Ana Sayfa Blog Sayfa 6268

Hayatı yeniden yazan bir kadın

BAYRAM BALCI

Uluslararası bir edebiyat ödülü daha verilen Aslı Erdoğan, ‘Dünyanın neresine gidersen git, kadın yazar diye bir bakış hala mevcut. Ama Türkiye’de bu ayrım daha barbarca’ diyor mi

‘Ord i Grenseland Prisen Ödülü’ne layık görülen yazar Aslı Erdoğan, Türkiye edebiyat ortamından neden dışlandığını anlattı. Erdoğan, “Bir tür kast sisteminin bir üyesi hiç olmadım. Dünya edebiyat çevreleri neden dışlandığımı artık görüyor” diyor.

Viktorya çağından günümüze kadar uzanan edebiyat mecellesi kadın yazarlara düşmandır. Bu öyle bir düşmanlıktır ki, edebiyatçı kadınlar, sadece erkek gibi olduklarında edebiyat camiasından saygı görürler. Freud’un yarattığı cins mitlerinin etkisiyle de biçimlenen bu mecelle, erkeği insan, kadını ise öteki olarak gören bir kültür yaratarak, kadının kadın olarak bir sanatçı olabileceği gerçeğini yok saymıştır. Bu mit aptal maço yazarlar tarafından da onaylanarak, edebiyat dünyasına hakim kılınmıştır. Kadın ya anne olur, ya cinsel objedir ya da kadınlığından soyunarak erkek gibi yazan bir yazar olur. Hem kadın, hem yazar olunamaz. Bunun aksini yaşayan kadın yazarlar ise her zaman dışlanmışlar ve büyük bir yalnızlığın içine tıkılmışlardır. Edebiyat mecellesinin bu kadın düşmanı tutumuna rağmen, günümüzde kadın edebiyatçılar hayatı yeniden yazıyorlar. İsveçli ve Norveçli yazar, yayıncı ve akademisyenlerden oluşan, PEN Genel Sekreteri’nin de katıldığı jüri tarafından ilki bu yıl verilen, uluslararası edebiyat ödülü “Ord i Grenseland Prisen—Sınırda Sözcükler Ödülü”nü alan Aslı Erdoğan da hayatı yeniden yazan bir yazar. Ödülünü sokaklarda savaşan bütün kadınlara adayan Erdoğan ile Türkiye’deki edebiyat camiasını, kadın yazarların dışlanmışlığını ve Aslı’nın bundan sonra neler yazacağını konuştuk.

Önemli bir ödül aldınız, önce istersen ödülden başlayalım. Ödülün size verildiğini öğrendiğinizde neler hissettiniz?

18 ay yurtdışındaydım, hastalığım nedeniyle tedavi olduğum, zor koşullar nedeniyle de sağ kalmaya çalıştığım bir dönem geçirdim. Edebiyattı, ödüldü, böyle şeyler başka bir alemde kalmıştı. Bana bu yılın başlarında Norveç’ten yazıyorlardı, “Böyle bir festival var, katılır mısın? Bir de ödül koyacağız” diye. Ben hiç üstüme alınmadım, ödülü bana vereceklerin hiç düşünmedim. ‘Katılır mısınız?’ diye sordular, festivale katılacağımı söyledim. Daha sonra Gezi olayları başlayınca pek e—maillerime de bakamadım. Meğerse ısrarla bana ulaşmaya çalışıyorlarmış. En sonunda bana ulaştılar. Bu vesile ile ödülün bana verildiğini öğrendim. Herhalde yanlış duydum diye düşündüm. Türkiye’de yaşadığım dışlanmanın da bir etkisi ile garip bir kötümserliğim oluştu. Son ana kadar buna inanmayayım dedim. Ödülü elime alana kadar da inanmadım. Çünkü bir kere uluslararası bir ödülümü Türk jürisinin bastırması üzerine geri almışlardı.

Önemli bir ödül almanız Türkiye’de edebiyat çevrelerinde ve basında pek yankı yaratmadı, bunu neye bağlıyorsunuz?

Evet. Pek etki uyandırmadı. Başka biri almış olsaydı, elbette çok konuşulurdu. Bana karşı bu dışlayıcı tutum epeydir var. Bu yeni başlamış bir tutum değil. 2003’teki linç kampanyasını da bunun bir parçası sayabiliriz. Benimle ilgili sessizlik köşe yazarlığım döneminde başladı. Bana karşı bu tutum elbette bir yanıyla da politik duruşumla ilgili. Benim köşe yazarlığım ve yazdığım yazılar olmasaydı, el bebek gül bebek el üstünde tutulacağım kesindi. Ama sadece bana yönelik bu tutum benim politik tutumumu da açıklamıyor, çünkü benden çok daha keskin o kadar çok yazar var ki, hatta ben politik bir çıkış yaptığımda müstehzi bir gülüşle bile karşılanabiliyor, işte ‘sen kimsin ki politika konuşuyorsun’ gibi. Bu da kadın yazar olmanın bir parçası sanırım. Tamam ben de Robert Koleji’nde okudum ama, ben onların hayatını yaşamıyorum, bir tür kast sisteminin, entelijensiyanın bir üyesi hiç olmadım. Neden bana dışlayıcı davranıyorlar, bunu bütün dünya edebiyat çevreleri de görüyor artık.

