Ana Sayfa Blog Sayfa 6255

Radyo Ses: Gerçeklerden korkuyorlar

Radyo Televizyon Üst Kurulu’nun (RTÜK) Başbakanlık kararıyla OHAL sürecinde yayımlanan 668 sayılı KHK kapsamında dün Türksat üzerinden yayın yapan ve aralarında Hayatın Sesi, TV 10, Van TV, Jiyan TV, Azadi TV ile Zarok TV’nin bulunduğu 12 televizyon kanalının yayınının durdurulması ardından bu sabah Radyo Ses’in yayını kesilerek kapısına mühür vuruldu.

Adana’dan yayın yapan Radyo Dünya’ya aynı saatlerde baskın düzenleyen polisin radyodaki aramaları devam ediyor. 

‘GERÇEKLERİN HALKA ULAŞILMASINI İSTEMİYORLAR’

Sabah saat 07.00 gibi program yapmak için radyoya geldiğinde kapıdaki mühürle karşılaştığını ifade eden Radyo Ses çalışanı Fatma Ölmez, “Dün gece saat 21.30’a kadar radyodaydım. Bu karar 22 Temmuz’da alınmış. Ama bize herhangi bir tebligat yapılmadı” dedi. Dün gece kapı kırıldıktan sonra içeri girildiğini ve yayının durdurulduğunu ifade eden Ölmez, her dilden yayın yapan radyonun kapatılma gerekçesi hakkında bilgilerinin olmadığını söyledi.

Özgür basına yönelik uzun zamandır bir yönelimin söz konusu olduğunu vurgulayan Ölmez, gerçeklerin halka ulaşılmasının istenilmediğini kaydetti. “Gerçeklerin yayılmasını istemiyorlar” diyen Ölmez, “Bunun için, gazeteciler tutuklanıyor, televizyonlar kapatılıyor, radyolar kapatılıyor” diye belirtti. 

‘SESİMİZİ YENİDEN ULAŞTIRACAĞIZ’

Öyle bir ülkede yaşıyoruz ki, sen gerçekleri söylediğinde ya seni tutukluyorlar, gazeteci isen gazeteni kapatıyorlar, radyo ise yayının durduruluyor” diyen Ölmez, yeniden yayın yapmak için ellerinden geleni yapacaklarını dile getirdi. Her türlü hukuki haklarını kullanacaklarını hatırlatan Ölmez, “Yeniden halkımıza sesimizi ulaştırmak için mücadele edeceğiz” diye konuştu.

‘KHK’LER ÖLÇÜSÜZ KULLANILIYOR’

Radyonun avukatı Ali Bozan ise, yayın durdurulması ve kapının mühürlenmesi kararından bu sabah bilgilerinin olduğunu belirterek, kendisine de herhangi bir bildirimin yapılmadığını aktardı. Radyo Ses hakkında Mersin Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen kimi soruşturmalar olduğunu dile getiren Bozan, şunları aktardı: “Bunlardan kaynaklı bizim de haberdar edilmemiz gerekiyordu. Ancak bilgilendirilmeksizin gece yarısı girilerek ve kapısı kırılarak radyonun mühürlenmesinin hiçbir hukuki yanı yok.” KHK’lerin ölçüsüz ve keyfi kullanıldığını vurgulayan Bozan, “KHK’lerle radyoların, televizyonların kapatılmasının anayasanın hiç birinde yeri yok. Ancak OHAL’den kaynaklı KHK’ler kötü ve ölçüsüz kullanılmaktadır” şeklinde konuştu.

‘HALKTAN GERÇEKLER SAKLANMAK İSTENİYOR’

RTÜK ile irtibata geçeceklerini ifade eden Bozan, “Hukuki anlamda radyonun yeniden yayına geçmesi için elimizden geleni yapacağız. Devletin yapacağı hukuksuzluklar farklı kesimler tarafından duyulmasın mı isteniyor? Kısa sürede muhalif basına yönelik bu kadar hukuksuzluk akıllara bunu getiriyor” dedi. (DİHA)
 

TV10: Alevilerin sesi susturulmak isteniyor

Başbakanlığın emri ile dün gece Radyo Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) tarafından yayınları karartılan 10’u aşkın muhalif TV kanalından biri olan TV10 Yönetim Kurulu adına Veli Büyükşahin tarafından karara ilişkin yazılı açıklama yapıldı.

Açıklamada, TÜRKSAT ve RTÜK ile yapılan görüşmeler sonucunda çıkarılan Kanun Hükmünde Kararname ile yayınlarının durdurulduğu bilgisine ulaştıkları paylaşılarak 15 Temmuz gecesi darbeciler tarafından kesilen yayınlarının bugün de KHK ile kesildiği hatırlatıldı.

