Ana Sayfa Blog Sayfa 6271

Tunceli’de çatışma

Ovacık İlçesi Munzur Vadisi Milli Parkı’nda operasyon düzenleyen güvenlik güçleri, Venk Köprüsü yakınlarında, akşam saatlerinde bir grup PKK’li ile karşılaştı. Güvenlik güçlerinin ‘teslim ol’ çağrısına teröristler ateşle karşılık verince çatışma çıktı. Bunun üzerine bölgeye karadan özel harekat timleri, havadan ise kobra helikopterler sevk edildi. Çatışmalar sürerken, PKK’lilerin bulunduğu alanlar kobra helikopterle bombalandı. Bölgeye yakın askeri birliklerden de bölge obüs toplarıyla ateş altına alındı.

Çatışma nedeniyle Tunceli-Ovacık karayolu güvenlik gerekçesiyle ulaşıma kapatıldı.

Bu kadınlar Türkiye’de bir ilk

Grubun önümüzdeki yıl hedefi Türkiye’nin doğu illerinin yanı sıra, İngiltere ve Almanya’da Türkçe ve İngilizce oyunlarla sahneye çıkmak.

Bodrum’da tatilini sürdüren yönetmen yardımcısı ve oyuncu Şirincan Çakıroğlu (34), 6 kadın ile birlikte bu yıl kurdukları ‘Çok da Fifi grubunun hayran kitlesinin arttığını söyledi. Kartal Tibet, Cem Yılmaz ve Yılmaz Erdoğan’ın yönetmen yardımcılığını yapan, Güldür Güldür ve Çok Güzel Hareketler Bunlar güldürülerinde oynayan Çakıroğlu, 2017 yılının projelerini DHA muhabirine anlattı.

Şirincan Çakıroğlu oyuncu Hande Yögen (34), reklam yazarı ve mizahçı Deniz Özturhan (37), aşçı- oyuncu Leyla İncegül (20), yazar-oyuncu Meltem Parlak (38), hostes-oyuncu Buse Sinem İren (25), stand up’çı Aslı Akbay (35) ile BKM Mutfak Sahnesi’nden yola çıkarak stand up yaptıklarını söyledi. Çakıroğlu şunları anlattı:

“Türkiye’de ‘stand up’ı ve şakayı sadece erkek oyuncular yapar’, ön yargısını kırmak istedik ve sekiz ayda bunu başardık. Sahneye çıktığımız İstanbul, Eskişehir, Ankara, İzmir ve Ayvalık’ta seyirciden gerçekten büyük ilgi gördük. Bu bizim gelecek yıl için çıtayı yükseltme kararı almamızı sağladı. 29 Eylül’de BKM Mutfak’ta sahneye çıktıktan sonra ekim ayında İzmir, Denizli ve Bursa turnelerine çıkacağız. Ama asıl hedefimiz önümüzdeki yıl yurdumuzun gidilmeyen illerine sahnemizi götürmek ve İngiltere ile Almanya’da Türkçe ve İngilizce stand up’ları sahneye koymak. Bu nedenle çalışmalarımıza hız verdik.”

EKİMDE EGE’DELER

Her oyuncunun 15’er dakikalığına tek tek sahneye çıktığı oyunda yurdun dört bir köşesinden şaka ve espirilerin güncel olarak derlendiğini belirten Şirincan Çakıroğlu, şöyle konuştu:

“Yurdun dört bir yanından her kesimi kahkahaya boğabilecek oyunlar ve söylemlerle seyirci karşısına çıkıyoruz. En komiği ise bizi hala kadınlar matinesi sananlar var, oysa öyle değil. Kadınların da toplumları kahkaya boğabileceğini görenler büyük şaşkınlık yaşıyor. Ancak gruba olan ilgi ve gösteri teklifleri arttıkça, bu yönde ne kadar doğru bir karar verdiğimiz ortaya çıkıyor. Türkiye’de ilk kadın stand up grubu olmaktan gurur duyuyoruz. Tabii ki seneye Bodrum Kalesi veya Antik Tiyatro’da sahne almak istiyoruz.” Kadın stand up’çılar 26 Ekim’de İzmir’de, 27 Ekim’de Bursa’da, 28 Ekim’de ise Denizli’de sanatseverlerle buluşacak.
Yaşar ANTER / BODRUM (Muğla), (DHA)

Demokratik Alevi Dernekleri(DAD): Parasız, Ana Dilde Eğitim Hakkı, Zorunlu Din Derslerine Hayır !

Demokratik Alevi Dernekleri (DAD)  yeni eğitim öğretim yılının başlaması sebebiyle yazılı bir açıklama yaptı. Açıklamada parasız,anadilde eğitim hakkı istedi ve zorunlu din derslerine hayır dedi. Ayrıca açığa alınan öğretmenlerin yanındayız mesajı verildi. DAD basın açıklaması şöyle:

PARASIZ, ANA DİLDE EĞİTİM HAKTIR. ZORUNLU DİN DERSLERİNE HAYIR.

