Ana Sayfa Blog Sayfa 6272

Devlet içinde din devleti olursa…

15 Temmuz darbe girişimi üstü örtülmüş bir konuyu tartışmaya açtı.

Din, devlet, toplum ve siyaset ilişkisi.

Tartışmalıyız. Çünkü ”laik devlet” içinde, din ve cemaatler kurumsallaşırsa, ne tür tahribatlar yaşayacağımız ortada.

Tahribatlar gökten ayetle inmiyor. Devlet içindeki “yer imamları” bu tahribatları yaratacak, darbe girişimini yapıyor.

Yetmiş yıldır “dini cemaat” dediniz.

İlkokul mezunu darbeciyi 1950’li yıllarda Molla Cami’ye, sonra Diyanetin “din bürokratı” olarak, Ege Bölgesine “Gezici Vaiz/İmam” atadınız.

Hepiniz o imamın “VİP Sohbetlerine” özel izinle katıldınız.

“Cemaat lideri” olarak kabullendiniz. Hükümetlerinize “gizli” siyasi “ittifak partneri”kabul ettiniz.

İttifak bozulunca, cemaat lideriniz “darbeci” oldu. Devlet içindeki dinci örgütlenmelere son verilmesin diye, “Gülenizm, Kemalizm’in çocuğudur” dediniz.

Tam bir iki yüzlülük!

Devlete Din Değil, Laiklik Gerek

Dinin ve İslamcı Cemaatlerin devlet içinde örgütlenmesine hukuki ve ideolojik zemin sağlayanlar, çözümü popülist, hamaset ve dinci gericilikle perdelemeye çalışıyorlar.

Oysa tartışmanın zemini laikliktir. Bu hakikat göz ardı edilmeden, din, siyaset ve devlet ilişkisi mercek altına alınmalıdır.

Devlet içinde din devleti örgütlenmesi hukuksuzluğunu ancak böyle görebiliriz.

Bugün yaklaşık, 1 Milyonu aşkın din bürokrasisi, milyarlarca dolarlık din bütçesi ile din devlet içinde devlettir! 155 Bini Diyanette imam, 90 bini Milli Eğitim Bakanlığı ve YÖK’te din öğretmeni olarak görev yapıyor. Diğerleri ise farklı kamu kurumlarına yerleşmiştir.

Özellikle 1950’den itibaren, çok partili, çok cemaatli siyasal İslamcılık, camiden devlet içinde ibadeti örgütlediler. Kamu kurumlarında dini cemaatlere alan açtılar.

Nato “hukuk devleti” içinde, hukuk dışı “derin devlet” kurdu.

Cemaatlerde “laik devlet” içinde “din devleti” kurdular. Suçlu, kuranlar kadar, kurulmasına izin veren TC hükümetlerdir.

Peki bu sorun nasıl çözülür? Bu tartışmada üç eğilim açığa çıkıyor.

Birinci eğilim; “darbe girişimi bahane edilip, laiklik hortlatılıyor. Bürokraside ‘FETÖ Üyelerinin’ ayıklanması doğru, ama dinin/dincinin devlet kurumlarında alanı daraltmasın. Arkadan gelensolcu, sosyal demokrat ve laik kesimlere alan açma riski doğurur. Dikkat edelim, laik kesime devlet bürokrasisinde alan açılmasın, Gülen dinin değil, Kemalizm’in çocuğudur” diyerek, mezhepçi devleti güçlendirmek isteyen AKP camiasıdır.

İkinci eğilim, laiklik karşıtı din ve devlet ilişkisinin sürdürülmesinde sakınca görmüyor. Ama “FETÖ” ile boşalan alanlarda “ittifak partneri” olmak istiyorlar.“Ulusal çıkarlara dayalı milli irade” inşası için statükocu, asker, dindar ve yargı bürokrasine dayalı işbirliği arayışındalar. Devlet içinde “cemaatler ile ulusalcılar”ittifakı arzuluyorlar. Kendilerini “AKP bizim çizgimize yanıştı” diye avutuyorlar.

Üçüncü eğilimdeki sol ve sosyalistler ise, mevcut din, devlet ve siyaset ilişkisiyle demokratikleşmenin, toplumsal barışın sağlanamayacağını ve darbelerin önlenemeyeceğini savunuyor. Sola göre, din özel alana aittir. Devlet içinde örgütlenemez. Siyaset üstünde vesayet inşa edemez. Çözümü laiklik ve demokraside görüyorlar.

Laik devlet vatandaşı ile etnik ya da dinsel kimlik üzerinden ilişki kuramaz. Avantajlı ve dezavantajlı kimlikler üzerinden ötekileştirme yaratamaz. Buna izin vermez. Kamu kurumlarını ve kamu hizmetlerini etnik ya da dinsel kimlik üzerinden tanımlamaz.

Sol, kamusal hizmetlerin sunumunda “eşit yurttaşlık ve eşit haklar” ilkesini savunur.

Fakat bu evrensel doğrular, AKP tarafından ayaklar altına alınmıştır.

Devleti, kamu hizmetlerini, kamu kurumlarını ve kamu siyasetini, din referansı, din bütçesi ve din bürokrasi üzerinden şekillendirdiğimiz için Türkiye’de toplumsal kaos ve acılar tükenmiyor.

6-7 Eylül, Çorum, Maraş ve Sivas katliamlar devlet mezhebinin ötekileştirdiklerinin dünyasında gerçekleşti. Darbelerin ittifakı ya da darbe girişimcisinin cemaat lideri olması manidar değil mi?

15 Temmuz sonrası yine yanlış dersler çıkarıyorlar. Oysa çıkarılması gereken ders; devleti, kamusal hizmetleri ve siyaseti her türlü dincilikten, dinci kadrolaşmadan, dinci kurumsallaşmadan ve dinci finansmanlardan, kollamalardan ve imtiyazlardan arındırmaktır.