Peki Türkiye’de nasıl bir edebiyat ortamı var ki, gerçekten kalemi güçlü olan senin gibi bir yazar dışlanıyor, görmezden geliniyor? Türkiye’deki edebiyat ortamını nasıl tanımlıyorsun?

Şimdi, kimseye haksızlık etmek istemen. Yazarlığımın ilk başlarında çok destek aldım. Destek dediğim de kitaplarımı okudular ve eleştirmenler kitaplarım hakkında yazdılar. Yani tamamen dışlandım desem doğru olmaz. Bir süre sonra başladı bu. Ödül de verdiler ama sanki bir süre sonra “aman uzağımızda dur” gibi davranmaya başladılar. Herhalde işin bir boyutu eş—dost ilişkileri, belli cemaatler, o cemaatlere dahil olmamak, yani sanırım ben yazdıklarımla, söylediklerimle bir şekilde edebiyat dünyasını ciddi rahatsız ediyorum. Ne zaman, ne desem birileri üzerine alınıp, selamı sabahı kesiyor. Hiç de anlamıyorum, çünkü isim vererek birini eleştirdiğim, bir şey yaptığım da yok. O kadar dışardayım ki bunu anlamıyorum, insanlarla bir alıp vermediğim de yok. Belki sorun şu, fazla yumuşak başlı, fazla iyi niyetli, fazla açık oluşum. Ama edebiyat camiasının bu kadar sübjektif, bu kadar eş—dost çıkar üzerine kurulu oluşu beni gerçekten rahatsız ediyor ve Türkiye’de edebiyat camiası kendi sonunu hazırlıyor. Geliyor işte sonu. Küçük küçük çıkışlar dışında Türkiye edebiyatı, bir türlü gelmesi gerektiği yere gelemiyor dünyada. Çok sağlam yazarlar, şairler çıkarıyoruz, ama bir Türkiye edebiyatı olarak dünyada var olamıyoruz. Sürekli birbirimiz itip kakmakla meşgulüz.

Peki, böyle bir edebiyat ortamı içinde kadın yazar olmak senin için ne ifade ediyor? Dünya edebiyatında da kadın yazarlara karşı yaygın olumsuz bir kanı var. Sen de dışlanmışlık yaşadığını dile getiriyorsun. Böyle bir dünya içinde kendini nasıl hissediyorsun?

Öncelikle şunu belirteyim; kadınların edebiyata girişi çok geç olmuştur. Edebiyat erkeklerin tekelindeydi, uzun bir süre. Daha 100 yıl önce kadınlar üniversiteye gidemiyordu. 300 yıl önce okuma yazma bilen kadın sayısı çok azdı. Bugün dünyanın neresine gidersen git, kadın yazar diye bir bakış hala mevcut. Ama Türkiye’de bu ayrım daha keskin ve daha barbarca. Hakikaten ‘kadın yazar okumam’ diyen ilkel bir bakış açısı var hala burada. Edebiyat camiasında bana ilişkin böyle bir tavır da çok sezdim. “Ne yazmış olabilir ki, eninde sonunda bir kadın…” Sırf erkek olduğu için tepeden bakış son derece yaygın ve içselleştirilmiş hatta kadınların da içine işlemiş. Ben kendimi hep erkeksi bir yazar olarak gördüm, okurların çoğu da öyle gördü. Hatta bir tür övgü gibi “erkek gibi yazıyor” sözünü çok işittim. Ama ben özellikle Kırmızı Pelerinli Kent’te cinsiyetsiz bir dil, daha doğrusu çift cinsiyetli bir dil tutturmaya çalıştım. Hem bir erkek gibi hem bir kadın gibi betimlemeye çalıştım. Bendeki kadın yazarı ilk fark edenler eleştirmenler oldu. Bu benim için de şaşırtıcıydı. Ruth Klüger’in Kırmızı Pelerinli Kent üzerine çok önemli bir denemsi var; Klüger, Avusturyalı bir kadın yazar, toplama kamplarından sağ çıkmış bir yazar ve şunu söylüyor; “Daha önce erkeklerin tekelinde olan bir temayı, yıkım temasını edebiyatta bir kadın yazıyor, Aslı Erdoğan ve bir kadın diliyle yazıyor. Yani Orfeus’u anlatıyor.” Ben hep Orfeus mitini anlattığımı öne sürdüm o kitapta, ama o diyor ki burada Persefone’de var. Yer altının esir kraliçesi Persefone. Bu cümleler benim yazarlık hayatımı değiştirdi diyebilirim. hem olumlu, hem olumsuz anlamda. Ben insanlık durumunu anlattığımı iddia ediyordum. Kadınlık deneyimini bildiğimi bile sanmıyordum, ama bir kitabı güçlü kılan şeyler çoğu zaman yazarının bile farkında olmadığı şeylerdir.

Klasik bir soru olacak ama Aslı Erdoğan neden yazmaya başladı? Yazarken belli hedeflerin oluyor mu?