Alınan bu kararın ne anlama geldiğine ise açıklamada şu ifadelerle yer verildi: 

“Alevi toplumunun sesi TV10, başbakanlık emriyle OHAL kanunlarına dayanarak hukuksuz bir biçimde yayını kesildi. İktidarı kayıtsız şartsız desteklemeyen medyaya verilen bu gözdağı giderek genişleyeceğine hiç şüphe yok. Hukuksal çerçevede yapılması gereken girişimler sonuna kadar yapılacaktır.

TV10 2011 yılından beri aralıksız alevi toplumunun sorunlarını, ihtiyaçlarını, yol erekanını, Samsun’dan, Dersim’e, Tokat’a, Adıyaman, Terolara, Tekirdağ’a, Hacıbektaş’a, Antakya’ya ve Türkiye’nin her tarafında ekranlarına taşıdı. Alevilerin sesi, soluğu oldu.

Tam da Alevilerin Masum-u Pak orucunun başladığı bu gece ve arkasında Yas-ı Muharrem’in başlayacağı bir zamanda TV10’nu susturmaya çalışmak manidar değil mi? Alevilerin evlerinin işaretlendiği bir dönemde bunu yakmak ne anlama geliyor?

Basın yayın ilkelerinden ödün vermeden, özgürlükçü, demokratik, halkçı, barışçıl ve şiddeti amasız reddeden yayın politikamızı kendimize rehber edindik. Toplumun dili, gözü, kulağı olduk.

Alevi toplumunun ve demokratik kamuoyunun bu hukuksuzluğu ve yok saymayı kabul etmeyeceğini ve kendi sesine sahip çıkacağına inanıyoruz. Hakk’ın ve hakikatin sesi olmaya devam edeceğiz.”

Alınan bu kararı protesto etmek amacıyla yine Tv kanalı merkezinin bulunduğu Başakşehir İkitelli’de bulunan Deposite AVM önünde saat 13.00’de basın açıklamasında da bulunulacak. (MEDYA SERVİSİ)

BirGün emekçilerinden Hayatın Sesi’ne dayanışma ziyareti

BirGün Gazetesi emekçileri, hükümetin OHAL ve KHK’lara dayanarak ve henüz resmi açıklama yapmadan kararttığı Hayatın Sesi Televizyonu’nun Ankara bürosuna dayanışma ziyaretinde bulundu. 

BirGün çalışanları, karartmaya karşı Hayatın Sesi ve çalışanlarıyla dayanışma içerisinde olacaklarını söylediler. BirGün Ankara Temsilcisi Yaşar Aydın, Hayatın Sesi TV’nin karartılmasının kabul edilemez olduğunu belirterek, basın özgürlüğüne karşı yapılan saldırılara karşı yan yana olduklarını dile getirdi. (Ankara/EVRENSEL)
 

TMMOB’den Hayatın Sesi Televizyonu’na destek açıklaması

Koramaz açıklamasında, “Siyasi iktidar, Hayatın Sesi kanalına RTÜK aracılığıyla bir süredir uyguladığı para cezaları ve idari cezalardan sonra şimdi de kanalı Türksat yayınından çıkartmıştır.  Hayatın Sesi televizyonunun yayının OHAL kapsamında KHK’lara dayandırılarak Başbakanlık emri ile Türksat yayınından çıkartılması kabul edilemez” dedi. Koramaz açıklamada,  AKP’nin OHAL’i muhalif kesimler üzerinde baskı kurma aracı olarak kullandığının altı çizilerek, “basın bu yolla hizaya çekmek istemektedir. Emekçilerin sesi olan ‘Hayatın Sesi’ televizyonunun sesi susturulamaz. İktidarın, basın üzerindeki baskısı kabul edilemez. TMMOB, her zaman özgür basının yanında olacaktır” diye belirtti. (AnkaraEVRENSEL)
 

RTÜK üyesi Öngel: TV’lerin kapatılması darbe uygulamasıdır

OHAL’in uzatılması istenen toplantının yapıldığı saatlerde 20 Televizyon ve Radyo kapatıldı. Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş Başkanlığı’nda yayınları izlemek için oluşturulan komisyonun talebi doğrultusunda 668 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye (KHK) dayanarak aralarında Türkiye’de Kürtçe yayın yapan tek çocuk kanalı olan Zarok TV’nin yanı sıra yine Kürtçe yayınları ile bilinen Azadi, Jiyan, Denge TV, muhalif kanallar Hayatın Sesi ve Van TV gibi TV kanalları ile İstanbul’da yayın yapan Yön Radyo, Mersin’de SES ve Adana’da Radyo Dünya’nın da aralarında bulunduğu kapatılan kanal ve radyo sayısının 20 olduğu öğrenildi. 