Diyanet İşleri Başkanlığı kapatılmalı. Eğitim dinselleştirilmesine son verilmeli. Liyakat esas alınmalı, ideoloji, siyaset, cemaat ve din üzerinden kadrolaşmaya son verilmelidir.

“Koşullar laikliğin bu şekilde uygulanmasını zorunlu kılıyor” gibi evrensellikten kopmuş yaklaşımlar egemenlere aittir. Toplumsal barışımıza katkısı değil, zararı vardır.

Şöyle toparlağım; Bir ülke ya laiktir, ya da değildir. “Burası Türkiye, bize özgü laiklik”gibi saçma argümanlara hem aklım, hem de vicdanım kapalıdır.

Laik devlette din, devletin elinde değil, inanan insanın vicdanında olur. Laiklik dinli ya da dinsiz olma hakkını eşit görür.

Çünkü devlet dünyevidir. Ne devletin ne kamu hizmetlerinin uhrevileştirilmesine izin vermez.

Unutamayın ki, uhrevileşen siyaset ve devlet sadece ayrımcılık, nefret, tekçilik, darbe ve katliam ile ibadet eder.

birgün

Savaş son bulsun, halklara bayram olsun

Alevi Bektaşi Federasyonu genel başkanı Baki Düzgün kurban bayramı dolayısıyla bir mesaj yayınladı. Düzgün “savaş son bulsun, halklara bayram olsun” dedi

ABF Genel Başkanı Düzgün açıklamasında; “işçi sınıfının talepleri ve mücadelesi, emekçiler, çevre hareketleri ve köyüne, semtine sahip çıkan çevreciler, (basın, aydınlar, yazarlar, akademisyenler, sanatçılar), hatta savaş politikalarına tepki gösteren, Ortadoğu’da değişen dengelerde savaşın, mezhep, etnik ve aşiret çatışmaları olarak sürdüğü bu günlerde kansız bir kurban bayramı dileğimizdir…

Savaşların ve yoksulluğun açtığı göç yollarında kadın, çocuk, genç, yaşlı milyonlarca insan can veriyor, sefalet içerisinde kendine gelecek bulmaya çalışıyor. Bunca savaş, şiddet, çatışmadan, sömürü, sefalet ve yoksulluktan kurtuluşun yegâne yolu halkların demokrasi için, özgürlük için birleşmesi ve geleceğini özgürce kurmasıdır…

Bu günlerin uzak olmadığını biliyor, özgür ve demokratik günler için mücadele kararlılığıyla Barış dolu, kardeşlik dolu neşeli bayramlar yaşamak, mutlu bayram mesajları verebilmek umuduyla tüm yurttaşlarımızın bayramını kutluyor esenlikler diliyorum.” Diye devam etti

Darbeci RTE savaşı derinleştiriyor ve derinleştirmeye devam edecek

Darbenin el değiştirerek devam ettiğini biliyoruz. Darbenin inisiyatifini eline almış olan RTE ve cuntası, bir yanda yeni müttefikleriyle ilişkilerini düzenler ve onları geriletmeye çalışırken, diğer yandan da ülkede ve bölgede, kuralsız zorbalığa dayalı bir düzeni ve bu düzeni koruyacak bir devlet yapılanmasını, “sıfırdan kurmaya” çalışmaktadır. RTE ve çetesi, hem bu nedenle hem de yaşanan sorunların çözüm yolu olarak içerde ve dışarda kuralsız ve tırmandırmayı esas aldığı bir savaşa başvurmuş bulunmaktadır.

Şu an yaşananların, belirtilen çerçevede tanımlanması önemlidir. Türkiye`de ve Kürdistan`da olan bitenleri sadece anti- demokratik uygulamalar olarak izah etmeye çalışmak doğru değildir. Bu tarz bir değerlendirme, hem eksik ve yanlış,  hem de yanıltıcı ve sonuçları itibarıyla zararlı olur.

Olanların adını koymak, olguyu adıyla tanımlamak, isin abc`sidir. Bu anlamda olanların RTE`nin inisiyatifiyle, içerde ve dışarda yürütülen bir savaş olduğunu, hiçbir kuşkuya yer bırakmadan belirtmek zorundayız.

RTE ve cuntası, bir koalisyon tarafında yapılmak istenen darbeyi fırsata çevirmek ve darbe koşullarından yararlanmak aşamasını geride bırakmış durumdadır. Artık RTE ve cuntası, darbenin, FETO kliğini tasfiye ederek onun yerine geçmiş ve giderek darbenin hâkim cuntası durumuna gelmiştir. Ve RTE, bundan önce başkan olmaya çalışarak yapmak istediği her şeyi, şimdi yapmaya yönelmiş durumdadır. Bu amaçla devleti yeniden kurgulamakta, halifesi- padişahı olacağı kendi devletini kurmaktadır.

Bunun için içerde açıktan, çok yönlü ve son derece keyfi bir Kürt savaşı sürdürmektedir. Bu gün Kürt Hareketine karşı sürdürülen savaşın,  bundan önceki yıllarda olduğu gibi, düşük yoğunluklu savaştan çok farklıdır. Zaten devlette bugün yapılanlara dair hiç bir eski argümanı dillendirmeye gerek duymamaktadır. Eskiden olduğu gibi sözde “teröre” karşı mücadele gibi, kimseyi ikna etmeyen yalanlara ihtiyaç duymamaktadır. Bugün yaşananların bundan önce yapılanlardan farklı olarak, Kürt halkına yönelik açık ve topyekûn bir savaş olduğu çok bellidir. Bunun anlaşılması için hiçbir özel açıklamaya, bu amaçla her hangi bir zihinsel çabaya gerek olmadığı ortadadır. Şehirlerin toptan ortadan kaldırılmak istenmesi, her gün yapılan operasyonların yoğunluğu ve dehşet verici sayılarda ölümlü sonuçlara karşı sürekli savaş naralarının atılması, her türlü savaş araç, teknik ve yöntemlerinin sınırsızca kullanılması, bu gerçeğin görülmesi için yeterlidir.  Ayni savaş politikalarının devamı olarak, basta HDP, DBP olmak üzere tüm legal demokratik kurumlara ve faaliyetlere karşı korkunç bir saldırganlık, her boyutta devam etmektedir. Bu uygulamaların sürdürülen savaş politikasının uzantısı olduğu açıktır.

