Ana Sayfa Blog Sayfa 6272

Karanlığın temsilcileri döktükleri kanda boğulacaktır!

Gaziantap’te bir düğüne yönelik patlatılan bomba sonucu çoğunluğu HDP’li onlarca Kürt yurttaşı yaralanmış ve ölmüştür. Başta bu alçakça saldırıyı yapanları ve yaptıranları nefretle kınıyorum. En son gelen bilgilere göre ölü sayısı 50 yaralı sayısı ise 94 olarak belirlenmiştir.

Biliyoruz ve görüyoruz ki böylesi bir saldırıyla bir iç savaşın fitili ateşlenmek istenmektedir. Rojava’da yenilen, arkasına bakmadan kaçan IŞİD sürüleri Türkiye’ye sığınıyor. Türkiye devleti bunların sürüler halinde Türkiye topraklarına girmesine göz yumuyor. Aynı zaman diliminde Esat güçleri ve İran taşeronu Hizbullah tarafından Heseke’ye saldırılıyor.

Bunların tesadüf olduğunu düşünmek büyük bir yanılgı olur. Bölgenin sömürgeci devletleri, Kürt halkını yüzyıllardır boyunduruk altında tutan güçleri; statükonun değişmesini istemiyorlar. Kürtlerin insan olmaktan doğan temel hak ve özgürlüklerini elde etmesini istemiyorlar. Kürt halkı ise bütün bu alçak sürülerine karşı, şanlı bir mücadele sürdürmekte ve devam etmekte de kararlı görünüyor.

DAİŞ katillerinin yenilgiye uğraması ve Suriye Demokratik Güçlerinin giderek güçlenmesi Esat’ı da, Türkiye’yi de, İran’ı da korkutmuştur. Birbirini boğmaya çalışan ve olmadık hakaretleri yapan Suriye, İran ve Türkiye sıra Kürtlere gelince tüm bu çelişkileri, düşmanlıkları bir tarafa bırakarak birleşiyorlar ve saldırıya geçiyorlar.

AKP İktidarı bir an önce DAİŞ çetelerini ülkeden kovacağına, içlerinde IŞİD katillerinin de bulunduğu güruhları sokaklara yandaş diye sürerek bu tür alçakça katliamlara çanak tutmaktadır.

Gaziantep’te Kürt halkına karşı yapılan bu alçakça saldırıdan sonra tekbir getirerek sokaklara dökülen gerici yobazlar, hastanelere kan vermek amacıyla koşan Kürt halkını engellemeye çalışırken, güvenlik güçleri bu duruma seyirci kalmaktadır. Bu yobaz sürüsü bir yandan da Kürtlerin ve Alevilerin yaşadığı mahallelere saldırı girişimleri yapabilmektedir. Öte yandan yandaş medya utanmazca ölenlerin Kürt mü Türk mü olduğunu tartışabilmektedir.

Oysa her şeyden önce ölenler insandır, bu ölenlerin birçoğu çocuk ve kadındır. Ve bu olay aynı zamanda bir ilktir. İlk defa bir düğüne saldırılmıştır. Sivil halkı hedef alan bu tür eylemlerle topluma korku psikolojisi yayılarak, evlerine hapsedilip teslim alınmaya çalışılmaktadır.

Saldırı Minbic yenilgisini hazmedemeyen IŞİD canilerince yapılmış görünüyor. Bundan böyle düne kadar iktidarı birlikte paylaştığı FETÖ’cü ikiz kardeşini sahne dışına itmeye çalışan AKP iktidarı yakın gelecekte, devrimcileri, Kürtleri ve Alevileri bu iç savaşın boy hedefi yapacaktır. Nitekim Özgür Gündeme ve onu destekleyenlere yönelik yapılan saldırı ve gözaltılar bunun göstergeleridir. FETÖ’cü güçleri devlet içinde temizlediklerine inandıkları gün, becerebilirlerse Kürt Özgürlük Hareketini fiziken imhaya, onu destekleyen kitleleri korku ve zulüm ile yerinden yurdundan ettirerek Kürdistan’ın demografik yapısını değiştirmeye çalışacaktır.

Zaten 15 Temmuz öncesi Ergenekoncu generallerle yaptığı anlaşma gereği Kürdistan şehirlerinde “taş üstünde taş, baş üstünde baş bırakmamaya” yemin etmişlerdi. Nitekim Kürdistan’ın birçok kenti yerle bir edildi. Ancak hesaplar tutmadı. Bütün bu saldırılara ve katliamlara karşı, Kürt halk direnişi daha da güçlenerek yayıldı, gelişti. Bugün Kürt halkı yaşanan bunca zulme karşın Kürdistan’da yaşamaya ve direnmeye devam ediyor.

Rojava Kürtleri zafer üstüne zafer kazanıyor. AKP ve yandaşı bölge gerici güçlerinin, Daişlerin, El Nusraların, Fetih Tugaylarının, kısacası bil cümle katil sürülerinin çılgınlığı bundandır. Daiş çaresizlikle sivillere saldırıyor, AKP seyrediyor, sahte gözyaşları döküyor ve halkların çıkarları için canlarını ortaya koyanlarla, halkları yok etmeye and içmiş katil sürülerini bir ve aynı göstermeye çalışıyor. Esat’ın PYD PKK’nin uzantısıdır söyleminin üstüne atlayarak buradan bir sonuç almaya çalışıyor.

Oysa onlar da biliyorlar ki, nasıl ki bölge gericilerinin ideolojik birliktelikleri veya yakınlıkları varsa, bölgenin ilerici, devrimci güçlerinin de ideolojik yakınlığının olması olağandır. Bu yapılar her ne kadar aynı ideolojiyi savunsalarda, kendilerine özgü bir iç işleyişleri, programları ve farklı öncelikleri vardır. Dünya’da birbirine yakın ideolojileri olan örgütlenmeler ne kadar bir ve aynı ise; PKK ile PYD’de o kadar bir ve aynıdır. Şimdi AKP ile DAİŞ aynı örgüttür dersek doğru mu olur? Tüm Selefi örgütler bir ve aynıdır dersek doğru mu olur?  Eğer bu doğru dersek ve kabul edersek PKK ile PYD bir ve aynı örgüttür diyebiliriz o zaman.

Gaziantep’te sokakta kına gecesi yapan, 90’larda devletin yürüttüğü kirli savaş yüzünden yurtlarından göç edip gelen Kürt halkına bu alçakça saldırıyı yapanlara ve yaptıranlara karşı sesimizi yükseltmenin zamanı geldi de geçiyor. Bu duruma sessiz kalınırsa bu tür eylemlerin arkası gelecektir.

Bu duruma göz yuman AKP iktidarına demokratik eylemlerle cevap olunmazsa daha çok Kürt, Alevi ve devrimci kanı akacaktır. Tıpkı Suruç’ta, Ankara’da Diyarbakır’da olduğu gibi.

Gaziantep saldırısı bir ilktir, ilk defa bir düğüne saldırılmıştır. Bu ne bir yürüyüştür, ne bir mitigtir. Mahallesinde çocukları evlendiği için eğlenmeye çalışan insanlara saldırılmıştır. Bunun adı kör şiddettir. Amaç halkta korku ve panik yaratarak toplumlar arasında güvensizlik yaymaktır. Amaç herkesin birbirine kuşku ile yaklaşmasını sağlayarak, her an bir iç çatışmayı tetikleyecek provakatif bir zemin yaratmaktır.

Eğer bu tür insanlık düşmanı saldırılara karşı çıkmaz ve ardındaki güçleri deşifre edip teşhir ve tecrit edemezsek, işte o zaman saldırganlar hedefine varmış olacaktır. Şimdi sizden korkmuyoruz ve korkmayacağız diye hep birlikte bu alçakça saldırılara karşı tek ses, tek yürek olma zamanıdır. Katledilenin etnik kökenine, siyasi eğilimine bakmadan, amasız, fakatsız sahip çıkma zamanıdır. Eğer birleşmezsek, susarsak, bana dokunmayan bin yıl yaşasın dersek, bilin ki karanlığın temsilcileri aydınlığa galebe çalacaktır.

O halde sloganımız hep aynı olmalıdır; “Susma sustukça sıra sana gelecek….. “

İzmir’de 2 Temmuz eylemine TCK 301 soruşturması

İzmir’de Madımak katliamını protesto eyleminde atılan sloganlar gerekçe gösterilerek, eyleme katılanlara dava açıldı. TCK’nın (Türk Ceza Kanunu) 301’inci maddesinden açılan soruşturmaya göre protestoya katılanlar, “Türkiye Cumhuriyeti Hükumetini alenen aşağılamak” ile suçlanıyor.

