Ana Sayfa Blog Sayfa 6276

“Saskara asimilasyona mı zorlanıyor?”

ŞİNASİ KARACA

Saskara bir Alevi köyüdür, asla Sünnileştiremezsiniz. Siz asimilasyon olanlar, siz kendi inancını inkâr edenler, siz haram zade olanlar, siz kendi çıkarları için insanların inançlarını satan satılmış kişiler öncelikle saskarayı, saskarlıları asla asimilasyon edemeyeceksiniz.

Ben ve benim gibi bir çok saskara için gerekirse can kan verecek, bir çok duyarlı insanlar olduğunu unutmayın. Geçmişte hükumet baskısı veya her hangi bir nedenle cami yapılmış. Biz ata ve dede hatırası olarak bu camiye zarar vermedik. Cami’ye giden gitti gitmeyen gitmedi zamanla atıl durumda yıllardır bekledi.

Köylülerimizin pasif kalmasından bazı yalaka ve asimilasyon olan kişilerin yardımıyla köy camisi onarılarak hem hoca(imam) atandı hem de köylülerin üç beş yaşlı kişileri cami’yi ibadet yeri olarak kullandı. Ve bugüne gelindi, duyduğumuza ve iddia edildiğine göre sözde kendini bilmez üç beş kişi, Cami’ye minare yaptıracakmış.

Saskara yüz yıllardır kendi inancı içerisinde yaşayan bir (Bektaşi) Alevi köyüdür. Köyde yıllardır cem ibadeti yapılmış ve cem tutulmuş olup bu güne kadar gelinmiştir.

Bugün ise bir cem evi yapılmaktadır. Köylünün yek ünü Cem evine gitme mecburiyetindedir çünkü inancı Alevilik, Alevilikte cami yok cem evi vardır. Köylünün kafasını karıştırarak hükumetin kurumlarınca ve diğer tarikat cemaatler tarafından bir şekilde alıştıra alıştıra köylüyü asimilasyona zorlamaktadır.

Tekrar tekrar ediyoruz. Asimilasyon olanlar. Yalakalar. Yağdanlıklar. Aslını asaletini inancını inkar eden haramzadeler,saskara halkını asimilasyon edemeyeceksiniz. Camiye minare yapamayacaksınız. Haddinizi aşarsanız siz ve aile topluluğunuz.

Saskarayı terk etmesi gerektiğini unutmayın. Saskarada yaşayan veya gurbette yaşayan tüm saskaralılar, siz ve atalarınız dedeleriniz babalarınız Alevidir. Şayet Alevliği benimsemiyorsanız?

Çok basit, köyde yaşıyorsanız köyü terk edin.

Sünni olan köye kasabaya her hangi bir Sünni yaşam olan yere gidin. Orada kendi inancınızı değil uğuruna asimile olduğun inancı yaşayın.

Şayet gurbette yaşıyorsanız o zaman saskaralıktan istifa edin istediğiniz yerde inancınız olan Alevliği değil uğruna asimle olduğun inancı yaşa. Yapacağınız en büyük iyilik. Köye köylüye zarar vermemektir.

Saskara bir alevi köyüdür asla Sünnileştirilemeyecektir”

“kökünü beğenmeyen dal ve dalını benimsemeyen meyve Olgunlaşmadan çürür”

saskara-sinasi@hotmail.com.

Tahtacılar

0

Marmara, Ege ve Akdeniz Bölgesindeki sahillere yakın dağlık bölgelerde bir toplum yaşar. Güleç yüzleri, dostça yaklaşımları, değişik giysileri ile farklı bir toplum. Elinde, evinde ne varsa konuğu içindir. Kendisi kuru ekmek yese de misafiri için sofra donatır. Kendisi açık kalsa , dostunu giydirmeyi töre bilmiştir. Tahtacılar denir onlara. Dağ arkalarında yaşamak zorunda kaldıklarından dolayı orman işçiliği ile uğraşmışlar asırlarca. Tahta biçip, meşe kömürü yaptıkları için, tarihe “Ağaçeri” olarak geçmişlerdir. Alevidirler ve geleneklerine çok bağlıdırlar. Eskiden göçebe olarak yazları yaylalarda, kışları ovalarda yaşamışlar. Yerleşik hayata 1876 yılında Sadrazam Ahmet Vefik paşa’nın iskan emri sonucu zorla geçmişler.  Ahmet Vefik Balıesir’de aşireti toplamış ve iskan emrini yüzlerine okumuş. Tahtacılar itiraz etmişler. Osmanlı askerleri çadırlarını yaktırmış, önde gelenleri kılıçtan geçirmiş. Çadır yakan paşa derler Ahmet Vefik’e bu olaydan sonra. Adana, içel, Antalya, Muğla, Denizli, Isparta, Burdur, Aydın, İzmir, Manisa, Balıkesir ve Çanakkale vilayetlerindeki geniş ormanlık bölgeler de yaşarlar.

Tahtacı sözlükte, ağaç kesen, tahta biçen anlamına gelmektedir.

Biz daha çocuk iken köyümüzde bu tahta biçme işi devam ediyordu. Orman kesmek yasak olduğu ve ormanlar korumaya alındığı için bu işçiliği kaçak olarak yaparlardı. Ormana gidecek olanlar, sabaha yakın ağaç kesecekleri ormana varmak zorundaydı. Sabahın ilk ışıkları ile birlikte kesilecek olan her ağaca önce niyaz ederler  (affı istenir) ve kesilip, yontulurdu. Eğer kesilecek ağaç sayısı biraz fazla ise bir horoz kurban keserlerdi. (Ceprail kurbanı denir, horoz kurbanına). Ya da ormana gitmek için en kötü bir hava seçilirdi. Kış, yağmurlu havalar da orman bekçileri olmazdı genellikle. Kesilen ağaçlar at ve eşeklere yüklenerek köye getirilir, “Gece ağacı” denilen bir tezgâh kurulur, el bıçkısı ile tahtalar biçilirdi.

Gece ağacı yapılacak günlerde, köyde hiçbir yabancının olmamasına dikkat edilir, tüm yollar gözetim altında tutulurdu. Köylerin giriş yollarına gözcüler yollanır, gözetim altında tulurdu. Eğer bir yabancı geliyorsa “Kösüre” diye işaret verilir, köydekiler ağaçları ve kendilerini saklardı. O gece herkes birbirine yardım eder ve iş imece şeklinde bitirilirdi. Biçilen ağaçlar, yine aynı gizlilik içinde, önceden satışı için söz alınan yere at ve eşeklerle götürülür, satılırdı.

Orman bekçilerine, Jandarmaya ya da şehirdeki gece bekçilerine yakalandıkları da çok olurdu. Yükleri ile birlikte, hayvanlarının semerleri ellerinden alınarak mahkemeye çıkarılırlardı. Bu nedenle hapiste yatmayan yaşlı Tahtacı bulmak oldukça zordur.

Kestikleri ağaca “Niyaz” ederler dedim. Sadece niyaz etmekle kalmaz, yaşlı kadınlar kesmek zorunda kalınan bu ağaçlar için ağıt yakarlar. Çünkü tahtası yapılacak olan ağacın bir kere çok düzgün, ikincisi, güçlü bir ağaç olması sonucu, ağaçları güçlü kuvvetli ve dürüst bir yiğide benzetirler, ağlarlardı…

Tarih

Tahtacı ismine yazılı kaynaklar da 16. yüzyıl da rastlanıyor ve bu topluluk günümüze kadar ciddi bir şekilde araştırılmamış. Cemaat-ı Tahtacıyan adı Osmanlı arşiv ve vergi defterlerin de ilk defa 16. yüzyılda geçiyor. Saruhan ovasından Bursa tarafa yükleri ve hayvanları ile göçerlerken bir Sünni’nin tarlasına hayvanları girmiş, Sünni de onları “Tahtacılar tarlama zarar verdi” diye şikayet etmiş.

Bundan önce “Ağaçeri” olarak adı geçen Tahtacılar için bir kaç belge daha var. Faruk Sümer, Tahtacılarla, Ağaçeri’lerini Oğuz Boyundan gelen, aynı kavimden ama, ayrı topluluklar olduğunu yazar.

Babinger; Tahtacıların Anadolu’nun yerli halkından ve “Dendrophoroi” tarikatının üyelerinden olduklarını ileri sürüyor.

