Ana Sayfa Blog Sayfa 6272

Darbe el değiştirmiş olarak sürdürülüyor

0

15 Ağustosta yapılan darbeye ve bağlı olarak sonuçlarına dair çok farklı ve çeşitli değerlendirmelerin yapıldığı biliniyor. Elbette bu değerlendirmelerin her biri ayrıca tartışılabilir, ele alınabilir. Ancak bu tarz kapsamlı bir tartışmaya girmeden, olan bitenin daha güncel boyutuna bakmaya çalışabiliriz. Konunun ayrıntılarına aşağıdan girmek üzere, hani derler ya, “sondan söylenecek sözü baştan söyleyerek” başlayalım.

Öncelikle bu darbe, AKP- Erdoğan karşıtı, Gülen cuntasının da içinde yer aldığı, birden fazla fraksiyonun işbirliği ile tasarlanmış, kararlaştırılmış bir darbedir. Ayrıca bu darbe, bastırılmış, yarım kalmış bir darbe değil, “yol kazası” yaşamış, daha sonra, el değiştirerek, Gülen kliği tasfiye edilirken, RTE kliğinin sürece dâhil olmasıyla sürdürülen bir darbedir.

Bu tespitleri daha yakından görebilmek için yaşananlara kısaca göz atmak gerekiyor. Hemen belirtelim ki darbe sürecinin planlandığı gibi gerçekleşmediği bilinmektedir. Bu aksamaya yol açan durumun, darbeci klikler arası, şu an ayrıntılarını bilemediğimiz ayrışmalar ve buna bağlı olarak, darbe mağdurlarına, darbenin ihbar edilmesi olduğunu düşünebiliriz. Böylece planlaması, zamanlaması, gücü, ilişki ve imkânları değişen bir darbe sürecinin yaşanması söz konusu olmuştur.

Darbeyi erkenden öğrenen ve o an darbenin mağduru durumunda olan RTE ve ekibi, darbenin öğrenildiğini hissettirerek, darbecileri erken harekete geçmeye zorlamıştır. Diğer yandan da darbeci klikleri, bireyleri, korkutarak, vaat ve etkisizleştirme yöntemleriyle bölmeye, parçalamaya çalışmıştır. Bölündükleri ve erken hareke geçmek zorunda kaldıkları için, güçleri ve imkânları azalmış olan darbeciler, “son şans” olarak ölümcül bir kararla darbeyi başlatmışlardır.

Öte yanda kendi hamlesini yapan RTE ve kliği, elindeki devlet ve medya olanaklarıyla harekete geçerek, aynı zamanda halkın darbe karşıtı duygularını da istismar ederek sokakları gasp etti. O andan sonra darbeciler gerilemeye, RTE ve ekibi inisiyatif almaya başladı.

Böylece darbeyi başlatan cuntalar federasyonu, yani darbenin yürütücüleri değişti. Eksik güçle ve erken doğuma zorlanarak yapılmış olan darbenin bu aşamasında, RTE ve kliği, bir yandan darbe mağduru, bir yandan da darbeyi bastıran, zafer kazanmış komutan ve giderek darbenin ortaklarından biri olarak krizden çıkma imkânına sahip oldu. Darbenin başından beri ortaya dökülen bilgiler, sürecin bu şekilde yaşandığını ve gelişmelerin böyle bir seyir izlemesi için yoğun bir efor sarf eden RTE kliğinin bu çabalarının sonuç verdiğini göstermektedir. Bu denli darbe tecrübesi olan bir ordunun, bu kadar basit hatalar yapması, bu kadar zayıf koşullarda darbeye kalkışması ancak belirtilen gelişmeler ışığında anlamlı ve izah edilebilir olmaktadır.

İlk andan itibaren darbenin bastırılmasının bir parçası olarak karanlık cuntacı Gülen kliği darbecilikle ve yakın dönemin tüm devlet kaynaklı suçlarından dolayı, en sert, en aşağılayıcı ifadelerle itham edildi. Bu amaçla en etkili manipülasyon araçları her tür ve dozda zor, yöntemleriyle birlikte kullanıldı. Cuntacı Gülen kliğine ve tüm muhaliflere karşı yoğun tasfiyeler başlatılarak, sözde demokrasi adına, darbeci mantık, algı yaratma yoluyla ve sözü edilen zor ve medya olanaklarıyla genel kabule dönüştürüldü. Sokakları bu yolla işgal eden RTE ortaya çıkan sokak gücünü darbenin kontrolünü eline almak ve kendisini müttefiklerine karşı korumak amacıyla kullandı. Buna bağlı olarak RTE kliği, güçlendiği oranda devleti “sıfırdan kurmak” amacıyla, sistemin tüm araç ve mekanizmalarıyla oynamaya, tüm düzenlemeleri “kendi devletini” kurmak üzere planlamaya başladı.
RTE kliğinin, elindeki imkânlarla, darbecileri bölmesi, erken harekete geçmeye zorlaması, akabinde doğal darbe karşıtlığını kendisi için toplumsal bir güce dönüştürmesi, darbenin seyrinin belirtilen şekilde değişmesine yol açtı.

Ancak belirtilenlerden daha önemlisi ve esas üzerinde durulması gereken, darbe sürecinde ortaya çıkan “yol kazasının” ve devamında yaşananların, RTE ve ekibi tarafında darbeci kliklerle siyaseten anlaşma olanağını yaratmış olmasıdır.

Böylece darbeci Gülen çetesi günah keçisi olarak tasfiye edilirken, onun yerine geçen RTE kliği, darbeci diğer kliklerle birlikte, başta Kürtler olmak üzere, demokratik güçlere ve Alevilere karşı darbenin sürdürülmesi üzerine bir ittifak oluşturmuş oldular. Bu ittifakla, RTE ve müttefikleri, darbe krizini “fırsattan ganimete” çevirerek, çok arzu ettikleri, kendileri için, “devleti sıfırdan kurma” ve toplumu yeniden düzenleme adına, bugün sürdürülen, baskıcı ve kanlı politikalarını pratikleştirilme sürecini başlatmış oldular.

Bu arada iki noktayı aradan kaynamaması için belirtmek gerekir. İlk olarak, sözde darbe mağduru hükümet ve RTE darbeyi erken haber almasına rağmen, yasal sorumlulukları olarak darbecileri harekete geçmeden etkisizleştirmeye çalışmamış, yüzlerce ölümün olmasını önlememiştir. Bunun özellikle altının çizilmesi, tarihe not edilmesi gerekir. Bir gün bu hesaplar görülürken bu suçun da karşılığının eklenmesi gerekecektir, hesap çetelesine.
Diğer nokta, bu gün yapılanların herhangi biri, başka zamanda yapılsaydı, her biri başlı başına gündem olur, sorun yaratırdı, özellikle de Kemalistler. Neden? Cumhuriyet mitingleri unutulmadı ve onların organize edenlerin hepsi, sosyal- siyasal hayatın içinde ve önemli bir kısmının etkin konumları devam etmektedir. Buna rağmen hiç kimsenin itirazı olmadan “devlet sıfırlanmakta” toplum yeniden şekillendirilmeye çalışılmaktadır.

Konumuza dönersek sonuç olarak şu an olan bitenler, 15 Temmuz darbesinin el değiştirmiş olarak devam ediyor olmasıdır. Mevcut durum ne bastırılmış bir darbe girişimi, nede engellenmiş, yarım kalmış bir darbedir. Darbeci cuntaların değiştiği, kendi özgünlükleri olan bir darbe yaşanıyor şu anda. Daha kolay anlatmak için, olan şey, tastamam ve 12 Eylülden daha kapsamlı bir darbenin el değiştirerek sürdürülmesidir.

Bu darbenin dayandığı politik zemin, İslami gericiliğin ırkçı faşizmle birlikte tüm demokratik kazanım ve mevzilere saldırmasıdır. Var olan kazanımları yok etmeyi amaçlayan, sistemli, araç ve yöntemleri belirlenmiş, güç ve bağlantıları hazırlanmış bir programdır, bu darbenin programı.

