Ana Sayfa Blog Sayfa 6272

Kemalistler nasılsınız?

Bence ortada o kadar da yeni bir durum yok. Yeni olan, CHP’nin ilk kez laiklik, özgürlükçü takiyesi yapmadan, açıkça kendi kimliğini ortaya koyması oldu. Tabii bu durumda kendisini dini konumlanışa göre ilerici, modern gören Kemalistler sudan çıkmış balığa döndüler. 20 milletvekilleri yok ki, alıştıkları tarzda yollarına devam etsinler.

Cumhurbaşkanlığı seçimlerine giderken memleketin manzarası trajikomik bir hal almış vaziyette. Partiler için ibretlik bir durum söz konusu.

Ama hepsinden önemlisi kendisini cumhuriyetin biricik sahibi gören, ali kıran baş kesen edalarla yaklaşık 90 yıl bu toprakları devrimcilere, demokratlara, kadınlara, alevilere, Müslümanlık dışındaki inançlara cehenneme çeviren Kemalistlerin hali.

Diyeceksiniz ki bu listede Müslümanlar neden yok. Tabii ki Müslümanların bir kısmı da Kemalistlerden çekti, çekmedi değil ama onlar devletin dini islam olan bir “laik cumhuriyetin” evlatları olarak hep devletçe beslendiler. Diyanet başkanlığı somutluğunda “laik” devletin iktidarıyla ortaklaştılar. Çok küçük bir azınlık bunun dışında kaldı.

Tıpkı AKP’nin IŞİD, El Kaide, El Nusra gibi çeteleri beslemesi, güçlendirmesi gibi, Kemalist devlet de siyasal islamı besleyip büyütmüş, kendi pis işlerinde kullanmıştır. Yeşil kuşak projesi, Türkiye’de yükselen sosyalist harekete karşı kullanılan eli silahlı çeteler, devlet içine yerleştirilip beslenen cemaatler hep buralardan ve yanı sıra Türk milliyetçisi çevrelerden oluşturuldu.

Atatürk’ten, Menderes’e, Demirel ve Özal’dan Erdoğan’a dek bu gelenek değişmedi. Hangi devrimci güç yükselişe geçtiyse bunlar o kesimin boğazına sarılmak için sokağa salındılar. Sosyalistlerin, Kürtlerin, aydınların katillerine bakın, hepsi aynı kaynağın imalatları.

Bu tesadüf değil, devletin bizzat yürüttüğü politikanın ta kendisi.

Özellikle 12 Eylül darbesi sonrası ve Özal hükümetiyle beraber cemaatlerle ilişki açık açık geliştirilmiş, devletin üst kurumlarında bunlar ağırlanmış, sırtları sıvazlanmıştır.

Erbakan’dan Gülen’e, oradan Erdoğan’a dek bu strateji yürütüldü. Zaten Erdoğan da yine CHP’nin yani Atatürk’ün partisinin Genel Başkanı Deniz Baykal’ın kıyağı ile önce vekil seçildi, sonra başbakan oldu.

Baykal, ABD ve Türkiye sermayesinin birlikte yaptığı çarşıdaki hesap evde tutmayınca, boynuz kulağı geçti.

Boynuz kulağı geçmekle kalmadı Baykal kaset skandalıyla tahtından indirildi. Elleriyle büyüttüğü canavar sonunda Baykal’ı yedi.

Şimdi gelinen “yeni durumla” Atatürk’ün partisi olan islami laik CHP’nin cumhurbaşkanlığı seçimlerine ılımlı bir İslamcı adayın gösterilmesi oldu.

Şaşırtıcı mı, ilk elden evet ama üzerinde düşününce değil. CHP zaten islam diniyle hiç sorun yaşamadı ki. Zaten aday olarak gösterdiği kişi de ılımlı islamı savunuyor. ABD ve sermaye ile iç içe geçmiş bir ömrü var. Huyu suyu aynı CHP.

CHP’nin adayı Türkeş’in de yakını, danışmanı falanmış. Bu da şaşırtmıyor, zira CHP kurulduğundan bu yana faşistti.

Bence ortada o kadar da yeni bir durum yok. Yeni olan, CHP’nin ilk kez laiklik, özgürlükçü takiyesi yapmadan, açıkça kendi kimliğini ortaya koyması oldu.

Tabii bu durumda kendisini dini konumlanışa göre ilerici, modern gören Kemalistler sudan çıkmış balığa döndüler. 20 milletvekilleri yok ki, alıştıkları tarzda yollarına devam etsinler.

Sahnede yine Deniz Baykal olmasına rağmen.

90 Yıla yakın süre devletin sahibi olmuş, işçilere, emekçilere, kadınlara, Müslüman olmayanlara, Kürtler başta olmak üzere halklara, Alevilere, sosyalistlere tarifsiz zulümler yapmış Kemalistler şimdilerde ortada, yetim kaldı.

Cumhurbaşkanlığı seçimlerine aday dahi çıkartamıyorlar. Oysa nasıl bir forsları vardı hepimiz hatırlıyoruz değil mi cumhurbaşkanı seçilirken. Burunlarından kıl aldırmazlardı. Hoş genel olarak hep fors atarlardı ya, neyse.

Yarattıkları canavarın karnında, karın ağrısına bile neden olamayacak kadar çaresizler. İlk kez iktidarı elden kaçırdılar, eziliyorlar, hırpalanıyorlar, hor görülüyorlar. Oysa onlar hep başkalarına bunu yaparlardı.

İktidara kim gelse ilk olarak saldırıya uğrayan birkaç toplumsal grubun üyesi olarak birkaç gündür bunları düşünmekteyim. Çaresizliklerini, öfkelerini tahmin ediyorum. Ama işte ne ekersen onu biçersin.

Kemalistlerden çok çekmiş bir Kürt, kadın, Kızılbaş ve komünist olarak sormak istiyorum:

Kemalistler nasılsınız?

