Ana Sayfa Blog Sayfa 6273

DAD: Antep’i kana bulayan insanlık dışı saldırıyı lanetliyoruz !

Demokratik Alevi Dernekleri (DAD)  Antep Katliamı ile ilgili yazılı bir açıklama yaparak saldırıyı lanetlediklerini duyurdu. İşte DAD açıklaması: 

BASINA VE KAMUOYUNA

‘’Antep Şahinbey ilçesine bağlı Akdere Mahallesi ‘’nde ki düğüne yapılan insanlık dışı saldırıyı lanetliyoruz.  Kına gecesini kana bulayan canlı bomba saldırısında çoğunluğu kadın ve çocuk olan çok sayıda canımız yaşamını yitirmiş, çok sayıda canımız da yaralanmış geride ise acısını sonsuza kadar hissedecek olan adeta paramparça olmuş aileler bırakmıştır. Acımızla beraber öfkemiz  büyüktür.

Barış isteyen, barıştan yana olan insanların katledildiği bu topraklarda katliam, kıyım yapan IŞID çetesinin arkasında duran gücü, vicdan muhasebesine davet ediyoruz. Düşünün, 15 Temmuz sözüm ona darbe girişiminden sonra sokaklarda yaklaşık olarak bir ay  “demokrasi nöbeti tutan”  topluluğa en ufak bir saldırı olmamıştır. Bizler ne zaman barıştan söz etsek, barış için sokağa çıksak saldırılara, bombalara maruz kalıyoruz. Demek ki bu yapılanlar devletin bilgisindedir.  Bizler barış dedikçe kaos, kargaşa ve katliamlarla karşılık buluyoruz. Çünkü ülkeyi yönetenler kanla besleniyor; kan üzerinde yaptıkları milliyetçi, sığ politikalarıyla insanları birbirine düşman etme çabaları vardır. Amaçları, Halkları düşmanlaştırıp kardeşi kardeşe kırdırmak iç savaş çıkartmaktır. Demokratik Alevi Dernekleri olarak devletin bu savaş dilini bırakarak iç savaş koşullarının yaratmak yerine çözümü esas alan barışçıl bir dille Alevi ve Kürt sorununa çözüm üretmelidir diyoruz.

Darbe girişimi sonrasında getirilen OHAL ve KHK ile yapılan keyfi uygulamalara karşı sendikalar, siyasi partiler, dernekler, sivil toplum kuruluşları, kadın örgütleri hatta bireysel duyarlı kişilerden oluşan güç birlikleri barış için çaba sarf edip, barışa bir adım atmak istedikçe olmadık zamanlarda onlarca canımızın katledildiğinin haberini alıyoruz.

Özellikle biz Aleviler ve Kürtler olarak süreçten kaygılıyız. Yaşam alanlarımız, mahallelerimiz, sokaklarımız, inanç yerlerimiz, toplantılarımız ve hatta en mutlu günümüz olan düğünlerimiz de bile can güvenliğimizin olmayışı devletin bizleri ötelediğinin açıkaçık beyanıdır.

İnanç merkezlerimiz de tehdit altındadır. Dersim’de 27-28 Ağustos tarihleri arasında kutsal mekanlarımıza yapacağımız etkinliğimiz hava saldırıları, operasyonlar yüzünden ileri bir tarihe ertelenmiştir. Görüldüğü üzere halkımız ziyaret yerlerimize gidememekte, kendilerini güvende hissetmemektedir.

Tüm bu tarifi olmayan acılara rağmen bizler ümidimizi yitirmek istemiyoruz, Biz canlı cansız cümle cana ikrar vermiş Aleviler olarak Antep’te kaybettiğimiz canlarımızın acısını yüreğimizde hissediyoruz.. İnsanlığın başı sağ olsun!  22.08.2016

DEMOKRATİK ALEVİ DERNEKLERİ

Sürgünde bir halk ozanı: Emekçi

OSMAN OĞUZ

Özgürlük Mahkumları, Maden Ocağı, Kırmızı Gül, Ben Derdimi Kime Yanam, Yıkılası Zulüm Seni ve daha nicesi… Bir döneme türküleriyle damga vurmuş isimlerden biri Ozan Emekçi… Bağlaması sırtında köy köy gezerek başladığı müzisyenliğini, bugün 43. sanat yılında, sürgün yurdu Almanya’da sürdürüyor. Emekçi’yi ziyaret edip 43 yılın hatıralarını dinledik…

Tarihin birinde, halk ozanları varmış. Bağlamaları, kavalları heybelerinde, bir köyden öbürüne yola çıkarlarmış. Birçok şarkıları da yolun izini taşırmış. Bir köyde aşık olur, diğerinde bu aşkın türküsünü söylerlermiş. Yolda jandarma çevirir, köye ulaştıklarında jandarma, türkünün yargısında mahkum olurmuş. Kıtlık ve bolluk, savaş ve barış, softalık ve dervişlik, doymazlık ve açlık… Orada, köyde, insanların arasında olan biten ne varsa… Türküler, halkın bağrında üretilir, halka seslenir, halkça söylermiş. Halk ozanı da, türküsü sırtında, kimi zaman iki metre karın, kimi zaman elli derece güneşin altında çıkarmış yola. Yüzlerce yıl boyunca…

Bugün bu anlatı, bir masaldan parça gibi… Halk ozanları, hele de 80 sonrası nesil için, büyüklerin dilindeki bitmez nostaljik hikayeden biri. Köye gelirlermiş de, bütün evler toplanıp saatlerce kâh coşku, kâh hüzün, kâh sevinçle dinlermiş. Hani, nerede videoları, fotoğrafları? Şimdi neden gezmiyorlar? Sosyal medya, neden bahsetmiyor onlardan? Twitter’da hiç öyle şey görmedim!

Öyle ya, anlatılar, bir çağın ruhuna olduğu kadar ona can veren iktisadi ve politik temellerine dair de ipuçlarıyla doludur. Ölmüş, tılsımını yitirmiş ya da giderek güçten düşmüş bir anlatı, toplumsallıktaki köklü dönüşümlere işaret etmeye başlar artık. Yani, artık “biten” halk ozanları değildir; halk ozanlarının yaslandığı toplumsallık, siyasallıktır.

Mikrofonsuz, sahnesiz konserler

Ozan Emekçi, o dönemden, “masal diyarından” bugüne kalmış bir sanatçı. Köy köy gezmiş vaktiyle, türküler söylemiş. Para istememiş, dinlesinler istemiş. “Sönmüş külleriyim yangın yerinin/ Sırrı sorulur mu gönül erinin/ Usulüne göre uçan arının/ Her çiçekten bal alması zor değil” demiş, usulüne uygun halde, gezmiş çiçek çiçek… Anlatıyor:

“Bir kere köyde kim var, kim yok, herkes geliyordu. Okulun en büyük sınıfı hangisiyse, oraya gidiyorduk; okul yoksa, en büyük ev kimin eviyse o ‘Buyrun, gelin’ diyordu. Sınıf ya da oda tıklım tıklım doluyordu. Millet üst üste binip dinliyordu. 50 kişi, 60 kişi, 100 kişi… Büyük köylerde daha fazla. Yaz oldu mu, açık alanda yapıyorduk.

Mikrofon yok, sahne yok. Yaşlısı, genci herkes geliyordu. Karnımıza kadar kar yağdığını biliyorum. Hozat’tan Çemişgezek köylerine kar içinde yürüyerek gidiyorduk. Bazen 5-6 arkadaş oluyorduk, ben hafiftim, çok zayıftım, en öne beni koyuyorlardı, arkadan izime basarak geliyorlardı.”