Kırmızı Pelerinli Kent’te belli bir hedefim vardı. Hedef kelimesi belki yanlış da olabilir, sorularım ya da sorunlarım vardı. Hakikaten beni meşgul eden bazı mitler oluyor, bazı temalar oluyor, ölüm ve yazı ilişkisi, yaralar gibi… Bunlar benim takıldığım şeyler. Ama şöyle söyleyebilirim; ben yazar olacağım diye yola çıkmadım ya da şu konuları yazacağım diye de yazmaya başlamadım. Ben yaşayabilmek için bazı sorunlarla boğuşmak zorunda olduğumu seziyorum, bazı yaraları konuşturmak zorunda olduğumu seziyorum ve bundan sonra da belki bütün entelektüel birikimimle bu sezgileri anlamaya çalışıyorum. Aslında yola ben hep sezgilerimle çıkıyorum. Yani bir tür zorunluluk gibi. Bir ses doğuyor ben onu izliyorum. Belli sesler doğmadan ben yazamıyorum. O sesi böyle gölgesi gibi takip edeceğim. Ve bazen şaşırıyorum; diyorum ki ben bunu yazdığımda bu deneyimi bilmiyordum. Ben kendi deneyimimin önünden koşmuşum. Özellikle ilk kitabım Mucizevi Mandarin’deki deneyimler. Bu kitabı yazdığımda 25 yaşındaydım. Sürgünü anlatıyordum ama sürgün değildim.

Türkiye’deki edebiyatta son yıllarda bir durgunluk yaşanıyor. Yetenekli genç yazarlar, özellikle kadın yazarlar üzerinde sanki bir baskı var ve kolayca harcanıp gidiyorlar. Neden böyle bu?

Edebiyat camiasındaki bu itiş kakışı çok önemsemezdim ama hakikaten sadece beni değil hepimizi yaraladı. Çok kızdığım o insanların da benimle aynı yaraları taşıdığını biliyorum. Egosu çok büyük yazarların konuşmalarını dinlerken vakti zamanında ne kadar dışlandıklarını anlayabiliyorum. Ama bu dışlanma bu ret, bu alaycılık, bu nefret, pır pır atan o yüreğe bir yerde yağ bağlattı. Edebiyat camiası olarak her yeteneği susturmak konusunda çok ustalaştık. Ama bir kadın yazarın yalnızlığı bambaşka. Çok ağır. Yer çekimi kadar tartışılmaz bir şey. Kadın yazar, kadın şair ile bir erkek yazar ve erkek şairin yolculuğu, çektiği acılar başka oluyor. Bir kadına daha ağır ödetiliyor bedel. Neval al Saddavi, Slavenka Drakulic gibi dünya starlarını tanıdım. Star hakikaten bunlar, limuzinlerle filan karşılanıyorlar festivallerde, ama yapayalnızlar, ben nasıl buram buram yalnızlık kokuyorsam onlar da öyle. Günümüzün kadın yazarları için hala bu böyle, yalnızlık, mutsuzluk, dışlanma, bir tür hapishanede yaşama… Bu bir mit değilmiş, kişisel bir şey de değilmiş.

Yalnızlığı bu kadar derin mi yaşıyor kadın yazarlar?

İlk kitabım çıktığında ben Brezilya’daydım. Portekizce çok az biliyorum, Türkiye’de kitabım çıkmış ben Brezilya’da yalnızım. Bir kopya yollamış babam, ben arkadaşlara kitabımı gösteriyorum, ben yazdım deyince de bir genç sanatçı çocuk, sene 1994 bir kağıt kalem çıkardı Kabuk Adam’ı çizdi, hala saklıyorum bunu ve üzerine de bir cümle yazdı; “Ben sinirlendim çünkü o cümledeki kehanete korktum ve tepki verdim ama şimdi o cümlenin duyduğum en bilgece laflardan biri olduğunu biliyorum ne bir kehanet ne de bir uyarı var o cümlede. “Sen hayatın boyunca kitabını çantandan çıkarıp bu benim kitabım diyecek kadar yapayalnız biri olacaksın” dedi bana adam ve öyle de oldu.

Yazmak nedir senin için? Aslı bir yazar mı, edebiyatçı mı?

Yazmak benim için çok içten gelen bir ihtiyaçtı. Böyle başladı. Bir kimlik peşinde koşarak başlamadım. Verilenlerin hepsi dışarıdan geldi bana. Ve çeşit çeşit şey dendi, yazar, kadın yazar, muhalif yazar, marjinal yazar… Ama ben yazarım diyorum, çünkü hemen hemen 20 yıldır başka hiçbir iş yapmadım. Bunu bir meslek gibi söylüyorum. Büyük harfli olarak da söylemiyorum. Bunu bile eleştirdiler, “Vay nasıl kendine yazarım der” diye. Ne yapayım, ne diyeyim, 7—8 kitap yazmışım kendime yazarım diyeyim artık. 95’te fiziği bıraktığımdan beri 20 yıldır yazarlık yapıyorum. Bununla yaşıyorum, bununla geçiniyorum. Yazarak varolmaya çalışıyorum ve böyle devam etmek istiyorum. Yazmak dışında bir şey de yapmak istemiyorum.