Avusturya-Macaristan Konsolosu Tibor v. Pözl’ün Tahtacıların Osmanlıyı tanımadıklarını, bu nedenle bir çoğunun İran nüfusuna geçtiklerini iddia etmesini, Afyon -Sandıklıda o dönemler fahri konsolosluk yapan İran’lı Ali Rıza Bey’de doğrulamaktadır. Ali Rıza Bey, Silifke civarında oturan Çaylak aşiretinden 350 hanelik Tahtacıya İran pasaportu verildiğini kendisi yazar.

Yine Ali Rıza Bey’in bildirdiğine göre, 1884’de bir çok Tahtacı Osmanlı’ya askerlik yapmamak, Sünnilerle birarada yemek yememek (Yezi’in sofrasına oturmamak) için ya “Kıpti” Çingene tebasına geçmişler ya da İran pasaportu almışlardır…

Son bulunan yazıtlara göre Fenikelilerle akraba yada bizzat Fenikeliler oldukları konusunda tartışmalar sürüyor.

Gelenekler

Alevi örgütlenmesinin ortaya çıkması ile birlikte bazı yerel gözlemler, araştırmalar yapılmaya başlanmışsada bunlar yeterli değildir. Yeterli değildir, çünkü böylesi bir araştırma yapabilmek için Tahtacıları çok iyi tanımak gerekir. Bir defa kendilerinden olmayan insanları cemlerine almamaları ya da almışlarsa, bunu muhabbet cemi şekline çevirmeleri, araştırmacıyı yanıltmaktadır. Tahtacı cemlerinde 12 erkân yapılır. Erkân, yaşanan bir olayın cemde tekrar kısa ve görsel anlatımıdır. Çok önemli bir konu olduğundan bunu da yabancılara gösteremezler. Sadece yabancılara değil, evli olmayanlara, çocuklara da göstermezler.

Tahtacılar kendi içlerine kapalı, Alevi geleneklerine çok sıkı bağlıdırlar. Daha çocukları doğduğu zaman bu gelenekler yavaş yavaş uygulanmaya başlanır.

Kız Çocuk

Kız çocuğu doğduğunda, helva yapılması, kırkını çıkardığında yapılan eğlence, (kız ve erkek çocuklar için) altı aylık olunca “kına” eğlencesi, çocuğun dişleri çıkmaya başlayınca, dişin çıkışını ilk görenin çocuğa hediye almakla yükümlü olması, ardından “Diş hediği” yapılarak onun tüm köylüye dağıtılması (diş hediği; buğday, mısır, nohut vb. kuru tahıllar kaynatılarak yapılır)…

Erkek çocuk

Erkek çocuklar için de, kına hariç tüm bu gelenekler uygulanır, bir fark vardır; Erkek doğuran anne, çocuğunun kırkı çıkana kadar başına “Kreb” adını verdikleri, çeşitli renklerden yada tek kırmızı oluşan bir bez bağlar.

Erkek çocuk için yapılan “saç yülüme” adı altında, ilk saçları traş oluşta yapılan eğlenceli bir gelenek daha vardır.

Düğünler

Düğünleri hepimizin bildiği şekilde yapılmasına rağmen, diğer Alevilerden ayrılan bazı farklılıkları vardır.

Düğün başlamadan bir hafta önce tüm köylüler, yakın köylerdeki Tahtacı tanıdıklar davet edilir. Herkes toplandıktan sonra davet edilecek yakın/uzak köylerdeki insanlar için davetiyeler hazırlanır. Bu davetiyeler genellikle kumaş bezleridir, çok özel davetliler için kumaş bezinin bir ucuna şeker bağlanır.  Orada bulunanlar davet edilecek misafirlerden kaç insan alacaklarını söylerler ve misafir dağılım töreni yemeği verilir.

Bayrak Kaldırma Töreni

Misafir dağılımı töreni bittikten sonra, düğün evine asılacak olan “Alemir” adını verdikleri kırmızı, san, yeşil, turuncu, mavi, beyaz renklerden oluşan bayrağın dikimine geçilir (Celal Abbas bayrağı derler ve çok kutsaldır). Bayrak kumaşlarını düşkün olmayan, ismi herhangi bir dedi-koduya katılmamış ama müsahipli olan iki erkek keserler. Bayrak kumaşları kesilirken orada bulunanlara dolu (rakı) dağıtılır. Dolu içmeyenler, uzatılan dolu bardağına sakinin elinde niyaz ederler, içmek isteyenler ise bardağı kendi ellerine alırlar.

Bayrağı kadınlar dikerler ve en yaşlı olan erkeğe ayakta teslim ederler. Yaşlı emmi “Peygambere Selavat, Selli Ala Muhammet, Kutlu olsun diyenin akibeti hayır gelsin… Uludur ulu, Sofraları dolu, bizim pirimiz Hazreti Ali.. Hüü diyelim hüüü” der bir adım ileri yürür. Bu retüel üç defa tekrarlanır ve Celal Abbas bayrağı evin bir köşesine asılır. Bayrak asıldıktan sonra düğün başlamış sayılır.

Bayrak dikilirken, “Alemir” adındaki bayrağın en üstüne bir ayna konur. Bir yansıma olarak, evlenen kişilerin geleceğinin ayna gibi açık ve net olacağına inanılır…

Tura:       

Gelin yeni evine geldiğinde “Tura” dedikleri bir tören daha yapılır. Bu törende önce düğüne hizmet edenlere ve yakınlarına yemek verilir. Sonra orada bulunan gençler, ellerine aldıkları bir başbağı bezinin bir ucunu düğümleyerek, topuz şekline getirir ve gelin bu topluluğun arasından geçerken, geline bunlarla vurulur. Şayet gelin çok pratik birisi ise, kendisine vurdurmadan aradan geçer gider. Bu adet damat için de aynı şekilde tekrarlanır…

Özne:

Alevi nikahıdır. En az oniki yaşlı müsahipli düğün evinde toplanır. Dede var ise dede, dede yok ise o görevi yürütebilecek bir yaşlı, gelin ile damadı karşısına alır, onlara evlilikte karşılaşacakları zorlukları, kolaylıkları; zorluklar da kimlere başvuracaklar, kolaylıklarda neler yapılması konusunda özet bir bilgi verir. Evlilik sonrası, başbağı yapılması, baba evinden ayrılmaları, müsahip tutma, yaşlılara, çocuklara nasıl davranmaları konusunda bilgi verir ve onlardan birbirlerine karşı her zaman güler yüzlü ve dürüst olmaları konusunda söz alır. “Sözümden dönersem Ali’nin kılıcı boynuma olsun” diye de yemin ettirir. Ardından dolu dağıtılır (dolu üçer defadır), semah dönülür, özne sofrası atılır ve yemek anında yeni evlilere kendi elleriyle lokma verenler olur.

Bayrak indirme Töreni

Düğün bittikten bir gün sonra, yakın akrabalar, dostlar toplanarak önce dolu dağıtılır, ardından bayrak indirilir ve geline teslim edilir.

Teslim edilirken yine: Peygambere salavat, Salli Ala Muhammet, kutlu olsun diyenin akibeti hayırlı olsun. Uludur ulu, sofraları dolu, bizim pirimiz Hz. Ali, hü diyelim, hüü… Bayrak indirildikten sonra düğün bitmiş sayılır.

Başbağı  Töreni    

Düğünden sonra geline “Başbağı” yapılır. Başbağı, geleneklerle dolu bir cem törenidir. Müsahipli, başbağını yapabilecek yakından olan birinin önderliğinde yapılır. Böylelikle bir Alevi kapısı daha açılmış, canlara iki can daha katılmış sayılır. Yemekler yenir ve semahlar dönülür..

Bu tören cemleri, dediğimiz gibi, diğer cemlere benzemezler. Yeni evlilere bir öğreti olarak yapılır. Yeni evliler bundan sonra musahip olacakları emsallerinden başka bir aileyle musahiplik hazırlığına başlarlar. Onlara herkes, her konuda yardımcı olur.

