Ana Sayfa Blog Sayfa 6266

Erdoğan, Rıza Sarraf’a sahip çıktı: Bizim vatandaşımız, suçu yok

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, New York dönüşü uçakta gazetecilere açıklamalarda bulundu. ABD’de tutuklanan, 17/25 Aralık Yolsuzluk Operasyonu’nun kilit ismi Rıza Sarraf hakkında da konuşan Erdoğan, Sarraf’a sahip çıktı.

“ABD Adalet Bakanlığı’nın bu davayı havale ettiği mahkeme de ilginç. Savcı Bharara da hâkim Richard Berman da Türkiye’de daha önce FETÖ tarafından ağırlanmış isimler. Yani Adalet Bakanlığı Sarraf’ı tutup orada FETÖ’nün yedirip içirdiği isimlere teslim ediyor” diyen Erdoğan, Sarraf’ın Emine Erdoğan’ın kurucusu olduğu TOGEM’e bağış yaptığına dair iddiaların ABD’deki Sarraf dosyasına girmiş olmasını hatırlatıp, “ABD hukuk sisteminde ‘egemen bağışıklık’ diye bir madde var. Buna göre devlet başkanlarının herhangi bir mahkemeye konu yapılabilmesi mümkün değil” dedi.

Erdoğan’ın Hürriyet yazarları Abdülkadir Selvi ve Fikret Bila’nın sorularına verdiği cevaplar şöyle:

– Biden ile görüşmemizde yargı konusu açıldığında Rıza Sarraf konusunu da gündeme getirdim. ABD Adalet Bakanlığı’nın bu davayı havale ettiği mahkeme de ilginç. Savcı Bharara da hâkim Richard Berman da Türkiye’de daha önce FETÖ tarafından ağırlanmış isimler. Yani Adalet Bakanlığı Sarraf’ı tutup orada FETÖ’nün yedirip içirdiği isimlere teslim ediyor. Biden’a bunları anlattım. ‘Ben bu kadarını bilmiyordum’ dedi. Hukukla değil, ilişkiler ağıyla başka işler çevirme peşindeler. Enteresandır, mesela tutup iddianameye eşimin TOGEM’in kurucusu olduğu, benim o dernekle ilişkim olduğu falan yazılıyor. Ama o derneğin kurucuları arasında ne eşim var ne de ben. Böyle bir şey olmamasına rağmen, bunun söz konusu edilmesi adamların art niyetlerinin ne istikamette olduğunu gösteriyor. Halbuki Dışişleri Müsteşarım’ın da gayet güzel ifade ettiği üzere, ABD hukuk sisteminde ‘egemen bağışıklık’ diye bir madde var. Buna göre devlet başkanlarının herhangi bir mahkemeye konu yapılabilmesi mümkün değil. Buna rağmen iddianamede adımızın geçirilmeye çalışılması, işin içinde art niyet olduğunu ortaya koyuyor.

– Bu kişi (Rıza Sarraf) Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıdır. Eşi ve çocuğu ile birlikte ABD’ye giriş yaptığı anda kendisi tutuklandı, eşi ve çocuğu da hemen Türkiye’ye gönderildi. Bu tutuklama hangi kurala göre yapıldı?’ diye sordum.

“SARRAF’IN SUÇU BULUNMUYOR”

– Neticede bizim vatandaşımız olduğu için, hukukunu aramak zorundayız. Bu Rıza Sarraf değil de bir başka vatandaş da olabilirdi. ABD, Türkiye’de bir vatandaşının tutuklanmasına nasıl duyarsız kalamıyorsa, biz de herhangi bir vatandaşımızın bir başka ülkede tutuklanmasına duyarsız kalamayız. Kaldı ki gerek Adalet gerek Ekonomi Bakanlığımız’ın yaptıkları çalışmalara göre, bu kişinin bir suçu da bulunmuyor. İran da aynı şeyi söylüyor. Ancak buna rağmen bu kişi 6 aydır ABD’de tutuklu durumda.

FETHULLAH GÜLEN’İN İADESİ

– Biz iade talebiyle ilgili olarak üzerimize düşeni yapıyoruz. FETÖ’yle ilgili bütün belge ve bilgilerimizi Amerika ile paylaştık, paylaşmaya devam ediyoruz. FETÖ konusunda herkes gereken hassasiyeti göstermeli. Bunlar kaçacak delik bulamamalı. Bunlarla ilgili olarak dünyadaki hükümet başkanlarını, devlet başkanlarını aynı kararlılıkla bilgilendirmeye devam ettiriyoruz.

PYD KONUSU: BİZİM İTİRAZ ETTİĞİMİZ SİLAH VERİLMESİ

– Türkiye’nin uyarılarına rağmen, ABD Savunma Bakanı Ashton Carter, Suriyeli Kürtlere silah verdiklerini ve onları desteklemeyi sürdüreceklerini açıkladı.

– Bizim itiraz ettiğimiz husus, terör örgütü olan PYD/YPG’ye silah verilmesidir. Ama o kadar çarpık bir yapı var ki. Biden’a, iki gün önce Kobani’ye iki uçak dolusu silah indirdiklerini söyledim. Bana, ‘Benim bundan haberim yok’ dedi. Ben de ‘Siz öyle diyorsunuz ama benim haberim var’ dedim. Bu nasıl bir iştir? Başkan Yardımcısı Biden ‘Haberim yok’ diyor, ertesi gün de Carter çıkıp ‘Silah verdik, vermeye de devam edeceğiz’ diyor.

‘Türk yetkilileri, normale dönmeye davet ediyorum’

Laura Boldrini, Roma’daki Yabancı Basın Derneği’nde katıldığı bir toplantının ardından Türk gazetecilerin sorularını yanıtladı.

İtalya devlet protokolünün üç numaralı ismi, darbe girişiminin ardından Avrupa ülkelerinin, Türkiye’yi yalnız bıraktıklarına dair özeleştiriler yapmaya başladığına ve kendisinin ne düşündüğüne ilişkin bir soruya, “Türkiye’yi kesinlikle yalnız bırakmadık. Askeri darbe girişimini kınadık, şu çok açık ki bu tür metotlar asla kabul edilemez” diye karşılık verdi.

Şimdi ise Türkiye’de, demokratik metotlarla ve kararlılıkla hukukun üstünlüğü üzerinde durarak normale dönülmesinin çok önemli olduğunu dile getiren Boldrini, “Ancak şu an Türkiye’de uygulanan metotlar konusundaki endişemi de gizleyemeyeceğim; açık suçlamalar olmadan insanlar tutuklandı, yargıçlar ve üniversite profesörleri görevlerinden alındı, basının üzerinde büyük hükümet baskısı olduğu bize söyleniyor. Tüm bunlar kesinlikle bizi çok endişelendiriyor” ifadelerini kullandı.

“DEMOKRASİ HER ŞARTTA UYGULANMALI”

Türk yetkilileri, muhalifler de dahil herkesin haklarına saygı duyarak normale dönmeye davet ettiğini söyleyen Laura Boldrini, “Demokrasi, herkesin haklarına saygı duyulduğunda, her koşulda uygulandığında demokrasidir” dedi.
Sol Ekoloji ve Özgürlük Partisi (SEL) kökenli Laura Boldrini, Türkiye’de 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında yaşananların ‘sivil darbe’ izlenimi verdiği iddiasında bulunmuştu.

Hukukun üstünlüğünden de uzaklaşıldığını öne süren Boldrini ayrıca, Avrupa’nın neredeyse Türk sığınmacıların gelişine hazır olması gerektiğini de söyleyerek, “Cenevre Sözleşmesi’ne göre bireysel özgürlüklere saygı duyulmaması halinde kaçan mültecileri kabul etmeliyiz. Ne yazık ki şimdi Türkiye’de olan da budur” demişti.
Esma Çakır / Roma, (DHA)

Almanya’da ırkçı parti AfD’nin yükselişi sürüyor

Kamu kanalı ARD için yapılan Almanya’nın trendi araştırmasına göre, Eylül başında yüzde 14 seviyesinde görünen AfD’nin oy oranı, bu Pazar günü seçim olsa yüzde 16 olacak.