Masasının üzerinde neler var

Kırmızı Pelerinli Kenti yazan Aslı değilim artık. O zamanlar ölümüne yazıyordum. Bir cümle için ölebilirdim o dönem. Artık yazarken o kadar risk almıyorum. Riskten kastım kendimi o kadar parçalamıyorum, keşke yapabilsem… Zaman zaman güçten kesildiğim dönemler oluyor. Bu da öyle bir dönem. Ancak bu ödül benim için bir çıkış yapabilir. Şimdi niyetim yazmaya dönmek. Uzun Hikaye diye bir hikaye yazdım, Gece Treni diye, bunlar var, ama aslında hikaye bitmedi. Bu hikayede anlatılan kayıp olan iki sakat kadının konuşmaları, kayıplardan birinin çok yeni ölüm ilanı çıktı bizim gazetede (Özgür Gündem) mesela. Yani hikaye tam bitmişken, yeniden kendi sonunu yazdı. Bu iki hikayede de yanma teması vardır… Yanmak, kayıp, yara, sakatlık, cezaevi biraz. Yani bir iki kitap hazır gibi. Ama biraz bekleyeyim diyorum. Türkiye’de şu an öyle bir karmaşa var ki, edebiyat çok konuşulmuyor artık, edebiyat camiası da çok edebiyat konuşmuyor. Sende bilirsin şu anki durumu. Edebiyat iyice geri çekilmiş, iyice unutulmuş. Birçok dergi, birçok edebiyat eki var ama çok da böyle insanlar umursamıyor yazarları sanki.
Özgür Gündem, Bayram Balcı / 30.09.2013

Alevilerden Almanya İslam Konferansı’na protesto

Almanya’daki Alevi Birlikleri Federasyonu, Müslüman grupların hükümetin öncülüğünde her yıl bir araya geldiği İslam Konferansı’ndan çekilmeyi planlıyor.

Almanya’daki Müslüman grupların temsilcileri yarın Berlin’de Alman hükümetinin öncülüğünde düzenlenecek Almanya İslam Konferansı’nda 10’uncu kez bir araya gelmeye hazırlanıyor. Ancak konferansta Sünni grupların ağırlığına tepki gösteren Almanya Alevi Birlikleri Fedarasyonu, konferanstan çekilmeyi planladığını açıkladı.

Alman haber ajansı dpa’ya konuşan Alevi Birlikleri Federasyonu’nun eğitim sorumlusu Yılmaz Kahraman, “Almanya İslam Konferansı’nın 10’uncu yılında bizim açımızdan kutlanacak birşey yok, bu nedenle Berlin’deki kutlama etkinliklerine katılmayacağız” diye konuştu.

Almanya’da 2006 yılından beri düzenlenen konferansta Sünni grupların baskın olduğuna işaret eden Yılmaz, “gerici – muhafazakar İslam’ı temsil etmeyen herkesin kenara itildiği” eleştirisinde bulundu. Yılmaz, ayrıca radikaleşme ve İslamcılık gibi önemli toplumsal konuların da şimdiye kadar konferansta tartışılmadığını ifade etti.

İlk kez 2006 yılında dönemin İçişleri Bakanı Wolfgang Schaeuble’nin girimiyle düzenlenen İslam Konferansı bu yıl 10’uncu kez toplanacak. Bu nedenle Berlin’de yarın düzenlenecek konferansta 10’uncu yıldönümü kutlamaları da yapılacak.

“Değişim gerekiyor”

Konferans öncesi bir açıklama yapan Almanya İçişleri Bakanı Thomas de Maiziere, İslam Konferansı’nda değişiklikler yapılması gerektiğine işaret ederek değişen koşullara göre tepki gösterilmesi gerektiğini dile getirdi.

Alman devleti ile Müslümanlar arasındaki diyaloğun geleceğine ilişkin tartışmalara dikkat çeken Thomas de Maiziere, “10 yıl önce Türk kökenli Müslümanlar çoğunluktaydı. Ancak şimdi mültecilerle birlikte çeşitlilik arttı” dedi. Dini faaliyetlere yurtdışından gelen siyasetin etkisinin de değişim gerektirdiğini ifade eden De Maiziere, Almanya’da DİTİB’e yöneltilen eleştirilere atıfta bulundu.

DİTİB, Türkiye’deki darbe girişimi sonrası Türk hükümetinin etkisi altında kalmakla ve Ankara’nın görüşlerini yaymakla eleştiriliyor.

© Deutsche Welle Türkçe

dpa/epd/HS/BK

Protestonun böylesi!

Lazaron gazetesinin haberine göre, Urbanudismo adlı kadın hakları hareketi üyesi dört kadın, başkent Buenos Aires’teki Kongre binasının karşısında bulunan Pzala de Los Congresos’ta bir anda soyunarak çırılçıplak kaldıktan sonra, çevrede tur atarak ve zaman zaman da banklarda oturarak “kadın bedeninin nesneleştirilmesini ve cinsel obje olarak görülmesini” protesto etti.

Ancak, çıplak protestoculardan birinin oturduğu bankta bulunan ve kadının oturması üzerine şaşkınlıkla oradan uzaklaşan bir kişi ile bazı seyirciler durumdan rahatsız olarak polisi aradı.