Sayın Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’a beş yıldır uygulanan tecrit, 6 milyon seçmenin seçmiş olduğu HDP vekillerine yönelik baskılar, DBP`li belediye başkanlarının yerine kayyum atanması girişimleri, her türlü sonucu göze alınmış bir savaş ilanından başka türlü değerlendirilemez.

Ayni şekilde Alevilere karşı daha kapsamlı bir saldırganlığın her türlü ipuçları görülüyor, yaşanıyor. Özellikle Kürt Alevi coğrafyasına kurulan mülteci kamplarıyla, Alevi mahallelerine ve Alevi kurumlarına yapılan saldırı ve tacizlerle, bu savaş, Alevileri de kapsamaktadır.

İçerdi bunlar yaşanırken dışarıda Cerablus`un işgal edilmesi, devamında işgalin sürdürülmek istendiğine dair iştahlı açıklamaların yapılması, RTE`nin hâkim olduğu cuntanın gerçek niyetinin Kürtlere ve Alevilere karşı, “büyük ve son” bir savaşa niyetlendiğini ortaya koymaktadır. Yeni içişleri bakanının ayağının tozuyla, “ha herro ya merro” demesi ne dil sürçmesi, nede kontrol edilememiş bir öfkenin sonucudur. Tam tersine çıplak gerçeğin açıkça ifade edilmesidir.

Bütün bu politik gelişmeleri konjektürel gelişmeler olarak değerlendirmek doğru değildir.

RTE, dini kuralların ve yaşam tarzının ağırlıklı olarak uygulandığı, Yeni-Osmanlıcılığın gereği olarak bölgeye hâkim olma niyetinin,  belirgin bir bicimde, uygulama alanı bulacağı, Türk tipi tek adamlığın, “halife-padişah” olarak yürütüldüğü bir siyasal-sosyal bir yapıyı egemen kılmak istemekte, bunu tasarlamaktadır.

RTE, son surat bu projeyi hayata geçirmeye çalışmaktadır. Bu projenin önündeki engel olarak örgütlü Kürt halkını, Alevileri ve demokratik kamuoyunu görmektedir. Bu nedenle, adi geçen güçleri tasfiye etmek, etkisizleştirmek, RTE`nin temel stratejik hedefi durumundadır. Su an içerde ve dışarıda sürdürülen savaş, dönemsel ve Türkiye Kürdistan’ı ile sınırlı değil, özellikle her parçada Kürtlere ve Alevilere yöneliktir ve uzun vadelidir.

Dış politikada yaşanan gelişmelerin tamamı da RTE`nin bu politikasına göre planlanmakta şekillendirilmektedir. Yapılan bütün uluslararası görüşmelerin ve sürdürülen diplomasinin çok sorunlu olduğu, uzman olmayan herkesin görebileceği kadar açıktır. Türk devletinin, belirtilen Yeni-Osmanlıcı ve Kürt düşmanı savaşçı politikasının yansıdığı en belirgin alan Rojava ve Suriye’dir.

Bu anlamda, öncelikle, bölgenin oyun kurucu güçleriyle Türk devleti arasında fazlaca ortak noktanın olmadığını, dolayısıyla, Türk devletinin sürecin etkin gücü olmayacağını tespit etmeliyiz.

Rusya’nın, ABD`nin ve AB`nin yok etmeyi çok arzu ettiği bir Kürt ve Alevi halkı, işgal etmeyi amaçladığı bir Rojava ve etkisi altına almak istediği bir Ortadoğu sorunu yoktur. Ancak Türk devletinin muhalif toplumsal ve siyasal yapıları yok etmeyi yani en basta Kürtlerin siyasal varlıklarını yok etmeyi amaçlayan, bölgeye yönelik yayılmacılık gibi temel bir sorunu vardır. Ayni şekilde adı geçen devletlerin bir ISID sorunu var, ama Türk devletinin bir İSID sorunu yoktur.

Elbette buna rağmen. Adı gecen devletlerin hiç birisinin Türk devletiyle yıllardır sürdürdüğü ilişkilerinden bir anda vazgeçerek Kürtlerle stratejik bir ilişki içine gireceklerini düşünmek fazla iyi niyetli bir yaklaşım olacaktır. Ancak yine ayni devletlerin Türk devletinin Kürt saplantısının, RTE`nin “Halife- Sultan” olma hesaplarının aleti olacağını sanmakta fazlasıyla saflık olur.

Bütün bunlara rağmen RTE`nin bu projesini başarması mümkün değildir. Özellikle örgütlü Kürt Siyasal Hareketinin gücü ve varlığı bu projenin imkânsızlaşmasını sağlayacak olan en temel toplumsal-demokratik dinamik ve olgudur. Bunu destekleyen diğer önemli bir güç ise örgütlü Kürtlerle birlikte, Aleviler ve diğer demokratik kamuoyunun ortaya koyduğu kararlı direniştir. Belirtilen güç ve dinamiklerin, teslim olmayan, boyun eğmeyen, mücadeleci tutum ve tepkileri, RTE`nin faşizm uygulamalarının devam edemeyeceğinin ve demokrasinin kazanacağının güvencesidir. Ayrıca, basta Kürt ve Alevi halkı olmak üzere demokrasi güçlerinin bu direnişinin sonucu olarak, uluslararası ilişki ve çelişkilerin de etkisiyle, uluslararası güç odaklarının RTE`nin bu fantezilerine fırsat ve imkân vermeyeceği de tali bir unsur olarak hesaba katil malidir.