Büyük koalisyon eriyor
AfD’nin yükselişine karşın Hristiyan Birlik Partileri CDU/CSU ve Sosyal Demokrat Parti SPD’de oy kaybı sürüyor. 1 Eylül’e göre oy oranı bir puan düşen CDU/CSU yüzde 32 seviyesinde görünürken, aynı şekilde bir puan kayıp yaşayan SPD’nin ise yüzde 22 oranında oy alacağı tahmin ediliyor. Almanya’nın trendi araştırmasına göre, Yeşillerin oy oranı yüzde 12, Sol Parti’nin yüzde 8 düzeyinde. Son seçimlerde parlamento dışında kalan Hür Demokrat Parti FDP’nin yeniden federal parlamentoya girmesi bekleniyor. FDP’nin oy oranı yüzde 6 olarak görünüyor.
Ahmet YILDIRIM/DORTMUND, (DHA)

CHP, kararname iptali için AYM’ye başvurdu

“OLAĞANÜSTÜ HALİN AMACINI VE SINIRINI AŞMAMALI”

CHP, çıkarılan ikinci kanun hükmünde kararnamenin (KHK) bazı maddelerinin iptali için AYM’ye başvurdu. Başvuruyu grup adına CHP Grup Başkanvekili Gök yaptı. Olağanüstü hal kararnameleriyle yasalarda değişikliğin yapılamayacağını belirten Gök, “Demokratik ülkelerde olağanüstü yönetim usulleri hukuku dışlayan keyfi bir yönetim anlayışına gelmez. Olağanüstü haldeki yönetimlerin amacı bir an önce Anayasal düzene dönmek ve Anayasa’yı korumak olmalıdır. Sınırlandırmaların durumun gerektirdiği ölçüde olması gerekmektedir. Olağanüstü halde kanun hükmünde kararnamelere getirilen düzenlemeler olağanüstü halin amacını ve sınırını aşmamalıdır. Olağanüstü halin gerekli kılmadığı konuların olağanüstü hal kararnameleriyle düzenlenmesi olanaksızdır” ifadelerini kullandı.

“İKTİDARA DÜŞEN, FIRSATÇI ANLAYIŞLARLA KANUNLARI DEĞİŞTİRMEK DEĞİL”

Sorumluluğun artık AYM’de olduğunu vurgulayan CHP’li Gök, açıklamalarını şöyle sürdürdü: “15 Temmuz gecesi nasıl hukuk dışılık yaşanmış ve bu hukuk dışılık önlenmişse şimdi iktidara düşen hukukun içinde kalmak; keyfi, fırsatçı anlayışlarla kanunları değiştirmek değildir. Tam tersine parlamentonun iradesinin korunması gerekir. Bir an önce bütün kararnamelerin Meclis gündemine gelerek, görüşülmesini ve kanunlaşmasını bekliyoruz”
Tahsin GÜNER-Muhammet BAYRAM / ANKARA, (DHA)

HDP’den sel felaketleriyle ilgili araştırma önergesi

Baluken, önerge gerekçesinde “Karadeniz’de meydana gelen sel felaketleri sonrası ortaya çıkan manzaralar da duruma ilişkin hiçbir tedbirin yeterince alınmadığını görmekteyiz. Karadeniz’de yaşanan sel felaketlerinin neden ve sonuçlarıyla birlikte araştırılması elzem bir hale gelmiştir” dedi.

“SEL FELAKETLERİ AKP’NİN RANT POLİTİKALARININ SONUCU OLARAK MEYDANA GELMEKTEDİR”

HDP’li Baluken, 21 Eylül günü Trabzon’un Beşikdüzü İlçesi ile Giresun’un Eynesil İlçesi’nde şiddetli yağış sebebiyle yaşanan sel ve su baskınlarını Meclis gündemine taşıdı. Sel felaketi nedeniyle hayatını kaybedenler olduğunu hatırlatan Baluken, Karadeniz’de yaşanan sel felaketlerinin neden ve sonuçlarıyla araştırılarak, önlemler alınmasını istedi. HDP’li Baluken, konuyla ilgili Meclis’e sunduğu araştırma önergesinde “21 Eylül 2016 tarihinde Trabzon’un Beşikdüzü ilçesi ile Giresun’un Eynesil ilçesinde şiddetli yağış sel ve su baskınlarına yol açarak üç yurttaşımızın ölümüne sebep oldu. 2015 yılının Ağustos ayında Rize’nin Hopa ilçesinde meydana gelen sel felaketi edeniyle 8 yurttaşımız yaşamını yitirmişti. O günlerde konuya ilişkin açıklama yapan Hopa Belediye Başkanı Nedim Cihan, ‘Yaşadığımız sel ve heyelan ilçemiz için son 50 yılın felaketi diyebiliriz’ ifadelerini kullanmıştı. Hükümet yetkililerinin son sel felaketini kot farkıyla açıklamaları meseleyi tamamen çarpıtmaya dönük bir ifadedir. Karadeniz’in yaşadığı sel felaketleri AKP’nin rant politikalarının birebir bir sonucu olarak meydana gelmektedir. TMMOB Şehir Plancıları Odası Genel Başkanı Necati Uyar, Hopa’da yaşanan sel felaketinin ardından yaptığı açıklamada ‘Barındırdığı yanlışlar nedeniyle Karadeniz Sahil Yolu’nun neden olduğunu belirterek, ‘Karadeniz Sahil Yolu’nun set oluşturduğu tüm Karadeniz kentlerinde benzer sel baskınlarının yaşanmasının kaçınılmaz hale geldiği görülmektedir’ ifadelerini kullanmıştı. Aradan geçen bir yıldan sonra açıklamanın doğruluğu bu kez Trabzon ve Giresun’da karşılığını bulmuş durumdadır. Karadeniz Sahil Yolu projesine yönelik eleştirilere kulak tıkayan hükümetin felaketler sonrası yaptıkları açıklamaların bile yeni rant alanları oluşturacak bir mahiyette olması durumun vehametini kavramaktan oldukça uzak bir yerde durmaktadır. Bu ülkenin mühendislerinin, STÖ ve DKÖ’lerinin yaptıkları itirazları, eleştirileri görmezden gelerek Karadeniz Sahil Yolu`nu kentler ile Karadeniz arasına çeken, Karadeniz kentlerini bir yandan denizden kopartırken, diğer yandan kentleri sel baskınlarına mahkûm hale getiren AKP’nin rantçı anlayışı yaşanan felaketlerin başlıca sorumlusu durumundadır” ifadelerini kullandı.

“KARADENİZ SAHİL YOLU VE DİĞER YANLIŞLAR HER SELİ FELAKETE DÖNÜŞTÜRMEYE BAŞLAMIŞTIR”