Toprak altına gömülemedi

Emekçi’yi sürgün yurdu Almanya’daki evinde ziyaret ettiğimizde anlattı bunları. Onu, halk ozanlığı geleneğini sürdürmüş son neslin yaşayan son temsilcilerinden biri olarak tanımlayabiliriz herhalde. O nedenle, hakkında söylenecek söze halk ozanlığı övgüsüyle başlamakta tuhaflık yok. Emekçi’nin sanatını kabaca iki damara/döneme ayırmakta da: Köy köy gezerek icra ettiği halk ozanlığı ve plaklar/kasetler/CD’ler aracılığıyla sözünü yaydığı sanatçılık. İkisini de başarıyla icra eden bir sanatçı olarak Emekçi, bugün milyonlarca insanın tanıdığı, birçoğunun “şarkılarıyla büyüdüğü”, bazılarının devrimci mücadeleyi şarkılarından esin alarak öğrendiği bir isim. “Toprak altına gömülmek” istenenlerden o da; ama kasetleri, hiçbir zaman toprak altında uzun süre kalmadı; cunta yıllarında bile gizli gizli dinlendi, yaygınlaştı.

12 yaşında bağlama

Bağlama çalmayı daha 12 yaşındaki bir küçük çocukken, memleketi olan Maraş’ın Afşin ilçesine bağlı Haticepınar köyünde öğrenmiş Emekçi. Diyor ki, “Bizim köyde bağlama çalmayana kız vermezlerdi. O yüzden köyde çok bağlama çalan var. Babam da mahalli bir sanatçıydı. Mahsuni bize sık sık gelirdi. Bağlamayı ilk babamdan dinledim, sonra Mahsuni’nin ve bizim köylü Aşık Meçhuli’nin etkisinde kaldım.”

14-15 yaşlarına geldiğindeyse, artık Pazarcık köylerine küçük konserler vermeye gidenlerin arasına karışmaya başlamış. Hemen dikkat çekmiş. 18’ine vardığında, 1972’de, Mahsuni Şerif, Nesimi Çimen ve İsmail İpek’le birlikte Akdeniz turnesi yapmışlar. O turneden hemen önce ilk kaset, 1974’te ilk 70’lik plak: Ben Ne Biçim Vatandaşım.

Hile ile utulmuşum,

Her belaya katılmışım,

Ben doğmadan satılmışım,

Ben ne biçim vatandaşım.

Ben ne biçim vatandaşım,

Vatanımda yok bir taşım,

Beladan kurtulmaz başım,

Neden yoldaşım?

(…)

Her konforu var beylerin,

Nikah bende, yar beylerin,

Emek benim, kar beylerin,

Ben ne biçim vatandaşım,

Söyle gardaşım. (…)

CHP’den Kaypakkaya geleneğine

O yıllarda Mahsuni Şerif’in öncülüğünde kurulan “Devrimci Ozanlar” isimli bir grup vardır; Emekçi de ona üyedir. Bu grupla, İzmir, Konya, Seydişehir, Düzce, Adapazarı gibi birçok yerde konserler verirler. Sonra birkaç genç ozan, “Emekçi Ozanlar” isimli başka bir grup kurar. Bu grupla da TÖB-DER, DİSK gibi örgütler yararına, Türkiye’de halk ozanlarının ilk kez gittiği yerlerde konserler düzenlerler: Çorlu, Bigadiç, Uzunpınar, Sandıklı, Muğla, Uşak…

Bugün Kaypakkaya geleneği ile hatırladığımız Emekçi, 1974 yılında, CHP Gençlik Kolları üyesi ve merkez delegesidir. Bülent Ecevit’in başkan seçildiği kongrede oy hakkı vardır. Hatta Kıbrıs işgali sırasında övgü dolu bir şiir yazar; şiirini Cumhuriyet gazetesi yayınlar. Anlatıyor:

“O sıralarda Maraş’ta Kaypakkaya adını da duydum. ‘İşkencede direnmiş, öldürülmüş‘ diye geziyordu. Bir süre hem CHP’li hem CHP karşıtı bir durumum oldu. 1976’da Adapazarı’nda tutuklandım. Ankara Merkez Cezaevi’nde TKP/ML’nin ilk kadrolarından Mehmet Zeki Şerit ve başkalarıyla beraber hapis yattım.

Cezaevinden çıktığımda artık CHP’yle ilgim kalmamıştı. Hatta CHP’nin tam karşısında bir adam oldum. Kaypakkaya’nın çok etkisi var. Cezaevinde de çok öğrendim. Kitaplarımız vardı, ziyaretçilerimiz geliyordu, eğitim yapıyorduk. İçeride yürüyüşler, kutlamalar, anmalar da yapıyorduk. En fazla 40 metrelik bir alanımız vardı ama yine de yürüyorduk.”

Yaktı Beni Patron Ağa Devleti

Bu dönüşüm, Emekçi’nin albümlerine de yansır. Eskiden de protest bir müzik icra eden Emekçi, artık “kurtuluş“ için adres vermeye, halkı devrimci mücadeleye çağırmaya da başlar. Cezaevinden çıktıktan sonra yaptığı ilk albümün ismi, “Selam Olsun Halk İçin Ölenlere”dir. Bu albümde, halen dinlenen Sami’ye Ağıt, Yaktı Beni Patron Ağa Devleti gibi şarkılar vardır. Ardından Kaypakkaya’nın işkenceyle katledilmesine ilişkin bir 45’lik plak gelir: “Yürüyorum karlı yolda/ Yalınayak yayayım ben/ İşkence yıpratmaz beni/ Çünkü Kaypakkaya’yım ben.”

“Artık Kaypakkayacı olarak tanınmaya başladım yani. Bir de şöyle bir hedefimiz vardı: ‘İbrahim’i tüm Türkiye’ye duyuracağız’ diyorduk. Böyle bir adam yaşadı, böyle bir mücadele yürüttü ve katledildi… Başarılı da olduk zannediyorum. İbrahim’le ilgili o dönemki türküler halen her tarafta söyleniyor.”

‘Bilgi, paylaşılmıyorsa yoktur’

Bu dönüşüm, devletin ilgisine de daha fazla mazhar olmasına neden olur tabii. Emekçi, artık kendi memleketinde türkü söyleyemez hale gelmiştir. Ağırlıklı olarak Dersim’de kalır; arada sırada ise İstanbul’a gider. Daha önce Maraş köylerinde yaptığı halk ozanlığının mekanı, şimdi Dersim’in köyleridir. “İnsanları uyandırmak” maksadıyla yollara düşerler. Emekçi, o dönemki motivasyonlarını, “Bilgiyi toplumla paylaşmak istiyordum. Bilgi, eğer halkla paylaşılmıyorsa, yok demektir” cümleleriyle açıklıyor.

“Yıkılası İstanbul” bu dönemde çıkar; Maden Ocağı şarkısı, artık dillerdedir: “Emekçi’yim bu son karar/ Yılgınlık yok, direniş var/ Patronlara birer mezar/ Kazdık maden ocağında.”

Özgürlük Mahkumları…

Dönem, Emekçi’nin şarkılarına da yansıyan, devrimci kalkışma dönemidir; devrimci örgütlerin toplumla kurduğu güçlü bağ ve biriktirdikleri enerji, en önemli gündemdir. Zafer kazanamayan, sökülüp atılamaz kurumlar yaratamayan devrimci hareket, 1980’de askeri cunta eliyle sindirilir. Emekçi bu dönemde tutuklanmasa da, ortalarda görünemez. Fakat bir yandan, yerinde de duramaz. Zindanlarda devrimci tutsaklar, tarihin en vahşi işkence tezgahlarıyla muhatap olmakta ama direnmektedir. Devrimci harekete destek veren toplumsal kesimlerde korku egemendir. “Özgürlük Mahkumları”, bu dönemde yazılır. Yazılır ama…

“‘Özgürlük Mahkumları’nı 12 Eylül’den sonra İstanbul’da yazdım. Sonra abim rahmetli Vicdani’yle beraber stüdyo aradık. Kimse stüdyosunu vermiyor. En son gittik, zar zor bir stüdyo bulduk, adam “Sadece 2 saat” dedi. ‘Hemen söyleyip çıkacaksın, hiçbir yerde de benim adımı anmayacaksın.’ O kasetteki eserlerin hemen hemen hepsi, hiç prova yapılmadan girdi kasete. Kaydı yaptık, aldık ama üretimi nasıl yapacağız? O zamanki müzik yapımcım Siverekli, yurtsever ve insani karakterini yitirmemiş biriydi. ‘Yaparız’ dedi. Üretim firmaları yoktu tabii. Dükkanların arkasında 30-40 teyp birbirine bağlanıyordu, öyle çoğaltılıyordu. Ama cunta var, benim kaset tehlikeli, nasıl yapacağız? O zamanın meşhur isimlerinin günü geçmiş kasetleri vardı: İbrahim Tatlıses, Emel Sayın, Zeki Müren, Recep Kaymak… Kutuya o kapakları koyuyorduk, içine de Özgürlük Mahkumları… Böylece dinleyici de korunmuş oluyordu. “Yahu ben Zeki Müren diye aldım, içinden bu çıktı, nereden bileyim” diyebilirdi. O şekilde İstanbul, Ankara, Sivas ve Dersim’e dağıtım yaptık. Oralardan da tüm Türkiye’ye ve Avrupa’ya yayıldı. Şimdi milyonlarca insan biliyor.”

