Ana Sayfa Blog Sayfa 6275

Aynıların, iktidar savaşı

Siyasal İslamcıların kendi aralarındaki iktidar savaşı, Erdoğan-Ergenekon darbesiyle devam etmektedir. Gidişatın, Ergenekon destekli, Erdoğan diktatörlüğü olduğu açıktır. Bu diktatörlüğün MHP ve CHP ayağı tamamlanmıştır. Biatları alınmıştır. Saray toplantısı, “demokrasi nöbetleri” ve Yenikapı mitingi teslim olmuşların, aynı amaç etrafında toplanmışların vaziyetlerini göstermiştir.

Kürt düşmanlığı üzerinden birlik sağlanmıştır. Kürtlerin, Alevilerin ve sol-sosyalistlerin hedefte olduğu her yerde deklere edilmiştir. FETÖ’nin adının geçtiği her yere Kürt Özgürlük Hareketi, haşhaşiler, ateistler diye başlayan cümleler eklenerek, siyasal “İslam” aklanmaya çalışılmaktadır.

“Annem, anneni …’de görmüş” misali, görenin namuslu, görülenin suçlu olduğu bir dönemden geçmekteyiz. Koca koca insanlar ekranları doldurmakta, kandırıldık hikâyeleri anlatmaktadır. “Fethullahla birlikte adamı falakaya yatırdık” diyenler, “gerçeğin” temsilcileri olurken, kimse bunlara, bu suçlarından dolayı hesap verip vermediklerini sormamaktadır.

Bir dönem FETÖ’cü olduğunu söyleyenlerin itirafları havalarda uçuşurken, İslam adına aklı zorlayan, oradan oraya savrulmuş menfaat çetelerin varlığı ve bu halka neler yaptıkları da ortaya dökülmektedir.

“Birlikte yürüdük biz bu yollarda” diyenlerin bu yolculukta neler karıştırdıkları, kırıştırdıkları, kirlenmedeki derinlik görülmektedir.

FETÖ’ye karşı “demokrasinin” kazandığını dillerine dolayanlar, Erdoğan ile Gülen arasında farkı, anlaşamadıkları konuların neler olduğunu ortaya koyan tek bir cümle etmemektedirler.

“Kandırıldığını” söyleyenler kervanındaki Erdoğan hangi konularda, nasıl kandırılmıştır. Kandırıldığını anlayıncaya kadar neler vermiştir. “Ne istediniz de vermedik” dediği şeyler nelerdir. Bunları açıklaması gerekmektedir.

“Diyanetten, İmam Hatipten terörist çıkmaz” diyenler, savaş uçaklarıyla halkı bombalayan canilerin nerede, nasıl yetiştirildiklerinin hesabını halka vermelidir.

Darbe girişiminin arkasına saklanarak bu sorumluluktan kaçınılamaz.

Bu ortaklık akdinin bozulması insan hakları, özgürlükler, kadın, emekçiler, Kürtler, Aleviler… konusundaki yaklaşım farklılıklarından, daha fazla demokrasi talebinden kaynaklanmamıştır. Bu konularda aynı fikrin zikirleri olanlar, kim şef olacak kavgasının faturasını Türkiye halklarına çıkarmaktadır. Erdoğan Sarayı’nın Pensylvania’daki malikâneden farkı olmadığı bilinmektedir. İkisi de şatafatın, dünya nimetlerinin ve hırsının peşinde oldukları yaptıkları ve söyledikleriyle ortadadır.

Bu konuda Kürtlerin, Alevilerin, demokrasi güçlerinin, sol ve sosyalistlerin şimdiye kadar söylediklerindeki haklılık bir kez daha teyit edilmiş oldu.

Günler, bizlere demokrasi güçlerini yeni saldırıların beklediğini haber vermektedir. “Sivil”, Siyasi “İslamcı” otoriter bir devlet gelmektedir. Bunun tüm alt yapısı, klikler arası uzlaşma tamamlanmıştır.

Onun içindir ki; HDP ve bileşenleri bu diktatörlüğün, çetenin hedefindeki tek direnç gücü olarak durmaktadır. Aynıların, iktidar savaşı ülkeyi kan gölüne çevirdikleri bu süreçte, birlikte yaşama umudunu diri tutan muhalif güçtür.

Herkesin âmâlarını bir kenara bırakarak bu büyük tehdit karşısında birleşmesi, çocuklarımız için, geleceğimiz için sorumluluklarına sahip çıkması gerekmektedir.

Özgür Minbic bölge gericiliğinin sonudur!

ANHA habere göre Minbic Askeri Meclisi’nin 1 Haziran’da Minbic’i özgürleştirmek için başlatmış olduğu operasyonun 73’üncü gününde Minbic özgürleştirildi. Minbic kent merkezi saat 17:05 itibariyle tümden çetelerden temizlendi.

Minbic Askeri Meclisi lideri Şehit Ebu Leyla adına yürütülen özgürleştirme hamlesi, 73 gün süren zorlu bir mücadelenin sonucunda zafere ulaştı.  Ebu  Leyla’nın savaşçıları artık Rojava’nın birleştirilmesi hamlesinde sona doğru ilerliyor. Şimdi sıra Rakka’nın düşürülmesi ve DAİŞ çetelerinin tümden temizlenmesinde.

Şimdi DAİŞ’i besleyenler, destekleyenler göz yaşlarına boğulmuş görünüyor. Çünkü onların tüm hesapları Kürt Özgürlük savaşçılarının çıplak yürekleriyle ördükleri çelik duvarlara çarparak tuzla buz oluyor. Bir kez daha tarih haklıların er geç zafere yürüyeceğine tanıklık ediyor. Şan olsun bize bu günleri yaşatan yiğit Kürt kızlarına ve oğullarına.

Yenilmez güç olarak lanse edilen ve Irak ve Suriye toprakları savaşılmadan peşkeş çekilen DAİŞ cellatlarının gösterilmek istendiği gibi olmadıklarını ilk defa Kürt halkının Kobane’de ortaya koyduğu tarihi direniş bize gösterdi. Arap bölgelerini savaşsız teslim alan DAİŞ ilk olarak Kürdistan bölgesine saldırdığında ummadığı bir direnişle karşılaştı.

Şengal’de Ezidi halkına büyük bir zulüm uygulayan DAİŞ, 7 kişiden oluşan HPG gücünün şanlı direnişi ile durduruldu. Ve Şengal’in dağlık alanlarına sokulmadı. Ardından Güney Kürdistan’a saldıran DAİŞ buradan da adeta kovalandı.

Sonra Kobane’yi işgal ederek tüm Rojava Katonlarını düşürmeyi hesaplayan İslam Devleti, karşılaştığı efsanevi Kürt direnişi karşısında şaşkına döndü. Yenilmez güç olma hikayesi Kobane’de toprağa gömüldü.  Bugün Minbic kentinin düşmesiyle birlikte artık geri sayım başlamıştır. DAİŞ Kürdistan bölgesinden tümden temizlenecek ve ardından Irak ve Suriye’den de kovalanacaktır.

Hesaplarını DAİŞ ve türevlerinin başarısı üstüne yapanlar bir kez daha büyük yanıldılar.  Bu savaşın esas galibinin Kürtler olduğu açıktır. Bu durumu kabullenmek istemeyen bölge gericiliği elbette yeni hamleler deneyecek ve Suriye’de özerk bir Kürt bölgesinin oluşmasının önüne geçmeye çalışacaktır.