2016 – 2017 eğitim yılı bugün başlıyor. 18 milyon öğrenci, yaklaşık 900 bin eğitim-emekçisi öğretmenimiz, başta olmak üzere veliler ve eğitimin diğer emekçileri okullarda olacak. Türlü zorluklara ve nahak anlayışın rızalık esasına dayanamayan, antidemokratik uygulamalarla başlayan eğitim-öğretim yılında, haksız yere rızasız bir şekilde görevinden alınan öğretmenlerimizin mağduriyeti de söz konusudur.

Eğitim-öğretim, tekçi zihniyetin dışında olan halkları ve inançları asimile etme esası üzerinde sistemleştirilen, kindar ve dindar bir kuşak yetiştirmeyi esas alan zorunlu din dersinin okutulmasıyla başlıyor. Réya haq Alevi mensupları ve diğer Alevi halklarının kabul etmediği, rızalığımız alınmadan çocuklarımıza zorunlu din dersleri okutuluyor.

Biz razı değiliz. Vergilerimizle açılan okullarda, yol ve erkânımıza karşı kültürel soykırımı esas alan İslamiyet’in demokratik yönüne de düşman olan; zorunlu din derslerine rızalığımız yoktur. Mevcut eğitim ve öğretim ulus-devletin genel çıkarları doğrultusunda kurgulanmaktadır ayrıca laik, demokratik, bilimsel, parasız ve ana dilinden eğitim mücadelesini verdikleri için açığa alınan ve görevinden el çektirilen öğretmenlerimizin de yanında olduğumuzu belirtiriz.

Bu mücadeleyi hakikat ve özgürlük mücadelesi olarak kabul ediyoruz.
Aşk ile.

19.09.2016
DEMOKRATİK ALEVİ DERNEKLERİ

hç / AleviNet

Eren Erdem: O kanlı Yavuz Sultan Selim…

CHP İstanbul Milletvekili Eren Erdem, 3’üncü Boğaz Köprüsü’ne Yavuz Sultan Selim adı verilmesine tepkisini dile getirirken, “O kanlı Yavuz Sultan Selim Köprüsü’nü Pir Sultan Abdal Köprüsü yapana kadar siyaseti bırakmayacağıma dair kendime söz verdim” dedi.

 

Küçükçekmece’deki Garip Dede Kültür ve Cemevi Derneği tarafından düzenlenen ‘Sözümüz Kutsaldır’ etkinliğinde konuşan Eren Erdem, Alevi toplumunun Türkiye’de laiklik, demokrasi ve barışın çimentolarından birisi olduğunu belirterek, “O kanlı, Yavuz Sultan Selim Köprüsü’nü, ‘Pir Sultan Abdal Köprüsü’ yapana kadar siyaseti bırakmayacağıma dair kendime söz verdim” ifadelerini kullandı.

EĞİTİM-SEN’İ YEDİRMEYECEĞİZ’

Erdem, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin cemevlerinin ibadethane kabul edilmesi yönündeki kararını TBMM’de gündeme getirdiklerini söyledi. Eğitim-Sen üyelerinin görevden uzaklaştırılmasının kabul edilemez olduğunu da ifade eden Erdem, “Eğitim-Sen bu ülkenin devrimci mirasıdır. Sana Eğitim-Sen’i, devrimcileri, solcuları yedirmeyeceğiz” diye konuştu. Etkinliğe CHP İstanbul Milletvekili Eren Erdem’in yanı sıra CHP ilçe yöneticilerinin yanı sıra Küçükçekmece, Avcılar ve Esenyurt’tan gelen yaklaşık 1000 kişi katıldı.

PSAKD: laik, bilimsel, anadilde eğitim istiyoruz!