Temele oynuyorlar Kamil!

Albüm ardından Emekçi’ye artık sürgün yolu görünmüştür. 1980 yılının 27 Aralık günü, Almanya’dadır. Ama hiç ara vermeden sürdürür müzik çalışmalarını. Daha sürgündeki 6. ayında yeni albümü çıkar: Alev Alev Yandık İşkencelerde.

Bu yılların en meşhur, “kült” şarkısı ise “Kamil”dir. Şarkı, bir çağrıyla başlar:

Kamil, beni duyuyor musun?

Şimdi nerelerdesin Kamil!

Beni duymak zorundasın.

Sana seslenmem yakarma değil,

yalvarmak hiç!

Bunu iyi bil Kamil:

Ya örs olacaksın, ya örse çekiç!

Ardından hareket, “evimiz” olarak resmedilip yaşanan örgütsel bunalımlar, çatışmalar, teşbihlerle anlatılır:

Bir evimiz vardı hani, temeli granitten,

Munzur’dan taşımıştık harcına suyu

Ustalar getirmiştik ta hudutlardan

İşçileri gönüllü, kan pahasına yani.

(…)

Kamil, Kamil, nerdesin, evi mekan eylediler,

Kargalar, kazlar, yuvalandılar, yuvalanıyorlar,

Çatıdan başladılar, çatıyı oynattılar!

Bizim çatı ki, tipilere meydan okurdu,

Ferman çıkarırdı kasırgalara.

Çatıyı taşladılar, çatı delindi

Yuvalandılar, yuvalandılar.

Şarkı halen, Kaypakkaya geleneğinden birçok kişinin, özellikle biraz daha eski neslin dilinden düşürmediği, mutlaka satır satır bildiği bir şarkı… Sözleri oldukça doğrudan; bir şiir olarak belki hayli “basit” görülebilir; ama protest müzik damarındaki en etkili, en çok tartışılan içe dönük eleştirel üretimlerden biri olduğu kesin. Öyle ki Kamil, bir teorik dergideki sert polemik yazısından çok daha fazla yaygınlaşmış, tartışılmış. Emekçi, “Kamil”in hala haklı olduğunu söylüyor ve devam ediyor:

“Keşke her gün haklılığını ispat etmiş olmasa. Kamil, Kaypakkaya’nın tam merkezini savunan bir karakterdir. Kamil’in ikliminde Kaypakkaya bulunur, başka bir şey bulamazsın. Şarkıya olumsuz tepki gösteren olmadı. Hoşuna gitmeyen varsa bile beyan edemediler. Ben bazı kötü karakterli insanları, Kamil’de teşhir ettim. Teşhir ettiklerimin hepsi de bugün işadamı statüsünde yaşıyor. Çünkü kötü karakterliydiler. Örgütü harcama, kendi amaçları için kullanma pahasına her şeyi yaptılar. İşte Kamil’de onun için ‘Çatı delindi’ dedik, ‘Giren girene içeri’ dedik. Bazı insanlar kast ediliyordu.”

Emekçi halen yasaklı!

Ozan Emekçi, halen Almanya’da yaşamayı sürdürüyor. Ülkeye gidemiyor. Sebebi, trajikomik. 27 yılın ardından ilk defa 2007’de gitmiş. Almamışlar. Hakkında hiçbir mahkeme kararı veya arama emri olmamasına rağmen “kamuya zararlı” bir kişi olduğu gerekçesiyle gerisingeri göndermişler. Bu “sınırdışı” kararından bir hafta sonra 8 günlük bir özel izinle girmiş memlekete. Mersin’de, Alevi Bektaşi Federasyonu’nun düzenlediği bir etkinliğe katılmış. Bundan sonrasındaki ikişer haftalık izinlerle iki kez daha gitmiş. Şimdi, yine yasaklı. O küçük özel izinler de verilmiyor artık. Sanatçının hukuk nezdindeki bütün girişimleri de sonuçsuz kalıyor.

Zamani’yle üç hatıra

Emekçi’nin Almanya yıllarında uzun süre birlikte zaman geçirdiği, memleketten taşınan neşeli bir dostluğu sürdürdüğü isimlerden biri, Zamani. O da halk ozanlığı geleneğinin son temsilcilerinden biri. Söyleşi sırasında Zamani’yle üç komik anılarını da anlattı.

Almanca kursu

“Zamani’yle Almanca kursuna başladık. Tam o sıralarda, bir gün rüyamda Yılmaz Güney’i gördüm. Geldim kursta Zamani’ye söyledim. O gün de tesadüf, haberleri dinledik ki, Yılmaz Güney ölmüş. Sonra dedik, Zamani’ye bir oyun yapalım. Cegerxwîn’in öldüğünü duydum, hemen planı yaptım. Zamani’nin haberi yok tabii. Kursta yanına gittim, dedim, ‘Zamani bugün rüyamda Cegerxwîn’i gördüm.’ Tabii sonra Zamani eve gidince, Cegerxwîn’in ölüm haberini alıyor. Diğer gün kursta benimle hiç konuşmuyor. Aradan birkaç gün geçti, benden uzak duruyor. Bir hafta sonra yanına gittim, ‘Zamani dün rüyamda seni…’ der demez hopladı: ‘Yok, aman, beni görme, kimi görüyorsan gör, beni görme!’”

Uyan alçak, şerefsiz!

“Zamani’nin eğer bir yere arabayla gitmesi gerekiyorsa, mecburen en öne oturması lazım, başka türlü binmez. Hatta gerekirse yürüyerek gider ama yine de binmez. Çünkü korkar arabadan. Bir keresinde İsveç’e gittik, İsmail Beşikçi’yle Dayanışma Gecesi yaptık, geri dönüyoruz. Şerafettin Kaya vardı, bana dedi, ‘Gel şu şoförü ayarla, biraz gittikten sonra sağ gözünü kapatsın, direksiyonu da biraz sallasın.’ Şoförü zar zor ikna ettik. Ben iki üç sefer öksürürsem başlayacaktı. 5-10 kilometre gittik, Zamani şoförle konuşuyor, arada da eğilip ‘Uyumuyorsun değil mi’ diye kontrol ediyor. Bir 3-5 kilometre daha gidince ben öksürüp şifreyi verdim. Direksiyon sallandığı gibi Zamani yerinden zıpladı, bağırmaya başladı: Uyaan, alçak şerefsiz, uyaan! Bir tane vurdu şoföre, adam gerçekten kaza yapacaktı.”

Ağaç ayak!

“Zamani 20-25 yıldır aynı pantolonu giyer. Ağaç kırıkları pantolonun üstüne yapışmış, artık pantolon da ağaç gibi olmuş. Bir keresinde kendisi bir şey anlattı. Yürürken trafik lambasında kırmızı yanıyormuş, beklemeye başlamış. O sırada ‘Bir baktım’ diyor, ‘Alttan bir sıcaklık gelmeye başladı.’ Bir köpek, tuvaletini ayağının dibine yapıyor. Zannetmiş ki, Zamani bir ağaçtır.”