Nitekim Erdoğan düne kadar meydan okuduğu güçlerle bugün ittifak yapmaya çalışıyor. Türkiye 15 Temmuz Darbe Girişimi ertesinde her alanda olduğu gibi dış politika alanında da tutum değişikliğine gitmeye başlamıştır. Rusya ile görüşüyor, el altında Esat ile görüşüyor. Ancak yaptığı tüm hamleler Türkiye’nin yeni tavizler vermesi ile olanaklı oluyor.

Erdoğan Kürt sorunu konusunda çözümden vazgeçtiği an kaybetmeye başlamıştır. 15 Temmuz girişimi onu fena halde korkutmuş görünüyor.  İktidarının her zaman elinden alınabileceğini anladı. Uluslararası emperyalist güçleri hesaba katmadan, onlara rağmen krallık ilan edemeyeceğini gördü. Bugün bürokraside, siyasette, yargıda, orduda, poliste kime güveneceğini bilememektedir. Fetullah güçleri tümden devre dışı bırakılmış değil. Toplumun tüm alanlarına nüfuz etmiş bir hareketin siyasette karşılığının olmadığı söylenemez. Nitekim Erdoğan’a karşı gösterilen CHP-MHP ortak adayının Fetullah tarafından önerildiği biliniyor. AKP, CHP ve MHP içinde azımsanamayacak sayıda siyasetçinin olduğu da en azından tahmin ediliyor.

Erdoğan böylesi bir süreçte tek başına iktidar yürütemeyeceğini bildiğinden arkasına CHP ve MHP’yi alarak süreci atlatmaya çalışıyor.  6 milyon oy almış HDP ise görmezden geliniyor. Erdoğan hala anti-Kürt bir siyasetle bir bölge gücü olabileceğine inanıyor. Ancak gelişmeler tersini gösteriyor. Kürtlerle şu veya bu şekilde ilişkilenmeyen hiçbir gücün bölgede başarılı olamayacağı ortaya çıkmıştır.

Önümüzdeki süreçte eğer Erdoğan Kürt düşmanı siyasette ısrar ederse büyük kaybedecektir. Bugün Minbic’in düşmesi yakın gelecekte tüm Rojava kantonlarının birleşerek Özerk bir Kürt bölgesinin kurulması, Erdoğan’ın Suriye ve Irak’ta yürüttüğü Sünni İslam eksenli politikasının tümden iflasına yol açacaktır.

Bu açıdan Minbic’in özgürleştirilmesi Demokratik Suriye umudunun artmasıdır aynı zamanda. Artık Esat ne kadar güçlenirse güçlensin savaş öncesinin Suriye’si bir hayaldir. Kürtleri ve diğer inanç ve halkları hesaba katmayan bir siyaset bölgenin sorunlarının halledilmesine yetmez.

Er ya da geç bu bölgenin en kadim halklarından Kürtler özgürlüklerine kavuşacaktır. Tarihin tekeri hep ileriye dönüyor. Zaman zaman araba geri vitese takılsa da (DAİŞ ve türevleri aracılığıyla), aslolan ileriye doğru yol alındığıdır.

Tarihin arabasına ileriye doğru yol aldıran arabanın şoför koltuğunda yiğit Kürt kadını bulunuyor. Bundan dolayı Rojava devriminin diğer adı Kadın Devrimidir. Selam olsun bölge gericiliğine ilk ideolojik mermiyi sıkan Kürt kadınlarına…

Necdet Saraç’ın yerni kitabı “Sosyal Demokrasi-Başka Bir Düzen Mümkün” çıktı!

Necdet Saraç’ın “Sosyal Demokrasi – Başka Bir Düzen Mümkün” isimli kitabı çıktı. Asi Kitap tarafından basılan, 192 sayfa olan kitap, Ağustos 2016 ile birlikte kitapçılardaki yerini aldı. Kitabın içeriğini kapak yazısı şöyle özetlemiş;

“Sosyal demokrasi iktidarı hayal mi?

Yüzyıl kendini yenileyemiyor…

“Sosyal demokrasinin iktidarı hayal değil” diyenler 21. yüzyılın “romantikleri” mi?

Demokrasi ile sosyalizm idealini birleştiren, eşitlikçi, özgürlükçü başka bir düzen kurmak mümkün mü?

21. Yüzyıl böyle bir yüzyıl olabilir mi?

“Krizler ne kadar acılı ve tehlikeli olsalar da, savaşların verildiği ve kazanıldığı zeminler” değil mi?

*

Dünya’da ve Türkiye’de sistemi tartışmadan “devleti ele geçirme” mücadelesi, yerini devleti demokratik ve sosyal olarak yeniden inşa etmeye, demokratikleştirerek dönüştürmeye bırakmalıdır. Bunun da yolu sosyal demokrasinin devrimci bir yaklaşımla kendisini yeniden yapılandırmasından ve “sosyal refah devletini” de yeniden tanımlamasından geçmektedir…

Sosyal demokrasi yapısı gereği “reformisttir”.

Reformist taleplerin bile “devrimci sayıldığı” bu dönemde sosyal demokrasi “yıkıcı bir yapıcı” olarak “düzeni değiştirme” şansına sahiptir…

Türkiye sosyal demokrasisi değişirse Türkiye değişir. Türkiye değişirse bölge değişir…

*

İşte bu kitap hem sosyal demokrasinin temel tezlerine sorularla cevap veriyor, hem de 21. Yüzyılda “yeni bir düzenin” kurulabileceği “hayalini” tartışmaya açıyor…”

 

Bir Araştırmanın Başına Gelenler: Aram Dîkran

1

Aram Dîkran’ın eski kasetlerinde şarkıların söz ve müzikleri kime ait yazmıyordu. 148 şarkının kime ait olduklarını ortaya çıkardım ve 2007 yılında “Hunerkom Akademi Mîr” isimli kitabımda yayınladım.

Yine hayatı ve müzik kariyerine ilişkin de ilk kez yayınlanan bilgilere yer vermiştim.

Mamoste vefat edince o kitaptaki bilgiler alınıp gazetelerde yayınlanıyor ama kaynak gösterilmiyor. Bazı rakamlar var, onları bulmak için insanın haftalarca çalışması gerekir. Sanki bu arkadaşlar kendileri araştırmış gibi kendi adlarıyla yayınlıyorlar. Google’da bakınca kendi araştırmam başkalarının adına çıkıyor. O nedenle kitabın o bölümünü Türkçe’ye çevirdim. (Kitap Kürdçe çıkmıştı. Yüz sanatçıyı araştırmıştı. Toplam 407 şarkının sahiplerini bulup yayınlamıştım. İlgi duyanlar Mezopotamya Yayınevi’nden isteyebilirler.) Aşağıda kitapta Aram Dîkran’a ilişkin yayınladığım bölümü veriyorum. Yazı 2006 yılında yazıldı:

***

Aram Dîkran, Avrupa’da 12 Kürdçe albüm çıkardı. Bu albümlerden 11 tanesinin kapağında okuduğu şarkıların söz ve müziklerinin kime ait olduğu yazmıyor. Bu 11 albümde 160 şarkı okunmuş ancak kimlerin olduğu bilinmiyordu. 72 yaşında olan ve Kürd müziğine büyük katkılar sunan sanatçıya ulaşıp onları belgelemek gerekiyordu.

Aram Dîkran ile Brüksel’in en güzel yerlerinden Grand Place’ta buluştuk. Yağmurlu bir gündü. Dîkran, her zamanki gibi şık giyinmişti. Lacivert takım, kravat, fotur şapka ve güleç bir yüz… Bir cafeteryada oturup sohbete başladık.