İkrar Aldırma Töreni

Yeni evli bir gelinin “ikrar”ının aldırılması zorunludur. Geline, bir Alevi kadınının nasıl olması gerektiği üzerine verilen bir eğitimdir bu. Ya da bir Alevi anası nasıl olur? Bu konuların ağır bastığı bir öğreti geleneğidir ve gelin ile damada eline, diline, beline sahip olacakları üzerine söz (ikrar) verdirilir…

İkrar yemeğinde kurban kesilir. Fakat bu ailenin varlık durumuna bağlı olduğu için kurban, mutlaka kuzu olmaz, bir horoz da olabilir.

CEM

Tahtacılar Abdal Musa cemi bilmezler. Cuma akşamı dedikleri, perşembe akşamı yapılan ve daha çok gençlerin öğretilmesine yönelik, başka bir cem yaparlar. Bu cemde kurban yoktur. Semah öğretilir, düvazimamlar öğretilir, yani bir cem için ne önemliyse bu “cuma akşamı” cemlerinde öğretilir.

  1. Görgü sorgu cemi,
  2. İkrar
  3. Ceza Cemi,
  4. Müsahiplik Cemi,
  5. Aşinalık Cemi,
  6. Peşinelik Cemi,
  7. Çiğildaşlık Cemi,
  8. Öz ayırma Cemi
  9. Yas Cemi
  10. Sonbahar cemi, Edremit de kaz dağlarında yapılır
  11. Muhabbet Cemi, her zaman ama, daha çok misafirler geldiğinde yapılır,
  12. Öz cemi, kendiliğinden verilen yemek.

Musahiplik

  • Musahip olacak olan gençler önce bir “Mürebbi babası ve anası” bularak, onları kendilerine önder yaparlar. Mürebbi, onları musahipliğe hazırlayacak olan öğretmendir aynı zamanda. Musahip olacakların herşeyi ile ilgilenir. Giyimleri, nasıl davranacakları, oturuş, duruş biçimlerine, konuşma üsluplarına kadar herşeyleriyle ilgilenerek, onları Aleviliğe hazırlar…
  • Musahiplik ceminde bu mürebbi baba ile Ana yine en öndedir. Bir tek dede ile delilciye karışmazlar. Diğer tüm görevlilere karışma yetkileri var. Çünkü bu cemin, eksiksiz ve sağlıklı geçmesi, onların sorumluluğu altındadır.
  • Musahip cemi bittikten bir gün sonra, kesilen kurbanın kellesi ile bir cem daha yapılıyor ve musahiplik bitmiş oluyor. Yeni musahipler bundan böyle her ceme girmeye hak kazanmışlardır…
  • Eğer musahipler isterlerse, aradan bir sene geçtikten sonra “Öz ayırma” cemi yaparak, özlerini ayırabiliyorlar. Bunun anlamı şu: Musahiplerden her hangi birisi bir suç işledi ve toplumdan düşkün oldu. Eğer öz ayrılmamışsa, iki tarafta düşkün olmaktadır, ama öz ayrılmış ise, suçsuz olan aile, musahiplerinin bu suçuna karşılık düşkün sayılmamaktadır…

Dedelik

  • Tahtacıların dedeliği de oldukça zor. Şöyle: Kişilerin dede seçmesi serbest, herkes istediği dedeyi seçebilir. Diyelim iki çift musahip olacaklar ve dededen söz kesmişler. Eğer bu çiftler çok yoksullarsa, dede bunların masrafını üstelenerek onları musahip kılmak zorundadır. Dedin yol evladı sayılırlar.
  • Dedeler para almazlar, görevlerini inançlarına bir bağlılık olarak yerine getirirler.
  • Dede soyundan olan herkes dede olamaz, İmam Cafer’den ya da Hz. Ali’ den kaldığı söylenen hırka, değnek vb. nişanı taşımaya hak kazanmış olan kimse dedelik postuna oturma hakkına sahiptir. Bir örnek: Dede soyundan geldiğini bildiğimiz beş kardeş var ve bunların da beşer tane erkek çocuğu olduğunu kabul edelim. Burada otuz kişilik bir dede soyu vardır. Bu otuz kişiden ancak bir kişi, yani o nişanı taşıyabilen dedelik yapabilir, diğerleri yapamaz. Çünkü o dede ocağının bir tek temsilcisi olur, iki temsilci olmaz.

Ölüm

  • Bir Tahtacı öldüğünde, herkes ölü evine gelerek, ölüden helallik diler. Kadınlar ağıtlar yakarlar, ölü olanın anılarını, onun yiğitliğini, dürüstlüğünü, dostluğunu anlatırlar. Zaten bu cenaze evine toplanış, aynı zamanda ölenin ne kadar topluma yakın olduğunun bir anlatımıdır da.
  • Ağıtların ardından “Hakka yürüme sazı” çalınır. Köydeki sazandar kim ise (saz çalana Güvender denir) sazını getirmesi istenir. Ölenin yakınları tabutun çevresine otururlar, güvender üç deyiş okur. Burada söylenen deyişler bazen doğrudan ölen insan için o gün yazılmış bir deyiş de olabilir, Alevi ulularının deyişleri de. Daha eskilerde ölüler saz eşliğinde mezara götürülürmüş, bugün asimlasyonun bir sonucu olarak Alevi köylerine zorla yapılan Camilerin Diyanet hocaları Kuran okuyarak toprağa veriliyor.

Saz çalındıktan sonra, ölenin tüm elbiseleri giydirilir. Tahtacıların her zaman gördüğümüz o renkli, işlemeli elbiseleri düğünleri olduktan sonra iki çift olarak dikilir. Bu elbiselerden bir “Dirimlik” dedikleri, cemlerde, ziyaretlerde, düğünlerde giydikleri elbisedir. Diğeri ise “Ölümlük” dedikleri, öldüklerinde giyecekleri elbisedir. Her iki elbisenin işlemlerine kadar her nakışı aynıdır. Bir Tahtacı öldüğünde işte bu “Ölümlük” dediği elbise ile toprağa verilir. Ölen genç kız ise “Gelinlik” ile, delikanlı ise “yeni elbise ile gömülür.

Mezar kazıldıktan sonra bir köşesi yatak sığacak şekilde oyulur. Döşek serilir, yastığı konur ve ölen insan yatırılır, üzerine battaniyesi, yorganı örtülür. Her şey hiç kullanılmamış olmak zorundadır. Oyulan tarafın önü tahtalarla kapatılır. Saptırma tahtası denir bunlara ve toprak atılmaya başlanır.

Hakka yürüme sazı çalındıktan sonra, orada çalınan saz, tam kırk gün bu ölü evini beklemek zorundadır… Kırk gün o sazı kimse oradan almaz ve kimse tellerine dokunmaz. Çünkü o saz, yas sazı olmuştur. Ayrıca yakını ölmüş birisi, dede köye ilk geldiğinde mutlaka onun “Yas cemi”ni yaptırmak zorundadır. Buna yasını aldırma cemi denir.

Bir başka şey; köyde ölümden sonra ilk düğün yapıldığında, düğün çalgıları ilk önce düğün evi önünde kısa bir çalgı çaldıktan sonra, ölenin evine gider Yas çalgısı çalarlar, düğün öyle başlar.

ALEVİLİK TANIMLARI

  • Tahtacılar, Hacı Bektaş ocağını bilmezler. İzmir Narlıdere’deki Yanyatır Ocağına bağlıdırlar. Ocak çok kutsaldır. Yanyatır ocağının anlamı; Tahtacılar ikrar verirlerken, müsahip olurlarken dede döşeğine yan yatarak pençeyi Ali Aba eli alırlar. İlk dedeleri Adana’nın Ceyhan kazası Dur Hasan dede olduğu söylenir. Köyün adı da Dur Hasan’dır. Daha sonra İzmir Narlıdere’deki köyle ocaklarını kurmuşlar.
  • “İtikadımız İmam Cafer, Mezhebimiz Caferi”dir der Tahtacı dedeleri ve Ocaklarının İran Meşhed’deki İmam Rıza’ya bağlı olduğunu söylerler.

Sosyal Yaşam:

Buraya kadar saydıklarımız. Tahtacıların Alevi gelenekleri üzerine idi, bir de onların sosyal yanlarını inceliyelim:

Köyden şehre göç ve daha iyi bir yaşam beklentisi, bu insanları da oldukça etkiledi. Köyle şehir arasında yaşanan bir bölünme var bu gün. Birçok yakınımız, dostumuz, tanıdığımız şehirde yaşamasına rağmen, bir ölüm olayında, bir cem de, düğünde mutlaka köye gitmek zorunda. Bu ise, onlar için ikinci bir maddi külfet oluyor.