34 sanatçıdan Emekçi albümü

Ozan Emekçi’nin ilk kasetini çıkarmasından bu yana 43 yıl geçmiş. Bunca yılın ardından sanatçılar, Emekçi’nin şarkılarının bir araya getirildiği bir albüm projesinde buluştu. Şu sıralarda piyasada olan albümde, Emekçi’nin çok sevilmiş 34 şarkısı, 34 isim tarafından seslendiriliyor.

Albümde müziğe henüz başlamış isimler ve İlkay Akkaya, Erdal Erzincan, Feryal Öney gibi herkesin yakından tanıdığı sanatçılar var. Ozan Emekçi’nin müzikle uğraşan oğlu Fırat Bender de “Maden Ocağı” şarkısını babasıyla birlikte söylüyor.

Kaynak: Yeni Özgür Politika

Darbe el değiştirmiş olarak sürdürülüyor

0

15 Ağustosta yapılan darbeye ve bağlı olarak sonuçlarına dair çok farklı ve çeşitli değerlendirmelerin yapıldığı biliniyor. Elbette bu değerlendirmelerin her biri ayrıca tartışılabilir, ele alınabilir. Ancak bu tarz kapsamlı bir tartışmaya girmeden, olan bitenin daha güncel boyutuna bakmaya çalışabiliriz. Konunun ayrıntılarına aşağıdan girmek üzere, hani derler ya, “sondan söylenecek sözü baştan söyleyerek” başlayalım.

Öncelikle bu darbe, AKP- Erdoğan karşıtı, Gülen cuntasının da içinde yer aldığı, birden fazla fraksiyonun işbirliği ile tasarlanmış, kararlaştırılmış bir darbedir. Ayrıca bu darbe, bastırılmış, yarım kalmış bir darbe değil, “yol kazası” yaşamış, daha sonra, el değiştirerek, Gülen kliği tasfiye edilirken, RTE kliğinin sürece dâhil olmasıyla sürdürülen bir darbedir.

Bu tespitleri daha yakından görebilmek için yaşananlara kısaca göz atmak gerekiyor. Hemen belirtelim ki darbe sürecinin planlandığı gibi gerçekleşmediği bilinmektedir. Bu aksamaya yol açan durumun, darbeci klikler arası, şu an ayrıntılarını bilemediğimiz ayrışmalar ve buna bağlı olarak, darbe mağdurlarına, darbenin ihbar edilmesi olduğunu düşünebiliriz. Böylece planlaması, zamanlaması, gücü, ilişki ve imkânları değişen bir darbe sürecinin yaşanması söz konusu olmuştur.

Darbeyi erkenden öğrenen ve o an darbenin mağduru durumunda olan RTE ve ekibi, darbenin öğrenildiğini hissettirerek, darbecileri erken harekete geçmeye zorlamıştır. Diğer yandan da darbeci klikleri, bireyleri, korkutarak, vaat ve etkisizleştirme yöntemleriyle bölmeye, parçalamaya çalışmıştır. Bölündükleri ve erken hareke geçmek zorunda kaldıkları için, güçleri ve imkânları azalmış olan darbeciler, “son şans” olarak ölümcül bir kararla darbeyi başlatmışlardır.

Öte yanda kendi hamlesini yapan RTE ve kliği, elindeki devlet ve medya olanaklarıyla harekete geçerek, aynı zamanda halkın darbe karşıtı duygularını da istismar ederek sokakları gasp etti. O andan sonra darbeciler gerilemeye, RTE ve ekibi inisiyatif almaya başladı.

Böylece darbeyi başlatan cuntalar federasyonu, yani darbenin yürütücüleri değişti. Eksik güçle ve erken doğuma zorlanarak yapılmış olan darbenin bu aşamasında, RTE ve kliği, bir yandan darbe mağduru, bir yandan da darbeyi bastıran, zafer kazanmış komutan ve giderek darbenin ortaklarından biri olarak krizden çıkma imkânına sahip oldu. Darbenin başından beri ortaya dökülen bilgiler, sürecin bu şekilde yaşandığını ve gelişmelerin böyle bir seyir izlemesi için yoğun bir efor sarf eden RTE kliğinin bu çabalarının sonuç verdiğini göstermektedir. Bu denli darbe tecrübesi olan bir ordunun, bu kadar basit hatalar yapması, bu kadar zayıf koşullarda darbeye kalkışması ancak belirtilen gelişmeler ışığında anlamlı ve izah edilebilir olmaktadır.

İlk andan itibaren darbenin bastırılmasının bir parçası olarak karanlık cuntacı Gülen kliği darbecilikle ve yakın dönemin tüm devlet kaynaklı suçlarından dolayı, en sert, en aşağılayıcı ifadelerle itham edildi. Bu amaçla en etkili manipülasyon araçları her tür ve dozda zor, yöntemleriyle birlikte kullanıldı. Cuntacı Gülen kliğine ve tüm muhaliflere karşı yoğun tasfiyeler başlatılarak, sözde demokrasi adına, darbeci mantık, algı yaratma yoluyla ve sözü edilen zor ve medya olanaklarıyla genel kabule dönüştürüldü. Sokakları bu yolla işgal eden RTE ortaya çıkan sokak gücünü darbenin kontrolünü eline almak ve kendisini müttefiklerine karşı korumak amacıyla kullandı. Buna bağlı olarak RTE kliği, güçlendiği oranda devleti “sıfırdan kurmak” amacıyla, sistemin tüm araç ve mekanizmalarıyla oynamaya, tüm düzenlemeleri “kendi devletini” kurmak üzere planlamaya başladı.
RTE kliğinin, elindeki imkânlarla, darbecileri bölmesi, erken harekete geçmeye zorlaması, akabinde doğal darbe karşıtlığını kendisi için toplumsal bir güce dönüştürmesi, darbenin seyrinin belirtilen şekilde değişmesine yol açtı.

Ancak belirtilenlerden daha önemlisi ve esas üzerinde durulması gereken, darbe sürecinde ortaya çıkan “yol kazasının” ve devamında yaşananların, RTE ve ekibi tarafında darbeci kliklerle siyaseten anlaşma olanağını yaratmış olmasıdır.

Böylece darbeci Gülen çetesi günah keçisi olarak tasfiye edilirken, onun yerine geçen RTE kliği, darbeci diğer kliklerle birlikte, başta Kürtler olmak üzere, demokratik güçlere ve Alevilere karşı darbenin sürdürülmesi üzerine bir ittifak oluşturmuş oldular. Bu ittifakla, RTE ve müttefikleri, darbe krizini “fırsattan ganimete” çevirerek, çok arzu ettikleri, kendileri için, “devleti sıfırdan kurma” ve toplumu yeniden düzenleme adına, bugün sürdürülen, baskıcı ve kanlı politikalarını pratikleştirilme sürecini başlatmış oldular.

Bu arada iki noktayı aradan kaynamaması için belirtmek gerekir. İlk olarak, sözde darbe mağduru hükümet ve RTE darbeyi erken haber almasına rağmen, yasal sorumlulukları olarak darbecileri harekete geçmeden etkisizleştirmeye çalışmamış, yüzlerce ölümün olmasını önlememiştir. Bunun özellikle altının çizilmesi, tarihe not edilmesi gerekir. Bir gün bu hesaplar görülürken bu suçun da karşılığının eklenmesi gerekecektir, hesap çetelesine.
Diğer nokta, bu gün yapılanların herhangi biri, başka zamanda yapılsaydı, her biri başlı başına gündem olur, sorun yaratırdı, özellikle de Kemalistler. Neden? Cumhuriyet mitingleri unutulmadı ve onların organize edenlerin hepsi, sosyal- siyasal hayatın içinde ve önemli bir kısmının etkin konumları devam etmektedir. Buna rağmen hiç kimsenin itirazı olmadan “devlet sıfırlanmakta” toplum yeniden şekillendirilmeye çalışılmaktadır.