Gülen kliğinin tasfiye edilmesiyle yerine geçen RTE kliğinin, diğer darbeci gruplarla kurduğu ittifakın ortak zemini Kürt, Alevi ve demokrasi güçlerine karşı düşmanlık ve sanal Gülen karşıtlığı olarak şekillendirilmiştir. Gülen karşıtlığı daha çok cuntacı Kemalist güçlerle kurulan ittifakın çimentosu olarak değerlendirilmektedir, yoksa Gülen Cuntasının atfedilen güce sahip olmasından değildir.

El değiştiren darbenin, henüz darbeci fraksiyonlar arası çatışma süreci bitirilememişken bile, darbenin muhataplarının da, darbeci güçlerin de, hedeflerinin ortak olduğu anlaşılıyordu. Bu çerçevede, demokratik güçlere, Kürt ve Alevi halkına ve emekçilere karşı sürdürülecek yoğun bir savaş programının uygulanmak istendiği ilan ediliyordu.

Ancak bu ittifak ilişkisinin zoraki bir ittifak olduğunu, sürdürülen/ sürdürülecek olan mücadeleye bağlı olarak bozulabilir bir özellik taşıdığını, her kliğin kendini güçlendirmek için çaba harcayacağını, bunun da aralarındaki çelişkileri derinleştireceğini belirtmeli ve bilmeliyiz.

RTE kliğinin içinde yer aldığı ve sürdürülen darbe programı, üç temel saç ayağı üzerinde hayata geçirilmek istenmektedir.

Birincisi RTE ve müttefikleri, devletteki kadroları faşist milislere dönüştürerek, Mussoli’ninin “Kara Gömleklileri” gibi bir yapı marifetiyle, sözde devleti “etkin” kılmak istemektedir. Ancak asıl niyetlerinin içerde, zorbalık, koyu gericilik, faşizm ve tekçilik, dışarıda ise yayılmacılığa dayanan; bu nedenle itiraz etme kabiliyeti olmayan aşırı disipline edilmiş, herhangi bir norm ve kuralla sınırlandırılmamış bir devlet yapısı tasarlanmaktadır.

İkinci olarak, Kürtler, Aleviler başta olmak üzere sosyal farklılıklar yok edilerek, yüzyıldır tam olarak başarılamayan, son yıllarda RTE nin tutkulu bir arzusuna dönüşen meşhur “tekçilik” etnik ve dinsel/ mezhepsel arındırma projesinin gerçekleştirilmesi arzu edilmektedir. Bu durum aynı zamanda siyaseten Kürt sorunu başta olmak üzere bütün muhalif odakların sosyal dayanağının da ortada kalkması için gerekli görünüyor, RTE, ekibi ve diğer darbeci cuntalar açısında. Kürtlerin ve Alevilerin demografik varlıklarını azaltma yöntemlerinin,( katliam, soykırım vs gibi) bu darbenin programına dâhil olduğunu söylemek, abartı olarak görülmemelidir.

Üçüncü olarak farklı sermaye gruplarının varlıkları gasp edilerek özel bir sermaye yapılanması yaratılmak istenmektedir. Gasp edilen sermaye ve varlıklar, daha öncelerde (1915-1960- yıllarında) yapıldığı gibi, bağımlı sermayedarlar yaratmak için değerlendirilecektir.

Bu belirlemenin bizim açımızdan önemi şudur. Yaşanan baskıcı ve kanlı süreç, kısa sürede düzelecek olan geçici bir süreç değildir, olmayacaktır. Son günlerde Kürt halkına, demokratik kurumlara, Alevilere ve emekçilere yönelmiş olan kuralsız baskı ve zorbalık, bunun yanında RTE’ nin sürekli bir biçimde idamı gündemleştirmesi gibi gelişmeler, hep olduğu gibi, rutin veya konjektürel gelişmeler olarak ele alınmamalıdır. Bunların hepsi, çok daha zorlu bir sürecin tasarlandığının ifadeleridir. Özellikle idam sorununun sürekli gündeme taşınması, sadece Gülen ve kliğini kurtarmak amacıyla ortaya atılıyor olarak görülmemelidir. Bu konunun aynı zamanda Sayın Abdullah Öcalan şahsında Kürt halkına karşı şantaj amacıyla ve güçleri yeterse pratikleştirmek için düşünülüyor olabilir. Burada klasik hukuk kurallarının veya evrensel hukukun yarattığı engellerin önemsenmesi doğru değildir. Bu devletin hukuku veya evrensel kuralları hiçe sayabileceği, onlara kılıflar bulabileceği, herkesin bildiği bir gerçekliktir. Düşünüldüğü gibi idamı yasalaştırıldıktan sonra, Sayın Öcalan’a açılacak olan yeni bir davayla istedikleri şantaj olanağını elde edebilirler.

Bu darbeci kliklerin, demokrasi güçlerine, Kürtlere ve Alevilere karşı başlattıkları bu savaş konseptini çok kapsamlı, kuralsız ve bölgeyi kapsayacak şekilde planladıkları görülmektedir. Tasarlanan savaşın özellikle Kürtlere ve Alevilere karşı bir “son savaş” olarak düşünüldüğü ve tasarlandığı anlaşılmaktadır. Bu çerçevede dış politikada, İran, Rusya ve Suriye de yaşanan gelişmeler dikkat çekicidir. Darbecilerin bu “kıyamet günü” tasarılarına karşı, AB vs gibi uluslararası kurumların ve evrensel kuralların varlığında hareketle liberal hayaller beslenmemelidir.

Ancak bütün bu sorunlara, yaşanacak olan çok zorlu, acılı ve kanlı sürece rağmen, kazanmaya ve zafere olan inanıcın zayıflaması için hiç bir neden yok. Yapılması gereken ihtiyaçlara uygun bir pratiğin geliştirilmesidir. Nasıl, benzer durumlar farklı zamanlarda yaşanmış ve mücadelenin gelişmesini engellememişse, bu döneminde, kazanımlarla, geride kalacağından emin olmak gerekiyor. Bu el değiştirmiş darbeci katillerin saldırılarını çok yönlü, çok çeşitli mücadele araç ve yöntemlerle göğüsleyecek ve püskürtecek birikim, tecrübe ve enerji mevcuttur. Bu gerçeklikten dünyanın döndüğü gerçekliği kadar somuttur. Daha olanaksız koşullarda, daha büyük zorlukları aşarak bugüne gelmiş olan özellikle Kürt siyaseti açısında, bu kanlı sürecin aşılmasının olanakları oldukça fazladır.

Umudun kaynağı olan mücadele güçleri ayakta ve onlar ayakta olduğu ve ayakta olmaları için gerekli olan güç ve destek verildiği sürece, hiç bir darbe ve darbeci istediğini gerçekleştiremeyecektir.

Hükmeti, hesap vermeye ve istifa etmeye davet ediyoruz

Alevi Bektaşi Federasyonu ve Pir Sultan Abdal Alevi Kültür Dernekleri Antep Katliamı ile ilgili ortak bir açıklama yaparak hükumeti istifaya çağırdı. İşte Alevi kurumlarının açıklaması: 

BASINA VE KAMUOYUNA

Eli kanlı şeriatçı cihatçı çeteler bu sefer de Antep’i kana buladılar. Kürtlerin, Arapların, Alevilerin ve Suriyeli göçmenlerin yoğunluklu yaşadığı yoksul ve emekçi bir mahallede sokak ortasında yapılan bir düğünü hedef alan alçak zihniyet onlarca canı katletti. Evlere ve yüreklere kor gibi ateş düştü. Çocuklarımızın gelecek umutlarını kararttılar. Alevi Bektaşi Federasyonu ve Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Örgütlülüğü olarak öncelikle bu insanlık dışı saldırıyı, bu saldırıyı gerçekleştiren zihniyeti ve bu zihniyetin büyütülüp palazlanmasını sağlayan siyasal anlayışı nefretle kınadığımızı belirtmek isteriz. Hakka yürüyen çoluk, çocuk, kadın erkek onlarca canımızın devirleri daim olsun. Yakınlarına ve Türkiye halklarına başsağlığı diliyor ve yararlılara acil şifalar diliyoruz. Bu tür acıları çok kere yaşamış Aleviler olarak, yakınlarını kaybeden canlarımızın acılarını hissediyor ve acılarını yürekten paylaşıyoruz.