19.06.2014

 

Yavuz Selim ve vicdansız tarihçiler!

Üçüncü köprüye “Yavuz Sultan Selim” ismi verilmesi bazı tartışmaları yeniden gündeme taşısa da, köprünün ismine yönelik tartışma “kıyısından köşesinden” yapılıyor. Bu konuda 11 Haziran 2013 tarihinde Yurt Gazetesi’nde yazdığım “Yavuz Selim ve Vicdansız Tarihçiler” başlıklı yazımı yeniden yayınlıyorum. Necdet Saraç

Yavuz Selim ve vicdansız tarihçiler!

Öyle bir yere geldik ki, bu toplumun önemli bir çoğunluğu uzun süredir “katliama” bile “katliam” diyemiyor! Korkuyor, ürküyor, katliam demek “çok sert” geliyor. Nasıl tarif ederseniz edin, ortada böyle bir durum var! Bu gerçek yalnızca toplumun “en geri, en alt düzeyinde” yok, asıl olarak “yukarıda, en tepe de” var… Parti üyeleri, taraftarları hatta yöneticileri apolitikleşmiş durumda. Bunun bir nedeni siyasi iktidarın yarattığı, itirazların ve aykırılığın olmadığı yeni siyasal atmosfer, diğeri de bu siyasal iklim karşısında “masaya yumruğunu vuracak” güçlü ve “politik” bir muhalefet hareketinin olmaması! İktidar kendisini çok güçlü gördüğü için, karşısındaki herkesi de sinek gibi görüyor. Bundan dolayı da kendisi gibi düşünmeyen, davranmayan, hatta algılamayan herkese karşı çok saldırgan: İki ayyaş vurgusu, Taksim Gezi Parkı ile ilgili “kim ne derse desin biz bildiğimizi yaparız” tavrı ve son olarak üçüncü köprüye göstere göstere Yavuz Sultan Selim adının verilmesi bunu gösteriyor… Yavuz Selim’in adı geçtiğinde bile içi “cız” eden “lanet okuyan” milyonlarca insan orta yerde dururken, köprüye Yavuz Selim isminin verilmesi siyasi açıdan AKP’nin bir meydan okuması olduğu gibi, bir başka açıdan da büyük bir vicdansızlıktır… Bu vicdansızlık ayan beyan ortadayken, Sünni aydınların, yazarların, İlber Ortaylı örneğinde olduğu gibi Yavuz’un Alevilere yönelik katliamını “bu bir mezhep katliamı değil, isyanın sert bir biçimde bastırılmasıdır” diye sunmaları resmi tarihin tekrarından başka bir şey değildir!

***

İdris-i Bitlisi “Heşt Behişt” adlı ilk “resmi” Osmanlı tarihini yazan önemli biri. Yavuz Selim’in hayatını anlatan “Selim Şah-Name” adlı kitabı da o yazmış. Hicabi Kırlangıç’ın derlediği bu kitap Türkiye Cumhuriyeti Kültür Bakanlığı tarafından 2001 yılında 3 bin adet bastırılmış. İsteyen bu kitabı hemen bulabilir. Hani “yok canım bu kadar ölüm yok, bu abartıdır” ya da İlber Ortaylı gibi “yok canım bu ölümler mezhepsel değil” deniyor ya… Bakın Selim Şah-Name’de İdris-i Bitlisi “Din Sultanının İran topraklarına yönelmesi ve Mülhit (dinsiz, imansız) Kızılbaş’ı ortadan kaldırmak amacıyla Acem diyarına düzenlenecek seferin hazırlıkları konusundaki hikayenin mazlum felsefesi” diyerek neler yazmış:

“Akıllılık öncelikle evdeki düşmanı düşünmektir. Kızılbaş ordusu çoktur, bu ordunun esası Anadolu’dadır. Sufi benzeri kimselerin oğullarından ve bağlılarından, Anadolulu çapulcu Kızılbaşlardan oluşan bir ordudur. Anadolu insanlarından ordu toplanmıştır. Öncelikle Süfi tabiatlı kişiler arasından asker seçilmiştir. Öncelikle bu bağlantıyı koparmak, fitnenin başını ortadan kaldırmak gerekir. Bilgin tabiatlı Sultan, bu topluluğa bağlananları kısım kısım, isim isim kaydetmeleri için her yöreye katipler bilgili katipler gönderdi. Yediden yetmişe herkesin adının yüce makamlı divana getirilmesini istedi. Yazıcılar isimleri deftere kaydedince yaşlı ve gençlerden oluşan kayıtlıların sayısı kırk bin oldu. Ulaklar yazılan defterleri her yörenin hakimine ulaştırdıktan sonra her yörede

keskin kılıç, adım adım yazılanlara yöneldi. Bu öldürülenlerin sayısı hesaplanan kırk bini aştı.” (Hicabi Kırlangıç, İdris-i Bidlisi Selim Şah-Name, Kültür Bakanlığı, 2001, s. 136)

İdris-i Bitlisi, kırk bin kişiyi öldürten ve “şuurlu kalpli ve bahtiyar” diye nitelendirdiği Yavuz Selim için övgüyü de unutmaz ve katliamı “din bahçesinden kötü otları ayıklamak” olarak değerlendirir: “İtaat bakımından Hakk’tan kim yüz çevirirse Hak onu siyaset kılıcıyla öldürür. Anadolu’da şeriat gelenekli nalların yerinde kötü otlar bittiğinden, düzeni sağlamak için tam adaleti gözetip, araştırarak din bahçesinden kötü otları kin orağı ve kılıcıyla biçmek Şah’a vacip oldu.”

Her şey aslında bu kadar açık… Bu açıklığa kadar varsayalım ki, katledilenlerin sayısı kırk bin değil de dört bin. Sayı dört bin olunca katliam gerçeği mi değişecek? Ya da öldürülenlerin sayısının az olması, Yavuz Selim’in Kızılbaş düşmanlığı gerçeğini mi ortadan kaldıracak?