Konumuza dönersek sonuç olarak şu an olan bitenler, 15 Temmuz darbesinin el değiştirmiş olarak devam ediyor olmasıdır. Mevcut durum ne bastırılmış bir darbe girişimi, nede engellenmiş, yarım kalmış bir darbedir. Darbeci cuntaların değiştiği, kendi özgünlükleri olan bir darbe yaşanıyor şu anda. Daha kolay anlatmak için, olan şey, tastamam ve 12 Eylülden daha kapsamlı bir darbenin el değiştirerek sürdürülmesidir.

Bu darbenin dayandığı politik zemin, İslami gericiliğin ırkçı faşizmle birlikte tüm demokratik kazanım ve mevzilere saldırmasıdır. Var olan kazanımları yok etmeyi amaçlayan, sistemli, araç ve yöntemleri belirlenmiş, güç ve bağlantıları hazırlanmış bir programdır, bu darbenin programı.

Gülen kliğinin tasfiye edilmesiyle yerine geçen RTE kliğinin, diğer darbeci gruplarla kurduğu ittifakın ortak zemini Kürt, Alevi ve demokrasi güçlerine karşı düşmanlık ve sanal Gülen karşıtlığı olarak şekillendirilmiştir. Gülen karşıtlığı daha çok cuntacı Kemalist güçlerle kurulan ittifakın çimentosu olarak değerlendirilmektedir, yoksa Gülen Cuntasının atfedilen güce sahip olmasından değildir.

El değiştiren darbenin, henüz darbeci fraksiyonlar arası çatışma süreci bitirilememişken bile, darbenin muhataplarının da, darbeci güçlerin de, hedeflerinin ortak olduğu anlaşılıyordu. Bu çerçevede, demokratik güçlere, Kürt ve Alevi halkına ve emekçilere karşı sürdürülecek yoğun bir savaş programının uygulanmak istendiği ilan ediliyordu.

Ancak bu ittifak ilişkisinin zoraki bir ittifak olduğunu, sürdürülen/ sürdürülecek olan mücadeleye bağlı olarak bozulabilir bir özellik taşıdığını, her kliğin kendini güçlendirmek için çaba harcayacağını, bunun da aralarındaki çelişkileri derinleştireceğini belirtmeli ve bilmeliyiz.

RTE kliğinin içinde yer aldığı ve sürdürülen darbe programı, üç temel saç ayağı üzerinde hayata geçirilmek istenmektedir.

Birincisi RTE ve müttefikleri, devletteki kadroları faşist milislere dönüştürerek, Mussoli’ninin “Kara Gömleklileri” gibi bir yapı marifetiyle, sözde devleti “etkin” kılmak istemektedir. Ancak asıl niyetlerinin içerde, zorbalık, koyu gericilik, faşizm ve tekçilik, dışarıda ise yayılmacılığa dayanan; bu nedenle itiraz etme kabiliyeti olmayan aşırı disipline edilmiş, herhangi bir norm ve kuralla sınırlandırılmamış bir devlet yapısı tasarlanmaktadır.

İkinci olarak, Kürtler, Aleviler başta olmak üzere sosyal farklılıklar yok edilerek, yüzyıldır tam olarak başarılamayan, son yıllarda RTE nin tutkulu bir arzusuna dönüşen meşhur “tekçilik” etnik ve dinsel/ mezhepsel arındırma projesinin gerçekleştirilmesi arzu edilmektedir. Bu durum aynı zamanda siyaseten Kürt sorunu başta olmak üzere bütün muhalif odakların sosyal dayanağının da ortada kalkması için gerekli görünüyor, RTE, ekibi ve diğer darbeci cuntalar açısında. Kürtlerin ve Alevilerin demografik varlıklarını azaltma yöntemlerinin,( katliam, soykırım vs gibi) bu darbenin programına dâhil olduğunu söylemek, abartı olarak görülmemelidir.

Üçüncü olarak farklı sermaye gruplarının varlıkları gasp edilerek özel bir sermaye yapılanması yaratılmak istenmektedir. Gasp edilen sermaye ve varlıklar, daha öncelerde (1915-1960- yıllarında) yapıldığı gibi, bağımlı sermayedarlar yaratmak için değerlendirilecektir.

Bu belirlemenin bizim açımızdan önemi şudur. Yaşanan baskıcı ve kanlı süreç, kısa sürede düzelecek olan geçici bir süreç değildir, olmayacaktır. Son günlerde Kürt halkına, demokratik kurumlara, Alevilere ve emekçilere yönelmiş olan kuralsız baskı ve zorbalık, bunun yanında RTE’ nin sürekli bir biçimde idamı gündemleştirmesi gibi gelişmeler, hep olduğu gibi, rutin veya konjektürel gelişmeler olarak ele alınmamalıdır. Bunların hepsi, çok daha zorlu bir sürecin tasarlandığının ifadeleridir. Özellikle idam sorununun sürekli gündeme taşınması, sadece Gülen ve kliğini kurtarmak amacıyla ortaya atılıyor olarak görülmemelidir. Bu konunun aynı zamanda Sayın Abdullah Öcalan şahsında Kürt halkına karşı şantaj amacıyla ve güçleri yeterse pratikleştirmek için düşünülüyor olabilir. Burada klasik hukuk kurallarının veya evrensel hukukun yarattığı engellerin önemsenmesi doğru değildir. Bu devletin hukuku veya evrensel kuralları hiçe sayabileceği, onlara kılıflar bulabileceği, herkesin bildiği bir gerçekliktir. Düşünüldüğü gibi idamı yasalaştırıldıktan sonra, Sayın Öcalan’a açılacak olan yeni bir davayla istedikleri şantaj olanağını elde edebilirler.

Bu darbeci kliklerin, demokrasi güçlerine, Kürtlere ve Alevilere karşı başlattıkları bu savaş konseptini çok kapsamlı, kuralsız ve bölgeyi kapsayacak şekilde planladıkları görülmektedir. Tasarlanan savaşın özellikle Kürtlere ve Alevilere karşı bir “son savaş” olarak düşünüldüğü ve tasarlandığı anlaşılmaktadır. Bu çerçevede dış politikada, İran, Rusya ve Suriye de yaşanan gelişmeler dikkat çekicidir. Darbecilerin bu “kıyamet günü” tasarılarına karşı, AB vs gibi uluslararası kurumların ve evrensel kuralların varlığında hareketle liberal hayaller beslenmemelidir.

Ancak bütün bu sorunlara, yaşanacak olan çok zorlu, acılı ve kanlı sürece rağmen, kazanmaya ve zafere olan inanıcın zayıflaması için hiç bir neden yok. Yapılması gereken ihtiyaçlara uygun bir pratiğin geliştirilmesidir. Nasıl, benzer durumlar farklı zamanlarda yaşanmış ve mücadelenin gelişmesini engellememişse, bu döneminde, kazanımlarla, geride kalacağından emin olmak gerekiyor. Bu el değiştirmiş darbeci katillerin saldırılarını çok yönlü, çok çeşitli mücadele araç ve yöntemlerle göğüsleyecek ve püskürtecek birikim, tecrübe ve enerji mevcuttur. Bu gerçeklikten dünyanın döndüğü gerçekliği kadar somuttur. Daha olanaksız koşullarda, daha büyük zorlukları aşarak bugüne gelmiş olan özellikle Kürt siyaseti açısında, bu kanlı sürecin aşılmasının olanakları oldukça fazladır.

Umudun kaynağı olan mücadele güçleri ayakta ve onlar ayakta olduğu ve ayakta olmaları için gerekli olan güç ve destek verildiği sürece, hiç bir darbe ve darbeci istediğini gerçekleştiremeyecektir.