Çalıştıkları işyerlerin de çevrelerindeki insanlara karşı saygılı davranmaları nedeniyle, Sendika ve İşçi Temsilciliği gibi önemli yerlere geliyorlar ve demokrasi mücadelesi içinde yer alıyorlar. Yeni yeni dernekleşiyorlar.

“Gelişen örgütlenmeye kuşkuyla baktıklarını ve Aleviliğin bu dernekleşmelerden oldukça zarar göreceğini, Alevi inancına ters düşen bir çok insanın bu dernek yönetimlerinde yer aldığı için, uzak kalmanın daha sağlıklı olacağını” dile getiriyorlar.

Bu yerleşik köy yaşamına geçmiş olmalarına rağmen, Antalya, Burdur, Denizli yöresindeki birçok aşiret hala göçebe olarak ve orman işçiliği yaparak yaşamaktadır.

Hiçbir sosyal hakları olmadan, orman kesim bölgelerinde çadırlar içerisinde yaşayan bu toplumun sırtından birçok orman ağası türemiştir bugün.

Kesilen ağaç altında kalarak sakatlanan, ormandan yuvarlanan, kol ve bacakları kırılarak sakat kalan birçok insanla karşılaşırsınız. Devlete karşı oldukça öfkelidirler. “Bir vergi alırken, bir de sağlam kalan çocuklarımızı askere almak için vardır bizde devlet” diyeceklerdir daha ilk konuşmaya başladığınızda.

Bayramlar

Sultan Nevruz (Büyük Bayram) Sultan Nevruz (Navrız derler) Bayramını her sene 21 Mart günü kutlarlar.

O gün tüm evler dolaşılarak, yemek için ne verilirse biraraya toplanır ve kazanlarla yemek vurulur. Ayrıca, yiyecek vermeyip de para verenlerin verdiği paralarla birkaç kurban alınır. Yiyecek toplama konusunda hiç bir zorlama yoktur, herkes gönlünden ne vermek isterse onu verir. Veremeyenler olduğu gibi hem yiyecek hem de para verenler de olur.

Güzel yemek yapan kadınlar yemeği hazırlarken, eğer kadınlar isterlerse, birkaç erkek de bu yemek işine yardım eder. Kazanlarla su taşıma, ağır yükleri kaldırma vs. konusunda..

Bunların dışında kalanlar köy mezarlığına giderek, taşları ve otları temizler, mezarlığın avlusu bozulmuşsa tamir edilir. Burada herkes birbirine yardımcı olur ve yemek vaktine kadar tüm işler bitirilir…

Köy meydanlığında kurulan sofralarda yemekler yenir. Tabi isteyen evine de götürebilir. Ayrıca yaşlı ve hasta olanlara, herhangi bir nedenle gelemeyenlere, öncelikle yemek gönderilir ve Nevruz Tahtacıların deyimiyle “Sultan Navrız lokması” paylaşılmış olur. Artan yemekler de herkese taksim edilir…

Yemekten sonra gençler oyunlar oynar. Bu oyunlar, bir nevi sportif oyunlardır. Öyle düğün oyunu falan değil. Omuzlara basılarak, yükseklere çıkma denenir, arkadaşlarının sırtından aşarak takla, atılır, gruplar halinde ip çekilir vb..

Kızlar ise bazen kendi aralarında, bazen de köy meydanının bir köşesinde biraraya gelerek oyunlar oynar, türküler söyler. Bazı köylerde ateşler yakılarak, bu ateşin üzerinden atlanır.. Ayrıca o gün herkes yıkanmış ve en yeni elbisesini giymiştir…

Hıdırellez Bayramı

6 Mayıs günü köye en yakın ziyaret olan (genellikle “dede” adı verdikleri, herhangi bir ulunun mezarı olarak bilinen) yerde tüm köylü toplanır, herkes kendi kurbanını keser ve önce ciğer ve böbrekler kavrularak yenir. Zaten bu toplantı yerinde her ailenin bir yurdu vardır. Genellikle yakın akrabalar birarada bulunur.

Yemekten önce dedenin mezarı ziyaret edilir ve kapısındaki sağ-sol taşlara, oradan geçerek içerideki köşe taşına niyaz edilir. “Ya Allah, ya Muhammed, ya Ali” diyerek edilen niyazın yanında, içlerinden dilek dileyen bu dileğini ister.

Öğle vakti toplu olarak yemekler yenir, gençler isterlerse kendi aralarında içki içerler, saz çalar deyiş söylerler, semah dönerler. Yakın zamanlarda Hıdırellez bayramına yakın olan Sünni köylerdeki tanıdıklar da gelmektedir. Bu nedenle yaşlılar misafirlerle ilgilenirken, pusu bir yerde toplanan gençler orada semah dönerler..

Örneğin bizim köyün kutlama yeri olan “Dedetaşı” yüksek bir yayla olduğundan her tarafı açıktır. Bu yüzden köylüler Hıdırellez’den bir gün sonra “Çakmak Dede”sinden toplanarak orada cem yaparlar. Burada küskün, dargın olmaz. Herkes semah döner. Bu semah dönme geç vakitlere kadar devam eder. Çakmak Dede’ye kesinlikle yabancı alınmaz. Tahtacı olduğu bilinmeyen, yani köyde akrabası ve tanıdığı bulunmayanların, Alevi olduğu bilinse dahi o gün birliğe alınmazlar. Çakmak Dede’ye giderken, yol üstündeki “Yeni Dede”ye de niyaz edilir, aynı Çakmak Dede’ye niyaz edildiği gibi..

Sünni birisinin eli tutulduğunda yada eve alındığında o el yada ev yıkanmak, temizlenmek zorundadır. Kırklama dedikleri bu yıkama toprakla ya da su ile olur. Elime “Boz eli” değdi derler. Sünni Türklere “Boz” adını takarlar.

Fakat Sünni Yörüklerle çok iyi geçinirler, Yörükleri severler. Yörükler de Tahtacılar gibi kapalı değildir. Tabii bu dostluk ne kadar samimi olsa bile, asla kız alınmaz ve kız verilmez Sünni bir kimseye…

Kültürel tanınmışlıkları

Balıkesir Türkali köyü folklor çalışması 60 senedir devam ediyor.

Mersin Kırtıl köyü semahçıları tüm 70 senelik bir geleneği devam ettiriyorlar,

Edremit Tahtakuşlar, Silifke Kırtıl köyünde Müze var.

İzmir Bademler köyünde 60 senelik tiyatro var.

Soma Kozluören ve Savaştepe Kongurca köylerinin Hıdırellez bayramı çık tanınmıştır.

Hemen her Tahtacı köyünde, mutlaka farklı bir yapı görmek mümkündür.

02.08.2016

 

Tarihe not düşelim…

ERDAL YILDIRIM

Yenikapı’daki mitinge gidenler, bir taraftan 15 Temmuzdaki Fetöcü askeri darbe girişimini protesto ettiler. Diğer taraftan da ırkçı, milliyetçi sloganlar atmaktan da vazgeçmediler. Zaten bu kitlenin nerdeyse tamamı yıllardır ümmet ve de adeta sürü mantığıyla iktidarı destekleyen iktidar partisi üyeleri ve sağcı iktidarlara her dönemde destek olan ırkçı muhalefet partisi üyeleri oldukları belli. Bunların tavrı inançları, toplumsal, siyasal anlayışları bakımından hiç şaşırtıcı değil.

Peki, ama demokrat, sosyal demokrat geçinenlere ne demeli? Ozanın türküde dillendirdiği gibi “bizden geçinenlere” ne demeli?

Bakın onlar, uluslararası ilişkilerde tüm itibarı sıfırlanmış AKP’ye yeniden itibar kazandırmak, koltuk değneği olmak, başkanlık sisteminin fiilen gerçek-leştirilmesine yardımcı olmak, onaylamak, bayrak sallamak, şapka takıp, hamidiye pet şişelerinden su içmek dışında neler yaptılar, ne(ler)ye ve kim(ler)e hizmet ettiler?