Sivas’ta 33 kişinin yakılarak öldürüldüğü Madımak Katliamı’nın yıl dönümünde İzmir’de yapılan eyleme katılanlar hakkında soruşturma açıldı. Emniyet müdürlüğünün talebi üzerine İzmir Cumhuriyet Savcısının açtığı soruşturmada TCK’nın 301’inci maddesinin ihlal edilmesi gerekçe gösterildi.
İzmir’de yapılan eylemde atılan “Sivas’ı yakanlar AKP’yi kuranlar”, “Hırsız-katil AKP”, “Katil devlet hesap verecek” sloganlarının suç olduğu iddia edildi.
İfade için Güvenlik Şube Müdürlüğü’ne çağrılanlara, eylemde çekilen fotoğraflar delil olarak gösteriliyor.

“6 AYDAN 5 YILA KADAR HAPİS CEZASI”

TCK’nin 301’in maddesi ise şu şekilde:
MADDE 301. – (1) Türklüğü, Cumhuriyeti veya Türkiye Büyük Millet Meclisini alenen aşağılayan kişi, altı aydan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(2) Türkiye Cumhuriyeti Hükumetini, Devletin yargı organlarını, askeri veya emniyet teşkilatını alenen aşağılayan kişi, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

SİVAS KATİLLERİNİN AVUKATLARI AKP’NİN MİLLETVEKİLLERİ OLDU

1993 yılında aralarında şairler, yazarlar, ozanlar, sanatçıların bulunduğu 33 insanın diri diri yakılmasına neden olan zihniyet, gerçek anlamda yargılanmadı. 93 yılında başlayan yargılamada ise Sivas katillerinin avukatlığını yapanlar yıllar sonra Refah Partisi ve dönemin iktidarı AKP’nin milletvekilleri ve bakanları oldu.

İşte bunlardan bazıları: Av. Şevket Kazan, Refah Partisi eski Milletvekili, Av. Celal Mümtaz Akıncı, AKP oylarıyla Anayasa Mahkemesi Üyesi, Av. Hayati Yazıcı, AKP Hükumetinde bakan, Av. Ali Bulut, AKP Maraş Milletvekili, Av. Haydar Kemal Kurt, AKP Isparta Milletvekili, Av. Zeyid Aslan, AKP Tokat Milletvekili, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın eski avukatı. Av. Faik Işık.

KAYNAK: EVRENSEL GAZETESİ

Mustafa Suphi’lerden bu yana ‘devlette süreklilik…’

Karadeniz denilince akla mikro milliyetçilikten tutunda ırkçılığa, HES’lerle mücadeleden Terzi Fikri’nin hikayesine kadar uzanan, iç içe geçmiş bir sarmaldan söz edebiliriz. Karadeniz hırçındır, derindir, yaralıdır, inatçıdır! Bir de ‘komünist’ düşmanıdır!

80 sonrası yaşanılan ‘temizleme’ politikası Fatsa’nın sembol belediye başkanı olan Terzi Fikri’nin (Fikri Sönmez)getirdiği yenilikleri de alıp götürmüştü. 80 sonrası Fatsa’ya yapılan operasyonda Terzi Fikri tutuklandı. 5 yıl kaldığı hapishanede kalp krizi sonucu hayatını kaybetti.

Aslında Karadeniz, 1921 yılında 15’leri derin sularına aldığında Türkiye’nin bir utancı olarak kalmıştı.

***

1921 yılından bu yana “devlette süreklilik esastır” geleneği sürüyor!

15’lerin hikayesi ne kadar derinse, o kadar da trajediydi... Türkiye Bolşevik Fırkası Başkanı gazeteci Mustafa Suphi, eşi Maria ve 13 yoldaşı Ankara’da Mustafa Kemal ile görüşmek için Bakü’den yola çıkmıştı…  Devlete güven olmayacağını o yıllarda da öğretmişti! Mustafa Suphi ve arkadaşlarının yolu Erzurum’da kesildi devletin sırtını sıvazladığı bir güruh tarafından!

Devletin o yıllarda da kalesi olan Trabzon’a yönlendirildiler. Her şey kurgulanmıştı! Trabzon o yıllarda ittihatçi örgütlenmenin kalesiydi… Çetelerin en yoğun, en güçlü olduğu yer!

Suphilerin yola çıktığından sadece Mustafa Kemal’in haberi var sanılıyordu, oysa ki Ankara’dan giden şifreli telgrafla herkesin haberi olmuştu!

Her zamanki gibi devlet gereğini yerine getirecekti! Mustafa Kemal’in sağ kolu Topal Osman’a çalışan Kahya Yahya kendisine verilen görev için kolları sıvamıştı. 93 Sivas katliamı gibi camiden çıkanlar “, “Rusya’da soydaşlarımızı katledenler geliyor” diyerek propagandaya başlamışlardı bile… Linç girişimiyle çamurlarda sürüklendiler. Suphi “hükümetin bilgisi dahilinde geldiklerini söylese de kar etmedi!

Ardından da  Trabzon’da Mustafa Suphi ve yoldaşlarını bir takaya bindirdiler… Ülke dışı edileceklerini zannediyorlardı ama o yolculuk ölüm yolculuğuydu…

15 kişi tekneye bindi 2 mil gitmeden arkadan Kahya Yahya ve adamlarının teknesi yetişti. Mustafa Suphi ve arkadaşlarını bıçakladılar, ayaklarına taş bağlayıp Karadeniz’in derin sularına attılar. Geri de Maria kalmıştı. Maria komünist bir kadın, aşkı ve yoldaşlığı bir arada sarmalamış, yürekli bir Sovyet kadını… O  teknede ölmedi ama binlerce kez öldü. Kahya Yahya Maria’yı aldı, defalarca tecavüz etti. Bölgenin zenginlerine sattı Maria’yı… Rivayete göre de Maria Trabzon’da sokaklara atıldı, delirdi ve öldü…

***

‘Deniz kazası’ denilerek katliamın üzeri kapatılmaya çalışıldı, Topal Osman kendi adamı olan Kahya Yahya’yı öldürdü.  katliamı araştırmak isteyen Şükrü Ali Beyi de kaçırıp boğdu. Mustafa Kemal’le arası bozulunca Topal Osman da öldürüldü. 2 yıl içinde de bu katliamın üzeri kapatıldı.

1920’lerden bugüne uzandığımızda devlette sürekliliğin esaslılığına kanıt bir olay bu da… Çünkü Olaydan iki ay sonra Sovyetler Birliği ile Ankara Hükumeti arasında dostluk anlaşması imzalandı. Bu anlaşmanın imzalandığı gün Mustafa Kemal, Kahya Yahya’ya bir telgraf göndererek, vatana hizmetinden dolayı teşekkür ediyordu…

Hrant Dink cinayetine adı karışan resmi görevlilerin terfi etmesinde de görüldüğü gibi… Oluk oluk kan akıtacağız diyen, bu ülkenin kanlı duvarlarından biri olan Sedat Peker’in kitlelere seslendiği 2000’li yıllarda; evet, devlette süreklilik esastı!

Gezi’de polis tarafından öldürülen gençlerle ilgili hukümet liderinin “polisimiz görevini yapmıştır” , okullarda şiddet ve istismara kurban giden çocuklara, bu ülkenin önde gelenleri “bir kereden bir şey olmaz” denildiği bir ülkede...  

1921’li yıllarda,  Maria yıllarca tecavüze uğrayıp zenginlere ‘hediye’ edildi… Bütün bir bölge bilip sustu! 

Devlet sürekliliğini koruyor! Biz de bütün olup bitenleri sessizce izliyoruz!

***

Şimdi Karadeniz’de Kemal Pirlerin, Terzi Fikrilerin, Mustafa Suphilerin mirası var… Onların değerleri yolumuza ışık olurken, Bir de kalbimizi ortadan ikiye bölen Maria’nın acısı ve onun tanıklık ettiği bir ülkenin utancı duruyor içimizde… 

 

 

Erdoğan’ın Kürt fobisi kendi sonu olacak…

Düne kadar Daiş ve türevleri eliyle Suriye’deki savaşa vekaleten katılan Türkiye, bugün başlattığı Cerablus işgali vasıtasıyla doğrudan dahil oldu. Artık bunun sonuçları ne olur bilinmez. Burası bir bataklık ve bataklığa girenin kolay çıkmadığı bilinmektedir.