HDP’li Baluken, araştırmasında önergesinde şu görüşlere yer verdi: “‘Dere yatakları ve vadiler ile deniz arasına girerek, sistemin işlerliğini ortadan kaldırmış olan Karadeniz Sahil Yolu, yoğun yağışlarda yağmur sularının denize deşarjını kaçınılmaz olarak engellemektedir. Karadeniz, kentler, sahil yolu ve dereler bugünkü haliyle yerlerinde kaldıkça, hatalardan vazgeçilerek önlem alınmadıkça, Karadeniz kentleri açısından sel baskınlarından kaynaklı can ve mal kayıpları ‘kader’ değil, AKP hükümetinin aymazlığının doğal bir sonucudur. Karadeniz Bölgesi gibi yılın büyük bölümünde yağış alan bir coğrafyada bu durum, daha büyük felaketlere kapı aralamaktadır. Buradan Hükümeti bir kez daha uyarmak istiyoruz. ‘Karadeniz Sahil Yolu yerinde durdukça, Karadeniz kentlerinde dere yataklarının yanı sıra sokaklar, parklar, meydanlar ve okullar da büyük risk altındadır.’ TMMOB Şehir Plancıları Odası, bir başka felaketin yaşanmaması için öncelikle sel baskınlarının başlıca nedeninin ‘Karadeniz Sahil Yolu` olduğunun kabul edilmesi gerektiğini belirtmiş ve alınması gereken önlemleri şöyle sıralamıştır. ‘Yolun kent içi geçişlerinin alternatifleri hızla projelendirilmeli, kentler ile Karadeniz arasındaki set ortadan kaldırılmalı, yağmur sularının ve kentte yaşayanların Karadeniz`e erişimi kolaylaştırılmalıdır’. ‘Yerel rant baskısına direnemeyen dere yatakları mutlaka özgürleştirilmeli, yapılaşmadan arındırılmalı, üstü kapatılan derelerin açılması için yapılması gereken çalışmalar kısa süre içinde tamamlanmalıdır. Kent içinden geçen dereler üzerinde var olan köprü, menfez vb. alt yapı tesisleri bilimsel veriler temel alınarak yenilenmeli, suyun doğal akışını kolaylaştıracak, engel oluşturmayacak biçimde yapımları sağlanmalıdır. Karadeniz`de yapılan her yeni deniz dolgusunun, gelecekte ortaya çıkması olası bir felaketin ön adımı olduğu bilinciyle hareket edilmeli, denizlere yönelik insan eliyle yapılan müdahalelerin, bölge ekolojisinde ve coğrafyasında zincirleme değişimlere neden olacağı unutulmamalıdır. Başta karayolu için yapılan dolgular olmak üzere, Karadeniz sahilinde sürdürülen tüm dolgu çalışmaları durdurulmalıdır. Son yıllarda sayıları hızla artan HES inşaatları, derelerin doğal yapısında bozulmaya, bitki örtüsünde tahribata neden olmasının yanı sıra, sel baskınlarında suya karışan malzemenin de artmasına neden olmaktadır. Derelerin doğal ortamında bozulmaya neden olan HES uygulamalarına son verilmelidir. Bölgede başta çay üretimi olmak üzere, tercih edilen tarım türü heyelanlara ve önemli toprak kayıplarına neden olmaktadır. Doğal bitki örtüsünde değişime ve tahribata neden olan uygulamalardan, orman açmalarından, çay, fındık vb. yeni tarım alanı oluşturulmasından kaçınılmalıdır. Karadeniz Sahil Yolu ve yapılan diğer yanlışlar, her yağışı sele, her seli felakete dönüştürmeye başlamıştır.”

“HİÇBİR TEDBİRİN YETERİNCE ALINMADIĞINI GÖRMEKTEYİZ”

Karadeniz’de yaşanan sel felaketleri üzerinden gerekli tedbirlerin alınmadığını savunan Baluken, araştırma önergesine ilişkin gerekçesinde şunları kaydetti: “Uzmanların görüşlerinden de yola çıkarak Karadeniz’de meydana gelen sel felaketleri sonrası ortaya çıkan manzaralar da duruma ilişkin hiçbir tedbirin yeterince alınmadığını görmekteyiz. Sel felaketi sonrası erken müdahalenin yapılmadığı, bölgede bulunan afet ekiplerinin yetersiz kaldığı, sonradan müdahale için gelen ekiplerin geç kaldığı, ekipler arasındaki koordinasyon eksikliği, coğrafyayı tanımayan ve afet konusunda yeterli bilgi ve birikime sahip olmayan memurların atanması, il ve ilçe afet planlarının mevcut durumu karşılamaktan uzak ve güncellenmemiş olması, kurumlar arası yetki çatışmasından kaynaklanan kargaşalar sel felaketlerinin halka olumsuz yansımasında çarpan etkisi göstermektedir. Tüm bu bilgiler ışığında Karadeniz’de yaşanan sel felaketlerinin neden ve sonuçlarıyla birlikte araştırılması elzem bir hale gelmiştir”
ANKARA (DHA)

‘Terörizmin Sponsorlarına Karşı Adalet Yasası’ Türkiyeyi tedirgin etti!

Dışişleri Bakanlığı ABD Kongresi’nde kabul edilen ‘Terörizmin Sponsorlarına Karşı Adalet Yasası’ hakkında yazılı açıklama yaptı.

“ABD Kongresinde kabul edilmiş bulunan ‘Terörizme Destek Verenlere Karşı Adalet’ yasa tasarısı kaygı vericidir. Türkiye, bu yasa tasarısının uluslararası hukuk ve özellikle Devletlerin egemenliği ve eşitliği başta olmak üzere BM Şartında yer alan ilkelere uygun olmadığı inancındadır. Bu yasa tasarısı hukuka aykırı olmasının yanı sıra terörle mücadelede uluslararası işbirliğine zarar verecek sakat bir yaklaşımın ürünüdür. Türkiye, terör mağdurlarının yanında olmayı sürdürmekte ve kaynağı ve türü ne olursa olsun terörle çifte standart ve ayrım olmaksızın mücadele edilmesi gereğini kuvvetle savunagelmektedir. Bu bağlamda, Türkiye ABD Başkanı’na sözkonusu tasarının yasalaşmasını engellemesi çağrısında bulunmakta ve tüm müttefik ve ortaklarını terörle mücadelede uluslararası işbirliğini ve dayanışmayı pekiştirmeye yönelik anlamlı ve yararlı adımlar atmaya davet etmektedir. Türkiye ayrıca İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) Zirve Dönem Başkanı olarak İİT tarafından bu konuda yapılan açıklamaya da dikkat çekmektedir.”

denilen açıklma, Türkiye’de tedirginliğe vesile olduğu olarak yorumlandı.

Zorunlu din dersleri soykırımı esas alıyor

PSAKD Adana Şube Başkanı Şükür Şahin, zorunlu din dersinin asimilasyon politikalarının en büyük kozu olduğunu belirtirken, DAD Adana Şubesi Eşbaşkanı Pir Zeynel Kete de, “Kültürel soykırımı esas alan zorunlu din derslerine rıza göstermiyoruz” dedi.

Okulların açılmasıyla zorunlu din dersleri ile ilgili tartışmalarda tekrar kamuoyunun gündemine geldi. Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Adana Şube Başkanı Şükür Şahin, zorunlu din dersleri ile Alevilere yönelik zulmün devam ettiğini belirterek, uluslararası mahkemelerin kararına rağmen uygulamanın devam etmesine değindi. Zorunlu din dersinin asimilasyon politikalarının en büyük kozu olduğunu ifade eden Şahin, “Dindar ve kindar nesil diğer türlü yetişmez” dedi. Şahin, AKP’nin Emevi İslam anlayışını tüm topluma dayattığının altını çizdi.

Evinde namaz kılınmayan bir çocuğun derste namaza zorlandığına dikkat çeken Şahin, şöyle devam etti: “Yaşadıkları ile alakasız şeyler anlatılıyor. İşte zulüm budur. Biz zorunlu din derslerine karşı direnmeye devam ederken 4+4+4 sistemi ile din dersi yaygınlaştırıldı. İmam Hatiplerin sayısı arttırıldı. Kuran kursları yaygınlaştırıldı. AKP iktidarı topyekun saldırıyor ve bu sorunun çözümü de topyekun direnişten geçiyor. Tek başına Alevilerin çözebileceği bir problem değildir.”

‘Zorunlu din derslerine rızalık göstermiyoruz’

Bu yıl 18 milyon öğrencinin ders başı yaptığını hatırlatan Demokratik Alevi Derneği (DAD) Adana Şubesi Eşbaşkanı Pir Zeynel Kete de, 2016-2017 eğitim öğretim yılının mağduriyet ve zorluklarla başladığını belirtti. AKP’nin Alevi halklarının rızalık vermediği ve AİHM yasalarına rağmen zorunlu din derslerine devam ettiğini vurgulayan Kete, “Yol ve erkânımıza karşı kültürel soykırımı esas alan İslamiyet’in demokratik yönüne de düşman olan zorunlu din derslerine rızalık göstermiyoruz” diye belirtti.

‘Tekçi zihniyet ile eğitim veriliyor’

Her egemen sistemin kendi ideolojisine uygun bir eğitim sistemi oluşturduğunu aktaran Kete, şöyle devam etti: “Ülkemizde de Cumhuriyet ile başlayan tekçi zihniyet gittikçe kökleşmektedir. Bütün okullar bu amaç doğrultusunda inşa edilmiştir. Kendi değerlerinin dışındaki diğer değerler; diller, kültürler ve inançlar adeta soykırıma uğratılmaktadır. Tarihsel arka planı ana tanrıçaya dayanan, komünal olan eğitim, erkek egemen bir toplum yetiştirmeyi amaçlamaktadır. Ülkemizdeki mevcut eğitim öğretim sistemi, müfredat ders programları, ders kitapları, fiziki mekanlar, törenler ve semboller bu amaca hizmet etmektedir. Bizler bu uygulamayı kabul
etmeyip, mücadele edeceğiz.”