Dîkran, ailesinin Sason’un Bianda köyünden olduğunu söyledi. Bu köy 1915 Ermeni Katliamı’nda büyük darbe alıyor ve köyden sadece 15-20 kişi kurtuluyor. Bunlardan birisi de Dîkran’ın babasıdır. Baba, Qamişlo’ya kaçmayı başarıyor.

Aram Dîkran, “Ailemizden kimse kalmadı. Bazıları telefon açıyor. Diyarbakır’dan da arıyorlar. ‘Akrabayız’ diyorlar ama görüşemedik. İspat da yok. Ben görmemişim. Babam da yok ki tanısın” diyor.

Aram Dîkran’ın anne tarafı da aynı akibeti yaşıyor. Anne tarafında sadece annesi ve teyzesi Qamişlo’ya ulaşabiliyor. Diğerlerini bir daha kimse görmüyor. Dîkran, “Annem ve teyzem tek gelebildiler. Başka akraba da yok. Şimdi teyzem de öldü. Eski akrabaları bulmak epey zor” diyor.

Aram Dîkran’ın anne ve babası Qamişlo’da tanışıyor ve evleniyorlar. 15 Ocak 1934’te Aram Dîkran doğuyor. Oğlak burcu olan Dîkran, burcunun karakteristik özelliklerini de taşıyor. Bazı astrologlar, “Oğlaklar 30’una kadar hayata toz pembe bakarlar. Ama iz bırakırlar. Büyük insanların çoğu da oğlaktır” der. Aram Dîkran da hayata toz pembe bakıyor. 15 yaşından itibaren cümbüşüyle eğlenceler düzenler, durmadan şarkı söyler, içki sohbetlerinde sabahlar. Ailesinin Sason’daki ekonomik durumu iyi değildi. Babası da Qamişlo’da inşaat işçisiydi. Aram’ın da zengin olmak gibi bir düşüncesi olmuyor. Tek derdi güzel ve eğlenceli yaşamak oluyor. Zaten cümbüşü çaldı mı etrafı kalabaklaşıyor ve keyif çatıyorlar. Bugün 72 yaşında olan sanatçının en çok özlediği günleri işte o çatır keyif çalıp söyledikleri günler…

Aram Dîkran, hayatın onu sürüklemesine razıdır ama aynı burcu taşıdığı Muhammed Ali, Clay, Al Capone, Çiçero, Newton ve Nazım Hikmet gibi büyük bir insan olmanın enerjisini de taşır. Çünkü; durmadan beste yapar.

Profesyonel sanatçılığa 1953’te Qamişlo’da başlıyor. 1953-1996 arasında sanatını Qamişlo’da icra ediyor. Bu yıllarda Güneybatı Kürdleri içinde en ünlü sanatçılardan biri odur.

1966’da da Erivan’a yerleşiyor ve 1966-1985 arasında Erivan Radyosu’nda çalışıyor. Bu defa dost-hayran kitleleri arasında değil radyoda şarkılar söylüyor. Ama radyo yılları ününün Kürdistan’ın diğer parçalarına yayıldığı yıllar da oluyor.

Aram Dîkran, 1990’da da Avrupa’ya geliyor. 16 yıldır da yaşamını burada sürdürüyor.

Aram Dîkran’ın Müzik Kariyeri

Aram Dîkran, 53 yıllık müzik yaşamında Ermenice, Kürdçe, Arapça ve Türkçe 435 şarkı okuyor. Kendi deyimiyle bunlardan 230’u Kirmancî, 150’si Arapça, 30’u Türkçe, 10’u Süryanice, 8’i Yunanca  ve 7’si de Zazaca’dır. Ancak Aram Dîkran tüm şarkılarını albümlere okumadı. Geçmişte albüm olanağı yoktu. Örneğin Mihemed Mamlê de yaşarken albüm çıkaramadı ama 650 şarkı kaydetmişti. Geçtiğimiz yıllarda Husen Reber o şarkılardan 21 CD çıkardı. Aram Dîkran, yine de yeni teknolojiye ulaştı ve bugüne kadar şu albümleri çıkardı:

Aram Tîgran I

Kurdistan’e

Çîyayê Gebarê

Serxwebûn Xweş e

Dil Axe

Rabin

Teofil Üzerine

Zîlan

Xazî Dîsa Zarbûma

Keçê Dinê

Evîna Feqiyê Teyran

Ey Welato Em Heliyan

Aram Dîkran’ın kasetlerinin çoğunda şarkıların söz ve müziklerinin kime ait olduğu yazılmıyordu. Büyük sanatçı, çok değerli zamanını bize ayırdı ve tek tek şarkıların kime ait olduklarını yazdık. Yaklaşık 3 saat süren bu çalışma sonunda 148 şarkının kime ait olduklarını kaydettik. Söz ve müziklerin kime ait olduğu yazılmayan, ancak şimdi belgelenen kasetler şunlardı: Serxwebûn Xweş e, Dil Axe, Teofil Üzerine, Zîlan, Kurdistan’e, Çîyayê Gebarê, Ey Welato Em Heliyan, Rabin, Aram Tîgran I, Xazî Dîsa Zarbûma ve Keçê Dinê. (Şarkıların sahiplerini kitapta yayınladım. Eve geldikten sonra tek tek şarkıları dinleyip yaşayan sanatçılar, şairler ve kitaplarla karşılaştırmalar yaparak ve tekrar Mamoste Aram’a onaylatarak yayınlamıştım. Daha sonra Mamoste’nin söz yazarını unuttuğu kimi şarkıları tesadüf eseri okuduğum şiir kitaplarından öğrenmiştim. Örneğin beş tanesi Feqîr Ehmed’e aitti. Mamoste Feqîr Ehmed’i de arayıp onaylattım.)

Şarkılarının Analizi

Aram Dîkran’ın bir özelliği şarkılarının müziğini genelde onun yapıyor olmasıdır. Örneğin, “Mazlum Şêrê Kurdistan e” gerillaların yazdığı bir şarkıdır. Müziği Aram Dîkran’a aittir. Başka örnekleri de şöyle sıralayabiliriz:

 

Ey Dîlberê                     Gotin: Feqiyê Teyran    Muzîk: Aram Dîkran

Îro li Welat Şer e           Gotin: Dr. Feyzullah     Muzîk: Aram Dikran

Kurê Min                      Gotin: Mîkaîle Reşîd     Muzîk: Aram Dîkran

Taqîqê Çav Belekê                 Gotin: Şamîram   Muzîk: Aram Dîkran

Weylo Li Min                         Gotin: Feruşan Haco     Muzîk: Aram Dîkran

Med-TV                        Gotin: Mele Dilbirîn      Muzîk: Aram Dîkran

Gundê Şamiram            Gotin: Ehmede Gogî     Muzîk: Aram Dîkran

Wextê Zerya Min Nîşan Kirin Gotin: Simoye Şemo     Muzîk: Aram Dîkran

Az olmakla birlikte söz ve müziklerini kendisinin yaptığı şarkılar da vardır. Buna “Ax Lê Gidyanê” “Bahre Vane” “Gulbinaz” ve “Gul Şerîn e” örnek olarak verilebilir.

