Ana Sayfa Blog Sayfa 6278

Böyle Buyurdu… : Alevileri….

 

“Eyvah, geliyorlar!

-“Kimler…”

-“Cami’den çıkanlar, Mahalleye geliyor…”

-“Herkes sopasını alsın!”

-“Sopa mı? Onlar silahlı ve satırlı…”

-“Olsun, en azından kendimizi koruruz…”

-“Çocuklar, onları ne yapacaz…?”

-“Biz evin önünde bekleyelim…”

-“Bir kısmımız da…”  

***

Kuşkusuz 15 Temmuz gecesi sol mahallelerde bunlar yaşanıyordu. Diyaloglar aynıydı, mekan farklı…

O gece ben Almanya’daydım. Ama bu diyaloglara tanıklık ettim, telefonla aradığım Küçükarmutlu’da oturan ailem tam da bunları yaşıyordu!  Tıpkı diğer mahallelerde yaşayanlar gibi!

***

Ellerinde satırlar, Büyükarmutlu camisinden çıkanlar ‘terörist’ belledikleri Alevileri kesmeye geliyorlar, Cami’den yapılan cihat çağrısı, böyle buyurdu!

Namlunun ucunda Küçükarmutlu, hem ‘teröristler,’ hem Aleviler…! Kabus bir gece, köprüden silah sesleri geldikçe Küçükarmutlu halkı da kendini korumak için direniyordu.

Eline sopasını alan eli satırlı bir grup ‘dinci’leri durdurmak için otobüs durağına akın etti.

‘Darbe Girişimi’inin asıl amaçlarından biri olan ‘öteki’ni yok etme tehdidi artmıştı. Hedef belliydi, böyle bir kaos ortamında ilk yok edilecekler listesi Aleviler, Kürtler, solcular, sol mahallelerdi…!

***

15 Temmuz… Üzerine çok konuşuldu, çok tartışıldı. Ardında binlerce tutuklu, yüzlerce ölü… Ve “Demokrasi şöleni…” bıraktı.  Ama ne olduysa yine namlunun ucunda Aleviler vardı.

Malatya Paşa Köşkü mahallesinde Erdoğan’ın sokağa çağırdığı kitlesi Alevileri hedef almıştı. 15 Temmuz gecesinden başlayan provokasyonlar günlerce sürmüştü. Gazi mahallesinde çatışmalar, çeşitli mahallelerde sokağa çıkan ‘dincilerin’  Alevilere yönelmesi…

***

Ne garip ki biz senaryoyu daha önce defalarca gördük. Bu filmi 60’lardan bu yana da izliyoruz. Kötü senaryonun iyi oyuncuları… ! 78’de Maraş katliamında, 80’de Çorum katliamında defalarca izledik. 80 Darbesi üzerimizden silindir gibi geçtiğinde, sürgün edildiğimizde, yandığımızda, yakıldığımızda, yaktıklarında…  Defalarca yaşadık.

Biz 93 Sivas’ta yanıp dirildik; biliyor musunuz? Siz yakın diye buyurdunuz, yandık ve dirildik!

Bu coğrafyanın her köşesinde zulümlerinize karşı direndik. 15 Temmuz gibi! Biz bu ülkede çok darbe gördük, her bir darbeye karşı duruşumuz bellidir! Peki de,  siz bu ülkenin her kaosunda neden Alevileri hedef alıyorsunuz? Kim buyurdu size?

Böyle buyurdular demek! Buyursunlar, biz buradayız!  Çünkü darbeye de karşıyız diktatörlüğü de… Ancak her defasında Alevilerin hedef gösterilmesine de!

***

15 Temmuz gecesi pek çok mahallede başlayan olaylar; Camilerden yapılan cihat çağrısı neyi hedefliyordu bilinmez ama  görünen o ki metnin alt okuması, “darbeye karşı Alevileri yok edin” idi… Darbe girişimini kim yapmıştı ki Aleviler hedef gösterildi? En çok darbeden dolayı bedel ödeyen Aleviler değil miydi?  Ülkedeki en küçük kaosun sonucunu Aleviler neden ödüyordu?

***  

Bir algı operasyonla karşı karşı kaldık. Büyük bir cehaletin ortasında, öylece… Korkumuz mahalleleri basanlar değildi, korkumuz cehaletti!  Verilen “As de asalım, kes de keselim” mantığına karşı verilen  vicdan mücadelesiydi. Oysa, onların buyruklarına itaat etmeyenlere fatura çoktan kesilmişti.

***

15 Temmuz, adına Darbe Girişimi deyin ya da karşı darbe… Darbelerden nasibini almış bir toplumu darbeyle korkutamayacağınız gibi, yakmakla bitiremediklerinizin mücadelesi de, yeni başlıyor!

Türk ordusunun darbeci geleneği

MEHMET ŞEKER

Türk Ordusu (TO)’nun en belirgin özelliği darbeciliğidir. Türkiye’deki darbelerin tümünde TO’nun imzası bulunmaktadır. Sivil görünümlü darbeler de TO’nun bilgisi ve dahli olmadan olmamıştır. Elbetteki TO’nun bütün fertlerini kastetmiyorum. Ama belirleyici olan TO’nun emir-komuta ilişkisi çerçevesinde gösterdiği duruşudur. Bu anlamda rahatlıkla diyebiliriz ki, bugün sergilenen darbe ortamında da darbe yapan ve engellemeye çalışan askeri kesimler yine aynı kuralı bozmamış ve reflekslerini TO’nun eylem geleneğine uygun olarak ortaya koymuştur.

Cumhuriyet Tarihi boyunca darbelerden zarar gören kitlelerin darbe karşıtı bir tavır sergilemesi doğaldır. Kitleler bu tecrübeyi bizzat yaşayarak edindiler. Hangi söylem ve gerekçelerle gelirse gelsin, darbelerin belli bir iç-dış çıkar zümresinin dışında hiç kimseye bir yararı olmaz. Bu seferki darbe karşıtı refleks de ayrıca detaylı bir araştırma ve analize muhtaçtır. Ancak bu karşı refleksin son derece olumlu bir yanını teslim etmek gerekir. Şimdiye kadar olduğu gibi darbe ve darbecilere teslim olma anlayışı tamamen sarsılmış, kitleler cesaret kazanmıştır. 14 yıllık hükümeti süresince kendisini hiçbir şekilde güvencede hissetmeyen AKP-Hükümeti, iktidar olabilmek için belli bir güce dayanma gereksinimi duymuş ve bunun arayışı içine girmiştir. Bu nedenle Gülen Hareketinin palazlanıp örgütlenmesinin gelişmesine ortaklığının gereği olarak çanak tutmuştur. Gülen ile çıkarlarının çatıştığı noktada yeniden orduya yaklaşmış, polis teşkilatında hızlı bir temizlik hareketi ile özel güvenlik birimlerinin kurulmasını hızlandırarak Gülen Cemaati’nin buradaki etkinliğine karşı tedbir almıştır. Bugünkü atmosferden geriye bakıldığında olumlu bir faaliyetmiş gibi görülen bu ’’tedbir’’ neticesinde görevlendirilen emniyet mensuplarının halkın en doğal demokratik istemleri karşısında ne kadar acımasız ve düşmanca bir tavır sergiledikleri unutamayacağımız örneklerle doludur. Erdoğan’ın özellikle de Gezi-sürecinde, ’’%50’yi zor tutuyorum’’ sözünün bir provası ve dinin siyasete nasıl alet edildiğini okunan selalardan görmüş olduk. Selalar vererek katliama uğratılan Alevi toplumunun bir ferdi olarak her sela sesini duyduğumda, ’’Acaba şimdi kimleri katledecekler?’’ diye dehşete düşmüşümdür. Daha önce ’’PKK’lı teröristlerin cenaze namazı kılınmaz’’ diye verilen fetvaların aslında sisteme ve gidişata karşı olan herkes için geçerli olduğunu da öğrenmiş olduk. Bununla da yetinilmedi ölüye bile hakaret edilerek ’’Hainler Mezarlığı’’ devreye sokuldu. Toplum psikolojisiyle hareket eden kitlelerin darbecilere karşı tetikte olması, sivil yönetimden yana tavır koyması elbette olumlu bir tavırdır. En azından darbecilere etkin bir mesaj verilmiştir. Ama bunun karşılığı ’’İdamın tekrar getirilmesi’’ ya da ’’Hainler Mezarlığı’’ olamaz ve olmamalıdır. Siyaset uğruna toplumsal değerlerle oynamak ateşle oynamaktır. Bu kalkışma ve karşı tedbirin ideolojik arka planı ayrı bir yazı ve tartışma konusudur. Ölçümüzün demokratik öz ve prensipler olması gerekir. Aksi halde telaffisi zor hatalar yapmak kaçınılmaz olur.

TO’NUN ESAS GÖREVİ

Bir ülke ordusunun temel görevi ülkeyi dış saldırı ve düşmanlara karşı korumaktır. Ancak TC her ne kadar bu söylemi sürekli tekrarlayıp dursa da, bu sadece yanıltmaya yönelik bir işlev görmekten ileriye gidememiştir. Kuruluşundan beri TC’de ordunun temel görevi iç muhalefeti bastırmak üzere dizayn edilmiştir. Ordunun bugüne kadarki katliam ve saldırılarına bakıldığında hepsinin iç muhalefeti bastırmaya yönelik olduğunu görmekteyiz. Koçgiri, Zilan, Ağrı, Dersim katliamları, 1961, 1971, 1980 ve sonraki darbe girişimleri bunların başında gelir. 1 Mayıs Taksim, Malatya, Maraş, Çorum, Sivas, Sivas, Gazi vb. katliamların tümü TC’nin bizzat dahli ya da teşvik ve göz yummasıyla gerçekleştirilmiş ve her seferinde de esas itibariyle sol muhalefeti bastırmaya, yok etmeye yönelmiştir. (IŞİD’in yaptığı katliamların üstündeki koruyucu perde aralandıkça daha çok bilgi ve veriye ulaşılacaktır.) Sivil görünümlü seçimlerin yapılabildiği zamanlarda da TO sürekli siyasetin içerisinde olmuş ve aktif müdahalede bulunmuştur. Askerler tarafından yapılan müdahalelerin yöntemi de askeri olmuş ve şiddet içermiştir. Başka bir deyişle, yaşadığımız günlerdeki şiddet ortamının nedeni, sistemin bir türlü sivilleşememiş olmasıdır. Siyasiler vitrini süslemiş ama sistemin gidişatını askerlerin baş rolü oynadığı DERİN DEVLET belirlemiştir. Milli Güvenlik Kurulu toplantılarının her toplantısında değişmeyen bir özellik vardır. Toplantıya gelen her askerin önünde kocaman bir dosya duruyorken, sivil siyasetçiler misafir-seyirciler gibi oturmaktadır. Bugün günah keçisi olarak ortaya sürülen ve her kötülüğün nedeni olarak sunulan Fethulah Gülen de dahil, devletin içine dini akımların sızmasını sağlayan yine bu derin devlet olmuştur. Gelişmekte olan devrim-demokrasi mücadelesini bastırmak için ABD’nin Yeşil Kuşak politikasına uygun olarak dinci kesimler alabildiğine desteklenmiş ve kadrolaşmaları sağlanmıştır. 1980 darbesinin asker kadroları din derslerini zorunlu hale getirerek dinci kadroların devlete sızmasını bizzat sağlamışlardır. Kontrolu elden kaçırmayacaklarını sanan silahlı kesimler giderek bu dinci akımlar tarafından ablukaya alınmış ve ortak çıkarlar noktasında işbirlikler doğmuştur. Bugün yapılan darbe silahlı kuvvetlerin sadece bir kesimi tarafından değil, tüm emir-komuta zincirinin bilgisi dahilinde olmuştur. Komuta kademesi beklemede kalmış ve darbenin gelişme çizgisine göre taraf belirleme yoluna gitmiştir. Zamanla bunu daha da iyi anlayacağımızı sanıyorum. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ’’Dereyi geçerken at değiştirilmez’’ söylemi buna işaret etmektedir. Bütün dizginleri eline henüz alamıyan hükümetin koalisyon yapmak dışında başka çaresi de yok zaten. Askeri garnizonların etrafının belediye iş makinalarıyla tutulması ve Başbakan’ın ’’Tüm askeri garnizonları yerleşim merkezlerinin dışına taşıyacağız’’ yollu açıklamaları ile Erdoğan’ın Genel Kurmay Başkanlığı ve MİT’i kendisine bağlama istekleri olası başka bir darbeye karşı duyulan tedirginliğin ifadesidir.