RTÜK üyelerinin bile bilgi sahibi olmadığı ve konuya ilişkin bilgi alamadığı gelişmeler sonucunda radyolar mühürlendi, TV kanalları karartıldı. RTÜK İzin Tahsisleri Daire Başkanlığı’nın imzası ile kapatılan TV kanallarının lisanslarının iptal edilmesinin de gündemde olduğu öğrenildi. 

‘MEDYANIN SUSTURULDUĞU SÜRECE GİRİLİYOR’

Kanalların kapatılmasına tepki gösteren RTÜK üyesi Ersin Öngel, RTÜK’ten lisanslı olan bu kuruluşların aynı zamanda RTÜK denetimine tabi olduğunu hatırlattı. Öngel, “Bu yayınlar zaman zaman yayın içeriklerinden dolayı ceza almaktadır. Denetim süreci devam ederken, bu yayınların OHAL ve KHK kapsamında kapatılmış olması medya özgürlüğüne darbedir. Hukuka aykırı yapılan bir işlemdir. Ne yazık ki Türkiye, medyanın tümden susturulduğu, basın özgürlüğünün tamamen ortadan kaldırıldığı bir sürece giriyor” değerlendirmesinde bulundu. 

Öngel, basına yapılan bu müdahalenin darbe gecesi yaşananları hatırlattığını da belirterek, şöyle devam etti: “Radyo ve televizyonların gece yarısı kapatılıp kapılarına mühür vurulması, darbe uygulamasını andırmaktadır. Türkiye sözün bittiği noktada bulunuyor.” Bu yayınlarla ilgili kapatma kararının RTÜK üyelerinin bilgisi dışında gerçekleştirildiğinin altını çizen Öngel, tepkisini şöyle sürdürdü: 

“Bu yayınlarla ilgili kapatma kararı RTÜK üyelerinin bilgisi dışında gerçekleştirilmiştir. Bu kararla aynı zamanda RTÜK’ün denetim yetkisi elinden alınmıştır. Eğer yayınlar KHK ile kapatılacaksa anayasal bir kurum olan RTÜK’ün varlığının da bir anlamı kalmamaktadır. Kuruluşlara kapatma kararı ile ilgili bir tebliğ yapılmamış olması hukuka aykırıdır. Demokrasi için basın özgürlüğü yaşamsaldır; hukuktan, özgürlüklerden yana olan herkesin basın özgürlüğüne sahip çıkması gerekir. 

KÜRTÇEYE KARŞI ATILAN BİR ADIM

Kapatılan kanallarının tamamının muhalif ve anadilde yayın yapıyor olması anadilde yayıncılığa vurulan bir darbedir. Avrupa Birliği reformları kapsamında Türkiye’de 2002 yılında yapılan değişiklikle anadilde yayıncılık yasal güvence altına alınmıştı. Ancak bu gün itibariyle bu güvence ortadan kaldırılmış oldu. Zarok TV Türkiye’de Kürtçe yayın yapan tek çocuk kanalıdır. Çocuk kanalının dahi güvenlik gerekçesi ile kapatılmış olması Türkiye’nin hukuktan, adaletten özgürlüklerden farklı dil, kültür ve çoğulculuktan Avrupa Birliği değerlerinden giderek uzaklaştığını göstermektedir.” (DİHA)
 

Köklerin ağrısı: Gayan

Sevda AYDIN
İstanbul

Fotoğrafçı Erhan Arık Ortadaoğu, İran ve Kafkasya hattı üzerinden buralarda yaşayan farklı kuşaklardan Ermenilerin öykülerini sunuyor son sergisinde. DEPO’da açılan Gayan sergisi, kurgusal tarihte adları bile geçmeyen, yüz yıllardır unutturulmaya çalışlılanları karşımıza çıkarıyor. 

“Gayan”, Arık’ın 2014 ve 2016 arasında Tahran, İsfahan, Zaho, Duhok, Beyrut, Cubeyl, Antilyas, Ancar, Amman, Kudüs, Beytüllahim, El İzariya, Erivan, Aştarak, Antakya ve İstanbul’daki Ermeni mahalleleri ve köylerinde çektiği fotoğraflardan oluşuyor.

Serginin ismi Gayan; 1915 sonrasında hayatta kalabilen Ermenilerin toplandığı ve başta çadırlarda, daha sonra ise çoğunlukla teneke damlı kulübelerde yaşadıkları, zaman içinde fakir mahallelerine dönüşmüş olan kamplara “gayan” deniyor. Gayan, bu bakımdan Ermenilerin belleğinde hem 1915’i ve yaşanan büyük kayıpları, hem de hayatta kalabilme çabası ve iradesini ifade ediyor.