Aram Dîkran’ın babası da müzikle uğraşıyordu. Sanatçı babasının yaptığı bazı şarkıları da albümlerinde okudu. “Çil Kezî”, “Hay Dil Dilo”, “Şeva Tarî”, “Bilbilo”, “Ay Dil û Elekya Zer” ile “Sebra Dilan” ve “Lêv Şêrîna Min” gibi… Yine babasının yazdığı, kendisinin bestelediği bazı şarkılar da bulunmaktadır. Bunlara da “Gulgulî Ha Gulgulî” ve “Meqamê Govendê”yi örnek olarak gösterebiliriz.

Sanatçı büyük Kürd şairi Cegerxwîn’in eserlerinden de esinlenmiş ve şarkılar üretmiştir. “Eman Leylê”, “Şev Çû”, “Sebra Dila”, “Dil Axe”, “Newroz”, “Bi Xêr Hatî Tu Newrozê”         bunlardan birkaçıdır.

Aram Dîkran, Kürdlerin yüzlerce yıldır söylediği halk şarkılarını da seçerek kendi albümlerinde yer vermiş ve değerli kılmıştır. “Horom Horom”, “Yarim Goranî”, “Digerim” ve “Fidan Yar” bunlara örnektir.

Sanatçı, kendi halkının bazı şarkılarını da Kürdçe’ye çevirdi veya müziklerinden faydalanarak Kürdçe eserler yaptı. Örneğin, “Vegere Welat” şarkısının sözleri Aram Dîkran’a, müziği Ermeni halk müziğine aittir. “Nînaqan”, “Narên e Lerê” ve “Rebe Here Welate Xwe” şarkıları da Ermeni Halk Şarkıları’dır ve Aram Dîkran tarafından Kürdçe’ye çevrilmiştir.

Kürd kamuoyuna yönelik olarak hazırlanan albümlerde sanatçı Ermenice şarkılar da okudu. Bunlardan da “Zof Gîşer”, “İnçelini” ve “Rabe Lawo” şarkılarını örnek olarak verebiliriz.

Türkiye’de “Sarı Gelin” olarak bilinen şarkıyı da albümlerinde “Axçik” olarak okuyan sanatçı bu konuda kamuoyunun yanıltıldığını söyleyerek şu bilgiyi verdi: “Bu şarkının söz ve müziği anonimdir. Ben Ermenice’den Kürtçe’ye çevirdim. Şarkının orjinal adı Sari Axçik’tir. Ermenice’de ‘Sari’ dağ anlamına geliyor. ‘Axçik’ de gelin demek. Yani ‘Dağ Gelini’ anlamına geliyor. Nedenini bilmiyorum ama Türkler Dağ Gelini’ni Sarı Gelin yaptılar.”

Aram Dîkran, Kürd gerillalarının mücadele ve yaşamını yitiren arkadaşları üzerine yazdığı bazı şiirleri de şarkı yaparak müzikseverlere ulaştırmıştır. Bunlardan şu şarkıları örnek olarak gösterebiliriz: “Gerillaye sere çiya”, “Binevşa Berivane”, “Hevale Firat” ve “Zîlan”.

“Evîna Aram”

Kürt sanatçılar, Aram Dîkran’a 2005 yılında bir sürpriz yaptı. “Evîna Aram” adıyla bir albüm çıkaran sanatçılar Aram Dîkran’a ait 14 besteyi okudu. Mîr Muzîk’in çıkardığı albümde şu sanatçılar şarkıları seslendirdi:

Fatê (Siya Darê)

Rotînda (Yerîvan)

Seyîdxan (Leylanê)

Gulistan (Sebra Dila)

Serhat-Çar Newa (Yaramina Bedêw)

Harun-Koma Rewşen (Hatin)

Diyar (Leyla)

Xelîl Xemgîn (Xemilîlî Zozan)

Kawa (Zerîya Min)

Delîl Dîlanar (Zar Buma)

Şemdîn (Şeva Tarî)

Xêro Abbas (Şev Çû)

Xemgîn Bîrhat (Gûl Firoş)

Albüm çıktıktan sonra da Aram Dîkran için özel bir resepsiyon verildi. Wuppertal’de yapılan bu resepsiyona Kürd dünyasının ünlüleri katıldı. Çok duygulanan Aram Dîkran, konuşmasında dinleyicilerine, albümü ve resepsiyonu hazırlayan herkese teşekür etti. Sanatçı resepsiyonda mini bir konser de verdi. Şarkıları tüm konuklar birlikte seslendirdi. Aram Dîkran, o gecenin kendisi anlamını şöyle ifade ediyor: „Benim için bir tarih oldu. Çocuklarıma ve torunlarıma tarih oldu.

„Sanata Doyamadım“

47 yıldır evli olan Aram Dîkran’ın iki kızı, bir oğlu var. Üç çocuğunu da evlendiren Dîkran aynı zamanda bir dede. Sürekli kimliksiz ve yabancı olarak adlandırılan insanların içinde yaşayan Dîkran, ekonomik olarak zengin olamadı ama her sanatçıya nasip olmayacak bir müzik kariyeri yaptı ve Kürdler içinde en popüler ve en saygıdeğer sanatçılardan birisi oldu.

Dîkran’a “Çok ünlü oldunuz. Eksikliğini hissettiğiniz bir şey var mı” dediğimizde şu yanıtı veriyor: “Gözüm sanata doymadı. Şarkılara, çalmaya doymadı. Ne zaman doyacak bilmiyorum. Ben sanatı sevdiğim için herhalde. Benim için baldır, yaşamdır, vitamindir. Ayrıca gençken çevremiz doluyordu. Sabaha kadar otursaydık doymazdık. Çok içiyorduk. Benim tercihim viski olurdu. Halen de severim. O eğlenceli günleri unutamıyorum. Yeni dergiyi çıkaranları kutluyorum. Kuzeyli dinleyicilerime selamlarımı iletiyorum. Hepsine hayatlarında başarılar ve mutluluklar diliyorum.”

Not: Burada fotoğrafını yayınladığımız kaset 1979’da Hollanda’da çıktı.

ABD Dışişleri Bakanlığı Uluslararası Din Özgürlüğü Raporu’nda Türkiye’ye Eleştiriler Var

ABD Dışişleri Bakanlığı’nın her yıl ele aldığı dini özgürlükler raporunda Türkiye’de devletin cem evlerini ibadethane olarak tanımayı reddettiği vurgulanıyor. Alevi çocukların Sünni İslam’a göre eğitim almaya devam ettiği kaydedilirken raporda, açıkça İslami değerlere saygısızlık yapanların soruşturulmaya devam ettiği bilgisi yer alıyor.

Her yıl olduğu gibi, Heybeliada Ruhban Okulu’nun hala açılmadığına dikkat çekilen raporda, “buna dair bir gelişme yok ifadesi” kullanılıyor. Türkiye’de Sünni din adamları yetiştirilirken, diğer dini grupların din adamı yetiştirmesine izin verilmediğinin de altının çizildiği rapor, devletin Sünnilere ait camilere kaynak aktardığını ama diğer dini grupların ibadethane alanı belirlemesine kısıtlamalar getirdiğini belirtiyor.

ABD Dışişleri Bakanlığı’nın dünyada 2015 yılındaki dini özgürlükleri incelediği raporuna göre, Türkiye’de Müslüman olmayanlar fiziksel şiddete ve tehditlere maruz kalıyor ve buna dair örneklere yer veriliyor. Ermeni cemaatinden örnek veren raporda, Patrikhane’nin tüzel kişilik olarak görülmemesinden dolayı cemaate ait mülklerinin özel kurullarca tutulduğuna dikkat çekiliyor. Bu mülklerin alımı ya da satımı yönündeki kararlar konusunda Patrikhane’ye yetki verilmiyor.