Diha

‘İdam cezasının 21. yüzyılda yeri yok’

Birleşmiş Milletler 71. Dönem Genel Kurul Çalışmaları kapsamında, idam cezası ile ilgili olarak düzenlenen oturumda konuşan Ban Ki Moon, ‘Yaşam hakkı esastır. İdam cezası, geri döndürülemez bir cezadır ve daha çok azınlıklara, yoksul ve çaresiz, etkin savunma sağlayamayan insanlara uygulanmaktadır. Bu yanlışı herkes görmelidir. Bir çok masum insan her yıl ölüme gönderilmektedir’ dedi.

İdam cezasının 21. yüzyılda yeri olmadığına inandığını belirten Ban Ki Moon, ‘Dünya liderlerini, yasa koyucuları ve adalet dağıtıcıları infazları hemen durdurmaya çağırıyorum. İdam cezasını ortadan kaldırarak, daha adil, barışçıl ve insancıl bir dünya yaralatılabilir’ diye konuştu.

Oturumda konuşan BM İnsan Hakları Yüksek Komiseri Zeid Raad el Hüseyin de, insanlık var oldukça yanlışlardan kaçınmanın mümkün olmayacağını, uluslararası toplumun idam cezasını kaldırması konusunda umutlu olduğunu söyledi.
Nafiz ALBAYRAK / NEW YORK (DHA)

İnsana Adanmış Bir Ömür: Mehmet Altan

Mehmet Altan’ın Kişisel Tarihi

DEFNE ASAL ER

Özgürlükçü Fikirleri Yüzünden 28 Şubat Sürecinde Andıçlanmıştı

Ünlü yazar Çetin Altan’ın küçük oğlu olarak dünyaya geldi. Babasının tedrisinden geçti. Genç yaşta Marksizm ile tanıştı. 1979’da gittiği Fransa’da demokrasinin çağdaş uygulamasını gördü. Dünyaya, Türkiye dışından bakmayı başardı. Ortaya attığı “2. Cumhuriyet” kavramı, yıllarca tartışıldı.

Sürekli bir devinim ve bir değişim içindeyiz. Bazen farketmiyoruz bile, ama her gün, gerçekten her gün değişiyor, dönüşüyor, öğreniyor, deviniyoruz… Direniyoruz değişmeye, ama içimizde bir yerler, taa, arkalarda bir yerler bize kendini hissettirmeden dönüşüyor. Çünkü sonuçta, kendi içimizde, beynimizde, ruhumuzda bir denge arıyoruz ve hergün bu dengeyi bozan, yeni ve trendy tabirle “ezber bozan” pek çok şey oluyor, söyleniyor; okuyoruz, işitiyoruz… Bu ezberler ne zamandan beri bozuluyor dersek, herkesin kendi içinde bir miladı vardır, kendi düşünde… Ama ana ezberlerimizin, kimsenin bozmaya yeltenmediği ezberlerimizin, “bizim cenah”ın ezberlerinin, bütün ezberlerimizin ana kaynağı olan ezberlerimizin bozulmasının bir miladı var; biri çıktı ve İkinci Cumhuriyet dedi. Hepimiz kıvranıyorduk, orasından söylüyorduk, burasından eleştiriyorduk, belki her yerinden eleştiriyorduk. Ama birisi çıktı ve “İkinci Cumhuriyet” dedi, “Bu cumhuriyetin demokrasisi eksik.” Hâlâ anlayamam, onun hayatını bir kitap yapmaya koyulduğum üç aydan beri de hâlâ anlayamadım, neden mesela “demokratik cumhuriyet” demedi, neden “demokrasili cumhuriyet” demedi de, “İkinci Cumhuriyet” dedi, bilmiyorum hâlâ. Ama iyi ki demiş, iyi ki belki de böyle demiş, yani bizim bu topraklarda sakat olanın cumhuriyet olduğunu belki en iyi böyle vurgulamış Mehmet Altan, bilemem, ama aynı şeyi farklı kelimelerle söyleyenler değil, bugün o konuşuluyor ve onun koyduğu isim: “İkinci Cumhuriyet”.

Bana sorarsanız, onun Bill Gates’ten torpilli olduğuna inanıyorum ben. Babası Çetin Altan ve onun gibi, her ne kadar çok kıyısından değerek de olsa içinde yaşadığımız çağı, bu kadar derinden formüle eden ve çıplak bir anlaşılırlıkla anlatan çok fazla insanla karşılaşmadım. “Bu senin ayıbın” diyebilirsiniz bana; örnekler verirseniz buna da inanırım… Bill Gates’ten torpilli derken, şunu söylemek istiyorum aslında; çağı bu kadar derinden anlayan bir insana naçizane bir armağan olarak Bill Gates’in ona, henüz piyasaya çıkarılmamış bir ya da hatta birkaç çip armağan ettiğini düşünüyorum. Öyle çipler ki bunlar, mesela size onbeş bakikada bir başyazı yazdırıyor. Daha mı istiyorsunuz, bunu izleyen onbeş dakikada bir ikincisini daha. Yazınız, yazılarınız bitti, yarım saat sonra bir konuşmanız mı var, bir panelde konuşmacı mısınız, ama bu iş için geldiğiniz kentte sizi görmek, sizinle birkaç cümlelik fikir teatisinde bulunmak, size değmek isteyenler mi var? Hiç problem değil, öyle sanıyorum ki Bill Gates yeniden devreye giriyor ve söylemeniz gerekenleri dikte ettiriyor. Sonra konferansa giriyorsunuz, hemen az önceki fikirsel taarruzun akabinde, yine problem değil, Bill Gates hazır, toplantıya katılan insanları coşturacak, düşündürecek, düşünüp alkışlatacak, sonra güldürecek formüller bilgisayarınızda, korkmayın, toplantıdan önce rahatça insanlarla konuşun, şakalaşın, yemek de yiyin icabında! Acaba olabilir mi böyle bir şey? Mehmet Altan’ı günlerinin içinde izledim ve sadece izleyerek bile, yoruldum. Peki neden ben böyleyim, o böyle? Burada bir Bill Gates torpili sezinlemekten başka bir şey gelmiyor elimden… Siyasi bir ikbal arayışı yok,  bir devlet dairesine kapılanırım ihtiyacı yok, birileri beni sevmez endişesi yok…

“SARAY”LA “HALK” KESİŞMESİ

Çetin Altan ile Kerime Hanım’ın, bize Ahmet Altan ve Mehmet Altan gibi iki önemli figür, iki önemli isim kazandıran birlikteliklerini, “Sınıfsal olarak çok farklı konumlardaki iki suyun birleşmesi” olarak niteliyor Mehmet Altan. Kerime Hanım henüz 40 günlükken, annesi, ablası ve eniştesiyle birlikte Ankara’ya gelmiş Irak’tan. Osmanlı ordusunun bir neferi olan Ragıp Bey savaş için gittiği Irak’ta Kerime Hanım’ın ablasını görüp âşık olmuş.

Henüz 14 yaşında olan Raziye Hanım ile aralarındaki büyük yaş farkına aldırmamış, anneanne Habibe Hanım’ı ve o sıralar minicik bir bebek olan Kerime Hanım’ı da alarak Ankara’ya getirmiş.