Arık’ın fotoğrafları yüzyılı aşkın bir zamandır içine atıldıkları karanlıkta her türlü baskının, başkalaştırmanın karşısında durmuş mücadele etmiş olan Ermenilerin geçen bunca zaman içinde kurdukları yeni düzenlerinin içinden, birbirine tutunarak kurduğu duraklardan bakıyorlar, içlerinden atamadıkları o tedirginliğin, suskunluğuyla…

GEÇMİŞ BENİM ‘ŞİMDİ’MDE KARŞIMA ÇIKIYORDU

“Gayan” adlı Irak, Lübnan, İsrail, Filistin, İran ve Ürdün’ün yanı sıra Türkiye ve Ermenistan’daki Ermeni topluluklarının izini süren Erhan Arık, sergiyle paralel hazırlanan Gayan adlı kitabındaki güncesine şunları düşmüş: 

“Nenem şu gördüğün Akhuryan’ın yanına yaklaşmazdı, balık bile yemezdi. Çünkü 1915’te bu nehirde dört çocuğunu gözlerinin önünde boğarak öldürmüşler, sonra da ‘Buraya dönmezsin artık herhalde’ demişler. Nenem sabah saatlerini hiç sevmezdi, nehrin sesi geldiği için. Nehrin sesiyle birlikte çocuklarının hırıltılarını da duyduğunu söylerdi. Şimdi nehir, aramızdaki sınır çizgisi. Ben şimdi o nehri nasıl geçeyim evladım? İnsan acılarını, ölülerini gömdüğü gibi gömemiyor ki…”

Ermenilerden kalan evimizle ilgili bir rüyanın ardından 2010 yılında çıktığım Ermenistan yolculuğu yukarıdaki hikaye ile bitmişti. Hiç aşılamayacak bir çizginin, derin bir hafızanın etrafında dolanıyordum sadece. Hatırlamak ile unutmak arasındaki o çizgide kaldım. Acılar gerçekten gömülemiyordu; Ermenilerden o nehri geçmelerini beklemek haksızlıktı. Gidenleri, çocuklarıyla, torunlarıyla birlikte anabilmek için ben o tarafa geçmeliydim.

1915 sonrasında, hafızalarını, sürgünün ilk güzergahı olan Suriye’ye, Irak’a, Lübnan’a, Ürdün’e, Filistin’e, İsrail’e, Ermenistan’a taşıyan Ermenilerin şimdiki mahallelerinde ve yeni vatanlarında, her mekanın bir hafızası, her hafızanın da yaşayabilmek için bir mekana ihtiyacı olduğunu gördüm, hissettim.

Öyle olmasaydı, Lübnan’da doğup büyümüş olan Zaven, babasının ölümün ardından, yanına bir kalem ve bir defter alıp, sadece ona anlatıldığı kadarıyla aşina olduğu memleketi Kayseri’yi görmek için yola düşer miydi? Oraya vardığında babasının evinden, bahçesinden geriye kalanları ve Erciyes Dağı’nı defterine resmeder, Lübnan’a döner dönmez bunları yakınlarına gösterir miydi?

Kökleriyle birlikte ortadan kaldırılmaya çalışılmış bir hafıza nasıl resmedilebilir? Ve niçin? Zaven, Lübnanlıydı gerçi, ama memleketi Türkiye’deydi. Türkçe de biliyor, Kayseri şivesiyle konuşuyordu. Dedesinin evinin bahçesindeki ağacın ayakta olduğunu görmeye, o resmi hafızasının bir yerinde taşımaya ihtiyacı vardı. Köklerin çağrısıydı bu. Zorla koparılan ve avuçta kalan haliyle, gidilen her yeni ülkede ısrarla yeşertilmeye çalışılan köklerin ağrısıydı.

Peki, geçmişin peşine düşmek bu kadar kolay mıydı? Ruhlarına bir ince sızı olarak yerleşmiş olan bu hikayede her bir Ermeni başka bir yerde duruyordu; yola düşenler ya da düşmek isteyenlerin her biri başka bir şeyin peşindeydi. Kimi ona miras kalan anahtarın kapısını arıyor, kimi duvarına astığı yazmanın kayıp sahiplerinin izlerini sürüyor, kimi huzurlu uyuyabilmek için sadece bir avuç toprağa ihtiyaç duyuyordu. Kimi içinse, bu topraklarda kendinden hiçbir iz kalmamıştı; orada geçmişin peşine düşmek, kaybedilenlerin acısını katlamaktan başka bir işe yaramazdı, hatta oraya ayak basmak ‘haram’dı. Beyrut’ta tanıştığım Jirayr Bey, “Gündüz vakti ellerinde kandil, her biri geçmişini arıyor” demişti. Bu ihtiyar adam, gözleri dolu dolu, kendi hikayesini bana niçin anlatmıştı? Çünkü “Annesi zulüm yollarına düştüğünde onlar için ağıtlarla saçlarını yolan da, onların canına kıyan da” ‘biz’dik ona göre…

‘HİKAYEMİZ HATIRLAMAYA ÇALIŞTIĞIMIZDA BAŞLIYOR’