Eylemcilerin protestosu dakikalar sonra iki polisin olay yerine gelmesiyle sona ererken, protesto gösterisinden geriye bu görüntüler kaldı.
Arjantin (DHA)

Cumartesi Anneleri’nin 600’üncü oturma eylemi

Galatasaray Meydanı’nda düzenlenen oturma eylemi öncesi polis çevrede yoğun güvenlik önlemi aldı. Katılanlar, güvenlik noktalarında aradıktan sonra meydana alındı.

Oturma eylemi sırasında ‘Cumartesi Anneleri 600 haftadır aynı yerde’ yazılı büyük bir pankart açıldı. Arjantin’de kayıp yakınlarından oluşan Plaza de Mayo Anneleri de İspanyol’ca sesli bir mesaj göndererek gruba destek verdi.

İHD İstanbul Şubesi Gözaltında Kayıplara Karşı Komisyon’dan kayıp Hüseyin Taşkaya’nın kızı Serpil Taşkaya tarafından okunan basın açıklamasında; “Güvenlik güçlerince gözaltına alındıktan sonra kendilerinden haber alınamayan insanların aileleri ve onları destekleyen insan hakları savunucuları tarafından, 27 Mayıs 1995 tarihinde, “Kayıplarımızı istiyoruz’ talebiyle başlattığımız barışçıl direniş bugün 600’uncü haftasında. Her cumartesi saat 12.00’de gözaltında kaybedilen yüzlerce insanımızın fotoğrafını taşıyarak gözaltında kaybetme suçuyla yüzleşilmesi, hesaplaşılması, barışın ve adaletin sağlanması için sesimizi Galatasaray’dan yükseltiyoruz. Talebimiz açık. Gözaltında kaybedilenlerin akıbeti açıklansın. Kaybedenler yargılansın. Bir daha hiç kimse gözaltında kaybedilmesin. 600 haftadır bunun için mücadele ediyoruz. Ama kayıpların bulunması ve kaybedenlerin ortaya çıkarılıp cezalandırılmasına yönelik siyasi bir irade ortaya konmuyor” dedi.

MİLLETVEKİLLERİ DE DESTEK VERDİ

Oturma eylemine HDP Milletvekilleri Hüda Kaya, Pervin Buldan, CHP Milletvekili Sezgin Tanrıkulu, Berkin Elvan’ın annesi Gülsüm Elvan, babası Sami Elvan ile KESK başkanı Lami Özgen’de destek verdi.

“21 SENEDİR BURADA OTURUYORUM”

Kayıp Hayrettin Eren’in annesi Elmas Eren “Kaç senedir benim gözümün yaşı kurudu. Araya araya canımız çıktı. Bu sona ersin artık. Bu kadar pırıl pırıl çocuklarımızın suçu neydi? Çocuklarımızı niye bulamıyorlar? Ne yaparlarsa yapsınlar yavrularımızın kemiklerini bulsunlar. Biz çok bir şey istemiyoruz yavrularımızın kemiklerini istiyoruz. Bir anne olarak 36 senedir gözyaşım kurudu. Bunun sonu gelmeyecek mi? Ben artık dayanamıyorum, gücüm kalmadı demiyorum. Yıkılmadım ayaktayım. Allaha şükür. Bütün anneler benim gibi. Bir taraftan Allah kuvvet veriyor” dedi.

21 yıldır Galatasaray’da olduğunu söyleyen Hasan Ocak’ın annesi Emine Ocak “Ben 21 senedir burada oturuyorum. Anneler için, babalar için buradayım. Anneler ağlamasın, çocuklar ölmesin, yetim kalmasın” diye konuştu.
Mustafa ÖZDABAK- Hasan YILDIRIM/ İSTANBUL,(DHA)

ABD’de 5 kişiyi öldüren saldırgan Türk çıktı!

Polis AVM güvenlik kameralarından edindiği görüntü ve fotoğrafları kamuoyuyla paylaştıktan sonra, gelen ihbarlar sonucu silahlı saldırganın kimliğini belirledi. Saldırının meydana gelmesinden sonra, görgü tanıkları tarafından hispanik asıllı olduğu öne sürülen silahlı saldırganın 20 yaşında, Arcan Çetin adında bir Türk olduğunu belirledi. Arcan Çetin, polis tarafından yakalandıktan sonra gözaltına alındı.

ABD’de 5 kişiyi öldüren Arcan Çetin, Adana doğumlu

ADANA, (DHA) – ABD’nin Washington Eyaleti’ne bağlı Burlington kentindeki bir alışveriş merkezinde silahlı saldırı düzenleyen ve 5 kişiyi öldürdükten sonra yakalanan 20 yaşındaki Arcan Çetin’in Adana doğumlu olduğu ortaya çıktı.

Adana’nın merkez Seyhan İlçesi’ne bağlı Namık Kemal Mahallesi’nden olan Hatice M.’nin şimdiki eşinin ABD’li olduğu belirtildi. Hatice M.’nin sosyal medyadaki paylaşımlarında oğlu Arcan Çetin’in 2012 yılında Seyhan Baraj Gölü yanında çekilen fotoğrafı bulunuyor. Hatice M. Facebook hesabındaki kişisel bilgiler bölümünde memleketini Adana olduğunu gösteriyor.