Suriye’deki savaş ve Türkiye’nin bu işgali, Türkiye’den öte sadece ABD, Rusya ve İran’a yaramaktadır. Türkiye’nin bölgede kapacağı pasta kalmamıştır. Şimdi ABD ve Rusya bölgede kullandıkları güçler yetmemiş olacak ki, biraz da Türkiye’yi kendilerinin vekili olarak savaşa sürüyorlar.  Türkiye artık bölge denkleminde aktör değil figürandır.

Şimdi Türkiye kendi ülkesindeki IŞİD varlığını sonlandırmadan, görünürde Suriye’deki IŞİD’e  savaş açıyor. Buna kargalar bile güder. Türkiye’nin dört bir yanında hücreleri olan, toplumun yüzde 8‘inin desteklediği söylenen DAİŞ varlığına karşı kılını kıpırdatmayan Türkiye’nin IŞİD’e karşı mücadele ediyorum tutumu laftan ibarettir.

Erdoğan DAİŞ ve türevlerinin bir türlü önleyemediği Rojava Kürt kantonlarının birleşmesini önlemek için şimdi doğrudan oyuna dahil oluyor.

İyi bir göz Türkiye’nin bu oyununu hemen görür. Yapılanlar açık. Dün bölgeye DAİŞ elemanları eğitilip gönderiliyordu. Bugün ise El Nusra, Fetih Tugayları v.b adı altında sözde daha ılımlı muhalifler gönderiliyor. Oysa bu  grupların DAİŞ ideolojisinden pek farkı yoktur. Hepsi de selefisttir.

Amaç hep aynı, Rojava Kürtlerinin bir koridor oluşturmasını engellemek, Suriye Kürtlerinin bir statü kazanmasını önlemek. Diğer gerekçeler sahtedir. Şu an Cerablus’ta IŞİD’çi yok, çoktan kaçtılar. Türkiye buraya YPG girmesin diye sözde saldırıyor. Saldırdığı yerler ise bölgedeki Kürt mahalle ve köyleridir.

ÖSO Türk tankları eşliğinde düğün bayram Cerablusa giriyor. Türk tankları YPG mevzilerini vuruyor. Erdoğan açıktan operasyonun DAİŞ ve YPG’ye karşı olduğunu açıklıyor. DİŞ işin bahanesidir. tek amaç Kürt kantonlarının birleşmemesidir. Ancak Afrin sürekli etrafı çevrilmiş bir şekilde kalmaya ne kadar tahammül eder bilinmiyor. Kürt güçleri Cerablus’a rağmen dar da olsa Afrin’e ulaşacak bir koridor oluşturmak zorundadırlar ve bu konuda da kararlıdırlar.

Türkiye’nin bir diğer amacı Suriyeli mültecileri Suriye topraklarında tutmaktır.

Öte yandan Türkiye saldırısına hala Esat’tan bir tepki gelmemiştir. Bir işgale karşı o ülkenin devlet başkanı susuyorsa bir mutabakat var demektir.

Bölgenin yeniden hareketlendiği bu süreçte, Türkiye’nin ve özellikle Erdoğan’ın Kürt fobisi ve müttefik Barzani’nin PKK fobisi bunların başına büyük belalar açacak gibi görünüyor.

Türk tankları öncülüğünde Cerablus’a ÖSO güçleri bölge içlerine sokuluyor.  Onlarca farklı örgütlere mensup bu sözde ılımlı muhaliflerin sonradan eskiden olduğu gibi IŞİD’e katılmayacağının da hiçbir garantisi bulunmuyor.

Erdoğan bu harekatla biraz da Türk toplumunun gazını almaya çalışıyor. 15 Temmuz’un ortaya çıkardığı gibi, AKP bu toplumu yönetecek kapasitede değildir. Düne kadar FETÖ örgütüne yaslanarak devleti yönetmeye çalışan Erdoğan şimdi büyük bir boşluğa düşmüş görünüyor. FETÖ’den boşalan yerlere diğer tarikatlar yerleşmeye çalışıyor. Erdoğan devleti bu paralelci dediği güçlerden kurtarmak istiyorsa Tarikatçiliği yasaklamakla işe başlamalıdır.

Ama Erdoğan için demokrasi amaç değil araç olduğu için, tüm uygulamaları kendisinin iktidarda kalması amaçlıdır. İktidarı kaybetmiş bir Erdoğan’ın ve AKP’nin sonu Mendereslerden çok daha vahim olacaktır. Bunu kendileri de biliyor. Şimdi CHP ve MHP’yi de kuyruğuna takarak Milli mutabakat oluşturmaya çalışan Erdoğan, iktidar iplerini de elinden her an kaçırabilir bir durumu yaşamaktadır. Yönetemiyor, korkuyor, ama korkusunu saldırganlıkla gizlemeye çalışıyor.

Erdoğan’ı zehirleyen, yönetemez duruma getiren yaşadığı Kürt fobisi sendromudur. Kürtlerden nefret ediyor. Bu nefreti yüzüne vuruyor. Kürt sorununu çözerim diyerek büyük bir umut yaratan Erdoğan; şimdi Kuzeydeki Kürt kentlerini yıktığı yetmemiş olacak ki,  Rojava’yı da yıkmaya yelteniyor. Erdoğan Suriye’nin toprak bütünlüğünü savunuyormuş vay başıma, hele sen önce Türkiye’nin toprak bütünlüğünü sağla, sen önce DAİŞ’in ele geçirdiği Kilis’i Antep’i kurtar da, sonra sınırın diğer tarafına bak.

Bu Kürt fobisi senin sonun olacak, bunu unutma.  Türkiye artık hep kaybet-kaybet oyunu içine çekilmiştir.

Haydar Ergül, 15 gün sonra serbest bırakıldı

Demokratik Modernite Dergisi Editörü Haydar Ergül’ün de aralarında bulunduğu 6 kişi, 15 gün sonra çıkarıldıkları mahkemece serbest bırakıldı.

Amed’te 15 gün önce gözaltına alınan ve aralarında Demokratik Modernite Dergisi Editörü Haydar Ergül’ün de bulunduğu 6 kişi, serbest bırakıldı. 15 gün sonra emniyetten adliyeye çıkarılan 6 kişi, savcılık ifadeleri ardından “Örgüt üyesi olma” iddiasıyla mahkemeye sevk edildi. Mahkemede ifade veren Ergül, Hakan Özdemir, Fuat Sevinç, Azad Tahiroğlu serbest bırakılırken, DBP PM üyeleri Ebubekir Budak ve Salih Keleş adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı.

Tunceli Cem Evi Başkanı Dar’a çağrıldı

Davutoğlu’na mektup göndererek Alevi Pirleri’ni şikayet eden ve yeğeninin işe alınmasını isteyen Tunceli Cemevi Başkanı Ali Ekber Yurt Dar’a çağrıldı

Eski Başbakan Ahmet Davutoğlu’na mektup göndererek Alevi Pirleri’ni şikayet eden ve yeğeninin işe alınmasını isteyen Tunceli Cemevi Başkanı Ali Ekber Yurt, Dersim Ocak Pirleri ve Anaları tarafından Dar’a çağrıldı.

Dersim Pir Sultan Abdal Kültür Derneği’nde bir araya gelen ve aralarından Dersim Belediye Eş Başkanı Nurhayat Artun’un da olduğu Dersim’deki Pir ve Analar Başbakan Ahmet Davutoğlu’na yeğenini işe almak için mektup yazan ve mektubunda Axuçan Ocağı Piri Hasan Genç’i şikayet eden Tunceli Cemevi Başkanı Ali Ekber Yurt’u Alevilik inancı gereği Dar’a çağırdı.