Bütün bunları bir arada değerlendirdiğimizde, geleceğe umutla bakmak için son derece hâkli gerekçelerimizin olduğu açıktır. Kaldı ki umudu yaratmak, sadece bu değil ayni zamanda umudu büyütmekte yapılması gereken en önemli iştir.

Bawerî, Elewîtî û Kurdên Elewî

Îro li seranserê cîhanê, bi taybetî jî li Rojhilata Navîn, Afrîka û Asyayê dîn û bawerî ji hêla serdestan ve weke îdeolojiyeke şer tê bikaranîn.

Bawerî ji civakbûna mirov dest pê dike û li gorî hewcedariyên însan, civak û xwezayê bi pêş dikeve û di pêkhatina civakbûna watedar û exlakî de rolekî girîng dilizîn. Yanî di rastiya xwe de ol û bawerî nirxeke civakî ye û helwêst û têkiliyên civakî watedar dike.

Rîtûel û tiştên zahîrî belkî di mayîndebûna baweriyê de xwedî rolekî ne, lê bi serê xwe nayên maneya îbadetê. Îbadet ew helwestên ku bandorê li ser aramîkirin û moralîkirina jiyanê dikin in.

Bi bajarîbûn, pêşketina hişmendiya desthilatdariyê û dewletbûnê ve, serdestan ji bo ku civakê bixin bin kontrola xwe, ol ji qada civakî û xwezayî qut kirine û heta îro wek îdelojî û polîtîkayên serdestiyê bi kar anîne. Ji ber van polîtîkayan, ol û bawerî di nava vegotin, rîtuel, sembol û şeklan de ji wateya xwe ya resen hatiye derxistin.

Lewre îro mirovahî tiştên şeklî yên ku desthilatdar bi navê dînê datînin pêşiya wan, dikevin qirika hevdu û bi hêsanî komkujiyan pêk tînin. Tirsa min ew e; heta ku mirovahî, ol û baweriyê di nava watedarkirin û moralîzekirina jiyanê û helwêstên ahengî yên di navbera zindiyan de negerin, ev hovîtî wê ji hêla serdestan ve tim wek çekekê bê bikaranîn. Dîn an jî bawerî divê di nirxên însanî, civakî û xwezayî de bê şopandin.

Polîtîkayên serdestan li hember Elewiyan

Li Bakurê Mezopotamya û Anatolyayê civakên Elewî di dîrokê de, di serdema Osmaniyan û Komara Tirk de bi zordestiyê re rû bi rû mane. Piştî şerê sala 1514’an ê di navbera Şahê Osmanî Yavûz Selîm û Şahê Safewî Îsmaîl de pêk hatî, Elewiyên di bin desthilatdariya Osmaniyan de dimînin, hinek tên kuştin, hinek xwe vedişêrin, hinek jî asîmîle dibin. Ji wê çaxê û şûn ve li Îranê jî pêvajoya Şiîbûnê dest pê dike.

Yanî yên ku bi polîtîkayên serdestan re rû bi rû dimînin bi piranî asîmîle dibin. Lê yên ku li çiyan, ji desthilatdaran dûr, nirxên xwe yên civakî û xwezayî diparêzin, di sîstema xwe ya civakî, eşîrtî û ocaxî de bêyî dewlet û otorîteyê, jiyaneke xwezayî dijîn.

Piştî avabûna Komara Tirk, ji sala 1925’an şûn ve Elewîtî bi qanûna qedexekirina dergehan tê astengkirin. Dergeh têne girtin, sembol û navên kesayetên olî yên Elewiyan tên qedexekirin. Elewî îro mîna dînên serdestan û bi hişmendiya wan a zahîrî radihêjin Elewîtiyê û li şûna ku vegerin reseniya wê ya civakî, bêhtir ji wateya wê ya civakî bi dûr dikevin…

Dewleta Tirk polîtîkayên asîmîlasyona Kurdan jî di serî de li ser Kurdên Elewî bi pêş dixe. Ji ber vê, Kurdên Elewî li Koçgirî, Dêrsim, Meletî, Elbîstan û Mereşê heta salên 1980’yî bi komkujiyan re rû bi rû têne hiştin. Cografya Kurdên Elewî yanî bakur û rojavayê Çemê Firatê, bi piranî bi vî awayî hatiye valakirin. Piştî darbeya leşkerî ya 12’ê Îlona 1980’yî herwiha bi polîtîkayên dewletê, Kurdên Elewî di serî  de li Ewropayê û paşê jî li seranserê cîhanê belav bûne.

Îro li Tirkiyê Elewîtî hên jî bi fermî nayê qebûlkirin. Di pratîkê de zêde astengî nebe jî ev qedexe, Elewiyan dixe bin bandora nirxên ku ji hêla serdestan ve tên ferzkirin. Tevahiya perwerdeyê bi nirxên Misilmantiya Sunnî ya şeklî tê meşandin.

Jixwe desthilatdariya partiyeke dînperest a Sunnî (AKP), jiyana civakî bi sembolên zahîrî yên Misilmantiya şiklî dagirtiye. Saziya Diyanetê jî feraseta dewletê ji serî heta binî li gorî Misilmantiya Sunnî dirûst dike. Welatekî ku lê saziyeke mîna Diyanetê hebe, li wir ne behsa azadiya baweriyê tê kirin, ne jî behsa laîktiyê. Li gel vê yekê, dewletê dest avêtiye Elewîtiyê jî û wê bi nirxên Sunnîtiya zahîrî berovajî dike.

