Ana Sayfa Blog Sayfa 6265

İnsana Adanmış Bir Ömür: Mehmet Altan

Mehmet Altan’ın Kişisel Tarihi

DEFNE ASAL ER

Özgürlükçü Fikirleri Yüzünden 28 Şubat Sürecinde Andıçlanmıştı

Ünlü yazar Çetin Altan’ın küçük oğlu olarak dünyaya geldi. Babasının tedrisinden geçti. Genç yaşta Marksizm ile tanıştı. 1979’da gittiği Fransa’da demokrasinin çağdaş uygulamasını gördü. Dünyaya, Türkiye dışından bakmayı başardı. Ortaya attığı “2. Cumhuriyet” kavramı, yıllarca tartışıldı.

Sürekli bir devinim ve bir değişim içindeyiz. Bazen farketmiyoruz bile, ama her gün, gerçekten her gün değişiyor, dönüşüyor, öğreniyor, deviniyoruz… Direniyoruz değişmeye, ama içimizde bir yerler, taa, arkalarda bir yerler bize kendini hissettirmeden dönüşüyor. Çünkü sonuçta, kendi içimizde, beynimizde, ruhumuzda bir denge arıyoruz ve hergün bu dengeyi bozan, yeni ve trendy tabirle “ezber bozan” pek çok şey oluyor, söyleniyor; okuyoruz, işitiyoruz… Bu ezberler ne zamandan beri bozuluyor dersek, herkesin kendi içinde bir miladı vardır, kendi düşünde… Ama ana ezberlerimizin, kimsenin bozmaya yeltenmediği ezberlerimizin, “bizim cenah”ın ezberlerinin, bütün ezberlerimizin ana kaynağı olan ezberlerimizin bozulmasının bir miladı var; biri çıktı ve İkinci Cumhuriyet dedi. Hepimiz kıvranıyorduk, orasından söylüyorduk, burasından eleştiriyorduk, belki her yerinden eleştiriyorduk. Ama birisi çıktı ve “İkinci Cumhuriyet” dedi, “Bu cumhuriyetin demokrasisi eksik.” Hâlâ anlayamam, onun hayatını bir kitap yapmaya koyulduğum üç aydan beri de hâlâ anlayamadım, neden mesela “demokratik cumhuriyet” demedi, neden “demokrasili cumhuriyet” demedi de, “İkinci Cumhuriyet” dedi, bilmiyorum hâlâ. Ama iyi ki demiş, iyi ki belki de böyle demiş, yani bizim bu topraklarda sakat olanın cumhuriyet olduğunu belki en iyi böyle vurgulamış Mehmet Altan, bilemem, ama aynı şeyi farklı kelimelerle söyleyenler değil, bugün o konuşuluyor ve onun koyduğu isim: “İkinci Cumhuriyet”.

Bana sorarsanız, onun Bill Gates’ten torpilli olduğuna inanıyorum ben. Babası Çetin Altan ve onun gibi, her ne kadar çok kıyısından değerek de olsa içinde yaşadığımız çağı, bu kadar derinden formüle eden ve çıplak bir anlaşılırlıkla anlatan çok fazla insanla karşılaşmadım. “Bu senin ayıbın” diyebilirsiniz bana; örnekler verirseniz buna da inanırım… Bill Gates’ten torpilli derken, şunu söylemek istiyorum aslında; çağı bu kadar derinden anlayan bir insana naçizane bir armağan olarak Bill Gates’in ona, henüz piyasaya çıkarılmamış bir ya da hatta birkaç çip armağan ettiğini düşünüyorum. Öyle çipler ki bunlar, mesela size onbeş bakikada bir başyazı yazdırıyor. Daha mı istiyorsunuz, bunu izleyen onbeş dakikada bir ikincisini daha. Yazınız, yazılarınız bitti, yarım saat sonra bir konuşmanız mı var, bir panelde konuşmacı mısınız, ama bu iş için geldiğiniz kentte sizi görmek, sizinle birkaç cümlelik fikir teatisinde bulunmak, size değmek isteyenler mi var? Hiç problem değil, öyle sanıyorum ki Bill Gates yeniden devreye giriyor ve söylemeniz gerekenleri dikte ettiriyor. Sonra konferansa giriyorsunuz, hemen az önceki fikirsel taarruzun akabinde, yine problem değil, Bill Gates hazır, toplantıya katılan insanları coşturacak, düşündürecek, düşünüp alkışlatacak, sonra güldürecek formüller bilgisayarınızda, korkmayın, toplantıdan önce rahatça insanlarla konuşun, şakalaşın, yemek de yiyin icabında! Acaba olabilir mi böyle bir şey? Mehmet Altan’ı günlerinin içinde izledim ve sadece izleyerek bile, yoruldum. Peki neden ben böyleyim, o böyle? Burada bir Bill Gates torpili sezinlemekten başka bir şey gelmiyor elimden… Siyasi bir ikbal arayışı yok,  bir devlet dairesine kapılanırım ihtiyacı yok, birileri beni sevmez endişesi yok…

“SARAY”LA “HALK” KESİŞMESİ

Çetin Altan ile Kerime Hanım’ın, bize Ahmet Altan ve Mehmet Altan gibi iki önemli figür, iki önemli isim kazandıran birlikteliklerini, “Sınıfsal olarak çok farklı konumlardaki iki suyun birleşmesi” olarak niteliyor Mehmet Altan. Kerime Hanım henüz 40 günlükken, annesi, ablası ve eniştesiyle birlikte Ankara’ya gelmiş Irak’tan. Osmanlı ordusunun bir neferi olan Ragıp Bey savaş için gittiği Irak’ta Kerime Hanım’ın ablasını görüp âşık olmuş.

Henüz 14 yaşında olan Raziye Hanım ile aralarındaki büyük yaş farkına aldırmamış, anneanne Habibe Hanım’ı ve o sıralar minicik bir bebek olan Kerime Hanım’ı da alarak Ankara’ya getirmiş.

Baba tarafı ise paşalara dayanıyor. Çetin Bey neredeyse tümüyle bu paşalı, köşklü, konaklı köklerinden kopuk yaşıyor, tamamen farklı bir yaşam üslubu ve bakışı edinmiş olsa da, sonuçta bu evlilik iki farklı sınıftan insanın yaptığı bir aşk evliliği Mehmet Altan’a göre. Kerime Hanım Ankara Radyosu’nda müdür sekreteri olarak çalışırken, müdürünün oğluyla, Çetin Bey’le tanışıyor. Aralarında doğan aşk, evlilikle sonuçlanıyor… Ve, tahmin edebileceğimiz gibi, köşk tarafı, “saray” tarafı bu evliliğe hiç de sıcak bakmıyor. İlk bebek, Ahmet Altan doğduğunda genç evlilere “köşk”ten bir elli lira borç bile çıkmıyor…
Köşke sırtını dönmüş baba, Çetin Altan masasının başında çalışıyor. Yazıyor, okuyor, yazıyor… Küçük Mehmet onu, rahatsız etmemeye özen göstererek izliyor… Ona hayran; zekâsına, muzipliğine, doyumsuz sohbetlerine, okur-yazar olduktan itibaren de yazılarına. Hiçbir zaman onu klasik bir aile babası olarak görmediğini, bir kategoriye sokmadığını, hep büyük bir hayranlık duyduğunu söylüyor Mehmet Altan. İlk gençliğinde de babasıyla herhangi bir kişilik itişmesi yaşamamış, kendini babasıyla öyle özdeş kılmış ki, onu bir otorite olarak görüp kendini onun üzerinden tanımlamaya çalışmamış. “Düşünsene her sabah yazı çilesiyle uyanan bir adam, yazının hazırlıklarını yapan. Hâlâ bugün de öyle, muazzam bir şeydir, 80 yaşındadır ama hep aynı işiyle, ekmek parasını beyninin enerjisiyle kazanan bir adamdır. Yani ona o kategori içinde bakmak büyük bir haksızlık olur, belki evdeki binlerce kitabından, temposundan, enerjisinden ama en fazla da bu işe yönelik hiç ara vermediği o üreticiliğinden… Evde çalışan bir adam babam, onun ne yaptığını ben her gün evde görüyorum… Baba figürü şöyledir, bir işi vardır dışarıda, gider adam, akşamları da eve gelir… Oysa bu insanların, yazı yazan insanların yaşam alanlarıyla faaliyet alanları aynı. Yani onun yaşam alanında öne çıkan da yaşam faaliyeti. Onun için otomatik olarak çok küçük yaştan itibaren klasik bir değerlendirmenin dışında tutabiliyorsun. Kaç kişinin babası sabahları kalkıp yazı yazarak hayatını kazanıyor?”

