüttük. Toplumsal sorunların gerektirdiği koşullar sebebiyle farklı kimlikleri bir araya getirerek, barışa olan özlemi haykırmak istedik. Farkındalık yaratmak ve toplumsal sorunları duyarlı kılma adına birçok dilde yazdım” dedi. Mehmet Altan, İhsan Eliaçık, Mesut Yeğen ve Kadir İnanır gibi aydın, yazar, akademisyenlerin de destek sunduğunu vurgulayan Demir, “Bu çalışma duyarlılık olması açısından birlikte yaşamın koşullarına bir nebze olsun katkı sunmak istedim” diye belirtti.

‘Farklılıkların bir araya gelerek haykırması gerekiyor’

Bu ülkede sadece Kürt ya da sadece Türk yada Arapların yaşamadığını ve diğer etnik kökene sahip farklı toplumlarında olduğunun altını çizen Demir, proje üzerinde 6 ay çalıştığını söyledi. Demir, birçok dilde şarkıyı yazmasının nedenini ise şu sözlerle belirtti: “Kuşkusuz hedefimiz gündem yaratmak değil. Maalesef ülkemizdeki savaş birçok şeyin önüne geçiyor. Bizim gibi düşünen sol-sosyalist ve gerçek Müslümanların ortak bir duruşunu sağlamak adına böyle bir çalışma sunduk. Herkesin sahiplenmesi gereken bir çalışma. Çünkü barışı farklılıkların bir araya gelerek haykırması gerekiyor.”

‘Tekçiliği dayatanlara ince bir mesaj’

Bir dinin ya da bir kimliğin tarafı olmadığını kaydeden Demir, “ortak yaşamın” önemine dikkat çekti. “Bu topraklar üzerinde herkes yaşıyor” diyen Demir, “Tekçiliği dayatan, farklılığa tahammülü olmayana da ince bir mesaj iletmiş oldum. Kürtler sanat yaparken bile kuşkusuz yaşanılan acıyı siyasi bir vurgu yapmadan geçmez. En aşk dediğimiz şarkılarımız da dahi mutlaka ama mutlaka bir dağ geçer. Yaşanılan acıları bir noktada sanatıda da simgeledim” diye konuştu.

Demir, son olarak toplumsal ruhun Türkiye’de yaratılması gerektiğini söyleyerek, barışın farklı kesimlerin de dile getirmesiyle gerçekleşebileceğini ifade etti.

(yak/za/pu)

Eşbaşkanlığa göz diken erk uygulama: Kayyım

NECLA DEMİR

İSTANBUL (DİHA) – Erkeğin tekelinde olan siyaset alanını “eş başkanlık” sistemi ile kurumsallaştırarak karşı cephe oluşturan kadının mücadelesine göz diken AKP, Kürdistan’daki belediyelere kayyım atayarak, aynı zamanda “siyasi irade” haline gelen Kürt kadınının kazanımlarını yok etmenin peşinde.

Dünyada ilk olarak Alman Yeşiller Partisi tarafından uygulanan ve kadın erkek eşitliğine dayanan yönetme sistemlerinden biri olan “eş başkanlık sistemi”, başta Halkların Demokratik Partisi (HDP) ve Demokratik Bölgeler Partisi (DBP) olmak üzere birçok parti ve sivil toplum kuruluşlarının tüzüklerinde yer buldu. Savunulan bu anlayışın pratik yansımalarından biri ise DBP’li belediyelerde uygulanması oldu. Böylece kadın bakış açısıyla siyasete rengini veren pratik, eş başkanlık aynı zamanda örnek oldu.

Kadın özgürlük mücadelesinin ürünü: Eşbaşkanlık

Siyasetin “erkek işi” olduğu iddialarını yerle bir eden eş başkanlık sistemi, hem Türkiye özellikle de Kürdistan topraklarında kadın özgürlük mücadelesinin ürünü olarak karşımıza çıktı. 2005 yılında Demokratik Toplum Partisi (DTP) tarafından Kürt illerinde yaşama geçirilen eşbaşkanlık daha sonra ise, kendisini Mersin’de Akdeniz Belediyesi’nde gösterdi.
Akdeniz Belediyesi’nin yerel seçimlere de eş başkanlar üzerinden girmesi ardından eş başkanlık, Türkiye’de toplu yönetimde hem kadınların temsiliyeti hem eş başkanlığın meşruiyetinin tanınmasına kaynaklık etti. Böylesi bir tablo karşısında kadın-erkek eşitliği, kadının yönetimde temsiliyeti, iradesi yok sayılan kadın genelinde Kürt kadınına kattıklarına bakıldığında bir kez daha önemli hale geldi.

Erkek tekeli siyaset alanına karşı bir cephe

Ataerkil yapının en çok kendisini palazlayarak şekillendirdiği alanların başında gelen siyaset, eş başkanlık sistemi ile bir kere daha yerle bir edilmiş oldu. Adeta erkeğin tekelinde olan siyaset alanını, eş başkanlık sistemi ile kurumsallaştırarak karşı cephe oluşturan kadın, böylece mücadelesine de farklı bir boyut kazandırdı. HDP’nin bu sistemi uygulayarak Meclis’e kadar girmiş olması da bunun en açık kanıtı olarak görüldü. Meclis koridorlarından belediyelere kadar taşınan eşbaşkanlık sistemi ile kadın iradesi kendisini “erkek alanı” olarak nitelendirilen siyasette gösterdi.