Bu gerçeğe rağmen, “Sünni ulema” maalesef tarihi görevini yapıyor ve elini vicdanına koyup konuşma yerine katliam bile diyemediği binlerce insanın ölümünü “isyanın bastırılması” yalanıyla hafife almaya ve normal karşılamaya davet ediyor. Tıpkı, 500 yıl önceki İdris-i Bitlisli gibi.

Necdet Saraç (11 Haziran 2013, YURT Gazetesi)

Aleviler Güç Birliği’yle kendilerini savunacak

ABF Genel Başkanı Baki Düzgün, Türkiye’de savaş ve kandan beslenen bir yapı olduğunu, buna karşı Emek ve Demokrasi İçin Güç Birliği altında mücadele vereceklerini söyledi. Düzgün, Alevilere yönelik saldırılara dikkat çekti ve “Biz Güç Birliği’yle birlikte hem Alevilere hem de tüm ötekilere yönelik saldırılar olduğu taktirde meşru savunma hakkımızı kullanacağız” dedi.

Meclis tarihindeki en çoğulcu yapının oluşmasına yol açan 7 Haziran 2015 seçimlerinin inkar edilmesi ve savaş konseptinin devreye sokulmasıyla birlikte demokratik çevreleri bir araya getirip, ortak bir mücadele hattı izlemek için verilen yoğun çabalar sonuç verdi. Geçtiğimiz günlerde Ankara’da yapılan bir toplantıda Emek ve Demokrasi İçin Güç Birliği kuruluşunu ilan etti. Aynı zamanda savaşa karşı barış mücadelesini de öne çıkaracak olan Güç Birliği, 1 Eylül Dünya barış günü etkinliklerinin hazırlıklarını da sürdürüyor.

Onlarca farklı kurumun bir araya getiren Güç Birliği içinde Alevi toplumu aktif rol oynayacak. Alevi toplumun en kitlesel kurumu olan Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) Genel Başkanı Baki Düzgün, içinde bulundukları Güç Birliği’ne dair değerlendirmelerde bulundu.

Kürt illerinde başlayan savaş süreci ardından ABF bileşenlerinin açlık grevi eylemlerini hatırlatan Düzgün, Güç Birliği’nin oluşma zeminini, “Savaşlar olmasın, çocuklar ölmesin’ şiarıyla eylemelerimize başlamıştık. Bu ülkede 40 yıldır savaş var. Çocuklar ölüyor. Her gün şehirlere cenazeler gidiyor. Bunları yaşamamız için barış ve demokrasi mücadelesi gerekiyor. Ve bunun tek yolu da demokratik kurumların ve samimi siyasi partilerin bir araya geldiği cephenin oluşmasından geçiyordu. Bizde Güç Birliği’ni oluşturma kararı aldık” sözleriyle ifade etti.

‘Kandan beslenen bir yapı var’

Türkiye’de kandan beslenen bir yapı olduğunu ve buna karşı ezilenlerin yan yana gelerek mücadele kararlılığı gösterdiğini ifade Düzgün, “10 Ekim Ankara katliamı öncesinde KCK, barışa dair umut veren açıklamalar yapmıştı. Ardından Gar katliamı yaşandı. KCK yine bir deklarasyon yayınladı çağrılara yanıt verdi. Ancak bu kez de 50’den fazla yurttaşın katledildiği yurtseverlerin düğününde, Antep’te bomba patlatıldı. Buna karşı en doğru şey ortak demokrasi mücadelesinin yükseltilmesi” dedi.

‘İç savaş tehlikesini görüyoruz’

Düzgün, Güç Birliği oluşması için Alevi kurumlarını uzun süredir yoğun çaba harcadığını ifade etti. Alevilerin, Türkiye’de bir iç savaş ihtimalini gördüğü ve bunun tedirginliği içinde olduğunu belirten Düzgün, “Biz Aleviler olarak Güç Birliği’ni gelişmesi için bundan sonra da her türlü sorumluluğu yerine getireceğiz. Bir iç savaştan en çok zarar görecek olan Alevi ve Kürtlerdir. İlk hedef her zaman onlar olmuştur. Sınıf eksenlik mücadele veren emek örgütleri her zaman hedeftir. Biz bu tehlikeyi görürken nasıl sessiz kalamazdık ve Güç Birliği hamlesini yaptık. Barışın gelmesi, özgürlüklerin genişletilmesi için öncü rol oynamaya kararlıyız” şeklinde konuştu.

‘Eşit yurttaşlık’

Düzgün, Güç Birliği’nin ileriki günlerde yeni bir program açıklanacağını ifade etti. Güç Birliği’nin programı ve talepleri arasında “eşit yurttaşlık” talebinin olduğunu da dile getiren Düzgün, “Biz Aleviler için eşit önemli olan yurttaşlık her inanç ve kimliğin özgürce aynı yaşamsal koşullara sahip olmasıdır. Toplumsal bir sözleşme altındaki ortaklaşmadır. Sorunlarımızın büyük bir bölümünü çözeceğini düşünüyoruz. Güç Birliği altında da eşit yurttaşlıkta ısrarımızı sürdüreceğiz” dedi.

‘Kendimizi savunacağız’

Düzgün, darbe girişimi ardından cemevleri, dergâhlar ve Alevi mahallelerine yönelik saldırılara işaret etti ve “Artık çok net şekilde Aleviler saldırılara karşı meşru savunma hakkını kullanacaktır. Mahallelerimize, Alevi kurumlarının yöneticilerine sürekli tehditler söz konusu. Türkiye’yi geren OHAL ve KHK gibi kararlar alınacağını ortamı yumuşatan politikalara gidilmeli. Biz Güç Birliği’yle birlikte hem Alevilerin hem de tüm ötekilere yönelik saldırılar olduğunu taktirde meşru savunma hakkımızı kullanacağız” dedi.