Çetin Bey’in Milliyet gazetesine transferiyle Refik Erduran’ların Salacak’taki yalısında başlayan İstanbul macerası, değiştirilen birkaç evden sonra Basınköy’de alınan mütevazı kooperatif evine uzanmış. Neredeyse bütün ilk gençlik yılları, yatılı okul yatakhanelerini hariç tutarsak, Basınköy’deki bu evde geçmiş… Babasının bütün yazılarını okuyan Mehmet Altan, 11-12 yaşından itibaren de babasıyla birlikte mitinglere, toplantılara katılmaya başlamış… Rüya gibi hatırladığı mis kokulu anne yemekleri, Basınköy’deki sıcak anne kucağı yatılı olarak Saint Joseph’e verilmesiyle kesintiye uğramış. İlkokulun ilk gününü neredeyse hiç hatırlayamıyor ama Saint Joseph’in ilk gününü, ilk yatakhane gecesini ve sonrakileri de, metal soğukluğunda duygular olarak hatırlıyor. Ama yatılı okul yıllarında da evle ve “kendimi özdeşleştirdim” diye ifade ettiği babayla alışverişi, bütün bir haftanın haftasonları bir güne, yaz tatillerine sıkıştırılmış bir şekilde olsa da aynı yoğunlukta devam etmiş. “Hafta sonları geliyoruz ve ayrıca yazlar var, tatiller var. Yani çok öyle evin uzağında değiliz. Zaten çok ciddi bir ev hasreti oluşuyordu hafta içinde. Yani anneme kavuşma, annemin yemeklerine, şefkatine vs. Tabii bu aynı zamanda babamın her sabah boğayı boynuzlarından tutup yere yatırmak olarak algıladığı, hayatı yeniden yarattığı yazısıyla, daktilo makinesiyle günün başladığı, kütüphanesinde 10 bine yakın kitabın olduğu eve özlem…  Oradaki kitapları çok iyi hatırlarım. Gözümün önündedir klasikler, Fransızca kitaplar, La Revue de Deux Mondes’un 120 yıllık ciltleri, serisi. Babamla bazen sabahlara kadar süren konuşmalarımızı da çok net hatırlarım… Bir keresinde uzun uzun zaman kavramını anlattıktan sonra, gidip Abdülhamit’in sarayından çıkma o 120 yıllık ciltlerden birini getirmiş ve zaman kavramını somutlaştırmak için o cilde elimi değdirmişti, elektrik çarpmış gibi olmuş, ağlamaya başlamıştım. Zamanla ilgili gece boyu süren o konuşma ve yoğunluğun somut bir kitabın üstünde kendi hissettirmesi bana ağır gelmişti herhalde. Babamın ailenin geçimini temin çabasının yanı sıra bizimle derin bir ahbaplığın da sürdürülmesi şeklinde bir dostluğu vardı. Şiir matinelerinden tut da kimi sabahlara kadar süren konuşmalar… Seni düşündürtmesi, şekillendirmesi… Onun tedrisinden geçen zamanlar var o evde…”

ERKEN GELEN SEVGİ

Heyecan dolu, çalkantılı yıllar. Türkiye İşçi Partisi 1965 seçimlerine katılıyor ve yüzde üç oy alarak Meclis’e 15 milletvekiliyle giriyor. Bu milletvekillerinden biri de Çetin Altan. Çetin Altan, partisinden diğer milletvekili arkadaşlarıyla birlikte Meclis’te müthiş bir muhalefet yürütüyor; kürsüden yaptığı etkili konuşmalarla insanlar hop oturup hop kalkıyorlar. Sadece korkutucu bir muhalif değil aynı zamanda büyük bir hatip. Sonra, TBMM’nin ve Cumhuriyet’in utanç sayfalarından biri cereyan ediyor; kürsüde saldırıyorlar Çetin Altan’a, arkasından linç girişimleri geliyor. Mehmet Altan 12 yaşında o sıralar. Babasını Meclis kürsüsünde hiç dinlemiyor ama Taksim mitinglerine birlikte gidiyorlar. Babası konuştukça dalgalanan büyük kalabalıkları, o etkileyici gücü görüyor, izliyor. Aslında babası namlunun ucunda neredeyse ama o kaygılanmıyor.

Son derece politik bir ortamla çevrili, o dönemin bilinen bütün muhalif isimlerinin, yazarların, sanatçıların, gazetecilerin uğrak yeri olan bir evde, bir yandan babasını ve çevresini izlerken bir yandan da kendini oluşturuyor. Okuyor, şiir, yazı denemeleri yapıyor, gazeteleri, radyo haber bültenlerini ve odasındaki plaklarını dinliyor. Gazete, baba mesleği olan gazetecilik 13-14 yaşlarından itibaren en çekici alan oluyor onun için.

Saint Joseph’in boğucu disiplinine dayanamayıp son sınıfta Bakırköy Lisesi’ne devam etmeye başlıyor Mehmet Altan. Özgürlük, yeniden evde geçirilen zamanlar, anne yemekleri, yarım gün olan okuldan arda kalan Basınköy hayatı… Ve ilk aşk. 15 yaşında, Basınköy’ün en güzel kızı Ümit’e çılgınlar gibi âşık oluyor. Bütün Basınköy bu yeniyetmenin ateşli sevdasını konuşuyor. Öyle bir aşk ki kıtalar arası: Ümit’i her gün Kadıköy’deki okuluna bırakıp geri dönüyor. Bütün enerjisini sevdasına akıtıyor ve üç yıl sonra da evleniyorlar zaten. Aile, belki de müthiş tutkusunun şahidi oldukları için, bu oldukça erken gelen evlilik karşısında duydukları endişeyi oğullarına yansıtmamaya çalışıyor, anlayış gösteriyorlar. Lise son sınıfta, durumu okuldan gizli tutarak Ümit ve Mehmet evleniyorlar… “Biz evlendiğimizde Ümit hazırlık okumadığı için liseyi bitirdi üniversiteye başladı, ben liseyi bitiremedim, son sınıfta çaktım. Fakat evliyim de, çalışmaya başladım. O yıllar zor yıllardı.

Babam hapislere düştü. Askeri cunta, faşizm vs. yani onlar zor yıllardı. Bir şekilde para pulun olmadığı, babamın içerde olduğu, benim liseyi bitiremediğim… Ümit çalışmaya başladı, bir yandan da pedagojide okuyordu. Epeyce zorlandığımız dönemler. Yani hayatın üstümüzde çatırdadığı günler; parasızlığın şunun bunun ne olduğunu anladık. Kayınvalidemin evinde kaldık. Sonra bir şekilde başka bir eve çıktık. Soba yakamazdık. Ümit işten gelirdi, donardık, ağlamaya başlardı yazık. Soba yanmıyor, titriyoruz, buz gibi yorganlar, battaniyeler… Sonra ittire kaktıra liseden kurtuldum. Üniversiteye girdim… Yani objektif gözle bakıldığı vakit çok  zor şeyler. İleriye dönük büyük umutların, yolun açık olduğunu gösteren işaretlerin fazla bulunmadığı yıllar. Zaten Türkiye’nin üstüne 71 rejimi çökmüş, karanlık bir tablo var… Sonra Ümit’in dayısına ait olan küçük bir bodrum katına taşındık, küçücük bir eve. Hayat 79 yılına kadar böyle sürdü. Demek ki 26 yaşına kadar üniversiteydi, işti güçtü, Ümit’in okulları, çalışması, paraydı, puldu, böyle bir süreç yaşamışım; benim hayatımda o dönem bu zorluklar vardı. Ama çok şey öğrendim. O yıllar hayatın üzerindeki cilayı kaldırdı benim için; hayatın özünü, yaşam motorunun nasıl döndürüldüğünü, esas gailenin ne olduğunu, yaşam dinamiğini anladım.

Çalıştığım sigorta şirketi 1979 yılında greve gitti. Ben üniversiteyi bitirdim, Ümit Kültür Bakanlığı’ndan burs kazandı. Bu belirsiz, sisli puslu, açılıp açılmayacağı belli olmayan, içinde umut barındırmayan süreç, pat dedi başka bir yöne döndü. Hayatın içindeki umutlar ve umutsuzluklar, güneşler, karlı kışlı havalar kestirilemiyor. Hayatın kendi içindeki sürprizleri aydınlıkken karanlığı, karanlıkken aydınlığı taşıyor… 79 yılında Fransa’ya koşarak gittik resmen. Ümit orada kendi mesleği ile ilgili eğitimden geçti. Ben de onunla beraber gittim. İlk gittiğimizde sadece onun bursu vardı bir de benim grev sonrası aldığım tazminat. Aileler de yardım ediyordu. Ama sonra iki yıllığına ben bir burs kazandım Milli Eğitim Bakanlığı’ndan. Ahmet o sırada Hürriyet’in dış haberler şefiydi. Fransa’dan Hürriyet’e yazılar göndermeye koyuldum. Sonra onun mecrası değişti, ben de Cumhuriyet’te yazmaya başladım.”