Darbe yapanların ’’Hain, darbeci teröristler’’ olmaları dışında onların ideolojik arka planları hakkında bilinçli olarak hemen hemen hiçbir açıklama yapılmamaktadır. Mahkeme safhasında da görüleceği gibi darbeyi yapan askerler ile karşı duranlar arasındaki esas tartışmanın Kemalizm konusunda geçeceği kesin. Her kesim de kendisinin esas Kemalist olduğundan dem vuracaktır. Mustafa Kemal Atatürk’e zamanında ’’Veled-i Zina’’ diyen bir anlayışın mensupları, başı sıkıştığında AKP binalarını metreler büyüklüğündeki Atatürk resimleriyle donatmışlardır. Burada sergilenen tavır olası bir restleşmede bu işte ben de varım demek içindir. Darbe karşıtları bu ’’Hain, darbeci teröristlerin’’ dindar-şeriatçı olduklarını, ’’Demokratik Cumhuriyet’’in yerine dini kuralları esas alan bir sistem inşa etmek istediklerini söyleyememektedirler. Çünkü gerçekler başka. Mesele aynı yerden beslenen iki kesimin iç-dış ittifaklarıyla birlikte devlet olanaklarını kendi lehine kullanma arzusudur. Ergenekon sürecinde başlatılan yargılamalar döneminden bu yana yapılan tüm hesaplaşmalar darbecilerin kendi aralarındaki hesaplaşma olarak ortaya çıkmakta ve her iki kesim de Kemalisttir. Çünkü hiçbir askeri cunta Kemalizm’i ve Atatürk’ü yadsıyarak iktidarda kalamaz ve darbe yapmağa da yönelmez. TO’na başka bir ideolojik altyapı ile yaklaşan bir yönetimin de TO’nun desteğini alması en azından şimdilik olanaksızdır. 2000’li yıllardan bu yana izlendiğinde görülecektir ki, devlet içindeki bu sızma/süzme faaliyetinin teşvik, destekçi ve suç ortağının AKP’nin bizzat kendisi olduğu görülecektir. Gülen Hareketi esasen 70’li yıllardan bu yana bizzat devlet yöneticileri tarafından desteklenerek dünya ve Türkiye’de palazlanarak büyüyüp gelişmesi sağlanmıştır. Bu büyüme ve nüfuz sayesinde Gülen Hareketi ABD gibi bir süper güç tarafından muhatap olarak kabul ve müsamaha görmüştür. Ya da ABD tarafından ortaya sürülen bu hareket Türkiye’de bizzat devlet erkanı tarafından kabul ve destek görerek gelişip büyümesine olanak sağlanmıştır. Her iki halde de devletin müsamaha ve kollaması esas olmuştur. AKP-Fethullah Gülen ortaklığındaki çatlakların büyümesi neticesinde devlet içindeki destekleri giderek azalan AKP, Gülen Hareketine kaptırdığı silahlı desteğin tehtidini dengelemek amacıyla Ergenekon ve diğer davalardan yargılanan askerleri seri bir şekilde serbest bırakıp koalisyon yapmıştır. Böylece askeri vesayet siyasetin her iki kampı üzerinde yeniden tahakküm kurmaya başlamıştır. Bunu en açık biçimde Doğu Perinçek, ’’Şu anda bizim konseptimiz uygulanmaktadır’’ sözleriyle dile getirdi. İçlerinde Veli Küçük benzeri askerlerin de bulunduğu kesim yargılanırken Kürt siyasal hareketi ve destekçilerine karşı 35 yıldır sürdürülen savaşta ve toplumsal olaylardaki suçları asla gündeme gelmemiş, sadece darbecilikleri konu edilmiştir. Her ne hikmet ise askerlerin birbirlerine karşı Kemalizm konusundaki sessizliği ile AKP-Gülen kapışmasında, her iki kampın din istismarlığı konusundaki sessizliği yöntem itibariyle birbirine tıpa tıp uymaktadır.

Başta Sosyal Demokratlar olmak üzere, siyasi partilerin de devletin askeri geleneğine teslim olması, sistemin demokratikleşmesinin önünde önemli bir engel teşkil etmiş, kitlelerin ’’Şeriatın kestiği parmak acımaz’’anlayışıyla devlete kul edilmesi sağlanmıştır. Devletin esas niteliğini kavramayan kitleler kendilerine yakın partileri desteklemek suretiyle demokratik görevlerini yerine getirdiklerine inanıp bununla yetinmiş ve seçtikleri partilerin pratiklerini sorgulamamışlardır. Bunun en acı tecrübesini de başta Kürt Halkı olmak üzere Aleviler ve diğer muhalif kesimler yaşamıştır. Dini ve feodal geleneklerin desteklendiği Ağa-Din-Devlet ilişkisiyle Kürtler, Cumhuriyet ve laiklik yalanıyla Aleviler ve diğer muhalif kesimler sürekli olarak aldatılmıştır. Bir taraftan Diyanet İşleri Başkanlığı aracılığıyla yapılan din istismarıyla dindar kesimler denetim altına alınıyorken, Alevilere de bir taraftan ’’Şeriat gelir’’ korkusu yaymak suretiyle yıllarca aldatırken diğer taraftan da Türk-İslam-Sentezi çerçevesinde kapsamlı asmile faaliyeti yürütüldü. Alevilere dayatılan katliamların CHP-anlayışının iktidarda olduğu dönemlerde olması asla rastlantı değildir. CHP’ne rağmen gündem değiştirmek amacıyla ’’Katli vacip, malı helal’’ Aleviler her defasında hedef kitle olarak seçilmiştir. Ne de olsa toplumumuz bu ’’kafirlere’’ reva görülen katliamlara sessiz kalacaktı ve öyle de oldu. Derin Devlet’in marifeti ve desteğiyle yapılan katliamlara ilişkin elinde resmi belgeler bulunmasına rağmen, kendi seçmen kitlesine reva görülen bu katliamlara sessiz kalan CHP, devlet ya da kitleler söz konusu olduğunda, her fırsatta kurmasıyla övündüğü devletinden yana tavır almıştır. Bu anlayış ne yazık ki kendisini seçen tabanı tarafından henüz yeteri kadar anlaşılamamış ve sorgulanamamıştır. AKP-MHP ve öncüllerinin duruşları zaten biliniyorken, CHP’nin özellikle sola yönelmiş idamlara verdiği yeteri sayıdaki milletvekilinin onayı (DENİZ-YUSUF-HÜSEYİN), Kürtleri hedef alan sınırötesi operasyonlara verdiği destek ile temelde Kürt milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılmasına ilişkin, ’’Anayasaya aykırı olduğunu bildiğimiz halde destek vereceğiz’’ tutumu ve şimdi sergilenen ’’Vatan-Millet-Sakarya’’ duruşu asla Erdoğan’a biat ya da teslim olmakla anlatılamaz. Düne kadar Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı en sert biçimde suçlayan Kılıçdaroğlu’nun gerekçesi başkadır. Bu tavır değişikliği, devletin yanında imajı sarsılan TO’nun kurtarılmasına yönelik yapılan telkinler nedeniyledir. Ancak artık CHP içerisinde bile devlet ve ordudan gelen direktifleri birebir uygulama olanağı bulumamakta ve CHP’nin devlet-ordu hayranlığı da giderek içerisindeki devrimci-demokrat unsurlar tarafından deşifre edilmektedir.

Neredeyse bir asıra varan Cumhuriyet Tarihi’nde hala değişmeyen bazı gerçekler vardır. Bunlar, tekçi zihniyeti öne çıkaran katliamcı, halk düşmanı devlet yapılanması ve sistemin sivilleşerek demokratikleşememesidir. Tarih boyunca TO Cumhuriyetin kurucusu ve bekçisi olarak lanse edilmiş ve buna bağlı olarak TO da kendisini bu ülkenin yegane bekçisi ve sahibi olarak görmüştür. Böyle olunca da, insanların tehlike anında gözünü elinde silah tutan TO’ya dikmesi de bir gelenek haline gelmiştir. Bu nedenledir ki, özellikle 2000’li yıllara kadar uygulamaya sokulan her darbede ilk başta TO kurtarıcı olarak algılanmış ve darbeciler kayda değer herhangi bir tepki ile karşılaşmamıştır. İbrahim Kaypakkaya’ya gelinceye kadar, (mealen, TO öz itibariyle halk düşmanı bir işlevle emekçi kitleler üzerindeki devlet baskısının temel unsurudur.) Türkiye’deki sol gelenek te TO’nun devletin sahibi ve bekçisi olduğu anlayışına uygun hareket etmiştir. 1980 darbesi sonrasında daha da gelişen Kürt Siyasal Hareketi bu darbeci anlayışa en büyük zararı vererek TO’nun imajını büyük hasara uğratmıştır.
Kürt yerleşim alanlarında yaşayan kendi vatandaşlarını uçak, tank, top ve tüfekle yerle bir eden bir orduya sivil siyasetçilerin istedikleri az sayıdaki hallerde de laf geçirememesi ordunun bu sahiplik anlayışı ve bunun diğer kesimler tarafından da böyle kabullenmesinden dolayıdır. Bu katliamlara yeteri derecede tepki gösterilebilseydi ne sivil ve ne de askeri darbelerin hiçbir şansı olamazdı. Bu durum bilince çıkarılamadığı sürece darbeleri önlemenin hiçbir imkanı yoktur. Bugün değil ise yarın, ama mutlaka yeniden darbeler gündeme gelir. Darbeleri önlemenin tek yolu halka karşı düşmanca refleks gösteren silahlı güçlerin siyasetin dışına çıkarılarak asli görevi olan ülke savunmasına yoğunlaşması ve sistemin demokratikleştirilmesidir. Demokratik ülke anayasaları devlet karşısında fert ve toplumun haklarını güvenceye alıyorken, TC anayasası toplum karşısında devleti koruma altına almaktadır. Devletin çıkarlarını sağlamak amacıyla halkın bir kesiminin hassasiyetleri istismar edilerek başka kesimlere karşı saldırı aracı olarak kullanılmakta ve toplumun değişik kesimlerinin birbiriyle kaynaşıp barışçı bir şekilde bir arada yaşaması engellenmektedir. Bu gibi olay ve katliamlarda kullanılan kesimler açıkça korunmakta ve ödüllendirilmekte, var olan önyargılar beslenerek büyütülmekte ve düşman resimlerin oluşmasına katkı sunulmaktadır. Halkın aydınlatılması konusunda çalışmalar yürüten aydınlar acımasız bir şekilde etnik-inançsal kimliğine bakılmaksızın infaz edilmekte, ’’Devletin bekası için 1000 eylem’’ yapmaktan çekinilmemektedir (Mehmet Ağar). Başta Kürt sorunu olmak üzere Alevilere ve diğer muhalif kesimlere uygulanan düşmanca tavıra karşı tek çare demokratikleşmedir. Elinde tüfek bulunduranlar ’’ev sahibi’’ ve onların dışında kalan herkes ise ’’hırsız’’ muamelesi görmektedir. Yani kısacası, ’’Ülkeye komünizm de gelecekse’’, bu kesim tarafından getirilmelidir! Bugün başlatılan sivil darbeye karşı yükseltilen sesin ne kadar cılız olduğu ortada. ’’Temizlik yapıyoruz’’ diyenlere, ’’Bu sızma/süzme oluyorken siz neler yapıyordunuz, yaptığınız methiyeleri kime, ne için diziyordunuz? ’’ diyen az insan var. Kimin elinin kimin cebinde olduğun belli değil! Darbeye ilişkin veriler ortaya çıktıkça daha çok, ’’Bu da olur mu?’’ diyeceğimiz kesin. Bizden her söylenen söze inanmamız istenmektedir. Halbuki ortam, her söyleneni defalarca tartıp ölçmek ve şüpheciliği asla elden bırakmama zamanıdır. TV’lerde Erdoğan demokrasi mücadelesinin baş komutanı olarak sunulmakta ve dünden bugüne değiştiğine inanmamız istenmektedir.
’’Vatan-Millet-Sakarya-Kardeşlik’’ nutuklarının bolca atıldığı ve baş düşmanın da ’’bilindiği!’’ bir süreçten geçmekteyiz. Fazla yoruma girmeden, devleti yöneten ’’Vatanseverlere’’ aklımıza gelen birkaç soru soralım.

35 yıldan bu yana sürmekte olan bir savaşta 50 bin civarında Türk-Kürt, silahlı, silahsız insan yaşamdan koparıldı. 17.000 faili meçhul(!) cinayet üzerindeki perde aralanmış değil. Bu engelleme kararları ile KCK-davaları olarak gündeme getirilen ve on binlerce Kürt siyasetçiyi uzun yıllara varan cezalara çarptıran mahkeme kararlarının altında bugünkü ’’Terörist, vatan haini darbecilerin’’ imzaları var. Bunlar hain ise verilen kararların hukuki değeri ne olur? Roboski katliamı da bu ’’Terörist, vatan haini darbecilerin’’ işi miydi? Kürt yerleşim alanlarını yerle bir edenlerden birçoğu yine bu ’’Terörist, vatan haini darbecilerin’’ içinde yer almaktadır. Bunun sizce tatmin edici cevabı nedir? Bu ’’Terörist, vatan haini darbecilerin’’ çoğu Kürt yerleşim alanlarına yönelik yürütülen savaşta ’’Vatansever, şanlı Türk askeri’’ idi. Ancak bugün bunların esasen ’’Terörist, vatan haini darbeciler’’ olduğu anlaşılmıştır. Bu konuya açıklık getirme arzu ve isteğiniz var mı? Kürt sorununa ilişkin duruşunuzda bir değişiklik oldu ya da olacak mı?
Erdoğan-Gülen-İşbirliğiyle kurdurttuğunuz çakma Alevi derneklerini elinizle koymuş gibi hemen bir kararla kapattınız. Alevilere bir açıklama ihtiyacı duyuyor musunuz? İzzetin Doğan-Fethullah Gülen ve Bakanlık düzeyindeki işbirliğiniz neticesinde gündeme getirdiğiniz Cemevi-Cami projenizin eksilen ayağının yerini nasıl dolduracaksınız, ya da orada da yine Gülen’in oyununa mı geldiniz?
Rus askeri uçağını düşürdüğünüzde, Başbakan Ahmet Davutoğlu, ’’Emri kendim bizzat verdim, şimdi olsa yine emir veririm’’, demişti. İki pilotu tutuklattınız. Ülkeyi Rusya ile savaş ortamına bu iki pilot mu soktu, yoksa o işte mi Fethullah Gülen’nin marifeti? Size rağmen bu işler nasıl oldu? Bütün bunlara inanmamızı mi istiyorsunuz?

Bundan sonra neler olur sorusu hepimizi meşgul eden temel bir konudur. Henüz elimizde yeteri kadar bilgi bulunmamakla birlikte legal siyasetin bugüne kadarki uygulamalarına bakıldığında bazı şeyler söylemek mümkündür.
Dört olasılıktan söz edilebilir.

