Ana Sayfa Blog Sayfa 6274

Yenikapı’daki “Show” ise Hacıbektaş’taki “ayıp”tır

VEYSİ SARISÖZEN

Özgür Gündem gazetesine yapılan baskın ve bunu izleyen gelişmeler, Ragıp Zarakolu’nu “bulamayınca” oğlunun evinin kapı kırılarak basılması, Eren Keskin ‘in Diyarbakır’da olduğunu bildikleri halde 80’ini aşmış annesinin evine baskın yapılması, İMC TV’de baskın sırasında yükselen kadınların çığlıkları, “Qırık” çizeri Doğan Güzel’in üstü başı parçalanmış, arkadan kelepçeli resmi…bütün bunlar Erdoğan rejiminin Kürdistan özgürlük hareketine, onun müttefiklerine,  HDP ’ li vekillere ve Kürdistan belediyelerine yönelik saldırının başladığını gösteriyor.

OHAL ve KHK yöntemiyle tüm muhalefeti, demokrat mı, ulusalcı mı, milliyetçi mi diye bakmadan ya susturacaklar ya da kendilerine basit bir alet olarak hizmet ettirecekler.

Bu son kategoriye ne yazık ki Kılıçdaroğlu artık girmiş bulunuyor. Yenikapı “devlet Show”unda yer aldı, geçtiğimiz gün de, Hacıbektaş’taki kutlamalarda Hükümet temsilcisiyle arasında “cıvık” diye nitelenebilecek “şakaların” yapılması, Kılıçdaroğlu’nun artık iler tutar yerinin kalmadığını ortaya koydu. Bu “cıvıklığın” Alevilerin kitlesel katılımıyla düzenlenen törende yapılması, bugünkü krizden çıkabilmek için zorunlu olan Alevilerle Kürdistan özgürlük hareketi arasında cepheyi önlemeye ve alevi kitlesini Saray’ın peşine takmaya yönelik olduğunu gösterdi.

Belli ki,Kılıçdaroğlu ve arkadaşları,  Saray derin devletinin teröründen yılgınlığa kapıldılar. Saray medyasında, FETÖ’nün CHP’ye de sızdığına, bunların sayılarının “çok” olduğuna, hatta Kılıçdaroğlu’nun son üç yıl boyunca Cemaatin kendisine verdiği “tapelere” dayanarak siyaset yaptığına dair haber ve yazılar giderek artıyor.

Eski Genel Başkan Deniz Baykal’ın kızını göz altına alma “gösterisi” tüm CHP’ye verilmiş bir göz dağıdır.

Saray terörü MHP muhalefetini de hedefe aldı. Darbeden fırsat bulan Bahçeli ve avanesi Meral Akşener muhalefetini “FETÖ”cü diyerek tasfiye etmek üzere harekete geçti.

İş bununla da kalmıyor. BBP de hedefte. Sabah’ın haberini okuyalım:

“Alperen Ocakları, Büyük Birlik Partisi Genel Başkanı Mustafa Destici’yi BBP’yi paralel devlet yapılanamsına ve FETÖ’ye teslim ettiği gerekçesiyle görevi bırakmasını istedi.”

Böyle bir ortamda Saray rejiminin PKK ile FETÖ arasında “bağ” araması, bir bakanın bu “bağ yakında ortaya çıkacak” demesi şu amaca yöneliktir:

“OHAL’in kapsamını genişletmek…” Herkesi FETÖ torbasına doldurduğun zaman, “OHAL gerekçesi dışında kullanılamaz” kuralını havaya uçurdun demektir. Bundan sonraki aşama, Saray kliği dışında herkesi OHAL kapsamına sokarak KHK’lerle tasfiye etmektir.

Bunlar delirdi mi?

Onun gibi bir şey. Büyük bir korkuya kapıldılar. NATO tarafından tasfiye edilmek üzere olduklarını gördüler. Böyle bir tasfiyenin “sivil muhalefet” tarafından yapılmasını imkansız hale getirmek için herkese, özgür medyaya, sivil toplum örgütlerine, HDP’ye savaş açtılar. HDP’yle CHP arasında, Alevilerle, Kürtler arasında, bunların tümüyle AKP içi muhalefet arasında, aydınlarla sendikalı işçiler arasında bir ittifakı önlemek için tüm güçlerini ortaya koydular.

Pentagon’un bir askeri darbe yapmasını önlemek için ise, “peygamber ocağı” dedikleri ocağın dibine incir ağacı diktiler. Kendi elleriyle kendi ordularını bile enkaz haline getirdiler. Devlet aygıtını darmadağın ettiler. Şu anda Saray sadece polise, Sulh Cezal Mahkemelerine ve MİT’e (o bile şüpheli) dayanıyor.

Almanya’nın “kapalı kapı arkası Erdoğan suçlamalarının” orta yere döküldüğü bir esnada, bu gerçekleri haykıran bir gazetenin kapatılmasına şaşmamak gerekir. Almanya İçişleri Bakanlığına ait “gizli belgede” şöyle deniyor: “Ankara’nın özellikle de 2011 yılından beri adım adım İslamileşen iç ve dış politikasının sonucu olarak Türkiye, Orta ve Yakındoğu bölgesindeki İslamcı örgütlerin merkezi eylem platformu haline gelmiştir”.

Bunun anlamı şudur: Erdoğan ilk fırsatta savaş suçlularının oturtulduğu sandalyeye oturtulacaktır.

Demek ki saldırgan rejim yarattığı gürültünün aksine çok zayıftır. O halde “korkanlar” korkularından sıyrılmalı, en geniş güçler Saray karşıtı cephede birleşmelidir.

Soykırım mağdur ve mazlumu bir yazar: Haydar Işık

AHMET KAHRAMAN

Onun adı, Haydar Işık. Dersimli bir Kürt. Nazimiye’nin eski Ermeni köyü Kızılkilise’den, diyar-bucak dolaşıp yüreğini dolduran hüznü döken Ahir Zaman Dervişi misali, Kürdistan’ın, özelde ise Dersim’in trajedisini kelimelere döken bir yazar o. 

Türk devleti, yerli halkları ölümcül vuruşlarla tasfiye ederek kendince ‘farklı aidiyetler sorununu’ hal yoluna koydu. Bu yöntemle Rumlar, Ermeniler sökülüp atıldı. Böylece, olmayan hakların sorunu da olmamış oldu.

Kürtleri de 1920’den itibaren aynı yöntemle kırım ve sürgüne tabi tuttular. Kürtlere yaptıklarının adı, ‘medenileştirme hamlesi’ idi.

Almanya’da, Nazilerin iktidara geldiği yıl olan 1933’te Kürdistan’ın Dersim bölgesine sıra geldi. Plan-projelerden sonra 1935 yılında askeri yollar, köprüler, barınaklar inşa etmeye başladılar.

Meraklısına verdikleri cevaba göre yol ve köprüler, Türk medeniyetinin geçişi içindi. Binalar da fabrikaydı.

İki yılda altyapı hazırlıklarından sonra, 1937 baharında, tastamam 21 Mart, Kürtlerin Newroz bayramı sabahı, Dersim’in saygın liderlerinden Seyid Rıza’nın Ağdat köyündeki evi uçaklarla bombalanarak ‘Dersim’in medenileştirilmesi hamlesi’ başlatıldı.

Hemen ardından Dersim, dağları, taşlarıyla ateş altında kaldı.

Dersim barbarlığın şenlik alanı; genç kadınlar, kızlar, savaş ganimetiydi. Ölü soyuculuk, zahmetsiz kazançtı. Kadını, erkeği, yeni doğmuş bebeği, gözünün feri kaçmış ihtiyarıyla ele geçirilen bütün insanlar, sorgulanmadan tek tek ya da topluca katlediliyor, sonra ölü soyma hücumu başlıyordu.

Kıran emri herkes içindi. Yalnızca sığınak bulup saklanabilenler kurtuluyordu.

“Ben kırım başlarken doğmuşum. Ailem, Düzgün Dağı eteğinde, köyümüze yakın ormana sığınıyor. Annem, iki yıl boyunca saklandıkları yeri daha sonra gösterdi bana. Gizlendikleri yer, Türk askerlerinin geçiş yolunu tepeden gören, sık meşelik bir tepedeydi.”