YENİ UFUKLAR: FRANSA

Yazı işleriyle ilişkisini kesmemeye çalışsa da, geçim derdinden biraz olsun kurtulmak için girdiği Tam Sigorta’daki bunaltıcı memur hayatı, nefes almayı daha da zorlaştıran faşist darbe ortamı, maddi sıkıntılar… Tünelin ucunda ışık görünmez gibiyken, eşiyle birlikte hep hayalini kurdukları Fransa projesinin hayata geçmesiyle birlikte yepyeni bir dönem başlamış Mehmet Altan için. “Aslında hayatım üç döneme ayrılabilir,” diyor: “79’a kadar, 79-83 arası,  83 ve sonrası.”

Fransa, küçücük paralarla yaşamaya devam ettikleri ama müthiş bir açlık ve doyumsuzlukla dünyayı keşfettikleri yer olmuş; “Bir akvaryum balığının büyük bir deniz görmesi gibi. Demokrasi kültürü yani farklılık, çoğulculuk, gelişmiş bir toplum, refah; bunları yani yeryüzü standartlarını Türkiye’de köyünden, kasabasından, şehrinden çıkmamış birine hiçbir şekilde anlatamazsın. Ben bunlardan çok haberdar bir aileden gitmeme rağmen Fransa’daki sosyoekonomik, siyasal, politik, kültürel hayat deneyimi muazzam bir katkı sağladı bana. “Marksist-Leninist-Maoist teröristler”, “anarşistler” falan gibi başlayan sıkıyönetim bildirileriyle şekilleniyordu burada hayat. Ben 17-18 yaşındaydım darbe olduğunda, ben de bütün bu sıkıyönetim bildirileri içinde yaşıyordum. 26 yaşında Fransa’ya gittim, ama faşizmin rüzgârları o güne kadar tabii hep süregelmişti. Fransa’da bir yurda yerleştik, yurdun bulunduğu bölgenin belediye başkanı komünistti. Daha geldiğimin üçüncü günüydü, nasıl bir mahalle burası diye dolaşırken, anarşistlerin federasyon bürosunu gördüm. Şaşkına dönüyorsun tabii… Yine, benim için her şeyi deviren ve değiştiren bir anıdır mesela; o yıl Sovyetler Birliği Afganistan’ı işgal etmişti. Laurent Fabius o zaman sosyalist partinin saymanıydı, öğle haberlerinde onun bir konuşmasını dinlemiştim. Dedi ki, nasıl Fransa’yı Cezayir’de, Amerika’yı Vietnam’da mahkûm ettiysek, şimdi de Sovyetler Birliği’ni Afganistan işgalinden dolayı kınıyoruz, mahkûm ediyoruz. Şimdi bir Türk olarak, Türkiye’yi Kıbrıs’ta mahkûm etmek gibi bir şey bu. Adamın hayatı mahvoldu dedim, nasıl bunu söyler?.. O kadar çarpıcıydı ki gördüklerim… Demokrasinin ne olduğunu oralarda anlarsın, Batı rüzgârı almadan, çağdaş demokrasiden nasiplenmeden… Türklere nasıl anlatacaksın bunun demokrasi olduğunu? Burada askeri faşizmin demokrasiymiş gibi, cumhuriyetin demokrasiymiş gibi, halkı olmayan bir padişahlığın demokrasiymiş gibi, insan mutluluğunu ve özgürlüğünü hedeflemeyen bir sistemin çağdaşmış gibi yutturulduğunu, bunların demokrasiyle alakası olmadığını nasıl anlatacaksın? Böyle bir eğitimi de, böyle bir kültürü de yok ki insanların.”

Yeryüzü değerleriyle tanışmanın yanı sıra akademisyenlik iddiası ve hedefi de Fransa’da derinleşiyor Mehmet Altan’ın. Sorbonne’da, dönemin en önemli iktisatçılarının yanında doktorasını yapıyor. Bir yandan doktora, bir yandan haftada bir gün Cumhuriyet gazetesi için yazdığı, Fransa gözlemlerini aktardığı, karşılaştırmalar yaptığı edebi denemeler olan Paris Mektupları, bir yandan merakla keşfetme derken, bir de bebek ekleniyor dünyalarına. Doğumunu izlemek üzere girdiği ama beş dakika sonra, bayılmak üzereyken dışarı çıkartıldığı doğumhanede oğlu Ömer dünyaya geliyor. Ömer’in ilk yıllarını Fransa’nın özgürleştirici ortamında, Ümit’le tam bir işbölümü içinde geçiriyorlar…

Hep Türkiye’ye dönmek üzere kurdukları eğreti öğrenci hayatlarını yeniden İstanbul’a taşıdıklarında yepyeni bir rüzgârın içinde buluyorlar kendilerini: Dönem, Özal iktidarının ve daha önce akla bile getirilmesi zor dönüşümlerin dönemi…

Dönerken, zaten Fransa’dayken sürekli yazdığı Cumhuriyet gazetesinde gazeteciliğe devam edebileceğine kesin gözüyle bakıyor, niyeti bir yandan da üniversiteye girerek akademisyenliği sürdürmek. Ama işler umduğu gibi gitmiyor. Cumhuriyet gazetesi kapılarını kapatıyor Altan’a. Üniversite hayali de hüsranla sonuçlanıyor önce, Fransa’da da ona büyük destek olan dostu Eser Karakaş’la birlikte üniversiteye gidiyor ve Gülten Kazgan’la görüşüyorlar. Henüz doktorasını savunmadığı için ancak asistan olarak girebileceği üniversitede çalışırken yaşayabilmesi için başka bir işte çalışmasının şart olduğunu anladığında müthiş bir şok yaşıyor. Cumhuriyet’te kapanan gazetecilik kapıları Güneş’te açılıyor neyse ki. Ama yine de, en azından doktorasını tamamlayana kadar geçinebilmek için Şişe Cam’a, planlama uzmanı olarak giriyor… Bir buçuk yıl sonra ise nihayet üniversiteye, bu kez doktoralı bir akademisyen olarak başlıyor. Gazetecilik macerası ise çok fazla yere saçılmadan, Güneş, sonra üç ay kadar Söz ve ardından iki yıl öncesine kadar Sabah gazetesinde sürüyor…

Özallı yıllar Mehmet Altan için de, aslında bütün Altan’lar için de hem heyecanlı ama hem de zorlu yıllar olarak geçmiş. Özal’ın, Türkiye’nin önünü açacak cesur adımlarını desteklemeleri bir anda “dönek”, “hain”, “liboş” gibi, siyasi literatürümüzün en sevimsiz saldırı ve hakaret amaçlı sözlerinin muhatabı olmuşlar. “Ben Türkiye’ye döndükten sonra hayatım çok hızlı akmaya başladı. Bir buçuk yıllık bir Şişe Cam dönemi var ama o memurluk dönemim beni entelektüel dünyadan koparmadı. Yani iki yıl gibi bir sürede, yerleşik olmaya başlayan bir konum elde ettim. Özal dönemiydi, Turgut Bey’le birlikte liberalleşmeye doğru adım atarken liberalizmi Türkiye’ye anlatmak, devletçiliğe karşı liberalizmi savunmak ilk başta çok yaygın bir şey değildi. Babam mesela bu konuda muazzam bir rol oynamıştır. Onun rüzgârında biz de hareket ederken, Kemalist kadrolarla Turgut Bey’i destekleyen solcular, Marksistler arasında muazzam bir fikirsel, hatta onun da ötesinde bir çatışma çıktı. Bu fikirsel çatışmada ciddi bir rol oynamam söz konusu oldu. Aslında bugün yaşananlar o günlerde başlayan sürecin devamıdır.”

Sabah gazetesi gibi, Türkiye’nin ikinci büyük gazetesinde yazmak, bir avuç entelektüelin çalışmalarında, araştırma kitaplarının akademisyenlere yönelik sayfalarında dile gelen Kemalizm, resmi tarih, düzen vb eleştirilerini kitleselleştirebilmesinin bir aracı oluyor Mehmet Altan için. Sade, anlaşılır ve çarpıcı bir dille durmadan yazıyor ve Türkiye’de geniş kitleler belki de ilk kez onun satırlarında resmi tarih yalanlarıyla yüzleşiyor, düzene ilişkin sorular soruyor, kuşkulanıyor, daha önce değil ağza almak, akıldan geçirmenin bile düşünülemeyeceği “milli tabularımız” hakkında tartışmaya başlıyor. Basının köşe tutmuş kalemlerinin “Liboş” aşağılamalarına, “tepelerden” gelen tehditlere aldırmadan yazıyor. 28 Şubat geldiğinde tehdit somutlaşıyor ve askerler memnuniyetsizliklerini Sabah yönetimine “açık bir dille” iletiyorlar. Mehmet Altan’ın yazıları haftada bire düşürülüyor ve gitsin diye gözünün içine bakılıyor adeta. 28 Şubat’tan sonra bir karar veriyor kendi kendine: Bundan sonra sadece yazmayacak, şimdiye kadar olduğundan çok daha fazla, konuşmacı olarak çağrıldığı her yere gidecek, her yerde konuşacak, anlatacak. O günden bu güne, akıl almaz bir enerjiyle neredeyse her gün bir başka şehirde bir toplantıya, bir televizyon programına katılıyor konuşmacı olarak.