‘CHP tabanını Güç Birliği’ne katmak istiyoruz’

Düzgün, Alevi kitlelerin oy verdiği CHP yönetiminin, Güç Birliği’ne katılma davetini reddetmesi ve Yenikapı’da “milli mutabakatı” seçmesini de değerlendirdi. CHP yönetimi ve tabanı arasında önemli farklılıkların olduğunu söyleyen Düzgün, şunları ifade etti: “CHP tabanını büyük bir bölümü Yenikapı ittifakından rahatsız. Büyük bir kesim mücadele etmeyi arzuluyor. Biz bu kesimleri Güç Birliği içine katmak istiyoruz” dedi.

Düzgün, Güç Birliği’nin şu anki haliyle sınırlı kalmayacağı yerellerde bulunan bir çok kurumu da dahil ederek, genişleyeceklerini aktardı.

‘Sokaklara hakim olacağız’

Düzgün, 1 Eylül Dünya Barış Günü’nde Güç Birliği’nin alanlara çıkacağını söyledi ve şunları ekledi: “Artık klasik anlamda basın açıklamaları ve benzeri pratiklere dahil olunmayacak. Sokakları tutacağız. Kitlesel mitingiler örgütleyeceğiz. Daha güç bir şekilde sokaklara hakim olacağız.”

DİHA

Karanlığın temsilcileri döktükleri kanda boğulacaktır!

Gaziantap’te bir düğüne yönelik patlatılan bomba sonucu çoğunluğu HDP’li onlarca Kürt yurttaşı yaralanmış ve ölmüştür. Başta bu alçakça saldırıyı yapanları ve yaptıranları nefretle kınıyorum. En son gelen bilgilere göre ölü sayısı 50 yaralı sayısı ise 94 olarak belirlenmiştir.

Biliyoruz ve görüyoruz ki böylesi bir saldırıyla bir iç savaşın fitili ateşlenmek istenmektedir. Rojava’da yenilen, arkasına bakmadan kaçan IŞİD sürüleri Türkiye’ye sığınıyor. Türkiye devleti bunların sürüler halinde Türkiye topraklarına girmesine göz yumuyor. Aynı zaman diliminde Esat güçleri ve İran taşeronu Hizbullah tarafından Heseke’ye saldırılıyor.

Bunların tesadüf olduğunu düşünmek büyük bir yanılgı olur. Bölgenin sömürgeci devletleri, Kürt halkını yüzyıllardır boyunduruk altında tutan güçleri; statükonun değişmesini istemiyorlar. Kürtlerin insan olmaktan doğan temel hak ve özgürlüklerini elde etmesini istemiyorlar. Kürt halkı ise bütün bu alçak sürülerine karşı, şanlı bir mücadele sürdürmekte ve devam etmekte de kararlı görünüyor.

DAİŞ katillerinin yenilgiye uğraması ve Suriye Demokratik Güçlerinin giderek güçlenmesi Esat’ı da, Türkiye’yi de, İran’ı da korkutmuştur. Birbirini boğmaya çalışan ve olmadık hakaretleri yapan Suriye, İran ve Türkiye sıra Kürtlere gelince tüm bu çelişkileri, düşmanlıkları bir tarafa bırakarak birleşiyorlar ve saldırıya geçiyorlar.

AKP İktidarı bir an önce DAİŞ çetelerini ülkeden kovacağına, içlerinde IŞİD katillerinin de bulunduğu güruhları sokaklara yandaş diye sürerek bu tür alçakça katliamlara çanak tutmaktadır.

Gaziantep’te Kürt halkına karşı yapılan bu alçakça saldırıdan sonra tekbir getirerek sokaklara dökülen gerici yobazlar, hastanelere kan vermek amacıyla koşan Kürt halkını engellemeye çalışırken, güvenlik güçleri bu duruma seyirci kalmaktadır. Bu yobaz sürüsü bir yandan da Kürtlerin ve Alevilerin yaşadığı mahallelere saldırı girişimleri yapabilmektedir. Öte yandan yandaş medya utanmazca ölenlerin Kürt mü Türk mü olduğunu tartışabilmektedir.

Oysa her şeyden önce ölenler insandır, bu ölenlerin birçoğu çocuk ve kadındır. Ve bu olay aynı zamanda bir ilktir. İlk defa bir düğüne saldırılmıştır. Sivil halkı hedef alan bu tür eylemlerle topluma korku psikolojisi yayılarak, evlerine hapsedilip teslim alınmaya çalışılmaktadır.

Saldırı Minbic yenilgisini hazmedemeyen IŞİD canilerince yapılmış görünüyor. Bundan böyle düne kadar iktidarı birlikte paylaştığı FETÖ’cü ikiz kardeşini sahne dışına itmeye çalışan AKP iktidarı yakın gelecekte, devrimcileri, Kürtleri ve Alevileri bu iç savaşın boy hedefi yapacaktır. Nitekim Özgür Gündeme ve onu destekleyenlere yönelik yapılan saldırı ve gözaltılar bunun göstergeleridir. FETÖ’cü güçleri devlet içinde temizlediklerine inandıkları gün, becerebilirlerse Kürt Özgürlük Hareketini fiziken imhaya, onu destekleyen kitleleri korku ve zulüm ile yerinden yurdundan ettirerek Kürdistan’ın demografik yapısını değiştirmeye çalışacaktır.

Zaten 15 Temmuz öncesi Ergenekoncu generallerle yaptığı anlaşma gereği Kürdistan şehirlerinde “taş üstünde taş, baş üstünde baş bırakmamaya” yemin etmişlerdi. Nitekim Kürdistan’ın birçok kenti yerle bir edildi. Ancak hesaplar tutmadı. Bütün bu saldırılara ve katliamlara karşı, Kürt halk direnişi daha da güçlenerek yayıldı, gelişti. Bugün Kürt halkı yaşanan bunca zulme karşın Kürdistan’da yaşamaya ve direnmeye devam ediyor.