Raporda, Rum Ortodoks Patriği’nin “ekümenik” sıfatıyla tanınmadığı da önceki yıllardaki raporlarda olduğu gibi dikkat çekilen noktalardan.

Raporda çeşitli davalara yer verilmiş. Bunlardan biri 2014’te Okmeydanı’ndaki olaylarda polis kurşunuyla vurulan Uğur Kurt davası. Davanın 2016’ya ertelendiğine dikkat çekiliyor.

Üniversiteler dahil birçok devlet kurumunda mescitler açıldığına ancak Aleviler için benzer yerler açılmasına izin verilmediğine de vurgu yapılıyor. Rapora göre Yahudi toplumunu hedef alan antisemit propaganda da devam ediyor.

amerikaninsesi.com

Dersim’de telekom işçisi tek kurşunla vuruldu

Askeri operasyonların sürdüğü Dersim- Ovacık karayolunun 30’ncu kilometresinde fiber optik arızasının tamiratını yapmaya giden işçi Şükre Abay tek kurşunla vuruldu.

Karayolunun bulunduğu Munzur Vadisi’nde askeri operasyonlar dün de devam etmişti. Sabah saatlerinde ise Türk Telekom’a ait bir aracın askerler tarafından vadiye girişine izin verildi.

Dersim-Ovacık karayolunda yaşanan arızanın tamiratı için yola çıkan işçilerden Şükrü Abay’ın (46) ise bu sırada tek kurşunla vurulduğu öğrenildi. Kim tarafından vurulduğu bilinmeyen Abay, Tunceli Devlet Hastanesine kaldırıldı. Abay, yapılan tüm müdahalelere rağmen kurtarılamadı.

Dersim’de önceki geceden itibaren kapatılan Munzur Vadisi’nin savaş uçaklarıyla bombalandığı öğrenilirken araziye asker yerleştirildiği belirtildi.

KAYNAK: EVRENSEL GAZETESİ

Ender İmrek’ten bir dönem romanı: “Ben de sana onu söyleyecektim”

“Ben de sana onu söyleyecektim” Kerem isminde cesur bir işçinin 70’li yıllardaki örgütlenme ve mücadele sürecini anlatan bir roman.
Evrensel Basım Yayından bu ay basımı ve dağıtımına başlanan roman, aynı zamanda Evrensel Gazetesi Yazarı olan Ender İmrek’in ilk romanı.
“Yüzme bilmeden okyanusa açılan cesur bir işçinin hikâyesi” olarak ifade edilen romanda İmrek, mücadeleyi, direnişi ve aşkı konu alıyor.
İmrek, romanın kahramanı Kerem ile dönemin işçi sınıfı mücadelesini ve partileşme sürecini yansıtıyor.
“O gece çok geç saatte eve ulaştılar. Önce duş aldı. Ellerindeki yaralar, omzuna yediği taşların bıraktığı morluklar iyice açığa çıktı. Bir şeyler yiyip uzandı. Sabah işe gitmeyecekti. Gidip tuzağa düşmemeliydi. Yoldaşlar da öyle demişti. Hadi Çalışkan’ı hatırladı. Şantiyedeki ilk direnişi, onun etkileyici işçi önderi ve direnişçi ruhlu halini gözlerinin önüne getirdi. Hadi, o akşam her zaman kaldığı barakada bile kalmamıştı. Bir an tereddüde kapıldı: Ya ev basılırsa…”

ENDER İMREK KİMDİR?
Ender İmrek, politik yaşamla genç yaşlarda tanıştı. Aralık 1979’da Adana’da gözaltına alındı, birkaç ay tutuklu kaldı. 12 Eylül Askerî Darbesinden sonra tekrar gözaltına alındı. Aylarca süren polis sorgusundan sonra tutuklandı. Üç yılı aşkın süre cezaevinde kaldı. Yargılandığı davalardan beraat etti. Seksenli yılların ortalarında yeniden politik ve örgütsel çalışmalar içinde yer aldı. Siyasi parti kuruculuğu ve yöneticiliği de yapmış olan İmrek’e, politik çalışmaları, yazıları ve konuşmaları nedeniyle davalar açıldı, cezalar verildi. Kürt sorununun demokratik çözümü kapsamlı yazılarından dolayı, bir etkinlikte “Dersim” dediği için yargılandı. İşçi çalışmasında, sınıfın ve emekçilerin örgütlenmesi mücadelesinde, Ünaldı Dokuma İşçileri Direnişi’nin örgütlenmesinde yer aldı.
Gezi Direnişini yönetmiş olmak iddiasıyla hakkında açılan davada yaptığı savunmada; “Böylesi bir halk direnişini yönetmekten gurur duyardım. Ama bu, kimsenin özel telkini olmadan kendi iradeleriyle alanlara çıkan milyonlara, baskıya ve şiddete boyun eğmeyen, direnirken hayatını kaybeden, yaralanan, sakat kalanlara saygısızlık olur…” diyerek direnişi savundu. Arkadaşlarıyla birlikte beraat etti. Evrensel gazetesi köşe yazarı olan İmrek “Yolsuzluk, Hırsızlık, Rüşvet Gizlenebilir mi?” başlıklı yazısından dolayı Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın hakaret iddiasıyla açtığı davadan da yakın zamanda beraat etti.

Aşık Kul İbrahim’in heykeli dikildi

İlçemize bağlı Bahadın beldesine 18. Yüzyıl şairlerinden Aşık Kul İbrahim’in heykeli dikildi.

Bahadınlı merhum araştırmacı yazar Arif Baş’ın dedesi olan Aşık Kul İbrahim’in, Arif Hoca Müzesi bahçesine yapılan heykelinin açılış törenine Bahadın Belediye Başkanı Dilaver Özcan, Şair Yunus Koçak, Heykeltıraş Aslan Başpınar, CHP İlçe Başkanı Gürsel Çay ve Bahadınlılar katıldı.

Heykeli yaptıran gurbetçi şair Haydar Eroğlu, törende yaptığı konuşmada Aşık İbrahim’in büyük dedesi olduğunu ve yazdığı “Beni görüp yüzün öte döndürme” gibi bir çok şiirinin günümüzde bile okunup, türkü olarak söylendiğini belirtti.

Eroğlu “Benimde büyük dedem olan Aşık İbrahim’in şiirlerini, kişiliğini gelecek nesillere aktarmak açısından İbrahim Eroğlu ile birlikte bu heykeli yaptırdık. Bahadınlılar olarak geleneklerimizi ve kültürümüzü en iyi şekilde korumayı amaçlıyoruz. Arif Hoca Müzesi bahçesine yapılan heykelin yanında, müzede Aşık İbrahim’in şiirlerinden oluşan bir de köşe yaptırmayı düşünüyoruz. Türkiye’nin tanınmış heykeltıraşlarında Aslan Başpınar’ın yapmış olduğu bu heykelin beldemize hayırlı olmasını diliyorum” dedi.

Eroğlu şöyle konuştu:

“Bugün de Alevi inancına mensup Türkmenlerce meskun olan Bahadın köyünde doğan Aşık İbrahim de Alevi-Bektaşi tarikatına mensuptur. Şiirlerinde tarikatını gösteren mısralarla karşılaşmaktayız. Arif Baş’ın bildirdiğine göre Aşk İbrahim’in soyu Bahadın’da bugün “Aşıkgil” sülalesi olarak anılmaktadır. Kendisinin de Aşık İbrahim’in soyundan geldiğini ifade eden yazarın verdiği bilgileri ihtiyatla karşılamakla beraber doğru olarak da kabul etmek durumundayız.

