Ana Sayfa Blog Sayfa 6278

FEDA, Alevileri faşist saldırılara karşı öz savunmaya çağırdı

FEDA, Alevilere dönük faşist saldırılara tepki göstererek, öz savunma çağrısında bulundu.

Avrupa Demokratik Alevi Federasyonu (FEDA), 15 Temmuz’daki darbe girişiminin ardından, AKP/Saray’ın çağrısıyla örgütlenen bazı grupların Alevilere dönük saldırılarına ilişkin açıklama yaptı.

Yazılı açıklamada, “İster sivil, ister askeri diktatörlük olsun, tüm halk ve inanç, demokrasi karşıtı darbelere karşı olduğumuzu bir kez daha kamuoyuyla paylaşmak istiyoruz” denildi.

Darbe girişiminin ardından “demokrasi nöbeti” bahanesiyle ırkçı çevrelerin Alevilere Çorum ve Maraş’ı hatırlatacak tarzda saldırdığına vurgu yapılan açıklamada, saldırıların mimarının Erdoğan zihniyeti olduğu kaydedildi. Erdoğan ve AKP’nin Kürtleri, Alevileri, sol kesimleri ve demokrasi güçlerini hedeflediğinin de OHAL kararıyla görüldüğü belirtildi.

FEDA, Alevilere faşist saldırıları engellemek için örgütlülüklerini geliştirme ve öz savunma çağrısında bulundu.

Sır İçinde Sır Olanlar

Sunuş

Alevi kadınlar konusu ilk olarak bir gece vakti İstanbul-Ankara yolculuğu yaparken yol arkadaşım, yoldaşım Tuncay (Yılmaz) ile sohbetimizde açılmıştı. Daha doğrusu o açmıştı. Söz döndü dolaştı, bu konuda neden bir araştırma yapılmadığına geldi. Böyle bir sınıflandırmayı yapmamızı gerektirecek bir toplumsal grup ya da dinamik miydi ki Alevi kadınlar? Sanki biraz zorlamaymış gibi geldi üzerine konuştuğumuz Alevi kadınlar konusu. Oralı olmadım.

Aradan epey bir süre geçmişti. Bu kez “Ne zaman başlıyorsun araştırmaya?” diye direkt konuya girildi. Alevilik konusuna o kadar yabancı hissediyordum ki kendimi, bu araştırma yapılacaksa bile yapacak kişinin ben olamayacağımı söyledim. O güne dek Alevilik hakkında neredeyse hiç okumamıştım. Babamın anlattığı Alevilik hikâyeleri ve çocukken annemin ettiği dualar, 12 İmam Orucu, Xizir (Hızır) Orucu, köyde geçen çocukluğum dolayısıyla bildiğim ziyaretler, evimize gelen dedelerle karşılaşmam dışında bir şey bilmiyordum Alevilik hakkında.

Alevilik üzerine az okumuştum ama yine de aklım okuduklarıma değil, bölük pörçük yaşadığım ritüellere, hafızamda yarım yamalak kalan hikâyelere, annemin ettiği dualara, patika yolun kenarında her zamanki efsunuyla duran ve öpmeden yanından geçemediğim üst üste dizili taşlardan (Qurç) oluşan ziyaretlere gidiyordu.

Anladım ki aslında düşündüğüm kadar yabancı değildim Aleviliğe. Araştırmanın içine girdikçe kültürel kodlarımın nasıl da bu yaşam felsefesiyle biçimlendiğini fark edecektim.

Bunları düşünürken benim için Alevilik denen inancın annemin kişiliğinde can bulduğunun ayırdına vardım. Annemin şahsında fark ettiğim kötülüklerden uzak, saf ve sonsuz inancın, adanmışlığın, basitçe ifade edilecek şahsına has özellikler olmadığını, bunların kadim bir geçmişten süzülerek gelen ve öylece kadınların bedeninde ve ruhunda hayat bulan toplumsal bir kimlik, yaşam felsefesi, inanç bütünü olduğunu ancak görebildim.

Görüştüğüm kadınların da neneleri, anneleri hakkında benzer tanıklıkları olmuştu. Deneyimlerimizi paylaştıkça bu fikrim iyice pekişti. Bu, bireysel değil, kültürel, kolektif ve kültürel bir kimlikti. Bu kimlik sayesinde Alevilik yüz yıllarca (belki de bin yıllarca) nesillerden nesillere akabilmişti. Kadınlar, Alevilik inancının yatağıydı ve Aleviler o yataktan akan bir nehirdi. Alevi kadınlar Aleviliğin doğal aktarıcıları, yeni kuşakların öğreticileriydi.

Bu bir bilgiydi ve bu devasa bilginin üzeri suskunlukla örtülüyordu. Kadınların bu hayati rollerinin Alevi toplumu tarafından görmezlikten gelinişi, rolün önemsizliğinden olamazdı. Değersizleştirme, o rolü taşıyanların kadınlar olmasından kaynaklanıyordu. Değersiz olan aktarılan şey değildi, onu aktaranlardı. Alevi toplumunun suskunluğu, kadınların kendilerine dairdi, yaptıklarına değil. Erkekler, kadınların Aleviliği aktarmasından memnunlardı, görünmesinler yeterdi.

Aleviliğin yeni kuşaklara kadınlar tarafından aktarılmasının bir önemi de, topluma doğal kaynağından aktarıldığı için değişmeden, yabancılaşmadan, asimilasyona uğramadan, çeşitliliğini, yöresel özelliklerini kaybetmeden doğrudan, olduğu gibi ulaştırılabilmesidir.

Araştırmaya karar verdiğim konu sadece Alevilik değildi. Alevilik içerisinde Alevi kadınların durumuydu. Yani hem Aleviliği inceleyecek hem de bu bilginin içinden Alevi kadınların durumunu ele alacaktım. Bir değil, iki iş yapacaktım. Biz kadınların hayatında ezilme, sömürülme birden fazla… Hem yaşarken hem de araştırırken hangi konuyu ele alırsak alalım hep birden fazla iş yapmakla, daha fazla mücadele etmekle yükümlüyüz. Bu da, bilgiyi üretme, kullanma, yaygınlaştırmanın yanı sıra yöntem, dil, üslup vb. konularda erkek araştırmacılardan farklı ve çok daha derinlerde, üstü çok daha örtük olanı bulabilmemizi önümüze görev olarak koymakta. Her şeyde olduğu gibi biz kadınlar bilgi alanında da yine en zor olanla mücadele etmek zorunda kalıyoruz. Çünkü erkek egemenliği sadece evin içinde, iş yerinde, sokakta, siyasi kurumlarda yok. Bilimde, araştırmalarda ve buralarda kullanılan yöntemlerde de hükmünü sürmekte…

Alevilikle ilgili yaptığım araştırmalarda, okumalarda mevcut tüm kaynaklar, çalışmalar cinsiyetçiydi. Dil, üslup, yöntem, perspektif olarak tamamen erkekleri öne çıkaran, onları yüceleştiren bir yerden yazılmıştı neredeyse her şey. Kadınlar yoktu.