Baba tarafı ise paşalara dayanıyor. Çetin Bey neredeyse tümüyle bu paşalı, köşklü, konaklı köklerinden kopuk yaşıyor, tamamen farklı bir yaşam üslubu ve bakışı edinmiş olsa da, sonuçta bu evlilik iki farklı sınıftan insanın yaptığı bir aşk evliliği Mehmet Altan’a göre. Kerime Hanım Ankara Radyosu’nda müdür sekreteri olarak çalışırken, müdürünün oğluyla, Çetin Bey’le tanışıyor. Aralarında doğan aşk, evlilikle sonuçlanıyor… Ve, tahmin edebileceğimiz gibi, köşk tarafı, “saray” tarafı bu evliliğe hiç de sıcak bakmıyor. İlk bebek, Ahmet Altan doğduğunda genç evlilere “köşk”ten bir elli lira borç bile çıkmıyor…
Köşke sırtını dönmüş baba, Çetin Altan masasının başında çalışıyor. Yazıyor, okuyor, yazıyor… Küçük Mehmet onu, rahatsız etmemeye özen göstererek izliyor… Ona hayran; zekâsına, muzipliğine, doyumsuz sohbetlerine, okur-yazar olduktan itibaren de yazılarına. Hiçbir zaman onu klasik bir aile babası olarak görmediğini, bir kategoriye sokmadığını, hep büyük bir hayranlık duyduğunu söylüyor Mehmet Altan. İlk gençliğinde de babasıyla herhangi bir kişilik itişmesi yaşamamış, kendini babasıyla öyle özdeş kılmış ki, onu bir otorite olarak görüp kendini onun üzerinden tanımlamaya çalışmamış. “Düşünsene her sabah yazı çilesiyle uyanan bir adam, yazının hazırlıklarını yapan. Hâlâ bugün de öyle, muazzam bir şeydir, 80 yaşındadır ama hep aynı işiyle, ekmek parasını beyninin enerjisiyle kazanan bir adamdır. Yani ona o kategori içinde bakmak büyük bir haksızlık olur, belki evdeki binlerce kitabından, temposundan, enerjisinden ama en fazla da bu işe yönelik hiç ara vermediği o üreticiliğinden… Evde çalışan bir adam babam, onun ne yaptığını ben her gün evde görüyorum… Baba figürü şöyledir, bir işi vardır dışarıda, gider adam, akşamları da eve gelir… Oysa bu insanların, yazı yazan insanların yaşam alanlarıyla faaliyet alanları aynı. Yani onun yaşam alanında öne çıkan da yaşam faaliyeti. Onun için otomatik olarak çok küçük yaştan itibaren klasik bir değerlendirmenin dışında tutabiliyorsun. Kaç kişinin babası sabahları kalkıp yazı yazarak hayatını kazanıyor?”

Çetin Bey’in Milliyet gazetesine transferiyle Refik Erduran’ların Salacak’taki yalısında başlayan İstanbul macerası, değiştirilen birkaç evden sonra Basınköy’de alınan mütevazı kooperatif evine uzanmış. Neredeyse bütün ilk gençlik yılları, yatılı okul yatakhanelerini hariç tutarsak, Basınköy’deki bu evde geçmiş… Babasının bütün yazılarını okuyan Mehmet Altan, 11-12 yaşından itibaren de babasıyla birlikte mitinglere, toplantılara katılmaya başlamış… Rüya gibi hatırladığı mis kokulu anne yemekleri, Basınköy’deki sıcak anne kucağı yatılı olarak Saint Joseph’e verilmesiyle kesintiye uğramış. İlkokulun ilk gününü neredeyse hiç hatırlayamıyor ama Saint Joseph’in ilk gününü, ilk yatakhane gecesini ve sonrakileri de, metal soğukluğunda duygular olarak hatırlıyor. Ama yatılı okul yıllarında da evle ve “kendimi özdeşleştirdim” diye ifade ettiği babayla alışverişi, bütün bir haftanın haftasonları bir güne, yaz tatillerine sıkıştırılmış bir şekilde olsa da aynı yoğunlukta devam etmiş. “Hafta sonları geliyoruz ve ayrıca yazlar var, tatiller var. Yani çok öyle evin uzağında değiliz. Zaten çok ciddi bir ev hasreti oluşuyordu hafta içinde. Yani anneme kavuşma, annemin yemeklerine, şefkatine vs. Tabii bu aynı zamanda babamın her sabah boğayı boynuzlarından tutup yere yatırmak olarak algıladığı, hayatı yeniden yarattığı yazısıyla, daktilo makinesiyle günün başladığı, kütüphanesinde 10 bine yakın kitabın olduğu eve özlem…  Oradaki kitapları çok iyi hatırlarım. Gözümün önündedir klasikler, Fransızca kitaplar, La Revue de Deux Mondes’un 120 yıllık ciltleri, serisi. Babamla bazen sabahlara kadar süren konuşmalarımızı da çok net hatırlarım… Bir keresinde uzun uzun zaman kavramını anlattıktan sonra, gidip Abdülhamit’in sarayından çıkma o 120 yıllık ciltlerden birini getirmiş ve zaman kavramını somutlaştırmak için o cilde elimi değdirmişti, elektrik çarpmış gibi olmuş, ağlamaya başlamıştım. Zamanla ilgili gece boyu süren o konuşma ve yoğunluğun somut bir kitabın üstünde kendi hissettirmesi bana ağır gelmişti herhalde. Babamın ailenin geçimini temin çabasının yanı sıra bizimle derin bir ahbaplığın da sürdürülmesi şeklinde bir dostluğu vardı. Şiir matinelerinden tut da kimi sabahlara kadar süren konuşmalar… Seni düşündürtmesi, şekillendirmesi… Onun tedrisinden geçen zamanlar var o evde…”

ERKEN GELEN SEVGİ

Heyecan dolu, çalkantılı yıllar. Türkiye İşçi Partisi 1965 seçimlerine katılıyor ve yüzde üç oy alarak Meclis’e 15 milletvekiliyle giriyor. Bu milletvekillerinden biri de Çetin Altan. Çetin Altan, partisinden diğer milletvekili arkadaşlarıyla birlikte Meclis’te müthiş bir muhalefet yürütüyor; kürsüden yaptığı etkili konuşmalarla insanlar hop oturup hop kalkıyorlar. Sadece korkutucu bir muhalif değil aynı zamanda büyük bir hatip. Sonra, TBMM’nin ve Cumhuriyet’in utanç sayfalarından biri cereyan ediyor; kürsüde saldırıyorlar Çetin Altan’a, arkasından linç girişimleri geliyor. Mehmet Altan 12 yaşında o sıralar. Babasını Meclis kürsüsünde hiç dinlemiyor ama Taksim mitinglerine birlikte gidiyorlar. Babası konuştukça dalgalanan büyük kalabalıkları, o etkileyici gücü görüyor, izliyor. Aslında babası namlunun ucunda neredeyse ama o kaygılanmıyor.

Son derece politik bir ortamla çevrili, o dönemin bilinen bütün muhalif isimlerinin, yazarların, sanatçıların, gazetecilerin uğrak yeri olan bir evde, bir yandan babasını ve çevresini izlerken bir yandan da kendini oluşturuyor. Okuyor, şiir, yazı denemeleri yapıyor, gazeteleri, radyo haber bültenlerini ve odasındaki plaklarını dinliyor. Gazete, baba mesleği olan gazetecilik 13-14 yaşlarından itibaren en çekici alan oluyor onun için.

Saint Joseph’in boğucu disiplinine dayanamayıp son sınıfta Bakırköy Lisesi’ne devam etmeye başlıyor Mehmet Altan. Özgürlük, yeniden evde geçirilen zamanlar, anne yemekleri, yarım gün olan okuldan arda kalan Basınköy hayatı… Ve ilk aşk. 15 yaşında, Basınköy’ün en güzel kızı Ümit’e çılgınlar gibi âşık oluyor. Bütün Basınköy bu yeniyetmenin ateşli sevdasını konuşuyor. Öyle bir aşk ki kıtalar arası: Ümit’i her gün Kadıköy’deki okuluna bırakıp geri dönüyor. Bütün enerjisini sevdasına akıtıyor ve üç yıl sonra da evleniyorlar zaten. Aile, belki de müthiş tutkusunun şahidi oldukları için, bu oldukça erken gelen evlilik karşısında duydukları endişeyi oğullarına yansıtmamaya çalışıyor, anlayış gösteriyorlar. Lise son sınıfta, durumu okuldan gizli tutarak Ümit ve Mehmet evleniyorlar… “Biz evlendiğimizde Ümit hazırlık okumadığı için liseyi bitirdi üniversiteye başladı, ben liseyi bitiremedim, son sınıfta çaktım. Fakat evliyim de, çalışmaya başladım. O yıllar zor yıllardı.