Bade içen, atışma yapan dolayısıyla irticali şiirler söyleyen Aşık İbrahim’in bu özellikleriyle aşıklık geleneği içerisinde yetişen, Alevi-Bektaşi şairlerinin etkisi altında şiirler söyleyen, elinde sazı ile at sırtında diyar diyar dolaşarak sanatını icra eden diğer Yozgatlı şairlerin aksine olarak “aşıklık” özelliklerine sahip olduğunu ortaya koyan bir şair olduğunu belirtmeliyiz. Nitekim hakkında anlatılan rivayetlere göre Mısır Valisinin aşığı yanında götürerek üç yıl alıkoyduğunu ve atışmalar yaptırdığını göz önüne alırsak, yaşadığı dönemin güçlü şairlerinden biri olduğunu söyleyebiliriz.”

Konuşmaların ardından heykelin açılışı yapıldı.

sorgunpostasi.com

İtaat mi, itikat mı?

Alevi inancı özünde bir ibadet inancı değil, ahlak inancıdır. Yani itikat inancıdır. Tamamen değerler, ilkeler esastır. İbadeti ise, toplumsal ahlakın mekansallaşması demektir. Kişinin ilkeler ve değerler üzerinden sorumluluk alması ve bunu yerine getirirken, kendi otokontrolünü güçlendirmesi esas alınır. Musahiplik ikrarı ile de bu oto kontrol toplumsal bir ilişki ile güçlendirilir. Sorumluluklar paylaştırılır. Rızalık sistemi ile, her seferinde toplum adına yetki kullanımı yeniden onaylatılmak zorundadır. Temel olan, ilkeler ve edep denilen ahlaksal davranışlardır. Kişi odaklı değildir. İlke odaklıdır. Yatay bir örgütlenme modeli olduğundan, güç bir merkezde toplanmaz.

İslam v.b semavi dinler de ise tam tersine dikey bir örgütlenme modeli olduğundan, yaratıcının emirlerini taşıyan ve temsil eden başta Peygamber ve onun adına konuşan imam v.b şahısların kullandıkları yetki makamları onlara mutlak bir güç kazandırır.

Alevilerde İtikat ağırlıktadır, İslam da İTAAT ağırlıktadır.

Bu perspektiften bakarak, yaşanan darbe girişimini irdeleyelim.

15 Temmuz 2016 gecesi, Türkiye’de teşvik edilmiş, ısmarlama askeri darbe girişiminden sonraki gelişmelere bakıldığında, yaşananlar birçok sorunun cevabını da açığa çıkardı.

Din, iman ve itikat odaklı olduğunu iddia eden, geniş kitlelerin saf kutsal duyguları üzerinden siyaset yapan cemaatler döneminin geldiği son durum, aslında iman ve inanca dayalı bir itikattın, ne AKP de,  ne de Gülen cemaatinde olmadığı, tüm planların en baştan beri iktidarı ele geçirmek üzere kurulduğu net olarak görülmüştür.

1980 askeri darbesi ile başlayan Gülen cemaati serüveninin geldiği son merhale artık iktidara tam ve tek olarak hükmetmektir. Ancak bu planın büyük resmini çizenler, kuşkusuz Cemaati ta en baştan bu günlere hazırlayan güç merkezleridir.

Aynı güç merkezleri nasıl ki Erdoğan’a AKP’yi kurdurmuş ve (Büyük Ortadoğu Projesinin) , BOP un sorumluluğunu vermişler ise; Ortadoğu’da ılımlı İslam’ın temsilcisi olarak destekleyip, Gülen ile 15 yıla yaklaşan bir koalisyonda buluşturmuşlardır.

Ancak bir gerçek var ki, asıl oyun kurucuların planlarında yer alarak oyuna dâhil olanlar, zaman içinde bunu unutup, kendileri oyun kurmaya çalışmaya başlayınca, büyük babanın da gazabını hesaplamaları gerekir.

AKP’nin Ortadoğu politikasında, ABD’nin tersinde bir istikamete doğru sürüklenmesi, ılımlı olması beklenirken, radikal İslami örgütleri organize edip desteklemesi, Suriye’de açıkça bunu İŞİD, EL NUSRA vb. örgütlerle yürüterek, ABD’nin tüm ikaz ve uyarılarına kulak asmaması, hatta dayılanması, bu Cemaat ile kurdurulan koalisyonun da sonunu hızlandırmıştır.

Gelinen aşamada koalisyondan, mutlak iktidara kimin sahip olacağı bir güç mücadelesi süreci yaşanmıştır. Sistem içinde herkes bir birini tanıdığından dolayı, birinin diğerini tasfiye edebilmesi için bir hamle yapmasını sağlamak ve bunun karşı hamlesi ile cevap vererek sonuç almak için, taraflar son iki yıldır, zaman zaman bir birlerine çelmeler atarak provoke ediyorlardı.

Nihayet bilinen derbeder, darbe girişimi ile kılıçlar çekilmiş oldu. Şimdilik Erdoğan, Gülene karşı 1-0 önde gidiyor. Bu darbe gecesinin birçok ince ayrıntısı zaman içinde daha da net açığa çıkacaktır. Ancak şu anda bu darbeden kim ve ya kimler karlı çıkmış ise, planın işleyişinde onların en azından bilgisi ve kontrollü takibinin olma olasılığı, tüm batı dünyasının düşündüğü, yazıp çizdiği bir değerlendirmedir.

Darbe girişimi ile Erdoğan’ın Türkiye’deki tek adam hâkimiyeti, başkanlıktan da öteye bir konuma yükselmiştir.15 Temmuz öncesi ona muhalefet eden CHP, MHP, Ulusalcı cephe, ordu ve benzeri kesimler tıpış tıpış arkasından yürümek zorunda kalmışlardır. Parlamento fiilen işlevsizleşmiş, Ordunun klasik prestiji maf-u perişan olmuştur. Karargâhların etrafı ablukaya alınıp, komutanlar eskide hava attıkları apoletleri korkudan takamaz hale gelmişlerdir. Tüm ülkede tek bir başkan, bir başkomutan, olarak kendisini ilan eden sadece Cumhurbaşkanı değil, her şeyin başkanı olan Erdoğan, tek İTAAT makamı olarak,   7 Ağustosta İstanbul Yeni kapı mitinginde kendini hem halka, hem de Kürtler ve bir kısım aleviler dışındaki tüm muhaliflerine onaylatmıştır.

15 Temmuz ile Erdoğan, otoritesine ve hükmüne zaman zaman itiraz eden tüm güç merkezlerinden kurtulmuştur. Devlet Bahçeli ise MHP muhalefetinden, kongresinden kurtulmuştur. Bu darbenin karlısı şimdilik bu ikisi gözüküyor. Kılıçdaroğlu yağmurun önünde sadece ıslanmıştır. Siyasette tek odaklı, bir dönem başlamıştır.

Kürtler mevcut durumda saha dışı, oyun dışı bir alana sıkıştırılmıştır. Bakalım yeniden oyuna nasıl dâhil olabilecekler. Yoksa kendi sahalarını kurup, kendi oyunlarını mı oynayacaklar. Göreceğiz.

Alevilerin ise, ne sahada, ne de oyundaki yeri bellidir.