Duruma ilişkin açıklama yapan Axuçan Ocağı Piri Hasan Genç, Ali Ekber Yurt ile  hiç ilgi ve alakasının olmadığını  sadece tek bağının  Sarı Saltuk Ocağı’na ikrar bağlılığı olduğunu söyledi. Genç, “Dersim’de tüm ocaklar birbirine ikrar vermiş bu ikrar ilişkisiyle birbirine bağlı ve saygılıdırlar. Yol ve erkanımızda inanç ve itikatlımızda itikat hukukunun ne kadar ağır olduğunu yol süren bütün insanımız bilir. Üzülerek belirtmeliyim ki burada şahsım ne kadar incelmişse ziyadesiyle yolumuz da zarar görmüştür. Söz konusu kişi kendisine haksızlık ve yanlışlık yaptığımı iddia ettiğine göre gerçeklerin ortaya çıkması inancımız gereği yeri Dar’dır. Bir cem ve civatta canlarımızın ve ocak temsilcilerimizin huzurunda cemal cemale hak divanına çıkılmasını istiyoruz” dedi

Dersim Ocak Pir ve Anaları ise bu meselenin bir an önce çözülmesini, haklı ve haksız olanın bir an önce ortaya çıkarılmasını istedi.

evrensel.net

‘Alevilere toleransım yok’ diyen Kaymakama suç duyurusu

Alevi yurttaşlara “Biz sizin cem yapmanıza tolerans gösteriyoruz, izin veriyoruz. Ama siz çadır kuruyorsunuz” dediği öne sürülen, Kahramanmaraş’ın Dulkadiroğlu ilçesi Kaymakamı Mehmet Türköz hakkındaki suç duyurusunun işleme dahi konmadığı ortaya çıktı.
Cumhuriyet’ten Kemal Göktaş’ın haberine göre Sivriceköyük köyü Terolar bölgesi meralarına Suriyeliler için mülteci kampı kurulmasına karşı çıkan köylüler, jandarmanın müdahalesinin ardından cemevi yanına çadır kurmuşlardı.

Müdahaleyle ilgili köy muhtarını arayan Kaymakam Türköz’ün şöyle konuştuğu ileri sürülmüştü: “Biz sizin cem yapmanıza tolerans gösteriyoruz. Cemevine misafirlerinizin gelmesine izin veriyoruz. Ama siz çadır kuruyorsunuz. O çadırı kaldıracaksınız. Artık size toleransımız yok.”

İddiayı gündeme getiren CHP Parti Meclisi Üyesi Ali Öztunç, kaymakamın sözlerinin nefret suçu kapsamında olduğunu savunarak, Alevilerden özür dilemesini ve köy halkına yönelik baskıların sona erdirilmesini istemişti.

Kaymakamın söylediği ileri sürülen sözler için Meryem Durgun ve Seyit Sönmez adlı vatandaşların ‘halkı kin ve düşmanlığa tahrik’ ve ‘ibadetleri aşağılamak’ suçlamasıyla yaptığı başvuruyla ilgili karar 8 Ağustos’ta verildi.

Kahramanmaraş Başsavcı Vekili Kemal Yalçın, ‘ne şekilde halkı kin ve düşmanlığa tahrik ettiğini veya ibadetlerini aşağıladığının açıklanamadığı’ gerekçesiyle soruşturma bile açmadan şikayeti işleme koymama kararı verdi.

DAD: Antep’i kana bulayan insanlık dışı saldırıyı lanetliyoruz !

Demokratik Alevi Dernekleri (DAD)  Antep Katliamı ile ilgili yazılı bir açıklama yaparak saldırıyı lanetlediklerini duyurdu. İşte DAD açıklaması: 

BASINA VE KAMUOYUNA

‘’Antep Şahinbey ilçesine bağlı Akdere Mahallesi ‘’nde ki düğüne yapılan insanlık dışı saldırıyı lanetliyoruz.  Kına gecesini kana bulayan canlı bomba saldırısında çoğunluğu kadın ve çocuk olan çok sayıda canımız yaşamını yitirmiş, çok sayıda canımız da yaralanmış geride ise acısını sonsuza kadar hissedecek olan adeta paramparça olmuş aileler bırakmıştır. Acımızla beraber öfkemiz  büyüktür.

Barış isteyen, barıştan yana olan insanların katledildiği bu topraklarda katliam, kıyım yapan IŞID çetesinin arkasında duran gücü, vicdan muhasebesine davet ediyoruz. Düşünün, 15 Temmuz sözüm ona darbe girişiminden sonra sokaklarda yaklaşık olarak bir ay  “demokrasi nöbeti tutan”  topluluğa en ufak bir saldırı olmamıştır. Bizler ne zaman barıştan söz etsek, barış için sokağa çıksak saldırılara, bombalara maruz kalıyoruz. Demek ki bu yapılanlar devletin bilgisindedir.  Bizler barış dedikçe kaos, kargaşa ve katliamlarla karşılık buluyoruz. Çünkü ülkeyi yönetenler kanla besleniyor; kan üzerinde yaptıkları milliyetçi, sığ politikalarıyla insanları birbirine düşman etme çabaları vardır. Amaçları, Halkları düşmanlaştırıp kardeşi kardeşe kırdırmak iç savaş çıkartmaktır. Demokratik Alevi Dernekleri olarak devletin bu savaş dilini bırakarak iç savaş koşullarının yaratmak yerine çözümü esas alan barışçıl bir dille Alevi ve Kürt sorununa çözüm üretmelidir diyoruz.

Darbe girişimi sonrasında getirilen OHAL ve KHK ile yapılan keyfi uygulamalara karşı sendikalar, siyasi partiler, dernekler, sivil toplum kuruluşları, kadın örgütleri hatta bireysel duyarlı kişilerden oluşan güç birlikleri barış için çaba sarf edip, barışa bir adım atmak istedikçe olmadık zamanlarda onlarca canımızın katledildiğinin haberini alıyoruz.

Özellikle biz Aleviler ve Kürtler olarak süreçten kaygılıyız. Yaşam alanlarımız, mahallelerimiz, sokaklarımız, inanç yerlerimiz, toplantılarımız ve hatta en mutlu günümüz olan düğünlerimiz de bile can güvenliğimizin olmayışı devletin bizleri ötelediğinin açıkaçık beyanıdır.

İnanç merkezlerimiz de tehdit altındadır. Dersim’de 27-28 Ağustos tarihleri arasında kutsal mekanlarımıza yapacağımız etkinliğimiz hava saldırıları, operasyonlar yüzünden ileri bir tarihe ertelenmiştir. Görüldüğü üzere halkımız ziyaret yerlerimize gidememekte, kendilerini güvende hissetmemektedir.

Tüm bu tarifi olmayan acılara rağmen bizler ümidimizi yitirmek istemiyoruz, Biz canlı cansız cümle cana ikrar vermiş Aleviler olarak Antep’te kaybettiğimiz canlarımızın acısını yüreğimizde hissediyoruz.. İnsanlığın başı sağ olsun!  22.08.2016

DEMOKRATİK ALEVİ DERNEKLERİ

Sürgünde bir halk ozanı: Emekçi

OSMAN OĞUZ

Özgürlük Mahkumları, Maden Ocağı, Kırmızı Gül, Ben Derdimi Kime Yanam, Yıkılası Zulüm Seni ve daha nicesi… Bir döneme türküleriyle damga vurmuş isimlerden biri Ozan Emekçi… Bağlaması sırtında köy köy gezerek başladığı müzisyenliğini, bugün 43. sanat yılında, sürgün yurdu Almanya’da sürdürüyor. Emekçi’yi ziyaret edip 43 yılın hatıralarını dinledik…

Tarihin birinde, halk ozanları varmış. Bağlamaları, kavalları heybelerinde, bir köyden öbürüne yola çıkarlarmış. Birçok şarkıları da yolun izini taşırmış. Bir köyde aşık olur, diğerinde bu aşkın türküsünü söylerlermiş. Yolda jandarma çevirir, köye ulaştıklarında jandarma, türkünün yargısında mahkum olurmuş. Kıtlık ve bolluk, savaş ve barış, softalık ve dervişlik, doymazlık ve açlık… Orada, köyde, insanların arasında olan biten ne varsa… Türküler, halkın bağrında üretilir, halka seslenir, halkça söylermiş. Halk ozanı da, türküsü sırtında, kimi zaman iki metre karın, kimi zaman elli derece güneşin altında çıkarmış yola. Yüzlerce yıl boyunca…

Bugün bu anlatı, bir masaldan parça gibi… Halk ozanları, hele de 80 sonrası nesil için, büyüklerin dilindeki bitmez nostaljik hikayeden biri. Köye gelirlermiş de, bütün evler toplanıp saatlerce kâh coşku, kâh hüzün, kâh sevinçle dinlermiş. Hani, nerede videoları, fotoğrafları? Şimdi neden gezmiyorlar? Sosyal medya, neden bahsetmiyor onlardan? Twitter’da hiç öyle şey görmedim!