Bu bebek, kıranda yaşadıklarını hiçbir zaman hatırlamadı. Ama annesi ve öteki mazlumların anlatılarıyla yüreği kin, öfke dolu büyüdü.

“Kimse, kin ve öfkemi yadırgamasın” diyordu. “Ben bir Kürdüm. Dersim kırımının tanığı, hem de yüreği kanayan mağduruyum. Herkesin annesi kendince değerlidir. Ben değerlimi ağlarken gördüm. Gözyaşları ile kırana uğramış halkı ve sevdiklerinin yasını tutarken.”

Tek gömlekli, yalın ayak çocuk

Onun adı, Haydar Işık. Dersimli bir Kürt. Nazimiye adıyla ilçe yapılan eski Ermeni köyü Kızılkilise’den Zarife (Zerê) ile İsmail’in oğlu, diyar-bucak dolaşıp yüreğini dolduran hüznü döken Ahir Zaman Dervişi misali, Kürdistan’ın, özelde ise Dersim’in trajedisini kelimelere döken bir yazar o.

Ailenin beş kızdan sonra doğan ilk ve son oğlan çocuğuydu. Kürt geleneksel yaşama biçiminde, ailenin “urt ile ocağı”, başka bir deyişle, erkek olarak tek varisiydi. Bu nedenle, ailenin ‘delali’si (değerli) idi.

Ama kendini bildi bileli hep yoksuldu. O da yaz, kış yalınayak…

Pamuklu dokumadan beyaz donun üstüne giydiği bir tek gömlekle büyüdü. Bu yüzden kar kalınlığının iki metreyi aştığı kış mevsimini, zorunlu mahpuslukla, ev içinde geçirdi. Gömleği yıkandığında ‘pexirî’nin (ocak), Fransızca adıyla şöminenin karşısında çıplak oturarak kurumasını bekledi.

Yine de sayısız Dersimli çocuğa oranla şanslıydı. Köyünde (kasaba) okul vardı. İlk defa okula giderken, ‘ayakkabı’ diye çarığa sahip oldu.

İlkokuldan sonra sınavla Akçadağ Yatılı Öğretmen Okulu’na devam hakkını kazanınca ilk defa potine (kösele ayakkabı) giydi, ayağına.

Kürt kimliği

Çocukluk ve gençliğinin geliştiği yıllar, Kürdistan’ın asker postalı ile namlu arasında sıkıştırıldığı korku süreciydi. Kürdün kimliği, dili, kültürü yasak, adı yoktu.

Çocuk Haydar Işık’a göre, bu dönemde “Tırk” ya da “Tırko” dedikleri Türkler, insanlardan farklı giyinen, yine farklı olarak omuzda tüfek ortalıkta dolaşıp karşılaştıkları insanlara eziyet eden, gasp yapan, haraç toplayan yaratıklardı. Annesinin söylemiyle katil…

Bir de kasabada gördüğü sivil “Tırk” vardı. Onlar insandı.

Fakat daha sonra duyguları ve düşünceleri değişecekti. Askeri ve siviliyle Türkler, bir bütün olarak, katil değillerdi. İçlerinde insan olanlar da vardı. Katil yaratan, devletin ırkçı ideolojisiydi…

Koca Kürt

O kör karanlık yıllarda, çevresindeki herkes gibi Alevi’ydi. Dersim’in başına gelenleri de buna bağlıyordu. Fakat daha sonra kazın ayağı gerçeği kendini gösterecekti. Dersim, kimliği nedeniyle kırıma uğramıştı.

Alevilik inanç ama Kürt kimliği onların teniydi. Bu bilinç, hayatının dönüşümüydü.

Onu gazete yazılarıyla tanıdım. Sonra erişebildiğim kitaplarını okudum. Dersimli Memik Ağa, Sultan Selahaddin, Abdal Han ve daha sonra gelecek olan Arevik, Dersimli Xecê’nin Kefareti romanlarının yazarıydı o.

İlk defa Frankfurt Kitap Fuarı’nda uzaktan gördüm. Sonra tanıştık. İlk merhabadan sonra kırk yıllık dost gibi kaynaştığımı hatırlıyorum.

Dersim’den giderek Kürt ve Kürdistan’a sevdalıydı. Herkesin Kürdistan’ı kendine, dikeni bile gül sayılan onun Kürdistanı da kusursuzluğuyla kendinceydi.

“Halkıma karşı, kendini borçlu hissediyordum, borcumu ödemek için yazmaya başladım” diyen…

Kürdistan söz konusu ise sözünü esirgemeyen, doğrularını eğip bükmeden söyleyen, o nedenle kimilerine hoş görünmeyen bu ‘Koca Kürt’ün en büyük hayali, özgür Kürdistan’dı. Ancak bağımsız Kürdistan’ı görmese de yoldaki hızlı koşusunu görmekten mutluydu. Dersim Soykırımı nedeniyle Türk devletini dünya yargısının önüne çekmek, ikinci rüyasıydı. Lahey’deki (Den Haag) Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne dilekçe verildiği gün yanındaydım. Kanatları olsa sevinçten uçacak kadar mutluydu…

Alevilik, ona aileden mirastı. Ancak hizmet söz konusu ise Kürdistan’da yaşayan bütün inançlar onundu.

Örneğin Türklerin camiine giden Kürtler, namazdan sonra Türk din memurundan ‘vaaz’ adıyla hakaret, aşağılama, iftira dinliyor diye Münih’te cami açılışına öncülük etmiş, Dersim’de 20 kadının çalışacağı bir fırın yaptırırken, Güney Kürdistan’da da iki tane okul inşa etmişti. En son kampanyası, Kobanê’de okuldu…

Ben öfkeli olmayayım da…

O, 2016 Mayısı’ndan beri ağır bir hastalık geçiriyordu. Yaklaşık iki ay önce yazar Orhan Çelik ve Kürt folklor araştırmacısı da olan iş adamı İbrahim Şahin’le onu ziyarete giderken, onunla uzun bir röportaja oturmayı tasarlamıştım. Fakat halsiz görünüyordu. Yormak istemedim. Söyleşiyi sınırlı tutmaya karar verdim. Ancak hayatımda ilk defa tasarladığım yazıya elim gitmedi. Sanki vedaymış gibi elim geri çekildi. Söyleşinin yazıya dönüşümü sürüncemede kaldı.

Ben bu satırları yazarken Haydar Işık, hastanede büyük bir ameliyat daha geçirmişti. Doktorlar durumunun iyiye gittiğini söylüyordu.

Benim sorduğum, onun söylediklerini okuyalım:

Türk rejimi söz konusu olunca hep öfkelisiniz.

Ben öfkeli olmayayım da…

Neden?

Çünkü 1920’lerden beri Kürdistan’da hayat, ölüm, sürgün, yıkım ve yangınlar sapağında şekillenir. O nedenle her Kürt daha doğarken, yüreği öfke dolu ve isyancıdır. Ayrıca ben Dersimliyim. Soykırımın hem mağduru hem de tanığıyım. Hayatımın ilk iki senesi ailemle ormanda saklanarak geçti. O şartları hatırlamıyorum. Ama zulmün dayanılmaz acılarını dinleyerek büyüdüm. Yolda, dağda, evde, işte, nerede olursa olsun iki-üç kişi bir araya geldiğinde konuşulan tek konu kırımımızdı. Kış aylarında köyün kadınları bir evde toplandıklarında annem, beni de yanında götürürdü. Bazen ağıdımsı bir avazla ses sese ağlamaya başladıklarını görünce şaşakalırdım. Acaba bir yerleri mi sızlıyor ya da acıktılar mı diye düşünürdüm. Çünkü çocuk aklıma göre insanlar sadece acıktıklarında ya da bir yerlerinde acı, sızı hissettiklerinde ağlıyorlardı. Kırılanları andıklarını sonra kavradım.

Gözyaşı, bir kuşağın acılarını yenilere aktarmaydı, bir bakıma…

Evet, Türklerin zulmünü anlatma yöntemiydi. Askerler ölümün kendisiydi. Biz çocuklar, oyun oynayacağımıza yolları gözler, askerlerin gelişini köye haber verir, sonra saklanmak için primatlar (maymun) gibi dağlara koşardık. O arada genç erkekler ortalıktan çekilip saklanır, kaçma imkanı bulamayan kadınlar, genç kızlar, tecavüz ve tacize karşı tedbir olarak yüzleri, ellerine çamur, is karası sürerdi.