ZORUNLU DİN DERSLERİ KALDIRILSIN! LAİK-BİLİMSEL-ANADİLDE EĞİTİM İSTİYORUZ!
Yeni bir eğitim-öğretim yılına başlarken eğitimdeki sorunların çözülmesi bir yana daha da derinleşerek devam ettiğini görmekteyiz.
1 Eylül gece yarısı çıkarılan 672 sayılı KHK ile tek seferde 28 bin 163 öğretmen, en temel hukuk ilkeleri ve anayasa ayaklar altına alınarak, adil yargılama ve savunma hakkı bile tanınmadan kamu görevinden ihraç edilmiştir. Ardından 8 Eylül tarihinde ise çoğunluğu Eğitim Sen’li olan öğretmenler, iktidar ve siyasal uzantılarının algı operasyonu ve hükümetin darbe fırsatçılığı sonucunda açığa alınmıştır. Siyasi iktidar, yıllardır eğitimin dinselleştirilmesine ve ticarileştirilmesine direnen, laik-bilimsel eğitimi savunan, emek, barış ve demokrasi mücadelesi yürüten eğitim emekçilerini görevden alarak bu ülkenin aydınlık geleceğine ve laik eğitime büyük bir darbe vurmuştur. Eğitim Sen’li öğretmenlere yapılan bu hukuksuz uygulamayı kınıyor, açığa alınan öğretmenlerin derhal göreve alınmasını talep ediyoruz.
Türkiye’de uzun yıllardır devlet ve hükümetler tarafından izlenen “Türk-İslam” sentezine dayalı, “tek din, tek mezhep, tek dil” anlayışı çerçevesinde hayata geçirilen politikalar, çocuklarımızı, gençlerimizi ve bütün toplumu, inanç ve kimlik üzerinden “tek tipleştirmeyi” ve kutuplaştırmayı hedeflemiştir. Yıllardır laik, bilimsel, eğitim isteyenlerin öncelikli talebi olan zorunlu din derslerinin kaldırılması konusunda adım atılmamış, bu da yetmezmiş gibi zorunlu seçmeli Kuran-ı Kerim, Hz. Muhammed’in Hayatını konu alan dersler getirilmiş, TEOG denilen sistemle binlerce Alevi çocuğu zorunlu olarak İmam Hatip Liselerine yerleştirilmiştir.
Kamusal eğitimin önemli bir parçası olan ve insanı merkeze alan laik eğitim anlayışı tüm insanların eşit, saygıdeğer, öğrenme ve gelişmeye açık olduğunu savunur. Laiklik, devlet yönetiminin, eğitimin, hukuk kurallarının ve bir bütün olarak toplumsal yaşamın dini kurallara göre değil, akla ve bilime dayandırılmasıdır. Ebeveynin çocuklarını kendi dini inanç ve felsefesine göre yetiştirme hakkından hareketle, zorunlu din dersinin kaldırılmasının gerektiği açıktır. Eğer din dersinde bir din veya mezhep esas alınıp, bunların benimsetilmesine yönelik bir din eğitimi veya dinî eğitim verilip diğer din ve mezhep mensupları veya inanmayanlar bu derse girmeye zorlanıyorsa, bu din ve vicdan özgürlüğü açısından ciddi sorun oluşturmaktadır.
Toplumsal, ekonomik ve siyasal sorunlara baktıklarında sadece kaos ve anarşi gören 12 Eylül cuntacıları, zorunlu din dersi uygulamasını anayasa maddeleri arasına koyarak “dindar gençlik” yaratma idealinde önemli bir aşama kaydetmişlerdir. Bu ideal doğrultusunda düzenlenen Anayasa’nın 24. maddesine göre “Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi” dersi, ilk ve ortaöğretim kurumlarında okutulan zorunlu ders olarak anayasal düzende yerini almıştır. İslam’ın bir mezhebinin devlet tarafından sunulmasına dayanan zorunlu din dersi uygulaması, yurttaşların farklı dini inançlarının devlet nezdinde eşdeğer görülmediğinin en açık kanıtı olagelmiştir.
Yıllardır ülke gündeminde olan “zorunlu din dersi” uygulaması, AİHM ve yüksek yargı kararlarına rağmen sürdürülürken, AKP ve Milli Eğitim Bakanlığı “zorunlu din dersi kaldırılsın” talebi karşısında her defasında üç maymunu oynamış, 4+4+4 sistemiyle 12 Eylül cuntacılarını dahi geride bırakan bir uygulamanın altına imza atmıştır. Getirilen yeni seçmeli din dersleri, fiilen zorunlu kılınmış, üstüne üstlük TEOG, YGS ve LYS’ de bu ders içeriklerinden soru sorulması sağlanarak dersler cazip hale getirilmiş ve müfredattaki önemi artırılmıştır.
Laik eğitim, öğrencilerin hiçbir biçimde inançları nedeniyle ayrımcılığa tabi tutulamayacağını, onlara bir inanç dayatması yapılamayacağını, öğretmen yetiştirme politikasından başlayarak müfredatın oluşturulması aşamalarına kadar ayrımcılığın önlenmesi için gerekli tedbirlerin alınması talebini ve mücadelesini ifade etmektedir.
Hiçbir toplum tamamen aynı inancı paylaşan insanlardan oluşmadığına göre, tüm inançlara aynı mesafede bulunması gereken devletin sadece bir mezhebin ya da dinin eğitimini zorunlu ya da seçmeli olarak vermesi aynı derecede yanlış bir uygulamadır. Sorunun, laiklik, din ve vicdan özgürlüğü açısından çözümü açıktır ve dünyanın pek çok ülkesinde de örnekleri uygulanmaktadır. Devlet, bütün dinlere ve inanmayanlara eşit mesafede durmalıdır. Nüfus kâğıdında din hanesi bulunmamalıdır. Hiçbir resmi işlemde kimseye dini ve inancı sorulmamalı, bir dine inananlar ibadetlerini istedikleri gibi yapmalı, hiçbir inanca karşı ayrımcı uygulama yapılmamalıdır. Bu nedenle, zorunlu-seçmeli din dersleri kaldırılmalı, altına imza atılan bütün uluslararası sözleşmelere uyulmalı, AİHM kararları uygulanmalı, çocuklarımız zorla İmam Hatip Liselerine gönderilmemelidir. Ve bir kez daha, aynı ısrarla belirtiyoruz;
Zorunlu din dersleri kaldırılsın,
AİHM Kararlarına uyulsun,
Çocuklarımız zorla İmam Hatip Liselerine yerleştirilmesin

PİR SULTAN ABDAL KÜLTÜR DERNEĞİ GENEL MERKEZİ

Alevilerin Sesi Dergisi Eylül sayısı çıktı

Alevilerin Sesi Dergisi Eylül sayısı; “Askeri darbeden sivil darbeye Alevileri şimdi ne yapmalı?”, “Geziden Demokrasi Mitinglerine Meydan Siyaseti”, “Anadolu Erenleri ve Dergahların Oluşumu” gibi başlıklarla çıktı.