TAM HIZ, YOLA DEVAM…

Gazeteci, akademisyen, edebiyatçı, düşünür… Bilimsel yayınları, şimdiye kadar yayımlanmış 23 eseri var. 1979’dan bu yana, neredeyse otuz yıldır aralıksız gazete yazıları yazıyor; köşe yazıları, röportajlar, güncel analizler. İki yıldır Star gazetesinin başyazarı. Onun adıyla anılan İkinci Cumhuriyet kendi başına bir politik güç ve duruş halini aldı bile. Kent kent geziyor, fikirlerini anlatıyor, tartışıyor. Onun içinde yaşamak istediği bir Türkiye düşü var çünkü. Çocukluğundan beri, önceleri babasının gözünde gördüğü, sonra içselleştirdiği bir düş. Sadece kendisi için gördüğü bir düş değil bu, ya da başka bir ifadeyle, ancak birlikte varılabilecek, birlikte kurulabilecek bir hedef. Sanırım bu akıl almaz enerji, kaynağını bu düşten ve bu düşün ancak birlikte görüldüğünde gerçekleşebilecek bir düş olmasından alıyor. “Türkiye böyle olmasaydı çok daha hızlı gidebilirdik. Yani şöyle bir şey, bulunduğun ortamın, ülkenin kültürel varlığının ana besin sularını üreten coğrafyanın gözünü açayım derken sen bir gözünü kaybediyorsun. Olay bundan ibaret…”

Chronicle Dergisi Sayı 10 / 2008

kaynak: http://mehmetaltan.com/index.asp?sayfa=biyografi

 

Hukuk değil guguk: Ahmet Altan için 24 saatte yakalama kararı

HASAN CEMAL

Çarşamba sabahından perşembeye, gün doğana kadar 19 saatimi Çağlayan’da geçirdim.

Çok da iyi oldu.

Adliye koridorlarında gazeteci milleti ile, avukatlarla, miletvekilleriyle, sanık yakınları ve sendikacılarla saatler boyu sohbet ettik.

Dinledim, kulak verdim onlara.

Mahkeme kulisinde hukukun, yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığının bu memlekette nasıl yerlerde süründüğünü bir kez daha gördüm, hissettim.

Saray’a biat etmiş ‘medya’nın adliye koridorlarıyla arasına koymuş olduğu ciddi  mesafeyle, Türkiye’yi demokratik hukuk devletinden nasıl uzaklaştırdığına yine tanık oldum.

Gerçekten hazin.

Özellikle avukatlardan Türkiye’de hukukun nasıl katledilmekte olduğuna dair o kadar çarpıcı şeyler dinledim ki, içim acıdı.

Bunlar doğru dürüst yazılmıyor.

Dillendirilmiyor medyada.

Bu acı gerçekler ya da hukuk katliamı, duruşma salonlarında, kulislerin kuytuluklarında kalıyor, gizleniyor.

Demokratik hak ve özgürlüklerin iktidar yargısı tarafından nasıl her Allah’ın günü yerle bir edildiğine ilişkin örnekler ne yazık ki gün ışığına çıkmıyor.

Bu da ‘hukuk’un iyiden iyiye gukuk olmasına büyük katkıda bulunuyor.

Perşembe günü ortalık aydınlanıncaya kadar sevgili Altanlar’ın davasını izlerken, duruşma salonundan dışarıya ulaşan bazı sesler hukuk adına gerçekten utanç vericiydi.

İçeriden kilitlenmiş, polisler tarafından kuşatılmış bir mahkeme salonunda sorgulanan, yargılanan Ahmet Altan’la Mehmet Altan…

Onlara karşı bir savcının, bir yargıcın sergilemiş olduğu tavır…

Susacak mıyız?..

Hiç ses çıkmayacak mı bu ülkede ‘hukuk’u önemseyenlerden?..

Hukuku hiçe sayan somut örneklere işaret edilmeyecek mi, bu hukuk katliamının üstüne yürünmeyecek mi?..

Çarşamba sabahından perşembeye, gün doğana kadar 19 saatimi Çağlayan’da geçirdim.

Çok da iyi oldu.

Adliye koridorlarında gazeteci milleti ile, avukatlarla, miletvekilleriyle, sanık yakınları ve sendikacılarla saatler boyu sohbet ettik.

Dinledim, kulak verdim onlara.

Mahkeme kulisinde hukukun, yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığının bu memlekette nasıl yerlerde süründüğünü bir kez daha gördüm, hissettim.

Saray’a biat etmiş ‘medya’nın adliye koridorlarıyla arasına koymuş olduğu ciddi  mesafeyle, Türkiye’yi demokratik hukuk devletinden nasıl uzaklaştırdığına yine tanık oldum.

Gerçekten hazin.

Özellikle avukatlardan Türkiye’de hukukun nasıl katledilmekte olduğuna dair o kadar çarpıcı şeyler dinledim ki, içim acıdı.

Bunlar doğru dürüst yazılmıyor.

Dillendirilmiyor medyada.

Bu acı gerçekler ya da hukuk katliamı, duruşma salonlarında, kulislerin kuytuluklarında kalıyor, gizleniyor.

Demokratik hak ve özgürlüklerin iktidar yargısı tarafından nasıl her Allah’ın günü yerle bir edildiğine ilişkin örnekler ne yazık ki gün ışığına çıkmıyor.

Bu da ‘hukuk’un iyiden iyiye gukuk olmasına büyük katkıda bulunuyor.

Perşembe günü ortalık aydınlanıncaya kadar sevgili Altanlar’ın davasını izlerken, duruşma salonundan dışarıya ulaşan bazı sesler hukuk adına gerçekten utanç vericiydi.

İçeriden kilitlenmiş, polisler tarafından kuşatılmış bir mahkeme salonunda sorgulanan, yargılanan Ahmet Altan’la Mehmet Altan…

Onlara karşı bir savcının, bir yargıcın sergilemiş olduğu tavır…

Susacak mıyız?..

Hiç ses çıkmayacak mı bu ülkede ‘hukuk’u önemseyenlerden?..

Hukuku hiçe sayan somut örneklere işaret edilmeyecek mi, bu hukuk katliamının üstüne yürünmeyecek mi?..

Korkmak yok, yılmak yok!

Sonuna kadar hukuk ve demokrasiyi savunacağız!

Lütfen bir an durun, düşünün.

Yaşananlar, hukukun üstünlüğü adına utanç vericiydi.

Yargı bağımsızlığı, tarafsızlığı adına utanç vericiydi.

Güçler ayrılığı adına utanç vericiydi.

Kısacası:

Demokrasi adına utanç vericiydi.

Eğer demokrasi ve hukuk devleti diyorsak, ‘çifte standart’lardan mümkün olabildiğince sıyrılmak zorundayız.

Biliyorum, bu çifte standartlar hiç bitmedi, yakın ve uzak geçmişimizde, darbe dönemlerinde bunun olumsuzluklarını fazlasıyla gördük.

Sonra geriye dönük pişmanlıklar da yaşadık her seferinde, ama tabii değişen birşey olmadı, olan olduktan sonra…

Hiç aklımızdan çıkarmayalım.

Demokrasi ve hukuk bir ortak platform olmadan barış ve istikrar kapımızı çalmaz.

Türkiye bugün bir sivil darbe döneminden geçmekte.

Erdoğan’a eleştiri darbecilik olarak damgalanıyor, buna karşı Saray yargısı derhal harekete geçiriliyor.

Bu açıdan en çarpıcı örneklerde biri, perşembe günü sabaha karşı Ahmet Altan’ın salındığı, Mehmet Altan’ın tutuklandığı davadır.

Gün ağırırken Çağlayan’da, Adliye Sarayı’nın önünde Ahmet Altan’ın serbest bırakılmasını bekliyorduk.

İçimiz fena halde buruktu.

Zira Ahmet çıkmış, sevgili Memo demir parmaklık arkasında kalmıştı.

Ahmet Altan’a gelince…

Her zamanki gibi dimdikti.

Dedi ki:

Sizi eleştireceğiz, sizden korkmuyoruz.

Hukukun dışına çıktığınız sürece biz sizi eleştireceğiz.

Hapishane mi?

Ne olduğunu gördük.

Bir daha girmek mi?

Evet, bir daha girmek.

Bu ülke bizim, sonuna kadar hukuku ve demokrasiyi savunacağız.

Dedi ki:

Bir profesör, 30 yıllık bir yazar, bunca kitabın müellifi, hayatı boyunca demokrasiyi korumuş ve darbelere karşı çıkmış bir adam, Mehmet Altan, bir konuşmasında siyasi iktidarı eleştirdiği için darbeyle ilişkilendiriliyorsa, bu ülkede gerçekten yaşamak çok zor.