Büyük korku…

Nefret, hatta tiksinti de büyüktü.

Mesela?

Mesela isteyen askere su verirdi insanlarımız. Ama dudaklarına götürdükleri tas, kalaydan geçirilinceye kadar asla kullanılmazdı.

Haram diye mi?

Elleri, ağızlarının değdiği her şey haramdı. Ayrıca zalim…

Ne yapıyorlardı?

Ne yapmıyorlardı ki! İnsanları dövüyor, aşağılıyor, sonra hiç utanmadan onların verdiklerini yiyor, içiyorlardı. Bir keresinde köye geldiklerinde komşumuz Hüseyin Kotak’ı sordular. Annem, Hüseyin’i bizim samanlığa, samanların altına saklamış, beni de “Kimseye bir şey söyleme” diye tembihlemişti. Kimseye bir şey söylemedim. Askerler aramaya başladı. Samanlığa girip her tarafı süngülediler ama bulamadılar. Köyde sevinç büyüktü.

Ailenizin kıran yıllarındaki kaybı?

Yakaladıklarından kimseyi sağ bırakmadılar. Annem Alan aşiretindendir. Alanlıları neredeyse dipten yok ettiler. Annem dağda saklanırken uzaktan tanıklık ettiği bir vahşeti ağlayarak anlatıyordu. Kim olduklarını bilmedikleri bir kafileyi ormana getiriyor, insanları ağaçlara bağlayıp üstlerine benzin mi, gaz yağı mı her neyse yanıcı madde döküyor, sonra kibrit çakıyorlar. Annem bağlı insanların feryat ede ede can verdiklerini, yanan ölülerin patlayarak havaya fırladıklarını anlatıyordu. Düzgün Baba’nın eteğinde Gerê köyü var. Orada Kemal Kılıçdaroğlu’nun aşireti Kureşanlardan bir grubu kurşuna diziyorlar. Kurşuna dizilenlerden Hıdır Bilgin adında bir çocuk yaralı kurtulmuştu. Onu tanıdım. Mıç dediğimiz bir komşumuz vardı. O cezaevinde olduğu için kurtuldu ama 40 kişilik ailesini bir arada kurşuna dizdiler.

Peki kıranın sebebi gerçekten isyan mıydı?

Hayır, başkaldırı diye bir şey yoktu. Bizim taraflar (Doğu Dersim) hiçbir şey yapmamış, Seyid Rıza’ya destek de vermemişti. Katledilenler arasında devletin savaş yollarını yapan, kışlaları inşa eden pek çok işçi, taşeronlar, müteahhitler vardı. Savaş araç-gereçlerini yiyecekli kışlalara taşıyanlar, çeşitli hizmetler veren işbirlikçiler…

Yani ayrım yapmadılar…

Yapmadılar. Mesela Memik Ağa romanımda bir işbirlikçinin başına gelenleri anlatıyorum. Yine Kürdistan’ın 1960’lardaki uyanış öncülerinden olan Dr. Sait Kırmızıtoprak’ın (Şıvan) amcası Hormekli Bertal Ağa da bir işbirlikçiydi. Devlet için çalışıyordu. Buna rağmen onu ve ailesinden 54 kişiyi bir arada katlettiler.

Atatürk’ün Kürtlerle dostluk tertibinden, Kürt kıyafeti içinde arabasına alıp gezdirdiği, birlikte fotoğraf çektirdiği Dersim Mebusu Diyap Ağa’nın ailesini de…

Evet, Diyap Ağa’nın ailesinden yalnızca bir kız çocuğu kurtulabildi. O da tesadüfen…

Dersim’in adını da katlederek…

70 bin kişinin katlini Tuncelilikle kapattılar. Dersim’i Tunceli yaptılar. Tuncelilik, Dersim ruhuna beton dökmektir. Tuncelilik devletçilik, Kürdü kendine düşman etmektir. Halkımızı Alevi, Sünni diye ayırarak da birbirine düşman etmeye çalıştılar.

Ama kırana çıkarken, ayrım yamadılar.

Şüphesiz. Dersim inancıyla Alevi ama kırım Kürtlük üstüne seferdi. Nitekim soykırıma gerekçe yapılan bütün raporlarda, “Önlem alınmazsa bunlar Erzincan’ı Kürtleştirecek” deniyor. Bu ırkçı güdüyle kırıma giriştiler. Ben de adım adım ırkçılığı yaşayarak kimliğimi algıladım. İlk okul dördüncü sınıftayken, Ispartalı öğretmen Sabahattin Ataöz’ün falakasını yaşayarak. Ama en çok zoruma giden, sopacının Kürt olmasıydı. Akçadağ Öğretmen Okulu’nda ise Niğdeli öğretmen Hüseyin Arısoy’un yumruğu ile burnum kırıldı.

Bu olaylardan sonra mı sizde Kürtlük bilinci yerleşti?

Dersimlilik nedeniyle zaten bir öfke vardı ama itiraf etmeliyim ki Kürt kimliğimi keşfetmem Sait Kırmızıtoprak’ın sayesinde oldu. Doktor. Yaşça bizden büyüktü. Daha Tıp Fakültesi’nde öğrenciyken, yazın buluştuğumuzda bizimkileri toplayıp Kürt meselesini konuşuyor, tarihimizi anlatıyor, “Alevi inancından ama biz Kürdüz. Kürt olduğunuz için bizi kırdılar” diyordu. Bu dönemde “Kürdüm” demek yasaktı ama ben Türk baskı politikalarını sorgulamaya başlamıştım. 1961’de Dersim’de, Kamer Genç’in eşinin köyünde öğretmenliğe başladığımda, dağıtılmak üzere bana Mehmet Şerif Fırat’ın Doğu İlleri ve Varto Tarihi kitabını gönderdiler. Balyaları hiç açmadan imha ettim. Bana göre bu benim ilk eylemimdi. Çünkü Mehmet Şerif, Türk ırkçısı bir Kürt’tü. Kitabı da Kürtlerin aslında Türk oldukları tezini işliyordu.

Yeri gelmişken: Yıllarca Tunceli Milletvekilliği yapan Kamer Genç’in eşi dediniz de, onlar Türk müydü?

Hayır, Türk ne gezer Dersim’de. Kamer’in ailesi pek tanınmış değil ama bizim oralarda herkes bu aileyi yoksulluğuyla bilir. Karısı ise tanınmış bir ailedendir, Arelli aşiretinden. Dedesi Ali’yi 1938’de IŞİD’çilerin yaptığı gibi kafasını keserek öldürdüler. Kamer Genç kimliğini inkar etti. Kürt’tür.

Her neyse, siz Kürtlüğünüzü anlatıyordunuz…

Liceli biri de beni çok etkiledi. Bizim kasabada Mal Müdürü’ydü. Bize şiirler okuyordu. Kürtçe’nin şiir dili olduğunu ilk defa o zaman duydum. Kürtlük bilincinden sonra ikinci eylemime gelince…

Evet…

1961’de bir gün arkadaşlarımla kasabada Memurlar Kulübü dedikleri kahvehaneye gittik. Kahvehane doluydu. İlçenin kaymakam ve yargıcı da bir masada kağıt oyunu oynuyordu. Radyonun düğmesini çevirdim, Erivan radyosunun Kürtçe müzik programı çıktı. Yargıç Özdemir Akıncı, öteden bana, “Kapat onu, o yasak” diye seslendi. “Siz” dedim, “İstanbul radyosunu dinliyorsunuz ama sıra müziğimize gelince yasak diyorsunuz.” Tartışma başladı. Üstüme yürüdüler. Kavga ettik. Sonra yargıç ifademi almaya kalkışınca, “Seninle kavga ettik, sen benim ifademi alamazsın” dedim ve ifade vermedim. Ama hakkımda idari soruşturma açıldı. Bir müfettiş geldi. Türk ama vicdanlı biriydi. İfademi alırken, “Bunlar seni burada yaşatmayacaklar, en iyisi sen askere git” deyince sözüne uyup askere gittim.

Askerlikten sonra?

Yüksek Öğretmen Okulu’nu bitirip Ankara’nın Nallıhan kasabasında ortaokul öğretmenliğine başladım. Oradan İzmir’e nakledildim. İzmir’deyken gündüz öğretmenlik, gece de öğrencilik yaparak Eczacılık Okulu’nu bitirdim. Derken 1974 yılında imtihanı kazanarak Almanya’ya öğretmen olarak gönderilme hakkını kazandım.