14 yıllık AKP hükümeti döneminde ortaya konulan kamplaştırıcı, ötekileştirici, inkarcı ve imhacı siyaset ve iflas etmiş olan dış politika ülkemizi tam anlamı ile Ortadoğu karanlığına itmiştir. İçeride cemaatçı çetelerin en etkili kurumları ele geçirmesine seyirci kalan ve tüm uyarılarımıza rağmen Suriye politikasında cihatçı, şeriatçı güçleri destekleyip palazlanmasına hizmet eden siyasetin sonucunda onlarca katliam yaşandı. Darbe girişimleri gerçekleştirildi. Kürt sorununun demokratik ve barışçıl yol ve yöntemlerle çözümü yerine çatışma, imha ve inkarı esas alan politik süreç tercih edildi. Sonucunda da durum içinden çıkılamaz bir hal aldı. Dinsel gericiliğin yaşamın her alanını sarıp sarmalaması ile birlikte bu çeteler halk içinde ciddi anlamda taban ve destek buldu. Her olayın ardından kandırıldık, yanıldık, Allah bizi islah etsin türü açıklamalar siyasal iktidarın sorumluluğunu asla hafifletemez. Suruç, Diyarbakır, Adana, Ankara Gar, Kızılar, Merasim Sokak, Taksim, Lice, Cizre, Nusaybin ve daha adını saymakla bitiremeyeceğimiz katliamların ardından tek bir yetkilinin istifa etmemesi, kimsenin görevden alınmaması hükümetin meseleye bakış açısını ortaya koymaktadır.

Suriye’de sözüm ona demokratik muhalefeti destekleme adı altında Selefi ve Vahabi guruplar desteklenmiş, silah ve mühimmat desteğinin yanı sıra ülkemizde üsler kurmalarına izin verilmiş, yaralıları tedavi ettirilmiş ve askeri eğitim almaları sağlanmıştır. Ülkemiz sınırları adeta yol geçen hanına çevrilmiştir. Defalarca uyarmamıza rağmen en küçük bir geri adım atılmamıştır. Yaşanan katliamlar yeteri kadar soruşturulmamış ve asıl sorumlulara ulaşılması engellenmiştir. Meclis araştırması önergeleri iktidar partisi milletvekilleri oyları ile reddedilmiştir. Kürt sorunu ve Alevi sorununun demokratik ve barışçıl çözümünü esas alan politikalar yerine çözümsüzlüğü esas alan politikalarda ısrar edilmiş ve özellikle Kürtlerin yaşadığı şehirler yerle bir edilmiştir. İç savaşın tırmanması ve ülkeye yayılması için sanki bilinçli olarak zemin hazırlanmıştır. Emperyalizmin bölgedeki planları bir bir uygulamaya konurken AKP hükümeti iç barışı sağlamak yerine bu projelerin önünü açacak ve kolaylaştıracak yöntemleri devreye sokmuştur.

Gazeteler kapatılıyor, yazarlar, çizerler, sanatçılar tutuklanıyor veya işten atılıyor ama IŞİD ile ilgili ciddi bir operasyon gerçekleştirilmiyor. Bu örgütten bahsedilirken örgütün ismi diğer örgütlerle birlikte sayılarak örgüt sıradanlaştırılıyor ve terör örgütü ifadesi bile ağızlardan zorla çıkıyor. IŞİD yerine DAEŞ ismi tercih edilerek bu örgütün şeriatçı kimliği gizlenmek isteniyor.FETÖ ile sürdürülen kapsamlı mücadele bile ilan edilen OHAL ile yön değiştiriyor adeta siyasi hedeflerine ulaşmak için bahane olarak kullanılıyor.

Alevi Bektaşi Federasyonu ve Pir Sultan Abdal Kültür Derneği örgütlülüğü olarak acilen OHAL uygulamasının sonlandırılmasını, demokratik ortamın en kısa sürede sağlanmasını, iç barışın bir an önce hayata geçirilmesini ve laik demokratik bir Cumhuriyetin tesisi için bütün kesimlerin bir arada ortaklaştığı bir zeminin oluşturulmasını talep ediyoruz. Bu ülkenin asli unsurlarını dışlayarak yapmaya çalıştığınız Anayasanın da kurduğunuz “Milli Cephe”ninde bir faydası olmayacaktır. Şeriata ve savaşa karşı laikliği, barışı, özgürlükleri ve demokrasiyi esas almalıyız.

Son söz olarak Antep’te rengi, dili, inancı ne olursa olsun katliama maruz kalan canların acılarını acımız biliyor ve yanlarında olduğumuzu kamuoyu aracılığı ile ilan ediyoruz. Yaratılmak istenen iç savaşın karşısında olacağız, “düşmanımın düşmanı dostumdur “ fikriyatını reddediyoruz. Türkiye halklarının tam hak eşitliğinden yana tavrımız nettir. Gerici ve şeriatçı örgütlenmeye karşı tüm halkları uyanık olmaya ve ülkemizin daha fazla bataklığa sürüklenmesini birlikte önlemeye çağırıyoruz. Başta hükümet olmak üzere tüm sorumluları hesap vermeye ve istifa etmeye davet ediyoruz. Hepimizin başı sağolsun. Hak bize böyle acıları bir daha göstermesin.

ABF – ALEVİ BEKTAŞİ FEDERASYONU
PSAKD – PİR SULTAN ABDAL KÜLTÜR DERNEĞİ GENEL MERKEZİ

“Devlet erkanı dün katledilen masum insanların katilidir”

Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu Genel Başkanı Hüseyin Mat, yazılı bir açıkla yaparak Antep’deki katliamı kınadı. Mat açıklamasında “Antep’in Şahinbey İlçesi’ne bağlı Beybahçe Mahallesinde yapılan bir sokak düğününe yönelik bombalı saldırıyı nefretle kınıyorum.

‘Tek başına iktidar olursak kaos bitecek’ diyen iktidar, ülkemizde bu günlerin yaşanmasından dolayı sorumludur, suçludur.

Dünya alem çok iyi biliyor ki IŞİD Gaziantep’i üst yapmış, sayısı belli olmayan hücre evleri var. Türkiye genelinde birçok bombalı eylemin Gaziantep’te organize edildiği söylendiğinde gözlerini, kulaklarını tıkayanlar. Yaralı barbar IŞİD militanları tedavi ettiriliyor, arabalarla, bayraklarla şehir merkezinde turlar atıyorlar denildiğinde tek bir müdahale, önlem almayan devlet erkanı dün katledilen masum insanların asıl katilidir.” dedi.

Av. Cihan Söylemez’den FEDA’ya cevap

Demokratik Alevi Federasyonu (FEDA) tarafından yayınlanan “Pirler Meclisinden Basın açıklaması”da ismi gecen Av. Cihan Söylemez konuyla ilgili basın açıklaması yaptı. İşte o basın açıklaması;

“Basına ve Kamuoyuna

19.08.2016 tarihinde, PKK’ye yakınlığı ile bilinen “Demokratik Alevi Federasyonu” adlı kuruluş, şahsımın fotoğrafınıda paylaşmak suretiyle, şahsımı can ve mal güvenligi açısından tehdit etmiş ve şahsım hakkında “çamur at, izi kalsın” mantığıyla iftiralarda bulunmuş ve bu açıklama sosyal medyaya servis edilerek, şahsımı linç ettirmeye yönelik bir kampanya başlatmış ve hakkımda deyim yerindeyse bir fetva yayınlamışlardır.

Öncelikle bilinmesi gerekir ki;

1-  Şahsıma karşı yapılan ve suç teşkil eden fetvanın hedefi; Düşünce ve İfade Özgürlüğüdúr.Kendileri gibi düşünmeyen herkesi ” ajan ” ilan eden bu fetva sahipleri “Hak, Hakikat ve Hukuk” önünde hesabını verecektirler.

2- Avukatlık mesleğime yönelik saldırıları, bu fetva sahiplerinin zihniyetlerinin “Kızılbaş’ın elinden bir şey yenmez, Kızılbaş ile şu veya bu şekilde sosyal temas kurulmaz” diyen, Vahabi fetvacilarının mantığı ile örtüşmektedir.