Rojava Kürtleri zafer üstüne zafer kazanıyor. AKP ve yandaşı bölge gerici güçlerinin, Daişlerin, El Nusraların, Fetih Tugaylarının, kısacası bil cümle katil sürülerinin çılgınlığı bundandır. Daiş çaresizlikle sivillere saldırıyor, AKP seyrediyor, sahte gözyaşları döküyor ve halkların çıkarları için canlarını ortaya koyanlarla, halkları yok etmeye and içmiş katil sürülerini bir ve aynı göstermeye çalışıyor. Esat’ın PYD PKK’nin uzantısıdır söyleminin üstüne atlayarak buradan bir sonuç almaya çalışıyor.

Oysa onlar da biliyorlar ki, nasıl ki bölge gericilerinin ideolojik birliktelikleri veya yakınlıkları varsa, bölgenin ilerici, devrimci güçlerinin de ideolojik yakınlığının olması olağandır. Bu yapılar her ne kadar aynı ideolojiyi savunsalarda, kendilerine özgü bir iç işleyişleri, programları ve farklı öncelikleri vardır. Dünya’da birbirine yakın ideolojileri olan örgütlenmeler ne kadar bir ve aynı ise; PKK ile PYD’de o kadar bir ve aynıdır. Şimdi AKP ile DAİŞ aynı örgüttür dersek doğru mu olur? Tüm Selefi örgütler bir ve aynıdır dersek doğru mu olur?  Eğer bu doğru dersek ve kabul edersek PKK ile PYD bir ve aynı örgüttür diyebiliriz o zaman.

Gaziantep’te sokakta kına gecesi yapan, 90’larda devletin yürüttüğü kirli savaş yüzünden yurtlarından göç edip gelen Kürt halkına bu alçakça saldırıyı yapanlara ve yaptıranlara karşı sesimizi yükseltmenin zamanı geldi de geçiyor. Bu duruma sessiz kalınırsa bu tür eylemlerin arkası gelecektir.

Bu duruma göz yuman AKP iktidarına demokratik eylemlerle cevap olunmazsa daha çok Kürt, Alevi ve devrimci kanı akacaktır. Tıpkı Suruç’ta, Ankara’da Diyarbakır’da olduğu gibi.

Gaziantep saldırısı bir ilktir, ilk defa bir düğüne saldırılmıştır. Bu ne bir yürüyüştür, ne bir mitigtir. Mahallesinde çocukları evlendiği için eğlenmeye çalışan insanlara saldırılmıştır. Bunun adı kör şiddettir. Amaç halkta korku ve panik yaratarak toplumlar arasında güvensizlik yaymaktır. Amaç herkesin birbirine kuşku ile yaklaşmasını sağlayarak, her an bir iç çatışmayı tetikleyecek provakatif bir zemin yaratmaktır.

Eğer bu tür insanlık düşmanı saldırılara karşı çıkmaz ve ardındaki güçleri deşifre edip teşhir ve tecrit edemezsek, işte o zaman saldırganlar hedefine varmış olacaktır. Şimdi sizden korkmuyoruz ve korkmayacağız diye hep birlikte bu alçakça saldırılara karşı tek ses, tek yürek olma zamanıdır. Katledilenin etnik kökenine, siyasi eğilimine bakmadan, amasız, fakatsız sahip çıkma zamanıdır. Eğer birleşmezsek, susarsak, bana dokunmayan bin yıl yaşasın dersek, bilin ki karanlığın temsilcileri aydınlığa galebe çalacaktır.

O halde sloganımız hep aynı olmalıdır; “Susma sustukça sıra sana gelecek….. “

İzmir’de 2 Temmuz eylemine TCK 301 soruşturması

İzmir’de Madımak katliamını protesto eyleminde atılan sloganlar gerekçe gösterilerek, eyleme katılanlara dava açıldı. TCK’nın (Türk Ceza Kanunu) 301’inci maddesinden açılan soruşturmaya göre protestoya katılanlar, “Türkiye Cumhuriyeti Hükumetini alenen aşağılamak” ile suçlanıyor.

Sivas’ta 33 kişinin yakılarak öldürüldüğü Madımak Katliamı’nın yıl dönümünde İzmir’de yapılan eyleme katılanlar hakkında soruşturma açıldı. Emniyet müdürlüğünün talebi üzerine İzmir Cumhuriyet Savcısının açtığı soruşturmada TCK’nın 301’inci maddesinin ihlal edilmesi gerekçe gösterildi.
İzmir’de yapılan eylemde atılan “Sivas’ı yakanlar AKP’yi kuranlar”, “Hırsız-katil AKP”, “Katil devlet hesap verecek” sloganlarının suç olduğu iddia edildi.
İfade için Güvenlik Şube Müdürlüğü’ne çağrılanlara, eylemde çekilen fotoğraflar delil olarak gösteriliyor.

“6 AYDAN 5 YILA KADAR HAPİS CEZASI”

TCK’nin 301’in maddesi ise şu şekilde:
MADDE 301. – (1) Türklüğü, Cumhuriyeti veya Türkiye Büyük Millet Meclisini alenen aşağılayan kişi, altı aydan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(2) Türkiye Cumhuriyeti Hükumetini, Devletin yargı organlarını, askeri veya emniyet teşkilatını alenen aşağılayan kişi, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

SİVAS KATİLLERİNİN AVUKATLARI AKP’NİN MİLLETVEKİLLERİ OLDU

1993 yılında aralarında şairler, yazarlar, ozanlar, sanatçıların bulunduğu 33 insanın diri diri yakılmasına neden olan zihniyet, gerçek anlamda yargılanmadı. 93 yılında başlayan yargılamada ise Sivas katillerinin avukatlığını yapanlar yıllar sonra Refah Partisi ve dönemin iktidarı AKP’nin milletvekilleri ve bakanları oldu.

