PKK Lideri Abdullah Öcalan’la temas sağlanması için süresiz ve dönüşümsüz açlık grevine girenler arasında sinema yönetmeni Zeynel Doğan da var. “Babamın Sesi” filmiyle ödüller alan Zeynel Doğan, Banu Güven ArtıHaber’deydi. “Ne zaman Öcalan’la görüşüldü, barış hakim oldu. Ne zaman Öcalan tecrit edildi, çatışma sürecine girildi” diyen Zeynel Doğan, Cizre’deki ölümlerden sonra eline kamerasını alamadığını, şu anki durumdan çıkış için sinema yerine bu eylemin daha etkili olacağını söyledi. Zeynel Doğan “Bu eylemle barış isteyenlerin sesi duyulsun” istiyor. Zeynel Doğan’la konuştuğumuz sırada, Diyarbakırlılar da gürültü eylemiyle seslerini duyurdular. Yönetmen Doğan, “Yakacak çok yağım yok, ama direncim var” diyor.
imc tv
Açlık grevinden bir ses: Sinemacı Zeynel Doğan
Alevi örgütleri: Açlık grevine dahil olacağız
Amed’de “Öcalan ile görüşme” talebiyle yarın başlatılacak olan süresiz dönüşümsüz açlık grevine, Alevi örgütleri de destek vereceğini açıkladı. ABF Genel Başkanı Baki Düzgün, “50 Kürt siyasetçinin başlatacağı eylemi saygıyla karşılıyor, her zaman olduğu gibi güç birliğiyle, desteklerimizle yanlarında olacağımızı belirtiyoruz” dedi.
DTK, HDK, KJA, DBP ve HDP tarafından “Gün eylem günüdür” denilerek açıklanan ve “Öcalan ile görüşmenin sağlanması” talebiyle yarın 50 kişiyle Amed’de (Diyarbakır) başlatılacak süresiz dönüşümsüz açlık grevi eylemine bir destek de Alevi örgütlerinden geldi. Yapılan her zulmün karşısında birlik olacaklarını ifade eden Alevi örgütleri temsilcileri, aylar önce “Çocuklar ölmesin, analar ağlamasın” şiarıyla nasıl açlık grevleri tutulduysa zulme karşı yine tutacaklarını, Kürt halkı ve ezilen halklar ile yezidleşen zihniyete karşı bir olacaklarını söyledi.
‘Öcalan ile görüşmeler başlanmalı’
Öcalan’ın özgürlüğünün hem Türkiye siyaseti hem de Ortadoğu ve Türkiye’nin demokratikleşebilmesi için önemli olduğunu vurgulayan Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Başkanı Bülent Felekoğlu, Türkiye’nin içinde bulunduğu çıkmazdan kurtulması için Öcalan’ın üzerindeki tecridin kaldırılması ve görüşmelere başlanması gerektiğini, aksi takdirde Kürt siyasetçileri ile beraber başlatılacak olan süresiz açlık grevine katılacaklarını belirtti.
‘Kürt siyasetçiler açlık grevine mecbur bırakıldı’
Felekoğlu, “Kürt siyasetçilerinin açlık grevine giriyor olması, Türkiye’de artık siyaset üretilmediğinin, siyaset yapabilecek alanların kapatılması sonucu Türkiye siyaset alanlarının açık bir cezaevine dönüştürüldüğünün göstergesidir. Tüm bu uygulamalar ve Kürt önderi Öcalan üzerindeki tecrit maalesef parlamentoda siyaset yapması gerekenleri dışarıda açlık grevi yapmaya mecbur bırakmıştır” diye konuştu. Kürt siyasetçilerin bu yaklaşımını onurlu bir tutum olarak değerlendiren Felekoğlu, “Alevilerin de bu demokratik güç birliği sürecinde elinden gelen desteği sunacağını belirtmek istiyoruz” dedi.
‘Açlık grevi eylemi bizim için kıymetlidir’
Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) Genel Başkanı Baki Düzgün de, 50 Kürt siyasetçinin almış olduğu açlık grevi kararının nedenlerinin doğru okunması gerektiğini belirtti. Siyaset arenasında beklentilerin yerine getirilmemesi ve parlamentonun Kürt siyasetçiler için artık çok da bir şey ifade etmeyeceğini söyleyen Düzgün, “Tüm bu haksızlıklara karşı haklı bir eylemdir. Bizim için de çok kıymetli ve anlamlıdır” dedi.
‘Siyasetçilerin yanındayız’
Kürt siyasetçilerinin barış ve çözüm yollarının açılması adına bedenlerini açlık grevine yatırmasının derin bir anlam taşıdığını kaydeden Düzgün, “Biz insanı inancın merkezine koyan bir inanca sahibiz. Bütün çabalarımız da bu ülkede barış ortamının sağlanması adınadır. Bu anlamda 50 Kürt siyasetçinin başlatacağı eylemi saygı ile karşılıyor, her zaman olduğu gibi güç birliği ile desteklerimizle yanlarında olacağımızı belirtiyoruz” diye konuştu.