Seyhan Yaylagül; Neredeyse bütün aileyi çekip çeviriyordu

ARİFE KÖSE

Hâlâ Maraş katliamının izlerini, hafızasını dünmüş gibi taşıyan bu Kürt-Alevi yerleşim yerlerinde, çok sevilen, çok özlenen Seyhan Yaylagül’ün izini sürmek üzere Elbistan otogarına indiğimde Seyhan’ın kendisinden on yaş büyük ablası Meryem Yıldız’ın eşi İsmail Bey karşılıyor beni. Meryem Hanım’ın evine gidiyoruz.

Hakkındaki detaylara geçmeden önce Seyhan hakkında ne öğrendin, iki kelimeyle anlat deseniz hiç düşünmeden “ailenin direğiymiş” derim. Neden diye sorarsanız işte hikâyesi!

Kahvaltıdan sonra salona geçiyoruz Seyhan Yaylagül’ün ablası Meryem Hanım, eşi İsmail Bey, kızı Sidar ve Seyhan’ın eşi Hasan Bey, nam-ı diğer Hoca ile birlikte. Önce ablası Meryem Hanım anlatmaya başlıyor.

1974 yılında doğmuş Seyhan. Beş kız, iki erkekten oluşan yedi kardeşin en küçüğüymüş. Aslında sekiz kardeşlermiş, bir abileri daha varmış ama o hayatını genç yaşta trafik kazasında kaybetmiş. En küçük olunca tabii daha el bebek gül bebek büyümüş, diğer çocuklardan sakınılan bütün sevgi gösterileri ona kalmış. Aile üyelerinin geri kalanı kara lastik giyerken ilk kundura ve hatta ilk oyuncak ona alınmış. İlkokulu Toprakhisar Köyü’nde, sonra lise ikinci sınıfa kadar Mersin’de okumuş orada avukatlık yapan abisinin yanında kalarak. Kırmızı yanaklı, gür saçlı, çok güzel bir çocukmuş. “Onu süslemek Türkan ablamla benim en sevdiğimiz şeydi” diyor Meryem Hanım sanki bir oyuncak bebekten bahseder gibi.

Ancak köyüne, evine, özellikle annesine çok bağlıymış Seyhan. Lise ikinci sınıftan sonra Mersin’de dayanamamış, okulu bırakıp köye dönmüş.

Seyhan herkesin sevdiği, cıvıl cıvıl, dolu dolu bir insanmış. “Kardeşim, yoldaşım, can yoldaşımdı. Bizim aramızdaki kardeşlikten de öteydi. Üç yıldır işyerimde de birlikte çalışıyorduk. Dolayısıyla hayatımız bir bütün olmuştu artık, her şeyimiz birlikteydi. Ailemizin en küçüğüydü ama hiç öyle gibi değildi aslında. Mesela ben birisine bir şey söyleyeceksem onun aracılığıyla söyletirdim. Ben ondan on yaş büyüğüm ama her şeyi ona danışırdım” diyor Meryem Hanım.

Meryem Hanım’ın eşi İsmail Bey giriyor araya; “Seyhan çok anaç bir insandı. Bizim evi idare ediyordu, ablasını idare ediyordu, diğer ablasını idare ediyordu, babasının evini idare ediyordu; yani neredeyse bütün aileyi o çekip çeviriyordu. İki oğlu var. Seyhan hem babasına bakıyordu, hem çocuklarını yetiştiriyordu. Çok siyasi bir insan değildi ama duyarlı birisiydi, hep iyi şeyler yapmak isterdi. Aslında Seyhan’ın barış isteği çocuklarının geleceği için duyduğu endişeden kaynaklıydı. Yoksa böyle çok fazla siyasetin içinde olan bir insan değildi. Ankara’ya da birlikte gittik.”

Bir gün olsun bırakmamışlar birbirlerinin ellerini

Meryem Hanım, İsmail Bey, Sidar adeta birbirlerini sözünü keserek anlatırken Seyhan’ın eşi, yani ”Hoca” aralarında en sessiz olanı. Kelimeler en çok ona yetmediğinden sanırım. Çok ama çok âşıklarmış birbirlerine. Seyhan öldükten sonra Hoca’nın ailesi onu memleketine, Malatya’nın Kürecik Dumuklu Köyü’ne çağırmış ama gitmek istememiş, Elbistan’da Seyhan’ın ailesiyle birlikte yaşamaya devam etmiş. Boşuna Hoca demiyorlar ona, gerçekten de mesleği öğretmenlik.

Nasıl evlendiklerini merak ediyorum. Odadaki hüzün dağılıyor biraz, yerini gülüşmelere bırakıyor. Meryem Hanım, “Çoğumuz karşıydık evlenmelerine” diyor. Gerisini Hoca yavaş yavaş anlatmaya başlıyor; “1991 yılında Kars’tan buraya tayinim çıktı. Önce Maraş merkeze çıktı, oradan Toprakhisar Köyü’ne. Önce buraya Elbistan’a geldim, sordum köyün arabası hangisi diye. Köyün ortasına indim. İndim ki köyün her tarafı yıkılmış, binalar yok, yaşlılar sağlık ocağının yanındaki elektrik direğinin üzerine sıralanmış öyle oturuyor, laflıyorlar. Şimdi onlar kendi aralarında Kürtçe konuşuyorlar, ben de yeni gelmişim ya, benim Kürtçe bildiğimi bilmiyorlar. Ben de bilmemezlikten geldim. Onlar da konuşuyorlar, espriler falan yapıyorlar. Öğretmen olduğumu söyledim. İçlerinden birisi de Kürtçe ‘pek öğretmene de benzemiyor ama’ falan diyor. Ben hiç belli etmiyorum. Muhtarın evini sordum. Mavi kapılı ev muhtarın evidir dediler. Muhtar da Seyhan’ın abisi.”

Böylece başlıyor Hoca ile Seyhan’ın serüveni. Hoca, zaten zenginler, muhtarın kardeşinin talibi çok olur diye düşünerek pek ihtimal vermiyor evleneceklerine. En sonunda Seyhan’la doğrudan konuşmaya karar veriyor. Bakıyor ki Seyhan’ın da gönlü var.

Öyle evlenmişler. Bir gün olsun bırakmamışlar birbirlerinin ellerini. Herkes gıptayla bakarmış onların birbirlerine olan aşklarına.

İki çocukları olmuş. Birinin adı Umut Baran, on dokuz yaşında şimdi, diğeri Barış, o da on altısında. Sidar, “Çocuklarına koyduğu isimden bile belli değil mi nasıl birisi olduğu?” diyor.

Umut Baran geçen yıl hukuk fakültesini kazanmış. Seyhan’ın en büyük hayaliymiş oğlunun hukuk okuması.

Şimdi bu büyük aşk Hoca’nın eşine yazdığı dizelerde yaşıyor:

“Savaş çığlıkları atanlara karşı ‘Barış’ diye haykırdılar/ Meydanlarda el ele, omuz omuza halaylar çektiler/ İnadına barış, inadına özgürlük, inadına kardeşlik diye haykırdılar/ Bir gün ansızın gel yine/ Elinde sevgi çiçekleriyle/ Sensiz kalan dünyama/ Işık oluver SEYHAN!…”

İçimiz hiç rahat değildi

Sidar 10 Ekim mitingine aileden altı kişi gittiklerini anlatıyor: “Ben, annem, babam, teyzem, Hoca ve kuzenim Hüroş.” Hüroş, Seyhan ve diğer yol arkadaşlarının arasında tedirgin olduklarına dair konuşmalar geçmiş ve alandaki pek çok kişiden bombacı olduklarını düşünerek şüphelenmişler. ”Neden” diye soruyorum aslında cevabını bile bile. Meryem Hanım yanıtlıyor: “Diyarbakır’da seçimden hemen önce HDP mitinginde ve sonra Suruç’ta patlayan bombadan sonra içimiz hiç rahat değildi.”