Hasan Cemal, Çağlayan’da ‘Cumhurbaşkanı’na hakaret’ iddiasıyla hâkim karşısına çıkmasının ardından, önce Erdem Gül’ün, sonra Ahmet ve Mehmet Altan’ın duruşmalarını takip etti (Hasan Cemal & Fikret İlkiz)

Hasan Cemal, Çağlayan’da ‘Cumhurbaşkanı’na hakaret’ iddiasıyla hâkim karşısına çıkmasının ardından, önce Erdem Gül’ün, sonra Ahmet ve Mehmet Altan’ın duruşmalarını takip etti (Hasan Cemal & Fikret İlkiz)Dedi ki:

Bu ülkenin bu hukuk sistemiyle, bu tür suçlamalarla, siyasi iktidara yönelik her türlü eleştiriyi, darbecilik olarak nitelemekle, varabileceği hiçbir yer yoktur.

Bugün bu tutuklama, 15 Temmuz’la ilgili ciddi her türlü soruşturmanın önünü kesiyor.

Bize açılan bu dava, Mehmet Altan’ın tutuklanması, bu soruşturmanın derine ve zirveye gitmesini engellemekten başka hiç bir amaç taşımıyor.

O zaman sormamız gerekiyor:

“Kim ve neden 15 Temmuz’u yapanların gerçekten araştırılmasını engellemek istiyor?”

Ve bunu, aydınların üzerine sevk ederek yolundan saptırıyor. Zannediyorum ki, bu darbenin siyasi sorumlularının ortaya çıkması istemiyorlar.

Korktukları bu!

Dedi ki:

Mehmet Altan, bir televizyon programındaki bir tek cümlesinden dolayı, korkunç ve kanlı bir darbenin parçası olmakla suçlandı ve tutuklandı.

Darbenin ne olduğunu bilmiyorlar, insanlar öldü.

Bu ülke 150 tane darbeci generali ordunun içinde tutmuş bir ülke. Bunun sorumlusu kim?

Mehmet Altan mı, ben miyim, yazarlar mı?

Bunun sorgulanmaması için aydınların üzerine gidiyorlar ve söyledikleri şey şu: Bizi eleştirmeyeceksiniz.

Dedi ki:

Böyle bir mahkeme, böyle bir hukuk olur mu?

Benim düşüncelerim ya da herhangi bir insanın düşünceleri eleştirilebilir mi?

Eleştirilir.

Yargılanabilir mi?

Yargılanamaz.

Düşünce yargılanamaz!

Sadece düşünceni değil, inancını sorguluyorlar.

Soruyorlar:

Neye inanıyorsun?

Çünkü soracak başka bir şey yok.

Bir eylem yok.

Darbeyle bir ilişki olma ihtimali yok.

Bir kanıt yok.

Bütün bunların yerini bir konuşma alıyor.

Bir tek cümleden dolayı, bir profesörü tutukladılar.

Peki bu darbecileri devletin içine kim soktu?

Bu darbecileri devletin içinde kim yükseltti.

Bunun bir sorumlusu yok mu?

Bunun sorumlusu aydınlar mı, yazarlar mı?

Neden bunu sormuyorlar da, ben bu saatte buradan çıkıyorum, Mehmet Altan buradan Silivri’ye gidiyor? Korkuyorlar çünkü.

İstanbul’da gün ağırırken, Çağlayan Adliyesi’nin önünde Ahmet Altan’ın barış, demokrasi ve hukuk çağrısı böyleydi.

Evet öyle.

Korkmak yok, yılmak yok!

Sonuna kadar hukuk ve demokrasiyi savunacağız!

***

Bu yazıyı yazdıktan birkaç saat sonra Yasemin Çongar aradı:

“Ahmet Altan için yakalama kararı çıkmış… Bir gece bile evinde yatmasına tahammül edemediler, bu ne iştir.”

Söyleyecek söz bulamadım.

Bunun adı hukuk değil guguk!

Sevgili Ahmet’in dediği gibi:

Bu ülke bizim, sonuna kadar hukuk ve demokrasiyi savunmaya devam edeceğiz.

Evet, aynen öyle.

Bugünler de geçecek Ahmet kardeşim, Çetin Abi’nin deyişiyle enseyi karartmayalım.

Tekin’den o isimle ilgili Başbakan ve Belçika’ya mektup

Mermi bırakan kişinin Belçika vatandaşlığının bulunduğunu da belirten Tekin, bu kişi hakkında bugüne kadar ne tür araştırmalar yapıldığını öğrenmek için Başbakan Binali Yıldırım ile Belçika Büyükelçiliği’ne birer mektup hazırladı. Partisinin İl Başkanlığında bir basın toplantısı düzenleyen CHP İstanbul Milletvekili Gürsel Tekin, 8 Haziran günü Fatih Camisi’ndeki şehit cenazesinde CHP Genel Başkanı Kılıçdarıoğlu’nun ayaklarının önüne mermi bırakan kişiyle ilgili yaptıkları araştırmalarda elde ettikleri bilgileri kamuoyu ile paylaştı.

‘BAŞBAKAN’A VE BELÇİKA BÜYÜKELÇİLİĞİNE BİRER MEKTUP’

Gerek faili meçhul cinayetler, gerekse saldırılarla ilgili tarihin bütün dönemlerinde CHP’nin karşılaştığı manzaralardan olduğunu ifade eden Tekin, “8 Haziran’da genel başkanımız ve bizlerin şehit cenazesinde olduğumuz gün neredeyse devletin bütün kademelerindeki yöneticilerinin olduğu, kabinenin yarısının olduğu bir yerde bir çakal kimden cesaret alarak doğrusu biz de çok merak ettiğimiz için bunları araştırdık. Sayın genel başkanımıza önce sözlü sataşma daha sonra da bilindiği gibi hepimizin gözü önünde, başbakanın, bakanların gözünün önünde genel başkanımızın ayağının önüne kurşun bırakarak gitti. Bu süreci biz takip ettik. Araştırmalarımız sonucu bu şahısla ilgili çeşitli belgeler, bilgiler, bulgular elimizde doğal olarak sayın Başbakan’a ve Belçika Büyükelçiliğine birer mektup göndereceğiz“ dedi.

MİSAFİR EDİLDİK, MEDYA BOYUTU İÇİN

Tekin daha sonra Başbakan Binali Yıldırım ile Belçika Büyükelçiliği’ne gönderecekleri mektupları okudu. Tekin, Başbakan Yıldırım’a göndereceği mektubunda , “Olayın faili Belçika vatandaşı Yusuf Tezel’in, bu menfur eylemini gerçekleştirmek için Türkiye’ye geldiği ve sonrasında kendi ifadesiyle ‘Emniyette biraz misafir edildikten sonra’ serbest bırakılıp Belçika’ya döndüğü bizzat kendisi tarafından sosyal medya hesabına yazılmıştır. Bu şahsın kendisine durum hakkında soru soran yakınlarına cevaben herkese açık şekilde verdiği yanıtlarda; ‘Sıkıntı yok, olamaz da’, ‘Vatan hainlerine dik duruş’, ‘ Devlet bizim sıkıntı yok’ şeklinde açıklamalar da bulunduğu görülmektedir. Zanlının, emniyete götürüldüğünü hatırlatan bir yakınına, ‘ Misafir edildik, medya boyutu için’ şeklinde yanıt verdiği de ayrıca ve özellikle dikkat çekmiştir” dedi.

‘OGÜN SAMAST ÖRNEĞİ’

Tekin, “Toplumsal ölçekte tepki doğuran bir saldırganın, yakalanarak gözaltında tutulduğu kolluk biriminde misafir (!) edilmesi, kamuoyunun yabancı olduğu bir durum değildir. Hatırlanacağı üzere, Ogün Samast adlı silahlı saldırgan 19 Ocak 2007 tarihinde gazeteci Hrant Dink’i katletmiş ve yakalanmasının ardından götürüldüğü emniyet binasında, kendisine kahraman muamelesi yapılarak misafir edilmişti. Yılar sonra ortaya çıkan birtakım bilgi ve belgelerden sonra bu kabul edilemez davranışın arkasında FETÖ’nün olduğu ileri sürülmüş ve dönemin kamu görevlileri ya tutuklanmış ya da görevden alınmıştı” diye konuştu.

Bu durumda şu soruların acilen cevaplanmasının yüksek kamu faydası olduğunu söyleyen Tekin mektubunu şu sorularla bitirdi:

-8 Haziran 2016 günü İstanbul Fatih Camii’nde gerçekleşen, Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’nun ayağının dibine tabanca mermisi atılması olayının faili Yusuf Tezel, olayın ardından emniyet güçlerince nereye götürülmüştür?

-Yusuf Tezel’in götürüldüğü emniyet binasında, binada görevli emniyet görevlileri kendisiyle hatıra fotoğrafı veya video çektirmiş midir?

– Yusuf Tezel’in götürüldüğü emniyet binasında, binada görevli emniyet görevlileri kendisine “aferin”, “kahraman” gibi övgü sözleri kullanmış mıdır?

– Şüphelinin kendi ifadesine göre “misafir” olarak emniyet binasına gitmesindeki asıl gerekçe “medya boyutu” mudur? Misafir olarak ağırlandığı sürede kendisine diğer şüphelilere sağlanmayan ne gibi haklar sağlanmıştır?