İşte bunlardan bazıları: Av. Şevket Kazan, Refah Partisi eski Milletvekili, Av. Celal Mümtaz Akıncı, AKP oylarıyla Anayasa Mahkemesi Üyesi, Av. Hayati Yazıcı, AKP Hükumetinde bakan, Av. Ali Bulut, AKP Maraş Milletvekili, Av. Haydar Kemal Kurt, AKP Isparta Milletvekili, Av. Zeyid Aslan, AKP Tokat Milletvekili, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın eski avukatı. Av. Faik Işık.

KAYNAK: EVRENSEL GAZETESİ

Mustafa Suphi’lerden bu yana ‘devlette süreklilik…’

Karadeniz denilince akla mikro milliyetçilikten tutunda ırkçılığa, HES’lerle mücadeleden Terzi Fikri’nin hikayesine kadar uzanan, iç içe geçmiş bir sarmaldan söz edebiliriz. Karadeniz hırçındır, derindir, yaralıdır, inatçıdır! Bir de ‘komünist’ düşmanıdır!

80 sonrası yaşanılan ‘temizleme’ politikası Fatsa’nın sembol belediye başkanı olan Terzi Fikri’nin (Fikri Sönmez)getirdiği yenilikleri de alıp götürmüştü. 80 sonrası Fatsa’ya yapılan operasyonda Terzi Fikri tutuklandı. 5 yıl kaldığı hapishanede kalp krizi sonucu hayatını kaybetti.

Aslında Karadeniz, 1921 yılında 15’leri derin sularına aldığında Türkiye’nin bir utancı olarak kalmıştı.

***

1921 yılından bu yana “devlette süreklilik esastır” geleneği sürüyor!

15’lerin hikayesi ne kadar derinse, o kadar da trajediydi... Türkiye Bolşevik Fırkası Başkanı gazeteci Mustafa Suphi, eşi Maria ve 13 yoldaşı Ankara’da Mustafa Kemal ile görüşmek için Bakü’den yola çıkmıştı…  Devlete güven olmayacağını o yıllarda da öğretmişti! Mustafa Suphi ve arkadaşlarının yolu Erzurum’da kesildi devletin sırtını sıvazladığı bir güruh tarafından!

Devletin o yıllarda da kalesi olan Trabzon’a yönlendirildiler. Her şey kurgulanmıştı! Trabzon o yıllarda ittihatçi örgütlenmenin kalesiydi… Çetelerin en yoğun, en güçlü olduğu yer!

Suphilerin yola çıktığından sadece Mustafa Kemal’in haberi var sanılıyordu, oysa ki Ankara’dan giden şifreli telgrafla herkesin haberi olmuştu!

Her zamanki gibi devlet gereğini yerine getirecekti! Mustafa Kemal’in sağ kolu Topal Osman’a çalışan Kahya Yahya kendisine verilen görev için kolları sıvamıştı. 93 Sivas katliamı gibi camiden çıkanlar “, “Rusya’da soydaşlarımızı katledenler geliyor” diyerek propagandaya başlamışlardı bile… Linç girişimiyle çamurlarda sürüklendiler. Suphi “hükümetin bilgisi dahilinde geldiklerini söylese de kar etmedi!

Ardından da  Trabzon’da Mustafa Suphi ve yoldaşlarını bir takaya bindirdiler… Ülke dışı edileceklerini zannediyorlardı ama o yolculuk ölüm yolculuğuydu…

15 kişi tekneye bindi 2 mil gitmeden arkadan Kahya Yahya ve adamlarının teknesi yetişti. Mustafa Suphi ve arkadaşlarını bıçakladılar, ayaklarına taş bağlayıp Karadeniz’in derin sularına attılar. Geri de Maria kalmıştı. Maria komünist bir kadın, aşkı ve yoldaşlığı bir arada sarmalamış, yürekli bir Sovyet kadını… O  teknede ölmedi ama binlerce kez öldü. Kahya Yahya Maria’yı aldı, defalarca tecavüz etti. Bölgenin zenginlerine sattı Maria’yı… Rivayete göre de Maria Trabzon’da sokaklara atıldı, delirdi ve öldü…

***

‘Deniz kazası’ denilerek katliamın üzeri kapatılmaya çalışıldı, Topal Osman kendi adamı olan Kahya Yahya’yı öldürdü.  katliamı araştırmak isteyen Şükrü Ali Beyi de kaçırıp boğdu. Mustafa Kemal’le arası bozulunca Topal Osman da öldürüldü. 2 yıl içinde de bu katliamın üzeri kapatıldı.

1920’lerden bugüne uzandığımızda devlette sürekliliğin esaslılığına kanıt bir olay bu da… Çünkü Olaydan iki ay sonra Sovyetler Birliği ile Ankara Hükumeti arasında dostluk anlaşması imzalandı. Bu anlaşmanın imzalandığı gün Mustafa Kemal, Kahya Yahya’ya bir telgraf göndererek, vatana hizmetinden dolayı teşekkür ediyordu…

Hrant Dink cinayetine adı karışan resmi görevlilerin terfi etmesinde de görüldüğü gibi… Oluk oluk kan akıtacağız diyen, bu ülkenin kanlı duvarlarından biri olan Sedat Peker’in kitlelere seslendiği 2000’li yıllarda; evet, devlette süreklilik esastı!

Gezi’de polis tarafından öldürülen gençlerle ilgili hukümet liderinin “polisimiz görevini yapmıştır” , okullarda şiddet ve istismara kurban giden çocuklara, bu ülkenin önde gelenleri “bir kereden bir şey olmaz” denildiği bir ülkede...  

1921’li yıllarda,  Maria yıllarca tecavüze uğrayıp zenginlere ‘hediye’ edildi… Bütün bir bölge bilip sustu! 

Devlet sürekliliğini koruyor! Biz de bütün olup bitenleri sessizce izliyoruz!