Hükmeti, hesap vermeye ve istifa etmeye davet ediyoruz

Alevi Bektaşi Federasyonu ve Pir Sultan Abdal Alevi Kültür Dernekleri Antep Katliamı ile ilgili ortak bir açıklama yaparak hükumeti istifaya çağırdı. İşte Alevi kurumlarının açıklaması: 

BASINA VE KAMUOYUNA

Eli kanlı şeriatçı cihatçı çeteler bu sefer de Antep’i kana buladılar. Kürtlerin, Arapların, Alevilerin ve Suriyeli göçmenlerin yoğunluklu yaşadığı yoksul ve emekçi bir mahallede sokak ortasında yapılan bir düğünü hedef alan alçak zihniyet onlarca canı katletti. Evlere ve yüreklere kor gibi ateş düştü. Çocuklarımızın gelecek umutlarını kararttılar. Alevi Bektaşi Federasyonu ve Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Örgütlülüğü olarak öncelikle bu insanlık dışı saldırıyı, bu saldırıyı gerçekleştiren zihniyeti ve bu zihniyetin büyütülüp palazlanmasını sağlayan siyasal anlayışı nefretle kınadığımızı belirtmek isteriz. Hakka yürüyen çoluk, çocuk, kadın erkek onlarca canımızın devirleri daim olsun. Yakınlarına ve Türkiye halklarına başsağlığı diliyor ve yararlılara acil şifalar diliyoruz. Bu tür acıları çok kere yaşamış Aleviler olarak, yakınlarını kaybeden canlarımızın acılarını hissediyor ve acılarını yürekten paylaşıyoruz.

14 yıllık AKP hükümeti döneminde ortaya konulan kamplaştırıcı, ötekileştirici, inkarcı ve imhacı siyaset ve iflas etmiş olan dış politika ülkemizi tam anlamı ile Ortadoğu karanlığına itmiştir. İçeride cemaatçı çetelerin en etkili kurumları ele geçirmesine seyirci kalan ve tüm uyarılarımıza rağmen Suriye politikasında cihatçı, şeriatçı güçleri destekleyip palazlanmasına hizmet eden siyasetin sonucunda onlarca katliam yaşandı. Darbe girişimleri gerçekleştirildi. Kürt sorununun demokratik ve barışçıl yol ve yöntemlerle çözümü yerine çatışma, imha ve inkarı esas alan politik süreç tercih edildi. Sonucunda da durum içinden çıkılamaz bir hal aldı. Dinsel gericiliğin yaşamın her alanını sarıp sarmalaması ile birlikte bu çeteler halk içinde ciddi anlamda taban ve destek buldu. Her olayın ardından kandırıldık, yanıldık, Allah bizi islah etsin türü açıklamalar siyasal iktidarın sorumluluğunu asla hafifletemez. Suruç, Diyarbakır, Adana, Ankara Gar, Kızılar, Merasim Sokak, Taksim, Lice, Cizre, Nusaybin ve daha adını saymakla bitiremeyeceğimiz katliamların ardından tek bir yetkilinin istifa etmemesi, kimsenin görevden alınmaması hükümetin meseleye bakış açısını ortaya koymaktadır.

Suriye’de sözüm ona demokratik muhalefeti destekleme adı altında Selefi ve Vahabi guruplar desteklenmiş, silah ve mühimmat desteğinin yanı sıra ülkemizde üsler kurmalarına izin verilmiş, yaralıları tedavi ettirilmiş ve askeri eğitim almaları sağlanmıştır. Ülkemiz sınırları adeta yol geçen hanına çevrilmiştir. Defalarca uyarmamıza rağmen en küçük bir geri adım atılmamıştır. Yaşanan katliamlar yeteri kadar soruşturulmamış ve asıl sorumlulara ulaşılması engellenmiştir. Meclis araştırması önergeleri iktidar partisi milletvekilleri oyları ile reddedilmiştir. Kürt sorunu ve Alevi sorununun demokratik ve barışçıl çözümünü esas alan politikalar yerine çözümsüzlüğü esas alan politikalarda ısrar edilmiş ve özellikle Kürtlerin yaşadığı şehirler yerle bir edilmiştir. İç savaşın tırmanması ve ülkeye yayılması için sanki bilinçli olarak zemin hazırlanmıştır. Emperyalizmin bölgedeki planları bir bir uygulamaya konurken AKP hükümeti iç barışı sağlamak yerine bu projelerin önünü açacak ve kolaylaştıracak yöntemleri devreye sokmuştur.

Gazeteler kapatılıyor, yazarlar, çizerler, sanatçılar tutuklanıyor veya işten atılıyor ama IŞİD ile ilgili ciddi bir operasyon gerçekleştirilmiyor. Bu örgütten bahsedilirken örgütün ismi diğer örgütlerle birlikte sayılarak örgüt sıradanlaştırılıyor ve terör örgütü ifadesi bile ağızlardan zorla çıkıyor. IŞİD yerine DAEŞ ismi tercih edilerek bu örgütün şeriatçı kimliği gizlenmek isteniyor.FETÖ ile sürdürülen kapsamlı mücadele bile ilan edilen OHAL ile yön değiştiriyor adeta siyasi hedeflerine ulaşmak için bahane olarak kullanılıyor.

Alevi Bektaşi Federasyonu ve Pir Sultan Abdal Kültür Derneği örgütlülüğü olarak acilen OHAL uygulamasının sonlandırılmasını, demokratik ortamın en kısa sürede sağlanmasını, iç barışın bir an önce hayata geçirilmesini ve laik demokratik bir Cumhuriyetin tesisi için bütün kesimlerin bir arada ortaklaştığı bir zeminin oluşturulmasını talep ediyoruz. Bu ülkenin asli unsurlarını dışlayarak yapmaya çalıştığınız Anayasanın da kurduğunuz “Milli Cephe”ninde bir faydası olmayacaktır. Şeriata ve savaşa karşı laikliği, barışı, özgürlükleri ve demokrasiyi esas almalıyız.

Son söz olarak Antep’te rengi, dili, inancı ne olursa olsun katliama maruz kalan canların acılarını acımız biliyor ve yanlarında olduğumuzu kamuoyu aracılığı ile ilan ediyoruz. Yaratılmak istenen iç savaşın karşısında olacağız, “düşmanımın düşmanı dostumdur “ fikriyatını reddediyoruz. Türkiye halklarının tam hak eşitliğinden yana tavrımız nettir. Gerici ve şeriatçı örgütlenmeye karşı tüm halkları uyanık olmaya ve ülkemizin daha fazla bataklığa sürüklenmesini birlikte önlemeye çağırıyoruz. Başta hükümet olmak üzere tüm sorumluları hesap vermeye ve istifa etmeye davet ediyoruz. Hepimizin başı sağolsun. Hak bize böyle acıları bir daha göstermesin.

ABF – ALEVİ BEKTAŞİ FEDERASYONU
PSAKD – PİR SULTAN ABDAL KÜLTÜR DERNEĞİ GENEL MERKEZİ

“Devlet erkanı dün katledilen masum insanların katilidir”

Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu Genel Başkanı Hüseyin Mat, yazılı bir açıkla yaparak Antep’deki katliamı kınadı. Mat açıklamasında “Antep’in Şahinbey İlçesi’ne bağlı Beybahçe Mahallesinde yapılan bir sokak düğününe yönelik bombalı saldırıyı nefretle kınıyorum.

‘Tek başına iktidar olursak kaos bitecek’ diyen iktidar, ülkemizde bu günlerin yaşanmasından dolayı sorumludur, suçludur.

Dünya alem çok iyi biliyor ki IŞİD Gaziantep’i üst yapmış, sayısı belli olmayan hücre evleri var. Türkiye genelinde birçok bombalı eylemin Gaziantep’te organize edildiği söylendiğinde gözlerini, kulaklarını tıkayanlar. Yaralı barbar IŞİD militanları tedavi ettiriliyor, arabalarla, bayraklarla şehir merkezinde turlar atıyorlar denildiğinde tek bir müdahale, önlem almayan devlet erkanı dün katledilen masum insanların asıl katilidir.” dedi.