3- Alevilik ile ilgili yazılarımda , eleştiri konusu olan husus, sadece ve sadece “Ali’siz ve Ehl-i Beyt’siz bir düşüncenin Hak-Muhammed-Ali Yoluna saldırıları, hakaret ve iftiralarına cevap” iken, bu eleştirilerin teolojik bir örgütlenme alanı dışında olan; silahlı veya silahsız sol/sosyalist/ulusalcı yapılarla ilişkili gösterilmeye çalışılması üzerinden, can ve mal güvenligim tehdit edilmekte ve yasal olsun olmasın ulusalcı/sol ve sosyalist yapıların hedefine şahsım konulmaktadır.

4- “Alevi” sözcüğünü kullanarak , şahsım hakkında nerdeyse “katli vaciptir ” noktasına getirilmek istenen linç kampanyasının zihniyeti; Amr bin As, Mervan ve Muaviye zihniyeti ile komplo, hile ve namertlik konusunda parelel bir çizgi izlemekte ve örtüşmektedir.

5) “Alevi” ismini kullanarak takkiye yapan bu fetva sahibi güruh bilmelidirler ki; Bu Can, nefes aldığı sürece aklı, kalbi ve kalemi Hak-Muhammed-Ali yolunda yazmaya devam edecek ve o kutlu yolda, hariçten gelen ve gelecek olan sözlü veya fiili saldırılara boyun eğmeyecektir. Ve bu fetva sahipleri Tarih, Hak ve Hukukun karşısında hesabını vereceklerdir.”

20.08.2016

Av. Cihan SÖYLEMEZ / Dersim

HBVAKV: Şiddetin ve Savaşın Her Türlüsüne Karşıyız

Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı yayınladığı yazılı bir mesajla son günelrde yaşanan şiddete dikakt çekerek,”Şiddetin ve savaşın her türlüsüne karşıyız” dedi. Açıklama şöyle;

BASINA VE KAMUOYUNA

Şiddetin ve Savaşın Her Türlüsüne Karşıyız

Geçtiğimiz günlerde önce Diyarbakır ve Mardin’de ardında da Van ve Elazığ’da meydana gelen bombalı saldırılar sonucunda aralarında sivil ve çocuklarında bulunduğu onlarca insanımız yaşamını yitirmiş, yüzlercesi de yaralanmıştır.

Geride bıraktığımız son bir yıllık bir süreçte yaşanan bombalı saldırılar, yürütülen savaş politikaları ve darbe girişimi gibi olaylarla ülkemiz içinden çıkılmaz bir kaos ortamına sürüklenmekte ve ne yazık ki bu durumlar olağan bir hale gelmektedir.

72 millete bir nazardan bakan merkezine insanı koyan biz Aleviler, bir kez daha her türlü şiddetin karşısında olduğumuzu kamuoyuna beyan ederken yapılan saldırıları da şiddetle kınıyoruz. Akan kan ancak toplumsal Barış tesis edildiğinde durabilir. Hakk’a yürüyen Yurttaşlarımızın devr-i daim olsun yaralı yurttaşlarımızın Hızır yardımcısı olsun. 20.08.2016

Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı

Kaleme sıkılan kurşun el yakar

NURAY BAYINDIR

Ve şimdi Türkiye uçurumun eşiğine sürüklendi. Şiddet tüm toplum kesimlerini etkisi altına alacak gibi görünüyor. Dünyanın en güzel, en eşsiz coğrafyasında yaşayan herkesin bu durumu az ya da çok farkında olarak yaşadığına inanıyorum. Doğudan batıya, kuzeyden güneye tüm toplumsal kesimleri etkisi altına alan şiddet atmosferi o kadar yoğun ki bunu görmemek, hissetmemek mümkün değil.

Yaz sıcağında kışı ve karanlığı yaşıyoruz.

Türkiye’de yaşanan akıl dışı gelişmelerin bir izahı var kuşkusuz. Tek başına bir delinin İktidar hırsı ya da yaşam güvencesi değil, esas olarak kapitalist sistemin çivilerinin yerinden oynaması bizi bu duruma sürüklüyor.

Yoksa Türkiye’de bundan yirmi yıl önce 15 Temmuz gibi  ‘’İktidar içinden, iktidara karşı bir darbe’’ yaşanacak, başarısız olacak, darbe sonrasında on binlerce asker ve sivil darbeci diye tutuklanacak, görevden alınacak, bu da yetmezmiş gibi darbeyle uzaktan yakından ilişkisi olmayan dünya çapındaki yazar Aslı Erdoğan akla ziyan bir şekilde ‘’örgüt üyesi olmak ve halkı kışkırtmak’’ argümanlarıyla tutuklanacak, onun gibi dünya edebiyatına mal olmuş yazarlar, üniversite profesörleri, gazeteciler, siyasiler darbeyle ilişkilendirilip tutuklanıp içeri atılacak ve tüm bu gelişmelere karşı ülke çapında dişe dokunur bir muhalefet gelişmeyecek.

Buna kargalar gülerdi. Bu gelişmelerin akla gelen tek izahı şudur; Türkiye’de yıllardır Kürt özgürlük mücadelesi ağırlıklı demokrasi cephesinin, 7 Haziran 2015 seçimlerinde görüldüğü gibi, bir bütün olarak Kapitalist sisteme karşı bir rota izlemesi ve geldiği noktada çürüyen sistemin temelini sarsmasıdır. 7 Haziran seçim sonuçları bunun somut göstergesi olmuştur.

O günden bu yana AKP iktidarı geleceğini sömürgen ve şiddetle beslenerek korunan bir elitin hizmetinde olmakta görmüştür. Burada en büyük düşman; tüm bastırma “çökertme” planlarına rağmen her gün daha da kitleselleşerek gelişen ve güçlenen Kürt muhalefetidir.

Fetö olarak adlandırdıkları darbeciler arasında ulusalcı Kemalistlerin de yer aldığı biliniyor. HDP bu yüzden meclis içindeyken meclis dışında sayılmaya başlandı. Dün Kürtlere karşı ihanetini kapalı yürütmeye büyük çaba gösteren CHP; bugün bu düşmanlığını gizleme gereği duymadan, MHP ve AKP ile bir olup açık bir yüzsüzlükle yapıyor. Hem de demokrasi adına.

Gören göz kılavuz istemez derler. TC meclisinde gelişmeleri herkes izliyor. HDP’nin sesi soluğu kesildi. Mecliste yok sayılıyor. Bu durum aynı zamanda HDP’ye oy verenlerin sesinin soluğunun kesilmesidir. Bunun Türkçesi ‘’Kürtler ya bu iktidarı sevecekler ya da bu diyarı terk edecekler’’ demektir.

Hotzotçulukla bir yere varılamayacağı çok açık. Artık bölge siyaseti ve dünyayı anında kavrayıp politika üretmede Kürt Özgürlük Hareketinin gerisine düşmüş bir yapının tek başına siyaset geliştiremeyeceği de çok açıktır. AKP bu yüzden sayısal ihtiyacı olmamasına karşın, mecliste arkasına MHP ve CHP’yi de alarak ırkçı bir cephe oluşturmuştur. Oysa bilinmelidir ki, bugün ona soluk verenlerin yarın yaşam garantisi yoktur.

Türkiye içte bu gelişmeleri yaşarken dışta da uzunca bir süredir uyguladığı akıldışı dış politika nedeniyle siyasal ve askeri olarak da zayıflamıştır.

Büyük hukuksuzluk milletin gözü önünde yaşanıyor. Muhalif medyanın, halkın gerçek haber alma kanalları kapatıldı. Özgür Gündem gibi gazetelerin kapısına kilit vurularak gazeteciler ve çalışanları darp edilip içeri atıldı. Yazarları tutuklandı.

Toplumda tık yok. AKP iktidarı korku yayıyor. Korkuyla iktidarını güvenceye alacağını biliyor. İktidar şakşakçısı kanalları reklamlarından tutun dizileri aracılığıyla toplumsal yapıyı yeniden şekillendirmeye çalışıyor. TC İktidarı toplumda şiddet taraftarlığını ne kadar çok geliştirirse toplumsal muhalefeti gerileteceğinin farkında.