Semah Dergisinin 29. Sayısı çıktı

Erdoğan Yalgın’ın genel yayın yönetmenliğinde; İrfan Dayıoğlu, Halil Dalkılıç, Fatoş Yener Göksungur, Can Kasapoğlu, Ali Köylüce, Şahin Polat, Elif Sonzamancı ve Şenol Hantekin’in yayına (Redaksiyon) hazırladığı, Demokratik Alevi Federasyonunun iki ayda bir çıkan Semah dergisi, Eylül/Ekim aylarının 29. Sayısı, okuyucusuyla buluştu. Semah dergisinin bu sayıdaki ana konusu “Yol bir sürek binbir!“

“Sevgili Canlar“ diye başlayan sunum yazısında derginin ana konusu şöyle tanıtılmaktadır “(…) “Eri erden seçen kördür! Yol cümleden uludur!“ dizgesinin en bellirgin sunucu tanımı “Yol bir sürek binbir!“ kavramıdır. “Yol bir sürek binbir!“ nasyonu, toplumsal inanların ihtiyacını karşılamak maksadıyla ortaya atılmış felsefik bir açılımın başlığını teşkil etmektedir. Evet, dergimizin bu sayısını; farklı coğrafyalarda bağımsız idari yapıları teşkil eden “Alevi sürekleri ve uygulamaları“na ayırdık! Kendine özgü ilahi kitapları olmayan inanç mensuplarının yaşadıkları farklı cografi alanlarda, yarattıkları tarihsel artı değerleri vardır. Zaman ve makan karşısında inanç mensupları, kendi geleneksel ritsel uygulamalarındaki farklılaşma süreclerini “Yol bir sürek binbir!“ temel felsefik kavramıyla ele alır ve değerlendirirler. Buradaki Sırat-ı müstakim, yani “tek doğru yol“un birligindeki mana; toplumsal yaşamda bireyin bilgiyle erdemliğe, vicdanla kâmilliğe ulaşıp, Hakk ile yeksan olup, Rıza şehrinin yol evladı olmasına işaret eder. Rıza şehrine ulaşmanın ise elbette farklı tali yolları, sürekleri vardır. Değişik cografi yaşam alanlarındaki etnik kimlikleriyle (dil, gelenek-görenek, folkorik kültür yapıları, siyasi-ekonomi süreçleri, vs.) yaşayan topluluklar; yol içinde, kendi süreklerini meydana getirmişlerdir. Bu topluluk sürekleri; Réya/Raa Heqi, Yarésanlar (Ehl-i Haqlar, Kakailer, vs), Êzidilik, Bektaşiler, Tahtacılar, Çepniler, Yörükler, Dede Kargın, Nusayriler, Durziler ve benzerlerinden müteşekkildir. Yol içindeki bütün bu süreklerin kendilerine özgü değer yargıları vardır. Ne yazık ki; yazılı alanda hala bu Alevi süreklerinin farklı verileri üzerinde yeterince maalesef durulmamıştır. Biz bu sayımızdan itibaren sözünü ettigimiz Yolun sürekleri hakkında özet doneleri biraraya getirip, sizlerle paylaşmaya çalışacağız.“

Bununla birlikte dergide Dami Doğan’ın Kırmancki ve Xelil Dalkılıç’ın Kurmanci yazılmış birer makaleleri de yer almaktadır. Dergide yer alan yazar ve çalışmaları şunlardan ibarettir: Hüseyin Ozan: Hakikat Bilgisi Ve Yolu Olarakraa Haqi. Hamza Aksüt: Alevi Araplar. Gülten Gül: Çepniler – 1. Şenol Hantekin: Şenol Hantekin: Raya Heqi-Kürt Alevilerinin Yeniden Hak Ve Hakikata Yüzünü Dönme Zamanıdır. Xelîl Dalkılıç: Bawerî, Elewîtî û Kurdên Elewî. Daîmî Dogan : Wayîrê Raa Heqî. Cihan Eren: Aleviler Artık ‘Islami Kemalizm’in Hedefinde. Irfan Dayioğlu: 15 Temmuz Ve Sonrası Gelişmeler. Murat Işık: Darbe, Ohal Ve Aleviler. Imam Akgül: Asimilasyon Ve Reya Heq Aleviliği. Elif Sonzamancı: Kara Çarşaf, Kararmış Zihniyet. Ali Riza Aksın: Ya Direnip Kazanacağız Ya Da Mahvolacağız. Can Kasapoğlu: Semah Panorama.

Alevi müziğini sokağa taşıyorlar

İzmir’de 7 gencin bir araya gelerek kurduğu Zakir Müzik Grubu, kentin en işlek cadde ve sokaklarında Kürtçe-Türkçe seslendirdikleri deyişlerle Alevi kültürünü yaşatıyor. Grupta elektro-gitar çalan Talha Buriş, sokakta insanlarla duygudaşlık yakaladıklarını ifade etti

İzmir’de bir araya gelen 7 genç, “Zakir” adıyla bir müzik grubu kurdu. Ezgilerini sadece sokakta dile getiren Zakir Müzik Grubu, Alevi-Bektaşi müziğini sokaklara taşımayı hedefliyor. İki yıldır sokakta müziklerini icra eden grup, Geleneksel ve modern enstrümanları bir araya getiriyor. Grupta cajon (kahon) çalan Murat Kırmızıoğlu, Alevi-Bektaşi müziği yaparak toplumun ezici çoğunluğu tarafından kabul görmeyen bir kültüre sahip çıkmaya çalıştıklarının altını çizip bu kültürü sokağa taşıdıklarını söyledi.