Ve Almanya’da aktif olarak Kürt meselesi, öyle mi?

Evet, Almanya’da aktif olarak Kürt davasıyla ilgilenmeye başladım. Bu arada 12 Eylül darbesi oldu. Beni merkeze çağırdılar. Dönmeyince hakkımda yakalama kararı çıkardılar. Yurttaşlıktan çıkardılar. 1982’de de ülkedeki bütün varlığıma el koydular. Almanya’ya iltica edip kaldım. Sonra Almanya yurttaşlığına geçtim.

Mallarınız sonra ne oldu?

Ailemden kalma ev ve bir iki parça arazi vardı Dersim’de. Satışa çıkarılırken kızım ve oğlum ihaleye katılıp satın aldılar.

Edebiyatla ilginiz Almanya’da mı başladı?

Evet, halkıma karşı kendimi borçlu hissediyordum. Yazı ifade tarzlarından biriydi. Yazarak borcumu ödemeye çalıştım. İlk önemli kitabım Memik Ağa idi. Sonrası geldi.

Dönüp geriye baktığınızda Kürdistan mücadelesinin geldiği aşama için ne dersiniz?

Bir zamanlar adımız yoktu. Kürdüm demek yasaktı. Halkımız sindirilmişti. Bugün Kürt kimliğini bayraklaştıran kalabalıklar meydanlara sığmıyor. Kürtler kendi ordularına, kurumlarına sahipler. Yerel yönetimde iktidardalar. Bütün dünyada Kürt varlığı yankılanıyor.

Siz 37 yıl sonra ülkenize gidebildiniz…

Babam değil ama annem, uzunca yaşadı sayılır. İkisinin de cenazesine gidemedim. 37 yıl sonra 2015 yılı baharında gidip mezarlarını ziyaret edebildim.

 

Çocuklara Kıymayın Katiller!

ERDAL YILDIRIM

“Deniz kabuklarıyla geldiğinde güz,
Sis üzümleriyle, dağ öbekleriyle,
Gözlerine hiç kimse bakmak istemez,
Ölüsün çünkü, dirileceğin de yok”

F.G.Lorca

Bundan aylarca önce de Suriye’de vahşi emperyalistlerin kurduğu, desteklediği ve dünya halklarının başına bela ettiği Işid, ÖSO, El Nusra, El Kaide, Ahrar üş-Şam vb gerici, selefi çetelerin katliamlarından, ölümden kaçan ve yollarda yaşamını yitiren binlerce kişiyi gördük, duyduk, okuduk. Bunlardan biri Bodrum sahillerinde ölen Kobane’li, 2 yaşındaki bir çocuk AYLAN KURDİ’ydi.

Bizler daha Aylan Kurdi’yi unutmadan, devam eden savaş koşulları her gün yeni ölümleri, acıları, dramları dünya kamuoyunun gözleri önüne serdi. Dünden beri medyada, basın yayın organlarında ve sosyal medyada bir çocuğun görüntüleri paylaşılıyor. Halep şehrinin bombalanmasından sonra enkaz altından yaralı kurtulan 5 yaşındaki bu çocuğun, yani Halep’li Omran’ın korkmuş, şaşkın ve masum bakışlı görüntüleri.

Bu resmi gördükçe benim gibi milyonlarca insanı da sinirlendiren, hatta nerdeyse kanımızı donduran ilginç ve tuhaf bir yanı var bu görüntülerde. O da şu: Milyonlarca insanın ölümüne sebep olan ve timsah gözyaşı döken emperyalistlerin, kâr ve para hırsı bitmeyen bu savaş baronlarının, dört bir tarafta ölüm emirleri yağdıran katillerin, Omran’a üzülüyormuş gibi verdikleri pozlar.. Ve sahtekarlık kokan, yapmacık demeçleri.. Alçaklar sürüsü hiç utanıp sıkılmadan üzülüyormuş gibi yapıyor ve hatta konuşuyorlar.

Asla utanmıyor ve sıkılmıyorlar. Oysa biz, Hiroşima’da ölen 8 yaşındaki kızın da, Kobani’li Alyan’ın, Halep’li Omran’ın, Madımak’taki Koray’ın, Lice’li Ceylan Önkol’un, Kızıltepeli Uğur Kaymaz’ın, 15 yaşında bir fidan Berkin’in de, bu savaş tüccarları, vahşi emperyalist itler tarafından veya onalrın uşakları, piyonları tarafından öldürüldüklerini iyi biliyoruz. Ölüm emirlerini bu insanlık düşmanlarını bizzat verdiğini de iyi biliyoruz.

Bizler dünyanın dört bir yanında, Uzak Asyada, Afganistan, Pakistan ve Kamboçya’da, Orta Doğu coğrafyasında Irak, Suriye ve Filistin’de, Latin Amerika’da, Afrika’da Ruanda, Kongo, Nijerya’dai kısacası emperyalistlerin sömürgeleştirdikleri veya sömürgeleştirmek istediklerde ülkelerde yüzlerce binlerce insanın, çocuğun savaşta öldürüldüklerini iyi biliyoruz. Yapılan araştırmalar da gösteriyor ki, savaşlarda en çok çocuklar ölüyor. Çocuklar sakat kalıyor, yaralanıyor, travma geçirip psikolojileri bozuluyor, cinsel saldırılara uğruyor, çoğu da evsiz yurtsuz kalıyor.

Ülkemiz de son yıllarda bizzat devletin güvenlik güçleri tarafından onlarca, hatta yüzlerce çocuğun kurşunlar, mayınlar, savaş uçakları, bombalamalar ve faili meçhullerde(!) katledildiklerini de iyi biliyoruz..

Umuda yolculuk sırasında Bodrum’da Ege sularında yitirdiği eşini ve çocukları Galib ile Alyan Kurdi’yi toprağa verirken “Hiçbir şey beni teselli edemez. Dünyayı verseniz, ölen yavrumun acısını unutamam. Ailem için hayallerim vardı ve ailem yok oldu. Ruhumu, aklımı ve duygularımı gömdüm.” diyen Suriyeli babanın feryatları kulaklarımızda çıkmazken, şimdi de toz toprak içinde enkazdan sağ çıkan Omran’ın görüntülerini paylaşan, resim çekmeye çalışan tüm insanlık düşmanı siyasilerin döktükleri timsah gözyaşları asla bizleri kandıramaz. Katilerin duygu sömürüsü yapmaya çalıştığı bu görüntüler olsa olsa, gerçek bir toplumsal barıştan yana olan bizlerin, daha fazla hiddetlenmesine, kinlerinin bilenmesine ve öfkemizin büyümesine yol açar.

Bu kin ve öfkeyle hep bir ağızdan haykırıyoruz! Ey insanlık düşmanları çocukları öldürmeyin!  Şeker de yiyebilsinler! İnsanlara, insanlığa kıymayın! Ve de sakın ola ki, timsah gözyaşları dökmeyin katiller!

19 Ağustos 2016

Aynı Evrende Yaşamamalı Cellâtlar ve Çocuklar İLKNUR KAPLAN

“Aynı evrende yaşamamalı cellâtlar ve çocuklar;
Ya ölmeli cellâtlar,
Ya da hiç doğmamalı çocuklar.”  Ernesto Che Guevara

Che’nin dediği gibi;  acılar içinde öldürülecekse çocuklar hiç doğmasınlar daha iyi.

Yazımı kaleme alırken Suriyeli Ümran’ın fotoğrafları tüm gazete haberleri, internet siteleri ve sosyal medya hesaplarında dolaşıyordu. Ülkeleri ve ülkeleri yönetenleri kana, savaşa, gözyaşına zorlayan ne olabilir dersiniz? Güç, otorite, iktidar, hırs, toprak, petrol, para v.s v.s

Çok sayıda neden sayılabilir ama bir tanesinin bile bir çocuğun gözyaşına değecek kadar anlamı yok. Bombalanan ve tepesinde sürekli savaş uçakları dolaşan ülkelerin çocukları, korkularından ağlamayı bile unutmuşlar. Sessiz olmayı öğrenmişler ya da sessiz olmaları öğretilmiş. Ümran’ın patlama sonrasında enkazdan çıkarılışını gösteren videoları izlediğimde onun vakur duruşundan ve sessizliğinden çok etkilendim. Ulusal ve küresel güçlerin, işbirlikçilerin çocuklar üzerinde oynadığı bu oyunu seyretmekten utanıyorum. Bir şeyi itiraf etmeliyim; 15 Temmuz gecesinden ve o gece evimizin tepesinde dolaşan F-16’ların sesinden çok korktum. Sabahı olmayacak bir gece gibiydi. Her an tepemize düşecek bir bombanın korkusuyla 38 yaşındaki bir kadın anne kucağında sığınıyordu. İnanın abartmıyorum. Sadece ses duvarını aşan bir F-16’dan korkan bizler, onlardan düşecek bir bombanın etkisiyle nasıl olurduk tahmin bile edemiyorum.