Gelinen noktada aydınların hedef seçilmesi ve baskı altında tutulması bu ülkenin geleceğine sıkılan bir kurşundur. Böyle bir Ülkenin geleceği yoktur. Bunu herkes bilir. İktidar ne kadar güvenlikçi politikalar geliştirirse geliştirsin, demokrasi ve özgürlükleri kısıtlasın, hatta yok etsin geleceği yoktur. Bu gün olmazsa yarın mutlaka yenilecektir. Hem de baskı altında tuttuğu güçler tarafından.  Kaleme sıkılan kurşun el yakar.

CHP’li vekil Garip Dede Dergahına yapılan saldırıyı kınadı

 
CHP Balıkesir Mİlletvekili Mehmet Tüm, Garip Dede Dergahı’na yapılan saldırıyı kınadı. Tüm,  “Aleviler , her zaman olduğu gibi 15 Temmuz sürecinde de Cumhuriyetin ve demokrasinin yanında olmuşlardır” dedi

İstanbul Küçükçekmecede bulunan GARİP DEDE Dergahına yapılan saldırıyı kınayan CHP Balıkesir Mİlletvekili Mehmet Tüm, “Aleviler , her zaman olduğu gibi 15 Temmuz sürecinde de Cumhuriyetin ve demokrasinin yanında olmuşlardır” dedi. Hükümeti Alevi kurumlarına karşı yapılan saldırılara önlem almaya çağıran Mehmet TÜM Basın açıklamasında şu görüşlere yer verdi.

“15 Temmuz FETÖ’cü darbe girişimden sonra ülkede çıkarılmak istenen kaos ortamına şimdi de Alevi Kurumlarına saldırı yaparak devam etmek istiyorlar.
Türkiye’de barışın ve huzurun teminatı olan Aleviler , her zaman olduğu gibi 15 Temmuz sürecinde de Cumhuriyetin ve demokrasinin yanında olmuşlardır. Bunu içine sindiremeyen, toplumda ayrışma ve çatışmayı kendine hedef seçen karanlık odaklar Alevi Dergahlarına, Cemevlerine ve kurumlarına saldırıyorlar.
Geçtiğimiz süreçte gördük ki, bu karanlık güçler, Alevi mahallelerinde provokasyon yaparak, evleri işaretlediler.

Bundan sonuç alamayanlar , 17 Ağustos 2016 Çarşamba günü saat 21.30 sularında, İstanbul , Küçükçekmece’de bulunan “ GARİP DEDE KÜLTÜR VE CEM EVİ DERNEĞİ ”ne saldırıda bulunmuşlardır. Cem Evine bir cenazenin beklendiği ve kalabalık bir insan topluluğunun olduğu sırada yapılan bu çirkin saldırı zamanlaması itibariyle manidardır. Kuru sıkı diye tabir edilen silahla yapılan saldırı sonrası bir adet “mermi” nin ortaya bırakılması da , çok düşündürücüdür.

Bu çirkin olayı şiddet ve nefretle kınıyorum. Emniyet Görevlilerinin bir an önce failleri bularak adalete teslim etmeleri bekliyorum. Biliyoruz ki FETÖ’nün ve tüm terör örgütlerinin amacı güven ortamını bozmak ve toplumu ayrıştırarak kaos yaratmaktır. Bunlara meydan vermemek adına, bu ve buna benzer olası , olaylar için hükümeti önlem almaya çağırıyorum. Bizlerinde konunun yakın takipçisi olacağımızı, hükümetin ve yurttaşlarımızın bilmelerini istiyorum. Kamuoyuna Saygı ile duyurulur.”

Kaynak: Cumhuriyet

Alevi düşmanlığı için sizi kim kandırdı!

Erdoğan’a sormak lazım;

Karacaahmet Dergâhını yıktırmaya kalkarken,

Ebu Suud efendiye ilim ve irfan âlimi diye methiyeler düzerken,

Cemevine “ucube” derken,

“Sivas katliamı sanıklarına “mağdurlar” deyip, Sivas davası zaman aşımını “halkımıza hayırlı olsun” diye duyururken,

Sivas katillerinin ismini, Madımak şehitlerinin en tepesine yazdırırken,

Sivas Katliamı sanıklarına avukatlık yapanları partisinde vekil yapıp, hükümette bakanlıklar verirken,

Yavuz Sultan Selim’in adını 3. köprüye yamarken,

Açılışını da Yavuzun Alevi katliamını yaptığı güne denk getirirken,

Gezi sürecine “Alevi ayaklanması” diyerek Alevileri ve Alevi mahallerini hedef gösterirken,

Berkin Elvan’ın annesini yuhalatırken,

“Camiye ayakkabıyla girdiler” diyerek aylarca yalan üzerinden mezhepçiliği kışkırtırken,

Seçim mitinglerinde Alevilere “Yuh” çektirirken,

Beşar Esad’a her defasında “Alevi” vurgusu yaparak Alevileri hedef gösterirken,

Suriye politikasını eleştirenleri “mezhep yüzünden Esad’ı desteklemekle” itham ederken,

Suriye’de Alevi katliamı yapan cihatçı teröristleri Türkiye’de besleyip, silah, para verip Suriye’ye cihada gönderirken…

Listeyi uzatmak mümkün…

Kısacası birileri bu ülkede palazlandırılıp, sizinle el ele, kol kola Alevilere, Kürtlere operasyon çekerken, kim sizi kandırdı.

Başbakan ve Cumhurbaşkanı imamı kimdi!

Sizleri kandıranlar hangi gerekçelerle sizi ikna ettiler.

Bugünlerde ekranlarda kandırılanların itirafları dolanmaktadır. Sizde bu konularda itiraflarda bulunacak mısınız?

Kandırıldığınızı fark ettiğinizden beri ne değişmiştir?

Aleviler, Kürtler, basın özgürlükleri, insan hakları konusunda, demokrasi konusunda, bakışınızda ne değişmiştir.

Bildiklerimiz, gördüklerimiz ve “kandırıldığınızı” açıkladıktan sonra yaptıklarınız göstermektedir ki, sizin ve partiniz AKP’nin Alevi düşmanlığı açık, net ve planlıdır…

“Darbecilerle” farkınız, 1980 darbe sonrasındaki bir reklam spotundaki gibi durmaktadır.

“Yok, bir birimizden farkımız, ama biz Osmanlı bankasıyız”

Yenikapı’daki “Show” ise Hacıbektaş’taki “ayıp”tır

VEYSİ SARISÖZEN

Özgür Gündem gazetesine yapılan baskın ve bunu izleyen gelişmeler, Ragıp Zarakolu’nu “bulamayınca” oğlunun evinin kapı kırılarak basılması, Eren Keskin ‘in Diyarbakır’da olduğunu bildikleri halde 80’ini aşmış annesinin evine baskın yapılması, İMC TV’de baskın sırasında yükselen kadınların çığlıkları, “Qırık” çizeri Doğan Güzel’in üstü başı parçalanmış, arkadan kelepçeli resmi…bütün bunlar Erdoğan rejiminin Kürdistan özgürlük hareketine, onun müttefiklerine,  HDP ’ li vekillere ve Kürdistan belediyelerine yönelik saldırının başladığını gösteriyor.

OHAL ve KHK yöntemiyle tüm muhalefeti, demokrat mı, ulusalcı mı, milliyetçi mi diye bakmadan ya susturacaklar ya da kendilerine basit bir alet olarak hizmet ettirecekler.

Bu son kategoriye ne yazık ki Kılıçdaroğlu artık girmiş bulunuyor. Yenikapı “devlet Show”unda yer aldı, geçtiğimiz gün de, Hacıbektaş’taki kutlamalarda Hükümet temsilcisiyle arasında “cıvık” diye nitelenebilecek “şakaların” yapılması, Kılıçdaroğlu’nun artık iler tutar yerinin kalmadığını ortaya koydu. Bu “cıvıklığın” Alevilerin kitlesel katılımıyla düzenlenen törende yapılması, bugünkü krizden çıkabilmek için zorunlu olan Alevilerle Kürdistan özgürlük hareketi arasında cepheyi önlemeye ve alevi kitlesini Saray’ın peşine takmaya yönelik olduğunu gösterdi.

Belli ki,Kılıçdaroğlu ve arkadaşları,  Saray derin devletinin teröründen yılgınlığa kapıldılar. Saray medyasında, FETÖ’nün CHP’ye de sızdığına, bunların sayılarının “çok” olduğuna, hatta Kılıçdaroğlu’nun son üç yıl boyunca Cemaatin kendisine verdiği “tapelere” dayanarak siyaset yaptığına dair haber ve yazılar giderek artıyor.