Dokunamayacağımızı düşündüğümüz geçmiş, geçmiş bir zaman değildi; bir şekilde, benim ‘şimdi’mde karşıma çıkıyordu. 1915’in ardından hayatta kalan, ailelerini kaybetmiş çocukların Lübnan’da yerleştirildikleri ilk yer olan, Cübeyl’deki ‘Birds’ Nest’ (Kuşların Yuvası) Yetimhanesi, karşıma çıkan bu hafıza mekanlarından biri. Bugün hâlâ öksüz-yetimlerin ve fakir ailelerin çocuklarının barındığı, eğitim gördüğü bir yer. Salonun bir şapelle birleştiği yerdeki kapının dışında büyükçe bir merdiven vardı. Çocukların fotoğrafını orada çekmek istediğimde müdür şaşkınlıkla neden orada çekmek istediğimi sordu.” Çocukluğumu hatırlattı bana, bu yüzden “ dediğimde ; işin bitince odama gel bana bir şey göstermek istediğini söyledi. Çocukların fotoğrafını çektikten sonra müdürün odasına çıktığımda masasında duran fotoğrafı bana uzatıyor. Çocukların fotoğrafını çektiğim merdivenlerde çekilmiş. Onlarca yıl buradaki yetimlere annelik eden Maria Jacobsen, 1950’lerde, çocuklarla birlikte…

1915’te Anadolu’dan gönderildiklerinde evlerini nereye kuracaklarını bilemeyenlerin hikayesi bu. Lübnan’da, ismi ‘Karantina’ olan bir kampa yerleştirilip, gidenlerin üzerinde yeşeren bir ağacın hikayesi. Çektiğimse, büyük bir ailenin bütün Ortadoğu’ya yayılmış fotoğrafı; geriye kalanların, sağ ama hep eksik kalanların fotoğrafı.

Bu yolculuktan bana geriye kalan bir çok soru, nereye koyacağımı bilemediğim bir sürü duygu. İki yıldan uzun  süren bu yolculukta karşılaştığım yüzler, aynı masayı paylaştığım evler, vakit geçirdiğim sokaklar bana, bizim 1915’in ardından ne kaybettiğimizi bir kere daha kuvvetli bir şekilde hatırlattı. Sanırım bizim hikayemiz de tam da burada başlıyor; Hatırlamaya çalıştığımızda.

‘YÜZLERDEKİ ACI HEP BİR EKSİK OLANIN ACISI…’

Sergisi üzerine sohbet ettiğimiz Erhan Arık’a “Fotoğraflar farklı kuşaklardan, farklı yaşam alanlarından yüzleri içeriyor. atölyeler, kiliseler, düğün alanları, evler… mekanların içinden görünen bu kültürel renklerden uzaklaşıp  yüzlere odaklanınca acının ve tedirginliğin ön plana çıktığını hissettim. siz bu tedirginlik halini gözlemlediniz mi, neler hissettirdi bunu size?” diye soruyorum. Arık bu tedirginliği şöyle tarif etti; 
Evini nereye kuracağını bilemeyenlerin hikayesi bu demiştim yukarıda. 1915’in ardından bütün dünyaya savrulan bir halk ve gittikleri yerde hem ayakta kalmaya çalışmış hem de onlara ağır bir dert olarak kalan hafızalarına sahip çıkmaya çalışan bir toplum Ermeniler. Uzağında olduğu hafızalarını Dünyanın dört bir yanına taşıyıp orada korumaya çalıştılar. Bunu yaparken yaşadıkları mahalleleri görünmez duvarlarla örmüşleşti. Hem hikayelerini kaybetmekten korkuyorlardı hem de kimseye güvenleri kalmamıştı. Vatanı göremedikleri bir coğrafyada bedenleri orada ama hikayeleri Türkiye’de. Bunun yanında soykırımın ardından savruldukları ilk coğrafyalardan biri olan Ortadoğu’da bir asır sonra yeniden savaşın ya içinde kalmış ya da kıyısında yaşıyorlar. Yeniden yeşerdikleri coğrafyalardan diğer halklarla birlikte tam bir asır sonra yeniden sürüldüler ya da sürülme tehtidiyle karşı karşıya kaldılar. Fotoğraflarda gördüğünüz tedirginliğin nedeni bütün bunlar olabilir. Yüzlerde gördüğün acı ise hepimizin ortak acısı olan bir asırda kaybettiğimiz ve hiç bir zaman tamamlayamayacağımız yarım kalmışlığın yani hep bir eksik olanın acısı.

Küratörlüğünü Firdevs Kayhan ve Mahmut Koyuncu’nun yaptığı Gayan sergisi 16 Ekim’e kadar DEPO’da görülebilir.