***

Şimdi Karadeniz’de Kemal Pirlerin, Terzi Fikrilerin, Mustafa Suphilerin mirası var… Onların değerleri yolumuza ışık olurken, Bir de kalbimizi ortadan ikiye bölen Maria’nın acısı ve onun tanıklık ettiği bir ülkenin utancı duruyor içimizde… 

 

 

Erdoğan’ın Kürt fobisi kendi sonu olacak…

Düne kadar Daiş ve türevleri eliyle Suriye’deki savaşa vekaleten katılan Türkiye, bugün başlattığı Cerablus işgali vasıtasıyla doğrudan dahil oldu. Artık bunun sonuçları ne olur bilinmez. Burası bir bataklık ve bataklığa girenin kolay çıkmadığı bilinmektedir.

Suriye’deki savaş ve Türkiye’nin bu işgali, Türkiye’den öte sadece ABD, Rusya ve İran’a yaramaktadır. Türkiye’nin bölgede kapacağı pasta kalmamıştır. Şimdi ABD ve Rusya bölgede kullandıkları güçler yetmemiş olacak ki, biraz da Türkiye’yi kendilerinin vekili olarak savaşa sürüyorlar.  Türkiye artık bölge denkleminde aktör değil figürandır.

Şimdi Türkiye kendi ülkesindeki IŞİD varlığını sonlandırmadan, görünürde Suriye’deki IŞİD’e  savaş açıyor. Buna kargalar bile güder. Türkiye’nin dört bir yanında hücreleri olan, toplumun yüzde 8‘inin desteklediği söylenen DAİŞ varlığına karşı kılını kıpırdatmayan Türkiye’nin IŞİD’e karşı mücadele ediyorum tutumu laftan ibarettir.

Erdoğan DAİŞ ve türevlerinin bir türlü önleyemediği Rojava Kürt kantonlarının birleşmesini önlemek için şimdi doğrudan oyuna dahil oluyor.

İyi bir göz Türkiye’nin bu oyununu hemen görür. Yapılanlar açık. Dün bölgeye DAİŞ elemanları eğitilip gönderiliyordu. Bugün ise El Nusra, Fetih Tugayları v.b adı altında sözde daha ılımlı muhalifler gönderiliyor. Oysa bu  grupların DAİŞ ideolojisinden pek farkı yoktur. Hepsi de selefisttir.

Amaç hep aynı, Rojava Kürtlerinin bir koridor oluşturmasını engellemek, Suriye Kürtlerinin bir statü kazanmasını önlemek. Diğer gerekçeler sahtedir. Şu an Cerablus’ta IŞİD’çi yok, çoktan kaçtılar. Türkiye buraya YPG girmesin diye sözde saldırıyor. Saldırdığı yerler ise bölgedeki Kürt mahalle ve köyleridir.

ÖSO Türk tankları eşliğinde düğün bayram Cerablusa giriyor. Türk tankları YPG mevzilerini vuruyor. Erdoğan açıktan operasyonun DAİŞ ve YPG’ye karşı olduğunu açıklıyor. DİŞ işin bahanesidir. tek amaç Kürt kantonlarının birleşmemesidir. Ancak Afrin sürekli etrafı çevrilmiş bir şekilde kalmaya ne kadar tahammül eder bilinmiyor. Kürt güçleri Cerablus’a rağmen dar da olsa Afrin’e ulaşacak bir koridor oluşturmak zorundadırlar ve bu konuda da kararlıdırlar.

Türkiye’nin bir diğer amacı Suriyeli mültecileri Suriye topraklarında tutmaktır.

Öte yandan Türkiye saldırısına hala Esat’tan bir tepki gelmemiştir. Bir işgale karşı o ülkenin devlet başkanı susuyorsa bir mutabakat var demektir.

Bölgenin yeniden hareketlendiği bu süreçte, Türkiye’nin ve özellikle Erdoğan’ın Kürt fobisi ve müttefik Barzani’nin PKK fobisi bunların başına büyük belalar açacak gibi görünüyor.

Türk tankları öncülüğünde Cerablus’a ÖSO güçleri bölge içlerine sokuluyor.  Onlarca farklı örgütlere mensup bu sözde ılımlı muhaliflerin sonradan eskiden olduğu gibi IŞİD’e katılmayacağının da hiçbir garantisi bulunmuyor.

Erdoğan bu harekatla biraz da Türk toplumunun gazını almaya çalışıyor. 15 Temmuz’un ortaya çıkardığı gibi, AKP bu toplumu yönetecek kapasitede değildir. Düne kadar FETÖ örgütüne yaslanarak devleti yönetmeye çalışan Erdoğan şimdi büyük bir boşluğa düşmüş görünüyor. FETÖ’den boşalan yerlere diğer tarikatlar yerleşmeye çalışıyor. Erdoğan devleti bu paralelci dediği güçlerden kurtarmak istiyorsa Tarikatçiliği yasaklamakla işe başlamalıdır.

Ama Erdoğan için demokrasi amaç değil araç olduğu için, tüm uygulamaları kendisinin iktidarda kalması amaçlıdır. İktidarı kaybetmiş bir Erdoğan’ın ve AKP’nin sonu Mendereslerden çok daha vahim olacaktır. Bunu kendileri de biliyor. Şimdi CHP ve MHP’yi de kuyruğuna takarak Milli mutabakat oluşturmaya çalışan Erdoğan, iktidar iplerini de elinden her an kaçırabilir bir durumu yaşamaktadır. Yönetemiyor, korkuyor, ama korkusunu saldırganlıkla gizlemeye çalışıyor.

Erdoğan’ı zehirleyen, yönetemez duruma getiren yaşadığı Kürt fobisi sendromudur. Kürtlerden nefret ediyor. Bu nefreti yüzüne vuruyor. Kürt sorununu çözerim diyerek büyük bir umut yaratan Erdoğan; şimdi Kuzeydeki Kürt kentlerini yıktığı yetmemiş olacak ki,  Rojava’yı da yıkmaya yelteniyor. Erdoğan Suriye’nin toprak bütünlüğünü savunuyormuş vay başıma, hele sen önce Türkiye’nin toprak bütünlüğünü sağla, sen önce DAİŞ’in ele geçirdiği Kilis’i Antep’i kurtar da, sonra sınırın diğer tarafına bak.