Elinizde tuttuğunuz bu kitap, Aleviliği kadınların gözünden anlatmayı hedefliyor. Ve Alevi kadınları görünür kılıyor. Bu açıdan belki de bir ilk olması, benim için bu araştırmayı ayrıca önemli yapıyor.

Kitap, iki yıllık bir araştırmanın sonucunda tamamlandı. İlk yıl Alevilik ve Aleviler üzerine yazılmış kaynakların okunmasıyla geçti. Ardından araştırmanın temel konusu olan Alevi kadınlar hakkında kaynak taramasına geçildi. Tahmin edeceğiniz üzere çok fazla kaynak yoktu. Olanlar daha çok erkeklerin Alevilikte kadının durumunu cinsiyetçi bir dille yazdıkları “güzellemelerden” oluşuyordu. Çok az kaynak vardı doğrudan kadınlardan bahseden.

İkinci yılın başında okumaların yanı sıra bir yandan elinizdeki kitabın kapsamını belirlerken, diğer yandan kimlerle görüşeceğimin arayışıyla yola devam ettim.

Alevilik başlığı çok geniş ve farklı toplulukları kapsamakta. Aynı zamanda farklı milletleri de. Araştırmada bunların görünmesi gerekiyordu. Arap, Türk, Kürt Aleviler vardı. Yine Alevilik diye genel bir başlık olsa da, kendi içinde birbirinden farklı ve çeşitli Alevilikler vardı. Bunu Alevi lügatiyle söylemek gerekirse “Yol bir, sürek bin bir”di. Yol’un süreklerinden de bahsetmek gerekiyordu.

Bu kaygılarla Arap Alevileri, Çepni Alevileri, Tahtacı Alevileri, Bektaşiler ve Kürt Alevileri üzerinden yola çıktım.

Alevi toplumu, dünden bugüne gerek asimilasyon politikalarına, gerekse yok edilmeye karşı yüzyıllardan beri direnmiş, kendisini ayakta tutabilmiş direnişçi bir toplum. Geçmişte varlığını korumak için yolun ve izin olmadığı yerlere sürülerek yaşamaya mahkûm edilmiş, günümüzde kentlere göçüp bir arada yaşamış, yine önemli bir kısmı zulme ve o zulmün bir parçası olan yoksullaştırma politikalarına karşı ülke dışına çıkmak zorunda bırakılmıştı.

Üstelik yurt dışında da güçlü bir Alevi örgütlenmesi vardı. Fotoğrafın tamamlanması için yurt dışında yaşayan Alevilerle görüşmem elzemdi. İktidarın önünde eğilmediği için yüzyıllarca kendi toprağından sürgün edilenlerin, son elli yıllık gurbetlikleri ve bu durumun Alevi kadınlara yansıması önemliydi.

Kitap için 13 kadınla görüştüm. Bunlardan üçü yurt dışında yaşayan Alevi kadınlardı. Diğer on kadın ise beş başlık altında belirlediğim Arap Alevi, Çepni, Tahtacı, Kürt ve Bektaşi Alevi kadınlardı. Her bir başlık altında iki kadınla görüşmemin nedeni birbirini tamamlama ve okura daha bütünlüklü fikir verme açısından isabetli olacağına dair inancımdı.

Kadınlarla, yaşadıkları yerlerde görüşmeyi tercih ettim. Antakya, Gaziantep, Ankara, İstanbul, Mersin illerine, ayrıca yurt dışı görüşmeleri için Almanya’ya gittim. Randevulaştığım kimi kadınlar görüşmekten son anda vazgeçtiler. Çünkü bu toplumda hâlâ Alevi/Alevi kadın olarak konuşmaktan kaygı duyuluyordu. Kaygı haklı ve anlaşılır.

Bu çalışmada yer alan kadınların neredeyse tamamı Alevi toplumu içinde ve kurumlarında aktif olarak yer alan kadınlardı. Hatta görüştüklerim arasında bizzat Alevi kurum yöneticilerinin önerdiği kadınlar bulunmakta. Böyle olmasına özellikle gayret ettim. Böylece anlatılanlar kurumlar açısından içeriden söylenmiş sözler ve eleştiriler olacaktı.

Görüştüğüm kadınlar ilk kez doğrudan Alevi kadınlar hakkında bir araştırmayla karşılaştıkları için birçok soru karşısında “Bu konuda daha önce hiç düşünmemiştim” cevabını verdiler. Bu önemli bir ayrıntıydı.

Kitapta yer alan kadınlarla görüşmelere 2013 Kasım ayında başladım. Biz görüşmeleri yapmaya başladığımızda Suriye’de savaş başlamıştı. Devam eden savaş sırasıyla Rojava ve Irak’a yansıdı. Bu, Arap Alevilerini ve Çepni Alevilerini yakından ilgilendiren bir savaştı, çünkü onların yaşadıkları illerin sınırındaydı savaş.

Röportajlar devam ederken biri yerel yönetimler, diğeri cumhurbaşkanlığı seçimleri olmak üzere iki seçim geçirdik. Kitapta bu seçim süreçlerini ve AKP’nin Alevileri hedef alan söylemlerini, o söylemlere Aleviler cephesinden verilen cevapları da okuyacaksınız.

Görüşmeleri üç ana başlık üzerine yaptım. İlki; Alevilik öğretisi üzerineydi. Alevilik bugüne dek baskın olarak erkekler tarafından anlatıldı, topluma öyle algılatıldı, cinsiyetçi değilmiş gibi anlatılırken bile cinsiyetçileştirildi. Kadınlar yok sayıldı. İnanç olarak, bilgi ve birikim olarak Alevilik tek cinsleştirildi ve erkeklik bilgisi olarak sunuldu. Dışarıdan gelen asimilasyona, yok edilmeye karşı direnen Alevilik, içeride erkeklerin baskısına ve hükmüne teslim oldu. Bu baskı ve hüküm hem Alevi inancı pratikleriyle hem de Alevilik bilgisine erkeklerce el konulup değiştirilmesi, “özünden uzaklaştırması” ile yapıldı. Alevilik tarihindeki kadınların Aleviliğe yaptığı katkılar, Aleviliğin bugünlere taşınmasındaki rolleri ve önemi, Alevilikteki yerleri, Alevi erkeklerce daraltılarak, unutulmaya ve yok sayılmaya çalışıldı. Üzeri sessizce örtüldü.