Av. Cihan Söylemez’den FEDA’ya cevap

Demokratik Alevi Federasyonu (FEDA) tarafından yayınlanan “Pirler Meclisinden Basın açıklaması”da ismi gecen Av. Cihan Söylemez konuyla ilgili basın açıklaması yaptı. İşte o basın açıklaması;

“Basına ve Kamuoyuna

19.08.2016 tarihinde, PKK’ye yakınlığı ile bilinen “Demokratik Alevi Federasyonu” adlı kuruluş, şahsımın fotoğrafınıda paylaşmak suretiyle, şahsımı can ve mal güvenligi açısından tehdit etmiş ve şahsım hakkında “çamur at, izi kalsın” mantığıyla iftiralarda bulunmuş ve bu açıklama sosyal medyaya servis edilerek, şahsımı linç ettirmeye yönelik bir kampanya başlatmış ve hakkımda deyim yerindeyse bir fetva yayınlamışlardır.

Öncelikle bilinmesi gerekir ki;

1-  Şahsıma karşı yapılan ve suç teşkil eden fetvanın hedefi; Düşünce ve İfade Özgürlüğüdúr.Kendileri gibi düşünmeyen herkesi ” ajan ” ilan eden bu fetva sahipleri “Hak, Hakikat ve Hukuk” önünde hesabını verecektirler.

2- Avukatlık mesleğime yönelik saldırıları, bu fetva sahiplerinin zihniyetlerinin “Kızılbaş’ın elinden bir şey yenmez, Kızılbaş ile şu veya bu şekilde sosyal temas kurulmaz” diyen, Vahabi fetvacilarının mantığı ile örtüşmektedir.

3- Alevilik ile ilgili yazılarımda , eleştiri konusu olan husus, sadece ve sadece “Ali’siz ve Ehl-i Beyt’siz bir düşüncenin Hak-Muhammed-Ali Yoluna saldırıları, hakaret ve iftiralarına cevap” iken, bu eleştirilerin teolojik bir örgütlenme alanı dışında olan; silahlı veya silahsız sol/sosyalist/ulusalcı yapılarla ilişkili gösterilmeye çalışılması üzerinden, can ve mal güvenligim tehdit edilmekte ve yasal olsun olmasın ulusalcı/sol ve sosyalist yapıların hedefine şahsım konulmaktadır.

4- “Alevi” sözcüğünü kullanarak , şahsım hakkında nerdeyse “katli vaciptir ” noktasına getirilmek istenen linç kampanyasının zihniyeti; Amr bin As, Mervan ve Muaviye zihniyeti ile komplo, hile ve namertlik konusunda parelel bir çizgi izlemekte ve örtüşmektedir.

5) “Alevi” ismini kullanarak takkiye yapan bu fetva sahibi güruh bilmelidirler ki; Bu Can, nefes aldığı sürece aklı, kalbi ve kalemi Hak-Muhammed-Ali yolunda yazmaya devam edecek ve o kutlu yolda, hariçten gelen ve gelecek olan sözlü veya fiili saldırılara boyun eğmeyecektir. Ve bu fetva sahipleri Tarih, Hak ve Hukukun karşısında hesabını vereceklerdir.”

20.08.2016

Av. Cihan SÖYLEMEZ / Dersim

HBVAKV: Şiddetin ve Savaşın Her Türlüsüne Karşıyız

Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı yayınladığı yazılı bir mesajla son günelrde yaşanan şiddete dikakt çekerek,”Şiddetin ve savaşın her türlüsüne karşıyız” dedi. Açıklama şöyle;

BASINA VE KAMUOYUNA

Şiddetin ve Savaşın Her Türlüsüne Karşıyız

Geçtiğimiz günlerde önce Diyarbakır ve Mardin’de ardında da Van ve Elazığ’da meydana gelen bombalı saldırılar sonucunda aralarında sivil ve çocuklarında bulunduğu onlarca insanımız yaşamını yitirmiş, yüzlercesi de yaralanmıştır.

Geride bıraktığımız son bir yıllık bir süreçte yaşanan bombalı saldırılar, yürütülen savaş politikaları ve darbe girişimi gibi olaylarla ülkemiz içinden çıkılmaz bir kaos ortamına sürüklenmekte ve ne yazık ki bu durumlar olağan bir hale gelmektedir.

72 millete bir nazardan bakan merkezine insanı koyan biz Aleviler, bir kez daha her türlü şiddetin karşısında olduğumuzu kamuoyuna beyan ederken yapılan saldırıları da şiddetle kınıyoruz. Akan kan ancak toplumsal Barış tesis edildiğinde durabilir. Hakk’a yürüyen Yurttaşlarımızın devr-i daim olsun yaralı yurttaşlarımızın Hızır yardımcısı olsun. 20.08.2016

Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı

Kaleme sıkılan kurşun el yakar

NURAY BAYINDIR

Ve şimdi Türkiye uçurumun eşiğine sürüklendi. Şiddet tüm toplum kesimlerini etkisi altına alacak gibi görünüyor. Dünyanın en güzel, en eşsiz coğrafyasında yaşayan herkesin bu durumu az ya da çok farkında olarak yaşadığına inanıyorum. Doğudan batıya, kuzeyden güneye tüm toplumsal kesimleri etkisi altına alan şiddet atmosferi o kadar yoğun ki bunu görmemek, hissetmemek mümkün değil.

Yaz sıcağında kışı ve karanlığı yaşıyoruz.

Türkiye’de yaşanan akıl dışı gelişmelerin bir izahı var kuşkusuz. Tek başına bir delinin İktidar hırsı ya da yaşam güvencesi değil, esas olarak kapitalist sistemin çivilerinin yerinden oynaması bizi bu duruma sürüklüyor.

Yoksa Türkiye’de bundan yirmi yıl önce 15 Temmuz gibi  ‘’İktidar içinden, iktidara karşı bir darbe’’ yaşanacak, başarısız olacak, darbe sonrasında on binlerce asker ve sivil darbeci diye tutuklanacak, görevden alınacak, bu da yetmezmiş gibi darbeyle uzaktan yakından ilişkisi olmayan dünya çapındaki yazar Aslı Erdoğan akla ziyan bir şekilde ‘’örgüt üyesi olmak ve halkı kışkırtmak’’ argümanlarıyla tutuklanacak, onun gibi dünya edebiyatına mal olmuş yazarlar, üniversite profesörleri, gazeteciler, siyasiler darbeyle ilişkilendirilip tutuklanıp içeri atılacak ve tüm bu gelişmelere karşı ülke çapında dişe dokunur bir muhalefet gelişmeyecek.

Buna kargalar gülerdi. Bu gelişmelerin akla gelen tek izahı şudur; Türkiye’de yıllardır Kürt özgürlük mücadelesi ağırlıklı demokrasi cephesinin, 7 Haziran 2015 seçimlerinde görüldüğü gibi, bir bütün olarak Kapitalist sisteme karşı bir rota izlemesi ve geldiği noktada çürüyen sistemin temelini sarsmasıdır. 7 Haziran seçim sonuçları bunun somut göstergesi olmuştur.

O günden bu yana AKP iktidarı geleceğini sömürgen ve şiddetle beslenerek korunan bir elitin hizmetinde olmakta görmüştür. Burada en büyük düşman; tüm bastırma “çökertme” planlarına rağmen her gün daha da kitleselleşerek gelişen ve güçlenen Kürt muhalefetidir.

Fetö olarak adlandırdıkları darbeciler arasında ulusalcı Kemalistlerin de yer aldığı biliniyor. HDP bu yüzden meclis içindeyken meclis dışında sayılmaya başlandı. Dün Kürtlere karşı ihanetini kapalı yürütmeye büyük çaba gösteren CHP; bugün bu düşmanlığını gizleme gereği duymadan, MHP ve AKP ile bir olup açık bir yüzsüzlükle yapıyor. Hem de demokrasi adına.

Gören göz kılavuz istemez derler. TC meclisinde gelişmeleri herkes izliyor. HDP’nin sesi soluğu kesildi. Mecliste yok sayılıyor. Bu durum aynı zamanda HDP’ye oy verenlerin sesinin soluğunun kesilmesidir. Bunun Türkçesi ‘’Kürtler ya bu iktidarı sevecekler ya da bu diyarı terk edecekler’’ demektir.