10 soruda Kolombiya barış süreci

Kolombiya’da hükümet ile FARC (Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri) arasında, 52 yıldır süren çatışma sürecini sonlandırmak için yürütülen müzakerelerin sonunda nihai anlaşmaya varıldı. Anlaşma Pazar günü referanduma sunulacak ve onaylanması durumunda yarım asırlık savaş sona ermiş olacak. BBC Türkçe, barış süreci ile ilgili olrak öne çıkan sorulara yanıt aradı. 

1) DEVLET-FARC ÇATIŞMASI SÜRECİ NEDEN VE NASIL BAŞLADI?

Kolombiya’da 1948’de, Liberal Parti liderinin bir suikast sonucu öldürülmesiyle Liberal Parti ve Muhafazakâr Parti yanlıları arasında bir iç savaş patlak verdi. La Violencia (Şiddet) dönemi olarak adlandırılan bu iç savaş döneminde Komünist Parti ve sol örgütler yoksul köylüler arasında güç kazanmaya başladı.

Bu süreçte Komünist Parti yoksul köylülere kendi kontrollerindeki tarım alanları oluşturma ve devlet destekli toprak sahiplerinin saldırılarına karşı ‘öz savunmalarını’ geliştirme çağrısı yaptı. Bu kapsamda 1964’te bir kırsal bölgede Marquetalia Cumhuriyeti olarak adlandırılan, bir komünal alan oluşturdu. Bunu sistem için büyük bir tehdit olarak algılayan iktidar, ordu güçlerini bu bölgede yaşayanların üzerine gönderdi. Bu saldırıya karşı çıkan, çatışmalar sonrası hayatta kalıp ormanlık alanlara çekilen bir grup Komünist Parti mensubu silahlı mücadeleye yönelme kararı aldı. Bu da FARC’ın oluşumunu sağladı. 

2) ÇATIŞMALARIN ÜLKEYE ‘MALİYETİ’ NE OLDU?

Yarım asırlık çatışmalar boyunca yaklaşık 220 bin kişi yaşamını yitirdi.

6 milyondan fazla kişi evlerinden ayrılmak zorunda kaldı.

Uyuşturucu kartelleri ve dönem dönem devletin bazı birimleri ve ABD’ye bağlı güçlerle de birlikte çalışan birlikte çalışan bu örgütlerin saldırılarında on binlerce kişi yaşamını yitirdi. Yaşamını yitirenler arasında sendikacılar, siyasetçiler ve gazeteciler de bulunuyor.

Barıştan sonra FARC gerillaları neler yapacak?

3) BARIŞ SÜREÇİ NASIL BAŞLADI?

1980’lerden 2000’lere kadar çeşitli barış süreci denemeleri yaşandı ancak bunlar başarısızlıkla sonuçlandı. 2010’da iktidara gelirken de FARC’la mücadele sözü veren, iktidarının ilk aylarında da FARC’ın üzerine operasyonlarla giden Juan Manuel Santos, kısa süre sonra müzakere siyasetine doğru yöneldi.

Son barış süreci 2011’de başladı. 2012’den sonra görüşmeler kamuoyuna açık şekilde sürdürüldü.

4) ELİNİ TETİKTEN İLK ÇEKEN KİM OLDU?

İlk olarak FARC tek taraflı ateşkes ilan etti. Hemen ardından Kolombiya ordusu da örgüte yönelik operasyonlarını durdurdu. Bu tek taraflı ateşkesler dönem dönem çöktü. Ancak buna rağmen müzakere masası devrilmedi. Çift taraflı ateşkes ancak Temmuz 2016’da geldi.

5) ARABULUCULAR KİMDİ VE İŞLEVLERİ NEYDİ?

Barış sürecinin resmen başlamasından önceki dönemde Venezuela eski devlet başkanı Hugo Chavez’in FARC ve Kolombiya devleti arasında temas sağlanması için aracılık yaptığı biliniyor. Kamuoyuna bildirilerek yapılan ilk resmi formattaki görüşme ise Norveç’in başkenti Oslo’da gerçekleştirildi. Görüşmeler daha sonra Küba’nın başkenti Havana’da sürdü.

Müzakereler resmi olarak başladıktan sonra taraflar iki garantör yabancı ülke seçti. Bu ülkeler, Küba ve Norveç oldu.

Bunun dışında iki de ‘kolaylaştırıcı’ ülke belirlendi.

FARC Venezuela’yı, Kolombiya hükümeti ise Şili’yi seçti.

FARC gerillaları barışı şarkılarla ve danslarla kutluyor

6) SÜREÇ SIRASINDA ŞİDDET TAMAMEN DURDU MU?

Hayır. Şiddet olayları önceki dönemlere göre önemli oranda azalsa da dönem dönem operasyonlar, saldırılar ve çatışmalar yaşandı. Bunlar süreci krize soksa da, müzakereciler bu krizlerden çıkmayı başardı. Temmuz 2016’da gelen çift taraflı ateşkesle, şiddet hemen hemen tamamen sona erdi.