Öyle ya, anlatılar, bir çağın ruhuna olduğu kadar ona can veren iktisadi ve politik temellerine dair de ipuçlarıyla doludur. Ölmüş, tılsımını yitirmiş ya da giderek güçten düşmüş bir anlatı, toplumsallıktaki köklü dönüşümlere işaret etmeye başlar artık. Yani, artık “biten” halk ozanları değildir; halk ozanlarının yaslandığı toplumsallık, siyasallıktır.

Mikrofonsuz, sahnesiz konserler

Ozan Emekçi, o dönemden, “masal diyarından” bugüne kalmış bir sanatçı. Köy köy gezmiş vaktiyle, türküler söylemiş. Para istememiş, dinlesinler istemiş. “Sönmüş külleriyim yangın yerinin/ Sırrı sorulur mu gönül erinin/ Usulüne göre uçan arının/ Her çiçekten bal alması zor değil” demiş, usulüne uygun halde, gezmiş çiçek çiçek… Anlatıyor:

“Bir kere köyde kim var, kim yok, herkes geliyordu. Okulun en büyük sınıfı hangisiyse, oraya gidiyorduk; okul yoksa, en büyük ev kimin eviyse o ‘Buyrun, gelin’ diyordu. Sınıf ya da oda tıklım tıklım doluyordu. Millet üst üste binip dinliyordu. 50 kişi, 60 kişi, 100 kişi… Büyük köylerde daha fazla. Yaz oldu mu, açık alanda yapıyorduk.

Mikrofon yok, sahne yok. Yaşlısı, genci herkes geliyordu. Karnımıza kadar kar yağdığını biliyorum. Hozat’tan Çemişgezek köylerine kar içinde yürüyerek gidiyorduk. Bazen 5-6 arkadaş oluyorduk, ben hafiftim, çok zayıftım, en öne beni koyuyorlardı, arkadan izime basarak geliyorlardı.”

Toprak altına gömülemedi

Emekçi’yi sürgün yurdu Almanya’daki evinde ziyaret ettiğimizde anlattı bunları. Onu, halk ozanlığı geleneğini sürdürmüş son neslin yaşayan son temsilcilerinden biri olarak tanımlayabiliriz herhalde. O nedenle, hakkında söylenecek söze halk ozanlığı övgüsüyle başlamakta tuhaflık yok. Emekçi’nin sanatını kabaca iki damara/döneme ayırmakta da: Köy köy gezerek icra ettiği halk ozanlığı ve plaklar/kasetler/CD’ler aracılığıyla sözünü yaydığı sanatçılık. İkisini de başarıyla icra eden bir sanatçı olarak Emekçi, bugün milyonlarca insanın tanıdığı, birçoğunun “şarkılarıyla büyüdüğü”, bazılarının devrimci mücadeleyi şarkılarından esin alarak öğrendiği bir isim. “Toprak altına gömülmek” istenenlerden o da; ama kasetleri, hiçbir zaman toprak altında uzun süre kalmadı; cunta yıllarında bile gizli gizli dinlendi, yaygınlaştı.

12 yaşında bağlama

Bağlama çalmayı daha 12 yaşındaki bir küçük çocukken, memleketi olan Maraş’ın Afşin ilçesine bağlı Haticepınar köyünde öğrenmiş Emekçi. Diyor ki, “Bizim köyde bağlama çalmayana kız vermezlerdi. O yüzden köyde çok bağlama çalan var. Babam da mahalli bir sanatçıydı. Mahsuni bize sık sık gelirdi. Bağlamayı ilk babamdan dinledim, sonra Mahsuni’nin ve bizim köylü Aşık Meçhuli’nin etkisinde kaldım.”

14-15 yaşlarına geldiğindeyse, artık Pazarcık köylerine küçük konserler vermeye gidenlerin arasına karışmaya başlamış. Hemen dikkat çekmiş. 18’ine vardığında, 1972’de, Mahsuni Şerif, Nesimi Çimen ve İsmail İpek’le birlikte Akdeniz turnesi yapmışlar. O turneden hemen önce ilk kaset, 1974’te ilk 70’lik plak: Ben Ne Biçim Vatandaşım.

Hile ile utulmuşum,

Her belaya katılmışım,

Ben doğmadan satılmışım,

Ben ne biçim vatandaşım.

Ben ne biçim vatandaşım,

Vatanımda yok bir taşım,

Beladan kurtulmaz başım,

Neden yoldaşım?

(…)

Her konforu var beylerin,

Nikah bende, yar beylerin,

Emek benim, kar beylerin,

Ben ne biçim vatandaşım,

Söyle gardaşım. (…)

CHP’den Kaypakkaya geleneğine

O yıllarda Mahsuni Şerif’in öncülüğünde kurulan “Devrimci Ozanlar” isimli bir grup vardır; Emekçi de ona üyedir. Bu grupla, İzmir, Konya, Seydişehir, Düzce, Adapazarı gibi birçok yerde konserler verirler. Sonra birkaç genç ozan, “Emekçi Ozanlar” isimli başka bir grup kurar. Bu grupla da TÖB-DER, DİSK gibi örgütler yararına, Türkiye’de halk ozanlarının ilk kez gittiği yerlerde konserler düzenlerler: Çorlu, Bigadiç, Uzunpınar, Sandıklı, Muğla, Uşak…

Bugün Kaypakkaya geleneği ile hatırladığımız Emekçi, 1974 yılında, CHP Gençlik Kolları üyesi ve merkez delegesidir. Bülent Ecevit’in başkan seçildiği kongrede oy hakkı vardır. Hatta Kıbrıs işgali sırasında övgü dolu bir şiir yazar; şiirini Cumhuriyet gazetesi yayınlar. Anlatıyor:

“O sıralarda Maraş’ta Kaypakkaya adını da duydum. ‘İşkencede direnmiş, öldürülmüş‘ diye geziyordu. Bir süre hem CHP’li hem CHP karşıtı bir durumum oldu. 1976’da Adapazarı’nda tutuklandım. Ankara Merkez Cezaevi’nde TKP/ML’nin ilk kadrolarından Mehmet Zeki Şerit ve başkalarıyla beraber hapis yattım.

Cezaevinden çıktığımda artık CHP’yle ilgim kalmamıştı. Hatta CHP’nin tam karşısında bir adam oldum. Kaypakkaya’nın çok etkisi var. Cezaevinde de çok öğrendim. Kitaplarımız vardı, ziyaretçilerimiz geliyordu, eğitim yapıyorduk. İçeride yürüyüşler, kutlamalar, anmalar da yapıyorduk. En fazla 40 metrelik bir alanımız vardı ama yine de yürüyorduk.”

Yaktı Beni Patron Ağa Devleti

Bu dönüşüm, Emekçi’nin albümlerine de yansır. Eskiden de protest bir müzik icra eden Emekçi, artık “kurtuluş“ için adres vermeye, halkı devrimci mücadeleye çağırmaya da başlar. Cezaevinden çıktıktan sonra yaptığı ilk albümün ismi, “Selam Olsun Halk İçin Ölenlere”dir. Bu albümde, halen dinlenen Sami’ye Ağıt, Yaktı Beni Patron Ağa Devleti gibi şarkılar vardır. Ardından Kaypakkaya’nın işkenceyle katledilmesine ilişkin bir 45’lik plak gelir: “Yürüyorum karlı yolda/ Yalınayak yayayım ben/ İşkence yıpratmaz beni/ Çünkü Kaypakkaya’yım ben.”

“Artık Kaypakkayacı olarak tanınmaya başladım yani. Bir de şöyle bir hedefimiz vardı: ‘İbrahim’i tüm Türkiye’ye duyuracağız’ diyorduk. Böyle bir adam yaşadı, böyle bir mücadele yürüttü ve katledildi… Başarılı da olduk zannediyorum. İbrahim’le ilgili o dönemki türküler halen her tarafta söyleniyor.”

‘Bilgi, paylaşılmıyorsa yoktur’

Bu dönüşüm, devletin ilgisine de daha fazla mazhar olmasına neden olur tabii. Emekçi, artık kendi memleketinde türkü söyleyemez hale gelmiştir. Ağırlıklı olarak Dersim’de kalır; arada sırada ise İstanbul’a gider. Daha önce Maraş köylerinde yaptığı halk ozanlığının mekanı, şimdi Dersim’in köyleridir. “İnsanları uyandırmak” maksadıyla yollara düşerler. Emekçi, o dönemki motivasyonlarını, “Bilgiyi toplumla paylaşmak istiyordum. Bilgi, eğer halkla paylaşılmıyorsa, yok demektir” cümleleriyle açıklıyor.