– Öncelikle yıllardır “Türkiye laiktir, laik kalacak” sloganı atan (ki, bu ülke hiç bir zaman laik olmadı. Slogan “Türkiye laik değildir, laik olacak” şeklinde düzeltilmelidir) sözde laik demokratlar İran örneği mitingin Kur’an okunarak başlamasını ve 2023 yılı olarak hedeflenen şeriatçı devlet özlemi için yapılan ön hazırlık çalışmalarını sadece seyrettiler.

– Yıllardır birlikte ülkenin zenginliklerini paylaşan, pasta küçüldüğü için rant peşine düşen cemaatçi kardeşlerin kavgasında taraf oldular.. (Bilinmelidir ki, Fetö’cü Fethullah Gülen Cemaatinden boşalan yerlere hızla Süleymancılar, Nakşibendiler, Menzilciler, İsmail Ağa Cemaatçiler, Işıkçılar, Tebliğciler, Aczmendiler, Yahyalı Cemaati, Cerrahi Cemaati, Haydar Baş ve Kırkıncı Hoca Cemaati gibi ve başkaca cemaatler dolacaklar, kadrolaşacaklar)

– OHAL rejimini onayladılar..

– İktidarın hak, hukuk ve adaletsiz tüm icraatlarını unuttular.

– AİHM Kararlarının dondurulmasını önemsemediler.

– Muhalif basına yapılan saldırıları görmediler.

– 17/25 Aralık yolsuzluk dosyalarını paspas altına attılar..

– Ayakkabı kutularındaki haksız kazançları, paraları unuttular…

– “Saraya soytarılar gider” sözünü yuttular.

– “Kaçak saray” dedikleri yere iskan verip meşrulaştırdılar.

– Darbe girişiminden sonra Camilerde örgütlenen, “tekbir tekbir” vaazlarıyla sokaklara salınan, Alevilerin, Kürtlerin, devrimcilerin yaşadığı semtlere saldıranlarla omuz omuza alanı doldurdular.

– Fetö’cü operasyonları bahane edip sol, sosyalist, devrimci, muhalif kesimlere karşı başlatılan “cadı avı“na onay verdiler.

– 6 milyon oy alan bir partinin dışlanmasını önemsemediler.. Buna bir de sıkılmadan demokrasiye sahip çıkma kulpu yapıştırdılar.

– Cumhurbaşkanının “isteseler de, istemeseler de Taksime o kışlayı yapacağız” sözünü duymazdan geldiler..

Sonuç olarak, 8 Ağustos Yenikapı Mitinginin tarihini bir yere not edelim. Zira AKP, MHP ve CHP’li yöneticilerin Yenikapı mitingi öncesinde kapalı kapılar ardında, gelecekle ilgili bazı pazarlıklar ve tasarımlar yaptıkları ve yakın zamanda bu üç partinin oluşturacağı bir “Milli Birlik Hükümeti” veya “Restorasyon Hükümeti” kurma fomülü üzerinde de epeyce yol aldıkları anlaşılıyor..

Emek cephesi, demokrasi cephesi, kendisini bu cephede gören her birey ve kurumun, kuruluşun biran önce yaşananlara karşı ortak bir duruş ve tavır alması son derece kaçınılmazdır..

Aşk ile..

8 Ağustos 2016

Kehanete gerek yok!

Darbe girişimi sonrasını, Erdoğan’ın kendi planını hayata geçirmek için fırsata dönüştürdüğü açık. “Diktatörlük geliyor” demek abartı değil. Durum tespitidir. Uzun zamandan beri Türkiye’nin gündemini işgal eden konu, darbe girişimiyle birlikte hızla bir realiteye dönüşmüş durumda. Darbeye karşı demokratik değerlerin öne çıkarılarak mücadele edilmesi yerine, muhaliflerin biat ettirildiği, etmeyenlerin biate zorlandığı bir atmosfere dönüştürüldü.

Korku ülkede ilklerine kadar hissettirildi.

Darbeye, gelecekte darbenin “önünü almak” adına yapılanlara bakılınca görülecektir ki; darbeye zemin hazırlayan anti demokratik uygulamaların resmi bir düzlemde yeniden örgütlenmektedir. Erdoğan darbesi yapılmaktadır. Kendisinden başka “demokrat” tanımayan bir akıl tutulmasıyla kılıçlar çekilmektedir. “… sıfır toleransla” başlayan hikaye Türkiye’nin sıfırlanması noktasına taşınmaktadır.

NATO üyesi, AB ile müzakere aşamasında olan bir ülkenin Meclisi bombalanmıştır. Bu kadar açık bir saldırı varken, dünya, uluslararası kamuoyu ses çıkarmıyorsa birileri dönüp kendisine bakmalıdır. “Ne oluyor”, “Niçin böyle oluyor” demesi gerekmektedir. Bu kadar yalnızlaşmanın ne anlama geldiğinin okunması, bilmesi önemlidir.

Avrupa’nın çıkarları üzerine kurulu siyasetini bir kenara tutarsak, bir geçmişi ve geçmişin kendisine bıraktığı tarihi bilgisi, Hitler’i, Musolini’si vardır. Seçimle gelmiş gitmemiş iktidarların milyonları katleden ve dünyayı ateş topuna çeviren realitesine tanıktır.

Almanya basını ilk günden, Reichtag yangınına atıfta bulundu. Gleiwitz Vakasına dikkat çekti. Avrupa medyası, “Türkiye’deki tüm veriler bunu desteklemektedir” dedi.

Böylesine bir resim ortadayken, destek beklemek abestir. Darbeye karşı demokrasiyi geliştirme yönünde atılan tek bir adım görülmemektedir. Aksine gelişmeler ise tüm hızıyla hayata geçirilmektedir. Saray’da CHP, MHP genel başkanlarının yan yana gelmesi ve biatlerini bildirmeleri dışında bir resim ortaya çıkmamıştır.

Darbeye zemin hazırlayan ve besleyen olgular görmezden gelinerek, bundan güç dengelerini elinde tutmak üzerine düzenlemeler yapılmıştır. Kürtlerle savaşın derinleştireceği vurgusu en üst perdeden dillendirilmiştir. OHAL hızla ilan edilirken, KHK’ler ardı ardına çıkarılıp on binlerce kişi tutuklanırken, işkence görüntüleri servis edilip, halk “demokrasi nöbetine” çağrılırken, HDP ve DBP’nin “Darbeye hayır, demokrasi hemen” diyerek başlattığı çadır nöbetlerine polis baskınları yapılmıştır.

Demokrasi güçlerinin, Kürtlerin kaygılarını giderecek hiçbir adım atılmadığı gibi, faşist, milliyetçi söylem ve ittifak etrafında toplanma çağrıları devam etmektedir.

Sokağa çağrılanlar Alevilerin, solcuların bulunduğu mahallelere saldırma girişiminde bulunmuştur. Basın üzerindeki onca baskıya, susturulmaya rağmen tek tek haberler şahsında geleceğe dair bizleri nelerin beklediği görülmektedir. Solcu akademisyenlerden, Eğitim-Sen’li öğretmenlere ve tabii ki HDP’li siyasetçilere yönelik tutuklamalar, baskı ve saldırılar artarak devam etmektedir.

Bu çağrıların bir savaş seferberliği olduğu açıktır.

Kendisinden olmayanı yok etmek, sindirmek üzerine kurulmuştur. Darbecilerin iddiası da budur. Demokrasi güçlerini “En iyi ben bastırım, yok ederim” demişlerdir. Erdoğan darbesi de aynısını söylemektedir. “Senden iyisini yaparım” demektedir.

Her darbede olduğu gibi, bu darbede Kürtleri, Alevileri ve solcuları hedefine koymuştur. Erdoğan şahsında örgütlenen bu gerçeklik önümüzdeki günlerde Türkiye’de daha derin yaralar açacaktır. Son yıllara sığdırılmış politikalarının sonuçlarını gördük. Güvensizliği ve birlikte yaşama kültürünü hedef alan bu yeni saldırgan dönemin sonuçlarını da hep birlikte göreceğiz.

Dersim’den Şengal’e kadınlar

ESRA ÇİFTÇİ

Uzun bir aradan sonra yeniden Dersim’e gitmek için yola çıkıyorum.

İnsanın köklerinin olduğu yere duyduğu özlem, sevgi şüphesiz anlatılamaz yaşanır. Her Dersim’e gittiğimde yaşadığım heyecan değişmiyor.