Elinizdeki kitap, bunlara bir isyan ve tavır olarak kendisini Alevi önde geleni diye payelendiren erkekler yerine Alevi kadınlarla yapılan görüşmeler sonucunda ortaya çıktı. Aleviliği, Alevi kadınlara sordu. Aleviliği bir de kadınlardan dinleyerek öğrenme yöntemine başvurdu.

Elbette Aleviliğin cinsiyetçilikten muaf olduğunu söyleyemeyiz. Bu topraklardaki en kadim inançlardan olan Alevilik uzun ömrünün çeşitli dönemlerinde farklı inançlardan ve dinlerden, ideolojilerden, toplumsal yapılanmalardan etkilenerek şekillendi. Bu etkilenmeler arasında erkek egemenliği de vardı. Bunu bilmek ve eleştirmenin yanı sıra şu tespiti de yapmak durumundayız: Bugün Alevilik adeta Alevi erkeklerce gasp edilmiş durumda. Alevilik kadınlardan ve onların deneyimlerinden soyutlanmış, bu inanç içinde yer alan kadınlar gizlenip, yok sayılmış. Böylece Aleviliğin önemli bir damarı olan kadın erkek ayrımcılığından uzak, yan yana, can olma durumu fikren ve fiilen büyük darbe almış.

Görüştüğüm kadınların Aleviliği uzun ve ayrıntılarla anlattığına şahitlik edeceksiniz. Çünkü kadınlar Aleviliğin bir de kendilerinden duyulmasını, dinlenip öğrenilmesini istiyorlar. Erkeklerin bahsetmekten kaçındıkları farklı bir Aleviliği anlatıyorlar. Orada kadınlar var. Bunu kadınlarla, Alevi toplumuyla ve herkesle paylaşmak istiyorlar.

Bir diğer önemli ayrıntı, görüştüğüm kadınların tamamının Aleviliği etraflarındaki kadınlardan öğrendiklerini söylemeleri. Bu tanıklıklarını anlatıyorlar. Alevilik inancının aktarımının esasen kadınlarla başladığını anlatan tanıklıkları bulacaksınız kitapta.

İkincisi; görüştüğüm kişilerden ailelerinden, kendilerinden bahsetmelerini istedim. Buradaki amacım günümüzde Alevi toplumunda kadınların durumlarını çıplak gözle görmekti. Zira hepimizin bildiği bir ezber var, “Alevi kadınlarının özgür” olduğuna ilişkin. Sahiden özgür mü Alevi kadınlar? Özgürse neden? Değilse neden? Bu fikrin kaynağı neydi? Neden başka bir topluluğun kadınlarına değil de, Alevi toplumundaki kadınlara özgür deniliyordu? Böylece özel alan dâhil sosyal hayatın tamamına ilişkin kadınların durumu hakkında fikrimiz olabilirdi.

Bu konuda daha isabetli bir fikir oluşturabilmek için görüştüğüm kadınların farklı yaşlardan ve kuşaklardan olmasına özellikle dikkat ettim.

Üçüncü ve son olarak; Alevi kurumlarında kadınların durumunu ve bu durumun nedenlerini sordum. Çıkan sonuç en hafif haliyle iç acıtıcıydı. Kota, eşit temsiliyet, eş başkanlık, kadınlar için bütçe gibi konular maalesef ya Alevi kurumlarının gündemlerinde yoktu ya da bunlardan bir kaçı ancak yeni yeni gündemlerine girmiş durumdaydı.

Bu üç ana başlığın yanında ek olarak kadınların tarihinin yazılması üzerine sorular sordum. Her alanda olduğu gibi Alevilik hakkında yazılanların çok büyük kısmı erkekler tarafından kaleme alınmış, Alevilik erkeklerin gözünden anlatılmış, Alevilik tarihi ne yazık ki erkeklerin tarihi olmuştu. Kadınlar ya o erkeklerin yanında duran ikincil kahramanlar -ki bunların sayıları bir elin parmaklarını geçmez- ya da yoklar. Yoklar, çünkü tarihe bakış yöntemi erkeklik bilgisini üreten eril bir metodolojiye sahip. Bu araştırma metodu geçmişi topyekün görebilecek, bizlere gösterebilecek bir kapsayıcılığa sahip değil. Aksine önünde duran bilgiyi bile görebilmekten uzak.

Bilginin gittikçe en büyük güç olduğu dünyamızda Alevi kurumlarının Alevi kadınlar hakkında araştırmaları var mı ya da hiç olmazsa bundan sonrasına dair bu alana ilişkin planları var mı diye sordum. Tahmin edeceğiniz üzere yok. Bir toplumsal grubun, geçmişi, bugünü yoksa yarını da olamaz. Çünkü bir şey hakkında bilgiye sahip olmak, o şeyin farkına varmaktır. Ve bilmek sadece bilgi sahibi olmak demek değildir, eyleme geçmektir. Mevcut olanın eksikliklerini, yanlışlarını görüp, onu değiştirmeye çalışmaktır.

Tüm bunlardan dolayı Alevi kadınlar tanımlaması kendi başına yepyeni bir alana ve mücadeleye tekabül eder dersek yanılmış olmayız.

Kitabın adının “Sır içinde sır olanlar, Alevi kadınlar” olmasına gelince…

Yüzyıllar boyunca çeşitli inanç ve iktidarlar tarafından baskı görmesi, yasaklanması, zor uygulanmasının da etkisiyle Alevi inancı “sır”laşmıştır. Alevilik kendisini sırlaştırarak bugüne dek getirebilmiştir. Sır, açıklanmaz. Gizlidir. Sırra erişen, onu saklar. Gizlilik esastır. Herkes o sırra sahip değildir. Sırra erişenler hakikat kapısının son makamına ulaşabilen kâmil kişilerdir.

Ancak bir de o sır içinde, yani Alevilik içinde ötelenerek “sır” olanlar vardı. Alevi inancı içinde erkeklerin çıkarları için her geçen gün görünürlüğünü biraz daha kaybeden, yok sayılan, üzeri örtülen kadınlar. Önü erkekler tarafından kesilen kadınlar…

Hakikatin parçası olan kadınlar. Aralarında insan-ı kâmillerin olduğu kadınlar…

Demem o ki; tüm baskı ve kısıtlamalara, yok saymalara rağmen Alevi kadınlar, hakikat kapısına varıp o kapıyı başka bir gözle araladılar. Hakikatin gözü ve sözü olarak sır olmaktan çıkıp, “sırra eriştiler”. Kırklar Meclisi’ndeki on yedi bacıya yoldaş oldular.

Şimdi kitabın ayrıntılarına geçebiliriz.