Babam hapislere düştü. Askeri cunta, faşizm vs. yani onlar zor yıllardı. Bir şekilde para pulun olmadığı, babamın içerde olduğu, benim liseyi bitiremediğim… Ümit çalışmaya başladı, bir yandan da pedagojide okuyordu. Epeyce zorlandığımız dönemler. Yani hayatın üstümüzde çatırdadığı günler; parasızlığın şunun bunun ne olduğunu anladık. Kayınvalidemin evinde kaldık. Sonra bir şekilde başka bir eve çıktık. Soba yakamazdık. Ümit işten gelirdi, donardık, ağlamaya başlardı yazık. Soba yanmıyor, titriyoruz, buz gibi yorganlar, battaniyeler… Sonra ittire kaktıra liseden kurtuldum. Üniversiteye girdim… Yani objektif gözle bakıldığı vakit çok  zor şeyler. İleriye dönük büyük umutların, yolun açık olduğunu gösteren işaretlerin fazla bulunmadığı yıllar. Zaten Türkiye’nin üstüne 71 rejimi çökmüş, karanlık bir tablo var… Sonra Ümit’in dayısına ait olan küçük bir bodrum katına taşındık, küçücük bir eve. Hayat 79 yılına kadar böyle sürdü. Demek ki 26 yaşına kadar üniversiteydi, işti güçtü, Ümit’in okulları, çalışması, paraydı, puldu, böyle bir süreç yaşamışım; benim hayatımda o dönem bu zorluklar vardı. Ama çok şey öğrendim. O yıllar hayatın üzerindeki cilayı kaldırdı benim için; hayatın özünü, yaşam motorunun nasıl döndürüldüğünü, esas gailenin ne olduğunu, yaşam dinamiğini anladım.

Çalıştığım sigorta şirketi 1979 yılında greve gitti. Ben üniversiteyi bitirdim, Ümit Kültür Bakanlığı’ndan burs kazandı. Bu belirsiz, sisli puslu, açılıp açılmayacağı belli olmayan, içinde umut barındırmayan süreç, pat dedi başka bir yöne döndü. Hayatın içindeki umutlar ve umutsuzluklar, güneşler, karlı kışlı havalar kestirilemiyor. Hayatın kendi içindeki sürprizleri aydınlıkken karanlığı, karanlıkken aydınlığı taşıyor… 79 yılında Fransa’ya koşarak gittik resmen. Ümit orada kendi mesleği ile ilgili eğitimden geçti. Ben de onunla beraber gittim. İlk gittiğimizde sadece onun bursu vardı bir de benim grev sonrası aldığım tazminat. Aileler de yardım ediyordu. Ama sonra iki yıllığına ben bir burs kazandım Milli Eğitim Bakanlığı’ndan. Ahmet o sırada Hürriyet’in dış haberler şefiydi. Fransa’dan Hürriyet’e yazılar göndermeye koyuldum. Sonra onun mecrası değişti, ben de Cumhuriyet’te yazmaya başladım.”

YENİ UFUKLAR: FRANSA

Yazı işleriyle ilişkisini kesmemeye çalışsa da, geçim derdinden biraz olsun kurtulmak için girdiği Tam Sigorta’daki bunaltıcı memur hayatı, nefes almayı daha da zorlaştıran faşist darbe ortamı, maddi sıkıntılar… Tünelin ucunda ışık görünmez gibiyken, eşiyle birlikte hep hayalini kurdukları Fransa projesinin hayata geçmesiyle birlikte yepyeni bir dönem başlamış Mehmet Altan için. “Aslında hayatım üç döneme ayrılabilir,” diyor: “79’a kadar, 79-83 arası,  83 ve sonrası.”

Fransa, küçücük paralarla yaşamaya devam ettikleri ama müthiş bir açlık ve doyumsuzlukla dünyayı keşfettikleri yer olmuş; “Bir akvaryum balığının büyük bir deniz görmesi gibi. Demokrasi kültürü yani farklılık, çoğulculuk, gelişmiş bir toplum, refah; bunları yani yeryüzü standartlarını Türkiye’de köyünden, kasabasından, şehrinden çıkmamış birine hiçbir şekilde anlatamazsın. Ben bunlardan çok haberdar bir aileden gitmeme rağmen Fransa’daki sosyoekonomik, siyasal, politik, kültürel hayat deneyimi muazzam bir katkı sağladı bana. “Marksist-Leninist-Maoist teröristler”, “anarşistler” falan gibi başlayan sıkıyönetim bildirileriyle şekilleniyordu burada hayat. Ben 17-18 yaşındaydım darbe olduğunda, ben de bütün bu sıkıyönetim bildirileri içinde yaşıyordum. 26 yaşında Fransa’ya gittim, ama faşizmin rüzgârları o güne kadar tabii hep süregelmişti. Fransa’da bir yurda yerleştik, yurdun bulunduğu bölgenin belediye başkanı komünistti. Daha geldiğimin üçüncü günüydü, nasıl bir mahalle burası diye dolaşırken, anarşistlerin federasyon bürosunu gördüm. Şaşkına dönüyorsun tabii… Yine, benim için her şeyi deviren ve değiştiren bir anıdır mesela; o yıl Sovyetler Birliği Afganistan’ı işgal etmişti. Laurent Fabius o zaman sosyalist partinin saymanıydı, öğle haberlerinde onun bir konuşmasını dinlemiştim. Dedi ki, nasıl Fransa’yı Cezayir’de, Amerika’yı Vietnam’da mahkûm ettiysek, şimdi de Sovyetler Birliği’ni Afganistan işgalinden dolayı kınıyoruz, mahkûm ediyoruz. Şimdi bir Türk olarak, Türkiye’yi Kıbrıs’ta mahkûm etmek gibi bir şey bu. Adamın hayatı mahvoldu dedim, nasıl bunu söyler?.. O kadar çarpıcıydı ki gördüklerim… Demokrasinin ne olduğunu oralarda anlarsın, Batı rüzgârı almadan, çağdaş demokrasiden nasiplenmeden… Türklere nasıl anlatacaksın bunun demokrasi olduğunu? Burada askeri faşizmin demokrasiymiş gibi, cumhuriyetin demokrasiymiş gibi, halkı olmayan bir padişahlığın demokrasiymiş gibi, insan mutluluğunu ve özgürlüğünü hedeflemeyen bir sistemin çağdaşmış gibi yutturulduğunu, bunların demokrasiyle alakası olmadığını nasıl anlatacaksın? Böyle bir eğitimi de, böyle bir kültürü de yok ki insanların.”

Yeryüzü değerleriyle tanışmanın yanı sıra akademisyenlik iddiası ve hedefi de Fransa’da derinleşiyor Mehmet Altan’ın. Sorbonne’da, dönemin en önemli iktisatçılarının yanında doktorasını yapıyor. Bir yandan doktora, bir yandan haftada bir gün Cumhuriyet gazetesi için yazdığı, Fransa gözlemlerini aktardığı, karşılaştırmalar yaptığı edebi denemeler olan Paris Mektupları, bir yandan merakla keşfetme derken, bir de bebek ekleniyor dünyalarına. Doğumunu izlemek üzere girdiği ama beş dakika sonra, bayılmak üzereyken dışarı çıkartıldığı doğumhanede oğlu Ömer dünyaya geliyor. Ömer’in ilk yıllarını Fransa’nın özgürleştirici ortamında, Ümit’le tam bir işbölümü içinde geçiriyorlar…

Hep Türkiye’ye dönmek üzere kurdukları eğreti öğrenci hayatlarını yeniden İstanbul’a taşıdıklarında yepyeni bir rüzgârın içinde buluyorlar kendilerini: Dönem, Özal iktidarının ve daha önce akla bile getirilmesi zor dönüşümlerin dönemi…

Dönerken, zaten Fransa’dayken sürekli yazdığı Cumhuriyet gazetesinde gazeteciliğe devam edebileceğine kesin gözüyle bakıyor, niyeti bir yandan da üniversiteye girerek akademisyenliği sürdürmek. Ama işler umduğu gibi gitmiyor. Cumhuriyet gazetesi kapılarını kapatıyor Altan’a. Üniversite hayali de hüsranla sonuçlanıyor önce, Fransa’da da ona büyük destek olan dostu Eser Karakaş’la birlikte üniversiteye gidiyor ve Gülten Kazgan’la görüşüyorlar. Henüz doktorasını savunmadığı için ancak asistan olarak girebileceği üniversitede çalışırken yaşayabilmesi için başka bir işte çalışmasının şart olduğunu anladığında müthiş bir şok yaşıyor. Cumhuriyet’te kapanan gazetecilik kapıları Güneş’te açılıyor neyse ki. Ama yine de, en azından doktorasını tamamlayana kadar geçinebilmek için Şişe Cam’a, planlama uzmanı olarak giriyor… Bir buçuk yıl sonra ise nihayet üniversiteye, bu kez doktoralı bir akademisyen olarak başlıyor. Gazetecilik macerası ise çok fazla yere saçılmadan, Güneş, sonra üç ay kadar Söz ve ardından iki yıl öncesine kadar Sabah gazetesinde sürüyor…