Açlık grevine birer günlük destek
Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Genel Başkanı Gani Kaplan ise, daha önce de Alevilerin, Kürt halkı üzerinde uygulanan zulme tepkisini tüm Türkiye ve Avrupa’ya yayılan bir açlık grevi ile gösterdiğini hatırlatarak, “Alınan açlık grevi kararına bizler de birer gün bölgelerimizde destek vereceğiz” dedi. Açlık grevinin son çare olarak başvurulan bir eylem biçimi olduğuna dikkat çeken Kaplan, “Söylenecek söz kalmadığında açlık grevleri yapılır. Kürt siyasetçiler de ellerinden gelen mücadeleyi vermiş ve sonuçsuz kalması üzerine böyle bir eylem kararı almışlar. Bize de olanca gücümüzle destek olmak düşer” diye konuştu.
(DİHA)
Halkın tepkisi Nehir’e geri adım attırdı
Samandağ Belediyesinin, Arap Alevi yerleşkesi Tomruksuyu mahallesinde kurmak için ürettiği proje olan “küçük sanayi sitesi” projesinin halkın yaşam alanlarını, doğayı ve huzurlarını tahrip edeceğini söyleyen Tomruksuyu halkı, bu projenin iptal edilmesini veya hiç kimsenin yaşam alanını, doğasını tahrip etmeyecek başka bir yere kurulmasını talep etti.
Tomruksuyu’ndan gelen dini önderler, avukatlar, sanatçılar, halk, dün belediye meclis salonunda yapılan istişare toplantısında evlerinin yıkılacağını, geçim kaynağı olan arazilerinin ve tarım alanlarının ellerinden gideceğini, bu bağlamda kaygılarını ve taleplerini dile getirdiler.
Toplantıya CHP Hatay Milletvekili Serkan Topal da katılırken, toplantıda konuşan Topal “Ben, Samandağ Belediye Başkanı Mithat Nehir’in kamu yararına yapacağı her türlü hizmeti destekliyorum. Bu, sanayi sitesi olabilir, pazar yeri olabilir; ama halk bize bu bölgede sanayi sitesinin kurulmasını istemediğini söyledi. Biz de dedik ki Mithat beyin bu noktada halkı dinleyeceğini düşünüyoruz. Sanayi Sitesi evlerinizi yıkacak, yaşam alanlarınızı tahrip eden bir bölgede ise bende bu projenin revize edilmesi taraftarıyım. Bu noktada sanayi sitesinin başka bir yerde kurulmasını, yaşam alanlarının dışına alınmasını talep ediyorum. Mithat bey de halkın bu talebini reddetmeyecektir” dedi.
Samandağ Belediye Başkanı Mithat Nehir ise “Biz sizin taleplerinize saygı duyuyoruz, bize sizin güvendiğiniz iki haritacı önerin hepimiz birlikte çalışalım ve projeyi revize edelim” diyerek bu projenin halkın yaşam alanlarını katletmeyecek, halkın taleplerine uygun olacak bir yere taşınmasının vaadini verdi.
Toplantıda söz alan tiyatrocu Nurettin Bolat “Tomruksuyu hızla gelişen bir mahalle. Gelişmemiş olduğu kanısına nerden vardınız? Bu proje huzurumuzu, doğamızı, yaşam alanlarınımızı tahrip edecek. Şu an 200 dükkan ile kurulacaksa yarın bu dükkan sayısı 500’e çıkacak, o zaman daha büyük bir sıkıntı doğuracak. Güzelburç’a gidin oradaki hava kirliliğinin, gürültü kirliliğinin nasıl bir sıkıntı yarattığını görün. Bu projeyi planlarken Tomruksuyu mahallesinin demografik yapısını, sosyal yapısını göz önünde bulundurdunuz mu? Bu sanayi sitesi kurulduktan sonra oraya birçok yabancı kişi gelecek, güvenlik noktasında hiçbir sıkıntının olmayacağının garantisini kim verecek? Biz hizmete karşı değiliz ama hizmetlerin halka zarar vermeyecek bir noktadan hareket edilerek yapılmasını istiyoruz” diyerek projenin tekrar gözden geçirilmesini talep etti.
Avrupa’nın her yerine gittiğini, gittiği hiçbir yerde de bu tür projelerin yaşam alanları içine kurulduğunu görmediğini belirten bir TIR şoförü ise “bu tür projeler yaşam alanlarının içine kurulmaz, bu tür adımlar halka zarar verir” diyerek tepkisini dile getirdi.
CHP Hatay Milletvekili Serkan Topal ve Samandağ Belediye Başkanı Mithat Nehir’in “bu proje revize edilecek ve başka bir yer bulmaya çalışacağız” demesinin ardından toplantı sona erdi.
Elbistan’da 45 bin kişinin zehirlenmesinde son gelişme
Elbistan’da 45 bin kişinin hastanelik olmasına sebep olan nörovirus salgını ile ilgili 2 müdür görevden alındı.