Rêxistinên Elewî û Kurdên Elewî

Li Tirkiyê û li Ewropayê di rêxistinên Elewiyan de bandora siyaseta dewleta Tirk a bi rengê Kemalîzmê zêde ye. Nasnameya Kurdî di rêxistinên Elewiyan de heta niha li derve dihate hiştin. Li gorî texmîna min ji sedî 80´yê Elewiyên rêxistinî Kurd in. Li Tirkiyê rêxistinên Elewiyan di dawiya salên 1980’yî de bi pêş ketin.

Hên jî xema ti nûnerên rêxistinên Elewî ya ji bo pêşîgirtina asîmîlasyona nirxên Kurdî tune ye. Di van rêxistinan de Elewîtî wek baweriyeke ‘Tirk’ hatiye nasandin û di hişê însanan de wer hatiye bicihkirin. Kûrahiya asîmîlasyona li ser Kurdên Elewî, jibîrkirina zimanê Kurdî û îbadetên bi zimanê Tirkî jî tesîr li vê yekê kiriye. Ev rewş niha bi têkoşîna giştî ya Kurdan re diguhere.

Elewiyên Kurd ên ku hewla li pêşîgirtina asîmîlasyona etnîkî û bawerî dikin li Tirkiyê bi nave Komaleyên Demokratîk ên Elewiyan (DAD) û li Ewropayê jî di bin Federasyona Demokratîk a Elewiyan (FEDA) de xwe bi rêxistin dikin. Ev îro bandoreke mezin li ser siyaseta derbarê Elewiyan de dikin. Kongre û konferansan çê dikin. Di medyayê de dengê wan ji her demê zêdetir derdikeve. Bi hişmendiya Elewîtiya ku pêş dixin, her ku diçe bandora xwe li ser Elewiyên Kurd ên di rêxistinên din ên Elewiyan de jî dikin.

Bi pêşketinên siyasî yên li Tirkiyê ve girêdayî, wer xuya ye ku rêxistinên Elewiyan wê biguherin. Ji xwe bi pêşketinên siyasî yên li her çar parçeyên Kurdistanê re, Kurdên Elewî yên li diyasporayê jî bala xwe dane Kurdistanê û nirxê xwe yên civakî û Kurdewarî…

Garip Dede’den bol yıldızlı sonbahar resitali

Çok sayıda etkinliğin yapıldığı Garip Dede Dergahı, önümüzdeki haftasonu bir sonbahar resitaline ev sahipliği yapacak.
Alevi kültürü ve inancına ait ezgilerinin, çok değerli sanatçılar tarafından adeta yarıştırılacağı konserde, Erdal Erzincan, Tolga Sağ, Gani Pekşen, Muharrem Temiz ve Arif Sağ yer alacak.
Etkinlik, 17 Eylül Cumartesi günü, saat 18:00’de Garip Dede Dergahı’nda başlayacak.

‘Bağımlı olmayanın umudu, umudu olanın herşeyi vardır’

Çok sayıda Alevi Derneği, Alevi mahallelerinde artırılmaya çalışılan ve gençler arasında hızla yayılan madde bağımlılığına karşı çalışmalar yürütüyor.
Bu kez, gençlerin madde bağımlılığından uzak kalması, bağımlı olanların ise kurtarılması için Alibeyköy’de bir konser düzenlenecek.
Bağımlı gençleri tedavi etmek amacıyla yapılacak etkinliğe, Alibeyköy’de bulunan Çağdaş Erzurumlar Federasyonu ev sahipliği yapacak.
Pir Sultan Abdal Kültür Derneği, Karadolap Spor Klubü, Karadolap Mahalle Muhtarlığı ve Çağdaş Erzurumlular Derneği tarafından düzenlenen konserde, Grup Munzur, Hasan Ali, Yılmaz Çelik, Murat Güngör gibi çok sayıda sanatçı sahne alacak.

Dayanışma konseri, 25 Eylül Pazar 13:00- 17:00 saatleri arasında Veysel Karani Caddesi Ehl i Beyt Vakfı üstünde Çagdaş Erzurumlular Federasyonu’nda düzenlenecek.
Sosyal medya üzerinden yapılan çağrıda, etkinliğin geniş kitlelere duyurulması ve dayanışmanın yükseltilmesi gerektiği vurgulandı.

Radikal barış mesajları vermeye devam ediyoruz

CELAL FIRAT

Her yıl “1 Eylül Dünya Barış günü” ’nü savaş içinde kutlamaya çalışan bir dünya da yaşıyoruz

Halklar arasında ve uluslararasında barış ve kardeşlik idealleri oluşsun diye çaba göstermekteyiz ama bu çabalarımızın hiç biri yoksulluğu, hayatın baharında gencecik evlatlarımızın hayatlarını kaybetmesini,açlığı, azalan doğal kaynakları, su kıtlığını, sosyal adaletsizliği, çevresel bozulmaları, hastalıkları, yolsuzlukları, ırkçılığı, yabancı düşmanlığını konusunda somut bir sonuca varmamaktadır.

Dünyamız artık küçük küresel bir şehir, her dinden, her dilden, her ırktan, her inançtan bireylerin yaşam hakkı diğer bir bireyi ilgilendirecek ve sorumlu kılacak kadar gerçektir. Bu nedenle sorumluluklarımız ve çabalarımız sadece ve sadece ortak acıları ortak hissetmek içindir.

Yaşadığımız coğrafyada acı varsa inancımız gereği, dengeli, dikkatli, özenli ve sorumlu davranmak zorundayız çünkü güçlü medeniyetlerin fetih hırsı, açgözlülüğü, militarist eylemleri o coğrafyadaki farklı renkte ki farklı güzellikte ki ahengi kaotizme sürükleyerek trajik, korkunç katliamların yaşanmasına neden olabilmektedir. Bu acıların en deneyimlisi biz Alevileriz

Tüm tarihi süreçlerde adaletsizliği, acıyı, şiddeti yaşan bir toplum olarak Alevi inanç ahlakıyla bir kez daha topluma, siyasilere iktidardaki güç sahiplerine radikal barış mesajları vermeye devam ediyoruz.