Özallı yıllar Mehmet Altan için de, aslında bütün Altan’lar için de hem heyecanlı ama hem de zorlu yıllar olarak geçmiş. Özal’ın, Türkiye’nin önünü açacak cesur adımlarını desteklemeleri bir anda “dönek”, “hain”, “liboş” gibi, siyasi literatürümüzün en sevimsiz saldırı ve hakaret amaçlı sözlerinin muhatabı olmuşlar. “Ben Türkiye’ye döndükten sonra hayatım çok hızlı akmaya başladı. Bir buçuk yıllık bir Şişe Cam dönemi var ama o memurluk dönemim beni entelektüel dünyadan koparmadı. Yani iki yıl gibi bir sürede, yerleşik olmaya başlayan bir konum elde ettim. Özal dönemiydi, Turgut Bey’le birlikte liberalleşmeye doğru adım atarken liberalizmi Türkiye’ye anlatmak, devletçiliğe karşı liberalizmi savunmak ilk başta çok yaygın bir şey değildi. Babam mesela bu konuda muazzam bir rol oynamıştır. Onun rüzgârında biz de hareket ederken, Kemalist kadrolarla Turgut Bey’i destekleyen solcular, Marksistler arasında muazzam bir fikirsel, hatta onun da ötesinde bir çatışma çıktı. Bu fikirsel çatışmada ciddi bir rol oynamam söz konusu oldu. Aslında bugün yaşananlar o günlerde başlayan sürecin devamıdır.”

Sabah gazetesi gibi, Türkiye’nin ikinci büyük gazetesinde yazmak, bir avuç entelektüelin çalışmalarında, araştırma kitaplarının akademisyenlere yönelik sayfalarında dile gelen Kemalizm, resmi tarih, düzen vb eleştirilerini kitleselleştirebilmesinin bir aracı oluyor Mehmet Altan için. Sade, anlaşılır ve çarpıcı bir dille durmadan yazıyor ve Türkiye’de geniş kitleler belki de ilk kez onun satırlarında resmi tarih yalanlarıyla yüzleşiyor, düzene ilişkin sorular soruyor, kuşkulanıyor, daha önce değil ağza almak, akıldan geçirmenin bile düşünülemeyeceği “milli tabularımız” hakkında tartışmaya başlıyor. Basının köşe tutmuş kalemlerinin “Liboş” aşağılamalarına, “tepelerden” gelen tehditlere aldırmadan yazıyor. 28 Şubat geldiğinde tehdit somutlaşıyor ve askerler memnuniyetsizliklerini Sabah yönetimine “açık bir dille” iletiyorlar. Mehmet Altan’ın yazıları haftada bire düşürülüyor ve gitsin diye gözünün içine bakılıyor adeta. 28 Şubat’tan sonra bir karar veriyor kendi kendine: Bundan sonra sadece yazmayacak, şimdiye kadar olduğundan çok daha fazla, konuşmacı olarak çağrıldığı her yere gidecek, her yerde konuşacak, anlatacak. O günden bu güne, akıl almaz bir enerjiyle neredeyse her gün bir başka şehirde bir toplantıya, bir televizyon programına katılıyor konuşmacı olarak.

TAM HIZ, YOLA DEVAM…

Gazeteci, akademisyen, edebiyatçı, düşünür… Bilimsel yayınları, şimdiye kadar yayımlanmış 23 eseri var. 1979’dan bu yana, neredeyse otuz yıldır aralıksız gazete yazıları yazıyor; köşe yazıları, röportajlar, güncel analizler. İki yıldır Star gazetesinin başyazarı. Onun adıyla anılan İkinci Cumhuriyet kendi başına bir politik güç ve duruş halini aldı bile. Kent kent geziyor, fikirlerini anlatıyor, tartışıyor. Onun içinde yaşamak istediği bir Türkiye düşü var çünkü. Çocukluğundan beri, önceleri babasının gözünde gördüğü, sonra içselleştirdiği bir düş. Sadece kendisi için gördüğü bir düş değil bu, ya da başka bir ifadeyle, ancak birlikte varılabilecek, birlikte kurulabilecek bir hedef. Sanırım bu akıl almaz enerji, kaynağını bu düşten ve bu düşün ancak birlikte görüldüğünde gerçekleşebilecek bir düş olmasından alıyor. “Türkiye böyle olmasaydı çok daha hızlı gidebilirdik. Yani şöyle bir şey, bulunduğun ortamın, ülkenin kültürel varlığının ana besin sularını üreten coğrafyanın gözünü açayım derken sen bir gözünü kaybediyorsun. Olay bundan ibaret…”

Chronicle Dergisi Sayı 10 / 2008

kaynak: http://mehmetaltan.com/index.asp?sayfa=biyografi

 

Hukuk değil guguk: Ahmet Altan için 24 saatte yakalama kararı

HASAN CEMAL

Çarşamba sabahından perşembeye, gün doğana kadar 19 saatimi Çağlayan’da geçirdim.

Çok da iyi oldu.

Adliye koridorlarında gazeteci milleti ile, avukatlarla, miletvekilleriyle, sanık yakınları ve sendikacılarla saatler boyu sohbet ettik.

Dinledim, kulak verdim onlara.

Mahkeme kulisinde hukukun, yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığının bu memlekette nasıl yerlerde süründüğünü bir kez daha gördüm, hissettim.

Saray’a biat etmiş ‘medya’nın adliye koridorlarıyla arasına koymuş olduğu ciddi  mesafeyle, Türkiye’yi demokratik hukuk devletinden nasıl uzaklaştırdığına yine tanık oldum.

Gerçekten hazin.

Özellikle avukatlardan Türkiye’de hukukun nasıl katledilmekte olduğuna dair o kadar çarpıcı şeyler dinledim ki, içim acıdı.

Bunlar doğru dürüst yazılmıyor.

Dillendirilmiyor medyada.

Bu acı gerçekler ya da hukuk katliamı, duruşma salonlarında, kulislerin kuytuluklarında kalıyor, gizleniyor.

Demokratik hak ve özgürlüklerin iktidar yargısı tarafından nasıl her Allah’ın günü yerle bir edildiğine ilişkin örnekler ne yazık ki gün ışığına çıkmıyor.

Bu da ‘hukuk’un iyiden iyiye gukuk olmasına büyük katkıda bulunuyor.

Perşembe günü ortalık aydınlanıncaya kadar sevgili Altanlar’ın davasını izlerken, duruşma salonundan dışarıya ulaşan bazı sesler hukuk adına gerçekten utanç vericiydi.

İçeriden kilitlenmiş, polisler tarafından kuşatılmış bir mahkeme salonunda sorgulanan, yargılanan Ahmet Altan’la Mehmet Altan…

Onlara karşı bir savcının, bir yargıcın sergilemiş olduğu tavır…

Susacak mıyız?..

Hiç ses çıkmayacak mı bu ülkede ‘hukuk’u önemseyenlerden?..

Hukuku hiçe sayan somut örneklere işaret edilmeyecek mi, bu hukuk katliamının üstüne yürünmeyecek mi?..

Çarşamba sabahından perşembeye, gün doğana kadar 19 saatimi Çağlayan’da geçirdim.

Çok da iyi oldu.

Adliye koridorlarında gazeteci milleti ile, avukatlarla, miletvekilleriyle, sanık yakınları ve sendikacılarla saatler boyu sohbet ettik.

Dinledim, kulak verdim onlara.

Mahkeme kulisinde hukukun, yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığının bu memlekette nasıl yerlerde süründüğünü bir kez daha gördüm, hissettim.

Saray’a biat etmiş ‘medya’nın adliye koridorlarıyla arasına koymuş olduğu ciddi  mesafeyle, Türkiye’yi demokratik hukuk devletinden nasıl uzaklaştırdığına yine tanık oldum.