Washington’da silahlı saldırıda 5 kişiyi öldüren Arcan Çetin’in, Twitter hesabından en son 23 Ağustos 2015’te, İngilizce olarak ‘Biraz çirkin olanlar bunu retweet’lesin’ şeklinde bir paylaşımı bulunuyor. Çetin’in çocuk yaşlarda ailesiyle birlikte ABD’ye göç ettiği belirtiliyor.

Nafiz ALBAYRAK / NEW YORK (DHA)

Hemşire Ayşegül Terzi’nin darp edilmesine şortlu protesto

Bazı kadın ve erkekler şort giyerek eyleme katıldı.

“KİMİN NE GİYECEĞİNE, KİMSE KARAR VEREMEZ”

Eyleme katılan ve şort giyen Irmak Işlak, “Ayşegül Terzi’nin kişilik haklarına yapılan saldırıyı protesto etmek için geldik. Kimin ne giyeceğine, kimse karar veremez” dedi.

“GİYİNİŞ KUŞANIŞ ŞEKİLLERİNE MÜDAHALELERDEN HOŞNUT DEĞİLİZ”

Ayşegül Terzi’ye yapılan saldırı olayında sürecin takipçisi olacaklarını belirten şortlu katılımcı Beyazıt Özpeynirci ise “İnsanların giyiniş tarzlarına veyahut özgürlükleri algılama şekillerine bu tarz müdahalelerde bulunulmasını biz Beşiktaş halkı olarak yanlış buluyoruz. Hangi siyasi görüşten olursak olalım veya hangi takımı tutarsak tutalım, hangi dini inanışın mensubu olursak olalım. Çok fark etmez. Ülkemizde gitgide artıyor bu tip olaylar… Özgürlük anlayışlarına giyiniş kuşanış şekillerine müdahalelerden pek hoşnut değiliz” diye konuştu.

“ŞORTUMU GİYERİM KARIŞAMAZSIN, MIZMIZLANAMAZSIN”

“Şortumu giyerim, karışamazsın, mızmızlanamazsın” yazılı döviz açan ve aynı yazıyı bacağına da yazan Saadet Yeşil de “Öncelikle özgürlüğümüz için tabi buradayız. Biz nasıl kapalıya, çarıklıya karışmıyoruz, müdahale göstermiyorsak, saygı gösteriyorsak onlar da bizim yaşam şeklimize saygı duymak zorunda. Ve ülkemiz ortadoğu ülkesi değil, ortadoğu ülkesi olmasına asla izin vermeyeceğiz. Aysegül Terzi’ye yapılan saldırıyı kınamak için bacağıma yazdım. Şort giyen biriyim, sonuna kadar da şortumu giymeye devam edeceğim ” şeklinde konuştu.

“SİYASİ DEĞİL, İNSANİ BİR EYLEM”

Eylemi sosyal medya üzerinden organize eden Hasan Anıl Cansızoğlu da “Bu öncelikle siyasi değil, insani bir eylem. Ben kız çocuğu babasıyım. Onun gelecekte daha rahat olması için bu şekilde destek vermek istedim. Bu eylem aynı zamanda sadece şortlu bir bayan için değil, toplumumuzda yaşayan her bayana karşı şiddetin olmamasına yönelik bir farkındalık eylemi olsun istedim. Şiddetin tabii ki karşısındayız. Ama tabii ki en karşı olduğumuz şey, onu izleyen toplum. Biz hepimiz ayrışarak değil, birleşerek toplumumuzu daha kardeşçe, daha insanların birbiriyle doğru yaşadığı bir hale getirmekle ilgili bir görevimiz olduğunu düşünüyorum” diye konuştu. Toplumun her yerinde kadına şiddetin olduğunu ve bir erkek olarak buna duyarsız kalmanın doğru olmayacağını ifade eden Cansızoğlu, soysal medyada bu olay nedeniyle toplumda ayrışma yaratmak isteyenleri de eleştirdi. Cansızoğlu, “Kadın kim olursa olsun, hangi siyasi görüşte, hangi inançta olsun istediği gibi giyinen bir kadına müdahale olsun bunun karşısında olurum” dedi.
Özden ATİK / Güven Usta / İstanbul DHA

Erdoğan, Rıza Sarraf’a sahip çıktı: Bizim vatandaşımız, suçu yok

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, New York dönüşü uçakta gazetecilere açıklamalarda bulundu. ABD’de tutuklanan, 17/25 Aralık Yolsuzluk Operasyonu’nun kilit ismi Rıza Sarraf hakkında da konuşan Erdoğan, Sarraf’a sahip çıktı.