  • Darbenin bastırılması Erdoğan’ın elini güçlendirmiş Erdoğan, hızla başlattığı tüm muhaliflerin bertaraf edileceği temizlik hareketini geliştirerek, parlamenter sistemi de devre dışı bırakacak tek kişi sultasına yönelebilir. Ne de olsa elinde, denetlediği bir polis gücü ile kendi tabiriyle ’’%50’’si var. Bu politikayı zorlayıp ortamı germesi halinde ülkeyi iç savaşa kadar götürebilir.
  • Şu anda sürdürülmekte olan TO-Erdoğan koalisyonunda TO inisyatifi ele geçirip, devlete sızan/süzme dinci-şeriatçı unsurların temizlenmesini Erdoğan eliyle gerçekleştirir ve Türkiye’de sarsılan Kemalist devlet ideolojisini tekrar hakim kı Bir iki örnek vermek gerekirse; İsrail ile yapılan stratejik anlaşmaların altında İsrail karşıtlığı ile bilinen Başbakan Necmettin Erbakan’ın imzası var. Onun Başbakanlığı döneminde çok sayıda Kur’an Kursunun kapatıldığı hatırlardadır. Kendi iktidarında MHP’nin boy hedefi olan Ecevit’e MHP ile koalisyon kurdurtulmuştur. Her fırsatta Kürt siyasi hareketine düşmanlığıyla övünen MHP’nin iktidarda olduğu bir süreçte Abdullah Öcalan’ın idamı ertelenmiştir. Bu örnekleri çoğaltmak mümkün. Kural olarak denebilir ki, ’’İti öldürene sürütürler!’’.
    Bu olasılığın seçime kadar sürdürülmesi neticesinde CHP-MHP tarafından desteklenen silahlı güçlerin de müdahalesiyle seçim galibinin CHP olması da mümkündür. Dış destekleri azalmış, Batıya sırtını dönmüş bir AKP yerine CHP’nin desteklenmesi kuvvetli bir ihtimaldir.
  • Yukarıda saydığımız her iki olasılığın da sağlıklı bir ortam yaratması mümkün değ Cumhuriyetin ilanından bu yana uygulana gelen devlet politikasının bir barış ortamı yaratarak ülkeyi demokratikleştirmediği ortada. Aynı anti demokratik tekçi devlet zihniyetinin yeniden uygulamaya sokulması bir yarar getirmez. Halkın tüm sınıf ve tabakalarının bizzat müdahil olduğu köklü bir sistem değişikliğinin anayasal güvence altına alınması gerekir. Bunun gereği olarak ta her etnik ve inanç kesimi mensuplarının kendisini huzurlu, hakları yasalarca güvence altına alınmış eşit vatandaşlar olarak hissettiği bir ortam yaratılmalıdır. İstenmesi halinde, darbe sonrası olumlu hava bunun için fırsata dönüştürülebilir. Temel sorunların başında gelen Kürt sorununun barışçıl bir yöntemle çözülmesi için de olumlu koşulların oluşturulabilir. En büyük avantaj, bugüne kadar sadece gerektiğinde gündeme gelen AKP-CHP-MHP birlikteliğinin kitleler nezdinde vicahiye dönmüş olmasıdır. Ülkeye barış getirilmek isteniyorsa dışlanmayan bir HDP ile birlikte gerekli çözüm önerilerini halkın gündemine taşıyarak özgür bir tartışma ortamı sağlanmalıdır. Ortadoğu’da esen değişim rüzgarları herkesi etkilemektedir. Kürt halkının bundan böyle hiçbir şekilde kendisine dayatılacak bir statüsüzlüğü kabul etmesi mümkün değildir. Bu sorun her ülkenin artık kendi iç sorunu olmaktan da çoktan çıkmış bulunuyor.
    Barışçıl bir politikanın uygulanması halinde başta halklar olmak üzere politikacıların da yarar sağlayacağı aşikardır ve böylece de demokratik, laik bir sistemin gelişmesine olanak sağlanabilir.
    Böylesi bir olasılık mümkün mü sorusuna vereceğim cevap, AKP-CHP-MHP’nin bugüne kadar özellikle de Kürt sorunu karşısındaki duruşlarıyla sergilediği politikalarına bakıldığında, ne yazık ki kesin bir ’’HAYIR’’dır. Bu üç devletçi partinin kendi ideolojik duruşlarını inkar ederek bugünden yarına demokrasi havarisi kesileceğine inanmak ’’Olmayacak duaya Amin demek’’ten öteye bir anlam taşımaz.
  • Son bir olasılık ise, sisteme entegre olmuş bir HDP’nin ’’Devleti kurtarma’’ hevesine kapılarak sınırlı da olsa elde ettiği muhalif potansiyeli heder etmesi ya da dayandığı kitle potansiyelini geliştirmek amacıyla toplumu aktif mücadelenin içine çekerek sokağın yaptırım gücünü geliş Bu tarz siyaset demokrat unsurların toparlanmasını sağlayabilir. Bekleyip göreceğiz.

Sistem demokratikleştirilmeden sorunların üstesinden gelme olanağı yoktur.

31.7.2016

‘Şeytanın gör dediği’

İktidarlar, muktedirler hangi gerekçe ve nedenle izah etmeye çalışırlarsa çalışsınlar, işkence insanlık suçudur. Bunun tartışılacak bir tarafı yoktur. Tartışılmaz bir biçimde, uluslararası, ulusal, anayasal, hukuksal ve vicdani izahatları yapılmıştır. Taahhütleri insanlığa karşı verilmiştir.

Bu durum 15 Temmuz vahşetini ülkeye yaşatanlar içinde geçerlidir. Bakan Bekir Bozdağ’ın “Uluslararası Af Örgütü, Fethullahçı Terör Örgütü/PDY’nin darbecilere işkence yapıldığına dair iftirasına/propagandasına alet oluyor. Uluslararası Af Örgütü, elinde hiçbir doğru bilgi olmadığı halde FETÖ/PDY mensuplarının iftiralarına inanıp haksız yere Türkiye’yi suçluyor” demesi, gerçekliği değiştirmemektedir.

Uluslararası Af Örgütü, darbe girişiminin ardından gözaltına alınanların kötü muamele ve işkenceye maruz kaldığını gösteren ‘inandırıcı delillere’ sahip olduğunu açıkladı. Ayrıca “görünen köy kılavuz istemez”. Devletin resmi haber ajansının geçmiş olduğu görüntülere bakmak, sosyal medyadan dağıtılan videoları izlemek yeterlidir.

Hainler mezarlığı!

Hainler mezarlığı kavramı da bu darbe girişimi sonrasında Kadir Topbaş’ın buluşu olarak hayatımıza girdi. Ölüm üzerinden, öldürülenler üzerinden intikam ve kin örgütleme geleneği ilk kez bu topraklarda AKP iktidarı tarafından bu düzeye çıkartıldı. Cenazeler rehin tutuldu. Sınırlardan içeriye sokulmadı. Teşhir edildi, yerlerde sürülen cesetlerle videolar çekilip, dünyaya servis edildi. Diyanet fetvalarıyla cenazelere imamlar katılmadı. Ailelerin evlatlarını gelenek, görenek ve inançlarına göre uğurlanmasına müsaade edilmedi. Ölülere de işkence dönemi başlatıldı. Böylelikle işkenceye sıfır toleranstan, ölenlere de işkence noktasına gelindi.

İhsan Eliaçık “Ölenden, kılıç da sorgu da kalkar. Ne Sıffin’de, ne Cemel’de ne Kerbela’da İslam tarihinde örneği yoktur” dedi. Olayın vahametine dikkat çekti…

Katilerle, katledilenlerin aynı muamele görmemesi, aynı yere gömülmemesi gerektiği söylendi. Bunu söyleyenler Sivas Katliamı’nın katilerinin isimlerini, katledilenlerin tepesine yaldızlı harflerle yazdırdı. İsimlerin kaldırılmasını isteyen Alevilere de “kin ve nefreti aşın” denildi. Diyenler, topraklarımızda kin ve nefreti örgütlerken, hainler mezarlığını da keşfetti.

‘O saray Muaviyelere yakışır’

“Orada oturulmaz. Harama ortak olunmaz. Ebu Zerr örneğini verdim. Muaviye’nin yaptığı saray dolayısıyla. O saray Muaviyelere yakışır.” (Kılıçdaroğlu)

Belediye seçimlerinde MHP ittifakı, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Ekmelettin ortaklığı, 7 Haziran seçimleri sonrası AKP koltuk değneği olmaktan, “Muaviye’ye yakışan” sarayda “demokrasi” buluşmasına uzanan yolda, Kılıçtaroğlu’nun biati bir kez daha görülmüştür. Suriye teskeresine verdiği destekle başlayan, savaş cephesindeki yerini alma durumu, anayasayı bir kerecik ihlal etmeye uzanan yolda, demokrasi konusundaki samimiyeti, ciddiyeti “TRT’ye beni çıkarmıyorlar” kadar derin, “bilmiyordum” cevabı kadar anlamlıydı.

Anayasayı tanımıyorum diyen Cumhurbaşkanımıza, “bizde anayasayı tanımıyoruz” diyen birileri tarafından 15 Temmuz’da ülkede vahşet uygulandı. Kılıçdaroğlu’na “Darbecilerde senin gibi bir kerecik anayasayı ihlal etmeye kalmışlar, bunda ne var” denmez mi?

‘Alevi derneklerinin’ kapatılması

Hep birlikte gördük; yılardır Alevi hareketini bir birine düşürmeye çalışan, asimilasyon kurumlarının ne kadar örgütlü olduğunu. Ergenekon’da bir yüzü deşifre oldu. Batı çalışma grubundan beslenenler, yurtdışı ödenekleriyle lobi çalışması yürütenler. “İçeri atılan biz, dışarıda öldürülmek istenen biziz” diyenler. Buz dağının bilinen diğer yüzü “FETÖ/PDY” operasyonu ile teyit edildi. On üç Alevi Derneği kapatıldı. “Ne istediniz de vermedik” diyenlerin verdikleri listesinde bunlarda varmış. Bazı kurumlarımız açıklamada bulundu “Bunlarla bir ilişkimiz yok”, “Çakma Alevi dernekleri” diye. İlişkileri olmadığı, çakma oldukları kesin. Aynı Kılıçdaroğlu’nun, Hüseyin Kocadağ’ın bizimle bir ilişkisi olmadığı gibi…

Alevi kurumlarımızın ‘hassasiyeti’

Meclis Başkanı İsmail Kahraman “Laiklik yeni anayasada olmamalı” demişti. Alevi kurumlarımız kıyameti koparmıştı. Cumhurbaşkanı Erdoğan bile bu açıklamaya karşı “Devlet tüm inanç gruplarına eşit mesafede olmalı” diyerek, bu açıklamaya katılmadığını, Kahraman’ın bireysel fikri olduğunu belirlemişti. Darbe girişimi sonrası Alevi kurumlarımızın başkanları “insani bir tavır” takınıp Kahraman’ı ziyarete gittiler. “Geçmiş olsun efendim” dediler.

Kanaatimce doğru bir isim değildi. Darbe karşıtlığımızı izah etmek, üzüntümüzü ifade etmek için Kahraman’ın kapısında olmak gerekemezdi. “Dün dündür, bugün bugündür” demek Alevilerin siyasete yaklaşımı olamaz.

Demokrasi bloku…

Saray toplantısıyla, savaş bloku artık resmîleşmiştir. Uzun bir süredir kıvamına getirilmek istenen durum yakalanmıştır. Devlet sistemsel dönüşüm ve güç dengelerini netleştirmiştir. Tercihini diktatörlük, savaş biçiminde ortaya koymuştur. HDP bu blok tarafından hedef haline getirilecektir. Direnişin, demokrasinin tek umudu, temsili HDP’nin omuzlarına yüklenmiştir. Demokrasi ve barış blokunun güçlendirilmesi artık bir tercih değil, bir zorunluluktur.

Mehmet Bayrak û Nivîsandina Alawîtiyê

Mehmet Bayrak lêkolîn û nivîskar e. Bi zimanê tirkî dinivîsîne. Li ser Alawîtiyê herî zêde Bayrak nivîsand. Pirtûkên wî yê li ser Alawîtiyê ev in:

* Tevgerên Gel û Destanên Nûjen, (Halk Hareketleri ve Çağdaş Destanlar), 1984

* Pir Sultan Abdal, 1986

* Henekên Gel, (Halk Gülmecesi), 1987

* Kurd û Alawîtî, (Alevilik ve Kürdler) 1997

* Alawîtî -Serdem a Navîn Hetanî Serdem a Nûjen- (Ortaçağ’dan Modern Çağa Alevilik), 2004

* Di Wêjeya Alawî û Bektaşiyan de Aşixên Ermenî, (Alevi-Bektaşi Edebiyatında Ermeni Aşıklar), 2005

* Di Toros a Navîn de Eşîrên Kurd û Alawî (İç Toroslar’da Alevi-Kürd Aşiretler), 2006

* Dêrsim-Koçgîrî, 2010

* Di Dîrok a Kurd û Alawiyan de Xorasan (Kürd Alevi Tarihinde Horasan), 2013

Ev pirtûkên Bayrak bi giştî lêkolîn û dokument in. Bayrak li ser dokumentan analîzên xurt dike. Ev jî dîroka Alawîtiyê ji propagandayên reş û asîmîlasyonê paqij dike.

Ev pirtûk bi giştî nezî 4500 rûpel in. Yek taybetmendiya Bayrak jî wêneyan gelek bi kar tîne. Mirov dikare bêje ku Bayrak bi gravûr, kartpostal, resim, wêne û xarîtayan dîrokê tîne ber çavan.

Bayrak, dû pirtûkên din jî li ser Alawiyan nivîsand. Navê wan jî wisa ye:

* Nivîsên Alawîtî-Kurdolojî-Tirkolojî, (Alevilik-Kürdoloji-Türkoloji Yazıları), 2009

* Di Dîroka Kurd û Alawiyan de Qûlipandin a Tabûyan, (Kürd ve Alevi Tarihinde Tabular Yıkılırken), 2014

Bi Kurtasî Navarokê Pirtûkan

* Kemalîstan digot, “Xorasan welatê Tirkan e. Alawî li Xorasanê hatin e. Alawî Tirk in.” Bayrak, bi pirtûk a Xorasanê ev teoriya Kemalîstan xira kir.

* Kemalîstan digot, “Alawî bila Mustafa Kemal hezbikin” û bi rastî jî gelek Alawiyan jê hezdikir. Lê Bayrak dokumentên rast derxist hole û got, “Mustafa Kemal berpirsyarê jenosîd a Dêrsimê ye.” Piştî van dokumentan pirranî komalên Alawiyan fotografê Mustafa Kemal avetin.