“Yıkılası İstanbul” bu dönemde çıkar; Maden Ocağı şarkısı, artık dillerdedir: “Emekçi’yim bu son karar/ Yılgınlık yok, direniş var/ Patronlara birer mezar/ Kazdık maden ocağında.”

Özgürlük Mahkumları…

Dönem, Emekçi’nin şarkılarına da yansıyan, devrimci kalkışma dönemidir; devrimci örgütlerin toplumla kurduğu güçlü bağ ve biriktirdikleri enerji, en önemli gündemdir. Zafer kazanamayan, sökülüp atılamaz kurumlar yaratamayan devrimci hareket, 1980’de askeri cunta eliyle sindirilir. Emekçi bu dönemde tutuklanmasa da, ortalarda görünemez. Fakat bir yandan, yerinde de duramaz. Zindanlarda devrimci tutsaklar, tarihin en vahşi işkence tezgahlarıyla muhatap olmakta ama direnmektedir. Devrimci harekete destek veren toplumsal kesimlerde korku egemendir. “Özgürlük Mahkumları”, bu dönemde yazılır. Yazılır ama…

“‘Özgürlük Mahkumları’nı 12 Eylül’den sonra İstanbul’da yazdım. Sonra abim rahmetli Vicdani’yle beraber stüdyo aradık. Kimse stüdyosunu vermiyor. En son gittik, zar zor bir stüdyo bulduk, adam “Sadece 2 saat” dedi. ‘Hemen söyleyip çıkacaksın, hiçbir yerde de benim adımı anmayacaksın.’ O kasetteki eserlerin hemen hemen hepsi, hiç prova yapılmadan girdi kasete. Kaydı yaptık, aldık ama üretimi nasıl yapacağız? O zamanki müzik yapımcım Siverekli, yurtsever ve insani karakterini yitirmemiş biriydi. ‘Yaparız’ dedi. Üretim firmaları yoktu tabii. Dükkanların arkasında 30-40 teyp birbirine bağlanıyordu, öyle çoğaltılıyordu. Ama cunta var, benim kaset tehlikeli, nasıl yapacağız? O zamanın meşhur isimlerinin günü geçmiş kasetleri vardı: İbrahim Tatlıses, Emel Sayın, Zeki Müren, Recep Kaymak… Kutuya o kapakları koyuyorduk, içine de Özgürlük Mahkumları… Böylece dinleyici de korunmuş oluyordu. “Yahu ben Zeki Müren diye aldım, içinden bu çıktı, nereden bileyim” diyebilirdi. O şekilde İstanbul, Ankara, Sivas ve Dersim’e dağıtım yaptık. Oralardan da tüm Türkiye’ye ve Avrupa’ya yayıldı. Şimdi milyonlarca insan biliyor.”

Temele oynuyorlar Kamil!

Albüm ardından Emekçi’ye artık sürgün yolu görünmüştür. 1980 yılının 27 Aralık günü, Almanya’dadır. Ama hiç ara vermeden sürdürür müzik çalışmalarını. Daha sürgündeki 6. ayında yeni albümü çıkar: Alev Alev Yandık İşkencelerde.

Bu yılların en meşhur, “kült” şarkısı ise “Kamil”dir. Şarkı, bir çağrıyla başlar:

Kamil, beni duyuyor musun?

Şimdi nerelerdesin Kamil!

Beni duymak zorundasın.

Sana seslenmem yakarma değil,

yalvarmak hiç!

Bunu iyi bil Kamil:

Ya örs olacaksın, ya örse çekiç!

Ardından hareket, “evimiz” olarak resmedilip yaşanan örgütsel bunalımlar, çatışmalar, teşbihlerle anlatılır:

Bir evimiz vardı hani, temeli granitten,

Munzur’dan taşımıştık harcına suyu

Ustalar getirmiştik ta hudutlardan

İşçileri gönüllü, kan pahasına yani.

(…)

Kamil, Kamil, nerdesin, evi mekan eylediler,

Kargalar, kazlar, yuvalandılar, yuvalanıyorlar,

Çatıdan başladılar, çatıyı oynattılar!

Bizim çatı ki, tipilere meydan okurdu,

Ferman çıkarırdı kasırgalara.

Çatıyı taşladılar, çatı delindi

Yuvalandılar, yuvalandılar.

Şarkı halen, Kaypakkaya geleneğinden birçok kişinin, özellikle biraz daha eski neslin dilinden düşürmediği, mutlaka satır satır bildiği bir şarkı… Sözleri oldukça doğrudan; bir şiir olarak belki hayli “basit” görülebilir; ama protest müzik damarındaki en etkili, en çok tartışılan içe dönük eleştirel üretimlerden biri olduğu kesin. Öyle ki Kamil, bir teorik dergideki sert polemik yazısından çok daha fazla yaygınlaşmış, tartışılmış. Emekçi, “Kamil”in hala haklı olduğunu söylüyor ve devam ediyor:

“Keşke her gün haklılığını ispat etmiş olmasa. Kamil, Kaypakkaya’nın tam merkezini savunan bir karakterdir. Kamil’in ikliminde Kaypakkaya bulunur, başka bir şey bulamazsın. Şarkıya olumsuz tepki gösteren olmadı. Hoşuna gitmeyen varsa bile beyan edemediler. Ben bazı kötü karakterli insanları, Kamil’de teşhir ettim. Teşhir ettiklerimin hepsi de bugün işadamı statüsünde yaşıyor. Çünkü kötü karakterliydiler. Örgütü harcama, kendi amaçları için kullanma pahasına her şeyi yaptılar. İşte Kamil’de onun için ‘Çatı delindi’ dedik, ‘Giren girene içeri’ dedik. Bazı insanlar kast ediliyordu.”

Emekçi halen yasaklı!

Ozan Emekçi, halen Almanya’da yaşamayı sürdürüyor. Ülkeye gidemiyor. Sebebi, trajikomik. 27 yılın ardından ilk defa 2007’de gitmiş. Almamışlar. Hakkında hiçbir mahkeme kararı veya arama emri olmamasına rağmen “kamuya zararlı” bir kişi olduğu gerekçesiyle gerisingeri göndermişler. Bu “sınırdışı” kararından bir hafta sonra 8 günlük bir özel izinle girmiş memlekete. Mersin’de, Alevi Bektaşi Federasyonu’nun düzenlediği bir etkinliğe katılmış. Bundan sonrasındaki ikişer haftalık izinlerle iki kez daha gitmiş. Şimdi, yine yasaklı. O küçük özel izinler de verilmiyor artık. Sanatçının hukuk nezdindeki bütün girişimleri de sonuçsuz kalıyor.

Zamani’yle üç hatıra

Emekçi’nin Almanya yıllarında uzun süre birlikte zaman geçirdiği, memleketten taşınan neşeli bir dostluğu sürdürdüğü isimlerden biri, Zamani. O da halk ozanlığı geleneğinin son temsilcilerinden biri. Söyleşi sırasında Zamani’yle üç komik anılarını da anlattı.

Almanca kursu

“Zamani’yle Almanca kursuna başladık. Tam o sıralarda, bir gün rüyamda Yılmaz Güney’i gördüm. Geldim kursta Zamani’ye söyledim. O gün de tesadüf, haberleri dinledik ki, Yılmaz Güney ölmüş. Sonra dedik, Zamani’ye bir oyun yapalım. Cegerxwîn’in öldüğünü duydum, hemen planı yaptım. Zamani’nin haberi yok tabii. Kursta yanına gittim, dedim, ‘Zamani bugün rüyamda Cegerxwîn’i gördüm.’ Tabii sonra Zamani eve gidince, Cegerxwîn’in ölüm haberini alıyor. Diğer gün kursta benimle hiç konuşmuyor. Aradan birkaç gün geçti, benden uzak duruyor. Bir hafta sonra yanına gittim, ‘Zamani dün rüyamda seni…’ der demez hopladı: ‘Yok, aman, beni görme, kimi görüyorsan gör, beni görme!’”

Uyan alçak, şerefsiz!