“ABD Adalet Bakanlığı’nın bu davayı havale ettiği mahkeme de ilginç. Savcı Bharara da hâkim Richard Berman da Türkiye’de daha önce FETÖ tarafından ağırlanmış isimler. Yani Adalet Bakanlığı Sarraf’ı tutup orada FETÖ’nün yedirip içirdiği isimlere teslim ediyor” diyen Erdoğan, Sarraf’ın Emine Erdoğan’ın kurucusu olduğu TOGEM’e bağış yaptığına dair iddiaların ABD’deki Sarraf dosyasına girmiş olmasını hatırlatıp, “ABD hukuk sisteminde ‘egemen bağışıklık’ diye bir madde var. Buna göre devlet başkanlarının herhangi bir mahkemeye konu yapılabilmesi mümkün değil” dedi.

Erdoğan’ın Hürriyet yazarları Abdülkadir Selvi ve Fikret Bila’nın sorularına verdiği cevaplar şöyle:

– Biden ile görüşmemizde yargı konusu açıldığında Rıza Sarraf konusunu da gündeme getirdim. ABD Adalet Bakanlığı’nın bu davayı havale ettiği mahkeme de ilginç. Savcı Bharara da hâkim Richard Berman da Türkiye’de daha önce FETÖ tarafından ağırlanmış isimler. Yani Adalet Bakanlığı Sarraf’ı tutup orada FETÖ’nün yedirip içirdiği isimlere teslim ediyor. Biden’a bunları anlattım. ‘Ben bu kadarını bilmiyordum’ dedi. Hukukla değil, ilişkiler ağıyla başka işler çevirme peşindeler. Enteresandır, mesela tutup iddianameye eşimin TOGEM’in kurucusu olduğu, benim o dernekle ilişkim olduğu falan yazılıyor. Ama o derneğin kurucuları arasında ne eşim var ne de ben. Böyle bir şey olmamasına rağmen, bunun söz konusu edilmesi adamların art niyetlerinin ne istikamette olduğunu gösteriyor. Halbuki Dışişleri Müsteşarım’ın da gayet güzel ifade ettiği üzere, ABD hukuk sisteminde ‘egemen bağışıklık’ diye bir madde var. Buna göre devlet başkanlarının herhangi bir mahkemeye konu yapılabilmesi mümkün değil. Buna rağmen iddianamede adımızın geçirilmeye çalışılması, işin içinde art niyet olduğunu ortaya koyuyor.

– Bu kişi (Rıza Sarraf) Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıdır. Eşi ve çocuğu ile birlikte ABD’ye giriş yaptığı anda kendisi tutuklandı, eşi ve çocuğu da hemen Türkiye’ye gönderildi. Bu tutuklama hangi kurala göre yapıldı?’ diye sordum.

“SARRAF’IN SUÇU BULUNMUYOR”

– Neticede bizim vatandaşımız olduğu için, hukukunu aramak zorundayız. Bu Rıza Sarraf değil de bir başka vatandaş da olabilirdi. ABD, Türkiye’de bir vatandaşının tutuklanmasına nasıl duyarsız kalamıyorsa, biz de herhangi bir vatandaşımızın bir başka ülkede tutuklanmasına duyarsız kalamayız. Kaldı ki gerek Adalet gerek Ekonomi Bakanlığımız’ın yaptıkları çalışmalara göre, bu kişinin bir suçu da bulunmuyor. İran da aynı şeyi söylüyor. Ancak buna rağmen bu kişi 6 aydır ABD’de tutuklu durumda.

FETHULLAH GÜLEN’İN İADESİ

– Biz iade talebiyle ilgili olarak üzerimize düşeni yapıyoruz. FETÖ’yle ilgili bütün belge ve bilgilerimizi Amerika ile paylaştık, paylaşmaya devam ediyoruz. FETÖ konusunda herkes gereken hassasiyeti göstermeli. Bunlar kaçacak delik bulamamalı. Bunlarla ilgili olarak dünyadaki hükümet başkanlarını, devlet başkanlarını aynı kararlılıkla bilgilendirmeye devam ettiriyoruz.

PYD KONUSU: BİZİM İTİRAZ ETTİĞİMİZ SİLAH VERİLMESİ

– Türkiye’nin uyarılarına rağmen, ABD Savunma Bakanı Ashton Carter, Suriyeli Kürtlere silah verdiklerini ve onları desteklemeyi sürdüreceklerini açıkladı.

– Bizim itiraz ettiğimiz husus, terör örgütü olan PYD/YPG’ye silah verilmesidir. Ama o kadar çarpık bir yapı var ki. Biden’a, iki gün önce Kobani’ye iki uçak dolusu silah indirdiklerini söyledim. Bana, ‘Benim bundan haberim yok’ dedi. Ben de ‘Siz öyle diyorsunuz ama benim haberim var’ dedim. Bu nasıl bir iştir? Başkan Yardımcısı Biden ‘Haberim yok’ diyor, ertesi gün de Carter çıkıp ‘Silah verdik, vermeye de devam edeceğiz’ diyor.

‘Türk yetkilileri, normale dönmeye davet ediyorum’

Laura Boldrini, Roma’daki Yabancı Basın Derneği’nde katıldığı bir toplantının ardından Türk gazetecilerin sorularını yanıtladı.

İtalya devlet protokolünün üç numaralı ismi, darbe girişiminin ardından Avrupa ülkelerinin, Türkiye’yi yalnız bıraktıklarına dair özeleştiriler yapmaya başladığına ve kendisinin ne düşündüğüne ilişkin bir soruya, “Türkiye’yi kesinlikle yalnız bırakmadık. Askeri darbe girişimini kınadık, şu çok açık ki bu tür metotlar asla kabul edilemez” diye karşılık verdi.