Elazığ havalimanından inip Dersim’e giden minibüse biniyorum. Yolcuların çoğu yurtdışından ve Türkiye’nin batısından gelen Dersimliler. Hepsinin yüzünde hüzün, mutluluk, geçmişe duyulan özlem ifadesi var.

Yol boyu olağanüstü hareketlilik bizi karşılıyor. Askeri araç konvoyu, yol kenarlarında bekleyen zırhlı araçlar 90’lı yılları aratmıyor. 135 kilometrelik yolu bir buçuk saatte alıyoruz.

Dersim merkeze ulaştığımızda iki yıl önceki kalabalık Dersim’de yok. Yine de kent canlı ve hareketli. Kent merkezinde askeri araçlar gidip geliyor ve helikopter hareketliliğine kimse şaşırmıyor. Kiminle konuşursanız konuşun, herkesin gündeminde darbe girişimi ve Erdoğan’ın OHAL uygulaması var. Dersim OHAL’in ne demek olduğunu çok iyi bilen bir kent. Dolayısıyla OHAL kelimesi bile ürkütücü geliyor.

16. Munzur Kültür ve Doğa Festivali için Dersim’deyiz. 1999 yılında ilki yapılan festivalin 16’ncısı bu yıl ne yazık ki savaşın gölgesinde düzenleniyor. “Birliğimiz dirliğimizdir dirliğimiz barışımızdır, doğama kültürüme ve irademe dokunma!” şiarıyla Dersim bölgesinden gelen ana ve pirlerin çıra uyandırması ve gulbanglarıyla başladı.

Dersimliler için kutsal olan Jara Gole Çetu’da gerçekleşen açılışa, Belediye Eşbaşkanları başta olmak üzere yüzlerce Dersimli katıldı.

Bir süredir Munzur Kültür ve Doğa Festivali’nin amacına uygun yapılmadığı için eleştiriler yapılıyordu. ‘Kültür festivalinden çok konser festivali’ yapılıyor deniliyordu. Yine Kirmançkînin az kullanılması bir başka haklı eleştiri konusuydu. Bu defa Dersim’in kimlik, inanç, doğa ve kültürüne uygun içeriği dolu dolu bir festival gördük.

Festival süresinde çok sayıda panel yapıldı. Benim de moderatör olarak katıldığım panelin konusu ‘Savaş ve Kadın’dı. Konu savaş ve kadın olunca konuşacak, anlatacak çok şey var. Kürdistan ve Dersim coğrafyasında yıllardır yaşanan savaşta ve savaşa karşı direnişte kadın en önde yerini aldı. Dersim gibi kadın mücadelesinin öncülerinin çıktığı kentte ise haklı bir gurur var. Bunların başında Zarife, Besê, Sakine Cansız, Gülnaz Karataş, Azime Demirtaş gibi isimler geliyor.

Bu nedenle olsa gerek kente gelen herkes istisnasız Sakine Cansız’ın mezarını ziyaret ediyor ve çiçekler bırakıyor. 

Dün de 3 Ağustos Êzîdî Katliamının 2.  yıldönümü idi. Dersim kadınları Şengalli kadınları unutmadı. Alevi inancında yeri ve önemi büyük olan “kadın dağı” olarak bilinen Zel Dağı’nın eteklerinde mum yakıp, niyaz dağıttılar. Zel Dağı aynı zamanda Düzgün Baba’nın kardeşi olduğu da rivayet edilir. 

Zel Dağı etekleri Özel Güvenlik Bölgesi ilan edildiğinden yasaklı bölge ama buna rağmen kadınlar yasaklı bölgeye girdiler.

Özellikle yaşlı kadınların ağıtları, gözyaşları Şengal ve Dersim’in gözyaşları gibiydi.

Onlar hem Şengalli kadınlar için, hem de 37-38’de katledilen kadınlar için ağıt yakıyorlardı.

Dağların Alevi kadınlar için büyük bir anlamı var. ‘37-38’de kadınlar Türk askerlerinin tecavüzüne uğramamak için o dağlardan kendilerini bıraktılar. Bununla ilgili pek çok yaşanmış gerçek öykü olduğunu da biliyoruz. En bilineni ise kırk Dersimli gelinin Türk askerlerinin eline geçmemek için kendini kayalıktan Munzur’a attıkları gerçeğidir. Gülnaz Karataş’ta böyle bir gelenekten geldiği için 1992 yılında Peşmerge ve Türk askerinin eline geçmemek için kendisini kayalıktan atarak yaşamına son verdi. Aynı geleneğin birçok örneğini Êzîdî kadınlarında da gördük.

Halen DAİŞ çetelerinin elinde 5000 Êzîdî kadını rehin tutuluyor. Êzîdî katliamını en iyi Dersimliler anlar. Musul ovasında Êzîdî (Şengal) dağına insanların göçü Dersim 1937-38 soykırımına benzetildi. Bize düşen bu kardeşlerimizin kurtarılması için mücadeleyi yükseltmektir.

İngiliz Başbakana “Aleviler ve Kürtleri koruyun”

Milletvekili Joan Ryan Türkiye’deki insan hakları durumunu gözlemesi için İngiltere Başbakanı Theresa May’e mektup yazdı.

Milletvekili Joan Ryan darbe girişiminden sonra Türkiye’deki Alevi ve Kürtlere yapılan saldırılar nedeniyle ülkedeki insan hakları durumunu kontrol etmesi için Britanya hükümetine çağrıda bulundu.

Ryan, İngiltere Başbakanı Theresa May’e yazdığı mektupta sözde Erdoğan destekçileri tarafından hedef alınan Aleviler ve Kürtlerin güvenliğiyle ilgili ciddi anlamda endişelerinin olduğunu ifade etti.

15 Temmuzdan bu yana yaşanan olayların, Türkiye’de ikamet eden Alevi ve Kürtlerin üzerindeki etkileri hakkında daha fazla bilgi edinebilmesi için, Britanya Alevi Federasyonu üst düzey temsilcileri ve Enfield’da yaşayan Alevi ve Kürt toplumuyla buluştu.

Enfield İşçi Partisi Milletvekili Joan Ryan, “Türkiye’deki yükselen gerginlikten sonra Aleviler, Kürtler ve gözaltına alınanlara karşı işlenen kötü muamele ve taciz/istismar raporlarından sonra Türkiye vatandaşlarının temel hak ve özgürlüklerin korunmasını ve devam ettirmesini sağlamak çok önemli. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın olağan üstü hal kararı ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin içindeki bazı hükümlerini askıya alması ile Türkiye’nin uluslararası insan hakları yükümlülüklere uyduğundan emin olma görevi İngiliz hükümetine düşüyor. İngiliz Parlamentosundaki Alevi Sekretaryası (All Party Parliamentary Group) Başkanı ve bulunduğum bölgedeki Alevi, Kürt ve Türk toplumların önemli bir temsilcisi olarak Türkiye’deki gelişmeleri yakından takip edeceğim ve ülkedeki barış, demokrasi ve yasal hükümlülüğünün sağlanmasını desteklemeyi sürdüreceğim.” dedi.

Düzgün Baba 

Bir masalın orta yerinde, biçare halinizle, efsunlanmış bir yüceliğin orta yerinde kötülüklerden bir dua ile kurtulabilmenin gerçek olabilmesi arzusuyla gerçek ve gerçeküstülük arasında gidip gelen bir sarkaç misali kalbinizi dinlendirirken buluyorsunuz kendinizi.

Ortada çok ciddi konular var, mesela cumhurbaşkanı seçimleri gibi. Ama ben yine de bunlardan bahsetmek istemiyorum. Bu kadar eğri büğrü, eğilip bükülen modern zaman insanından değil, Düzgün Baba’dan bahsetmek istiyorum.

Düzgün Baba, Dersimli Alevi Kürtlerin inandıkları en önemli mitolojik kahramandır. Aynı zamanda Xizir’dır. Ona karşı derin bir inanç ve saygı vardır.

Düzgün Baba’nın sır olduğu dağ, her yıl, ona inanan ve inanmayan binlerce insan tarafından ziyaret edilir, kurbanlar kesilir, dualar edilir, dilekler tutulur.