***

Alevilik kavramı, genel bir üst başlığı ifade eder. Bu başlık altında yer alan çeşitli Alevilikler birbirleriyle hem çok benzer hem de önemli farklılıklara sahiptir. Bu durum Aleviliği zayıflatan değil, aksine onu güçlendiren, zenginleştiren, kendine özgü kılan önemli ve vazgeçilmez bir özellik. Biri diğerinin üstü ya da altı değildir. Biri, hepsini kapsamaz ya da dışlamaz. Alevilik bir yoldur. O yolda birden fazla gidiş yöntemi vardır. Bu durum Alevilikte “Yol bir, sürek bin bir” şeklinde ifade edilmiştir. Bu, ayrılığı değil, birliğin içinde çokluğu ve kendisi olmayı ifade eden, demokratik ve özerk bir tanımlamadır. Bunlar Aleviliğin en temel prensipleridir.

Alevilik ocak sistemi üzerine kuruludur. Ocaklar soy aracılığıyla devam eder. Ama mesela Arap Alevilerinde ocak sistemi yoktur. Bektaşilerdeki ocak sistemiyse diğer ocaklardan daha farklıdır. Babanın soyu üzerinde yürüyen ocak sistemi, Bektaşilerde ikili olarak yürür. Çelebiler ocağı babadan oğula geçerken, Balım Sultan’a bağlı Babagan Bektaşilerinde öğreti üzerinden geçer.

Musahiplik (yol kardeşliği), Aleviliğin en temel kurumsal yapılarından biridir. Yine Arap Alevilerinde musahiplik yok fakat buna benzeyen başka yapılar bulunmakta. Arap Alevilerinde kimi kurallarıyla musahipliği andıran “din amcalığı” var.

Din amcası, genç yaşta erkek çocuğa dini eğitimi veren kişidir. Din amcasının ailesi ile eğitim alan çocuğun ailesi böylece akraba – kardeş olur. İki aile arasında tıpkı musahipler arasında olduğu gibi evlilik ve cinsel ilişki yasaktır. Çocukları birbirleriyle evlenemez. Her iki aile dayanışma içindedir, birbirlerine sahip çıkmak zorundadırlar.

Alevilik başlığı altında yer alanların önemli ortaklıkları Hz. Ali’ye ve 12 İmamlara yönelik sevgiyse de bu sevgi bile Aleviliği İslam’ın etkisine karşı korumakta, ondan bağımsız olarak yoluna devam etmekte zorluk çıkartamamıştır. Çünkü Alevilik İslam’dan çok önce oluşmuştu. Ve bu inancın kendine has teolojisi, ritüelleri mevcuttu.

Alevilik kavramı, bu başlık altında yer alan Aleviliklerin varlığından çok daha sonra ortaya çıkmıştır. Oysa Kızılbaş tanımı, Alevilikten daha eski bir tanım. Kızılbaş kavramı 14. ve 15. yüzyıllarda kullanılmaya başlarken, Alevilik kavramı ancak 19. yüzyılın sonunda Osmanlı tarafından kullanılmaya başlanmış. Zira Kızılbaş tanımı İran ya da Şiilikle ilişkili bir adlandırma.* Osmanlı, bu nedenle Kızılbaş kavramından rahatsızlık duyuyordu.

Alevilik kavramı, bu kavram altında toplanan ve birbirlerinden farklı tarihselliklere sahip kadim yol ve süreklerden çok daha genç ve yeni dersek yanlış olmaz. Anadolu’daki Kürt Alevilerinden Arap Aleviliğine, Tahtacı, Çepni Alevilerden Hacı Bektaş-ı Veli’den sonra ortaya çıkan Bektaşiliğe dek farklı tarihsellikler içindeki yol ve sürekleri görebiliriz.

Bu sonradan isimlendirme bile devletin bir inanç üzerindeki baskısını göstermesi açısından önemli.

Ancak bunun gösterdiği bir başka şey daha var. O da, bugün Alevilik başlığı altında toplanan bu kadim inancın yol ve süreklerinin birbirine benzediği kadar kendi tarihsellikleri içerisinde farklı etkileşimlere de girdiği gerçeğidir. İslam öncesi inanç yapısıyla Kürt Aleviliği bu yanıyla (Çepni ve Tahtacılarda da benzer özellikler vardır) çok başka bir yaşa ve yere denk düşmekte. Kürt Aleviliği ritüelleri ve teolojisi ile uzun bir geçmişe sahip olduğunu açıklıkla beyan eder. O, inancını saldırılardan ve “medeniyetten” uzak tutarak, dönem dönem bu saldırılara karşı direnerek koruyabilmiş, bugüne dek getirebilmiştir. Öyle ki, yüz yüze geldiği zorlayıcı etkileşimlerden biri olan İran Şahı İsmail ile karşılaşması ve bu andan itibaren inancının içine nüfuz etmeye başlayan Kızılbaşlık’tan (Hz. Ali, 12 İmamlar, Kerbela Olayı ancak bu dönemde kabul görür) dolayı Osmanlı padişahının hışmına uğraması da onu bu kadim kimliğinden kopartamamış.

Musahiplik (yol kardeşliği), Alevilikte olmazsa olmazdır. Her Alevinin mutlaka bir musahibi olmak zorundadır, çünkü yol ancak böyle devam edebilir. Musahiplik kurumu erkekler üzerinden kurulur. Eşlerin de oluru alınır. Pir, birbirleriyle musahip olmaya karar verenleri cem töreninde kadın erkek birlikte musahip yapar. Musahiplerin birbirlerine karşı sorumlulukları vardır. Kimi yerlerde cemlerde dara kaldırılan kişi musahibiyle beraber dara kalkar ve eğer ceza verilirse bu ceza her iki musahibe beraber verilir. Musahibin musahibi incitmesi en büyük suçlardan biridir. Ve cezası ağırdır. Musahipler arasında evlilik yasaktır, çünkü onlar kardeşlikten çok daha ötesine geçmiştir. Bu, yol kardeşliğidir ve aynı anne babadan olan kardeşlikten çok daha ötedir. Mesela amca çocukları birbiriyle evlenebilir ama musahiplerin çocukları birbiriyle evlenemez. Yedi kuşak geçene kadar akraba sayılırlar ve yedi kuşak boyunca evlilik yasaktır musahiplikte. Musahiplik her iki ailenin devamı olan kuşakları da bağlayarak böylece Aleviliğin devamını sağlamış olur.

Kirvelik, erkek çocuğun sünnet edilmesiyle kurulan akrabalık ilişkisidir. Oğlu sünnet edilecek yaşa gelen aile, kirve olması için başka bir Alevi aileyi seçer. Sünnette çocuk kirvesinin kucağında tutulur ve “Eteğine kanı dökülmüş” olur. Kirvelik de önemli bir ilişki biçimidir ve çocuk ömrü boyunca kirvesine karşı saygıyı, dayanışmayı ihmal etmez.

Aleviliğin bu yanlarının yanı sıra ocak sistemine bakmakta fayda vardır.