* Berî pirtûka Aşixên Ermenî me nedizanî ku di nav Ermeniyan de Alawî hene. Di pirtûkê de jiyana 136 aşixên Ermenî yê Alawî-Bektaşî me naskir.

* Di pirtûkên Bayrak de bi sedan klam û beytên Alawiyên Kurd (bi Kurmancî û Zazakî) hene.

* Yek taybetmendiya Bayrak jî ev e: Bayrak, çavkaniyên nivîskî berhev kir. Çavkaniyên nivîskî literatûr a Alawîtiyê gelek xurt kir û rêya lêkolînerên îro vekir.

* Bayrak, zanîngehê Tirkolojî xwend. Zimanê Osmanî baş fêr bû. Wî li ser hezaran rîsale, fetva û hwd. lêkolîn kir û weşand (yê Osmanî). Yek jî keçê xwe Devrim zimanê Almanî, Îngîlîzî û Fransî bi sedan gotar û lêkolînên (di navbera 1750-1900î de hatine nivîsandin) ku li ser Alawîtî û Kurdiyatiyê wergerand û Bayrak jî weşand. Ango pirrzimanî lêkolînan xurt dike.

Herî Dawî

Min jî 2008an bîyografiya Mehmet Bayrak nivîsand. Li weşanxaneya Öz-Ge derket. 480 rûpel bûn. Öz-Ge jî Bayrak ava kiribû. Di salên 90an de bi dehan pirtûkên weşanxaneyê hate qedexekirin. Ji ber ku Bayrak her dem pirtûkên li ser Kurdan çap dikir. Carek din bi munesebeta ve nivîsê kek Mehmet silav dikim.

Nasıl bir zihniyet bu!

ÖZCAN BOZOĞLU

Türkiye´de “Darbe tiyatrosu” adında oynanan oyun için bugün Beştepede Cumhurbaşkani Erdoğan, Tüm parti liderlerini çağirarak toplantı düzenliyecek. Bu toplantıya HDP Eş Genel Baskani Selahattin Demirtaş ise çağrilmadi.

Türkiye´de Demokrasiden bahseden Erdoğan, Demokrasinin olmadiğini her defasinda kendisi hal ve hareketi ile göstermektedir.

bugün darbe adi altinda 50 bin kisiyi fisleyerek en büyük darbeyi Erdogan yapmistir. Günün genarallerini ve subaylarini kendi adami olarak oraya yerlestiren Erdogan, Fetullah Gülen ile rant icin arayi actigi gibi bugünde askeriye ye darbe yapmistir. 17-25 Aralik yolsuzlugunda Erdogan Gülen´e ” Ininize kadar inecegiz” demisti. Bu gün yapilan bu askeri darbe bunun öc alma girisimidir. Oysa ki; Erdogan 2015 yilinda Bakanini ve istihbart birimlerini Gülen´e göndererek anlasma saglamaya calisti. Uzun yillardan beri Fetullah Gülen hakkinda atan tutan tek adam, darbe sonrasi Gülen´i iade edilmesi icin ABD´ye 4 dosya hazirlayip gönderdi. Peki Fetö madem ki bir Terör örgütü, neden 17-25 Araliktan sonra Bakan gönderdin ve neden bu güne kadar iadesi istenilmedi?

Cizre, Sur, Nusaybin gibi bir cok Kürt sehirlerinde insaat sektöründe dolasan rantlardan dolayi sehirler yerle bir edildi. Bunun adina da “Terör ile Mücadele” denildi. Sivil halki öldürerek Terörist gösteren zihniyet ve sivil halka iskence eden bu generaller bozuntulari ise bugünü düsünememislerdi.

iste tek adam zihniyetide yarini düsünmeden bugünden karar vermektedir.Oysa tüm bu yasananlar gercekligin aynasidir. Buna bakarak yarin icin kararlar almaliyiz, bahs ettigimiz demokrasi ve bagli bulundugumuz hukuk- adalet hepimiz icin gecerlidir, Karanliklar ergec aydinliga cikacaktir. Gün gelecek devran dönecek, ezilenler bir gün hesap soracaktir.

Roboski´de 34 genci katleden general bozuntulari adaletin bir gün kendilerine de lazim olabilecegini hesaplamadan Roboski semalarinda dolasan ucaklara vur emrini verdiler.

Darbeye karşı olan tüm Türkiyeli halklara eşit davranildiği zaman Demokrasiden bahs etmek mümkündür. Şu durumda Erdoğan, Türkiye´nin Cumhuru değil tüm halkları temsil etmiyor. Sadece AKP-MHP ve CHP´nin Cumhurbaşkani olabilir. ama Türkiye´nin üçüncü büyük partisi olan HDP´yi dişlayarak kendisini Cumhurun başı göremez.

Bu hal ve hareketlerinde olsa olsa diktatör olabilir.

oezcan-bozoglu@hotmail.com

25.07.2016

 

Aleviler, Bektaşi dergahının Bektaşi Alevilere geri verilmesini istiyor!

ABF Genel Başkanı Baki Düzgün bugün yatığı açıklamayla 6-7 Ağustos günü Alevi kurumları olarak Hacıbektaş’a gideceklerini, ve Bektaşi dergahının iadesini isteyeceklerini söyledi. Düzgünün açıklaması;

“Alevi kurumları 6-7 Ağustos tarihinde “Dergahımızı geri istiyoruz” talebiyle Hacı Bektaş Veli Dergahına gidecek ve bir dizi etkinlik düzenleyecekler…

Alevi Bektaşi Federasyonu’nun (ABF) çağrısıyla Alevi kurumları ve inanç önderleri 6-7 Ağustos tarihinde Hacı Bektaş Veli Dergâhı’na gidecek. Aleviler buruda cem yapıp, kurban kesecek ve Alevi kurumları toplantılarını düzenleyip, halkla tartışmalar yürütecekler…

Aleviler 6-7 Ağustos’ta “Eşit Yurttaşlık” ve “Zorunlu din derslerinin kaldırılması” gibi genel talepleriyle “Dergâhımıza sahip çıkıyoruz, dergâhımızı geri istiyoruz” diyecekler.”

Bir kez daha kutsal ittifak kuruldu

ERDAL YILDIRIM

Fetöcü “askeri darbe girişimi”nden sonra “tek tipçi” zihniyetin temsilcileri derhal biraraya gelip, yine bir “Kutsal İttifak”a imza attılar. AKP, MHP, CHP, ulusalcı, Ergenekoncu ve Balyozcular, “sivil darbe” ile selefi, ırkçı, kafatasçı piyonlarını sokaklara, meydanlara saldılar. İstanbul Gazi’de, Okmeydanı’nda, Malatya Paşaköşkü ve Antakya’da Alevilerin, solcuların, devrimcilerin yoğun yaşadığı mahallelere saldırdılar. Saldırılar zaman zaman devam ediyor.

Yıllardır emek cephesine, sosyalistlere, ezilenlere, tüm renklere ve farklı kimliklere yasaklanan “Taksim 1 Mayıs Alanına” önce Osmanlıcı, ülkücü, ulusalcı kesimler için, daha sonra da CHP mitingi için izin verilmiş ve meydanda AKP’liler, CHP’liler, MHP’liler, Ergenekoncu, Balyozcular bir araya geldiler.

Tabi bu arada aynı mitinge giden liberal, “yetmez ama evetçiler” ve “tatlı su devrimcilerini” ve darbe sonrası mecliste okunan ortak karara imza atan HDP’nin hatalı tutumu da unutulmamalıdır.

Ve daha birkaç gün öncesine kadar güya kanlı bıçaklı olan AKP, MHP ve CHP’liler, dün sarayda Alevilere, Kürtlere, devrimcilere, ezilenlere nispet yaparcasına poz da verdiler. İşin tiyatral yanına bakınca bu meşhur “saray” için CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, 11 Temmuz 2015 tarihinde, yani sadece bir yıl önce, “Başbakan bile olsam kaçak saraya gitmem” demişti. Hatta aynı Kılıçdaroğlu bir başka konuşmasında “Saraya soytarılar gider” şeklinde bile konuşmuştu.

Yine 15 Temmuz 2015 tarihinden MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli de, “Kaçak saraya da, davete de gitmem. Saraya gidenlerin partimizde yeri yoktur” demişti.

Günlerdir sözde darbeye karşı demokrasi havarisi kesilen, sabahlara kadar sokaklarda azgınca muhalif tüm kesimlere saldırılar düzenleyen, tehditler savuran, meydana salınmış yığınların temsilcileri “milli irade” bahanesiyle gösteriler düzenliyorlar. Ve sözde muhalefet partileri daha önce söyledikleri tüm sözleri unutup Cumhurbaşkanının sarayına kuzu kuzu gittiler. Recep Tayyip Erdoğan’ın huzurunda bir araya gelen Binali Yıldırım, Kemal Kılıçdaroğlu ve Devlet Bahçeli toplantı sonunda da beklenildiği üzere, kendileri dışındaki herkesi tehdit eden, korkutan ve demokrasi yerine diktatörlüğü adım adım sürdürecek olan kararlar aldılar. Toplantı sonunda “Fetullahçı Terör Örgütü, PKK ve diğer güvenlik tehditlerine (ki bu ifadeyle Alevilerin, Kürtlerin, solcu, devrimci ve sosyalistlerin, emek cephesinin kastedildiği çok aşikardır) karşı mücadelenin kararlılıkla sürdürüleceği açıklaması yapılmıştır.

Darbe girişimi sonrasında zaten fiili olarak olağanüstü hal koşullarının hüküm sürdüğü ülkede bir de yasal olarak 3 aylık OHAL ilan eden saray ve iktidar, görüldüğü ve anlaşıldığı üzere, kimi sözde muhalefet kesimlerini de yedeğine alarak, gelecek günlerde aylardır sürdürdüğü savaş konseptini ve adım adım şeriat düzenine geçişi kuvvetlendirecektir.  Bu yaşananların ve son toplantının bir tek tarifi vardır. Bunun tek bir tarifi ve adı vardır: Kutsal İttifak !

Bu açıdan baktığımızda demokrasi güçlerinin birlikteliliği her zamankinden daha çabuk tesis edilmelidir. bu son derece de zorunlu ve gereklidir. Aleviler, Kürtler, emek cephesi, solcular, devrimciler, sosyalistler bir an önce sürmekte olan bu savaş ve OHAL uygulamalarına karşı birleşik cepheyi mutlaka sağlanmalıdır.

Öncelikli olarak Aleviler, Kürtler ve devrimciler ülke çapında öz yönetim ve meşru müdafaa koşullarını zaman yitirmeksizin örgütlemeli ve bu zorbalığa karşı bir mücadele direnci oluşturmalıdır..

Aşk ile…

26.072016

 

Alevilerden zor koşullarda birlik…

Bugün, Türkiye’deki darbe girişimi, Alevilerin içinde bulunduğu durum ve Alevilerin birliği konularının görüşüldüğü, Alevi Bektaşi Federasyonu ve Pir Sultan Abdal Kültür Dernekleri’nin davet edildiklerinin ifade edildiği, ancak katılmadıkları, Alevi Dernekleri Federasyonu ve Alevi Vakıfları Federasyonu’nun çağrısıyla düzenlenen İstanbul Bağcılar Cemevi’ndeki toplantıya katıldık.
Toplantıda, darbe girişimi öncesinde de Türkiye’nin anayasa ve hukukun dışına çıktığı, yargı ve yasama tarafından denetlenemeyen, diktatörlüklerde görünen bir rejime dönüştüğünü, hak hukuk ve adaletin olmadığını, Diktatör ve zihniyetinin “Anayasayı tanımam!” dediğini söyledik.

Toplantıda yapılan konuşmalardan alıntılar yaparak, “Alevi-İslam tanımlaması yapanların birarada gelmesi dayatması” yapılmaması gerektiğini, Cem Vakfı’nın AİHM’DE açtığı, mahkemenin Türkiye’de Alevilerin din özgürlüğü haklarının ihlal edildiğine ve Alevilere dini planda ayrımcılık yapıldığına hükmetmesinin önemli bir kazanç olduğunu ve Cem Vakfının önemli bir başarıya imza attığını, ancak Cem Vakfı’nın Cami-Cemevi projesinin yanlış olduğunu ifade ettik.

Alevilerin demokrasi ve laiklik konularında ilkeleri olduğunu, Alevi kurumlarının ortak ve anlaştıkları noktalarda inadına birlikte davranmaları gerektiğini, geçmişte Alevi Bektaşi Federasyonu, Pir Sultan Abdal Dernekleri, Alevi Kültür Dernekleri, Alevi Dernekleri Federasyonu ve Alevi Vakıfları Federasyonu’nun ortak bildirilere imza attıklarını dile getirerek, önümüzdeki zor koşullarda birlikteliğin önemine değindik.

Toplantıda ayrıca Alevi Dernekleri Federasyonu ve Alevi Vakıfları Federasyonu oluşturdukları komisyonlarla TBMM Başkanı ve İstanbul valisini ziyaret ederek darbe girişimi ve Alevilerin sorunlarının anlatılması kararı aldılar.

recai aksu

FEDA, Alevileri faşist saldırılara karşı öz savunmaya çağırdı

FEDA, Alevilere dönük faşist saldırılara tepki göstererek, öz savunma çağrısında bulundu.

Avrupa Demokratik Alevi Federasyonu (FEDA), 15 Temmuz’daki darbe girişiminin ardından, AKP/Saray’ın çağrısıyla örgütlenen bazı grupların Alevilere dönük saldırılarına ilişkin açıklama yaptı.

Yazılı açıklamada, “İster sivil, ister askeri diktatörlük olsun, tüm halk ve inanç, demokrasi karşıtı darbelere karşı olduğumuzu bir kez daha kamuoyuyla paylaşmak istiyoruz” denildi.

Darbe girişiminin ardından “demokrasi nöbeti” bahanesiyle ırkçı çevrelerin Alevilere Çorum ve Maraş’ı hatırlatacak tarzda saldırdığına vurgu yapılan açıklamada, saldırıların mimarının Erdoğan zihniyeti olduğu kaydedildi. Erdoğan ve AKP’nin Kürtleri, Alevileri, sol kesimleri ve demokrasi güçlerini hedeflediğinin de OHAL kararıyla görüldüğü belirtildi.