Sokak herkese ait

Özellikle Alevi kesimden olumlu tepkiler aldıklarını ifade eden Kırmızıoğlu, Kürtçe şarkılar söylerken de milliyetçi reflekslerle karşılaştıklarını dile getirdi. Sokağın ortak yaşam alanı olarak herkese ait olduğunu belirten Kırmızıoğlu, müzisyenliğin bir takım insanlara bahşedilmiş bir şey olmadığını ifade etti. Herkesin müzik yapabileceklerine inandıkları için sokak müziği yaptıklarını kaydeden Kırmızıoğlu, “Sokak kendi ekmeğini de, nasibini de, yoldaşını da bulabiliyor ve bunu paylaşabildiğin ölçüde güzelleşiyor hayat. Bizim derdimiz var söyleyecek sözümüz var ve bunu da en rahat sokakta anlatabiliyoruz” dedi.

Sokakta statü yok!

Zakir’in Cemlerde bağlama çalan kişi ve aynı zamanda hatırlatan, anan anlamına geldiğini belirten grubun santurcusu Ümit Uçucu, müziğin kendisi için bir ifade biçimi olduğunu dile getirdi. Sokakta herkesin bir araya gelebildiğini söyleyen Uçucu, sokakta bir statü farkı olmadığına dikkat çekti. İnsanların seslerden oluştuğuna inandığını belirten Uçucu, müziğin ise içerdeki ve dışarıdaki seslerin uyumu olduğunu kaydetti. Alevi-Bektaşi deyişlerinin kendisi için çok önemli olduğunu ifade eden Uçucu, “Müziğin bir dil olduğuna inanıyorum. Deyiş ise ruhumda yatan ve uyanması gereken duyguları uyandırıyor. Kendimle kalmamı sağlıyor çaldığım ve söylediğim anda. Sokakta da, sahnede de, evde de aynı şeyi hissediyorum” dedi.

Bu toprağın müziğini melezliyoruz

Grupta elektro-gitar çalan Talha Buriş ise, sokakta insanlarla bir duygudaşlık yakaladıklarını ifade etti. Yalnızca Alevi deyişleri de söylemediklerini belirten Buriş, “Sokakta ortak bir şey paylaşabildiğimiz bir an yaşayabiliyoruz insanlarla. Bizim hissettiklerimizi onlar da hissedebiliyor. Bu toprağın müziğini melezliyoruz ve insanlar da bunu fark edebiliyor” dedi. Grubun Perküsyoncusu İnan Ekmekçi ise Kürtler ve Alevilerin yakın oldukları bir kültür olduğunu belirterek, ortaya daha güzel ürünler çıkarabildiklerini söyledi.

özgürlükçü demokrasi

FEDA’dan Kurban Bayramı mesajı

Kurban Bayramı’na ilişkin açıklama yapan FEDA, “Biz Aleviler olarak, umudumuzu diri tutarak, bu kan, gözyaşı ve savaş ortamına rağmen, barış ortamının yeniden tesisi dileğimizi tekrar etmek isteriz” dedi.

Yazılı bir açıklama yapan Demokratik Alevi Federasyonu (FEDA) Pirler Kurulu umut, barış, adalet, iyilik, doğruluk, dürüstlük, kardeşlik, sevgi ve merhamet gibi insani ve toplumsal değerlerin anlamından uzaklaştırılıp, savaş ve şiddet ortamında bir kurban bayramının kutlandığını belirtti.

“Biz Aleviler  olarak, umudumuzu diri tutarak, bu kan, gözyaşı ve savaş ortamına rağmen, barış ortamının yeniden tesisi dileğimizi tekrar etmek isteriz” diyen FEDA, bu vesile ile İslam dünyasının bu kutsal bayramını halkların birliğine, kardeşliğine vesile olmasını en yüce duygularla haktan niyaz ettiği de belirtildi.

Erdal Gezik “Tarih yazımı, Alevileri dikkate almıyor”

Erdal Gezik’in İletişim Yayınları’ndan yeni çıkan “Geçmiş ve Tarih Arasında Alevi Hafızasını Tanımlamak” isimli kitabı Dêrsim ve yakın çevresindeki Alevi topluluğun geleneksel söylenceleri ve geçmişe dair hafızasının buluştuğu bir içeriğe sahip. Yazar, derleme çalışmaları ile bir araya getirdiği bu birikimi tarihsel notlarla besliyor ve bölgenin dinsel ve kültürel geçmişini yeniden düşünmemiz için önemli malzemeler veriyor. Gezik ile çalışması hakkında konuştuk.

Kitabın önsözünde kültür, din ve mantalite tarihini yazmayı hedeflediğinizi belirtiyorsunuz. Bu kadar yoğun bir kaynak eksikliğinin olduğu bir alanda, sonuç olarak bunu başardığınızı söyleyebilir misiniz?