Ocak sistemi, Alevi inancının devamlılığının temel yapısıdır. Dedeler ocaklardan gelir. Her Alevinin bağlı olduğu bir ocak vardır. Ocaklardaki hiyerarşi mürşid, pir ve rehber şeklindedir. Bu sıfatlardan birine sahip olmayan kişilerse halk tabakasından olan taliplerdir. Mürşidlik en yüksek makamdır ve en son halkada soyu Hz. Ali’ye dayanır. Mürşid, piri pirandır (pirlerin piri). Ancak mürşidlik, sosyal yapıdaki yeri açısından etkili bir konumda değildir.** Pir (dede) ise dini ve dünyevi işlerde ibadet ve itikadı yürüten kişidir. Pir, taliplerin üzerinde en etkili olan kişidir. Pirler, talipleriyle ilişki içindedir ve onların sosyal, hukuki vb problemlerini de çözmekle yükümlüdürler.

Rehber, pirler tarafından bir yöreye atanmış hizmet sahibi ailelerdir. Talibe yol gösteren, yeni kuşakları yola hazırlayanlardır. Rehberlik, pir ile talip arasında olan, taliplerle en yakın ilişkide bulunan kurumdur. Rehberlikten pirliğe geçiş olabilse de bu pek azdır.***

Talipler ise ocaklardan birine bağlı, sıradan halk kesimidir.

Alevi ocaklar sisteminde ocaklar arasında merkezilik yoktur. Hiçbir ocak, hiyerarşik olarak diğer ocakların üstünde değildir. Çünkü her ocağın pir ve rehberleri, başka bir ocağın pir ve rehberlerinin talibidir. Mürşid, pir ve rehbersiz Alevi olunamaz. Konumu, mevkii ne olursa olsun herkesin mutlaka bir mürşid, pir ve rehberi vardır. Ocak sistemi Alevi toplumunu tek bir halka halinde birbirine bağlayan toplumsal mekanizmadır. Bu mekanizma yukarıdan aşağıya doğru hiyerarşik değil, kesişerek yan yana, dairesel ve eşitlikçi bir yapıdadır.

Pirler, yılda bir kez, işlerin bittiği mevsimde rehber eşliğinde taliplerini ziyaret eder. Pir, taliplerini ziyarete gittiğinde orada cem ve çeşitli ibadetler gerçekleştirir, yanı sıra sorunlar varsa o sorunları da çözmekle yükümlü kişidir.

Pirin geleceği önceden bilinir, hangi köye gitse köy halkı, yani talipler tarafından karşılanır ve özel olarak ağırlanır.

Pir ile evlenen kadın, ister dini bir aileden olsun, isterse sıradan bir aileden olsun ana olur. Ana olmak toplumda saygınlığı olan bir statüdür. Erkekler dâhil, anaya karşı saygıda kusur edilmez.

Cem töreni Aleviliğin en temel ibadet biçimidir. Cem törenlerinde pir ile ana yan yana oturur. Hatta dede olmadığı zamanlarda ana cem törenini yürütür. Cem törenlerinde görev alan tek kadın ana değildir. Cem töreni boyunca cemin yapılmasından sorumlu olan ve cem hizmetlerini gören görevliler vardır. Kadınlar bu görevliler arasında da yer alır. Ancak cemde analık makamı ve cem törenlerinde kadınların görev alması gibi birçok pratik günümüzde ne yazık ki yeterince uygulanmamakta, unutturulmaya çalışılmakta.

Alevi inancı mürşid, pir, rehber ve taliplik yapısıyla ele alındığında, kaynağını erkek egemenliğinden alan bir tabakalaşmanın olduğu hemen görülecektir. Bu, geçişken olmayan bir yapıdır. Mürşid ya da pir olmanız için böyle bir aileden gelmeniz gerekmekte. Çünkü mürşitlik ya da pir olmak, babadan oğula geçen bir statü. Burada sırf toplumsal bir tabakalaşma yok, babadan oğula geçtiği için keskin cinsiyetçi bir yapı mevcut. Bu ailevi tabakalaşmada pir ile evli olan kadın, evlilik yoluyla statünün içine girebiliyor. Orada “ana”laşıyor. Ana olmak, erkek egemen sınırlar içinde kadınlar için tanımlanmış bir statü. Ancak bu statü sayesinde ana olan kadın güç sahibi de olabiliyor. Bu, ikili bir duruma neden oluyor. Bu durum, erkek egemenliği içinde de olsa güçlenmiş bir kadın görüntüsü yaratmakta. Bu, kapitalist ağlarla örülmüş kent hayatında çok fazla anlamlı görünmeyebilir ama farklı üretim ilişkilerinin olduğu modern olmayan köy ve aşiret hayatında küçümsenmeyecek bir konumlanmadır. Bir kadınla bir erkeğin aynı cemde yan yana durması, erkeklerin inançsal açıdan ana olan kadına saygı duyması, ona hürmet etmesi o toplum içinde kadınlar açısından büyük anlam taşımaktadır.

“Alevi kadınların özgür olduğu” algısının, erkek egemenliği içinde kazanılan bu ve benzeri statülerin sağladığı olanakları Alevi kadınların genişleterek kullanmalarından da beslendiğini düşünmek yanlış olmayacaktır. Yine de ana olarak tariflenmenin bile ikincil, erkekten sonra gelen kişiyi işaret eden bir tanımlama olduğunu unutmamak gerekir.

Din amcalığı, musahiplik, kirvelik, dedeliğin babadan oğula geçmesi, ocak sistemindeki iş bölümü ve bunun devamlılığı gibi Aleviliğin temel özelliklerinin hepsi erkekler üzerinden kurulan, sürdürülen ilişkilerdir. Bu yanıyla Alevilik diğer inançlar gibi ataerkildir.

Alevilik inancında kadın erkek “eşitliği” kabul edilir. En azından teorik olarak böyledir. Bu, şu demektir; Alevi toplumunda fikri açıdan genel kabul bu yöndedir. Bu nedenle Alevi toplumunda kadın erkek eşitsizliğini savunmak meşru değildir, kolay da değildir. Aynı zamanda kadın erkek “eşitliği” kabulü de eşitsizliğin üzerini örmeye neden olmakta, erkekler açısından eşitsizliği sürdürmekte elverişli bir araç olarak kullanılmaktadır.

Aleviliğin “eşitlikçi” olduğu algısına neden olan bir başka nokta, Aleviliğin erkeklere gökten ayetlerin “indiği” zamanların çok öncesinde, kadın ve erkek arasındaki ilişkinin kadınlar lehine belirlendiği dönemlerin etkisini taşıyor olması olabilir. Ama ne yazık ki Alevilik inancı, sahip olduğu bu özelliklerin tamamını erkek egemen sisteme (patriarkaya) karşı koruyamamış, savunamamıştır. Ancak patriarka karşısında da tamamen yenilmemiş, birçok özelliklerini çok uzun yıllar var edebilmiştir. Belki de bize Aleviliğin eşitlikçi olduğunu düşündüren yanları bunlardır.