Geçtiğimiz hafta Ceyhan Nehri’nden şehir şebekesine takviye su sağlayan keson olarak bilinen kuyulara norovirüs bulaşması sebebiyle başlayan salgında baş dönmesi, yüksek ateş ve kusma şikayetleriyle 45 bin kişinin hastaneye kaldırıldı. Bunun üzerine KASKİ Genel Müdürü Mustafa Altunok ile Elbistan Şube Müdürü Doğan Soner Demirci görevden alındı. Salgınla ilgili soruşturma başlatan Büyükşehir Belediye Başkanı Fatih Mehmet Erkoç’un görevden aldığı Altunuk’un yerine KASKİ Genel Müdür Yardımcısı Mustafa Uzunlar’ın, Demirci’nin yerine ise Destek Hizmetleri Dairesi Başkanı Fatih Arslan’ın atandığı bildirildi.
KAYNAK: DHA
Elbistan’da insanlar yıllarca lağım ve fabrika atığı içmiş!
Maraş’ın 91 bin nüfuslu Elbistan ilçesinde yaklaşık 50 bin kişi zehirlenme şüphesi ile hastanelik oldu. Elbistan’da incelemelerde bulunan CHP sağlık heyetinden Ankara Milletvekili Murat Emir, gözlemlerini anlattı. Zehirlenen insan sayısına ilişkin net bilgi olmadığını belirten Emir, “Elbistan’a gittiğimizde çok kötü bir manzara ile rastlaştık. Çelişik rakamlar belirtilse de 50 bin civarında insanın üç gün içerisinde hastalanarak acillik olduğu bir kentten bahsediyoruz. İnsanlar mağdur ve gergindi…” diye konuştu.
İnsanların su kaynaklı zehirlendiği için kuyuları göremeye gittiklerini kaydeden Emir, gözlemlerini şöyle aktardı: “Kuyular, Seyhan Nehri’nin doğduğu yerin hemen yanında. Hatta yanında olmakla da kalmıyor, herhangi bir koruma olmadığı gibi kanalizasyonun aktığı da açık bir şekilde görünüyor. Yani resmen lağım akıyor. İnsanların hastanelik olmasına sebep olan Norovirüs, üreme yapmış. Aslında Elbistan’da insanların yıllardır hasta olduğuna tanık olduk. Yaz dönemlerinde muhakkak bir salgın oluyormuş. Kuyularla Seyhan Nehri arasında yakın temas olduğundan insanlar yıllardır resmen lağım ve fabrika atığı içmiş. Halk sağlığı açısından, Sağlık Bakanlığı ve Elbistan Belediyesi tarafından yerine getirilmesi gereken sorumluluklar yerine getirilmemiş.” Emir, bu suların halk sağlığı kurumu tarafından hem bakteriyolojik hem de kimyasal analizlerinin yapılmadığını söyledi.
Sorun yıllardır varmış!
2009 yılında Dünya Bankası’ndan kredi alındığını da belirten Emir, “Paranın sorunları çözmek için kullanılmadığı açık. Nehrin kirletilmesine dahi göz yumulmuş, en basit önlemler dahi alınmamış. Nehrin etrafında insanlar ve hayvanlar dolaşıyor. Türkiye Kömür İşletmelerinin, Şeker Fabrikalarının ve başka fabrikalarının kanalizasyonlarının yanı sıra fabrika atıklarının nehre karıştığı görülüyor. Bu yeni de değil, yıllardır böyle… Ne zaman ki 50 bin kişi hastanelik oldu dikkatimizi çekti” dedi.
/birgün
Britanya Alevi Federasyonu: “Dergahımıza sahip çıkalım”
Britanya Alevi Federasyonu İngiltere Wood Green’de bulunan dergahlarının bitimine yaklaştıklarını açıkladı.
Federasyondan “dergahımıza sahip çıkalım” diyerek yapılan açıklamada, 23 Eylül Cuma Günü yapılacak destek konseri duyuruldu.
Dayanışma konserine Tolga Sağ, Canan Sağar, Gülseven Medar ezgileriyle katkı sunacak.
Federasyon yöneticileri sosyal medyadan yaptığı çağrıyla dayanışma konserine katılımın önemini şu şekilde vurguladı: “Canlar mekanlarımızın, okul,kütüphane, ibadethane ve Hakk’a yürüyen canlarımızın hizmet alanları olduğu bilinci ile bu dayanışmaya sahip çıkalım. Aşk ile…”
Epic Dalston 13 15 Stoke Newington yolu, NİG BBH (Eski Manolya) adresinde, 23 Eylül 2016 Cuma günü yapılacak olan konserde yer alacak dinleti ve gösteriler saat 18:30 ile 23:00 arasında izleyicilerle buluşacak.
Cumhuriyetin Osmanlı Yavuz’u
ERDOĞAN YALGIN
“Sürh-se ragarka-yihun- melametsahtem
Kızılbaşları kötülüğün kanında boğdum!“
İstanbul Boğazının, Karadeniz’e bakan kuzey tarafında, 2013 tarihinde temeli atılan 3. Köprüye; Osmanlı devletinin 9. Padişahı olan “Yavuz Sultan Selim“ adı verildi. Bu ismi öneren ise, İstanbul büyükşehir belediye başkanlığı döneminde (1994-98), o zamanlar, “İstanbul’a üçüncü köprünün bir intihar olacağını!“ söyleyen, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’dı! Aradan geçen yaklaşık 3 yıllık bir zaman içinde, köprünün açılışı yapıldı. 2013 yılında, köprünün adına, zayıf da olsa Aleviler ve bazı sivil toplum kuruluşları itirazlarda bulundu. Fakat bir Türk atasözünde olduğu gibi; “dediğim dedik, çaldığım düdük!“ edasıyla, “astığım astık, kestiğim kestik!“ felsefesi baskın geldi. Keza İstanbul Pendik sınırları içerisinde 2001 yılında Sabiha Gökçen (1913-2001)havaalanı hizmete açıldı. Dış hatlardan iç hatlara yürüyerek gidildiğinde ise duvarları Gökçen’in farklı dev resimleri süslemektedir. Bunlar arasında en ilgi çekeni, Dersim’i bombalaması için, M. Kemal ve İnönü tarafından Gökçen’in uğurlandığı o kareler olduğunu hatırlatmalıyız!