Eski Genel Başkan Deniz Baykal’ın kızını göz altına alma “gösterisi” tüm CHP’ye verilmiş bir göz dağıdır.

Saray terörü MHP muhalefetini de hedefe aldı. Darbeden fırsat bulan Bahçeli ve avanesi Meral Akşener muhalefetini “FETÖ”cü diyerek tasfiye etmek üzere harekete geçti.

İş bununla da kalmıyor. BBP de hedefte. Sabah’ın haberini okuyalım:

“Alperen Ocakları, Büyük Birlik Partisi Genel Başkanı Mustafa Destici’yi BBP’yi paralel devlet yapılanamsına ve FETÖ’ye teslim ettiği gerekçesiyle görevi bırakmasını istedi.”

Böyle bir ortamda Saray rejiminin PKK ile FETÖ arasında “bağ” araması, bir bakanın bu “bağ yakında ortaya çıkacak” demesi şu amaca yöneliktir:

“OHAL’in kapsamını genişletmek…” Herkesi FETÖ torbasına doldurduğun zaman, “OHAL gerekçesi dışında kullanılamaz” kuralını havaya uçurdun demektir. Bundan sonraki aşama, Saray kliği dışında herkesi OHAL kapsamına sokarak KHK’lerle tasfiye etmektir.

Bunlar delirdi mi?

Onun gibi bir şey. Büyük bir korkuya kapıldılar. NATO tarafından tasfiye edilmek üzere olduklarını gördüler. Böyle bir tasfiyenin “sivil muhalefet” tarafından yapılmasını imkansız hale getirmek için herkese, özgür medyaya, sivil toplum örgütlerine, HDP’ye savaş açtılar. HDP’yle CHP arasında, Alevilerle, Kürtler arasında, bunların tümüyle AKP içi muhalefet arasında, aydınlarla sendikalı işçiler arasında bir ittifakı önlemek için tüm güçlerini ortaya koydular.

Pentagon’un bir askeri darbe yapmasını önlemek için ise, “peygamber ocağı” dedikleri ocağın dibine incir ağacı diktiler. Kendi elleriyle kendi ordularını bile enkaz haline getirdiler. Devlet aygıtını darmadağın ettiler. Şu anda Saray sadece polise, Sulh Cezal Mahkemelerine ve MİT’e (o bile şüpheli) dayanıyor.

Almanya’nın “kapalı kapı arkası Erdoğan suçlamalarının” orta yere döküldüğü bir esnada, bu gerçekleri haykıran bir gazetenin kapatılmasına şaşmamak gerekir. Almanya İçişleri Bakanlığına ait “gizli belgede” şöyle deniyor: “Ankara’nın özellikle de 2011 yılından beri adım adım İslamileşen iç ve dış politikasının sonucu olarak Türkiye, Orta ve Yakındoğu bölgesindeki İslamcı örgütlerin merkezi eylem platformu haline gelmiştir”.

Bunun anlamı şudur: Erdoğan ilk fırsatta savaş suçlularının oturtulduğu sandalyeye oturtulacaktır.

Demek ki saldırgan rejim yarattığı gürültünün aksine çok zayıftır. O halde “korkanlar” korkularından sıyrılmalı, en geniş güçler Saray karşıtı cephede birleşmelidir.

Soykırım mağdur ve mazlumu bir yazar: Haydar Işık

AHMET KAHRAMAN

Onun adı, Haydar Işık. Dersimli bir Kürt. Nazimiye’nin eski Ermeni köyü Kızılkilise’den, diyar-bucak dolaşıp yüreğini dolduran hüznü döken Ahir Zaman Dervişi misali, Kürdistan’ın, özelde ise Dersim’in trajedisini kelimelere döken bir yazar o. 

Türk devleti, yerli halkları ölümcül vuruşlarla tasfiye ederek kendince ‘farklı aidiyetler sorununu’ hal yoluna koydu. Bu yöntemle Rumlar, Ermeniler sökülüp atıldı. Böylece, olmayan hakların sorunu da olmamış oldu.

Kürtleri de 1920’den itibaren aynı yöntemle kırım ve sürgüne tabi tuttular. Kürtlere yaptıklarının adı, ‘medenileştirme hamlesi’ idi.

Almanya’da, Nazilerin iktidara geldiği yıl olan 1933’te Kürdistan’ın Dersim bölgesine sıra geldi. Plan-projelerden sonra 1935 yılında askeri yollar, köprüler, barınaklar inşa etmeye başladılar.

Meraklısına verdikleri cevaba göre yol ve köprüler, Türk medeniyetinin geçişi içindi. Binalar da fabrikaydı.

İki yılda altyapı hazırlıklarından sonra, 1937 baharında, tastamam 21 Mart, Kürtlerin Newroz bayramı sabahı, Dersim’in saygın liderlerinden Seyid Rıza’nın Ağdat köyündeki evi uçaklarla bombalanarak ‘Dersim’in medenileştirilmesi hamlesi’ başlatıldı.

Hemen ardından Dersim, dağları, taşlarıyla ateş altında kaldı.

Dersim barbarlığın şenlik alanı; genç kadınlar, kızlar, savaş ganimetiydi. Ölü soyuculuk, zahmetsiz kazançtı. Kadını, erkeği, yeni doğmuş bebeği, gözünün feri kaçmış ihtiyarıyla ele geçirilen bütün insanlar, sorgulanmadan tek tek ya da topluca katlediliyor, sonra ölü soyma hücumu başlıyordu.

Kıran emri herkes içindi. Yalnızca sığınak bulup saklanabilenler kurtuluyordu.

“Ben kırım başlarken doğmuşum. Ailem, Düzgün Dağı eteğinde, köyümüze yakın ormana sığınıyor. Annem, iki yıl boyunca saklandıkları yeri daha sonra gösterdi bana. Gizlendikleri yer, Türk askerlerinin geçiş yolunu tepeden gören, sık meşelik bir tepedeydi.”

Bu bebek, kıranda yaşadıklarını hiçbir zaman hatırlamadı. Ama annesi ve öteki mazlumların anlatılarıyla yüreği kin, öfke dolu büyüdü.

“Kimse, kin ve öfkemi yadırgamasın” diyordu. “Ben bir Kürdüm. Dersim kırımının tanığı, hem de yüreği kanayan mağduruyum. Herkesin annesi kendince değerlidir. Ben değerlimi ağlarken gördüm. Gözyaşları ile kırana uğramış halkı ve sevdiklerinin yasını tutarken.”

Tek gömlekli, yalın ayak çocuk

Onun adı, Haydar Işık. Dersimli bir Kürt. Nazimiye adıyla ilçe yapılan eski Ermeni köyü Kızılkilise’den Zarife (Zerê) ile İsmail’in oğlu, diyar-bucak dolaşıp yüreğini dolduran hüznü döken Ahir Zaman Dervişi misali, Kürdistan’ın, özelde ise Dersim’in trajedisini kelimelere döken bir yazar o.

Ailenin beş kızdan sonra doğan ilk ve son oğlan çocuğuydu. Kürt geleneksel yaşama biçiminde, ailenin “urt ile ocağı”, başka bir deyişle, erkek olarak tek varisiydi. Bu nedenle, ailenin ‘delali’si (değerli) idi.

Ama kendini bildi bileli hep yoksuldu. O da yaz, kış yalınayak…

Pamuklu dokumadan beyaz donun üstüne giydiği bir tek gömlekle büyüdü. Bu yüzden kar kalınlığının iki metreyi aştığı kış mevsimini, zorunlu mahpuslukla, ev içinde geçirdi. Gömleği yıkandığında ‘pexirî’nin (ocak), Fransızca adıyla şöminenin karşısında çıplak oturarak kurumasını bekledi.

Yine de sayısız Dersimli çocuğa oranla şanslıydı. Köyünde (kasaba) okul vardı. İlk defa okula giderken, ‘ayakkabı’ diye çarığa sahip oldu.

İlkokuldan sonra sınavla Akçadağ Yatılı Öğretmen Okulu’na devam hakkını kazanınca ilk defa potine (kösele ayakkabı) giydi, ayağına.