FEDA, Alevilere faşist saldırıları engellemek için örgütlülüklerini geliştirme ve öz savunma çağrısında bulundu.

Sır İçinde Sır Olanlar

Sunuş

Alevi kadınlar konusu ilk olarak bir gece vakti İstanbul-Ankara yolculuğu yaparken yol arkadaşım, yoldaşım Tuncay (Yılmaz) ile sohbetimizde açılmıştı. Daha doğrusu o açmıştı. Söz döndü dolaştı, bu konuda neden bir araştırma yapılmadığına geldi. Böyle bir sınıflandırmayı yapmamızı gerektirecek bir toplumsal grup ya da dinamik miydi ki Alevi kadınlar? Sanki biraz zorlamaymış gibi geldi üzerine konuştuğumuz Alevi kadınlar konusu. Oralı olmadım.

Aradan epey bir süre geçmişti. Bu kez “Ne zaman başlıyorsun araştırmaya?” diye direkt konuya girildi. Alevilik konusuna o kadar yabancı hissediyordum ki kendimi, bu araştırma yapılacaksa bile yapacak kişinin ben olamayacağımı söyledim. O güne dek Alevilik hakkında neredeyse hiç okumamıştım. Babamın anlattığı Alevilik hikâyeleri ve çocukken annemin ettiği dualar, 12 İmam Orucu, Xizir (Hızır) Orucu, köyde geçen çocukluğum dolayısıyla bildiğim ziyaretler, evimize gelen dedelerle karşılaşmam dışında bir şey bilmiyordum Alevilik hakkında.

Alevilik üzerine az okumuştum ama yine de aklım okuduklarıma değil, bölük pörçük yaşadığım ritüellere, hafızamda yarım yamalak kalan hikâyelere, annemin ettiği dualara, patika yolun kenarında her zamanki efsunuyla duran ve öpmeden yanından geçemediğim üst üste dizili taşlardan (Qurç) oluşan ziyaretlere gidiyordu.

Anladım ki aslında düşündüğüm kadar yabancı değildim Aleviliğe. Araştırmanın içine girdikçe kültürel kodlarımın nasıl da bu yaşam felsefesiyle biçimlendiğini fark edecektim.

Bunları düşünürken benim için Alevilik denen inancın annemin kişiliğinde can bulduğunun ayırdına vardım. Annemin şahsında fark ettiğim kötülüklerden uzak, saf ve sonsuz inancın, adanmışlığın, basitçe ifade edilecek şahsına has özellikler olmadığını, bunların kadim bir geçmişten süzülerek gelen ve öylece kadınların bedeninde ve ruhunda hayat bulan toplumsal bir kimlik, yaşam felsefesi, inanç bütünü olduğunu ancak görebildim.

Görüştüğüm kadınların da neneleri, anneleri hakkında benzer tanıklıkları olmuştu. Deneyimlerimizi paylaştıkça bu fikrim iyice pekişti. Bu, bireysel değil, kültürel, kolektif ve kültürel bir kimlikti. Bu kimlik sayesinde Alevilik yüz yıllarca (belki de bin yıllarca) nesillerden nesillere akabilmişti. Kadınlar, Alevilik inancının yatağıydı ve Aleviler o yataktan akan bir nehirdi. Alevi kadınlar Aleviliğin doğal aktarıcıları, yeni kuşakların öğreticileriydi.

Bu bir bilgiydi ve bu devasa bilginin üzeri suskunlukla örtülüyordu. Kadınların bu hayati rollerinin Alevi toplumu tarafından görmezlikten gelinişi, rolün önemsizliğinden olamazdı. Değersizleştirme, o rolü taşıyanların kadınlar olmasından kaynaklanıyordu. Değersiz olan aktarılan şey değildi, onu aktaranlardı. Alevi toplumunun suskunluğu, kadınların kendilerine dairdi, yaptıklarına değil. Erkekler, kadınların Aleviliği aktarmasından memnunlardı, görünmesinler yeterdi.

Aleviliğin yeni kuşaklara kadınlar tarafından aktarılmasının bir önemi de, topluma doğal kaynağından aktarıldığı için değişmeden, yabancılaşmadan, asimilasyona uğramadan, çeşitliliğini, yöresel özelliklerini kaybetmeden doğrudan, olduğu gibi ulaştırılabilmesidir.

Araştırmaya karar verdiğim konu sadece Alevilik değildi. Alevilik içerisinde Alevi kadınların durumuydu. Yani hem Aleviliği inceleyecek hem de bu bilginin içinden Alevi kadınların durumunu ele alacaktım. Bir değil, iki iş yapacaktım. Biz kadınların hayatında ezilme, sömürülme birden fazla… Hem yaşarken hem de araştırırken hangi konuyu ele alırsak alalım hep birden fazla iş yapmakla, daha fazla mücadele etmekle yükümlüyüz. Bu da, bilgiyi üretme, kullanma, yaygınlaştırmanın yanı sıra yöntem, dil, üslup vb. konularda erkek araştırmacılardan farklı ve çok daha derinlerde, üstü çok daha örtük olanı bulabilmemizi önümüze görev olarak koymakta. Her şeyde olduğu gibi biz kadınlar bilgi alanında da yine en zor olanla mücadele etmek zorunda kalıyoruz. Çünkü erkek egemenliği sadece evin içinde, iş yerinde, sokakta, siyasi kurumlarda yok. Bilimde, araştırmalarda ve buralarda kullanılan yöntemlerde de hükmünü sürmekte…

Alevilikle ilgili yaptığım araştırmalarda, okumalarda mevcut tüm kaynaklar, çalışmalar cinsiyetçiydi. Dil, üslup, yöntem, perspektif olarak tamamen erkekleri öne çıkaran, onları yüceleştiren bir yerden yazılmıştı neredeyse her şey. Kadınlar yoktu.

Elinizde tuttuğunuz bu kitap, Aleviliği kadınların gözünden anlatmayı hedefliyor. Ve Alevi kadınları görünür kılıyor. Bu açıdan belki de bir ilk olması, benim için bu araştırmayı ayrıca önemli yapıyor.

Kitap, iki yıllık bir araştırmanın sonucunda tamamlandı. İlk yıl Alevilik ve Aleviler üzerine yazılmış kaynakların okunmasıyla geçti. Ardından araştırmanın temel konusu olan Alevi kadınlar hakkında kaynak taramasına geçildi. Tahmin edeceğiniz üzere çok fazla kaynak yoktu. Olanlar daha çok erkeklerin Alevilikte kadının durumunu cinsiyetçi bir dille yazdıkları “güzellemelerden” oluşuyordu. Çok az kaynak vardı doğrudan kadınlardan bahseden.

İkinci yılın başında okumaların yanı sıra bir yandan elinizdeki kitabın kapsamını belirlerken, diğer yandan kimlerle görüşeceğimin arayışıyla yola devam ettim.

Alevilik başlığı çok geniş ve farklı toplulukları kapsamakta. Aynı zamanda farklı milletleri de. Araştırmada bunların görünmesi gerekiyordu. Arap, Türk, Kürt Aleviler vardı. Yine Alevilik diye genel bir başlık olsa da, kendi içinde birbirinden farklı ve çeşitli Alevilikler vardı. Bunu Alevi lügatiyle söylemek gerekirse “Yol bir, sürek bin bir”di. Yol’un süreklerinden de bahsetmek gerekiyordu.

Bu kaygılarla Arap Alevileri, Çepni Alevileri, Tahtacı Alevileri, Bektaşiler ve Kürt Alevileri üzerinden yola çıktım.

Alevi toplumu, dünden bugüne gerek asimilasyon politikalarına, gerekse yok edilmeye karşı yüzyıllardan beri direnmiş, kendisini ayakta tutabilmiş direnişçi bir toplum. Geçmişte varlığını korumak için yolun ve izin olmadığı yerlere sürülerek yaşamaya mahkûm edilmiş, günümüzde kentlere göçüp bir arada yaşamış, yine önemli bir kısmı zulme ve o zulmün bir parçası olan yoksullaştırma politikalarına karşı ülke dışına çıkmak zorunda bırakılmıştı.

Üstelik yurt dışında da güçlü bir Alevi örgütlenmesi vardı. Fotoğrafın tamamlanması için yurt dışında yaşayan Alevilerle görüşmem elzemdi. İktidarın önünde eğilmediği için yüzyıllarca kendi toprağından sürgün edilenlerin, son elli yıllık gurbetlikleri ve bu durumun Alevi kadınlara yansıması önemliydi.

Kitap için 13 kadınla görüştüm. Bunlardan üçü yurt dışında yaşayan Alevi kadınlardı. Diğer on kadın ise beş başlık altında belirlediğim Arap Alevi, Çepni, Tahtacı, Kürt ve Bektaşi Alevi kadınlardı. Her bir başlık altında iki kadınla görüşmemin nedeni birbirini tamamlama ve okura daha bütünlüklü fikir verme açısından isabetli olacağına dair inancımdı.

Kadınlarla, yaşadıkları yerlerde görüşmeyi tercih ettim. Antakya, Gaziantep, Ankara, İstanbul, Mersin illerine, ayrıca yurt dışı görüşmeleri için Almanya’ya gittim. Randevulaştığım kimi kadınlar görüşmekten son anda vazgeçtiler. Çünkü bu toplumda hâlâ Alevi/Alevi kadın olarak konuşmaktan kaygı duyuluyordu. Kaygı haklı ve anlaşılır.

Bu çalışmada yer alan kadınların neredeyse tamamı Alevi toplumu içinde ve kurumlarında aktif olarak yer alan kadınlardı. Hatta görüştüklerim arasında bizzat Alevi kurum yöneticilerinin önerdiği kadınlar bulunmakta. Böyle olmasına özellikle gayret ettim. Böylece anlatılanlar kurumlar açısından içeriden söylenmiş sözler ve eleştiriler olacaktı.

Görüştüğüm kadınlar ilk kez doğrudan Alevi kadınlar hakkında bir araştırmayla karşılaştıkları için birçok soru karşısında “Bu konuda daha önce hiç düşünmemiştim” cevabını verdiler. Bu önemli bir ayrıntıydı.

Kitapta yer alan kadınlarla görüşmelere 2013 Kasım ayında başladım. Biz görüşmeleri yapmaya başladığımızda Suriye’de savaş başlamıştı. Devam eden savaş sırasıyla Rojava ve Irak’a yansıdı. Bu, Arap Alevilerini ve Çepni Alevilerini yakından ilgilendiren bir savaştı, çünkü onların yaşadıkları illerin sınırındaydı savaş.

Röportajlar devam ederken biri yerel yönetimler, diğeri cumhurbaşkanlığı seçimleri olmak üzere iki seçim geçirdik. Kitapta bu seçim süreçlerini ve AKP’nin Alevileri hedef alan söylemlerini, o söylemlere Aleviler cephesinden verilen cevapları da okuyacaksınız.

Görüşmeleri üç ana başlık üzerine yaptım. İlki; Alevilik öğretisi üzerineydi. Alevilik bugüne dek baskın olarak erkekler tarafından anlatıldı, topluma öyle algılatıldı, cinsiyetçi değilmiş gibi anlatılırken bile cinsiyetçileştirildi. Kadınlar yok sayıldı. İnanç olarak, bilgi ve birikim olarak Alevilik tek cinsleştirildi ve erkeklik bilgisi olarak sunuldu. Dışarıdan gelen asimilasyona, yok edilmeye karşı direnen Alevilik, içeride erkeklerin baskısına ve hükmüne teslim oldu. Bu baskı ve hüküm hem Alevi inancı pratikleriyle hem de Alevilik bilgisine erkeklerce el konulup değiştirilmesi, “özünden uzaklaştırması” ile yapıldı. Alevilik tarihindeki kadınların Aleviliğe yaptığı katkılar, Aleviliğin bugünlere taşınmasındaki rolleri ve önemi, Alevilikteki yerleri, Alevi erkeklerce daraltılarak, unutulmaya ve yok sayılmaya çalışıldı. Üzeri sessizce örtüldü.

Elinizdeki kitap, bunlara bir isyan ve tavır olarak kendisini Alevi önde geleni diye payelendiren erkekler yerine Alevi kadınlarla yapılan görüşmeler sonucunda ortaya çıktı. Aleviliği, Alevi kadınlara sordu. Aleviliği bir de kadınlardan dinleyerek öğrenme yöntemine başvurdu.

Elbette Aleviliğin cinsiyetçilikten muaf olduğunu söyleyemeyiz. Bu topraklardaki en kadim inançlardan olan Alevilik uzun ömrünün çeşitli dönemlerinde farklı inançlardan ve dinlerden, ideolojilerden, toplumsal yapılanmalardan etkilenerek şekillendi. Bu etkilenmeler arasında erkek egemenliği de vardı. Bunu bilmek ve eleştirmenin yanı sıra şu tespiti de yapmak durumundayız: Bugün Alevilik adeta Alevi erkeklerce gasp edilmiş durumda. Alevilik kadınlardan ve onların deneyimlerinden soyutlanmış, bu inanç içinde yer alan kadınlar gizlenip, yok sayılmış. Böylece Aleviliğin önemli bir damarı olan kadın erkek ayrımcılığından uzak, yan yana, can olma durumu fikren ve fiilen büyük darbe almış.

Görüştüğüm kadınların Aleviliği uzun ve ayrıntılarla anlattığına şahitlik edeceksiniz. Çünkü kadınlar Aleviliğin bir de kendilerinden duyulmasını, dinlenip öğrenilmesini istiyorlar. Erkeklerin bahsetmekten kaçındıkları farklı bir Aleviliği anlatıyorlar. Orada kadınlar var. Bunu kadınlarla, Alevi toplumuyla ve herkesle paylaşmak istiyorlar.