-Şüpheli Yusuf Tezel’in hukuk düzeni ve Devlet otoritesini aşağılayan ve herkese açık olarak sosyal medya hesabından pervasızca paylaştığı sözleri emniyet güçleri tarafından fark edilmiş midir?

– Şüphelinin “emniyette misafirlik”, “işlemlerin medyanın gözünü boyamak için yapıldığıö, “kendisinin bu eylemi nedeniyle sıkıntı yaşamayacağı” ve “DEVLET BİZİM, SIKINTI YOK” sözleri ışığında soruşturmada herhangi bir derinleştirme yapılmış mıdır? Önceki talihsiz olaylar tecrübesi üzerine, bu olayda da FETÖ bağlantısı ihtimali üzerinde durulmakta mıdır? “ dedi.

‘YUSUF TEZEL HAKKINDA ÜLKENİZDE SORUŞTURMA AÇILMIŞ MIDIR?’

Tekin , Belçika Büyükelçiliği’ne göndereceği mektubunda ise şu sorulara yer verdi; “Olayın faili olan kişinin Belçika vatandaşı olduğu öğrenilmiş olup, bu menfur eylemini gerçekleştirmek için Türkiye’ye geldiği ve sonrasında kendi ifadesiyle “emniyette biraz misafir edildikten sonra” serbest bırakılıp Belçika’ya döndüğü bizzat kendisi tarafından sosyal medya hesabına yazılmıştır. Bu durumda şu soruların cevaplanmasında yüksek fayda vardır.

-Vatandaşınız olan şüphelinin kullandığı “devlet bizim” ifadesinde vurgulanan devlet Belçika devleti olabilir mi?

-Belçika vatandaşı olan Yusuf TEZEL hakkında, yukarıda anılan eylemi için ülkenizde hukuki soruşturma açılmış mıdır? Eyleminin yasal yaptırımı nedir?

-Yusuf Tezel’in eylemi nedeniyle ülkenizde emniyet merkezine götürülmesi durumunda, binada görevli emniyet görevlileri kendisine “aferin”, “kahraman” gibi övgü sözleri kullanabilir mi?

– Belçika devleti hukuk düzeninde, bu şahsa veya başkaca herhangi bir şüpheliye diğer şüphelilere sağlanmayan ayrıcalıklı haklar sağlanır mı? “ denildi.

‘KENDİ GÜVENLİĞİMİZİ ALMAZ DURUMUNDA KALABİLİRİZ’

Tekin, “Sosyal medyadaki belgeleri güvenlik güçlerine göndereceğiz. Acı olan şu, 79 milyon yurttaşımızın güvencesi olması gereken güvenlik güçlerimiz, istihbarat örgütlerimiz, devletin savcılarının yapması gereken işi bizim yapmamız son derece üzücüdür. Demek ki bundan sonra sayın genel başkanımız da dahil olmak üzere, kendi güvenliğimizi kendimiz, gençlerimizle, örgütümüzle almak durumunda kalabiliriz. Bundan sonra oluşabilecek en ufak olumsuzluğun sorumlusu da bu ülkenin Başbakanı olacaktır” şeklinde konuştu.
Taner YENER – Yaşar KAÇMAZ / İSTANBUL (DHA)

Ahmet Altan hakkında yakalama kararı

15 Temmuz darbe girişimi öncesi ‘subliminal mesaj’ vererek “darbeye iştirak ettikleri” iddiasıyla gözaltına alındığı soruşturma kapsamında 12 gün sonra çıkarıldığı Nöbetçi Sulh Ceza Hâkimliği’nce bu sabah serbest bırakılan gazeteci-yazar Ahmet Altan hakkında yeni bir soruşturma kapsamında yakalama kararı çıkartıldı. Yakalama kararına gerekçe olarak, bir dönem genel yayın yönetmenliğini yaptığı Taraf gazetesinin “FETÖ’nün amaçları doğrultusunda yayın yaptığı” iddiası ve Altan’ın da burada yöneticilik yapması gösterildi.

Darbe girişimi soruşturması kapsamında 10 Eylül’de gözaltına alınan Ahmet Altan ile kardeşi Prof. Mehmet Altan, ‘darbeye teşebbüs etmek, FETÖ’ye yardım yataklık ve FETÖ’nün propagandasını yapmak’ suçlamasıyla tutuklama talebiyle mahkemeye sevk edilmişti. 12 gündür Terörle Mücadele Şubesi’nde ifade veren Altan kardeşlerden Ahmet Altan serbest bırakılırken, Mehmet Altan ise tutuklanmıştı.

Soruşturmanın geçmişi

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Terör ve Örgütlü Suçlar Bürosu Savcısı Can Tuncay’ın talimatı üzerine, Altan kardeşler, darbe girişimi soruşturması kapsamında 10 Eylül’de gözaltına alınmıştı. Savcılığın gözaltı yazısında, Youtube üzerinden yayın yapan “Özgür düşünce” isimli TV programına darbeden bir gün önce konuk olarak katılan Ahmet Altan ile programı sunan Nazlı Ilıcak ve Mehmet Altan’ın bu programda, darbe çağrışımıyla subliminal mesaj içeren söylemlerde bulundukları iddia edilmişti. Bu söylemler kapsamında hükümeti ve Cumhurbaşkanı’nı tehdit ettikleri iddia edilen yazıda, Altan kardeşlerin darbenin gerçekleşeceğini beyan ettikleri öne sürülmüştü. Darbe girişiminin, “terör örgütüyle fikir ve eylem birlikteliği içinde olmadan bir gün öncesinden bilmelerinin mümkün olmayacağı” savunulan yazıda, bu nedenle Altan kardeşlerin, “darbe girişiminde bulunan bir kısım terör örgütü mensubu askerlerle iştirak halinde atılı suçu işledikleri” iddialarına yer verilmişti.

Levh-i Kalem “Mehmet Altan derhal serbest bırakılmalı”

Levh-i Kalem Alevi Fikir Topluluğu yazılı bir açıklama yaparak, Mehmet Altan’ın tutuklanmasını protesto edip, “Mehmet Altan derhal serbest bırakılmalı” dedi. İşte o açıklama;

Mehmet Altan derhal serbest bırakılmalı!

Darbe hukuku son surat işlemeye devam ediyor. El değiştirerek devam eden 15 Temmuz darbesi, tüm darbeler gibi hukuksuzluğu hukuklaştırarak zorbalığını sürdürmektedir. 15. Temmuzdan bu yana yapılan baskı, zorbalık ve hukuksuzluklar, “bu kadarı da olmaz”ların yaşandığı bir düzeyden geri düşmemektedir.

Evrensel hukukta, niyet okumanın suçlanma yöntemi olamayacağı, niyet okunarak insanların suçlanamayacağı herkesin kabul ettiği somut bir gerçeklik olarak kabul edilirdi. Bugün ise niyet okunarak suç ve suçlu üretilmekte, insanların özgürlükleri ellerinde alınabilmektedir. Subliminal yöntemiyle darbe yanlısı mesajlar verdikleri iddia edilerek Ahmet ve Mehmet Altanların gözaltına alınması, arkasında Mehmet Altan’ın tutuklanması,  tam anlamıyla niyet okuyarak insanları suçlu ilan etmenin en korkunç halidir.  Daha vahim olanı, bu yolla her muhalifin tutuklanma yolunun açılmış olmasıdır. Artık her muhalif, Subliminal mesaj verdiği iddiasıyla, ilgililerin keyiflerine bağlı olarak tutuklanma riski altındadır.

Altanların görüşleri sadece kendilerini bağlar. Ancak farklı görüşlerinden dolayı onlara yapılan bu zulmü ve haksızlığı kabul etmek mümkün değildir. Altanların gözaltına alınması, Mehmet Altan’ın tutuklanması, darbenin devam ettiğini, darbecilerinde uzakta değil bizzat bugün bu ülkeyi yönetenler olduğunu çok açık bir biçimde ortaya koymakta, göstermektedir.

Hayatları boyunca darbelere karşı mücadele ettiğine, her darbenin mağduru olduklarına, herkesin şahit olduğu Altan kardeşlerin, bugün darbecilikle itham edilmesi, gerçek darbecilerin kendilerine biat etmeyenlere karşı bir intikam alma girişimidir. Bu intikamcı yaklaşıma sesiz kalmak, darbeyi sürdüren mevcut darbecilerin zorbalıklarını kolaylaştırmak, faşizmin ekmeğine yağ sürmek olacaktır. Bu nedenlerden dolayı Altan kardeşlerin gözaltına alınarak Mehmet Altan’ın sadece niyet okuması yapılarak tutuklanmasını şiddetle kınıyor, faşizme ve darbeciliğe karşı mücadeleye devam edeceğimizin bilmesini istiyoruz.