Kürt kimliği

Çocukluk ve gençliğinin geliştiği yıllar, Kürdistan’ın asker postalı ile namlu arasında sıkıştırıldığı korku süreciydi. Kürdün kimliği, dili, kültürü yasak, adı yoktu.

Çocuk Haydar Işık’a göre, bu dönemde “Tırk” ya da “Tırko” dedikleri Türkler, insanlardan farklı giyinen, yine farklı olarak omuzda tüfek ortalıkta dolaşıp karşılaştıkları insanlara eziyet eden, gasp yapan, haraç toplayan yaratıklardı. Annesinin söylemiyle katil…

Bir de kasabada gördüğü sivil “Tırk” vardı. Onlar insandı.

Fakat daha sonra duyguları ve düşünceleri değişecekti. Askeri ve siviliyle Türkler, bir bütün olarak, katil değillerdi. İçlerinde insan olanlar da vardı. Katil yaratan, devletin ırkçı ideolojisiydi…

Koca Kürt

O kör karanlık yıllarda, çevresindeki herkes gibi Alevi’ydi. Dersim’in başına gelenleri de buna bağlıyordu. Fakat daha sonra kazın ayağı gerçeği kendini gösterecekti. Dersim, kimliği nedeniyle kırıma uğramıştı.

Alevilik inanç ama Kürt kimliği onların teniydi. Bu bilinç, hayatının dönüşümüydü.

Onu gazete yazılarıyla tanıdım. Sonra erişebildiğim kitaplarını okudum. Dersimli Memik Ağa, Sultan Selahaddin, Abdal Han ve daha sonra gelecek olan Arevik, Dersimli Xecê’nin Kefareti romanlarının yazarıydı o.

İlk defa Frankfurt Kitap Fuarı’nda uzaktan gördüm. Sonra tanıştık. İlk merhabadan sonra kırk yıllık dost gibi kaynaştığımı hatırlıyorum.

Dersim’den giderek Kürt ve Kürdistan’a sevdalıydı. Herkesin Kürdistan’ı kendine, dikeni bile gül sayılan onun Kürdistanı da kusursuzluğuyla kendinceydi.

“Halkıma karşı, kendini borçlu hissediyordum, borcumu ödemek için yazmaya başladım” diyen…

Kürdistan söz konusu ise sözünü esirgemeyen, doğrularını eğip bükmeden söyleyen, o nedenle kimilerine hoş görünmeyen bu ‘Koca Kürt’ün en büyük hayali, özgür Kürdistan’dı. Ancak bağımsız Kürdistan’ı görmese de yoldaki hızlı koşusunu görmekten mutluydu. Dersim Soykırımı nedeniyle Türk devletini dünya yargısının önüne çekmek, ikinci rüyasıydı. Lahey’deki (Den Haag) Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne dilekçe verildiği gün yanındaydım. Kanatları olsa sevinçten uçacak kadar mutluydu…

Alevilik, ona aileden mirastı. Ancak hizmet söz konusu ise Kürdistan’da yaşayan bütün inançlar onundu.

Örneğin Türklerin camiine giden Kürtler, namazdan sonra Türk din memurundan ‘vaaz’ adıyla hakaret, aşağılama, iftira dinliyor diye Münih’te cami açılışına öncülük etmiş, Dersim’de 20 kadının çalışacağı bir fırın yaptırırken, Güney Kürdistan’da da iki tane okul inşa etmişti. En son kampanyası, Kobanê’de okuldu…

Ben öfkeli olmayayım da…

O, 2016 Mayısı’ndan beri ağır bir hastalık geçiriyordu. Yaklaşık iki ay önce yazar Orhan Çelik ve Kürt folklor araştırmacısı da olan iş adamı İbrahim Şahin’le onu ziyarete giderken, onunla uzun bir röportaja oturmayı tasarlamıştım. Fakat halsiz görünüyordu. Yormak istemedim. Söyleşiyi sınırlı tutmaya karar verdim. Ancak hayatımda ilk defa tasarladığım yazıya elim gitmedi. Sanki vedaymış gibi elim geri çekildi. Söyleşinin yazıya dönüşümü sürüncemede kaldı.

Ben bu satırları yazarken Haydar Işık, hastanede büyük bir ameliyat daha geçirmişti. Doktorlar durumunun iyiye gittiğini söylüyordu.

Benim sorduğum, onun söylediklerini okuyalım:

Türk rejimi söz konusu olunca hep öfkelisiniz.

Ben öfkeli olmayayım da…

Neden?

Çünkü 1920’lerden beri Kürdistan’da hayat, ölüm, sürgün, yıkım ve yangınlar sapağında şekillenir. O nedenle her Kürt daha doğarken, yüreği öfke dolu ve isyancıdır. Ayrıca ben Dersimliyim. Soykırımın hem mağduru hem de tanığıyım. Hayatımın ilk iki senesi ailemle ormanda saklanarak geçti. O şartları hatırlamıyorum. Ama zulmün dayanılmaz acılarını dinleyerek büyüdüm. Yolda, dağda, evde, işte, nerede olursa olsun iki-üç kişi bir araya geldiğinde konuşulan tek konu kırımımızdı. Kış aylarında köyün kadınları bir evde toplandıklarında annem, beni de yanında götürürdü. Bazen ağıdımsı bir avazla ses sese ağlamaya başladıklarını görünce şaşakalırdım. Acaba bir yerleri mi sızlıyor ya da acıktılar mı diye düşünürdüm. Çünkü çocuk aklıma göre insanlar sadece acıktıklarında ya da bir yerlerinde acı, sızı hissettiklerinde ağlıyorlardı. Kırılanları andıklarını sonra kavradım.

Gözyaşı, bir kuşağın acılarını yenilere aktarmaydı, bir bakıma…

Evet, Türklerin zulmünü anlatma yöntemiydi. Askerler ölümün kendisiydi. Biz çocuklar, oyun oynayacağımıza yolları gözler, askerlerin gelişini köye haber verir, sonra saklanmak için primatlar (maymun) gibi dağlara koşardık. O arada genç erkekler ortalıktan çekilip saklanır, kaçma imkanı bulamayan kadınlar, genç kızlar, tecavüz ve tacize karşı tedbir olarak yüzleri, ellerine çamur, is karası sürerdi.

Büyük korku…

Nefret, hatta tiksinti de büyüktü.

Mesela?

Mesela isteyen askere su verirdi insanlarımız. Ama dudaklarına götürdükleri tas, kalaydan geçirilinceye kadar asla kullanılmazdı.

Haram diye mi?

Elleri, ağızlarının değdiği her şey haramdı. Ayrıca zalim…

Ne yapıyorlardı?

Ne yapmıyorlardı ki! İnsanları dövüyor, aşağılıyor, sonra hiç utanmadan onların verdiklerini yiyor, içiyorlardı. Bir keresinde köye geldiklerinde komşumuz Hüseyin Kotak’ı sordular. Annem, Hüseyin’i bizim samanlığa, samanların altına saklamış, beni de “Kimseye bir şey söyleme” diye tembihlemişti. Kimseye bir şey söylemedim. Askerler aramaya başladı. Samanlığa girip her tarafı süngülediler ama bulamadılar. Köyde sevinç büyüktü.

Ailenizin kıran yıllarındaki kaybı?

Yakaladıklarından kimseyi sağ bırakmadılar. Annem Alan aşiretindendir. Alanlıları neredeyse dipten yok ettiler. Annem dağda saklanırken uzaktan tanıklık ettiği bir vahşeti ağlayarak anlatıyordu. Kim olduklarını bilmedikleri bir kafileyi ormana getiriyor, insanları ağaçlara bağlayıp üstlerine benzin mi, gaz yağı mı her neyse yanıcı madde döküyor, sonra kibrit çakıyorlar. Annem bağlı insanların feryat ede ede can verdiklerini, yanan ölülerin patlayarak havaya fırladıklarını anlatıyordu. Düzgün Baba’nın eteğinde Gerê köyü var. Orada Kemal Kılıçdaroğlu’nun aşireti Kureşanlardan bir grubu kurşuna diziyorlar. Kurşuna dizilenlerden Hıdır Bilgin adında bir çocuk yaralı kurtulmuştu. Onu tanıdım. Mıç dediğimiz bir komşumuz vardı. O cezaevinde olduğu için kurtuldu ama 40 kişilik ailesini bir arada kurşuna dizdiler.