İstanbul’un 3. köprüsünün adı, Yavuz Sultan Selim olarak, ecdatlarının torunları tarafından tarihe kaydedildi. Peki Aleviler neden bu isme karşıdırlar? Çünkü, Yavuz (1470-1520), 1512 yılından itibaren Anadolu’da kırk bin Kızılbaş’ı, Safevi devletinin, dolayısıyla Şah İsmail Hatayi’nin (1487-1524) taraftarı olduğu gerekçesiyle, İslam kadılarından fetva çıkararak kılıçtan geçirdi! Yerlerinden-yurtlarından ettirdi! Kaldı ki Yavuz sadece Kızılbaşları değil, Osmanlı padişahlığı için, babası 2. Beyazıt’ı zehirleyerek tahta (1512) geçmişti! Ayrıca amcasını ve çocuklarını da katletti. 8 erkek kardeşinden çoğunu türlü yöntemlerle (boğdurtarak, kellelerini vurarak, zehirleyerek) öldürürken, onların çocuklarını, eşlerini ve yakın çalışma arkadaşlarını da ortadan kaldırdı. Yani aile içi katliamlar yaparak, Osmanlı tahtına geçip oturmuştu!
Yavuz‘un“Leşkereztaht-ı Stanbulsuy-i İran tahdem/ Sürh-se ragarka-yihun- melametsahtem“ bu Farsça dizeleri; “İstanbul’dan İran üzerine asker gönderip, Kızılbaşları kötülüğün kanında boğdum.“ anlamına gelmektedir. Peki ama neden bu isimde ısrar edildi? Yada neden böylesi bir isim seçilmişti? Ve benzeri soruların cevapları, aslında tarihin dönemeçlerinde gizlidir! O tarih,iyi incelendiğinde Emevi, Abbasi, Selçuki, Osmanlı ve Cumhuriyetin Alevilere karşı olan kinli bakışı, kendisini kolaylıkla ele verecektir.
Uzağa gitmeye gerek yok! 600 yıllık Osmanlı enkazı üzerine kurulan Cumhuriyetin kuruluş felsefesinde, Alevilere yer olmadığı, geçmiş 93 yıldan beri anlaşılmaktadır. Cumhuriyet’in ilk yıllarında, 1921 yılında Koçgiri’de Kürt Aleviler katledilirken, 1938’de ise bu defa Dersim’de Kürt Alevilerine soykırım gerçekleştirildi.Fiilen Cumhuriyetin; Alevili inancına mensup bütün etnik sürekleri dışladığı, ayrımcı politikalarıyla, sadece sömürü vatandaşlık yükümlülüğüyle kendisine bağladığı artık görülmelidir. Alevilerin toplumsal bazda hiçbir sorununa eğilmeyen geçmişten günümüze Cumhuriyeti yöneten kadrolar, Alevi inancının kendine özgü antik değerleriyle Mezopotamya’nın en kadim bir inancı olduğunu ve burada istenilen bir asimilasyonun asla gerçekleşemeyeceğini görmektedirler. Bu sebeple mevcut yapısıyla Alevi süreklerinin; devletin en güçlü saç ayağından birini teşkil eden resmi İslamiyetle, hiçbir zaman uyum içinde olamayacağının farkındadırlar. Fakat Aleviler cephesinde bazı kesimlerin bu gerçeği yeterince görmedikleri gibi, sessiz kalarak da söz konusu köprüye verilen “Yavuz“adının, o kadar da önemli olmadığını düşünmektedirler! 16. Yüzyıldan beri İslam halifeliğini elinde tutan, Osmanlıya; yükseliş dönemini yaşatan bir padişahının adını,aradan geçen 500 yıllık bir zaman sonunda, 21. yüzyılda, hem de mağdur-maktul Alevilere inat, köprü adı olarak yaşatmakta bir bahis görmemektedirler. Doğrusu bu sürecin tarihsel arka planını, başta Alevi aydınları, örgütlü yapıları olmak üzere Pir-i Piranları ve talipleri iyi düşünmelidirler. Çünkü burada, söylemde ve resmiyette Cumhuriyetin vatandaşları olarak kabul edilen milyonlarca Alevi, aslında hiçe sayılmaktadır. Bu da göstermektedir ki; Aleviler, anayasasında laiklik kavramı olan bu Cumhuriyetin zahiri görünümünde vatandaşı, batıni manada ise düşmanı olarak algılanmaktadırlar. Esas itibariyle bu tezimizin en belirgin dayanağı; M. Kemal’in bir eseri olan bugünkü Diyanet İşleri Başkanlığı gösterilebilir.