Ve diyoruz ki!

Biz; güç kullananların güçlerini meşru görmüyoruz, inancımız gereği bütünsel, şefkatli, yaratıcı, sevgi dolu, bilge bir toplum ancak bireysel özgürlük anlayışıyla var kılınabilir.

Bizim anlayışımızda Hak; acı, ölüm karşında cennet vaat etmez çünkü bu anlayış tüm canlıların ortak sevgide tanrıya olan inancını yok saymaktır.

Bunu en güzel şekilde dile getiren Pir Hacı Bektaşi Veli nin sözleriyle” dünyaya barış gelsin diyorum “

Sevgi muhabbet kaynar yanar ocağımızda

Bülbüller şevke gelir gül açar bağrımızda

Hırslar kinler yok olur aşkla bağrımızda

Aslanlarla ceylanlar dosttur kucağımızda.

Sevgilerimle …

“Cemaatın Örgütlenemediği Tek İl Tunceli” Çelişkisi

MUSTAFA ELVEREN

Manisa Cumhuriyet Başsavcısı Akif Celalettin Şimşek’in; “Cemaatın örgütlenemediği tek il Tuncelidir” açıklaması doğru değildir. Savcının açıklamasına dayanarak Sosyal paylaşım siteleri üzerinden yazılan birçok çelişkili mesajlarda ve bazı medya organlarında “FETO’nun giremediği tek il Tuncelidir!” şeklindeki haberler gerçeği yansıtmıyor.

Cemaatin yıllardır Tunceli’de örgütlendiği bilinen bir gerçektir.  Eğitim kurumları başta olmak üzere, yoksulluk ve Aleviliğin İslami argümanlarını kullanarak birçok konuda faaliyet yürütmüştür.

Peki, Cemaat Dersim’e nasıl girdi?

Yazılanlardan, çizilenlerden anladığım kadarıyla; Alevilerin yoğun olarak yaşadığı Dersim’de Aleviliği Müslümanlık çerçevesinde yorumlamak suretiyle cemaatin örgütlenmede başarılı olduğu söylenebilir. Dersim gibi yerlerde cemaatin en çok başvurduğu bir propaganda yöntemidir. Bunu da İzzettin Doğan’ın hâkimiyetinde olan CEM Vakfı aracılığıyla yapıldığı ve Dersim Cem Evi’nin kullanıldığı söylenmektedir.

Yoksulluk ve Cem Evi üzerinden yapılan faaliyetler;

Özgür Dersim Gazetesi yazarı Sayın Yalçın Çakmak’ın yaptığı şu tespit dikkate değerdir; “(…) kent insanının yoksulluk ve çaresizliğini kendi örgütlenmeleri açısından öyle iyi kullandılar ki, uzun süre “Tunceli Cemevi’ndeki bazı kişiler” üzerinden büyük şehirlere getirdikleri yoksul çocukları dershanelerinde okuttular. Bu süre zarfında bazıları,  köklerinden koparak, Cemaat’in içinde eriyip gitti. Bazılarıysa haberlere konu olacak şekilde, psikolojileri bozularak Cemaat’ten kaçtı! (…) Bu dönem içerisinde Cemaat’in Dersim ile ilgilenen  imamının Süleyman Uysal olduğu ve Uysal’ın sık sık Dersim’e gittiği de dile getirilenler arasında. Haberlere yansıdığı kadarıyla Uysal, aynı zamanda Cemaat’in genel Alevilik politikasının koordinatörlüğünü de yaptı. (1)

Tunceli’de Eğitim Kurumları ve Yurtlar Üzerinden yapılan faaliyetler

Sosyal medya üzerinden paylaşılan “FETO’nun örgütlenemediği tek il Tuncelidir” mesajların bazılarına şu yorumu yazdım. Dersimde mevcut Özel Munzur Koleji kimindir? “Munzur Eğitim Kurumları bünyesinde 1 kreş ve anaokulu, 1 ilköğretim okulu, 1 Fen ve Anadolu lisesi, 1 yükseköğrenim yurdu, 1 spor kulübü ve 5 etüt eğitim merkezi bulunuyor…” (2) 

Diğer taraftan Tunceli şimdiki ismiyle Munzur Üniversitesi’nde muazzam örgütlenmiştir. “(…) AKP’den milletvekili adayı olan dönemin rektörü, bir sempozyumda Fetullah Gülen’in Dersim Alevileri için dile getirdiği hakaretamiz ifadelere yönelik sorduğum soruya cevap olarak, cümlesine aynen şöyle başlıyordu: “Fetullah Gülen Hoca Efendi Hazretleri…” Üstelik bu rektör, her defasında ‘Alevi’ olduğunu da ifade ediyorken… Gerisi, varın üniversitedeki kadrolaşmayı siz düşünün!” (1)

Görüldüğü üzere Manisa savcısının söz konusu iddiasının hiç gerçeği yansıtmadığı, yukarıdaki bilgilerden anlaşılmaktadır. Çünkü Cemaat Dersim’de diğer illerde olduğu gibi aynı yöntemleri kullanarak örgütlenmedi. Tam tersine Alevilik argümanlarını kullanarak örgütlenmesini sağladı.

Buradan hareketle yazarın haklı olarak sorduğu şu sorunun ilgili devlet kurumlarınca yanıtlanması gerekir. “Cemaat’in Dersim’den dershanelerine ve yurtlarına götürdüğü öğrencilerin ve düne kadar okullarında okuttuğu diğer çocukların akıbeti ne oldu?”