Peki kıranın sebebi gerçekten isyan mıydı?

Hayır, başkaldırı diye bir şey yoktu. Bizim taraflar (Doğu Dersim) hiçbir şey yapmamış, Seyid Rıza’ya destek de vermemişti. Katledilenler arasında devletin savaş yollarını yapan, kışlaları inşa eden pek çok işçi, taşeronlar, müteahhitler vardı. Savaş araç-gereçlerini yiyecekli kışlalara taşıyanlar, çeşitli hizmetler veren işbirlikçiler…

Yani ayrım yapmadılar…

Yapmadılar. Mesela Memik Ağa romanımda bir işbirlikçinin başına gelenleri anlatıyorum. Yine Kürdistan’ın 1960’lardaki uyanış öncülerinden olan Dr. Sait Kırmızıtoprak’ın (Şıvan) amcası Hormekli Bertal Ağa da bir işbirlikçiydi. Devlet için çalışıyordu. Buna rağmen onu ve ailesinden 54 kişiyi bir arada katlettiler.

Atatürk’ün Kürtlerle dostluk tertibinden, Kürt kıyafeti içinde arabasına alıp gezdirdiği, birlikte fotoğraf çektirdiği Dersim Mebusu Diyap Ağa’nın ailesini de…

Evet, Diyap Ağa’nın ailesinden yalnızca bir kız çocuğu kurtulabildi. O da tesadüfen…

Dersim’in adını da katlederek…

70 bin kişinin katlini Tuncelilikle kapattılar. Dersim’i Tunceli yaptılar. Tuncelilik, Dersim ruhuna beton dökmektir. Tuncelilik devletçilik, Kürdü kendine düşman etmektir. Halkımızı Alevi, Sünni diye ayırarak da birbirine düşman etmeye çalıştılar.

Ama kırana çıkarken, ayrım yamadılar.

Şüphesiz. Dersim inancıyla Alevi ama kırım Kürtlük üstüne seferdi. Nitekim soykırıma gerekçe yapılan bütün raporlarda, “Önlem alınmazsa bunlar Erzincan’ı Kürtleştirecek” deniyor. Bu ırkçı güdüyle kırıma giriştiler. Ben de adım adım ırkçılığı yaşayarak kimliğimi algıladım. İlk okul dördüncü sınıftayken, Ispartalı öğretmen Sabahattin Ataöz’ün falakasını yaşayarak. Ama en çok zoruma giden, sopacının Kürt olmasıydı. Akçadağ Öğretmen Okulu’nda ise Niğdeli öğretmen Hüseyin Arısoy’un yumruğu ile burnum kırıldı.

Bu olaylardan sonra mı sizde Kürtlük bilinci yerleşti?

Dersimlilik nedeniyle zaten bir öfke vardı ama itiraf etmeliyim ki Kürt kimliğimi keşfetmem Sait Kırmızıtoprak’ın sayesinde oldu. Doktor. Yaşça bizden büyüktü. Daha Tıp Fakültesi’nde öğrenciyken, yazın buluştuğumuzda bizimkileri toplayıp Kürt meselesini konuşuyor, tarihimizi anlatıyor, “Alevi inancından ama biz Kürdüz. Kürt olduğunuz için bizi kırdılar” diyordu. Bu dönemde “Kürdüm” demek yasaktı ama ben Türk baskı politikalarını sorgulamaya başlamıştım. 1961’de Dersim’de, Kamer Genç’in eşinin köyünde öğretmenliğe başladığımda, dağıtılmak üzere bana Mehmet Şerif Fırat’ın Doğu İlleri ve Varto Tarihi kitabını gönderdiler. Balyaları hiç açmadan imha ettim. Bana göre bu benim ilk eylemimdi. Çünkü Mehmet Şerif, Türk ırkçısı bir Kürt’tü. Kitabı da Kürtlerin aslında Türk oldukları tezini işliyordu.

Yeri gelmişken: Yıllarca Tunceli Milletvekilliği yapan Kamer Genç’in eşi dediniz de, onlar Türk müydü?

Hayır, Türk ne gezer Dersim’de. Kamer’in ailesi pek tanınmış değil ama bizim oralarda herkes bu aileyi yoksulluğuyla bilir. Karısı ise tanınmış bir ailedendir, Arelli aşiretinden. Dedesi Ali’yi 1938’de IŞİD’çilerin yaptığı gibi kafasını keserek öldürdüler. Kamer Genç kimliğini inkar etti. Kürt’tür.

Her neyse, siz Kürtlüğünüzü anlatıyordunuz…

Liceli biri de beni çok etkiledi. Bizim kasabada Mal Müdürü’ydü. Bize şiirler okuyordu. Kürtçe’nin şiir dili olduğunu ilk defa o zaman duydum. Kürtlük bilincinden sonra ikinci eylemime gelince…

Evet…

1961’de bir gün arkadaşlarımla kasabada Memurlar Kulübü dedikleri kahvehaneye gittik. Kahvehane doluydu. İlçenin kaymakam ve yargıcı da bir masada kağıt oyunu oynuyordu. Radyonun düğmesini çevirdim, Erivan radyosunun Kürtçe müzik programı çıktı. Yargıç Özdemir Akıncı, öteden bana, “Kapat onu, o yasak” diye seslendi. “Siz” dedim, “İstanbul radyosunu dinliyorsunuz ama sıra müziğimize gelince yasak diyorsunuz.” Tartışma başladı. Üstüme yürüdüler. Kavga ettik. Sonra yargıç ifademi almaya kalkışınca, “Seninle kavga ettik, sen benim ifademi alamazsın” dedim ve ifade vermedim. Ama hakkımda idari soruşturma açıldı. Bir müfettiş geldi. Türk ama vicdanlı biriydi. İfademi alırken, “Bunlar seni burada yaşatmayacaklar, en iyisi sen askere git” deyince sözüne uyup askere gittim.

Askerlikten sonra?

Yüksek Öğretmen Okulu’nu bitirip Ankara’nın Nallıhan kasabasında ortaokul öğretmenliğine başladım. Oradan İzmir’e nakledildim. İzmir’deyken gündüz öğretmenlik, gece de öğrencilik yaparak Eczacılık Okulu’nu bitirdim. Derken 1974 yılında imtihanı kazanarak Almanya’ya öğretmen olarak gönderilme hakkını kazandım.

Ve Almanya’da aktif olarak Kürt meselesi, öyle mi?

Evet, Almanya’da aktif olarak Kürt davasıyla ilgilenmeye başladım. Bu arada 12 Eylül darbesi oldu. Beni merkeze çağırdılar. Dönmeyince hakkımda yakalama kararı çıkardılar. Yurttaşlıktan çıkardılar. 1982’de de ülkedeki bütün varlığıma el koydular. Almanya’ya iltica edip kaldım. Sonra Almanya yurttaşlığına geçtim.

Mallarınız sonra ne oldu?

Ailemden kalma ev ve bir iki parça arazi vardı Dersim’de. Satışa çıkarılırken kızım ve oğlum ihaleye katılıp satın aldılar.

Edebiyatla ilginiz Almanya’da mı başladı?

Evet, halkıma karşı kendimi borçlu hissediyordum. Yazı ifade tarzlarından biriydi. Yazarak borcumu ödemeye çalıştım. İlk önemli kitabım Memik Ağa idi. Sonrası geldi.

Dönüp geriye baktığınızda Kürdistan mücadelesinin geldiği aşama için ne dersiniz?

Bir zamanlar adımız yoktu. Kürdüm demek yasaktı. Halkımız sindirilmişti. Bugün Kürt kimliğini bayraklaştıran kalabalıklar meydanlara sığmıyor. Kürtler kendi ordularına, kurumlarına sahipler. Yerel yönetimde iktidardalar. Bütün dünyada Kürt varlığı yankılanıyor.

Siz 37 yıl sonra ülkenize gidebildiniz…

Babam değil ama annem, uzunca yaşadı sayılır. İkisinin de cenazesine gidemedim. 37 yıl sonra 2015 yılı baharında gidip mezarlarını ziyaret edebildim.