“Zamani’nin eğer bir yere arabayla gitmesi gerekiyorsa, mecburen en öne oturması lazım, başka türlü binmez. Hatta gerekirse yürüyerek gider ama yine de binmez. Çünkü korkar arabadan. Bir keresinde İsveç’e gittik, İsmail Beşikçi’yle Dayanışma Gecesi yaptık, geri dönüyoruz. Şerafettin Kaya vardı, bana dedi, ‘Gel şu şoförü ayarla, biraz gittikten sonra sağ gözünü kapatsın, direksiyonu da biraz sallasın.’ Şoförü zar zor ikna ettik. Ben iki üç sefer öksürürsem başlayacaktı. 5-10 kilometre gittik, Zamani şoförle konuşuyor, arada da eğilip ‘Uyumuyorsun değil mi’ diye kontrol ediyor. Bir 3-5 kilometre daha gidince ben öksürüp şifreyi verdim. Direksiyon sallandığı gibi Zamani yerinden zıpladı, bağırmaya başladı: Uyaan, alçak şerefsiz, uyaan! Bir tane vurdu şoföre, adam gerçekten kaza yapacaktı.”

Ağaç ayak!

“Zamani 20-25 yıldır aynı pantolonu giyer. Ağaç kırıkları pantolonun üstüne yapışmış, artık pantolon da ağaç gibi olmuş. Bir keresinde kendisi bir şey anlattı. Yürürken trafik lambasında kırmızı yanıyormuş, beklemeye başlamış. O sırada ‘Bir baktım’ diyor, ‘Alttan bir sıcaklık gelmeye başladı.’ Bir köpek, tuvaletini ayağının dibine yapıyor. Zannetmiş ki, Zamani bir ağaçtır.”

34 sanatçıdan Emekçi albümü

Ozan Emekçi’nin ilk kasetini çıkarmasından bu yana 43 yıl geçmiş. Bunca yılın ardından sanatçılar, Emekçi’nin şarkılarının bir araya getirildiği bir albüm projesinde buluştu. Şu sıralarda piyasada olan albümde, Emekçi’nin çok sevilmiş 34 şarkısı, 34 isim tarafından seslendiriliyor.

Albümde müziğe henüz başlamış isimler ve İlkay Akkaya, Erdal Erzincan, Feryal Öney gibi herkesin yakından tanıdığı sanatçılar var. Ozan Emekçi’nin müzikle uğraşan oğlu Fırat Bender de “Maden Ocağı” şarkısını babasıyla birlikte söylüyor.

Kaynak: Yeni Özgür Politika

Darbe el değiştirmiş olarak sürdürülüyor

0

15 Ağustosta yapılan darbeye ve bağlı olarak sonuçlarına dair çok farklı ve çeşitli değerlendirmelerin yapıldığı biliniyor. Elbette bu değerlendirmelerin her biri ayrıca tartışılabilir, ele alınabilir. Ancak bu tarz kapsamlı bir tartışmaya girmeden, olan bitenin daha güncel boyutuna bakmaya çalışabiliriz. Konunun ayrıntılarına aşağıdan girmek üzere, hani derler ya, “sondan söylenecek sözü baştan söyleyerek” başlayalım.

Öncelikle bu darbe, AKP- Erdoğan karşıtı, Gülen cuntasının da içinde yer aldığı, birden fazla fraksiyonun işbirliği ile tasarlanmış, kararlaştırılmış bir darbedir. Ayrıca bu darbe, bastırılmış, yarım kalmış bir darbe değil, “yol kazası” yaşamış, daha sonra, el değiştirerek, Gülen kliği tasfiye edilirken, RTE kliğinin sürece dâhil olmasıyla sürdürülen bir darbedir.

Bu tespitleri daha yakından görebilmek için yaşananlara kısaca göz atmak gerekiyor. Hemen belirtelim ki darbe sürecinin planlandığı gibi gerçekleşmediği bilinmektedir. Bu aksamaya yol açan durumun, darbeci klikler arası, şu an ayrıntılarını bilemediğimiz ayrışmalar ve buna bağlı olarak, darbe mağdurlarına, darbenin ihbar edilmesi olduğunu düşünebiliriz. Böylece planlaması, zamanlaması, gücü, ilişki ve imkânları değişen bir darbe sürecinin yaşanması söz konusu olmuştur.

Darbeyi erkenden öğrenen ve o an darbenin mağduru durumunda olan RTE ve ekibi, darbenin öğrenildiğini hissettirerek, darbecileri erken harekete geçmeye zorlamıştır. Diğer yandan da darbeci klikleri, bireyleri, korkutarak, vaat ve etkisizleştirme yöntemleriyle bölmeye, parçalamaya çalışmıştır. Bölündükleri ve erken hareke geçmek zorunda kaldıkları için, güçleri ve imkânları azalmış olan darbeciler, “son şans” olarak ölümcül bir kararla darbeyi başlatmışlardır.

Öte yanda kendi hamlesini yapan RTE ve kliği, elindeki devlet ve medya olanaklarıyla harekete geçerek, aynı zamanda halkın darbe karşıtı duygularını da istismar ederek sokakları gasp etti. O andan sonra darbeciler gerilemeye, RTE ve ekibi inisiyatif almaya başladı.

Böylece darbeyi başlatan cuntalar federasyonu, yani darbenin yürütücüleri değişti. Eksik güçle ve erken doğuma zorlanarak yapılmış olan darbenin bu aşamasında, RTE ve kliği, bir yandan darbe mağduru, bir yandan da darbeyi bastıran, zafer kazanmış komutan ve giderek darbenin ortaklarından biri olarak krizden çıkma imkânına sahip oldu. Darbenin başından beri ortaya dökülen bilgiler, sürecin bu şekilde yaşandığını ve gelişmelerin böyle bir seyir izlemesi için yoğun bir efor sarf eden RTE kliğinin bu çabalarının sonuç verdiğini göstermektedir. Bu denli darbe tecrübesi olan bir ordunun, bu kadar basit hatalar yapması, bu kadar zayıf koşullarda darbeye kalkışması ancak belirtilen gelişmeler ışığında anlamlı ve izah edilebilir olmaktadır.

İlk andan itibaren darbenin bastırılmasının bir parçası olarak karanlık cuntacı Gülen kliği darbecilikle ve yakın dönemin tüm devlet kaynaklı suçlarından dolayı, en sert, en aşağılayıcı ifadelerle itham edildi. Bu amaçla en etkili manipülasyon araçları her tür ve dozda zor, yöntemleriyle birlikte kullanıldı. Cuntacı Gülen kliğine ve tüm muhaliflere karşı yoğun tasfiyeler başlatılarak, sözde demokrasi adına, darbeci mantık, algı yaratma yoluyla ve sözü edilen zor ve medya olanaklarıyla genel kabule dönüştürüldü. Sokakları bu yolla işgal eden RTE ortaya çıkan sokak gücünü darbenin kontrolünü eline almak ve kendisini müttefiklerine karşı korumak amacıyla kullandı. Buna bağlı olarak RTE kliği, güçlendiği oranda devleti “sıfırdan kurmak” amacıyla, sistemin tüm araç ve mekanizmalarıyla oynamaya, tüm düzenlemeleri “kendi devletini” kurmak üzere planlamaya başladı.
RTE kliğinin, elindeki imkânlarla, darbecileri bölmesi, erken harekete geçmeye zorlaması, akabinde doğal darbe karşıtlığını kendisi için toplumsal bir güce dönüştürmesi, darbenin seyrinin belirtilen şekilde değişmesine yol açtı.

Ancak belirtilenlerden daha önemlisi ve esas üzerinde durulması gereken, darbe sürecinde ortaya çıkan “yol kazasının” ve devamında yaşananların, RTE ve ekibi tarafında darbeci kliklerle siyaseten anlaşma olanağını yaratmış olmasıdır.

Böylece darbeci Gülen çetesi günah keçisi olarak tasfiye edilirken, onun yerine geçen RTE kliği, darbeci diğer kliklerle birlikte, başta Kürtler olmak üzere, demokratik güçlere ve Alevilere karşı darbenin sürdürülmesi üzerine bir ittifak oluşturmuş oldular. Bu ittifakla, RTE ve müttefikleri, darbe krizini “fırsattan ganimete” çevirerek, çok arzu ettikleri, kendileri için, “devleti sıfırdan kurma” ve toplumu yeniden düzenleme adına, bugün sürdürülen, baskıcı ve kanlı politikalarını pratikleştirilme sürecini başlatmış oldular.