Gerçekten hazin.

Özellikle avukatlardan Türkiye’de hukukun nasıl katledilmekte olduğuna dair o kadar çarpıcı şeyler dinledim ki, içim acıdı.

Bunlar doğru dürüst yazılmıyor.

Dillendirilmiyor medyada.

Bu acı gerçekler ya da hukuk katliamı, duruşma salonlarında, kulislerin kuytuluklarında kalıyor, gizleniyor.

Demokratik hak ve özgürlüklerin iktidar yargısı tarafından nasıl her Allah’ın günü yerle bir edildiğine ilişkin örnekler ne yazık ki gün ışığına çıkmıyor.

Bu da ‘hukuk’un iyiden iyiye gukuk olmasına büyük katkıda bulunuyor.

Perşembe günü ortalık aydınlanıncaya kadar sevgili Altanlar’ın davasını izlerken, duruşma salonundan dışarıya ulaşan bazı sesler hukuk adına gerçekten utanç vericiydi.

İçeriden kilitlenmiş, polisler tarafından kuşatılmış bir mahkeme salonunda sorgulanan, yargılanan Ahmet Altan’la Mehmet Altan…

Onlara karşı bir savcının, bir yargıcın sergilemiş olduğu tavır…

Susacak mıyız?..

Hiç ses çıkmayacak mı bu ülkede ‘hukuk’u önemseyenlerden?..

Hukuku hiçe sayan somut örneklere işaret edilmeyecek mi, bu hukuk katliamının üstüne yürünmeyecek mi?..

Korkmak yok, yılmak yok!

Sonuna kadar hukuk ve demokrasiyi savunacağız!

Lütfen bir an durun, düşünün.

Yaşananlar, hukukun üstünlüğü adına utanç vericiydi.

Yargı bağımsızlığı, tarafsızlığı adına utanç vericiydi.

Güçler ayrılığı adına utanç vericiydi.

Kısacası:

Demokrasi adına utanç vericiydi.

Eğer demokrasi ve hukuk devleti diyorsak, ‘çifte standart’lardan mümkün olabildiğince sıyrılmak zorundayız.

Biliyorum, bu çifte standartlar hiç bitmedi, yakın ve uzak geçmişimizde, darbe dönemlerinde bunun olumsuzluklarını fazlasıyla gördük.

Sonra geriye dönük pişmanlıklar da yaşadık her seferinde, ama tabii değişen birşey olmadı, olan olduktan sonra…

Hiç aklımızdan çıkarmayalım.

Demokrasi ve hukuk bir ortak platform olmadan barış ve istikrar kapımızı çalmaz.

Türkiye bugün bir sivil darbe döneminden geçmekte.

Erdoğan’a eleştiri darbecilik olarak damgalanıyor, buna karşı Saray yargısı derhal harekete geçiriliyor.

Bu açıdan en çarpıcı örneklerde biri, perşembe günü sabaha karşı Ahmet Altan’ın salındığı, Mehmet Altan’ın tutuklandığı davadır.

Gün ağırırken Çağlayan’da, Adliye Sarayı’nın önünde Ahmet Altan’ın serbest bırakılmasını bekliyorduk.

İçimiz fena halde buruktu.

Zira Ahmet çıkmış, sevgili Memo demir parmaklık arkasında kalmıştı.

Ahmet Altan’a gelince…

Her zamanki gibi dimdikti.

Dedi ki:

Sizi eleştireceğiz, sizden korkmuyoruz.

Hukukun dışına çıktığınız sürece biz sizi eleştireceğiz.

Hapishane mi?

Ne olduğunu gördük.

Bir daha girmek mi?

Evet, bir daha girmek.

Bu ülke bizim, sonuna kadar hukuku ve demokrasiyi savunacağız.

Dedi ki:

Bir profesör, 30 yıllık bir yazar, bunca kitabın müellifi, hayatı boyunca demokrasiyi korumuş ve darbelere karşı çıkmış bir adam, Mehmet Altan, bir konuşmasında siyasi iktidarı eleştirdiği için darbeyle ilişkilendiriliyorsa, bu ülkede gerçekten yaşamak çok zor.

Hasan Cemal, Çağlayan’da ‘Cumhurbaşkanı’na hakaret’ iddiasıyla hâkim karşısına çıkmasının ardından, önce Erdem Gül’ün, sonra Ahmet ve Mehmet Altan’ın duruşmalarını takip etti (Hasan Cemal & Fikret İlkiz)

Hasan Cemal, Çağlayan’da ‘Cumhurbaşkanı’na hakaret’ iddiasıyla hâkim karşısına çıkmasının ardından, önce Erdem Gül’ün, sonra Ahmet ve Mehmet Altan’ın duruşmalarını takip etti (Hasan Cemal & Fikret İlkiz)Dedi ki:

Bu ülkenin bu hukuk sistemiyle, bu tür suçlamalarla, siyasi iktidara yönelik her türlü eleştiriyi, darbecilik olarak nitelemekle, varabileceği hiçbir yer yoktur.

Bugün bu tutuklama, 15 Temmuz’la ilgili ciddi her türlü soruşturmanın önünü kesiyor.

Bize açılan bu dava, Mehmet Altan’ın tutuklanması, bu soruşturmanın derine ve zirveye gitmesini engellemekten başka hiç bir amaç taşımıyor.

O zaman sormamız gerekiyor:

“Kim ve neden 15 Temmuz’u yapanların gerçekten araştırılmasını engellemek istiyor?”

Ve bunu, aydınların üzerine sevk ederek yolundan saptırıyor. Zannediyorum ki, bu darbenin siyasi sorumlularının ortaya çıkması istemiyorlar.

Korktukları bu!

Dedi ki:

Mehmet Altan, bir televizyon programındaki bir tek cümlesinden dolayı, korkunç ve kanlı bir darbenin parçası olmakla suçlandı ve tutuklandı.

Darbenin ne olduğunu bilmiyorlar, insanlar öldü.

Bu ülke 150 tane darbeci generali ordunun içinde tutmuş bir ülke. Bunun sorumlusu kim?

Mehmet Altan mı, ben miyim, yazarlar mı?

Bunun sorgulanmaması için aydınların üzerine gidiyorlar ve söyledikleri şey şu: Bizi eleştirmeyeceksiniz.

Dedi ki:

Böyle bir mahkeme, böyle bir hukuk olur mu?

Benim düşüncelerim ya da herhangi bir insanın düşünceleri eleştirilebilir mi?

Eleştirilir.

Yargılanabilir mi?

Yargılanamaz.

Düşünce yargılanamaz!

Sadece düşünceni değil, inancını sorguluyorlar.

Soruyorlar:

Neye inanıyorsun?

Çünkü soracak başka bir şey yok.

Bir eylem yok.

Darbeyle bir ilişki olma ihtimali yok.

Bir kanıt yok.

Bütün bunların yerini bir konuşma alıyor.

Bir tek cümleden dolayı, bir profesörü tutukladılar.

Peki bu darbecileri devletin içine kim soktu?

Bu darbecileri devletin içinde kim yükseltti.

Bunun bir sorumlusu yok mu?

Bunun sorumlusu aydınlar mı, yazarlar mı?

Neden bunu sormuyorlar da, ben bu saatte buradan çıkıyorum, Mehmet Altan buradan Silivri’ye gidiyor? Korkuyorlar çünkü.

İstanbul’da gün ağırırken, Çağlayan Adliyesi’nin önünde Ahmet Altan’ın barış, demokrasi ve hukuk çağrısı böyleydi.

Evet öyle.

Korkmak yok, yılmak yok!

Sonuna kadar hukuk ve demokrasiyi savunacağız!

***

Bu yazıyı yazdıktan birkaç saat sonra Yasemin Çongar aradı:

“Ahmet Altan için yakalama kararı çıkmış… Bir gece bile evinde yatmasına tahammül edemediler, bu ne iştir.”

Söyleyecek söz bulamadım.

Bunun adı hukuk değil guguk!

Sevgili Ahmet’in dediği gibi:

Bu ülke bizim, sonuna kadar hukuk ve demokrasiyi savunmaya devam edeceğiz.

Evet, aynen öyle.

Bugünler de geçecek Ahmet kardeşim, Çetin Abi’nin deyişiyle enseyi karartmayalım.