Kadim bir inanç olarak Aleviliğin ilkel toplumlardan bu yana süre gelen üretim ilişkileri ve buradan belirlenen toplumsal yapının katı hiyerarşik olmaktan ziyade daha çok katılımcı, demokratik olması kadınlar açısından olumlu özellikler taşımaktadır. Bu ekonomik yapının yanı sıra ikinci bir sistem olarak aynı zamanda varlığını sürdüren patriarkal sistem Alevi kadınlarının önündeki en önemli sorunlardan biri. Alevi toplumunun demokratik yapısı, erkek egemen sistemi (patriarka) zayıflatan, onu hedefine alan bir sistem değildir. Yer yer çıkarları gereği patriarka ile ortaklaşan, yine çıkarları gereği yer yer patriarka ile çatışan bir yapıdır.

Dar ve küçük, ilkel bir toplumsal ağa sahip olan Alevi toplumlarının en etkili toplumsal mekanizmaları akrabalık ilişkileridir. Akrabalık ilişkileri ise yukarıda bahsettiğimiz gibi, kirvelik, ocak sistemi gibi Aleviliğin temel yapılarını oluşturuyor. Aynı soy üzerinden babadan oğla geçen bir tabakalaşmadır bu. Yine soya dayanmayan musahiplik her ne kadar soya dayalı akrabalık ilişkilerini reddetse de kendisi de neticede yeni bir akrabalık ağını oluşturur. Musahiplik pratiklerinde ise kadın erkek arasındaki iş bölümü değişmediği gibi ağırlaşarak devam eder.

İnançsal açıdan Alevi ocaklarının tabakalaşmış bir sistem olmasından bahsetmemize rağmen, aynı tabakalaşmanın sosyal yapıya yansıdığından söz edemeyiz. Alevi inanç sisteminde ve sosyal yapısında kadınlara hemen her yerde rastlarsınız. Alevilikte kadınların alınmadığı, yok sayıldığı bir alan yoktur. Buna Alevilik inancında büyük değer atfedilen Kırklar Meclisi de dâhil. Hz. Muhammed’in ancak tüm sıfatlarından soyunup sıradan bir insan olarak girebildiği Kırklar Meclisi’ni oluşturan 40 kişiden 17’si kadındır. Bu, kadınların her yerde ve kadın erkek ayrımı gözetmeden yan yana olması açısından çok önemlidir.

Alevilik inancı açısından kadın ve erkek “eşit” dedirten bir başka önemli unsur can olmaktır. Alevi toplumunda cemler yapılırken kadın erkek ayrımı gözetilmez, birlikte yapılır. Cem sırasında her iki cinsiyet yok sayılır, kadın erkek herkes orada can olur. Cemde beden yoktur, herkes birdir. Beden yerini ruha bırakır. İnsan ten değil, nefestir, ruhtur. Birlik vardır. Bu sadece sınıfsal değil, cins olarak da “bir” olmaktır. Alevilikteki Kırklar Meclisi de bunu anlatır. Orada da cinsel, sınıfsal ayrım yoktur. Orada yekvücutta birlik, bir tek üzüm tanesiyle simgelenen eşit paylaşım vardır. Birinin elini kesince herkesin kanı damlar. Hiyerarşi de yoktur. O meclise dâhil olmayan kişi olarak Hz. Muhammed bile peygamberliğini kapının dışında bırakıp ancak öyle girebilir Kırklar Meclisi’ne.

Alevilik hukuku cinsiyetçi ve temel insan haklarını göz ardı eden bir anlayışa sahip değildir. İslam hukukunda bir tek kadının şahitliği geçersizdir. İki kadının tanıklığı bir erkeğin tanıklığına eştir. Hıristiyanlıkta kadının toplantılarda konuşması yasaktır. Konuşan, dini kurallara uymayan, itaatsiz görülen kadınlar orta çağ boyunca cadı suçlamasıyla diri diri yakılmıştır. Bu cinsiyetçi yaklaşıma hukuki düzlemde Alevilikte rastlamayız. Alevilikte suç da, ceza da cemlerde toplum içinde, toplumun tanıklığında ve cinsiyet ayrımı yapılmadan oradakilerin fikri alınarak, açıklık ve şeffaflık içerisinde verilir. Kadınlar cemlerde kendi eşlerinden dahi şikâyetçi olabilmekte, şikâyetçi olunan erkek hakkında görüşlerini dile getirebilmektedir. Ceme getirilmeyen bir mesele yine tarafların ve tanıkların birlikte olduğu başka bir ortamda çözülür. Tanıklıkta kadın erkek ayrımı yoktur. Bu, cinsiyetçi olmayan, şeffaf, demokratik bir işleyiş ve adil bir yargılamadır.

Alevi hukuku açısından çok önemli bir başka nokta, ölüm cezasının olmamasıdır. Alevilikte en büyük ceza düşkün ilan edilmektir. Düşkün olmanın cezası toplumdan dışlanmaktır. Yalnız bırakılma, tecrit edilmektir. Yaşamak tüm canlılar için temel haktır. Hiçbir suçun cezası ölüm olamaz. Alevilik, bir hayvandan, bir ağaca ve insana dek ayırım yapmadan hepsini aynı hakka sahip, birbirine eşit canlılar olarak kabul eder, bütün canlıların yaşam hakkını savunur. Bu haliyle bile aydınlanmacı, modernist toplumun çok ilerisinde bir felsefeye sahiptir.

Yaşam pratiği içinde patriarka kendi çarkını işletiyor olsa da hukuki düzlemde Alevilik kadına yönelik şiddete, recm ya da ölüm cezasına yol vermez. Aleviliğe ait hiçbir anlatıda, metinde az ya da çok, hafif ya da ağır “kadını dövün” gibi bir talimata rastlanmaz.

“Namus, ahlak” gibi erkek egemen yargılarda bile ne kadına, ne de erkeğe ölüm cezası verilmez. Düşkün ilan edilmek yeterlidir. Bu fikrin arkasında çok önemli bir dünya görüşü vardır. Bugün Aleviler, Aleviliği insan hakları beyannamesi, çevre, ekoloji gibi mücadelelerle aynı görüp, onlarla özdeşleştirmekteler. Bu fikirlerin Aleviliği kapsadığını düşünerek birbirine eşitlemekteler. Bu fikirler kıymetli olmakla beraber Alevilik felsefesine göre daha geri bir zeminde bulunmaktalar. Alevilik bu mücadelelerle eşleştirilemez çünkü Alevilik felsefesi bunları aşmıştır.