Bir diğer önemli ayrıntı, görüştüğüm kadınların tamamının Aleviliği etraflarındaki kadınlardan öğrendiklerini söylemeleri. Bu tanıklıklarını anlatıyorlar. Alevilik inancının aktarımının esasen kadınlarla başladığını anlatan tanıklıkları bulacaksınız kitapta.

İkincisi; görüştüğüm kişilerden ailelerinden, kendilerinden bahsetmelerini istedim. Buradaki amacım günümüzde Alevi toplumunda kadınların durumlarını çıplak gözle görmekti. Zira hepimizin bildiği bir ezber var, “Alevi kadınlarının özgür” olduğuna ilişkin. Sahiden özgür mü Alevi kadınlar? Özgürse neden? Değilse neden? Bu fikrin kaynağı neydi? Neden başka bir topluluğun kadınlarına değil de, Alevi toplumundaki kadınlara özgür deniliyordu? Böylece özel alan dâhil sosyal hayatın tamamına ilişkin kadınların durumu hakkında fikrimiz olabilirdi.

Bu konuda daha isabetli bir fikir oluşturabilmek için görüştüğüm kadınların farklı yaşlardan ve kuşaklardan olmasına özellikle dikkat ettim.

Üçüncü ve son olarak; Alevi kurumlarında kadınların durumunu ve bu durumun nedenlerini sordum. Çıkan sonuç en hafif haliyle iç acıtıcıydı. Kota, eşit temsiliyet, eş başkanlık, kadınlar için bütçe gibi konular maalesef ya Alevi kurumlarının gündemlerinde yoktu ya da bunlardan bir kaçı ancak yeni yeni gündemlerine girmiş durumdaydı.

Bu üç ana başlığın yanında ek olarak kadınların tarihinin yazılması üzerine sorular sordum. Her alanda olduğu gibi Alevilik hakkında yazılanların çok büyük kısmı erkekler tarafından kaleme alınmış, Alevilik erkeklerin gözünden anlatılmış, Alevilik tarihi ne yazık ki erkeklerin tarihi olmuştu. Kadınlar ya o erkeklerin yanında duran ikincil kahramanlar -ki bunların sayıları bir elin parmaklarını geçmez- ya da yoklar. Yoklar, çünkü tarihe bakış yöntemi erkeklik bilgisini üreten eril bir metodolojiye sahip. Bu araştırma metodu geçmişi topyekün görebilecek, bizlere gösterebilecek bir kapsayıcılığa sahip değil. Aksine önünde duran bilgiyi bile görebilmekten uzak.

Bilginin gittikçe en büyük güç olduğu dünyamızda Alevi kurumlarının Alevi kadınlar hakkında araştırmaları var mı ya da hiç olmazsa bundan sonrasına dair bu alana ilişkin planları var mı diye sordum. Tahmin edeceğiniz üzere yok. Bir toplumsal grubun, geçmişi, bugünü yoksa yarını da olamaz. Çünkü bir şey hakkında bilgiye sahip olmak, o şeyin farkına varmaktır. Ve bilmek sadece bilgi sahibi olmak demek değildir, eyleme geçmektir. Mevcut olanın eksikliklerini, yanlışlarını görüp, onu değiştirmeye çalışmaktır.

Tüm bunlardan dolayı Alevi kadınlar tanımlaması kendi başına yepyeni bir alana ve mücadeleye tekabül eder dersek yanılmış olmayız.

Kitabın adının “Sır içinde sır olanlar, Alevi kadınlar” olmasına gelince…

Yüzyıllar boyunca çeşitli inanç ve iktidarlar tarafından baskı görmesi, yasaklanması, zor uygulanmasının da etkisiyle Alevi inancı “sır”laşmıştır. Alevilik kendisini sırlaştırarak bugüne dek getirebilmiştir. Sır, açıklanmaz. Gizlidir. Sırra erişen, onu saklar. Gizlilik esastır. Herkes o sırra sahip değildir. Sırra erişenler hakikat kapısının son makamına ulaşabilen kâmil kişilerdir.

Ancak bir de o sır içinde, yani Alevilik içinde ötelenerek “sır” olanlar vardı. Alevi inancı içinde erkeklerin çıkarları için her geçen gün görünürlüğünü biraz daha kaybeden, yok sayılan, üzeri örtülen kadınlar. Önü erkekler tarafından kesilen kadınlar…

Hakikatin parçası olan kadınlar. Aralarında insan-ı kâmillerin olduğu kadınlar…

Demem o ki; tüm baskı ve kısıtlamalara, yok saymalara rağmen Alevi kadınlar, hakikat kapısına varıp o kapıyı başka bir gözle araladılar. Hakikatin gözü ve sözü olarak sır olmaktan çıkıp, “sırra eriştiler”. Kırklar Meclisi’ndeki on yedi bacıya yoldaş oldular.

Şimdi kitabın ayrıntılarına geçebiliriz.

***

Alevilik kavramı, genel bir üst başlığı ifade eder. Bu başlık altında yer alan çeşitli Alevilikler birbirleriyle hem çok benzer hem de önemli farklılıklara sahiptir. Bu durum Aleviliği zayıflatan değil, aksine onu güçlendiren, zenginleştiren, kendine özgü kılan önemli ve vazgeçilmez bir özellik. Biri diğerinin üstü ya da altı değildir. Biri, hepsini kapsamaz ya da dışlamaz. Alevilik bir yoldur. O yolda birden fazla gidiş yöntemi vardır. Bu durum Alevilikte “Yol bir, sürek bin bir” şeklinde ifade edilmiştir. Bu, ayrılığı değil, birliğin içinde çokluğu ve kendisi olmayı ifade eden, demokratik ve özerk bir tanımlamadır. Bunlar Aleviliğin en temel prensipleridir.

Alevilik ocak sistemi üzerine kuruludur. Ocaklar soy aracılığıyla devam eder. Ama mesela Arap Alevilerinde ocak sistemi yoktur. Bektaşilerdeki ocak sistemiyse diğer ocaklardan daha farklıdır. Babanın soyu üzerinde yürüyen ocak sistemi, Bektaşilerde ikili olarak yürür. Çelebiler ocağı babadan oğula geçerken, Balım Sultan’a bağlı Babagan Bektaşilerinde öğreti üzerinden geçer.

Musahiplik (yol kardeşliği), Aleviliğin en temel kurumsal yapılarından biridir. Yine Arap Alevilerinde musahiplik yok fakat buna benzeyen başka yapılar bulunmakta. Arap Alevilerinde kimi kurallarıyla musahipliği andıran “din amcalığı” var.

Din amcası, genç yaşta erkek çocuğa dini eğitimi veren kişidir. Din amcasının ailesi ile eğitim alan çocuğun ailesi böylece akraba – kardeş olur. İki aile arasında tıpkı musahipler arasında olduğu gibi evlilik ve cinsel ilişki yasaktır. Çocukları birbirleriyle evlenemez. Her iki aile dayanışma içindedir, birbirlerine sahip çıkmak zorundadırlar.

Alevilik başlığı altında yer alanların önemli ortaklıkları Hz. Ali’ye ve 12 İmamlara yönelik sevgiyse de bu sevgi bile Aleviliği İslam’ın etkisine karşı korumakta, ondan bağımsız olarak yoluna devam etmekte zorluk çıkartamamıştır. Çünkü Alevilik İslam’dan çok önce oluşmuştu. Ve bu inancın kendine has teolojisi, ritüelleri mevcuttu.

Alevilik kavramı, bu başlık altında yer alan Aleviliklerin varlığından çok daha sonra ortaya çıkmıştır. Oysa Kızılbaş tanımı, Alevilikten daha eski bir tanım. Kızılbaş kavramı 14. ve 15. yüzyıllarda kullanılmaya başlarken, Alevilik kavramı ancak 19. yüzyılın sonunda Osmanlı tarafından kullanılmaya başlanmış. Zira Kızılbaş tanımı İran ya da Şiilikle ilişkili bir adlandırma.* Osmanlı, bu nedenle Kızılbaş kavramından rahatsızlık duyuyordu.

Alevilik kavramı, bu kavram altında toplanan ve birbirlerinden farklı tarihselliklere sahip kadim yol ve süreklerden çok daha genç ve yeni dersek yanlış olmaz. Anadolu’daki Kürt Alevilerinden Arap Aleviliğine, Tahtacı, Çepni Alevilerden Hacı Bektaş-ı Veli’den sonra ortaya çıkan Bektaşiliğe dek farklı tarihsellikler içindeki yol ve sürekleri görebiliriz.

Bu sonradan isimlendirme bile devletin bir inanç üzerindeki baskısını göstermesi açısından önemli.

Ancak bunun gösterdiği bir başka şey daha var. O da, bugün Alevilik başlığı altında toplanan bu kadim inancın yol ve süreklerinin birbirine benzediği kadar kendi tarihsellikleri içerisinde farklı etkileşimlere de girdiği gerçeğidir. İslam öncesi inanç yapısıyla Kürt Aleviliği bu yanıyla (Çepni ve Tahtacılarda da benzer özellikler vardır) çok başka bir yaşa ve yere denk düşmekte. Kürt Aleviliği ritüelleri ve teolojisi ile uzun bir geçmişe sahip olduğunu açıklıkla beyan eder. O, inancını saldırılardan ve “medeniyetten” uzak tutarak, dönem dönem bu saldırılara karşı direnerek koruyabilmiş, bugüne dek getirebilmiştir. Öyle ki, yüz yüze geldiği zorlayıcı etkileşimlerden biri olan İran Şahı İsmail ile karşılaşması ve bu andan itibaren inancının içine nüfuz etmeye başlayan Kızılbaşlık’tan (Hz. Ali, 12 İmamlar, Kerbela Olayı ancak bu dönemde kabul görür) dolayı Osmanlı padişahının hışmına uğraması da onu bu kadim kimliğinden kopartamamış.

Musahiplik (yol kardeşliği), Alevilikte olmazsa olmazdır. Her Alevinin mutlaka bir musahibi olmak zorundadır, çünkü yol ancak böyle devam edebilir. Musahiplik kurumu erkekler üzerinden kurulur. Eşlerin de oluru alınır. Pir, birbirleriyle musahip olmaya karar verenleri cem töreninde kadın erkek birlikte musahip yapar. Musahiplerin birbirlerine karşı sorumlulukları vardır. Kimi yerlerde cemlerde dara kaldırılan kişi musahibiyle beraber dara kalkar ve eğer ceza verilirse bu ceza her iki musahibe beraber verilir. Musahibin musahibi incitmesi en büyük suçlardan biridir. Ve cezası ağırdır. Musahipler arasında evlilik yasaktır, çünkü onlar kardeşlikten çok daha ötesine geçmiştir. Bu, yol kardeşliğidir ve aynı anne babadan olan kardeşlikten çok daha ötedir. Mesela amca çocukları birbiriyle evlenebilir ama musahiplerin çocukları birbiriyle evlenemez. Yedi kuşak geçene kadar akraba sayılırlar ve yedi kuşak boyunca evlilik yasaktır musahiplikte. Musahiplik her iki ailenin devamı olan kuşakları da bağlayarak böylece Aleviliğin devamını sağlamış olur.

Kirvelik, erkek çocuğun sünnet edilmesiyle kurulan akrabalık ilişkisidir. Oğlu sünnet edilecek yaşa gelen aile, kirve olması için başka bir Alevi aileyi seçer. Sünnette çocuk kirvesinin kucağında tutulur ve “Eteğine kanı dökülmüş” olur. Kirvelik de önemli bir ilişki biçimidir ve çocuk ömrü boyunca kirvesine karşı saygıyı, dayanışmayı ihmal etmez.

Aleviliğin bu yanlarının yanı sıra ocak sistemine bakmakta fayda vardır.

Ocak sistemi, Alevi inancının devamlılığının temel yapısıdır. Dedeler ocaklardan gelir. Her Alevinin bağlı olduğu bir ocak vardır. Ocaklardaki hiyerarşi mürşid, pir ve rehber şeklindedir. Bu sıfatlardan birine sahip olmayan kişilerse halk tabakasından olan taliplerdir. Mürşidlik en yüksek makamdır ve en son halkada soyu Hz. Ali’ye dayanır. Mürşid, piri pirandır (pirlerin piri). Ancak mürşidlik, sosyal yapıdaki yeri açısından etkili bir konumda değildir.** Pir (dede) ise dini ve dünyevi işlerde ibadet ve itikadı yürüten kişidir. Pir, taliplerin üzerinde en etkili olan kişidir. Pirler, talipleriyle ilişki içindedir ve onların sosyal, hukuki vb problemlerini de çözmekle yükümlüdürler.

Rehber, pirler tarafından bir yöreye atanmış hizmet sahibi ailelerdir. Talibe yol gösteren, yeni kuşakları yola hazırlayanlardır. Rehberlik, pir ile talip arasında olan, taliplerle en yakın ilişkide bulunan kurumdur. Rehberlikten pirliğe geçiş olabilse de bu pek azdır.***

Talipler ise ocaklardan birine bağlı, sıradan halk kesimidir.

Alevi ocaklar sisteminde ocaklar arasında merkezilik yoktur. Hiçbir ocak, hiyerarşik olarak diğer ocakların üstünde değildir. Çünkü her ocağın pir ve rehberleri, başka bir ocağın pir ve rehberlerinin talibidir. Mürşid, pir ve rehbersiz Alevi olunamaz. Konumu, mevkii ne olursa olsun herkesin mutlaka bir mürşid, pir ve rehberi vardır. Ocak sistemi Alevi toplumunu tek bir halka halinde birbirine bağlayan toplumsal mekanizmadır. Bu mekanizma yukarıdan aşağıya doğru hiyerarşik değil, kesişerek yan yana, dairesel ve eşitlikçi bir yapıdadır.

Pirler, yılda bir kez, işlerin bittiği mevsimde rehber eşliğinde taliplerini ziyaret eder. Pir, taliplerini ziyarete gittiğinde orada cem ve çeşitli ibadetler gerçekleştirir, yanı sıra sorunlar varsa o sorunları da çözmekle yükümlü kişidir.

Pirin geleceği önceden bilinir, hangi köye gitse köy halkı, yani talipler tarafından karşılanır ve özel olarak ağırlanır.