Başardığımı söylemek fazlasıyla iddialı olur fakat ben en azından bu eksikliği aşabileceğimize yönelik bir örnek verdiğime inanmaktayım. Merkez tarihçiliğinin kenarına itilmiş toplulukların kendi yazım birikimlerini süreklileştirmesi kolay olmuyor. İster Amsterdam veya Berlin, isterse İstanbul veya Ankara’da herhangi bir üniversitede tarih eğitimi alın. Aldığınız eğitimde aşiretlerin tarihini, dağlı toplumların dünya ile ilişkilerini veya Alevilerin geçmişi nasıl algıladıklarını birkaç cümleyle bile göremezsiniz. Bunlar, biz gibi, o gruplardan gelen kişilere dokunan meseleler… Fakat bu konuları yazmak için de yine Amsterdam veya İstanbul’da tarih eğitimi almanız ve bu eğitimlerin içeriğiyle eleştirel bir diyalog geliştirmeniz şart. Bu çalışma, aynı zamanda böyle bir sürecin de ürünü. Devamı gelir ve farklı açılardan çalışmalar ve tartışmalar dahil olursa, belki o zaman bir başarıdan söz etmek mümkün olabilir.  

Çalışmanızın ana dayanağını Dêrsim ve çevresinde yaptığınız derlemeler oluşturuyor. Siz yaşlıların hafızasında biriktirdiklerinden çıkarak Aleviliğin hangi ortamda bölge insanının dünyasına girdiğinin izini sürüyorsunuz. Gerçekten o hafıza bunun için yeterli bir dayanak oluşturuyor mu?

Alevi tarihçiliğinin birbiriyle alakalı iki önemli sorusu var. Birincisi, Anadolu’daki topluluklar ‘Alici’ veya Şii düşünceyle ne zamandan itibaren tanıştılar? İkincisi ise, bu akımlarla tanıştıklarında sahip oldukları dinsel dünyaları neyi içeriyordu? Benim çabam daha çok ikinci soruyla ilgili. Basit bir varsayımdan çıkarak bunu yanıtlamaya çalışıyorum. Eğer Aleviler gibi gruplar birikimlerini sözel olarak aktarıyorlarsa geçmişin izlerini bu hafızada görmemiz mümkün olmalı. Bu yüzden dinsel dünyanın yalnızca belirli katmanları değil tümüyle ilgili derlemeler yaptım. Bulgular bize ilginç bir inanç yapısının izlerini gösteriyor ve birinci soru ile ilgili tespitleri de gözden geçirmek için malzemeler sunuyor. 

Başlık olarak seçtiğiniz konular ve yaklaşımınız bizim tarih kitaplarında alışageldiğimiz şeyler değil. Rüstemi Zal’dan Hz. Hüseyin’e ve Sultan Süleyman’dan cinler ve perilere, nazardan korunmak için apsu yapmaktan sıradan insanların rüyalarına kadar… Hepsini bir arada bir tarih çalışmasında görmek…

Bu kitabın baş aktörleri Melek Cebrail, Melek-i Tavus, ilk insan olarak Adem ve bir de yılan; ve daha sonra birçokları. Tablo ilk bakışta olağanüstü sembollerle donatılmış bir minyatür resmi andırıyor. Aslan, geyik ve yılanla çevrilmiş bir derviş. Normalinde bir arada olmayacak bu varlıklar, dervişin bulunmasıyla bir huzura ermiş görünüyor. Kitabın baş aktörleri ve yanı sıra karşılaştığımız tüm motifler, geçen dönem boyunca yaptığım derlemelerde her seferinde karşıma çıktı. Ben de o soruyusordum: Bu zıt ve birbiriyle alakasız görünen şeyleri bir arada tutan nedir? Soru bizi Melek Cebrail, Melek-i Tavus ve Adem ile başlayan insanın hikayesine kadar götürüyor. Yılanın varlığı ise çalışmaya ayrı bir gizem katıyor. Adeta Mezopotamya-İran-Anadolu dediğimiz bölgenin uzun geçmiş ve tarihini bize sürekli hatırlatan ilginç bir sembol. Evet katılıyorum, bizim alışageldiğimiz tarih kitaplarına benzemiyor bunların bir arada olması, fakat kültür tarihi yazmanın bir standardı yok. Fransa’nın herhangi bir köyünde 16. yüzyılda günlük hayatı yazmakla Ovacık’ta yaşayanın günlük hayatı birbirine benzemez. Dolayısıyla da bu bölgenin tarih yazımının içeriğinin de farklı olması gerekiyor. 