O gece yadırgadığımız, hor gördüğümüz, küçümsediğimiz sığınmacıların neden kaçtıklarını bir kez daha anladım.  Yıkılan binaların altında annesini, babasını, evladını, yakınlarını bırakanlar yaşadıkları toprakları neden bırakmasınlar. Korkuyla nasıl yaşanabilir?  Nefes alabilecekleri, sabahına güvenle uyanabilecekleri bir yaşam onların da hakkı. Dünyanın neresinde olursa olsun bir insanın hele ki çocuğun ölümüne, acısına yüreğim dayanmıyor…

Bırakın yaşasın insanlar, bırakın gülsün çocuklar, bırakın filizlensin çiçekler.

Dünyanın kurtuluşu;  tankın ucundaki bombada değil,  Yannis Ritsos’un BARIŞ şiirinde ifade ettiği gibi bir çocuğun gülümseyişinde…

****      ****     ****

Gelelim bize…

15 Temmuz darbe girişiminin ve ardının yankıları hala sürüyor.

Açıkçası böyle bir kalkışmayı beklemiyordum ama cemaatin, devlette ve kurumlarında ne kadar etkili olduğunu biliyordum.

Yani ben “kandırılanlardan” değilim!

Yıllar önce Radyo Barış’ta yayın yaptığım dönemlerde Cumhuriyet Gazetesi yazarı rahmetli Deniz SOM ile telefon bağlantıları yapar ve gündemi değerlendirirdik. Çok iyi hatırlıyorum bir Cuma sabahı yayın esnasında Deniz SOM şunları dile getirmişti;  “ F tipi örgütlenme almış başını gidiyor. Gelin bir Cuma günü hatta bugün Vatan caddesindeki Emniyet Müdürlüğüne gidelim ve bir tane bile polis bulabilecek miyiz bir bakalım. Hepsi Cuma’da olacaktır. Buna eminim. F tipi örgütlenme aksi bir yapılanmaya müsaade etmez. Böyle örgütleniyorlar ve mecbur bırakıyorlar.”

Şimdi;  “Cuma namazına herkes gidebilir bu inançsal bir durum, bir gösterge olamaz.” diyebilirsiniz.  Bende size rahatlıkla HAYIR diyebilirim. Neden mi? Eğer bir kurum kendi vatandaşına hizmet veremeyecek şekilde inanç değerlerini yerine getirmeye çalışıyorsa orası devletin kurumu olmaktan çıkmış demektir. Her ne koşulda olursa olsun kamu görevlisi görev yerini terk etmemelidir. Herkes çok iyi biliyor ki; F tipi yapılanma dini değerleri savunduğunu iddia ederek taraftar bulmuştur. 5 vakit namaz kılan, Ramazan orucunu tutan, dini sohbetlere katılan cemaat üyeleri makamlara getirilmiştir ve korunmuştur. Kendilerinden olmayanları ise deşifre etmişlerdir ve uzaklaştırmışlardır. Biz bunları dile getirdiğimizde ve emniyetteki vaziyeti konuştuğumuzda polislerden tehditler alıyorduk. Neticede o zaman F tipi yapılanmayla kol kola olanlar,  ekmek yediğimiz kurumları kapatacak hamleler yaptılar ve başarılı da oldular.

Değerli okurlar 15 Temmuz öncesi ve sonrası için çok şey söylenebilir ve yazılabilir. Her gün kulaklarınızda çınlayan FETÖ/PDY analizlerinden en az benim kadar sıkıldığınızı tahmin ediyorum. Mesele şu ki; FETÖ’den bugüne kadar beslenmeyenler ve konum sahibi olmayanlar, boyun eğmeyenler bu ülkenin her zaman gerçek kurtarıcıları olmuşlardır.

Çocuğunu bedava okutmayan, sınavları hak yiyerek kazanmayan, öz abla ve ağabeylerinin dışında her hangi bir fikre ve bilgiye önem vermeyen, Fetullahın ağzını sildiği peçeteyi yemeyen, elini öpmeyen, saçına, kılına tapmayan;  akıl ve asalet abidesi yurttaşlarımızla gurur duyuyorum. Vicdanım ve ruhum o kadar rahat ve huzurlu ki olmayanlara üzülüyor ve acıyorum.

Pirler Meclisi ” incinen gönüllere Munzur suyunu tattıracaktır”

Son günlerde Dersim’de yaşanan tartışmalara Demokratik Alevi Federasyonu Pirler Meclisi bir yazılı açıklama yaparak dahil oldu. İşte o açıklama;

Demokratik Alevi Federasyonu (FEDA)
Pirler Meclisinden Basın açıklaması

Kamuoyuna duyurulur

İnancımızın Dersim merkezinde, son aylarda giderek geliştirilen sinsice uygulamalar söz konusudur. Bazı kendini bilmezler, dede, avukat, yazar kimliklerine sığınarak İran eksenli bir Şii misyoneri gibi kendilerine vazife çıkarmakta ve farklı siyasi yelpazede yer alan inanç mensuplarımıza en ağır bir dille hakaretler yağdırmakta, çeşitli ihbarlarda bulunmakta bahis bile görmemektedirler. Zannedersiniz bu türlerin arkasında gizli istihbarat örgütleri, onlar için tetikte beklemekte! Açık bir dille ifade etmek gerekirse, bundan böyle »it ürür, kervan yürür !‘ suskunluğu içinde olmayacağız! Bu tür tipleri kamuoyuna deşifre edip, şikâyet edeceğiz! Fakat ne acıdır ki; bu tipler; Dersim’de yayın yapan en saygın sitelerde bu türden mesnetsiz hakaretlerini, maalesef paylaşmaktadırlar. Bu da apayrı üzücü bir konudur. Sevindirici tarafı ise, bu tiplerin yazıları, sitelerde en az okunan küfürnâmeler arasında yer almaktadır. Bunların içlerinden biri, Cihan Söylemez! Kendi gibi düşünmeyen herkesi Emevilikle, Vahhabilikle suçlamakta, sözde Ehl-i beyt sevgisi altında Şiilik propagandası yapmaktadırlar. Bu toprağın yetiştirdiği solcularına, demokratlarına, mücadele şahadetini tatmışların yoldaşlarına pervasızca hakaretler yağdırmaktadır. Bu kendini bilmez Şii misyoneri, bu kutsal kentimizde avukat, yazar olarak faaliyet göstermektedir. Ne hazindir ki; bazı canlarımız, hala bu misyoneri, bir avukat olarak muhatap almakta ve davalarına vekil tayin etmektedirler! Herkes, aklını başına toplasın! Bundan böyle inancımız bağlamında yürütülecek olan tartışmalar, kardeşlik hukuku çerçevesinde yapılmalıdır. Hele bir de sürekli Ehl-i beyt sevgisini ağzında düşürmeyenler ise bu ilkeye daha çok uymalıdırlar! Ehl-i beyit kavramlarını o kirli ağızlarında sakız yapma hakkına asla sahip olamazlar! Dolayısıyla, bu noktadan itibaren « inancımızla daha fazla oynanmasın !» uyarısında bulunmak, bu yolun ocakzâdeleri olarak elbette bizim asli görevlerimiz arasındadır. Mansur Darı, bütün adaletlerin en üstündedir, bu böyle bilinmelidir!

Bir diğer güncel konu ise son günlerde kamuoyuna yansıyan ve inanç mensuplarımız arasında büyük infiale sebep olan ihbar mektuplarıdır. Söz konusu bu ihbar mektuplarının yazarı olan dede ünvanlı bir Ali Ekber Yurt’a ilişkin bazı uyarı ve hatırlatmalarda bulunmayı, inancımız gereği bir borç bildik!