Diyanet İşleri Başkanlığı; Osmanlı devletinde dini konularda en yüksek derecede bilgi ve yetkiye sahip olan “Şeyh-ül İslam“ kurumunun devamı olarak, M. Kemal tarafından tesis edilmiştir. Şeyh-ül İslam kurumu, Kur’an esaslarına göre fetva verir ve uygulanması için gereğini yaptırırdı. 3 Mart 1924 tarihinde M. Kemal ve arkadaşları tarafından lağvedilen bu kurumun yerine, bugünkü Diyanet İşleri Başkanlığı kuruldu. Direk M. Kemal’e, yani Başbakanlığa bağlandı. Günümüzde dev bir bütçeye sahip olan Diyanet, bütün içtihatlarıyla sadece Hanefi mezhebine, resmi Türk-İslam sentezli politikaların kökleşmesine yarayacak bir tarzda faaliyetlerini yürütmektedir. Gelmiş-geçmiş bütün Cumhuriyet hükümetleri; bu kurumun geliştirdiği resmi İslami çizgiyle hareket ettikleri artık bilince çıkarılmalıdır. İşte bu anlamda, 3. Köprüye “Yavuz Sultan Selim“adının neden verildiği, biraz daha net bir biçimde görünüme çıkacaktır.Bundan böyle Cumhuriyet, laiklik, ulus ve benzeri gibi kavramlar altında yaşatılan, bir Osmanlı devlet sisteminin olduğu üzerinde iyi düşünülmelidir.
yeniozgurpolitika.com
Kemalistler nasılsınız?
Bence ortada o kadar da yeni bir durum yok. Yeni olan, CHP’nin ilk kez laiklik, özgürlükçü takiyesi yapmadan, açıkça kendi kimliğini ortaya koyması oldu. Tabii bu durumda kendisini dini konumlanışa göre ilerici, modern gören Kemalistler sudan çıkmış balığa döndüler. 20 milletvekilleri yok ki, alıştıkları tarzda yollarına devam etsinler.
Cumhurbaşkanlığı seçimlerine giderken memleketin manzarası trajikomik bir hal almış vaziyette. Partiler için ibretlik bir durum söz konusu.
Ama hepsinden önemlisi kendisini cumhuriyetin biricik sahibi gören, ali kıran baş kesen edalarla yaklaşık 90 yıl bu toprakları devrimcilere, demokratlara, kadınlara, alevilere, Müslümanlık dışındaki inançlara cehenneme çeviren Kemalistlerin hali.
Diyeceksiniz ki bu listede Müslümanlar neden yok. Tabii ki Müslümanların bir kısmı da Kemalistlerden çekti, çekmedi değil ama onlar devletin dini islam olan bir “laik cumhuriyetin” evlatları olarak hep devletçe beslendiler. Diyanet başkanlığı somutluğunda “laik” devletin iktidarıyla ortaklaştılar. Çok küçük bir azınlık bunun dışında kaldı.
Tıpkı AKP’nin IŞİD, El Kaide, El Nusra gibi çeteleri beslemesi, güçlendirmesi gibi, Kemalist devlet de siyasal islamı besleyip büyütmüş, kendi pis işlerinde kullanmıştır. Yeşil kuşak projesi, Türkiye’de yükselen sosyalist harekete karşı kullanılan eli silahlı çeteler, devlet içine yerleştirilip beslenen cemaatler hep buralardan ve yanı sıra Türk milliyetçisi çevrelerden oluşturuldu.
Atatürk’ten, Menderes’e, Demirel ve Özal’dan Erdoğan’a dek bu gelenek değişmedi. Hangi devrimci güç yükselişe geçtiyse bunlar o kesimin boğazına sarılmak için sokağa salındılar. Sosyalistlerin, Kürtlerin, aydınların katillerine bakın, hepsi aynı kaynağın imalatları.
Bu tesadüf değil, devletin bizzat yürüttüğü politikanın ta kendisi.
Özellikle 12 Eylül darbesi sonrası ve Özal hükümetiyle beraber cemaatlerle ilişki açık açık geliştirilmiş, devletin üst kurumlarında bunlar ağırlanmış, sırtları sıvazlanmıştır.
Erbakan’dan Gülen’e, oradan Erdoğan’a dek bu strateji yürütüldü. Zaten Erdoğan da yine CHP’nin yani Atatürk’ün partisinin Genel Başkanı Deniz Baykal’ın kıyağı ile önce vekil seçildi, sonra başbakan oldu.
Baykal, ABD ve Türkiye sermayesinin birlikte yaptığı çarşıdaki hesap evde tutmayınca, boynuz kulağı geçti.
Boynuz kulağı geçmekle kalmadı Baykal kaset skandalıyla tahtından indirildi. Elleriyle büyüttüğü canavar sonunda Baykal’ı yedi.
Şimdi gelinen “yeni durumla” Atatürk’ün partisi olan islami laik CHP’nin cumhurbaşkanlığı seçimlerine ılımlı bir İslamcı adayın gösterilmesi oldu.