Kadın iradesine göz diken AKP

Kadınlar, belediyelerde halk yönetiminde erkek yönetici ile ortak karar vermenin yanı sıra “kadın gözü” ile oluşturulan merkez ve kurumlarda da kendi iç eğitimlerine dönük çalışmalar yürüttü. Tüm bu elde edilen kazanımlara göz diken ise, kadın konusunda her fırsatta eril zihniyetini ortaya koymuş ve 81 ilde yalnızca bir kadın belediye başkanına sahip AKP hükümeti oldu.

Kayyımlarla eşbaşkanlık da hedeflendi

Kürt kadınları, Türkiye ve dünyadaki kadın hareketlerini de etkileyecek özgürlük mücadelesini eş başkanlık sistemiyle sürdürerek “siyasi irade” olmanın önündeki engelleri de ortadan kaldırsa da kayyım atamalarıyla AKP’nin hedeflerinden biri haline geldi. Eşbaşkanlık, 15 Temmuz askeri darbe girişimi ardından ilan edilen OHAL ile birlikte yürürlüğe konulan Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile AKP tarafından 24’ü DBP’li 28 belediyeye kayyım atanması ile yok edilmek istendi.

Kürt kadını direnmeye devam ediyor

Halkın iradesi yok sayılarak aynı zamanda kadın iradesine yapılmış bir saldırı olarak görülen kayyım atamalarında kayyımların kayyım hepsinin erkek oluşu da tesadüf değil. Kayyımların gelir gelmez il icraatlarının belediye içinde bulunan kadın merkezlerini, kurslarını alelacele kapatması da bu durumu kanıtlar nitelikte. Yerelden başlayarak, siyasette, politikada, ekonomide, diplomaside, kültürel-sosyal yaşamın her alanında ve toplumun yönetiminde en üst düzeyde sorumluluk üstlenen kadınların kazanmış olduğu bu mevziye göz diken AKP iktidarının bir diğer hedefi ise, siyasi irade haline gelen Kürt kadınının kazanımlarını ortadan kaldırmaya yönelik oldu.

Yıllardır direniş ruhundan ödün vermeyen Kürt kadını ise mücadele yürüterek kazandığı mevziyi kolay kolay terk etmeyeceğinin mesajını da belediyelerine sahip çıkarak vermeye devam ediyor.

(za/öç)

Eğitimcilerin eylemine Alevilerden destek

Aleviler, açığa alındıkları için 9 gündür oturma eylemi başlatan eğitim emekçilerini ziyaret etti.

KESK Adana Şubeler Platformu’nun, KHK’ler ile eğitim emekçilerin açığa alınmasını protesto etmek için Atatürk Parkı’nda başlattıkları oturma eylemi 9’uncu gününde de devam etti. “Kerbeladan günümüze direnlere selam olsun. Öğretmenime dokunma” pankartının açıldığı bu günkü eyleme Adana Alevi Platformu destek verdi. Platforma adına açıklamayı yapan Pir Sultan Abdal Kültür Dernekleri (PSAKD) Başkanı Şükrü Şahin, darbe bahane edilerek ilan edilen OHAL birlikte demokrasinin askıya alındığını söyledi.

AKP iktidarı sivil diktanın tüm köşe taşlarını yerine oturtmayı hedeflediğini ifade eden Şahin, bu diktayı durdurmak için emekçilerin başlattıkları eylemlere destek verilmesi gerektiğini aktardı. Şahin son olarak, “Bizler Yezid karşısında diz çökmemiş Hüseyin’in Hızır Paşalara karşı ‘Dönen dönsün ben dönmem yolumdan’ diyerek direnen Pir Sultanların soyundan, yolundan geliyoruz, bugün yaşanan saldırıların durdurulması için Hüseyni bir duruş sergilemek gerekir” diyerek İktidarın uygulamalarına karşı omuz omuza direnilmesi gerektiğini belirtti.

(nk/st/kk)

 

İMC TV çalışanlarının da sarı basın kartları iptal edildi

İSTANBUL (DİHA) – Ekranı karartılan muhalif Tv kanallarından İMC TV’nin çalışanlarının sarı basın kartları da iptal edildi.

Muhalif medya ve çalışanlarına dönük yönelim, OHAL kapsamında çıkarılan Kanun Hükmünde Kararname’ye dayanılarak Başbakanlık emriyle 12 televizyon ve 11 radyo kanalının kapatılmasıyla sınırlı kalmadı. Yayını karartılan kanallardan Hayatın Sesi Televizyonunun çalışanlarının sarı basın kartlarının iptal edilmesinin ardından Basın Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü (BYEGM) tarafından İMC TV’nin çalışanlarının da basın kartları iptal edildi.

(yk/kk)