Bu Kürt fobisi senin sonun olacak, bunu unutma.  Türkiye artık hep kaybet-kaybet oyunu içine çekilmiştir.

Haydar Ergül, 15 gün sonra serbest bırakıldı

Demokratik Modernite Dergisi Editörü Haydar Ergül’ün de aralarında bulunduğu 6 kişi, 15 gün sonra çıkarıldıkları mahkemece serbest bırakıldı.

Amed’te 15 gün önce gözaltına alınan ve aralarında Demokratik Modernite Dergisi Editörü Haydar Ergül’ün de bulunduğu 6 kişi, serbest bırakıldı. 15 gün sonra emniyetten adliyeye çıkarılan 6 kişi, savcılık ifadeleri ardından “Örgüt üyesi olma” iddiasıyla mahkemeye sevk edildi. Mahkemede ifade veren Ergül, Hakan Özdemir, Fuat Sevinç, Azad Tahiroğlu serbest bırakılırken, DBP PM üyeleri Ebubekir Budak ve Salih Keleş adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı.

Tunceli Cem Evi Başkanı Dar’a çağrıldı

Davutoğlu’na mektup göndererek Alevi Pirleri’ni şikayet eden ve yeğeninin işe alınmasını isteyen Tunceli Cemevi Başkanı Ali Ekber Yurt Dar’a çağrıldı

Eski Başbakan Ahmet Davutoğlu’na mektup göndererek Alevi Pirleri’ni şikayet eden ve yeğeninin işe alınmasını isteyen Tunceli Cemevi Başkanı Ali Ekber Yurt, Dersim Ocak Pirleri ve Anaları tarafından Dar’a çağrıldı.

Dersim Pir Sultan Abdal Kültür Derneği’nde bir araya gelen ve aralarından Dersim Belediye Eş Başkanı Nurhayat Artun’un da olduğu Dersim’deki Pir ve Analar Başbakan Ahmet Davutoğlu’na yeğenini işe almak için mektup yazan ve mektubunda Axuçan Ocağı Piri Hasan Genç’i şikayet eden Tunceli Cemevi Başkanı Ali Ekber Yurt’u Alevilik inancı gereği Dar’a çağırdı.

Duruma ilişkin açıklama yapan Axuçan Ocağı Piri Hasan Genç, Ali Ekber Yurt ile  hiç ilgi ve alakasının olmadığını  sadece tek bağının  Sarı Saltuk Ocağı’na ikrar bağlılığı olduğunu söyledi. Genç, “Dersim’de tüm ocaklar birbirine ikrar vermiş bu ikrar ilişkisiyle birbirine bağlı ve saygılıdırlar. Yol ve erkanımızda inanç ve itikatlımızda itikat hukukunun ne kadar ağır olduğunu yol süren bütün insanımız bilir. Üzülerek belirtmeliyim ki burada şahsım ne kadar incelmişse ziyadesiyle yolumuz da zarar görmüştür. Söz konusu kişi kendisine haksızlık ve yanlışlık yaptığımı iddia ettiğine göre gerçeklerin ortaya çıkması inancımız gereği yeri Dar’dır. Bir cem ve civatta canlarımızın ve ocak temsilcilerimizin huzurunda cemal cemale hak divanına çıkılmasını istiyoruz” dedi

Dersim Ocak Pir ve Anaları ise bu meselenin bir an önce çözülmesini, haklı ve haksız olanın bir an önce ortaya çıkarılmasını istedi.

evrensel.net

‘Alevilere toleransım yok’ diyen Kaymakama suç duyurusu

Alevi yurttaşlara “Biz sizin cem yapmanıza tolerans gösteriyoruz, izin veriyoruz. Ama siz çadır kuruyorsunuz” dediği öne sürülen, Kahramanmaraş’ın Dulkadiroğlu ilçesi Kaymakamı Mehmet Türköz hakkındaki suç duyurusunun işleme dahi konmadığı ortaya çıktı.
Cumhuriyet’ten Kemal Göktaş’ın haberine göre Sivriceköyük köyü Terolar bölgesi meralarına Suriyeliler için mülteci kampı kurulmasına karşı çıkan köylüler, jandarmanın müdahalesinin ardından cemevi yanına çadır kurmuşlardı.

Müdahaleyle ilgili köy muhtarını arayan Kaymakam Türköz’ün şöyle konuştuğu ileri sürülmüştü: “Biz sizin cem yapmanıza tolerans gösteriyoruz. Cemevine misafirlerinizin gelmesine izin veriyoruz. Ama siz çadır kuruyorsunuz. O çadırı kaldıracaksınız. Artık size toleransımız yok.”

İddiayı gündeme getiren CHP Parti Meclisi Üyesi Ali Öztunç, kaymakamın sözlerinin nefret suçu kapsamında olduğunu savunarak, Alevilerden özür dilemesini ve köy halkına yönelik baskıların sona erdirilmesini istemişti.

Kaymakamın söylediği ileri sürülen sözler için Meryem Durgun ve Seyit Sönmez adlı vatandaşların ‘halkı kin ve düşmanlığa tahrik’ ve ‘ibadetleri aşağılamak’ suçlamasıyla yaptığı başvuruyla ilgili karar 8 Ağustos’ta verildi.

Kahramanmaraş Başsavcı Vekili Kemal Yalçın, ‘ne şekilde halkı kin ve düşmanlığa tahrik ettiğini veya ibadetlerini aşağıladığının açıklanamadığı’ gerekçesiyle soruşturma bile açmadan şikayeti işleme koymama kararı verdi.