Kitabın girişinde Kemah Kalesi ile ilgili bir rivayet var. Bu rivayette geçen Şah İsmail, İmam Cafer gibi önemli isimler var fakat rivayetin analizi ilerledikçe bütün bu tarihsel isimler tek tek geri plana düşerken elde yalnız bir sembol olarak yılan kalıyor. Anladığım kadarıyla bu hiç de tesadüf değil…

Aslında burada semboller üzerinden önemli bir yaklaşım ve tartışma ile karşı karşıya olduğumuzu görmemiz gerekiyor. Resmi tarih ile gayriresmi tarih veya yazılı tarih ile toplumların hafızası arasında olan gerilimden bahsediyorum. Resmi yazım, hafızada birikmiş olanı fazla kayda almıyor. Bu tarih yazımı, özde Aleviler gibi grupları dikkate almıyor fakat onlar için bir tarih yazmak gerektiğinde bunu kendi verilerinden çıkarak yapmayı tercih ediyor. Bunu bazen fazla resmi alana çekerek, bazen de aşırı folklorikleştirerek yapıyor. Bugün Türkiye’de Alevilerle ilgili olduğunu iddia eden ama onların dinsel dünyalarına yabancı bolca tarih kitabı yazılıyor. Fakat bu toplulukların geçmişini yazmak, yalnız Osmanlı arşivinde bulacağınız 15’inci yüzyıldan kalma bir belgeye bağımlı olmamalı. Dolayısıyla bu gereksiz ve üretkenliği engelleyen gerilimi aşmak, önemli bir sorun olarak durmaktadır. Ne tarih çalışmalarını dışlamalı, ne de toplumların geçmişleri ile ilgili anlattıkları ve dışarıda duran için anlaşılmaz olanı gözardı etmeli. İşte yılan, bu bilinmeyen ve ilgimizi çeken o geçmişi temsil ediyor. Tıpkı Êzîdîliğin kurucusu Şeyh Adi’nin türbesinin girişindeki siyah yılan kabartması gibi. Şey Adi’nin ne zaman yaşadığı ve hayatının genel hatları hakkında sorular her geçen gün azalıyor; kapıda duran yılan hakkında ise tam tersine artıyor. Çünkü bu sembolü izah etmek için uçsuz bucaksız bir geçmiş var önümüzde duran. 

Anladığım kadarıyla aktardıklarınızla farklı bir tartışmaya da cevap vermek istiyorsunuz: Alevilik gibi grupların senkretik veya heteredoks kavramları altında dağınık ve tutarsız inanç birikimine sahip oldukları konusunda yaygın bir görüşe… Yanılıyor muyum?

Kitap ilerledikçe okur, birbirine uzak duran şeylerin nasıl bir bütünün parçaları olduğunu görmekte gecikmiyor. Bu beni de geçen zaman içerisinde meşgul eden bir mesele oldu. Bu birikim, rastgele mi yoksa tüm olanaksızlıklara rağmen bilinçli bir tercihin sonucu mu oluşmuş? Bu inanç, insanlığın yaratılışından beri ilahi doğruların değişmediğine inanıyor. Bu yüzden Adem’den bu yana o doğruların temsilciliğini yapmış veya onları ifade etmiş herkesi sahiplenebiliyor. Bu yaklaşım onları insanlığa ait uzun bir geçmişi, isimleri ve motifleri ile sahiplenmelerini de getiriyor. İşte çelişkili gibi görünen, bu uzun listedeki sembolleri yan yana görmek. Kanımca onların geçmişe yaklaşımları anlaşıldığında, bu sorun farklı bir hal alıyor. 

Çalışmanızın en önemli başlıklarından biri Nesimi Kılagöz’den aldığınız yaratılış efsanesi. Melek Cebrail ve Melek Tavus’un şaşırtıcı hikayelerini içeren bu efsanenin analizinde bunu Ortadoğu’da 9-13. yüzyıllar arası yapılmış tartışmalarla ilişkilendiriyorsunuz. Bu sonuçtan çıkarsak, haliyle şu soru geliyor akla: Nasıl oluyor da bu topluluk, kitaba başvurmadan böylesine eski bir hikayeyi hafızasında saklayabiliyor? 

Şunu peşinen söylemeliyim: Bu tür toplumların geçmişleri tarihin içerdiğinden daha büyük ve kapsayıcıdır. Yazı çok önemli bir araç fakat her zaman anlatmak istediğinizi ifade etmeyebilir. Analitik bir araç olarak yazıyı belki en fazla kullananlar antik Yunanlılardı. Buna rağmen onlar bile gerçeğin asla tam anlamıyla soğuk harflerle ifade edilemeyeceğine inanıyordu. Söz daha fazla sır saklayabilir. Bu yüzden güçten yoksun ve uzun süre baskı altında yaşamış bu tür toplumların hafızalarında taşıdıklarına kulak vermek gerekiyor. 

 

Sizin derlemleriniz daha çok Kürt Alevileri, özelde de Dêrsim’i esas alıyor. Benzer çalışmalar başka yörelerde yapılsaydı aynı sonuçlarla karşılaşır mıydık?

Bilmiyorum ve bunu ben de sizin kadar merak ediyorum. Gerçekten de Tokat, Çorum, Amasya veya Balıkesir’de Alevi nüfusunun var olduğu yerlerde bu derlemeler yapılırsa, benzer Sultan Süleyman hikayeleriyle karşılaşabilir miyiz? Ya da Rüstem-i Zal orada da hatırlanıyor mu? Melek Cebrail’in neden ilahi alemi terk ettiğini ve Melek-i Tavus’un yanlışını orada da duyabilir miyiz? Yoksa bu bölgelerdeki hafızanın önemli ölçüde Buyrukların sınırları içinde kaldığını mı tespit edeceğiz? Yalnız Alevilerde değil, Sünni tabakalar arasında da bu tür derlemeler gerçekleştirilirse belki çok daha farklı yorumlar geliştirebilir. Birileri bu araştırmaları yapabilirse, o zaman sizin sorunuzu da hakkıyla cevaplayabiliriz.