Şaşırtıcı mı, ilk elden evet ama üzerinde düşününce değil. CHP zaten islam diniyle hiç sorun yaşamadı ki. Zaten aday olarak gösterdiği kişi de ılımlı islamı savunuyor. ABD ve sermaye ile iç içe geçmiş bir ömrü var. Huyu suyu aynı CHP.
CHP’nin adayı Türkeş’in de yakını, danışmanı falanmış. Bu da şaşırtmıyor, zira CHP kurulduğundan bu yana faşistti.
Bence ortada o kadar da yeni bir durum yok. Yeni olan, CHP’nin ilk kez laiklik, özgürlükçü takiyesi yapmadan, açıkça kendi kimliğini ortaya koyması oldu.
Tabii bu durumda kendisini dini konumlanışa göre ilerici, modern gören Kemalistler sudan çıkmış balığa döndüler. 20 milletvekilleri yok ki, alıştıkları tarzda yollarına devam etsinler.
Sahnede yine Deniz Baykal olmasına rağmen.
90 Yıla yakın süre devletin sahibi olmuş, işçilere, emekçilere, kadınlara, Müslüman olmayanlara, Kürtler başta olmak üzere halklara, Alevilere, sosyalistlere tarifsiz zulümler yapmış Kemalistler şimdilerde ortada, yetim kaldı.
Cumhurbaşkanlığı seçimlerine aday dahi çıkartamıyorlar. Oysa nasıl bir forsları vardı hepimiz hatırlıyoruz değil mi cumhurbaşkanı seçilirken. Burunlarından kıl aldırmazlardı. Hoş genel olarak hep fors atarlardı ya, neyse.
Yarattıkları canavarın karnında, karın ağrısına bile neden olamayacak kadar çaresizler. İlk kez iktidarı elden kaçırdılar, eziliyorlar, hırpalanıyorlar, hor görülüyorlar. Oysa onlar hep başkalarına bunu yaparlardı.
İktidara kim gelse ilk olarak saldırıya uğrayan birkaç toplumsal grubun üyesi olarak birkaç gündür bunları düşünmekteyim. Çaresizliklerini, öfkelerini tahmin ediyorum. Ama işte ne ekersen onu biçersin.
Kemalistlerden çok çekmiş bir Kürt, kadın, Kızılbaş ve komünist olarak sormak istiyorum:
Kemalistler nasılsınız?
19.06.2014
Yavuz Selim ve vicdansız tarihçiler!
Üçüncü köprüye “Yavuz Sultan Selim” ismi verilmesi bazı tartışmaları yeniden gündeme taşısa da, köprünün ismine yönelik tartışma “kıyısından köşesinden” yapılıyor. Bu konuda 11 Haziran 2013 tarihinde Yurt Gazetesi’nde yazdığım “Yavuz Selim ve Vicdansız Tarihçiler” başlıklı yazımı yeniden yayınlıyorum. Necdet Saraç
Yavuz Selim ve vicdansız tarihçiler!
Öyle bir yere geldik ki, bu toplumun önemli bir çoğunluğu uzun süredir “katliama” bile “katliam” diyemiyor! Korkuyor, ürküyor, katliam demek “çok sert” geliyor. Nasıl tarif ederseniz edin, ortada böyle bir durum var! Bu gerçek yalnızca toplumun “en geri, en alt düzeyinde” yok, asıl olarak “yukarıda, en tepe de” var… Parti üyeleri, taraftarları hatta yöneticileri apolitikleşmiş durumda. Bunun bir nedeni siyasi iktidarın yarattığı, itirazların ve aykırılığın olmadığı yeni siyasal atmosfer, diğeri de bu siyasal iklim karşısında “masaya yumruğunu vuracak” güçlü ve “politik” bir muhalefet hareketinin olmaması! İktidar kendisini çok güçlü gördüğü için, karşısındaki herkesi de sinek gibi görüyor. Bundan dolayı da kendisi gibi düşünmeyen, davranmayan, hatta algılamayan herkese karşı çok saldırgan: İki ayyaş vurgusu, Taksim Gezi Parkı ile ilgili “kim ne derse desin biz bildiğimizi yaparız” tavrı ve son olarak üçüncü köprüye göstere göstere Yavuz Sultan Selim adının verilmesi bunu gösteriyor… Yavuz Selim’in adı geçtiğinde bile içi “cız” eden “lanet okuyan” milyonlarca insan orta yerde dururken, köprüye Yavuz Selim isminin verilmesi siyasi açıdan AKP’nin bir meydan okuması olduğu gibi, bir başka açıdan da büyük bir vicdansızlıktır… Bu vicdansızlık ayan beyan ortadayken, Sünni aydınların, yazarların, İlber Ortaylı örneğinde olduğu gibi Yavuz’un Alevilere yönelik katliamını “bu bir mezhep katliamı değil, isyanın sert bir biçimde bastırılmasıdır” diye sunmaları resmi tarihin tekrarından başka bir şey değildir!