Şimdi ise Türkiye’de, demokratik metotlarla ve kararlılıkla hukukun üstünlüğü üzerinde durarak normale dönülmesinin çok önemli olduğunu dile getiren Boldrini, “Ancak şu an Türkiye’de uygulanan metotlar konusundaki endişemi de gizleyemeyeceğim; açık suçlamalar olmadan insanlar tutuklandı, yargıçlar ve üniversite profesörleri görevlerinden alındı, basının üzerinde büyük hükümet baskısı olduğu bize söyleniyor. Tüm bunlar kesinlikle bizi çok endişelendiriyor” ifadelerini kullandı.

“DEMOKRASİ HER ŞARTTA UYGULANMALI”

Türk yetkilileri, muhalifler de dahil herkesin haklarına saygı duyarak normale dönmeye davet ettiğini söyleyen Laura Boldrini, “Demokrasi, herkesin haklarına saygı duyulduğunda, her koşulda uygulandığında demokrasidir” dedi.
Sol Ekoloji ve Özgürlük Partisi (SEL) kökenli Laura Boldrini, Türkiye’de 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında yaşananların ‘sivil darbe’ izlenimi verdiği iddiasında bulunmuştu.

Hukukun üstünlüğünden de uzaklaşıldığını öne süren Boldrini ayrıca, Avrupa’nın neredeyse Türk sığınmacıların gelişine hazır olması gerektiğini de söyleyerek, “Cenevre Sözleşmesi’ne göre bireysel özgürlüklere saygı duyulmaması halinde kaçan mültecileri kabul etmeliyiz. Ne yazık ki şimdi Türkiye’de olan da budur” demişti.
Esma Çakır / Roma, (DHA)

Almanya’da ırkçı parti AfD’nin yükselişi sürüyor

Kamu kanalı ARD için yapılan Almanya’nın trendi araştırmasına göre, Eylül başında yüzde 14 seviyesinde görünen AfD’nin oy oranı, bu Pazar günü seçim olsa yüzde 16 olacak.

Büyük koalisyon eriyor
AfD’nin yükselişine karşın Hristiyan Birlik Partileri CDU/CSU ve Sosyal Demokrat Parti SPD’de oy kaybı sürüyor. 1 Eylül’e göre oy oranı bir puan düşen CDU/CSU yüzde 32 seviyesinde görünürken, aynı şekilde bir puan kayıp yaşayan SPD’nin ise yüzde 22 oranında oy alacağı tahmin ediliyor. Almanya’nın trendi araştırmasına göre, Yeşillerin oy oranı yüzde 12, Sol Parti’nin yüzde 8 düzeyinde. Son seçimlerde parlamento dışında kalan Hür Demokrat Parti FDP’nin yeniden federal parlamentoya girmesi bekleniyor. FDP’nin oy oranı yüzde 6 olarak görünüyor.
Ahmet YILDIRIM/DORTMUND, (DHA)

CHP, kararname iptali için AYM’ye başvurdu

“OLAĞANÜSTÜ HALİN AMACINI VE SINIRINI AŞMAMALI”

CHP, çıkarılan ikinci kanun hükmünde kararnamenin (KHK) bazı maddelerinin iptali için AYM’ye başvurdu. Başvuruyu grup adına CHP Grup Başkanvekili Gök yaptı. Olağanüstü hal kararnameleriyle yasalarda değişikliğin yapılamayacağını belirten Gök, “Demokratik ülkelerde olağanüstü yönetim usulleri hukuku dışlayan keyfi bir yönetim anlayışına gelmez. Olağanüstü haldeki yönetimlerin amacı bir an önce Anayasal düzene dönmek ve Anayasa’yı korumak olmalıdır. Sınırlandırmaların durumun gerektirdiği ölçüde olması gerekmektedir. Olağanüstü halde kanun hükmünde kararnamelere getirilen düzenlemeler olağanüstü halin amacını ve sınırını aşmamalıdır. Olağanüstü halin gerekli kılmadığı konuların olağanüstü hal kararnameleriyle düzenlenmesi olanaksızdır” ifadelerini kullandı.

“İKTİDARA DÜŞEN, FIRSATÇI ANLAYIŞLARLA KANUNLARI DEĞİŞTİRMEK DEĞİL”

Sorumluluğun artık AYM’de olduğunu vurgulayan CHP’li Gök, açıklamalarını şöyle sürdürdü: “15 Temmuz gecesi nasıl hukuk dışılık yaşanmış ve bu hukuk dışılık önlenmişse şimdi iktidara düşen hukukun içinde kalmak; keyfi, fırsatçı anlayışlarla kanunları değiştirmek değildir. Tam tersine parlamentonun iradesinin korunması gerekir. Bir an önce bütün kararnamelerin Meclis gündemine gelerek, görüşülmesini ve kanunlaşmasını bekliyoruz”
Tahsin GÜNER-Muhammet BAYRAM / ANKARA, (DHA)