 

Son olarak şunu sormadan geçemeyeceğim: Madem bu birikim bu kadar önemli, şimdiye kadar bu hafıza Alevi çalışmalarında neden ciddiye alınmadı? 

Sorunuzla alakalı mı bilmiyorum ama zamanında Şuhraverdi isimli bir filozofa bu dünyada yalnız 37 yıl yaşama hakkı verilmiş. O da kısacık ömrüne bir ton kitap sığdırmış. Çalışmalarından biri, “Cebrail’in Kanat Sesi” ismini taşıyor. Cebrail’in hikayesinde insan aklının arayışlarını anlatmış. Cebrail ismiyle anılan bu dramı muhtemelen Şuhraverdi’nin adını hiç duymamış Xerib Amca anlamış fakat kendisinden sonra gelen kuşaklara anlatamamış. 

İşin bu yanı bir kenara, sorunuzun birden fazla sebebi olduğu açık. Fakat ben Alevilere dahil olan önemli bir etkeni belirteyim. 20. yüzyılda şekillenen Alevi aklı fazlasıyla modernist, fazlasıyla şehirli ve merkezin taklitini yapacak kadar kendisine yabancı. Bu röportajın ruhuna uygun olarak söyleyecek olursak, o yazılı tarihi kendi geçmişinden daha ayrıcalıklı tutan anlayışı yansıtır. Bu yüzden okuduğu her kitap, geleneksel bilgiden çok daha üstün bir yere sahip olabilir. Durum böyle olunca, Nesimi ve Xerib kardeşlerin hafızalarında taşıdıklarının çok fazla değeri ve ilgi çekme şansları kalmıyor. 

Önsöz’den: Yaşlılarımız tarihi nereden öğrendi?

(…) Aslında bütün olumsuz koşulların bilincine rağmen beni bu yönde teşvik eden şeyler, duyduklarım ve gözlemlerim oldu dersem yanlış olmayacak. Büyüdüğüm ortamda yaşlı kuşakların sohbetlerinin önemli bölümünü geçmişe dair meseleler oluşturmaktaydı. Geçmiş olarak anılan şeyler, yalnızca Cumhuriyet’in kuruluşunu ve bizim açımızdan Dersim 1938’de bir dönemi kapatan acı olayları içermiyordu. Adem, Havva ve Şit’le başlayan insanlık macerasının peygamber Muhammed’e kadar uzanan öyküsü, onun yeni dini ilan edişiyle aşireti içinde yaşadığı sorunlar ve her şeyden önce amcasının oğlu Ali ile olan ilişkileri hararetle anlatılır, Kerbela olaylarıyla hüzünlü bir doruğu yaşardı. Tarihsel veriler, efsaneler, mitoslar ve söylencelerin birbirine karıştığı bu sohbetleri anlamlandırmak bir çocuk için pek de kolay değildi. Yine de kenardan misafiri olduğum bu bitmez tükenmez sahnelerin bende bıraktığı sorular oldu: Birkaçı dışında hiçbirisinin elinde kitap görmediğim bu yaşlı adamlar geçmişe dair bilgilerini nereden almışlardı ve uzak topraklarda ve zaman diliminde yaşanmış bu olaylar neden onları halen bu kadar heyecanlandırıyordu? 

Kitap boyunca “geçmiş” ve “tarih” kavramlarının farklı yüklemlerle kullanıldığının altını çizmem gerekiyor. İlki, metinler, hafıza, ritüeller, mitler, efsaneler gibi geçmişe dair topluluğun sahiplendiği her şeyi, ayrım yapmadan kapsamaktadır. Tarih ise bir disiplin olarak, geçmişe dair belgeler dışında toplulukların hafızalarında biriktirdikleri şeylerin çoğunu, hele ki uzak döneme ait iseler, kaynak olarak kabul etmez. Bu ayrımı esas alırsak, açık ki, bu yaşlı insanları heyecanlandıran, içlerinden bazılarının belgelerden veya kitaplardan okudukları ve birbirleriyle paylaştıkları şeyler değildi. Geçmişlerine yönelik bu kadar duygu biriktirmiş olmalarını mümkün kılan; efsaneler, mitoslar, menkıbeler ve beyitlerden oluşan devasa bir hafızaları vardı. Bu çalışma, bu hafızayı yakından tanımaya yönelik bir girişim olarak şekil alırken şu soruyla da meşgul oldu: Bu birikim, yalnızca tesadüflerin oluşturduğu bir miras mıdır, yoksa bilinçli bir tercihin ve aklın sonucu olarak mı görülmelidir? (…)

Erdal Gezik kimdir?

Dêrsim Ovacık doğumlu Gezik, küçük yaşlarda Hollanda’ya göçtü. Burada tarih ve ekonomi okudu. İlk kitabı “Alevi Kürtler” 2000 yılında çıktı. Gezik, Alevilik, Kürdoloji ve namus cinayetleri hakkında birçok makale yazdı.

RONİ YILDIRIM/AMSTERDAM

özgürpolitika