Hotzotçulukla bir yere varılamayacağı çok açık. Artık bölge siyaseti ve dünyayı anında kavrayıp politika üretmede Kürt Özgürlük Hareketinin gerisine düşmüş bir yapının tek başına siyaset geliştiremeyeceği de çok açıktır. AKP bu yüzden sayısal ihtiyacı olmamasına karşın, mecliste arkasına MHP ve CHP’yi de alarak ırkçı bir cephe oluşturmuştur. Oysa bilinmelidir ki, bugün ona soluk verenlerin yarın yaşam garantisi yoktur.

Türkiye içte bu gelişmeleri yaşarken dışta da uzunca bir süredir uyguladığı akıldışı dış politika nedeniyle siyasal ve askeri olarak da zayıflamıştır.

Büyük hukuksuzluk milletin gözü önünde yaşanıyor. Muhalif medyanın, halkın gerçek haber alma kanalları kapatıldı. Özgür Gündem gibi gazetelerin kapısına kilit vurularak gazeteciler ve çalışanları darp edilip içeri atıldı. Yazarları tutuklandı.

Toplumda tık yok. AKP iktidarı korku yayıyor. Korkuyla iktidarını güvenceye alacağını biliyor. İktidar şakşakçısı kanalları reklamlarından tutun dizileri aracılığıyla toplumsal yapıyı yeniden şekillendirmeye çalışıyor. TC İktidarı toplumda şiddet taraftarlığını ne kadar çok geliştirirse toplumsal muhalefeti gerileteceğinin farkında.

Gelinen noktada aydınların hedef seçilmesi ve baskı altında tutulması bu ülkenin geleceğine sıkılan bir kurşundur. Böyle bir Ülkenin geleceği yoktur. Bunu herkes bilir. İktidar ne kadar güvenlikçi politikalar geliştirirse geliştirsin, demokrasi ve özgürlükleri kısıtlasın, hatta yok etsin geleceği yoktur. Bu gün olmazsa yarın mutlaka yenilecektir. Hem de baskı altında tuttuğu güçler tarafından.  Kaleme sıkılan kurşun el yakar.

CHP’li vekil Garip Dede Dergahına yapılan saldırıyı kınadı

 
CHP Balıkesir Mİlletvekili Mehmet Tüm, Garip Dede Dergahı’na yapılan saldırıyı kınadı. Tüm,  “Aleviler , her zaman olduğu gibi 15 Temmuz sürecinde de Cumhuriyetin ve demokrasinin yanında olmuşlardır” dedi

İstanbul Küçükçekmecede bulunan GARİP DEDE Dergahına yapılan saldırıyı kınayan CHP Balıkesir Mİlletvekili Mehmet Tüm, “Aleviler , her zaman olduğu gibi 15 Temmuz sürecinde de Cumhuriyetin ve demokrasinin yanında olmuşlardır” dedi. Hükümeti Alevi kurumlarına karşı yapılan saldırılara önlem almaya çağıran Mehmet TÜM Basın açıklamasında şu görüşlere yer verdi.

“15 Temmuz FETÖ’cü darbe girişimden sonra ülkede çıkarılmak istenen kaos ortamına şimdi de Alevi Kurumlarına saldırı yaparak devam etmek istiyorlar.
Türkiye’de barışın ve huzurun teminatı olan Aleviler , her zaman olduğu gibi 15 Temmuz sürecinde de Cumhuriyetin ve demokrasinin yanında olmuşlardır. Bunu içine sindiremeyen, toplumda ayrışma ve çatışmayı kendine hedef seçen karanlık odaklar Alevi Dergahlarına, Cemevlerine ve kurumlarına saldırıyorlar.
Geçtiğimiz süreçte gördük ki, bu karanlık güçler, Alevi mahallelerinde provokasyon yaparak, evleri işaretlediler.

Bundan sonuç alamayanlar , 17 Ağustos 2016 Çarşamba günü saat 21.30 sularında, İstanbul , Küçükçekmece’de bulunan “ GARİP DEDE KÜLTÜR VE CEM EVİ DERNEĞİ ”ne saldırıda bulunmuşlardır. Cem Evine bir cenazenin beklendiği ve kalabalık bir insan topluluğunun olduğu sırada yapılan bu çirkin saldırı zamanlaması itibariyle manidardır. Kuru sıkı diye tabir edilen silahla yapılan saldırı sonrası bir adet “mermi” nin ortaya bırakılması da , çok düşündürücüdür.

Bu çirkin olayı şiddet ve nefretle kınıyorum. Emniyet Görevlilerinin bir an önce failleri bularak adalete teslim etmeleri bekliyorum. Biliyoruz ki FETÖ’nün ve tüm terör örgütlerinin amacı güven ortamını bozmak ve toplumu ayrıştırarak kaos yaratmaktır. Bunlara meydan vermemek adına, bu ve buna benzer olası , olaylar için hükümeti önlem almaya çağırıyorum. Bizlerinde konunun yakın takipçisi olacağımızı, hükümetin ve yurttaşlarımızın bilmelerini istiyorum. Kamuoyuna Saygı ile duyurulur.”

Kaynak: Cumhuriyet

Alevi düşmanlığı için sizi kim kandırdı!

Erdoğan’a sormak lazım;

Karacaahmet Dergâhını yıktırmaya kalkarken,

Ebu Suud efendiye ilim ve irfan âlimi diye methiyeler düzerken,

Cemevine “ucube” derken,

“Sivas katliamı sanıklarına “mağdurlar” deyip, Sivas davası zaman aşımını “halkımıza hayırlı olsun” diye duyururken,

Sivas katillerinin ismini, Madımak şehitlerinin en tepesine yazdırırken,

Sivas Katliamı sanıklarına avukatlık yapanları partisinde vekil yapıp, hükümette bakanlıklar verirken,

Yavuz Sultan Selim’in adını 3. köprüye yamarken,

Açılışını da Yavuzun Alevi katliamını yaptığı güne denk getirirken,

Gezi sürecine “Alevi ayaklanması” diyerek Alevileri ve Alevi mahallerini hedef gösterirken,

Berkin Elvan’ın annesini yuhalatırken,

“Camiye ayakkabıyla girdiler” diyerek aylarca yalan üzerinden mezhepçiliği kışkırtırken,

Seçim mitinglerinde Alevilere “Yuh” çektirirken,

Beşar Esad’a her defasında “Alevi” vurgusu yaparak Alevileri hedef gösterirken,

Suriye politikasını eleştirenleri “mezhep yüzünden Esad’ı desteklemekle” itham ederken,

Suriye’de Alevi katliamı yapan cihatçı teröristleri Türkiye’de besleyip, silah, para verip Suriye’ye cihada gönderirken…

Listeyi uzatmak mümkün…

Kısacası birileri bu ülkede palazlandırılıp, sizinle el ele, kol kola Alevilere, Kürtlere operasyon çekerken, kim sizi kandırdı.

Başbakan ve Cumhurbaşkanı imamı kimdi!

Sizleri kandıranlar hangi gerekçelerle sizi ikna ettiler.

Bugünlerde ekranlarda kandırılanların itirafları dolanmaktadır. Sizde bu konularda itiraflarda bulunacak mısınız?

Kandırıldığınızı fark ettiğinizden beri ne değişmiştir?

Aleviler, Kürtler, basın özgürlükleri, insan hakları konusunda, demokrasi konusunda, bakışınızda ne değişmiştir.

Bildiklerimiz, gördüklerimiz ve “kandırıldığınızı” açıkladıktan sonra yaptıklarınız göstermektedir ki, sizin ve partiniz AKP’nin Alevi düşmanlığı açık, net ve planlıdır…

“Darbecilerle” farkınız, 1980 darbe sonrasındaki bir reklam spotundaki gibi durmaktadır.

“Yok, bir birimizden farkımız, ama biz Osmanlı bankasıyız”