Alevilik inancı diğer dinlerde olduğu gibi kadın bedeni üzerinde kontrol kurmak, kadının yaşam alanını daraltmak, onu sosyal hayattan uzaklaştırmak yöntemine başvurmaz. O, kadın ve erkeklere nefsine hâkim olmayı önerir. Nefsini terbiye etmeyi öğütler. Cemlerde dem alma, nefsine sahip olmanın göstergesidir. İtikadın sağlamlığını ifade eder. Yine cemlerde kadın erkek yana yana, birlikte olmak da bunun bir göstergesidir. Yolun, itikadın içinde erkek kadın yoktur. Orada herkes aynıdır. Bir tek candır.

Alevilik inancı, mekânsal olarak cinslerden birine daha çok toleransın tanındığı bir inanış değildir. Hatta inanç mekânlarını kadın erkek bir arada eşitçe kullandığı için, kendisine yönelik sürdürülen karalamalara rağmen yolunu aynen devam ettirebilmiştir. Alevilere yönelik yürütülen en büyük karalama ibadet sırasında “mum söndü”**** yaptıkları şeklindedir. Bu karalamayı neye dayandırıyor Müslüman, cinsiyetçi, muhafazakâr kesim? Alevilerin ibadetlerini mekânsal açıdan kadın erkek aynı yerde birlikte yapmasına… Bu karalamalara rağmen Aleviler kadın erkek bir arada ibadetlerini yapmaya devam etmişlerdir.

Alevi toplumuna karşı cinsel içerikli karalamalara karşın Aleviliğin en temel düsturlarından biri “Eline, beline, diline sahip ol” söylemidir. Nefsine hakim olmak Alevilikteki en önemli sınanma alanlarından birisidir. Alevi toplumunun temel yapılarından musahiplik, kirvelik, din amcalığı gibi ilişkilenmeler içerisinde cinsellik katı kurallarla yasaklanmıştır. Hiçbir koşulda çokeşlilik hoş görülmez. Harem gibi bir uygulama kesinlikle yok. Cinselliğin kötü, kirli ve yasak olduğu inancı da yoktur. Yasak yerine, nefsine hâkim olmanın önemini öğütleyen Alevilikte, kadınlar erkeklerin cinsel nesnesi değildir. Cinsellik de bu dünyada makbul olan müminin öbür dünyadaki ödülü değildir. Zaten Alevilikte öbür dünya inancı da yoktur. Ne varsa bu dünyadadır. İyilik de, kötülük de.

Kadını iblis, erkeği onun ağlarına düşen bir “zavallı” olarak görmeyen Alevilikte, İslam’da olduğu gibi dört kadınla evlenme “hakkı” da yoktur. Çünkü Aleviliğe göre evlilik iki insanın onurunu gözeten, sevgi bağıyla oluşan bir ilişkidir. Merkezinde erkeğin cinsel arzuları yoktur. Evlilikte cinsellikten bahsedilecekse eğer, her iki tarafın cinselliği de söz konusudur.

İslam gibi kadınlara kamusal alanı yasaklayan, kadınları erkeklerin zevk ve üreme nesnesi haline getiren, erkeklere dört ya da sınıfsal durumuna göre alternatif yollarla daha çok kadını sunan katı, radikal cinsiyetçi bir inancın Alevilere ilişkin cinsellik temelli karalama kampanyası yapmasını anlamak zor olmasa gerek.

Kadınları evinin içinde erkek çocuklarından uzak tutan, annesini, kızını öpmekten bile imtina eden cinsiyetçi bir yapının, Alevilikte kadın erkeğin kamusal alanda, ev içinde ve ibadet mekânlarında yan yana durmasını “tehlikeli” bulması kendileri açısından anlaşılır.

Erkek egemen zihniyetin kadın bedenine ilişkin saldırganlığını kontrol etmesi, başka bir deyişle Alevilikteki “nefsini terbiye etmesi” yerine, ortaya çıkardığı sorunu kadın bedenini örterek, kadını kamusal alandan ev içine çekip, orada bile özel alanlara tıkıştırarak çözmeye çalışması elbette Aleviler açısından kabul edilemez.

Bu nedenle Alevilikteki kadının görünürlüğü ile İslam’da kadının örtünmesi ve eve kapatılması arasındaki çatışma, bu alandaki açık mücadele daha çok sürer.

Alevilik, erkek egemenliğinin olduğu bir inanç olmasına rağmen Alevilerde muhafazakârlık güçlü değildir. Muhafazakâr kesimler elbette mevcut ama Alevi inancının kolektif, eşitlikçi yanları, kadın bedeni üzerinde yoğunlaşmış, katı bir cinsiyetçiliğinin olmaması Aleviliği muhafazakârlıktan uzak tutmuştur.

Alevilikteki cemler, özünde halk meclisidir. O mecliste sadece dini ibadet yapılmaz. Sosyal ve hukuki sorunlar da konuşulur. Yine, cemlerde kadınlar toplumun önünde kocasından ya da erkek akrabasından her konuda şikâyetçi olabilir, onun cezalandırılmasını isteyebilir. Bu teorik değil, sıkça yaşanmış bir gerçektir. Kadınların toplum önünde, kocalarından, erkek akrabalarından şikâyetçi olabilmesi önemlidir. Bu ev içinde olanın kamusal alana taşınmasıdır. Yani “özel olanın politikleşmesidir.” Eşlerin arasında yaşanan, orada kalır cinsiyetçi ilkesinin reddidir. Böyle pratikler kadınları güçlendirirken, diğer yandan kadınların erkeklere karşı biat etmelerini de kısmen engellemektedir. Çünkü dedelik denen üst bir makam var ve bu makamın kararlarına toplum uymak zorundadır.

Alevilikte merkez, tek olma fikri gelişkin değildir. Çoğulcu bir kabulleniş vardır. Tanrı, Hızır, Ali, ziyaretler, güneş, ay, su gibi birden çok kutsallar vardır. Bu çoğulcu kabulleniş hali merkezci, tek tip, katı kuralcı bir toplumsal yapıyı reddederek yerine zengin, eleştirel, yerel ve alternatifi olan demokratik bir toplumsal yapıyı öngörür. Hızır’ın, Hz. Ali’nin, Tanrı yerine geçmesi, aynaya bakınca Ali’nin görülmesi böyle anlaşılmalıdır. Tanrı katı, ulaşılmaz değil, insanların hemen yanı başında, onların kapısını çalabilecek Hızır gömleğine bürünmüş olandır. O, mitolojik bir kahraman olarak gerçek yaşamın içinde de yer alan bir kurtarıcıdır. Korkulan değil, saygı duyulandır. Cezalandıran değil, medet umulandır. Başı dara düşenin elinden tutandır. Kendisine inananlar arasında kadın erkek farkı gözetmeyendir. Tanrı insanın bizzat kendi suretindedir. O suretin kadın ya da erkek olmasının önemi yoktur.