Pir ile evlenen kadın, ister dini bir aileden olsun, isterse sıradan bir aileden olsun ana olur. Ana olmak toplumda saygınlığı olan bir statüdür. Erkekler dâhil, anaya karşı saygıda kusur edilmez.

Cem töreni Aleviliğin en temel ibadet biçimidir. Cem törenlerinde pir ile ana yan yana oturur. Hatta dede olmadığı zamanlarda ana cem törenini yürütür. Cem törenlerinde görev alan tek kadın ana değildir. Cem töreni boyunca cemin yapılmasından sorumlu olan ve cem hizmetlerini gören görevliler vardır. Kadınlar bu görevliler arasında da yer alır. Ancak cemde analık makamı ve cem törenlerinde kadınların görev alması gibi birçok pratik günümüzde ne yazık ki yeterince uygulanmamakta, unutturulmaya çalışılmakta.

Alevi inancı mürşid, pir, rehber ve taliplik yapısıyla ele alındığında, kaynağını erkek egemenliğinden alan bir tabakalaşmanın olduğu hemen görülecektir. Bu, geçişken olmayan bir yapıdır. Mürşid ya da pir olmanız için böyle bir aileden gelmeniz gerekmekte. Çünkü mürşitlik ya da pir olmak, babadan oğula geçen bir statü. Burada sırf toplumsal bir tabakalaşma yok, babadan oğula geçtiği için keskin cinsiyetçi bir yapı mevcut. Bu ailevi tabakalaşmada pir ile evli olan kadın, evlilik yoluyla statünün içine girebiliyor. Orada “ana”laşıyor. Ana olmak, erkek egemen sınırlar içinde kadınlar için tanımlanmış bir statü. Ancak bu statü sayesinde ana olan kadın güç sahibi de olabiliyor. Bu, ikili bir duruma neden oluyor. Bu durum, erkek egemenliği içinde de olsa güçlenmiş bir kadın görüntüsü yaratmakta. Bu, kapitalist ağlarla örülmüş kent hayatında çok fazla anlamlı görünmeyebilir ama farklı üretim ilişkilerinin olduğu modern olmayan köy ve aşiret hayatında küçümsenmeyecek bir konumlanmadır. Bir kadınla bir erkeğin aynı cemde yan yana durması, erkeklerin inançsal açıdan ana olan kadına saygı duyması, ona hürmet etmesi o toplum içinde kadınlar açısından büyük anlam taşımaktadır.

“Alevi kadınların özgür olduğu” algısının, erkek egemenliği içinde kazanılan bu ve benzeri statülerin sağladığı olanakları Alevi kadınların genişleterek kullanmalarından da beslendiğini düşünmek yanlış olmayacaktır. Yine de ana olarak tariflenmenin bile ikincil, erkekten sonra gelen kişiyi işaret eden bir tanımlama olduğunu unutmamak gerekir.

Din amcalığı, musahiplik, kirvelik, dedeliğin babadan oğula geçmesi, ocak sistemindeki iş bölümü ve bunun devamlılığı gibi Aleviliğin temel özelliklerinin hepsi erkekler üzerinden kurulan, sürdürülen ilişkilerdir. Bu yanıyla Alevilik diğer inançlar gibi ataerkildir.

Alevilik inancında kadın erkek “eşitliği” kabul edilir. En azından teorik olarak böyledir. Bu, şu demektir; Alevi toplumunda fikri açıdan genel kabul bu yöndedir. Bu nedenle Alevi toplumunda kadın erkek eşitsizliğini savunmak meşru değildir, kolay da değildir. Aynı zamanda kadın erkek “eşitliği” kabulü de eşitsizliğin üzerini örmeye neden olmakta, erkekler açısından eşitsizliği sürdürmekte elverişli bir araç olarak kullanılmaktadır.

Aleviliğin “eşitlikçi” olduğu algısına neden olan bir başka nokta, Aleviliğin erkeklere gökten ayetlerin “indiği” zamanların çok öncesinde, kadın ve erkek arasındaki ilişkinin kadınlar lehine belirlendiği dönemlerin etkisini taşıyor olması olabilir. Ama ne yazık ki Alevilik inancı, sahip olduğu bu özelliklerin tamamını erkek egemen sisteme (patriarkaya) karşı koruyamamış, savunamamıştır. Ancak patriarka karşısında da tamamen yenilmemiş, birçok özelliklerini çok uzun yıllar var edebilmiştir. Belki de bize Aleviliğin eşitlikçi olduğunu düşündüren yanları bunlardır.

Kadim bir inanç olarak Aleviliğin ilkel toplumlardan bu yana süre gelen üretim ilişkileri ve buradan belirlenen toplumsal yapının katı hiyerarşik olmaktan ziyade daha çok katılımcı, demokratik olması kadınlar açısından olumlu özellikler taşımaktadır. Bu ekonomik yapının yanı sıra ikinci bir sistem olarak aynı zamanda varlığını sürdüren patriarkal sistem Alevi kadınlarının önündeki en önemli sorunlardan biri. Alevi toplumunun demokratik yapısı, erkek egemen sistemi (patriarka) zayıflatan, onu hedefine alan bir sistem değildir. Yer yer çıkarları gereği patriarka ile ortaklaşan, yine çıkarları gereği yer yer patriarka ile çatışan bir yapıdır.

Dar ve küçük, ilkel bir toplumsal ağa sahip olan Alevi toplumlarının en etkili toplumsal mekanizmaları akrabalık ilişkileridir. Akrabalık ilişkileri ise yukarıda bahsettiğimiz gibi, kirvelik, ocak sistemi gibi Aleviliğin temel yapılarını oluşturuyor. Aynı soy üzerinden babadan oğla geçen bir tabakalaşmadır bu. Yine soya dayanmayan musahiplik her ne kadar soya dayalı akrabalık ilişkilerini reddetse de kendisi de neticede yeni bir akrabalık ağını oluşturur. Musahiplik pratiklerinde ise kadın erkek arasındaki iş bölümü değişmediği gibi ağırlaşarak devam eder.

İnançsal açıdan Alevi ocaklarının tabakalaşmış bir sistem olmasından bahsetmemize rağmen, aynı tabakalaşmanın sosyal yapıya yansıdığından söz edemeyiz. Alevi inanç sisteminde ve sosyal yapısında kadınlara hemen her yerde rastlarsınız. Alevilikte kadınların alınmadığı, yok sayıldığı bir alan yoktur. Buna Alevilik inancında büyük değer atfedilen Kırklar Meclisi de dâhil. Hz. Muhammed’in ancak tüm sıfatlarından soyunup sıradan bir insan olarak girebildiği Kırklar Meclisi’ni oluşturan 40 kişiden 17’si kadındır. Bu, kadınların her yerde ve kadın erkek ayrımı gözetmeden yan yana olması açısından çok önemlidir.

Alevilik inancı açısından kadın ve erkek “eşit” dedirten bir başka önemli unsur can olmaktır. Alevi toplumunda cemler yapılırken kadın erkek ayrımı gözetilmez, birlikte yapılır. Cem sırasında her iki cinsiyet yok sayılır, kadın erkek herkes orada can olur. Cemde beden yoktur, herkes birdir. Beden yerini ruha bırakır. İnsan ten değil, nefestir, ruhtur. Birlik vardır. Bu sadece sınıfsal değil, cins olarak da “bir” olmaktır. Alevilikteki Kırklar Meclisi de bunu anlatır. Orada da cinsel, sınıfsal ayrım yoktur. Orada yekvücutta birlik, bir tek üzüm tanesiyle simgelenen eşit paylaşım vardır. Birinin elini kesince herkesin kanı damlar. Hiyerarşi de yoktur. O meclise dâhil olmayan kişi olarak Hz. Muhammed bile peygamberliğini kapının dışında bırakıp ancak öyle girebilir Kırklar Meclisi’ne.

Alevilik hukuku cinsiyetçi ve temel insan haklarını göz ardı eden bir anlayışa sahip değildir. İslam hukukunda bir tek kadının şahitliği geçersizdir. İki kadının tanıklığı bir erkeğin tanıklığına eştir. Hıristiyanlıkta kadının toplantılarda konuşması yasaktır. Konuşan, dini kurallara uymayan, itaatsiz görülen kadınlar orta çağ boyunca cadı suçlamasıyla diri diri yakılmıştır. Bu cinsiyetçi yaklaşıma hukuki düzlemde Alevilikte rastlamayız. Alevilikte suç da, ceza da cemlerde toplum içinde, toplumun tanıklığında ve cinsiyet ayrımı yapılmadan oradakilerin fikri alınarak, açıklık ve şeffaflık içerisinde verilir. Kadınlar cemlerde kendi eşlerinden dahi şikâyetçi olabilmekte, şikâyetçi olunan erkek hakkında görüşlerini dile getirebilmektedir. Ceme getirilmeyen bir mesele yine tarafların ve tanıkların birlikte olduğu başka bir ortamda çözülür. Tanıklıkta kadın erkek ayrımı yoktur. Bu, cinsiyetçi olmayan, şeffaf, demokratik bir işleyiş ve adil bir yargılamadır.

Alevi hukuku açısından çok önemli bir başka nokta, ölüm cezasının olmamasıdır. Alevilikte en büyük ceza düşkün ilan edilmektir. Düşkün olmanın cezası toplumdan dışlanmaktır. Yalnız bırakılma, tecrit edilmektir. Yaşamak tüm canlılar için temel haktır. Hiçbir suçun cezası ölüm olamaz. Alevilik, bir hayvandan, bir ağaca ve insana dek ayırım yapmadan hepsini aynı hakka sahip, birbirine eşit canlılar olarak kabul eder, bütün canlıların yaşam hakkını savunur. Bu haliyle bile aydınlanmacı, modernist toplumun çok ilerisinde bir felsefeye sahiptir.

Yaşam pratiği içinde patriarka kendi çarkını işletiyor olsa da hukuki düzlemde Alevilik kadına yönelik şiddete, recm ya da ölüm cezasına yol vermez. Aleviliğe ait hiçbir anlatıda, metinde az ya da çok, hafif ya da ağır “kadını dövün” gibi bir talimata rastlanmaz.

“Namus, ahlak” gibi erkek egemen yargılarda bile ne kadına, ne de erkeğe ölüm cezası verilmez. Düşkün ilan edilmek yeterlidir. Bu fikrin arkasında çok önemli bir dünya görüşü vardır. Bugün Aleviler, Aleviliği insan hakları beyannamesi, çevre, ekoloji gibi mücadelelerle aynı görüp, onlarla özdeşleştirmekteler. Bu fikirlerin Aleviliği kapsadığını düşünerek birbirine eşitlemekteler. Bu fikirler kıymetli olmakla beraber Alevilik felsefesine göre daha geri bir zeminde bulunmaktalar. Alevilik bu mücadelelerle eşleştirilemez çünkü Alevilik felsefesi bunları aşmıştır.

Alevilik inancı diğer dinlerde olduğu gibi kadın bedeni üzerinde kontrol kurmak, kadının yaşam alanını daraltmak, onu sosyal hayattan uzaklaştırmak yöntemine başvurmaz. O, kadın ve erkeklere nefsine hâkim olmayı önerir. Nefsini terbiye etmeyi öğütler. Cemlerde dem alma, nefsine sahip olmanın göstergesidir. İtikadın sağlamlığını ifade eder. Yine cemlerde kadın erkek yana yana, birlikte olmak da bunun bir göstergesidir. Yolun, itikadın içinde erkek kadın yoktur. Orada herkes aynıdır. Bir tek candır.

Alevilik inancı, mekânsal olarak cinslerden birine daha çok toleransın tanındığı bir inanış değildir. Hatta inanç mekânlarını kadın erkek bir arada eşitçe kullandığı için, kendisine yönelik sürdürülen karalamalara rağmen yolunu aynen devam ettirebilmiştir. Alevilere yönelik yürütülen en büyük karalama ibadet sırasında “mum söndü”**** yaptıkları şeklindedir. Bu karalamayı neye dayandırıyor Müslüman, cinsiyetçi, muhafazakâr kesim? Alevilerin ibadetlerini mekânsal açıdan kadın erkek aynı yerde birlikte yapmasına… Bu karalamalara rağmen Aleviler kadın erkek bir arada ibadetlerini yapmaya devam etmişlerdir.

Alevi toplumuna karşı cinsel içerikli karalamalara karşın Aleviliğin en temel düsturlarından biri “Eline, beline, diline sahip ol” söylemidir. Nefsine hakim olmak Alevilikteki en önemli sınanma alanlarından birisidir. Alevi toplumunun temel yapılarından musahiplik, kirvelik, din amcalığı gibi ilişkilenmeler içerisinde cinsellik katı kurallarla yasaklanmıştır. Hiçbir koşulda çokeşlilik hoş görülmez. Harem gibi bir uygulama kesinlikle yok. Cinselliğin kötü, kirli ve yasak olduğu inancı da yoktur. Yasak yerine, nefsine hâkim olmanın önemini öğütleyen Alevilikte, kadınlar erkeklerin cinsel nesnesi değildir. Cinsellik de bu dünyada makbul olan müminin öbür dünyadaki ödülü değildir. Zaten Alevilikte öbür dünya inancı da yoktur. Ne varsa bu dünyadadır. İyilik de, kötülük de.

Kadını iblis, erkeği onun ağlarına düşen bir “zavallı” olarak görmeyen Alevilikte, İslam’da olduğu gibi dört kadınla evlenme “hakkı” da yoktur. Çünkü Aleviliğe göre evlilik iki insanın onurunu gözeten, sevgi bağıyla oluşan bir ilişkidir. Merkezinde erkeğin cinsel arzuları yoktur. Evlilikte cinsellikten bahsedilecekse eğer, her iki tarafın cinselliği de söz konusudur.

İslam gibi kadınlara kamusal alanı yasaklayan, kadınları erkeklerin zevk ve üreme nesnesi haline getiren, erkeklere dört ya da sınıfsal durumuna göre alternatif yollarla daha çok kadını sunan katı, radikal cinsiyetçi bir inancın Alevilere ilişkin cinsellik temelli karalama kampanyası yapmasını anlamak zor olmasa gerek.