Bu arada iki noktayı aradan kaynamaması için belirtmek gerekir. İlk olarak, sözde darbe mağduru hükümet ve RTE darbeyi erken haber almasına rağmen, yasal sorumlulukları olarak darbecileri harekete geçmeden etkisizleştirmeye çalışmamış, yüzlerce ölümün olmasını önlememiştir. Bunun özellikle altının çizilmesi, tarihe not edilmesi gerekir. Bir gün bu hesaplar görülürken bu suçun da karşılığının eklenmesi gerekecektir, hesap çetelesine.
Diğer nokta, bu gün yapılanların herhangi biri, başka zamanda yapılsaydı, her biri başlı başına gündem olur, sorun yaratırdı, özellikle de Kemalistler. Neden? Cumhuriyet mitingleri unutulmadı ve onların organize edenlerin hepsi, sosyal- siyasal hayatın içinde ve önemli bir kısmının etkin konumları devam etmektedir. Buna rağmen hiç kimsenin itirazı olmadan “devlet sıfırlanmakta” toplum yeniden şekillendirilmeye çalışılmaktadır.

Konumuza dönersek sonuç olarak şu an olan bitenler, 15 Temmuz darbesinin el değiştirmiş olarak devam ediyor olmasıdır. Mevcut durum ne bastırılmış bir darbe girişimi, nede engellenmiş, yarım kalmış bir darbedir. Darbeci cuntaların değiştiği, kendi özgünlükleri olan bir darbe yaşanıyor şu anda. Daha kolay anlatmak için, olan şey, tastamam ve 12 Eylülden daha kapsamlı bir darbenin el değiştirerek sürdürülmesidir.

Bu darbenin dayandığı politik zemin, İslami gericiliğin ırkçı faşizmle birlikte tüm demokratik kazanım ve mevzilere saldırmasıdır. Var olan kazanımları yok etmeyi amaçlayan, sistemli, araç ve yöntemleri belirlenmiş, güç ve bağlantıları hazırlanmış bir programdır, bu darbenin programı.

Gülen kliğinin tasfiye edilmesiyle yerine geçen RTE kliğinin, diğer darbeci gruplarla kurduğu ittifakın ortak zemini Kürt, Alevi ve demokrasi güçlerine karşı düşmanlık ve sanal Gülen karşıtlığı olarak şekillendirilmiştir. Gülen karşıtlığı daha çok cuntacı Kemalist güçlerle kurulan ittifakın çimentosu olarak değerlendirilmektedir, yoksa Gülen Cuntasının atfedilen güce sahip olmasından değildir.

El değiştiren darbenin, henüz darbeci fraksiyonlar arası çatışma süreci bitirilememişken bile, darbenin muhataplarının da, darbeci güçlerin de, hedeflerinin ortak olduğu anlaşılıyordu. Bu çerçevede, demokratik güçlere, Kürt ve Alevi halkına ve emekçilere karşı sürdürülecek yoğun bir savaş programının uygulanmak istendiği ilan ediliyordu.

Ancak bu ittifak ilişkisinin zoraki bir ittifak olduğunu, sürdürülen/ sürdürülecek olan mücadeleye bağlı olarak bozulabilir bir özellik taşıdığını, her kliğin kendini güçlendirmek için çaba harcayacağını, bunun da aralarındaki çelişkileri derinleştireceğini belirtmeli ve bilmeliyiz.

RTE kliğinin içinde yer aldığı ve sürdürülen darbe programı, üç temel saç ayağı üzerinde hayata geçirilmek istenmektedir.

Birincisi RTE ve müttefikleri, devletteki kadroları faşist milislere dönüştürerek, Mussoli’ninin “Kara Gömleklileri” gibi bir yapı marifetiyle, sözde devleti “etkin” kılmak istemektedir. Ancak asıl niyetlerinin içerde, zorbalık, koyu gericilik, faşizm ve tekçilik, dışarıda ise yayılmacılığa dayanan; bu nedenle itiraz etme kabiliyeti olmayan aşırı disipline edilmiş, herhangi bir norm ve kuralla sınırlandırılmamış bir devlet yapısı tasarlanmaktadır.

İkinci olarak, Kürtler, Aleviler başta olmak üzere sosyal farklılıklar yok edilerek, yüzyıldır tam olarak başarılamayan, son yıllarda RTE nin tutkulu bir arzusuna dönüşen meşhur “tekçilik” etnik ve dinsel/ mezhepsel arındırma projesinin gerçekleştirilmesi arzu edilmektedir. Bu durum aynı zamanda siyaseten Kürt sorunu başta olmak üzere bütün muhalif odakların sosyal dayanağının da ortada kalkması için gerekli görünüyor, RTE, ekibi ve diğer darbeci cuntalar açısında. Kürtlerin ve Alevilerin demografik varlıklarını azaltma yöntemlerinin,( katliam, soykırım vs gibi) bu darbenin programına dâhil olduğunu söylemek, abartı olarak görülmemelidir.

Üçüncü olarak farklı sermaye gruplarının varlıkları gasp edilerek özel bir sermaye yapılanması yaratılmak istenmektedir. Gasp edilen sermaye ve varlıklar, daha öncelerde (1915-1960- yıllarında) yapıldığı gibi, bağımlı sermayedarlar yaratmak için değerlendirilecektir.

Bu belirlemenin bizim açımızdan önemi şudur. Yaşanan baskıcı ve kanlı süreç, kısa sürede düzelecek olan geçici bir süreç değildir, olmayacaktır. Son günlerde Kürt halkına, demokratik kurumlara, Alevilere ve emekçilere yönelmiş olan kuralsız baskı ve zorbalık, bunun yanında RTE’ nin sürekli bir biçimde idamı gündemleştirmesi gibi gelişmeler, hep olduğu gibi, rutin veya konjektürel gelişmeler olarak ele alınmamalıdır. Bunların hepsi, çok daha zorlu bir sürecin tasarlandığının ifadeleridir. Özellikle idam sorununun sürekli gündeme taşınması, sadece Gülen ve kliğini kurtarmak amacıyla ortaya atılıyor olarak görülmemelidir. Bu konunun aynı zamanda Sayın Abdullah Öcalan şahsında Kürt halkına karşı şantaj amacıyla ve güçleri yeterse pratikleştirmek için düşünülüyor olabilir. Burada klasik hukuk kurallarının veya evrensel hukukun yarattığı engellerin önemsenmesi doğru değildir. Bu devletin hukuku veya evrensel kuralları hiçe sayabileceği, onlara kılıflar bulabileceği, herkesin bildiği bir gerçekliktir. Düşünüldüğü gibi idamı yasalaştırıldıktan sonra, Sayın Öcalan’a açılacak olan yeni bir davayla istedikleri şantaj olanağını elde edebilirler.

Bu darbeci kliklerin, demokrasi güçlerine, Kürtlere ve Alevilere karşı başlattıkları bu savaş konseptini çok kapsamlı, kuralsız ve bölgeyi kapsayacak şekilde planladıkları görülmektedir. Tasarlanan savaşın özellikle Kürtlere ve Alevilere karşı bir “son savaş” olarak düşünüldüğü ve tasarlandığı anlaşılmaktadır. Bu çerçevede dış politikada, İran, Rusya ve Suriye de yaşanan gelişmeler dikkat çekicidir. Darbecilerin bu “kıyamet günü” tasarılarına karşı, AB vs gibi uluslararası kurumların ve evrensel kuralların varlığında hareketle liberal hayaller beslenmemelidir.

Ancak bütün bu sorunlara, yaşanacak olan çok zorlu, acılı ve kanlı sürece rağmen, kazanmaya ve zafere olan inanıcın zayıflaması için hiç bir neden yok. Yapılması gereken ihtiyaçlara uygun bir pratiğin geliştirilmesidir. Nasıl, benzer durumlar farklı zamanlarda yaşanmış ve mücadelenin gelişmesini engellememişse, bu döneminde, kazanımlarla, geride kalacağından emin olmak gerekiyor. Bu el değiştirmiş darbeci katillerin saldırılarını çok yönlü, çok çeşitli mücadele araç ve yöntemlerle göğüsleyecek ve püskürtecek birikim, tecrübe ve enerji mevcuttur. Bu gerçeklikten dünyanın döndüğü gerçekliği kadar somuttur. Daha olanaksız koşullarda, daha büyük zorlukları aşarak bugüne gelmiş olan özellikle Kürt siyaseti açısında, bu kanlı sürecin aşılmasının olanakları oldukça fazladır.

Umudun kaynağı olan mücadele güçleri ayakta ve onlar ayakta olduğu ve ayakta olmaları için gerekli olan güç ve destek verildiği sürece, hiç bir darbe ve darbeci istediğini gerçekleştiremeyecektir.