Levh-i Kalem
Alevi Fikir Topluluğu

22 Eylül 2016

CHP’li vekilden okullarda dağıtılan 15 Temmuz kitapçığına tepki

DENİZLİ’nin CHP Merkezefendi İlçe Başkanı Sedat Demirci, eğitim öğretim yılının başlamasıyla ilk ve orta dereceli okullarda öğrencilere dağıtılan 15 Temmuz Şehitlerini Anma kitapçığının çocukların ruh sağlığı açısından sakıncalı olduğunu söyleyerek, uygulamaya tepki gösterdi. Demirci, kitapçığı psikolog, avukat ve eğitimci bir ekiple incelediklerini belirterek, “Namlusunu kendi halkına çevirmiş askeri araçların görüntülerinin yer aldığı kitapçıkların, bu görüntüleri tam olarak kavrayamayacak yaştaki çocuklarımıza dağıtılması çocuklarımızın ruh sağlığı açısından sakıncalıdır” dedi.

CHP Merkezefendi İlçe Başkanı Sedat Demirci, CHP Denizli Milletvekili Kazım Arslan ve yönetim kurulu üyeleriyle birlikte düzenlediği basın toplantısında yeni eğitim öğretim yılının eğitim camiasına hayırlı olmasını diledi. Eğitim öğretim yılının başlangıcında ilk ve orta dereceli okullarda öğrencilere 15 Temmuz Şehitlerini Anma kitapçığı dağıtıldığını söyleyen Sedat Demirci, “Ülkemizin 15 Temmuz darbe girişimiyle çok vahim bir tehlikeyle karşılaştığını, kendini bilmez alçaklara karşı Atatürk’ün askerlerinin, Ömer Halisdemirler’in, duyarlı halkımızın nasıl karşı koyduğunu biliyoruz. O uğursuz gecede 241 insanımızı kaybettik, şehit verdik acıları sımsıcak kalbimizde duruyor. Ancak biz büyükler, ruhumuzda derin yaralar açan bu günlerden en az büyükleri kadar etkilenen, belki de darbe girişiminde yakınlarını kaybeden, travma yaşayan çocuklarımızı süratle normale döndürmeye çalışma çabası içindeyken daha bu travmadan kurtulamamış küçücük çocuklarımıza içinde o geceden kalan, kendi halkına namlusunu doğrultmuş askeri araçların, ülkemizin onuru TBMM’nin ve diğer bazı binaların bomba ile patlatılmış hallerinin, devrilmiş araçların görüntülerinin de bulunduğu bir kitapçık dağıtıldığını öğrendik. Aynı kitapçıkta ilk ve orta öğretim çağındaki bir çocuğu güvensizlik, korku ve şiddet eğilimi duygularına sevk edecek elleri silahlı karanlık adamlar, yüreğimizin tam ortasına dayanan namlular, ne çok öldük yaşamak için gibi karanlık, korkutucu ibarelerin bulunduğunu tespit ettik” dedi.

“ÖĞRENCİLERİN RUH SAĞLIĞI İÇİN SAKINCALI”

Psikolog, eğitimci ve avukattan oluşan uzman bir ekiple kitapçığı incelediklerini belirten Demirci, “İktidarın 14 yıldır sürdürdüğü yanlış ve öngörüsüz politikaları nedeniyle her gün şehit haberleri gelen ülkemizde, tüm aileler yetişkinleri dahi bunalıma, derin üzüntüye ve öfkeye sevk eden bu haberleri çocuklarına izletmemeye çalışırken, namlusunu kendi halkına çevirmiş askeri araçların görüntülerinin yer aldığı kitapçıkların, bu görüntüleri tam olarak kavrayamayacak yaştaki çocuklarımıza dağıtılması çocuklarımızın ruh sağlığı açısından sakıncalıdır. Çocuk bu görüntülerden aldığı görsel mesajla kendi askerine ya da ordusuna dahi güvenemeyecek, kendisini güvensiz hissedecek, korku dolu bir psikolojiye itilmektedir. Ülkemizin güvenlik teminatı olan Türk Silahlı Kuvvetleri’ni kitapçıktaki bu fotoğraflarla kendisinden korkulur hale getirmek toplumu kendi ordusundan soğutma odaklı emperyalist politikalara istemeden de olsa araç olmaktır. Oysa biz, 15 Temmuz darbe girişiminin yarattığı travmayı derhal atmak ve çocuklarımızı süratle normal hayata adapte etmek zorundayız” diye konuştu.

“İKTİDAR KENDİSİNİ KAHRAMAN İLAN EDEMEZ”

İktidarı bilimsel ve laik eğitime davet ettiklerini söyleyen Demirci, “Çocuklarımıza vatan ve bayrak sevgisi aşılamak istiyorsanız, okunmasını yasakladığınız andımızın tekrar ve her sabah okutabilirsiniz. Atatürk ilke ve inkılaplarını, devrim tarihini, demokrasi ve insan haklarına saygıyı öğrenen, her sabah andını okuyan çocuklarımız zaten ileride vatanını seven, sevgi dolu çocuklar olarak yetişecek. Darbecilere de diktacılara da cuntacılara da göz açtırmayacaktır. Bu güzel Cumhuriyeti sonsuzluğa taşıyacaktır. Kandırıldığını, hata ettiğini ifade eden iktidar 15 Temmuz darbe girişimi üzerinden kendisini kahraman ilan edemez ve etmemelidir. Artık yapılması gereken 15 Temmuz kitapçıkları dağıtarak bu alçakça saldırıda yakınını kaybeden, o geceyi iliklerinde hisseden ama acısı bir nebze soğumuş çocuklarımızın korkularını hortlatmak, acılarını dağlamak olmamalıdır. Psikolog ve pedagogların görüşlerine başvurulmadan ihmalkar ve acemice davranarak, korku ve güvensizlik havasına kaptırılan bir nesli daha kaybetmek istemiyoruz” dedi.
Osman Nuri BOYACI/DENİZLİ, (DHA)

Mehmet Altan serbest bırakılmalıdır

Ahmet Altan ve Mehmet Altan’ın “darbeye teşebbüs” ile suçlanması darbenin gerçek sorumlularını gizleme amaçlıdır

Bu tuhaf macera gazeteci yazar Ahmet Altan ve kardeşi ekonomi profesörü Mehmet Altan’ın “insan bilincinin kavrayamayacağı mesajları bir televizyon programında vererek, darbecilerle ilişki kurdukları” iddiasıyla başladı.

Ahmet ve Mehmet Altan Türkiye’de dokuz günlük bir resmî tatil döneminin ilk günü olan 10 Eylül’de, bayramın hemen öncesinde şafak vakti evleri basılarak gözaltına alındılar.

Gözaltının resmî gerekçesi, Ahmet ve Mehmet Altan’ın 15 Temmuz darbe girişiminden bir gece önce bir televizyon kanalında ‘’subliminal’’ darbe mesajı verdikleri iddiasıydı.
Altan kardeşler bu iddia ile 12 gün gözaltında tutuldular.

İlk beş gününde avukat görüşü de olmayan, aile görüşüne hiç izin verilmeyen bu gözaltı süresince, ayrı ayrı dörder kişilik küçük koğuşlarda, florasan ışıklarının 24 saat yandığı, gökyüzünün hiç görünmediği, penceresiz, bahçesiz, havalandırmasız bir ortamda, günde bir soğuk sandviç iki küçük konserve ile sınırlı yemek yiyerek, çay, kahve, sigara, gazete, kalem, kâğıt, televizyon, telefon kullanmalarına izin verilmeksizin, kötü hijyen koşullarında tutuldular.

12 günlük gözaltı süresi sonundaki sorgularında Ahmet ve Mehmet Altan’a gözaltına alınmalarının nedeni olan ‘’subliminal darbe mesajı’’ iddiası sorulmadı bile.

Hukuken utanç verici olan bu iddia bütün dünyanın ve Türkiye’nin tepkisini çekince, 12 günlük gözaltı süresinden sonra birden suçlama değişti.

İki yazar, 15 Temmuz darbesini gerçekleştiren silahlı terör örgütüne üye olmak ve Türkiye Cumhuriyeti hükümetini ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasını engellemeye teşebbüs etmek suçlarıyla itham edildi.

“O nedenle” olmuyorsa “bu nedenle” olsun diye özetlenebilecek hukuksuz bir kararlılık sergileyen savcı, yazarların 2008 yılında, 2010 yılında yazdıkları yazıları bile “suç unsuru’’ olarak görüp dosyaya ekledi.

“Silahlı terör örgütüne üye olmak’’ gibi dehşet verici bir suçlamayla karşılaşan iki yazara, bu “örgüt”  üyeliği ile ilgili herhangi bir kanıt gösterilmedi.

Savcının iddiası doğrultusunda, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın “hukuk dışına çıktığını” söylemenin, bunu eleştirmenin “darbeciliğin” bir unsuru ve göstergesi olduğunu iddia eden Sulh Ceza Hâkimliği, Mehmet Altan’ın iki buçuk saatlik bir televizyon programında söylediği tek bir cümleyi “terör örgütü üyeliğinin” ve ‘’darbeciliğin’’ kanıtı olarak kabul ederek kendisini 22 Eylül günü sabaha karşı tutukladı.