Geçtiğimiz hafta hiç hesapta yokken programımda beliriverdi Düzgün Baba’yı ziyaret etmek. İlk kez görecektim. Çok heyecanlıydım. Çocukluğumda defalarca dinlediğim, hayallerimde canlandırdığım, insanlığın kurtarıcısı Xizir’ın dağına gidecek, onun dokunduklarına dokunabilecektim.

Kimseler görmeden küçücük bir kız çocuğu oluverdim. Saçlarım her iki yandan belik belik sarktı omuzlarımdan, ellerim ve ayaklarım küçüldü. Yollar uzadı, mesafeler büyüdü. Gök uzaklaştı benden.

Düzgün Baba ziyaretine ulaşmak kolay değil. Yüksek ve zor çıkılan dağları aşıyorsunuz. Bu zorluk kolay yoldan değil, kahır çekerek inancını gerçekleştirmekle ilgili.

Dersim’in yılan gibi kıvrılan yollarını aşığı inip yukarı çıkarak aşıyorsunuz. Düzgün Baba’nın yakınına kurulan kalekolun yanından geçerek cemevinin olduğu yere ulaşıyorsunuz.

Kurban kesenler bu cemevinde kesip yemeği pişiriyor ve orada olan herkes yemeği yiyor. Cemevi yüksek dağın eteğinde kurulmuş. Bundan sonrasını yaya çıkıyorsunuz. Dimdik yükselen bir dağı tırmanıyorsunuz.

Az sonra sizi Düzgün Baba’nın kız kardeşi olan Heskar’ın çeşmesi karşılıyor. Düzgün Baba ziyaretinin olduğu dağın hemen yanında üç kız kardeşten biri olan Heskar’ın dağı var. Heskar ve Düzgün Baba’nın dağlarının tam karşısında ama uzakta iki dağ var, onlar da diğer iki kız kardeşin dağları, onların adını taşıyor: Karsni ve Zelê dağları. Dört dağ da kutsal ve ziyaret.

Heskar’ın çeşmesinden su içip dinlenerek yolunuza devam ediyorsunuz. Sahiden yorucu bir yolculuk asıl şimdi başlıyor. Toplamda 2-2,5 saat sürüyor ziyarete ulaşmak.

Çeşmeden sonra ilk dağın zirvesine ulaşıyorsunuz. Sizi bir kaya parçası karşılıyor. O Heskar’ın kayası. Orada dilek diliyorsunuz. Dinleniyorsunuz. Şimdi ikinci etap başlıyor. Önce dağın tepesinden yürüyüp

ikinci ve çıkması zor olan dağa doğru yol alıyorsunuz. Zorlu tırmanışın ardından iki kayanın üçgen şeklini almış aralığı sizi karşılıyor. Bu Düzgün Baba’nın kapısı. Üç kez öpüp dua ediyorsunuz, içinden geçiyorsunuz. Sonra Düzgün Baba’nın dirseği sizi karşılıyor. Bu, dirseğinizin içine girdiği bir oyuntu.

Az sonra dağın tepesindesiniz, sizi Düzgün Baba’nın devasa mezarı bekliyor. Mezar insan boyunun çok üzerinde büyüklüğe sahip.

Kürtçe Qurç denen, çeşitli boylarda taşların üst üste yığılmasıyla oluşmuş bir Qurç mezar. Elinize üç adet taş alıp bu mezarın etrafında üç tur dolanmanız gerekiyor. Tura başlamadan mezarı öpüyorsunuz. Her turda bir dilek tutup, avucunuzdaki taşları sırasıyla mezarın üzerine bırakıyorsunuz.

Mezarın yan tarafında mum yakılıp dilek dilenen bir yer var. İsterseniz mum da yakabiliyorsunuz. Orada yakılmış mumlar var, siz de dileğinizi tutup aynı mumu yakıyorsunuz. Birbirini tanımayan insanların aynı mumu yakıp dilek dilemeleri beni çok etkiledi.

Nihayet Düzgün Baba’nın 40 gün yaşayıp sır olduğu yere doğru dağın tepesinden geldiğiniz yönün tersine inmeye başlıyorsunuz. Küçük bir sol ve Düzgün Baba’nın mekânındasınız. Yüksek bir dağ başı ve uçurum aşağı bir “mağara.”

Düzgün Baba’nın yattığı yer, yastığı, bağlaması sizi ilk karşılayan oluyor. Ardında ayak izi. Küçük bir iz. Yüksek ve kaygan taşlara tırmanıp mum yakılan yere geçiyorsunuz. Bu kısımda eğilerek durabiliyorsunuz. Yan tarafta kim bilir hangi derdine derman arayıp, hangi sorununun çözülmesi için Düzgün Baba’ya üst üste yığılmış halde bırakılan vesikalık fotoğraflar var. Düzgün Baba koynuna bırakılan tüm fotoğrafları yağmurdan, rüzgârdan korumuş, saklamış. Giden herkes aynı saygı ile bakıyor tanımadıkları onca insanın fotoğraflarına.

Mağaranın en yüksek yerinde ve dibinde avuç içi kadar büyüklüğü olmayan su birikintisi ise Düzgün Baba’nın çeşmesi. Oraya giden kişi eğer temiz kalpliyse çeşmenin suyu artıyormuş.

Suyun arttığına tanık olmadım ama oradaki herkes sırayla ancak oturarak ve tutunarak durabildiği yerden parmağına yükleyebildiği bir damla suyla dudaklarını kutsayabildi.

Bir masalın orta yerinde, biçare halinizle, efsunlanmış bir yüceliğin orta yerinde kötülüklerden bir dua ile kurtulabilmenin gerçek olabilmesi arzusuyla gerçek ve gerçeküstülük arasında gidip gelen bir sarkaç misali kalbinizi dinlendirirken buluyorsunuz kendinizi.

Birbirini tanımayan onca insanın orada, Düzgün Baba’nın mekânında nasıl da etinden, derisinden, nefsinden sıyrılıp kendisini yenilediğine şahit oluyorsunuz.

Düzgün Baba’ya gitmediyseniz gidin. Orada sizi annenizin ya da ninelerinizin masalları ve o masalların kahramanı karşılayacaktır. Bir süreliğine siz de o masal kahramanları arasında gezip dolaşıp, sohbet edeceksiniz. Masalınız yeni bir kahraman kazanmış olacak.

Tüm bunları bana gönüllü eşlik eden klavuzum Ekrem’den öğrendim. Kendisine huzurlarınızda teşekkür ederim.

Bu zor zamanda Xizir hepimizin yoldaşımız olsun.

19.06.2014

Kriz Dönemlerinin Sevilen Silahı: Cadı Avı

ERDAL YILDIRIM 

Êzidi Kadınların Çığlığına, Alevi Kadınlar Dersim Zel Dağı’ndan Ses Verdi

Alevi kadınlar, 3 Ağustos 2014 yılında Şengal’ de yaşanan Êzidi katliamının 2. Yıl dönümünde Dersim Zel Dağı’na yürüdü.

Aralarında DAD Eş Genel Başkanı Ayten Şimşir, Dersim DBP İl Eş Başkanı Hülya Yer ve Dersimli Kadınların olduğu Dersim Kadın Platformu Zel Dağı’na yürüyüş gerçekleştirdi.

Şengal Katliamı protesto etmek için kadınlar, Aleviler açısından kutsal sayılan, halk arasında Kadın Dağı olarak da bilinen Zel Dağı’na yürüyüş gerçekleştirilerek burada katliamı kınadı ve katledilenleri andı. Özel Güvenlik Bölgesi gerekçesiyle yasaklanan Zel Dağı’na yürüyüş yapan kadınlar yasak dinlemeyerek, en yakın Nişange’ye kadar ilerledi. Nişange’ye ulaşan kadınlar burada anma gerçekleştirdi.

Êzidi Kadınlarla acılarımız ortak !

Dersim Kadın Platformu  Zel Dağı’na yürümelerinin sebebini  ” Şengal’ de Êzidi kadınlar başındaki Işid belasından kurtulmak için kendileri için kutsal sayılan Şengal Dağı’na tırmanıp sonra da kendilerini Işid çetelerinin eline geçmemek için Şengal Dağı’ndan attıkları gibi biz de onları hatırlamak adına bu dağa yürüdük dediler.