***
İdris-i Bitlisi “Heşt Behişt” adlı ilk “resmi” Osmanlı tarihini yazan önemli biri. Yavuz Selim’in hayatını anlatan “Selim Şah-Name” adlı kitabı da o yazmış. Hicabi Kırlangıç’ın derlediği bu kitap Türkiye Cumhuriyeti Kültür Bakanlığı tarafından 2001 yılında 3 bin adet bastırılmış. İsteyen bu kitabı hemen bulabilir. Hani “yok canım bu kadar ölüm yok, bu abartıdır” ya da İlber Ortaylı gibi “yok canım bu ölümler mezhepsel değil” deniyor ya… Bakın Selim Şah-Name’de İdris-i Bitlisi “Din Sultanının İran topraklarına yönelmesi ve Mülhit (dinsiz, imansız) Kızılbaş’ı ortadan kaldırmak amacıyla Acem diyarına düzenlenecek seferin hazırlıkları konusundaki hikayenin mazlum felsefesi” diyerek neler yazmış:
“Akıllılık öncelikle evdeki düşmanı düşünmektir. Kızılbaş ordusu çoktur, bu ordunun esası Anadolu’dadır. Sufi benzeri kimselerin oğullarından ve bağlılarından, Anadolulu çapulcu Kızılbaşlardan oluşan bir ordudur. Anadolu insanlarından ordu toplanmıştır. Öncelikle Süfi tabiatlı kişiler arasından asker seçilmiştir. Öncelikle bu bağlantıyı koparmak, fitnenin başını ortadan kaldırmak gerekir. Bilgin tabiatlı Sultan, bu topluluğa bağlananları kısım kısım, isim isim kaydetmeleri için her yöreye katipler bilgili katipler gönderdi. Yediden yetmişe herkesin adının yüce makamlı divana getirilmesini istedi. Yazıcılar isimleri deftere kaydedince yaşlı ve gençlerden oluşan kayıtlıların sayısı kırk bin oldu. Ulaklar yazılan defterleri her yörenin hakimine ulaştırdıktan sonra her yörede
keskin kılıç, adım adım yazılanlara yöneldi. Bu öldürülenlerin sayısı hesaplanan kırk bini aştı.” (Hicabi Kırlangıç, İdris-i Bidlisi Selim Şah-Name, Kültür Bakanlığı, 2001, s. 136)
İdris-i Bitlisi, kırk bin kişiyi öldürten ve “şuurlu kalpli ve bahtiyar” diye nitelendirdiği Yavuz Selim için övgüyü de unutmaz ve katliamı “din bahçesinden kötü otları ayıklamak” olarak değerlendirir: “İtaat bakımından Hakk’tan kim yüz çevirirse Hak onu siyaset kılıcıyla öldürür. Anadolu’da şeriat gelenekli nalların yerinde kötü otlar bittiğinden, düzeni sağlamak için tam adaleti gözetip, araştırarak din bahçesinden kötü otları kin orağı ve kılıcıyla biçmek Şah’a vacip oldu.”
Her şey aslında bu kadar açık… Bu açıklığa kadar varsayalım ki, katledilenlerin sayısı kırk bin değil de dört bin. Sayı dört bin olunca katliam gerçeği mi değişecek? Ya da öldürülenlerin sayısının az olması, Yavuz Selim’in Kızılbaş düşmanlığı gerçeğini mi ortadan kaldıracak?
Bu gerçeğe rağmen, “Sünni ulema” maalesef tarihi görevini yapıyor ve elini vicdanına koyup konuşma yerine katliam bile diyemediği binlerce insanın ölümünü “isyanın bastırılması” yalanıyla hafife almaya ve normal karşılamaya davet ediyor. Tıpkı, 500 yıl önceki İdris-i Bitlisli gibi.
Necdet Saraç (11 Haziran 2013, YURT Gazetesi)
Aleviler Güç Birliği’yle kendilerini savunacak
ABF Genel Başkanı Baki Düzgün, Türkiye’de savaş ve kandan beslenen bir yapı olduğunu, buna karşı Emek ve Demokrasi İçin Güç Birliği altında mücadele vereceklerini söyledi. Düzgün, Alevilere yönelik saldırılara dikkat çekti ve “Biz Güç Birliği’yle birlikte hem Alevilere hem de tüm ötekilere yönelik saldırılar olduğu taktirde meşru savunma hakkımızı kullanacağız” dedi.
Meclis tarihindeki en çoğulcu yapının oluşmasına yol açan 7 Haziran 2015 seçimlerinin inkar edilmesi ve savaş konseptinin devreye sokulmasıyla birlikte demokratik çevreleri bir araya getirip, ortak bir mücadele hattı izlemek için verilen yoğun çabalar sonuç verdi. Geçtiğimiz günlerde Ankara’da yapılan bir toplantıda Emek ve Demokrasi İçin Güç Birliği kuruluşunu ilan etti. Aynı zamanda savaşa karşı barış mücadelesini de öne çıkaracak olan Güç Birliği, 1 Eylül Dünya barış günü etkinliklerinin hazırlıklarını da sürdürüyor.
Onlarca farklı kurumun bir araya getiren Güç Birliği içinde Alevi toplumu aktif rol oynayacak. Alevi toplumun en kitlesel kurumu olan Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) Genel Başkanı Baki Düzgün, içinde bulundukları Güç Birliği’ne dair değerlendirmelerde bulundu.