Ankara’ya vardıklarında Seyhan HDP kortejinde olmak istemiş. Hoca Eğitim-Sen kortejine bakmaya gitmiş. İşte ne olduysa o zaman olmuş… bir patlama.. ardından bir tane daha.

Sendikalar önce anlamamışlar olayın boyutunu. Hoca, “biz yürüyüşe devam ettik ama köprüye geldiğimizde kortejin gerisinin gelmediğini farkettik. Geri döndük” diyor: “Ben yanımdaki herkesi kaybettim. Sonra çok yaralı ve ölü olduğunu öğrendik. En sonunda Seyhan’ı Hacettepe’de bulduk.”

Bu arada Meryem Hanım eşini ve yeğeni Hüroş’u bulduktan sonra alandaki tüm kayıp ve yaralıların içinden tek tek bakıp Seyhan’ı bulmuş. Defalarca sunî teneffüs yapmaya çalışmışlar ama nafile.

İsmail Bey isyanla acı karışımı bir ses tonuyla ekliyor; “Sidar Ankara’daki arkadaşının evine gittiği için kurtuldu, Hoca akrabasını gördüğü için kurtuldu, beni fotoğraf çekme sevdam kurtardı.”

Meryem Hanım giriyor araya hemen: “Ben de ‘adaylar bir metre öne çıksın’ dedikleri için kurtuldum.” Kastı HDP’nin milletvekili adayları. Kendisi de adaymış o seçimde.

Seyhan kurtulamayanlardan oldu. Bir kez daha hayatta kalanlardan olmanın ağırlığı çöküyor omuzlara.

Bir sonraki durağımız Seyhan’ın doğup büyüdüğü, uğruna Mersin’i terk edip geldiği, gelin olduğu köyü. Köyde patlama sırasında Seyhan’la arasında sadece iki kişi duran yeğeni Hüroş, ablası Berfin, anneleri Songül Doğan karşılıyor bizi. Evlerinin direğini anlatıyorlar onlar da. Ağızlarından dökülen her bir kelime gözyaşlarını da getiriyor. Sadece Berfin konuşabiliyor: “Annem evlendiğinde halam küçükmüş daha zaten. Bize çok emek vermişti. Biz onu ikinci anne olarak görürdük. Çok evcimendi, evde vakit geçirmeyi çok severdi. Çok titizdi, işlerine çok sadıktı. Keşke daha çok vakit geçirebilseydik” diyor. Her birinin gözüne baktığımda, insanların yarasını kanatmakla barış mitinginde hayatını kaybetmiş bir insanın hatırasını canlı tutmak arasındaki o ince çizgide buluyorum kendimi.

Seyhan’ın en az kendi köyü kadar sevdiği, o köyde yaşayanların da Seyhan’ı gelinleri gibi değil de evlatları gibi bağırlarına bastıkları eşinin Malatya’daki Dumuklu Köyü’ne geçiyoruz sonra.

Evindeki eşyalar olduğu gibi duruyor

Köyde bizi Hoca’nın yüzündeki her bir çizgide hayatın tecrübesinin izi olduğu çok belli olan, sırtlanmak zorunda kaldıklarıyla omuzları artık biraz çökmüş annesi Döndü Yaylagül karşılıyor. Türkçe bilmiyor ama Seyhan’ın adını duyunca başlıyor ağlamaya. O gözyaşları öyle derin bir özlemi anlatıyor ki sözlere gerek yok.

Köyün sakinleriyle tanışıyoruz Seyhan’ın yüzü dağlara bakan mezarına doğru ilerlerken hep birlikte. Çiçeklerle kaplı mezarı. İsmail Bey bir sigara yakıp bırakıyor mezarın üzerine Seyhan’ın içmesi için.

Sonra hep birlikte önce Seyhan’ın evini geziyoruz. Aradan geçen zamana rağmen tek bir eşyasının yerini değiştirmemiş kimse. Bütün ev sanki Seyhan her an çıkıp gelecekmiş gibi duruyor. Çaylar yapılıyor, balkonda yaklaşık yirmi kişi toplanıyor. Bir insan her yerde ve herkes tarafından bu kadar mı sevilir!

Komşuları anlatıyor bu sefer Seyhan’ı. Hüsniye Hanım’la karşılıklıymış evleri. Birinin evinde bir yemek pişerse diğerine haber verirmiş hemen, hep beraber yenirmiş yemekler. “O benim komşum değil, sırdaşım, kardeşimdi” diyor Hüsniye Hanım.

O gün aramızda olmasalar da Seyhan’ın eşi Hasan Bey’in yeğenleri Cem ve Pınar Yaylagül yengeleri için yazdıkları mesajları iletiyorlar. Bu mesajlarda sadece yengelerine duydukları özlem değil, başka bir dünya var.

“Yengem bizim aileye geldiğinde ben dokuz yaşındaydım ilkokul üçüncü sınıftaydım. Amcam yengemin köyünde görev yapıyordu ve iki ya da üç haftada bir köyüne gelebiliyordu. Arabaları olmadığı için gelince birkaç kilometre yaya yürümek zorunda kalıyorlardı. Ben haftasonunu sabırsızlıkla bekliyordum ki amcam ve yengem gelecek. Daha çocuktum ben hiç peşinden ayrılmıyordum. Dedem kalp hastası bir insandı ve gürültüden rahatsız oluyordu amcamlar gelince biz arka odanın sobasını yakıyorduk ve gece yarısına kadar orada oturuyorduk. Onu anlatmaya ne kelimeler yeter ne de cümleler… Biz hayatta ondan çok şey ögrendik. Bunu bir bayrak gibi düşünelim, o bize verdi biz de bizden sonrakilere…” Bunlar Pınar’ın cümleleri.

Cem ise, “Seyhan yenge diyorum fakat ‘Yenge’ kelimesi o güzel insanı betimlemek için fazla resmî kalıyor. Bizim için anne, kardeş, sırdaş, dost.. her şeydi. Hepimizin geleceğe dair kurduğu güzel hayallerde muhakkak yeri vardı. Kendisi de aynı duygulara sahip olduğundan olacak ki hepimiz için kurduğu ve hayallerin en güzeli olan barışı isterken bedenen aramızdan ayrıldı. Beni ve ablamı Baran ve Barış’tan asla ayırmadı. Biz de onu sevdiklerimiz arasında en önlere koyduk ve yeri artık asla değişmeyecek. Bu dünyanın güzelleşmesi için, barış için çabalayanların herkesten uzun bir ömür yaşamaları dileğiyle…” diye yazmış.

Seyhan’ın büyük ablasının kendisiyle akran olan kızının dizeleri bizim de son sözümüz olsun: “SEYHAN,/ Yüzündeki son tebessümün,/ Elâ gözlerindeki son bakışının,/ Bombadan sonra cevap veremediğin/ yirmi dört cevapsız aramanın,/ Baran’ı cüppe ile göremeyişinin,/ Barış’ın geleceğine yön veremeden gidişinin,/ Baran’ın Barış’ın bir daha “anne” diyemeyecek olmalarının,/

Daha sevdiklerinle geçirebileceğin otuz yıllık yaşanamamışlıkların,/ Yarım kalan hayallerin,/

Yaşayamadığın tüm güzelliklerin,/ HESABI SORULACAK BİR GÜN.”

sendika10.org