Bizim inancımızda yalan söylemek, gıybet etmek, ihbarcılıkta/şikâyette bulunmak asla caiz değildir. Bizim inancımızda bir ocakzâde, başka bir ocakzâdeyi kendisini katliamlardan geçirmiş bir Emevi zihniyetli adalete teslim etmez! Bizim inancımızda bir Ocakzâde, bir bütün olarak talipler topluluğuna, örnek bir insanı-i kâmil edasıyla yaklaşır.

Pir Sultan’ı Osmanlı kadılarına şikâyet eden, Pir Sultan’ın ekmeğini yemiş Xızır Paşa değil miydi? Bizim inancımızda ve hem de bu 21.yüzyılda o hangi ocak mensubu bir Dede’dir ki; bir başka ocağın pirini ve hem de Mürşitlik makamında olan bir ocağın pirin Osmanlı kadılarına şikâyet eder? Yaptığı ihbar/şikâyetten kişisel menfaat bekler! Kim bilir daha nice canlarımızı bu yöntemle bazı yerlere gammazlayıp, ekmekleriyle oynamıştır! Kutsal Dersim topraklarımızda hiç bir talibi olmadığı halde, yolumuza uymayan bir şekilde yaptığı yığınla yanlışlıklar vardır! Yallardır haklı eleştirilere maruz kalmış olan bu zat-ı muhteremin ( !), ihbarcılığı, bardağı taşıran son damla olmuştur. Bu Zat’a karşı, artık sabrımız tükenmiştir! Öyle bir noktaya gitmiştir ki bizi ; « Gitsin taliplerinin olduğu mekânlarda dedeliğini layıkıyla yapsın! Aksi halde edep-erkânımıza uygun bir şekilde davransın! » deme noktasına geldiğimiz artık anlayışla karşılanmalıdır! Tavsiyemiz odur ki; bundan böyle taliplerimiz arasına fitne-fesat ekmekten, insanlarımızı ağa-babalarına şikâyet etmekten vazgeçsin! Tanınmış bir şahsiyet olan babaları, bu yol düşkünü olan evladını derhal ıslah etmeli ve artık gemlemelidir! Tez elden halk huzurunda, Pirler divanında dara çekmeli ve düşkünler ocağına göndermelidir. Yani yolun gereğini yerine getirmelidir! Aksi halde kendi saygın konumunu da yitireceği gibi, bundan böyle kutsal topraklarımızda söz konusu bu aile aleyhinde, inancımızın dar hukuku uygulanacaktır. Kişisel bir menfaat sağlamak amacıyla Ocakzâdeleri ihbar etmek, şikâyet de bulunmak, hiç bir Dede’nin ve dahi bir talibin haddine değildir! Zira bizim şikâyet mercilerimiz vardır ve bu türden davaların görüldüğü mekânlarımız, adalet dağıtan Piranlarımız görevleri başındadır.

Son olarak bu zatın başkanı bulunduğu Cemevinin saygın yönetim kurullarını ve üyelerini göreve çağırıyoruz! Bu kutsal topraklarda, kadim inancımızda yalanın, ihbarcılığın, kişisel menfaatin asla ve asla yerinin olmadığı bilinmektedir. Şu an düşkün konumunda olan bu zatı; Cemevi başkanlığından derhal azletmeniz, görevden almanız, yolumuza verdiğiniz değeri hatırlatacaktır. Dahası; dar hukukumuzun hakkaniyetli adaleti, incinen gönüllere bir damla Munzur suyunu tattıracaktır!

Başta yolumuzun mensupları olmak üzere, tüm duyarlı kamuoyuna, saygı ile arz olunur!

Hak ve hakikat aşkıyla gerçeğe Hû!

Demokratik Alevi Federasyonu (FEDA)
Pirler Meclisi

 

Halk Cemevi dedesini “düşkün” ilan etti

DİHA’nin geçtiği habere göre, Dersim Cemevi Başkanı ve dedesi Ali Ekber Yurt’un, e-posta ile gönderdiği mektupta, yeğeninin Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı’na (SYDV) alınması için dönemin başbakanı Ahmet Davutoğlu’na yalvarmasıyla Alevi inancına ters düşen bu davranışını Dersim halkı büyük tepkiyle karşıladı. Olayın üzerine Dersim’deki Alevi kanaat önderleri Yurt’u “düşkün” olarak ilan etti.

Hakkını arıyormuş!
Ali Ekber Yurt, 7 Nisan tarihinde e posta yoluyla Ahmet Davutoğlu’na gönderilen mailde, yeğeninin işe alınması için yalvarmış ve daha sonra da Davutoğlu’nun kente düzenlediği ziyaretlerde en önlerde saf tutmuştu. Mektubun ortaya çıkmasıyla, yerel internet sitesi Özgür Dersim’de söz konusu mektubu kendisinin yazdığını kabul etmiş ve “hakkını aradığını” savunmuştu.

Olayın arkasından tepkiler yağmaya başladı

Atılan mektuba karşı ilk tepkiyi, mektupta kendi ocaklarındaki pirlerinin hakarete uğradığı, Axuçan Ocağı Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği Başkanı Pir İnanç Dolu’dan geldi. Dolu konuyla ilgili, basından öğrendikleri kadarıyla çıkarları için Axuçan Ocağı pirlerinden Hasan Genç’i hedef alarak şikayet mektubu yazan sözde cemevi başkanının yalanlarına kanmayacaklarını söyleyerek, “Pirimize tavlacı diye hitap eden bu şahıs bilmelidir ki pirimiz halk arasında tavla denilen seyyar tezgahta elbise satarak geçimini sağlamıştır. Bu da para ve mevki için onursuzluk yapanlara ders olmalıdır. Pir Hasan Genç onurlu ve dik duruşundan vazgeçmediği müddetçe bizler de onun yanında olacağız” dedi.

“Ali Ekber yurt düşkündür”

Konuya ilişkin konuşan Demokratik Alevi Derneği (DAD) Eş Genel Başkanı Dursun Demirtaş Ali Ekber Yurt’u “düşkün” ilan ederek, “Cemevi ibadet yeri mi ihbar ve istihbarat evi mi? Bizim inancımıza göre Cemevi Alevi inancının hakla-hak olmak, hakkın rızası ile demokrasinin, barışın, eşitliğin ve özgürlüklerin yanında olmaktır. Ali Ekber Yurt gibi Muaviye sofrasında oturanların, zalime kulluk edenlerin ve cemevi gibi kutsal mekanları ihbar yeri yapanların yaptıkları hak inancına saldırıdır. Kendi söylemi ile Muaviye sofrasında bağdaş kurmuş biri olan Ali Ekber Yurt bizim inancımıza göre ‘düşkün’dür” dedi ve Alevi inancının özünü de anlattı.

Daha sonra Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Dersim Başkanı Ali Gerçek’de, Ali Ekber Yurt’u “düşkün”olarak kabul ettiklerini söyledi.

Dersim “terör” yuvasıymış

Bahsi geçen e-posta mektubu ise şu şekildeydi,

“Şahsım Tunceli Cemevi başkanı ve dedesiyim. Bu sıfatla Sayın Cumhurbaşkanımız R. Tayip Erdoğan’ın 2 kez, Sayın Başbakanımızın 1 kez davetlisi olarak programlarına katıldım. Sayın Ahmet Davutoğlu başbakanımızı ve Sayın Abdullah Gül’ü cemevimizde ağırlama şerefine nail olmuş biriyim. Devletime ve hükümetime sadakatle bağlılığım, Alevi çalıştaylarına ve Alevilik ile ilgili tüm toplantılara katıldım hemen hemen. Tunceli gibi terörün fazla olduğu bu ilde devlete olan bu sadakatim beni hep o illegal şer yapılara hedef etmiştir. Tek dayanağım önce Allah sonra devletimizdir. Ancak Tunceli’de tüm bu yönlerimize rağmen uğradığımız haksızlıklar ve adaletsizlikler beni bu yazıyı yazmaya mecburi kıldı. Sayın Başbakanım suçumuz ne bilmiyorum. Her vatandaş gibi ekmeğimizin kavgası içindeyiz. Ancak hiçbir şer yapının içinde yer almamamıza rağmen hep haksızlıklara maruz kalıyoruz. Bizler Sarı Saltuk gibi Anadolu’yu ve Balkanları İslamlaştıran ve Türkleştiren bir soyun evladı olarak hala o ceddimizin misyonunu sürdürme çabası içindeyiz. Bu mu acaba kusurumuz. Konuya gireyim artık. Sayın Başbakanım. Tunceli ili Hozat ilçesi SYDV eleman alıyor. Yeğenim N.A. başvuruyor. Puan olarak mülakata giriyor. Gerekli yerlerle görüşüyoruz. Bizi biliyor tanıyorsunuz. Bu yeğenimizin hakkını yemeyin. Biz torpil istemiyoruz haşa. Sadece bilinen bir aile bu ailenin çocuğuna haksızlık etmeyin diyoruz. Mülakat oluyor kız 3. sıradaki başka birini almaları neticesinde eleniyor. Yeğenime soruyorum ‘Soruları mı bilmedin’ ‘Yok dayı’ diyor. ‘Beş soruya da cevap verdim’. Üstelik kazanan çocuk sınav çıkışı ‘İki soruya cevap veremedim’ demiş.”