06.09.2016

NOTLAR:

(1) – Doğan Akın /  http://t24.com.tr/yazarlar/dogan-akin/gulen-cemaati-tuncelide-ne-yapiyor,4439

(2) – Yalçın Çakmak / http://www.ozgurdersim.com/yazi/cemaatin-dersimdeki-orgutlenmesi-686.htm

Yeni Türkiye Cemaati

“Vatandaşlar hiçbir zaman vicdanlarını, kanun yapıcıya bırakmamalıdırlar. Önce insan, sonra vatandaş olmalıyız.” David Thoreau

O HAL’deyiz. Savaş, krizler, hukuksuzluklar, yoksulluk, ölümler ve toplumun her kesiminden geleceğe dair endişeler giderek artıyor. Otoriterliğe kulluğun özendirildiği karanlık ülkenin ızdırabı içinde yanıyorlar. Maddi ve manevi talanla fakirleşiyorlar.

14 yılda, ülkenin geldiği yer burası. “Yeni Türkiye” aslında bir “Cemaat” olarak hukukun dışında kuruluyor.

Devletin ve halkın malını deniz eyleyenlerden tutun, yandaş/ana akım medya ve besleme “organik entelektüellerin” dillerine doladıkları “Yeni Türkiye” söylemi, aslında yeni mezhepçi cemaat rejimini ifade ediyor.

“Yeni Türkiye” ile Türkiye Cumhuriyeti’nin, TC’si yenilenmiş ve YTC olmuştur. “Yeni Türkiye Cemaati!”

YTC’nin ilk darbecisinin de cemaatçi çıkması bu nedenle manidar olmamalıdır! Geleneklerinde “aile içi” darbecilik ve katletme kültürü mevcuttur.

“Yeni Türkiye Cemaati”nin kurbanları ve ıztırap çekenleri belli: Halklar, ötekiler, kadınlar, çocuklar, gençler ve emekçiler..!

Kinin Davacıları İle Yeni Türkiye

Önce vicdana ve özele ait dini siyasallaştırdılar. Siyasallaşmış bu din ile devlet, kamu hizmetleri ve toplum yapısına yöneldiler. İtaat etsinler diye “dindar nesil”istediler. AKP için kefen giyen kurbanlar, yani “kininin davacısı dindar nesil” ancak eğitim dinselleştirilmesiyle yetiştirilebilirdi. Bu gerçekleştirildi.

14 yıldır, dinci gericiliğe dayalı yarattıkları toplumsal kutuplaşma, sosyal tahribatlar, savaş ve Ortadoğu’nun kan gölüne dönüşmüş mezarlıklarından ders almadılar.

Demokrasi, laiklik ve hukuk değerleriyle barışmayı değil, halkına ızdırap çektiren kavgayı seçtiler. Dini, vicdanı, inancı ve dinsizliği laiklik ekseninden özgürleştirmek yerine devlet ve cemaatlerle dini ve vicdanı tekelleştirdiler. Kendileri gibi düşünmeyenleri düşmanlaştırdılar.

Bugün karşı karşıya olduğumuz toplumsal, siyasal ve rejim krizinin arka planında siyasal İslamcılık ve laiklik karşıtı gericilik ve uygulamaları var.

Bu nedenle dini istismar edip, araçsallaştırıyorlar. Toplumsal yaşamı tahrip eden bu din istismarı mirasın, Osmanlıya kadar uzanan hikayesi var.

“Yeni Türkiye Cemaati”ni kuracak hikayenin referansları bellidir; Yeni Osmanlıcılık, din, şeriat, Yavuz Sultan Selim, Şeyhülislam Ebu Suud ve Necip Fazıl gibi ecdatlar.“İslami sermaye” ile küresel kapitalizme eklemlenmeyi de unutmayalım.

AKP, ecdatlarının “kutlu” yolundan yürüyor. Che Guevara düşmanlığından, 6. Filo’yu kıble seçen emperyalist bekçilikten besleniyorlar. Milli Türk Talebi Birliği, İslamcı cemaatler ve Komünizme Karşı Mücadele Dernekleri’nden ve laiklik karşıtı siyasal İslamcı cemaatlerden geliyorlar.

Yeni Türkiye Cemaati, Hasan Yücel’in Türkiye’sinden, Yavuz Sultan Selim’in Osmanlısına Yolculuktur.

Yavuz Sultan Selim adını köprüye ve okullara verenler, Hasan-Ali Yücel’in ismini okuldan siliyorlar.

Oysa Yavuz, babasını bile tahtını darbe ile devirip öldüren kişidir. Öz kardeşlerini öldüren, kırk bin Kızılbaş Alevinin katliamcısıdır.

Peki okullardan ismi silinen Hasan Ali Yücel kimdir?

Aydınlanmanın, bilimsel, laik, ve demokratik eğitimin adıdır. Köy Enstitülerinin kurucusudur.

Hasan Ali Yücel bağımsız, özgür ve yaratıcı bireylerin oluşan toplamıdır.

Yeni Kuşak Köy Enstitüler Derneği’ne göre, Hasan Ali Yücel “okuldur, eğitim hakkıdır, sanattır, kültürdür, kitaptır, özerk, demokratik üniversitedir, operadır, tiyatrodur, halk danslarıdır, müziktir, imecedir ve karma eğitimin adıdır”.

Oğlu Can Yücel’in dizeleriyle Hasan Ali Yücel “Çağın en güzel gözlü maarif müfettişidir.”

Birleşmiş Milletler Eğitim Bilim Kültür Örgütü (UNESCO)’ya göre eğitim alanındaki emeğine saygı duyulduğu için 100. doğum yıldönümünde 1997’de “Dünya Hasan-Ali Yücel” yılı ilan edilen bir eğitim-kültür insanıdır.

AKP’nin, “Yeni Türkiye Cemaati”ne göre de adı silinecek kişidir.

Yeni Türkiye Cemaati’nin Panzehri laikliktir

AKP, “Yeni Türkiye” tartışmalarına yönelik eleştirileri “din karşıtlığı” üzerinden sıkıştırmaya çalışıyor.