7) KAMUOYU BARIŞ SÜRECİNE NASIL BAKIYOR?

Kamuoyu yoklamaları halkın büyük bir bölümünün sürece destek verdiğini ortaya koyuyor.

Ancak anlaşmaya karşı kampanya yürüten gruplar ve FARC’ı affetmeyi kabul etmeyen bir toplumsal kesim bulunuyor.

8) UZLAŞMA HANGİ BAŞLIKLARDA GERÇEKLEŞTİ?

Barış süreci altı başlık üzerinden yürüdü.

Bunlar şöyle: Toprak reformu, siyasete katılım, silahsızlanma, yasa dışı uyuşturucu sorununa çözüm, kurbanların hakları, barış anlaşmasının uygulanması.

Müzakereler kapsamında ilk olarak toprak reformu konusunda uzlaşmaya varıldı ve adım adım diğerleri geldi. Bu son anlaşma artık uygulanma aşamasının teyidi oldu.

9) SİLAHSIZLANMA HANGİ AŞAMADA VE NASIL GERÇEKLEŞECEK?

Silah bırakma sürecin son aşamasında, yani bu hafta imzalanan nihai anlaşmadan sonra hayata geçirilecek. FARC gerillaları, anlaşma kapsamında belirlenen 20 ‘geçiş bölgesine’ ve sekiz kampa giderek silahlarını bırakacak.

Gerillaların güvenliğini sağlamak üzere hiçbir sivilin bu alanlara girişine izin verilmeyecek.

Yaklaşık 7 bin gerillanın, önümüzdeki altı ay içerisinde silah bırakma sürecini tamamlamış olması gerekiyor. Nisan 2017’ye kadar ‘geçiş bölgeleri’ kapatılacak ve FARC gerillaları sivil hayata dönecek.

10) FARC’A BUNDAN SONRA NE OLACAK?

FARC anlaşma kapsamında bir siyasal partiye dönüşecek. Bu parti 2018’de gerçekleştirilecek milletvekili seçimlerine katılabilecek. İlk yasama döneminde partiye, ne oranda oy alırsa alsın Kongre’de en az 10 sandalye ayrılacak. (DIŞ HABERLER)

FARC ile Hükümet arasındaki barış anlaşması resmen imzalandı

ABD Kongresi ilk kez Obama’nın vetosunu tanımadı

ABD Kongresi, Başkan Barack Obama’nın 11 Eylül saldırıları kurbanlarının Suudi yetkililere dava açmasına izin veren yasa tasarısına koyduğu vetoyu hükümsüz kıldı.

BBC Türkçe’nin haberine göre Obama’nın başkanlığı süresince hükümsüz kılınan ilk vetoda Senato 97’ye karşı bir, Temsilciler Meclisi ise 348’e karşı 77 oy kullandı ve böylece tasarı, başkanın vetosuna karşın yasalaştı.

Obama CNN televizyonuna yaptığı açıklamada senatörler ve Temsilciler Meclisi üyelerinin “bir hata” yaptığını söyledi.

Başkan Obama yasanın ABD’li şirketleri, askerleri ve yetkilileri ileride ülke dışında açılabilecek davalara açık hale getirdiini belirtti.

CIA Direktörü John Brennan da oylamanın ulusal güvenliğe “ciddi etkileri” olacağını söyledi ve “Olumsuz tarafları potansiyel olarak büyük” dedi.

Senato ve Temsilciler Meclisi, Obama yönetiminin çabalarına karşın, “Terör destekçilerine karşı Adalet” diye anılan tasarıyı oybirliğiyle kabul etmişti.

Tasarıyla, diğer ülkeleri Amerikan mahkemelerindeki davalardan koruyan 1976 tarihli yasada değişiklik yapıldı ve kurban yakınlarına 11 Eylül saldırılarında rol oynadığından şüphelenilen Suudi hükümeti yetkililerine dava açma hakkı verildi.

Obama tasarıyı veto ederken, ABD-Suudi Arabistan ilişkilerini olumsuz etkileyeceğini ve Afganistan ve Irak gibi yerlerde görev yapan ABD askerlerine karşı davaların yolunu açabileceğini söylemişti.

‘TEHLİKELİ BİR EMSAL’

Obama CNN’e yaptığı açıklamada “Tehlikeli bir emsal ve bazen neden zor olanı yapmanız gerektiğinin bir örneği. Ve açıkçası Kongre’nin zor olanı yapmasını dilerdim. Bir seçim öncesi 11 eylül kurbanlarının ailelerine karşı oy verir görünmek zor bir iş. Ama aynı zamanda doğru olanı” dedi.

Beyaz Saray Sözcüsü John Earnest oylamanın “ABD Senatosu’nun onyıllardır yaptığı en utandırıcı şey” olarak tanımladı.