Kürt illerinde başlayan savaş süreci ardından ABF bileşenlerinin açlık grevi eylemlerini hatırlatan Düzgün, Güç Birliği’nin oluşma zeminini, “Savaşlar olmasın, çocuklar ölmesin’ şiarıyla eylemelerimize başlamıştık. Bu ülkede 40 yıldır savaş var. Çocuklar ölüyor. Her gün şehirlere cenazeler gidiyor. Bunları yaşamamız için barış ve demokrasi mücadelesi gerekiyor. Ve bunun tek yolu da demokratik kurumların ve samimi siyasi partilerin bir araya geldiği cephenin oluşmasından geçiyordu. Bizde Güç Birliği’ni oluşturma kararı aldık” sözleriyle ifade etti.
‘Kandan beslenen bir yapı var’
Türkiye’de kandan beslenen bir yapı olduğunu ve buna karşı ezilenlerin yan yana gelerek mücadele kararlılığı gösterdiğini ifade Düzgün, “10 Ekim Ankara katliamı öncesinde KCK, barışa dair umut veren açıklamalar yapmıştı. Ardından Gar katliamı yaşandı. KCK yine bir deklarasyon yayınladı çağrılara yanıt verdi. Ancak bu kez de 50’den fazla yurttaşın katledildiği yurtseverlerin düğününde, Antep’te bomba patlatıldı. Buna karşı en doğru şey ortak demokrasi mücadelesinin yükseltilmesi” dedi.
‘İç savaş tehlikesini görüyoruz’
Düzgün, Güç Birliği oluşması için Alevi kurumlarını uzun süredir yoğun çaba harcadığını ifade etti. Alevilerin, Türkiye’de bir iç savaş ihtimalini gördüğü ve bunun tedirginliği içinde olduğunu belirten Düzgün, “Biz Aleviler olarak Güç Birliği’ni gelişmesi için bundan sonra da her türlü sorumluluğu yerine getireceğiz. Bir iç savaştan en çok zarar görecek olan Alevi ve Kürtlerdir. İlk hedef her zaman onlar olmuştur. Sınıf eksenlik mücadele veren emek örgütleri her zaman hedeftir. Biz bu tehlikeyi görürken nasıl sessiz kalamazdık ve Güç Birliği hamlesini yaptık. Barışın gelmesi, özgürlüklerin genişletilmesi için öncü rol oynamaya kararlıyız” şeklinde konuştu.
‘Eşit yurttaşlık’
Düzgün, Güç Birliği’nin ileriki günlerde yeni bir program açıklanacağını ifade etti. Güç Birliği’nin programı ve talepleri arasında “eşit yurttaşlık” talebinin olduğunu da dile getiren Düzgün, “Biz Aleviler için eşit önemli olan yurttaşlık her inanç ve kimliğin özgürce aynı yaşamsal koşullara sahip olmasıdır. Toplumsal bir sözleşme altındaki ortaklaşmadır. Sorunlarımızın büyük bir bölümünü çözeceğini düşünüyoruz. Güç Birliği altında da eşit yurttaşlıkta ısrarımızı sürdüreceğiz” dedi.
‘Kendimizi savunacağız’
Düzgün, darbe girişimi ardından cemevleri, dergâhlar ve Alevi mahallelerine yönelik saldırılara işaret etti ve “Artık çok net şekilde Aleviler saldırılara karşı meşru savunma hakkını kullanacaktır. Mahallelerimize, Alevi kurumlarının yöneticilerine sürekli tehditler söz konusu. Türkiye’yi geren OHAL ve KHK gibi kararlar alınacağını ortamı yumuşatan politikalara gidilmeli. Biz Güç Birliği’yle birlikte hem Alevilerin hem de tüm ötekilere yönelik saldırılar olduğunu taktirde meşru savunma hakkımızı kullanacağız” dedi.
‘CHP tabanını Güç Birliği’ne katmak istiyoruz’
Düzgün, Alevi kitlelerin oy verdiği CHP yönetiminin, Güç Birliği’ne katılma davetini reddetmesi ve Yenikapı’da “milli mutabakatı” seçmesini de değerlendirdi. CHP yönetimi ve tabanı arasında önemli farklılıkların olduğunu söyleyen Düzgün, şunları ifade etti: “CHP tabanını büyük bir bölümü Yenikapı ittifakından rahatsız. Büyük bir kesim mücadele etmeyi arzuluyor. Biz bu kesimleri Güç Birliği içine katmak istiyoruz” dedi.
Düzgün, Güç Birliği’nin şu anki haliyle sınırlı kalmayacağı yerellerde bulunan bir çok kurumu da dahil ederek, genişleyeceklerini aktardı.
‘Sokaklara hakim olacağız’
Düzgün, 1 Eylül Dünya Barış Günü’nde Güç Birliği’nin alanlara çıkacağını söyledi ve şunları ekledi: “Artık klasik anlamda basın açıklamaları ve benzeri pratiklere dahil olunmayacak. Sokakları tutacağız. Kitlesel mitingiler örgütleyeceğiz. Daha güç bir şekilde sokaklara hakim olacağız.”
DİHA