“Sorup soruşturuyorum. Ne imiş güya eniştemiz oradaki ilçe başkanına hakaret etmiş. Eniştem Kuran-ı Kerim getirin el basayım ki yok öyle bir şey diyor. Kaldı ki Hozat ilçe başkanının babası, HDP ve PKK’nın tüm programlarına dede olarak katılıp Sayın Cumhurbaşkanımıza, devletimize ve hükümetimize katil mi, faşist mi her türlü hakaretleri ediyor ve bizleri de kendi deyimi ile AKP’li faşist devlet yanlısı gibi söylemlerle sürekli örgütlere hedef gösteriyor. Araştırıp sordurabilirsiniz. Tavlacı Mustafa Genç Dede. Sayın başbakanım bu ilk de değil üstelik. Bundan iki ay evvel de yine eşim Adalet Bakanlığı Hozat Yazı İşleri Müdürlüğünü 1.lik ile kazandı ama elendi. Takdiri sizlere bırakıyorum. Yukarıda da bahsettim. Sarı Saltık neslinden gelen ve Alevi Camiasında Hozatlı Ahmet YURT dede olarak tanınan ve o zatın dergahında yetişip pişen biri olarak ve sizlerle Çankaya Köşkünde bizzat kahvaltılı toplantıda ve Tunceli Cemevi’nde görüşme şerefine nail olan biri olarak bu haksızlıkları sizlere iletmeyi bir görev biliyorum. Tunceli de kapsında onlarca tehdite rağmen Türk bayrağını indirmeyen ve canla başla teröre karşı devletinin ve hükümetinin yanında yer alan bir aile mensupları olarak biz bunları hak ediyor muyuz?”

ozgurgelecek.com

“Aleviler, Başbakanlığa bağlı olacak”

Hürses gazetesinden Fehmi Çalmuk Alevilerle ilgili düzenlemede artık son noktaya gelindiğini belirterek, “Hükümetin bu konuda hazırladığı tasarı da hazır. Aleviler Diyanet İşleri Başkanlığı’na değil Başbakanlığa bağlı bir Genel Müdürlüğe bağlı olacak. Tasarı ile Cemevleri’nin cami karşılığı bir ibadethane olmadığı kabul edilerek Kültür evi statüsünde olması karara bağlandı” iddiasında bulundu.

Gazeteci-Yazar Çalmuk Hürses gazetesindeki köşesinde ilginç kulis bilgileri paylaştı.

ÖZERK DİYANET TARTIŞMASI

Diyanet İşleri Başkanı Prof.Dr. Mehmet Görmez’in bir süredir Türkiye’nin Başkanlık sistemine geçmesi halinde Diyanet İşleri Başkanlığı’nın rolü üzerinde çalışmalar yaptığını hatırlatan Çalmuk, “Cumhurbaşkanının baş danışmanları kendisiyle görüşmüş, önerilerini almıştı. Başkan’ın öngörüsünde etkin, mali/idari özerk bir Diyanet İşleri Başkanlığı vardı” dedi.

Yeni Başkanlık Sistemi ile Diyanet’in, vakıfların yönetimini yeniden kendisinde olmasını istediğini anlatan Çalmuk, Köşeyazısında “Bu önemli bir mali imkanın oluşması demek. İşin önemli tarafı, Din Eğitimi ve Öğretimi de yeni dönemde Diyanet İşleri Başkanlığında olacak. Milli Mücadelede Diyanet İşleri Başkanlığı nasıl Genelkurmay Başkanlığı ile aynı statüde ise Başkanlık sisteminde de aynı statüde olması diğer önemli bir başlık” dedi.

Gazeteci-Yazar Fehmi Çalmuk, Cumhurbaşkanlığı’nın konuştuğu bazı Başdanışmanlarının ise bu tekliflere şiddetle karşı gelerek “Türkiye Taliban gibi olur” endişelerini ortaya koyduklarını anlattı.

“ALEVİ DEDELERİ, DİYANET YERİNE BAŞBAKANLIĞA BAĞLI OLACAKLAR”

Çalmuk’un köşeyazısından bazı bölümler şöyle:

“-Anadolu Bektaşiliği/Aleviliği Ehli Sünnet’in merkezindedir. Bunun en belirgin adımı ise son Alevi Çalıştayı’nda atıldı. Artık son noktaya gelindi. Hükümetin bu konuda hazırladığı tasarı da hazır.

-Aleviler Diyanet İşleri Başkanlığı’na değil Başbakanlığa bağlı bir Genel Müdürlüğe bağlı olacak.

-Tasarı ile Cemevleri’nin cami karşılığı bir ibadethane olmadığı kabul edilerek Kültür evi statüsünde olması karara bağlandı. Alevi Dedelerinin özellikle 15 Temmuz sonrası Devletin yanında oldukları vurgusu ise dikkat çeken önemli bir husus. 28 Şubat öncesi ve sonrası Kemalizm’in yeni din anlayışı olarak ortaya konulması ve Alevilerin bu anlayışın öncüsü yapılması gibi bir tezgahın bozulmasından en başta ‘Derin millet/devlet aklının’ memnun kaldığını da belirteyim.

-Mustafa Kemal’in Milli Mücadele ve sonrasında ilginç bir Ehli Sünnet müdafaası yaptığını da belirtmeden geçemeyeceğim. Tekke ve Zaviyelerin kapatılmasına karşın Güroymak, Tillo Aydınlar Medreselerinin neden inadına açık bırakıldığının araştırılması gerekir. Anadolu’ ya Şia’nın yayılmaması için bu medreselerin nasıl bir ‘Savunma hattı yoktur, savunma sathı vardır. O satıh bütün vatandır’ felsefesine sahip olduğunu görülmesi gerekir.”

ERBAKAN DEMİREL’İ TRT YARIŞMASINA BENZETTİ

Köşeyazısında yer alan bir ilginç anektod ise Erbakan’ın Demirel hakkında geçmişte yaptığı bir değerlendirme. Demirel ile görüştüğü gün merhum Başbakan Erbakan’ın özel kalem müdürü beni arayarak akşam namazında Hamidiye Camii’nde olmasını istediğini anlatan Çalmuk şöyle devam etti:

“Namaz bitti. Başbakan Erbakan beni makam arabasına davet etti. Şoförü de ayrılınca Başbakan merakla sordu: Çankaya’da Cumhurbaşkanı ile ne konuştunuz?

Teker teker görüşmeyi anlattım. Raporu, takdim ettiği afişleri gösterdim. Çok hoşuna gitti. Güldü ve şöyle konuştu:

‘İlk önce sizin bu ziyarette bulunmanız, rapor vermeniz, afişlerinizi takdim etmeniz çok isabetli bir hareket olmuştur. Tebrik ederim. Biz mücadelemizi demokratik yoldan yapacağız. Ancak dikkat etmen lazım. Bu Demirel’i en iyi ben bilirim. Kırk yıldır tanırım. Eskiden TRT bir yarışma vardı. Yarışmacılar kare şeklindeki alanda yürüyor, yeşil yanarsa devam ediyor, kırmızı yanarsa eleniyorlardı. Merhum Turgut Bey (Özal) İmani konularda hep yeşile basmaya dikkat etmiştir. Ancak Süleyman Bey inadına hep kırmızıya basar.’ ”

Odatv.com

Alevilerin Zerban Festivali’ne OHAL yasağı

Her yıl Ağustos ayında Semsûr, Meletî ve Mereş Alevilerinin geleneksel olarak düzenledikleri Zerban İnanç ve Kültür Festivali Adıyaman Valiliği OHAL yasasını gerekçe göstererek bu yıl yasakladığını açıkladı.