Ancak destekçileri tasarının sadece ABD topraklarındaki terör eylemlerini kapsadığına dikkat çekiyor.

Demokrat Partili Senatör Chuck Summer “Beyaz Saray ve hükümet diplomatik değerlendirmelerle daha ilgili. Ancak biz aileler ve adaletle ilgileniyoruz” dedi.
Obama başkanlığı süresince veto kartını 12 kez kullandı ve şimdiye dek hiç biri hükümsüz kılınmadı. (DIŞ HABERLER)
 

HDP yol haritasını belirleyecek

TBMM’nin 26. dönem ikinci yasama yılı, Cumartesi günü gerçekleştirilecek olan resmi açılış ile başlayacak. HDP’de de bu yeni döneme hazırlanma tartışmaları şimdiden başladı. HDP, yapacağı toplantılar ile yeni yasama yılına ilişkin tutumunu belirleyecek. Meclis açılışı öncesi Cuma günü HDP Eş Başkanları başkanlığında tüm milletvekillerinin katılımıyla gerçekleştirilecek kapsamlı toplantı ile HDP yeni döneme ilişkin yol haritasını netleştirecek. 

Esas olarak yeni yasama döneminde nasıl bir politikanın izleneceği ve çalışma yöntemlerine dair tartışmaların yürütüleceği toplantıda, dokunulmazlıklar konusunda devam eden süreç de ele alınacak. Önümüzdeki günlerde milletvekillerine yönelik olası gözaltı ya da tutuklama girişimlerine ilişkin sergileyeceği tutumu bir kez daha gözden geçirecek olan HDP, ifade vermeme, siyasi tutum belirleme yaklaşımını da sürdürüyor. 

Toplantının bir diğer önemli başlığı da Cumartesi günkü Meclis Genel Kurulu açılışına katılıp, konuşacak olan Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a yönelik HDP’nin nasıl bir tutum sergileyeceği oluşturacak. Erdoğan’ın son bir yılı aşkın süredir HDP’ye karşı takındığı tavırları ve savaştaki ısrarının da eklenmesiyle birlikte Cumartesi günü Meclis’te bu yönlü HDP’den doğru bir protesto ile karşılaşması bekleniyor. Bu konuda toplantıda tartışılıp, netleştirilecek. 

Geçtiğimiz yıl 1 Ekim günü gerçekleşen açılışta da Erdoğan yine HDP’lilerce protesto edilmişti. Erdoğan’ın genel kuruldaki konuşmasına başladığı sırada HDP’liler genel kurul salonunu terk etmişti. CHP’liler ise ayağa kalkmayarak Erdoğan’a yönelik tepkisini dile getirmişti. Ancak darbe girişimi sonrasında Erdoğan ile Beştepe ve Yenikapı’da mutabakatını resmileştiren CHP, yaptığı açıklama ile Erdoğan’ı mecliste “saygı ile karşılayacaklarını” ifade etmeye başladı. 

Toplantı da ayrıca grup yönetiminin de değerlendirileceği öğrenildi. Grup yönetiminde değişiklik yapıp yapmayacağını netleştirecek olan HDP Kadın Grubunun da kendi gündemleri çerçevesinde bir tartışma yürütmesi bekleniyor. (DİHA)
 

Eylem Ataş’ın ailesine bıraktığı mektup

Eylem Ataş’ın ailesi, Ataş’ın kendilerine bıraktığı mektubu paylaştı. Mektupta şu ifadeler yer aldı:
Onlar ki dünyada kahraman olmaya mahkumdur
Sislenen anılar kaldı onlardan
Renkleri bozulup duran
Solgun anılar nasıl yazılmalı ki silinip gitmesin
Bulutlar gibi çekilmesin gök boşluğuna
Hoş olsun bütün verdikleri aldıkları su çiçeklerinin
Gül susar çiğdem uyanır
Tüfek başlar konu değişir
Hep böyle süreceği sanılır gül hikayesinin
Hep böyle sürer gerçi ama bir gün sonu
Değişir baştan yazacağımız hikayelerimiz,
Değiştireceğimiz adil bir hayat için aldığım bu kararı sizinle paylaşıyorum. Öncelikle şunu belirtmeliyim, Ortadoğu’da, ezilen insanlardan yana yeni bir tarih yazılıyor. Bize düşen de bu tarihi yazanların, yanında yer almaktır. Yani çocuklar daha çok ekmek yesin diye, yani insanlar gözlerimizin önünde parçalanmasın diye, yani bizim çektiğimiz sıkıntıları yeğenlerim Mahir Ulaş ve Eylül yaşamasın diye. Bir alıntıyla, Mamoste Çorumi’nın de dediği gibi biz Peter Pan olup yanlarına gidelim ki çocuklarımızın cansız bedeni kıyılarımıza vurmasın diye…