Oysa, mezhepçi cemaatler rejimine yönelik eleştiriler, “din karşıtlığını” değil, demokratik, laik ve insan haklarına dayalı bir hukuk devleti tartışmasını içeriyor. Eleştirilerin merkezinde “modern Türkiye’yi kuracak eşitlikçi, çoğulcu, insan haklarına dayalı, demokratik, laik ve hukuk değerlerine mi sarılacağız, yoksa, AKP’nin savunduğu tek adama dayalı monarşik siyasi yapıya mı” sorusu vardır.

Laiklik, monarşi/teokrasi özlemine karşıdır. Demokratikleşmenin ve özgürleşmenin ön koşuludur. Laiklik insanı, aklı, vicdanı ve hakları ile özgürleştirmeyi benimser. Bu özgürleştirme eşit yurttaşlık ve eşit haklara dayanır.

Mücadelenin özü şudur: “Kininin davacısı dindar nesil” yerine, barışın, eşitliğin, demokrasinin, laikliğin özgür ve sosyal insanı oluşturmaktır.

Kin, kibir, bencillik, kıskançlık, iktidar hırsı ve öç ülkesinin karanlık tapınaklarını kurmaya çalışanlara karşı, eleştirel düşünce ve özgürleştirilmiş aklın ışığı ile herkesin eşit koşullarda, eşit haklarla barış içinde, sevgiyle, aşkla, dostlukla, kardeşçe bir arada yaşayacağı aydınlık Türkiye’yi kurmaktır.

birgun.net

Alevi dedesiyle görüşe mahkeme engeli

Sincan Cezaevindeki gazeteci Algül’ün Alevi dedesiyle görüşme talebi “Diğer mahpuslara emsal olur” diyerek reddedildi.

Ankara’da Sincan 1 Nolu F Tipi Cezaevi’nde bulunan gazeteci Miktat Algül’ün Alevi dedesiyle görüşme talebi reddedildi.

Bianet’ten Ayça Söylemez’in haberine göre, Algül, Alevi dedesi ile görüşmek ve Alevi Bektaşi inancını yaşayabilmek için altı yıldır hapishanede hukuki mücadele veriyor.

Algül Bianet’e yazdığı 27 Haziran tarihli mektubunda, “Devlet için Alevi Bektaşiler ‘güvenlik açısından riskli’ olarak algılanıyor ve Alevilik bir inanç olarak görülmüyor” dedi.

Son girişiminde, Alevi dedesiyle görüşme talebini ilettiği Ankara Batı İnfaz Hakimliği, Algül’ün talebini haklı bularak, inancı gereği haftada bir Alevi dedesiyle görüşebilmesine karar verdi.

Ancak bu karara Ankara Batı Cumhuriyet Başsavcılığı itiraz etti, dosya Ağır Ceza Mahkemesi’ne taşındı.

Ankara Batı 2. Ağır Ceza Mahkemesi de “ileride diğer hükümlüler için de emsal teşkil edebileceği” gerekçe göstererek savcılığın itirazını haklı buldu ve Algül’ün Alevi dedesiyle görüşmesini öngören mahkeme kararını iptal etti.

Algül mektubunda ayrıca, kalp ve damar rahatsızlıkları bulunduğunu, Hepatit B, fıtık, şeker ve tansiyon hastası olduğunu, kollarında güç kaybı yaşadığını, mide rahatsızlığı olduğunu da belirtti.

2010’dan beri hapishanede olan Algül daha önce de başvuru yapmış, 18 Mayıs 2015’de talebi kabul edilerek Cem Vakfı Ankara Şubesi’nde görevli Ali Aydın isimli Alevi dedesi ile görüşmüştü. Ancak daha sonra bu hakkı kaldırıldı ve bir daha Alevi dedesi ile görüştürülmedi.

İnfaz Hakimliği: Görüşür, yasal hakkı

Algül yasal yollardan hakkını aramaya devam etti, son olarak başvurduğu Ankara Batı İnfaz Hakimliği 25 Mart 2016’daki kararıyla, Alevi dedesiyle görüşebilmesinin yolunu açtı:

“Algül’ün talebinin 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’un 70. Maddesi ile hükümlü ve tutukluların ziyaret edilmeleri hakkında yönetmeliğin 39. maddesi gereğince hükümlünün inancı gereği din insanı olan Alevi Bektaşi dedesi ile görüşmesi mümkün görüldüğünden, hükümlünün talebinin kabulü ile cezaevi idaresince belirlenecek tarihlerde ve yine cezaevi idaresi tarafından belirlenecek bir Alevi Bektaşi dedesi ile haftada bir kerde görüşme izni verilmesine karar verildi.”

Savcılık: Kişiye özel uygulama

Ancak Ankara Batı Cumhuriyet Başsavcılığı bu karara itiraz etti. İtiraza şu gerekçeler öne sürüldü:

“Kurumun yüksek güvenlikli olması, örgüt mensuplarını, tehlikeli suçluları ve yoğunluk sebebiyle de birbiriyle hasım olanları barındırdığı gözönüne alındığında, güvenlik koşullarının elverişliliğinin öncelikli olduğu,

“Emniyet araştırması yapılmadan görüş yaptırılmasında hükümlünün talebinin kişiye özel bu tarz uygulamalar doğuracağı,

“İleride benzer olaylarda diğer hükümlüler için emsal teşkil edeceği, idareyi de zafiyete uğratabileceği ve kurum güvenliğini olumsuz etkileyeceği…”

Üst mahkeme, görüşme iznini kaldırdı

Ankara Batı 2. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Zikrullah Özbağ, 12 Nisan tarihli kararında savcılığın itirazını haklı buldu ve Alevi dedesiyle görüşülmesinde engel görmeyen Ankara Batı İnfaz Hakimliği’nin kararının kaldırılmasına karar verdi.

Miktat Algül mektubunda, Alevi dedesiyle görüşme yapabilmek için hukuk mücadelesine devam edeceğini yazdı.

(BİANET)