Semsûr’un (Adıyaman) Çêlikan (Çelikhan) ilçesine bağlı Bulam (Pınarbaşı) beldesinde her yıl Ağustos ayında düzenlenen geleneksel Zerban İnanç ve Kültür Festivali, Çelikhan Kaymakamlığı tarafından yasaklandı. Kaymakamlığın yasaklama kararına gerekçe olarak Adıyaman Valiliği’nin OHAL kapsamında 25 Ağustos’a kadar tüm eylem ve etkinlikleri yasaklamasını gösterdiği belirtildi. 20 ve 21 Ağustos’ta “Hakikat Arayışı Zerban’la Buluşuyor” adıyla düzenlenecek olan festival için izin almadıklarını belirten Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Şube Başkanı Mahmut Yapıcı, Çelikhan Kaymakamlığı’nın yasaklama kararı üzerine valilik yetkilileriyle görüştüklerini, ancak valiliğinde 25 Ağustos’a kadar hiçbir eylem ve etkinliğe izin verilmeyeceği cevabı verdiğini kaydetti. Festivalin tamamıyla Alevilik kültürü ve inancı temelinde yapılacak etkinliklileri kapsadığına dikkat çeken Yapıcı, yasağa anlam veremediklerini ifade etti.

Bulam merkezde ziyaret olarak adlandırılan ve hem Sünni hem de Alevilerin ortak değeri olarak anılan bölgenin tek kadın düşünürünün yattığı söylenen ziyarette düzenlenen festivale, her yıl Mereş (Maraş), Meletî (Malatya) ve Semsûr Alevilerinin katıldığı belirtildi.

Valiliğin yasak kararını dinlemeyeceklerini belirten bölge Alevileri ise, ne pahasına olursa olsun festivali düzenleyeceklerini kaydetti.

Hukuksal eşitlik, barış ve demokrasinin yanında olmaya davet ediyoruz!

Garip Dede Dergahı yönetim kurlu imzasıyla kamuoyuna yazılı bir açıklama yaparak “herkesi duyarlı olmaya, Alevi örgütlenmelerine ve cem evlerine sahip çıkmaya, tüm halkları farklılıkları ile bir arada olmaya, kalıcı, sürdürülebilir etkili mücadele”ye çağırdı. 

“BASIN VE KAMUOYUNA

17.08.2016 Çarşamba günü saat 21.30 civarında Dergâhımıza yönelik olduğunu düşündüğümüz silahlı bir saldırı gerçekleştirilmiştir.

Dergâhımız; Alevi vatandaşlarımızın inanç ve ibadetlerini yaptığı, cenazelerini kaldırdıkları kutsal bir yer, O gün yine kadın, çocuk, yaşlı, gençlerin yoğun olarak bulunduğu yaşam alanına yönelik henüz nedeni ve faali belli olmayan çirkin bir silahlı saldırı gerçekleştirilmiştir. Olay anında yüzlerce canımız inancına yakışır şekilde sağduyu ve ferasetli davranarak kaos, kargaşaya karşı duyarlı dikkatli ve özenli olmayı başarmıştır.

Bizler günlük yaşamda ayrımcılığa, eşitsizliğe maruz kaldık, kimliğimize duyulan rahatsızlık, inancımıza yönelik her türlü asimilasyon, eşit yurttaşlık taleplerimize yaratılan bahaneler, engeller ve yüzleşmeye duyulan nefret biz Alevileri yaygınlaşan mezhepçi, gerici, Fetöcü kuşatmanın hedefine koymuştur. Bu Gergin sosyolojik fay hattının derinleşmesi ve kırılması için yapılan provokasyonlar Çorum, Maraş, Sivas, Gazi ve Gezi ye benzer katliamların bilincimize enjekte etme gayreti olduğunu düşünüyoruz.

15 Temmuz öncesi 40 yıllık bir FETÖ projesi; ezilen, yok sayılan, işçi, emekçi, köylü halkı hedef alarak emelleri için devşirdi, gasp etti çocukların beyinlerini yıkayarak kendilerine biat ettirdi. Bu robotlar ülkemizin tüm kademesine sızdırılarak, kimliksiz, kişiliksiz, gizlenerek Sünnilerin kendilerini gerçek Sünni, Alevilerin kendilerini gerçek Alevi hissetmesine engel olmuşlardır. Morfinli uyuşmuş bir nesil yetiştirmeyi başaran bu proje farklı inançtaki farklı kimlikteki tüm halkları korku bloğuna hapsetmeyi de başarmıştır.

Ve 15 Temmuz 2016 günü tüm ülke vatandaşları olarak Alevilerde işgale dur demiştir. İşte bu tavır ve birlikteliğe zarar verilebilecek provokasyonlara karşı herkesi duyarlı olmaya, Alevi örgütlenmelerine ve cem evlerine sahip çıkmaya, tüm halkları farklılıkları ile bir arada olmaya, kalıcı, sürdürülebilir etkili mücadele ile hukuksal eşitlik, barış ve demokrasinin yanında olmaya davet ediyoruz.

SAYGILARIMIZLA

GARİP DEDE DERGÂHI
YÖNETİM KURULU

 

Levh-i Kalem “Dergâhlarımız sahipsiz değildir”

Levh-i Kalem Alevi Fikir Topluluğu yazılı bir açıklama yaparak Garip Dede Dergahına yapılan saldırıyı kınadı. Dergahlarımız sahipsiz değildir denilen açıklamayı olduğu gibi yayınlıyoruz:

Dergâhlarımız sahipsiz değildir!

15 Temmuz darbe girişimi sonrası, AKP hükümetinin “demokrasi” çağrısı ile başlatılan yürüyüş, eylem ve mitinglerin ardından Türkiye’de zaten kırıntı halinde bulunan demokrasi de süpürülüp atıldı. Türkiye’de darbe dönemlerinde yaşanacak ne varsa, darbenin “milletçe” atlatıldığı bu günlerde yaşanmaktadır.

OHAL ile başlayan KHK ile yönetilen bir ülke olduk.

İşkence görüntülerinin devletin resmi ajansından servis edildiği döneme girdik.

On binlerce kişinin tutuklandığına, görevden alındığına dair uzun listelerin yayınlandığına şahit olduk.

Gazetelerin basılıp, kapatılıp, gazetecilerin tartaklanarak götürüldüğünü gördük.

“Demokrasi Nöbeti” tutanların Alevi mahallerini taciz etmesine şahit olduk. Olmaktayız…

Önceki gün ise Küçükçekmece’de bulunan Alevilerin İstanbul’daki önemli merkezlerinden biri olan Garip Dede Dergâhına “kimliği belirsiz” kişiler tarafından silahlı saldırı düzenlenmiştir.

Daha öncede Garip Dede Dergâhı başkanı Sayın Celal Fırat’a, Gazi Cemevi saldırı altındayken gösterdikleri dayanışma esnasında, polis tarafından ayağına plastik mermi sıkılmak suretiyle saldırı olmuştu.

Alevilerinde sindirilmesi ve susturulmasını hedef alan bu saldırılar, bildik bir merkezden hareketle geliştiği kanaati taşımaktayız. Bu saldırıların sorumlusu Alevilere olan kin ve nefret söylemlerini geliştiren iktidar ve cumhurbaşkanıdır.

Yaşananlar sadece Alevilere ve Kürtlere değil, tüm topluma verilmiş mesajdır. Bu mesajda istenen ise herkesin sessiz kalmasıdır.

Susmayacağız…

Dergâhlarımız bizim varlığımızı tecil eden makamlarımızdır. Sahip çıkmak için canımızın yanmasını beklemeyeceğiz!

Biz, yaratılan korku ikliminin bir parçası olmayacağız.

Birlikte daha güçlü olduğumuzun bilinciyle, Alevilere verilen gözdağına karşı da dergâhlarımıza sahip çıkacağımızın bilinmesi gerekmektedir.

Kamuoyuna duyuyoruz.

Levh-i Kalem
Alevi Fikir Topluluğu

18 Ağustos 2016