Acılarının ortak olduğuna dikkat çeken kadınlar;’’ Dersim 38 Katliamı’nda kadınlar askerlere teslim olmamak için bu dağa sığındı ve teslim olmamak için bu dağdan kendilerini uçuruma attılar. Dersimli kadınlar 37-38 katliamında tıpkı Êzidi kadınlar gibi acılar yaşadılar, Zel Dağını tercih etmemizin nedeni Dersim’in Şengal’e benziyor olmasıdır. Dersim katliamında da çok sayıda kadın o bölgede onurlarını koruma adına kendilerini orada kayalıklardan attılar” diye belirttiler.  Êzidi kadınlar da 3 Ağustosta Işid çetelerine karşı, tıpkı Dersim 37-38 de Besê gibi Zarife gibi katliama karşı direnmeyi seçti. Şengalli kadınlarla Alevi kadınların ortak acılar yaşadığını ifade ettiler.

Êzidi Kadınların Çığlığına Alevi Kadınlar Zel dağı’ndan ses verdi.

Şengal Êzidi Kadın Meclisi 3 Ağustos’un “Kadın Kırımı ve Soykırıma Karşı Uluslararası Eylem Günü” olması yönünde çağrıda bulunmuştu. Alevi kadınlar da Ezidi kadınlarla dayanışma ve mücadeleyi yükseltmek için Dersim Zel Dağı’ndan Şengal’e mücadeleyi yükseltme çağrısı yaptı. Dersim Kadın Platformu da 3 Ağustos “Kadın Kırımı ve Soykırıma Karşı Uluslararası Eylem Günü” olarak kabul edilmesini istedi.

Bu çağrıya saat 11:00 de Zel Dağında 1 dakikalık saygı duruşu ile ortak olan Alevi kadınlar çıralarını Êzidi kadınlar için yaktı. Bir daha böyle büyük acıların yaşanmamsı için yakılan çıralar ve niyazlarla birlikte dayanışma çağrısında bulundular.

 

Kadınlar her yerde elele vermeliler, birlikte mücadele etmeliler !

Burada platform adına kısa bir açıklama yapan Berna Çelebi ise tarih boyunca soykırıma uğrayan Êzidilerin 21. yüzyılda İşid tarafından korkunç bir kıyım ve vahşete uğradığını ifade etti. Çelebi “Bugün Şengal Dağı’nda yaşayan Êzidi halkı, kolektif iradelerini ortaya koyarak halk ve Kadın Meclislerini oluşturmuş, bize yaptıkları çağrıyla dünya kadınlarını kadın kırımına karşı mücadele gününe öncülük etme aşamasına gelmiş durumdadırlar. Yine; meşru savunmanın bir hak olduğundan hareketle, kendi savunmalarını örgütleyerek, soykırım ve saldırı riski altında olan tüm dünya halklarına örnek teşkil etmektedirler” şeklinde konuştu.

Dersim DBP İl Eş Başkanı Hülya Yer ise,  Êzidi kadınlara yapılan katliamın bir benzerinin 37-38 Dersim katliamında bu dağlarda yapıldığını hatırlatarak, burada tüm katliamları kınadıklarını belirtti. Yer; ‘’Işid çetelerinin Êzidi kadınlara yaşatmış olduğu o barbarlık, o zulme karşı Dersimli kadınlar, Alevi kadınlar olarak bizler de alanlarda olacağız. Şengal’ de yaşanan katliamdan sonra şu an çok sayıda kadın halen de kayıp ve çok sayıda kadın da onurlarını korumak adına intihar ettiler. Oradaki kadınlar köle pazarlarında satıldılar. Katledildiler, taciz ve tecavüze maruz kaldılar. Bu psikoloji ve ruh halini katliam ve kırımı Dersimli kadınlar çok iyi biliyor.’’ Dedi. Kadınların tüm saldırılara karşı birlikte mücadele etmesi gerektiğini vurgu yapan Hülya Yer;  “Kadınlar bu dünyada el ele vermedikçe, Êzidi kadınların yaşadıklarını hissetmedikçe, Kürt kadınının acısını kendisinde hissetmedikçe, Alevi kadınının acısını kendisinde hissetmedikçe herkes bu kaderi yaşayacaktır. Bizler artık bu tür kaderlerin yaşanmaması için birlikte mücadele etmeliyiz.’’ Dedi.

Alevi Kadınlar anmadan sonra Zel Dağı’ndan Dersim’e döndü.

hç /Alevinet

Cumhuriyet, TBMM ve Din

MUSTAFA ELVEREN

29 Ekim 1923’te kurulan Cumhuriyet’in temelleri Türk-İslam sentezi felsefesi üzerinden atılmıştır. Yani tek devlet, tek millet, tek din mantığı esas alınmıştır.

Padişahlık rejimi kaldırılmış, ülke Cumhuriyete geçmiştir. Ancak, cumhuriyetin birçok kuralı işletilmemiştir. Sadece göreceli bir meclis oluşturuldu ve adına da demokrasi denildi. Ne yazık ki bugüne kadar bizi hep böyle oyaladılar.

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin son 50 yıllık tarihinde meydana gelen birkaç olayı göz önüne aldığımızda nasıl bir demokrasiye sahip olduğumuz ortaya çıkıyor.

Dönemin Türkiye İşçi Partisi Milletvekili Çetin Altan Meclis kürsüsünde ünlü şair Nazım Hikmet’i övdüğü için TBMM çatısı altında korkunç bir saldırıya uğradı.

Leyla Zana’nın meclis kürsüsünde ettiği milletvekili yemininde Türk ve Kürd halklarının kardeşliğini vurgulayan Kürdçe bir cümle kurduğu için milletvekilleri tarafından masalar yumruklanarak psikolojik linçe maruz kaldı. Üstelik on yıl cezaevinde yatırılarak bedel ödetildi.

Merve Kavakçı Meclis genel kuruluna türbanlı girdiği için yine milletvekilleri tarafından masalar yumruklanmak suretiyle psikolojik linçe tabi tutuldu.

İşte Türkiye Büyük Millet Meclisi böylesi bir gelenekten geliyor. Böylesi gelenekten gelen bir mecliste evrensel çerçevede demokrasi çıkar mı?

Ne yazık ki kötü mirası olan meclise, darbeler geleneğinden gelen orduya sahip olan bir Türkiye gerçeği ile karşı karşıyayız.

İşte demokrasinin gelişmediği ülkelerde toplumlar “Demokrasi” denilen şeyle kendilerine benzeyen yöneticilerini belirlerler.

Diğer taraftan; birçok ülkede olduğu gibi Türkiye’de de dinin devletin kontrolünde olduğu bilinen bir gerçektir. Dolayısıyla devlet kontrolüne giren her din halk üzerinde bir nevi afyon etkisi yaratabilir.

Hal böyle olunca da cemaat-tarikat-siyaset bağlamında birçok örgütlemenin oluşması önlenemez.

Taliban, El Kaide, IŞİD vb. İslami olduğunu iddia eden örgütler için TBMM’de hep şu tez ileri sürüldü; “Onların geçek İslam’la alakası yok, İslam’ı yanlış yorumluyorlar.” Peki! Eğer öyle ise, İslam’ı doğru yorumlayan kimler? Suudi, Katar, Masır, İran… Kim acaba!

Irkçı ve gerici sistemlerle yönetilen bir ülkede halklardan bahsetmek mümkün değildir. Dolayısıyla bu tür sistemlere karşı demokrasi mücadelesi kaçınılmaz olur.

Papazın durumuna düşmemek için; Liberal demokratların, sosyal demokratların, sosyalistlerin, Kürdlerin, Alevilerin, demokrat Müslümanların, ezilen tüm azınlıkların ve emekçilerin yani tüm demokratik sivil toplum örgütlerinin çok acilen birlikte mücadele etmeleri gerekir. Aksi halde bir şafak vaktinde polis sizi-bizi almaya geldiğinde papaz gibi çaresiz kalabiliriz.

Dün; Hallacı Mansur, Pir Sultan, Seyit Rıza, Mazlum Doğan, Yılmaz Güney, Hrant Dink ve Ahmet Kaya’nın yaşamını ve mücadelesini günümüze nasıl taşıdıysak, bugün de, yarın da aynı şekilde mücadele sürecektir.

02.08.2016

*Em. Öğrt.