Kadınları evinin içinde erkek çocuklarından uzak tutan, annesini, kızını öpmekten bile imtina eden cinsiyetçi bir yapının, Alevilikte kadın erkeğin kamusal alanda, ev içinde ve ibadet mekânlarında yan yana durmasını “tehlikeli” bulması kendileri açısından anlaşılır.

Erkek egemen zihniyetin kadın bedenine ilişkin saldırganlığını kontrol etmesi, başka bir deyişle Alevilikteki “nefsini terbiye etmesi” yerine, ortaya çıkardığı sorunu kadın bedenini örterek, kadını kamusal alandan ev içine çekip, orada bile özel alanlara tıkıştırarak çözmeye çalışması elbette Aleviler açısından kabul edilemez.

Bu nedenle Alevilikteki kadının görünürlüğü ile İslam’da kadının örtünmesi ve eve kapatılması arasındaki çatışma, bu alandaki açık mücadele daha çok sürer.

Alevilik, erkek egemenliğinin olduğu bir inanç olmasına rağmen Alevilerde muhafazakârlık güçlü değildir. Muhafazakâr kesimler elbette mevcut ama Alevi inancının kolektif, eşitlikçi yanları, kadın bedeni üzerinde yoğunlaşmış, katı bir cinsiyetçiliğinin olmaması Aleviliği muhafazakârlıktan uzak tutmuştur.

Alevilikteki cemler, özünde halk meclisidir. O mecliste sadece dini ibadet yapılmaz. Sosyal ve hukuki sorunlar da konuşulur. Yine, cemlerde kadınlar toplumun önünde kocasından ya da erkek akrabasından her konuda şikâyetçi olabilir, onun cezalandırılmasını isteyebilir. Bu teorik değil, sıkça yaşanmış bir gerçektir. Kadınların toplum önünde, kocalarından, erkek akrabalarından şikâyetçi olabilmesi önemlidir. Bu ev içinde olanın kamusal alana taşınmasıdır. Yani “özel olanın politikleşmesidir.” Eşlerin arasında yaşanan, orada kalır cinsiyetçi ilkesinin reddidir. Böyle pratikler kadınları güçlendirirken, diğer yandan kadınların erkeklere karşı biat etmelerini de kısmen engellemektedir. Çünkü dedelik denen üst bir makam var ve bu makamın kararlarına toplum uymak zorundadır.

Alevilikte merkez, tek olma fikri gelişkin değildir. Çoğulcu bir kabulleniş vardır. Tanrı, Hızır, Ali, ziyaretler, güneş, ay, su gibi birden çok kutsallar vardır. Bu çoğulcu kabulleniş hali merkezci, tek tip, katı kuralcı bir toplumsal yapıyı reddederek yerine zengin, eleştirel, yerel ve alternatifi olan demokratik bir toplumsal yapıyı öngörür. Hızır’ın, Hz. Ali’nin, Tanrı yerine geçmesi, aynaya bakınca Ali’nin görülmesi böyle anlaşılmalıdır. Tanrı katı, ulaşılmaz değil, insanların hemen yanı başında, onların kapısını çalabilecek Hızır gömleğine bürünmüş olandır. O, mitolojik bir kahraman olarak gerçek yaşamın içinde de yer alan bir kurtarıcıdır. Korkulan değil, saygı duyulandır. Cezalandıran değil, medet umulandır. Başı dara düşenin elinden tutandır. Kendisine inananlar arasında kadın erkek farkı gözetmeyendir. Tanrı insanın bizzat kendi suretindedir. O suretin kadın ya da erkek olmasının önemi yoktur.

Bektaşiliğin içinde yer aldığı tasavvufi Alevilik merkezine insanı almıştır. Tüm canlılar arasında onu öncelemiştir.

İnsanı Tanrı karşısında kul olarak görmenin ötesinde olan bu inanç kuşku yok ki önemlidir.

Özellikle kapitalist moderniteye en az bulaşmış Kürt Aleviliğinde insan doğa ikiliği de yoktur. İnsan, doğanın üstünde, ona hükmeden, onun dışında değildir. Doğanın içinde herhangi bir canlıdır. Yerkürenin üzerinde onu başka canlılardan üstün kılan özellikleri yoktur. O da diğer canlılar gibi döngünün, doğanın parçasıdır. Onu da var eden bu döngüdür. Alevilik yapısal olarak insan doğa ikilemi üzerinden değil, bütünlüğü üzerinden kendisini kurgular. Bütün ritüellerinde insan doğadan ayrı bir varlık olarak değil, onun parçası olarak algılanır. Bu anlamıyla da ekolojik mücadelenin bir parçası olarak tanımlanmaktan çok, ona kaynaklık edecek kadim bir yaşam felsefesi olarak ele alınmalıdır.

Alevilikte her şey bir döngüdür. İnsan da diğer canlılar gibi bu döngüde yer alan herhangi bir canlıdır. Esas olan, yaşamı var eden insan ya da o döngü içinde yer alan başka bir canlı değildir, döngünün kendisidir. Bu haliyle insan, ayrıksı olarak güçlü olan değil, bütünün bir parçası olarak tabi olandır.

Alevilik, kapitalist hırsın sömürdüğü doğanın iflas ettiği anda insanın hayatı tehlikeye düştüğü için doğayı önemsemez.  Kendisini doğayı düşürdüğü kötü durumdan kurtaran bir havari olarak yeniden anlamlandırmaz. O, kadim bir inanç olarak, henüz doğanın insan tarafından sömürülüp katledilmediği, hatta “insanlığın” daha icat edilmediği devirlerdeki toplumsal aklın taşıyıcısıdır. İnsanın tıpkı bir taş, bir ağaç, bir su kaynağı gibi herhangi bir şey olarak döngünün içinde yer aldığı ve döngünün diğer unsurlarına inanıp onları kutsayarak serüvenini sürdürdüğü dönemlerin hafızasıyla yolunu sürdürmüştür.

Doğa insan ikilemi aynı zamanda insan kavramında üstü örtülen erkek cinsini temsil etmektedir. Alevilik felsefesi bu ikiliği reddeden yanıyla erkek/insanın döngüye hâkim olma hırsıyla kendi arasına mesafe koymuş oluyor.

Görüştüğüm kadınların “Aleviliğin özü” diyerek formüle ettikleri Alevilik, İslam’ın müdahalesi ile her alanda çok fazla değişikliğe maruz kalmış. İslam’ın Anadolu’ya yayılması ile sonradan Alevilik adı altında toplanacak olan ama farklı tarihsel süreklere sahip inançlar doğallığında ya da metazori olarak İslam’dan fazlasıyla etkilendiler. Bu etki sadece inançsal düzlemde değil, sosyal yaşam düzlemlerinde de yaşanmıştır.

Bugün Kızılbaş/Alevi başlığı altında toplanan inançları İslam ve Hz. Ali’yle başlatmak/sınırlandırmak dahi bu inançların İslam öncesi uzamlarını görmemek, anlamamakla yüz yüze bırakacaktır bizleri. Hâlbuki özellikle Kürt Alevilerde, Çepni ve Tahtacı Alevilerde İslam öncesi inançların izleri belirgin bir biçimde görülmekte. Bunlar önemsenen bir nesneden, günlük pratiklere, ibadet ritüellerinden dualara dek yansımakta. Bu nedenle bugün Alevilikten bahsederken tek tipleşmiş, tarihsellikleri bir biçime indirgenmiş, formelleşmiş bir inanç sisteminden değil, hala heterodoks yapısını koruyan, ortak yanları olmakla birlikte farklılıklarını muhafaza eden inançlar bütününden bahsettiğimizin farkında olmamız gerekiyor.

Katliamcı Yavuz Sultan Selim ve benzerlerinin saldırılarından korunmak için İslam’ın içinde mazlum durumda olan Hz. Ali ve 12 İmamlar simgesiyle buluşarak kendilerine bir koruma kalkanı yaratmak isteyen Aleviler, İslam öncesi inançlarından vazgeçmek yerine bu inançlarını etkin bir biçimde günlük yaşam pratiklerine ve inanç ritüellerine taşımışlardır.

Alevilik, özellikle Bektaşilik ve Arap Aleviliği için Hz. Ali ve Ehl-i beyt sevgisi üzerinden tanımlanabilir, ama mesela Kürt Alevileri için böyle bir tanım eksik kalacaktır. Çünkü Kürt Alevilerinin inancında güneş, ay, doğanın parçası olan su kaynakları, ağaç, dağ, taş yığınları ziyaret olarak baskın bir yer tutmaktadır. Bunlar en temel inanç unsurları olarak kabul edilir ve onlara dua edilir. Oralarda adaklar kesilir. İbadetler yerine getirilir. Hâlbuki İslam’a göre bunlar “puta tapmaktır.” İslam’ın put diyerek reddettikleri Kürt Aleviliğinin bel kemiğidir.

Bu kitabın önemli başlıklarından biri olan ve görüştüğüm kadınların “Aleviliğin özü” diye kavramlaştırdıkları yaşam felsefesini doğru analiz edebilmek için Aleviliğe İslam içerisinden bakma sınırlılığının aşılması zorunludur. Aleviliğin İslam öncesi kaynaklarını görmeyen bir bakış açısı “Aleviliğin özü”nü kavramaktan uzak kalacaktır. Bu özü tam olarak kavrayabilmek için Alevilik içerisindeki yol ve süreklerin tarihsel, toplumsal, coğrafik temelleri dikkate alınmak durumundadır.

Alevilikte kadınların durumunu, doğa insan bütünlüğü yaklaşımını, hiyerarşik olmayan toplumsal yapısını anlamak için bugün dahi canlı olan kutsal nesnelerin, sembollerin, duaların, ziyaret ve ritüellerin, deyişlerin, mitoloji ve masalların ele alınıp incelenmesi gerekiyor. Bu da başlı başına araştırmaya muhtaç farklı bir alan olarak önümüzde duruyor. Darık, teberik, toprak, güneş, ay, semah dönme, ışık, evrenin döngüsü, can olmak, ten değil nefes olmak, hiyerarşik değil yan yana olmak, her biri ayrı bir araştırma konusu. Ancak bu araştırmaların sağlıklı sonuçlar vermesi cinsiyetçi yöntemlerden uzak, kadınların perspektifiyle yapılmalarına bağlı.

Bunlar önemli ipuçları ama bizim ipuçlarından fazlasına ihtiyacımız var. Erkek egemenliğine karşı mücadele edilecekse bilgi, donanım en önemli güç olarak önümüzde durmakta. Bunun için kadınların bu konulara el atması, araştırması, erkeklerin ürettiği sözlerin uygulayıcısı olmak yerine kendi sözünün üreticisi olup sözlerini hayata geçirmeleri gerekiyor.

Alevilik inancında kadınlardan bahseden hikâyeler, ziyaretler her gün biraz daha erilleşerek kaybolmaya yüz tutuyor. Kadın isimlerini taşıyan ziyaretlerin isimleri erkekleştirilerek Alevilik inancı kadınlardan her geçen gün daha uzaklaştırılıyor.

Başından itibaren söz, yetki ve karar mekanizmalarında ya sadece, ya da ezici bir çoğunlukla erkeklerin olduğu Alevi kurumlarının bu haliyle kadınları ve Alevi toplumunu temsil etmesi düşünülemez. Emel Sungur Uzman’ın söylediği gibi “Alevi toplumu sadece kravatlılarla temsil edilemez”. Çünkü Alevi toplumunun yarısı kadın. Siyasi bir yapı bu durumu gözetip, gerekli önlemleri alarak kadınların yönetim mekanizmalarında yer almasını başarmak, kadınlar lehine politikalar üretmek zorundadır.

Alevi kurumlarının kadınları yok saydığı, Alevilik inancı içinde kadınların varlığının unutturularak inkâr edilmeye çalışıldığı erkek egemen sistemde Alevi kadınlarının sessizliği daha ne kadar sürecek?

“Aleviler var ama Alevilik yok” meşhur cümlesini bir başka açıdan ele almak gerekirse “Alevi erkekler var ama Alevi kadınlar yok” diyebiliriz. Oysa Aleviliği taşıyıp bugüne dek getirenler kadınlardır. Alevilik öğretisinin üreticileri ve yürütücülerini yok ederseniz Aleviliği yok edersiniz.

Elbette ocak, dede, rehber, talip ilişkisi, eski cemler kalmadı. Kentleşme Alevilik üzerinde onarılması güç tahribatlar yarattı. Ama bunlar Aleviliğe dışarıdan uygulanan müdahalelerle oldu.

Hikâyenin bir de içeride yaratılan tahribat kısmı var ki, o da Alevi erkeklerin, Alevi kadınlara yönelik cinsiyetçi baskısını anlatır. Ve bu baskı diğerinden daha az yıkıcı değildir.

Alevi kadınların hem Alevi toplumu içinde hem de genel politika içerisinde siyasal bir özne olarak ihmal edilen yerini alması elzemdir. Cinsiyetlerinden dolayı ve Alevi oldukları için dışlanan, hor görülen, susturulan ve baskılanan kadınların başta kendileri için olmak üzere hemcinsleriyle birlikte özgürlük mücadelesinde hak ettikleri yeri almalarının zamanıdır.

9 Eylül 2014, İstanbul

 

*Kızılbaşlar/Aleviler, Krisztina Kehl-Bodrogi, Ayrıntı yayınları, 2012

**Toplumsal Yapı ve İnanç Bağlamında Dersim Aleviliği, Doğan Munzuroğlu, Fam yayınları, İkinci Baskı, 2012

Dêrsim Merkezli Kürt Aleviliği, Munzur Çem, Vate Yayınları, İkinci Baskı, 2011

***Doğan Munzuroğlu, age

****Mum söndü: Müslümanların, Alevilerin kadın erkek bir arada yapılan cem törenlerini ensest diye adlandırarak Alevi toplumuna karşı sistematik olarak işlediği nefret suçudur. Yazık ki kendisine her söylenene inanan, sorgulama kabiliyetinden uzak, nefretle bezeli çokça fantastik insan halen mevcut.