Hâkimlik, Mehmet Altan’ın – 2013’te bazı hükümet üyeleri hakkında yolsuzluk ve rüşvet iddialarının gündeme geldiği – 17-25 Aralık olayından sonra hükümeti eleştirmeye devam etmesinin de darbeciliğin bir göstergesi olduğunu iddia etti.

Hukuk sisteminin, hükümeti eleştiren herkesi “darbecilikle” suçlamaya yönelik yeni bir anlayışı benimsediği ve uygulamaya koyduğu Mehmet Altan hakkında verdiği kararla ortaya çıktı.

Başarısız darbe girişiminden bu yana bu girişimle bağlantılı olarak gözaltına alınan çok sayıda gazeteci ve yazar silahlı terör örgütü üyeliği ya da propagandası ile suçlanırken, bu kez tanınmış bir gazeteci, yazar ve iktisat profesörü doğrudan ‘’darbeye teşebbüs’’ ile de suçlanmaktadır.

Bu tutuklama sonrasında, 15 Temmuz darbe girişiminin ciddiyetle, hukukun ve aklın gerektirdiği biçimde soruşturulmayacağından endişe duymaktayız.

Mehmet Altan’ın tutuklanması, ağabeyi tanınmış romancı Ahmet Altan’ın ise yine ‘’silahlı terör örgütü üyeliği ve darbeye teşebbüs’’ suçlarından yargılanacak olması ve düzenli imza mecburiyeti ile yurtdışı yasağı içeren bir adlî kontrol uygulamasına tabi tutulması hukuk dışı bir amaç taşımaktadır.

Bu amaç, darbe girişimi bahane edilerek her türlü eleştirel sesin “darbeci’’ suçlamasıyla susturulması, muhalefetin sindirilmesidir.

Profesör Mehmet Altan bu amacın kurbanı olarak bugün Silivri Cezaevi’nde.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin verdiği siyasetçileri eleştirme hakkını terör ve darbeyle eşdeğer tutmak ve bu hakkı kullanmak dışında bir eylemi olmayan gazeteci ve yazarları özgürlüğünden mahrum etmek de darbeyle ve darbecilerle mücadeleye hizmet etmez, aksine bu çok önemli soruşturmayı rayından çıkarma riski taşır.

Esasen darbe soruşturmasını rayından çıkarmak isteyenler, bu süreçle ilgili eleştirilerin susturulmasını isteyenler hayatı boyunca darbelerle ve darbeci zihniyetle mücadele etmiş, bu konuda yüzlerce yazının yanı sıra kitaplar da yazmış olan Mehmet Altan’ı hapishaneye gönderdi.

Mehmet Altan’a sahip çıkmak aynı zamanda hukuka, demokrasiye ve Türkiye’ye sahip çıkmak anlamına gelecektir.

Ahmet Altan ve Mehmet Altan hakkındaki bu haksız suçlamaların düşürülmesi, Mehmet Altan’ın derhal serbest bırakılması için hukuk yoluyla mücadeleyi sürdüreceğiz.

P24 Hukuk Birimi

RSF: Türkiye’de gazetecilere baskı had safhada

Sınır Tanımayan Gazeteciler örgütü, Türkiye’de gazetecilere yönelik baskının hiç olmadığı kadar büyük bir boyuta ulaştığını belirtti. Örgüt 15 Temmuz’daki darbe girişiminden sonra ilan edilen OHAL’in basın özgürlüğünü nasıl etkilediğini araştırarak 15 sayfalık bir rapor hazırladı.

Rapor hakkında bilgi veren Sınır Tanımayan Gazeteciler’in Almanya sorumlusu Christian Mihr Berlin’de yaptığı açıklamada, 15 Temmuz’daki darbe girişiminden bu yana yaklaşık 100 gazetecinin cezaevine konulduğunu, 100 gazete, dergi, televizyon ya da radyo kanalının kapatıldığını hatırlattı. Mihr birçok gazetecinin pasaportunun iptal edildiğini de vurguladı.

Türkiye’de gazetecilerin darbe girişimi öncesinde de Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve AKP hükümetinin ‘giderek artan otoriter çizgisi nedeniyle’ sıkıntı yaşadığını söyleyen Mihr, “Olağanüstü Hal bu gelişmeyi inanılmaz biçimde hızlandırdı. OHAL, Türkiye’de şimdiden ağır zarara yol açtı, süresi uzatılmamalı” dedi.

Türkiye’de 15 Temmuz’daki darbe girişiminden beş gün sonra hükümet üç aylığına OHAL ilan etmişti. Sınır Tanımayan Gazeteciler, 20 Ekim’de süresi dolaacak olan OHAL vesilesiyle alınan, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne aykırı olan kanun hükmünde kararnamelerin geri alınmasını talep etti. Örgüt gazetecilerin pasaport ya da basın kartlarının iptal edilmesi ya da ellerinden alınması gibi uygulamaların geri alınmasını da talep etti.

Deutsche Welle Türkçe

İstanbul’un surları için soru önergesi

Yarkadaş, Kültür ve Turizm Bakanı Prof. Dr. Nabi Avcı tarafından yazılı yanıtlanması istemiyle verdiği soru önergesinde, İstanbul’daki en eski yapılardan biri olan ve UNESCO tarafından Dünya Miras Listesi’ne alınan 1600 yıllık tarihi İstanbul Surlarının ülkemizin en değerli tarihi ve kültürel varlıklarından biri olduğunu belirtti.

Yarkadaş soru önergesinde şu ifadelere yer verdi:

“Fatih Belediyesine ait Topkapı Sosyal Tesisinin Dış Surlarla İç Surlar arasında kalan bölge çeşitli toplantılar ve düğünler için halka hizmet vermektedir. Bu alanın 1. Toplantı alanının üstü seyyar malzeme ile kapatıldığı ve düğün alanını genişletmek için surların tahrip edildiği ifade edilmektedir.

Dış surların kenar duvarlarının yıkılarak yeni malzemelerle dekoratif bir şekilde yapılması, tarihi ve kültürel mirasın aslından koparılması anlamına gelmektedir. Sosyal tesislere girmeden otoparkın orta kısmında yine surların arasında bulunan kısmın değişikliğe uğradığı ve alanın son bölümünün de bir duvarla ayrıldığı gözlenmiştir.

Bu çerçevede;

1-1600 yıllık tarihi İstanbul Surları’nda yaşanan tahribat için bir soruşturma başlatılmış mıdır?

2-Yapılan değişlikler evrensel koruma ilkelerine uygun mudur?

3-Surlarda meydana gelen tahribatın düğün salonu alanını genişletmek için yapıldığı doğru mudur?
İstanbul DHA

Şortlu hemşireye tekmeye tepki desteği çığ gibi büyüyor!

Sıradışı eylemlerle dikkat çeken Beşiktaşlılar bu kez Cumartesi günü oynanacak Galatasaray derbisinden 1 gün sonra semtin köyiçi tabir edilen meydanında erkekler şort giyerek olayı bir kez daha protesto edecek.

ERKEKLERE ÇAĞRI YAPILDI

Beşiktaş Kongresi üyesi ve semtin ileri gelen isimlerinden, aynı zamanda Beşiktaşlı bir kız çocuğunun babası olan Hasan Anıl Cansızoğlu Pazar günü saat 12.00’de Köyiçi’ndeki kartal heykelinin çevresinde toplanılması ve gelenlerin şort giyerek olayı protesto etmesi için bir etkinlik düzenledi. Kısa sürede çığ gibi büyüyen Ayşegül Terzi için yapılacak protesto eylemine çok sayıda iştirak olacağı öğrenildi.

Cansızoğlu sosyal medya aracılığı ile bir de davetiye bastırdı.

İşte erkeklere yapılan çağrı:

“Hayatım boyunca kimsenin nasıl giyindiğine müdahale etmedim, ilgilenmedim, yargılamadım.

Herkes istediği, inandığı, kendine uygun gördüğü şekilde giyinebilmelidir. Bu kişinin kendini nasıl ifade etmek istiyorsa en temel hakkıdır. Bir kadına şort giydiği için şiddete başvuran kişinin zaten normal akli melekelerinin olmadığını düşünmekle birlikte bunu normal hayatımızın bir parçası olarak görmeyi de kabul etmiyorum. Bu nedenle bir “insan” olarak 25 Eylül 2016 Pazar günü saat 12:00’de bireysel olarak şortumu giyip Beşiktaş Köyiçi Kartal Heykeli’nin yanında bu konuya dair bir farkındalık fotoğrafı çekeceğim. Konuşma yok, siyaset yok, bildiri yok. İnsan olmaya dair tek bir karelik bir foto mesaj.

Benimle gelmek isteyen tüm dostlarımı beklerim. Bakalım kaç kişi olacağız? Var mısınız? Paylaşıp birlikte olalım mı? Kadınlarımızın bu farkındalığa ihtiyacı var. Ne dersin orada mısınız ?”
Faik GÜRSES, İstanbul, (DHA)