Bektaşiliğin içinde yer aldığı tasavvufi Alevilik merkezine insanı almıştır. Tüm canlılar arasında onu öncelemiştir.

İnsanı Tanrı karşısında kul olarak görmenin ötesinde olan bu inanç kuşku yok ki önemlidir.

Özellikle kapitalist moderniteye en az bulaşmış Kürt Aleviliğinde insan doğa ikiliği de yoktur. İnsan, doğanın üstünde, ona hükmeden, onun dışında değildir. Doğanın içinde herhangi bir canlıdır. Yerkürenin üzerinde onu başka canlılardan üstün kılan özellikleri yoktur. O da diğer canlılar gibi döngünün, doğanın parçasıdır. Onu da var eden bu döngüdür. Alevilik yapısal olarak insan doğa ikilemi üzerinden değil, bütünlüğü üzerinden kendisini kurgular. Bütün ritüellerinde insan doğadan ayrı bir varlık olarak değil, onun parçası olarak algılanır. Bu anlamıyla da ekolojik mücadelenin bir parçası olarak tanımlanmaktan çok, ona kaynaklık edecek kadim bir yaşam felsefesi olarak ele alınmalıdır.

Alevilikte her şey bir döngüdür. İnsan da diğer canlılar gibi bu döngüde yer alan herhangi bir canlıdır. Esas olan, yaşamı var eden insan ya da o döngü içinde yer alan başka bir canlı değildir, döngünün kendisidir. Bu haliyle insan, ayrıksı olarak güçlü olan değil, bütünün bir parçası olarak tabi olandır.

Alevilik, kapitalist hırsın sömürdüğü doğanın iflas ettiği anda insanın hayatı tehlikeye düştüğü için doğayı önemsemez.  Kendisini doğayı düşürdüğü kötü durumdan kurtaran bir havari olarak yeniden anlamlandırmaz. O, kadim bir inanç olarak, henüz doğanın insan tarafından sömürülüp katledilmediği, hatta “insanlığın” daha icat edilmediği devirlerdeki toplumsal aklın taşıyıcısıdır. İnsanın tıpkı bir taş, bir ağaç, bir su kaynağı gibi herhangi bir şey olarak döngünün içinde yer aldığı ve döngünün diğer unsurlarına inanıp onları kutsayarak serüvenini sürdürdüğü dönemlerin hafızasıyla yolunu sürdürmüştür.

Doğa insan ikilemi aynı zamanda insan kavramında üstü örtülen erkek cinsini temsil etmektedir. Alevilik felsefesi bu ikiliği reddeden yanıyla erkek/insanın döngüye hâkim olma hırsıyla kendi arasına mesafe koymuş oluyor.

Görüştüğüm kadınların “Aleviliğin özü” diyerek formüle ettikleri Alevilik, İslam’ın müdahalesi ile her alanda çok fazla değişikliğe maruz kalmış. İslam’ın Anadolu’ya yayılması ile sonradan Alevilik adı altında toplanacak olan ama farklı tarihsel süreklere sahip inançlar doğallığında ya da metazori olarak İslam’dan fazlasıyla etkilendiler. Bu etki sadece inançsal düzlemde değil, sosyal yaşam düzlemlerinde de yaşanmıştır.

Bugün Kızılbaş/Alevi başlığı altında toplanan inançları İslam ve Hz. Ali’yle başlatmak/sınırlandırmak dahi bu inançların İslam öncesi uzamlarını görmemek, anlamamakla yüz yüze bırakacaktır bizleri. Hâlbuki özellikle Kürt Alevilerde, Çepni ve Tahtacı Alevilerde İslam öncesi inançların izleri belirgin bir biçimde görülmekte. Bunlar önemsenen bir nesneden, günlük pratiklere, ibadet ritüellerinden dualara dek yansımakta. Bu nedenle bugün Alevilikten bahsederken tek tipleşmiş, tarihsellikleri bir biçime indirgenmiş, formelleşmiş bir inanç sisteminden değil, hala heterodoks yapısını koruyan, ortak yanları olmakla birlikte farklılıklarını muhafaza eden inançlar bütününden bahsettiğimizin farkında olmamız gerekiyor.

Katliamcı Yavuz Sultan Selim ve benzerlerinin saldırılarından korunmak için İslam’ın içinde mazlum durumda olan Hz. Ali ve 12 İmamlar simgesiyle buluşarak kendilerine bir koruma kalkanı yaratmak isteyen Aleviler, İslam öncesi inançlarından vazgeçmek yerine bu inançlarını etkin bir biçimde günlük yaşam pratiklerine ve inanç ritüellerine taşımışlardır.

Alevilik, özellikle Bektaşilik ve Arap Aleviliği için Hz. Ali ve Ehl-i beyt sevgisi üzerinden tanımlanabilir, ama mesela Kürt Alevileri için böyle bir tanım eksik kalacaktır. Çünkü Kürt Alevilerinin inancında güneş, ay, doğanın parçası olan su kaynakları, ağaç, dağ, taş yığınları ziyaret olarak baskın bir yer tutmaktadır. Bunlar en temel inanç unsurları olarak kabul edilir ve onlara dua edilir. Oralarda adaklar kesilir. İbadetler yerine getirilir. Hâlbuki İslam’a göre bunlar “puta tapmaktır.” İslam’ın put diyerek reddettikleri Kürt Aleviliğinin bel kemiğidir.

Bu kitabın önemli başlıklarından biri olan ve görüştüğüm kadınların “Aleviliğin özü” diye kavramlaştırdıkları yaşam felsefesini doğru analiz edebilmek için Aleviliğe İslam içerisinden bakma sınırlılığının aşılması zorunludur. Aleviliğin İslam öncesi kaynaklarını görmeyen bir bakış açısı “Aleviliğin özü”nü kavramaktan uzak kalacaktır. Bu özü tam olarak kavrayabilmek için Alevilik içerisindeki yol ve süreklerin tarihsel, toplumsal, coğrafik temelleri dikkate alınmak durumundadır.

Alevilikte kadınların durumunu, doğa insan bütünlüğü yaklaşımını, hiyerarşik olmayan toplumsal yapısını anlamak için bugün dahi canlı olan kutsal nesnelerin, sembollerin, duaların, ziyaret ve ritüellerin, deyişlerin, mitoloji ve masalların ele alınıp incelenmesi gerekiyor. Bu da başlı başına araştırmaya muhtaç farklı bir alan olarak önümüzde duruyor. Darık, teberik, toprak, güneş, ay, semah dönme, ışık, evrenin döngüsü, can olmak, ten değil nefes olmak, hiyerarşik değil yan yana olmak, her biri ayrı bir araştırma konusu. Ancak bu araştırmaların sağlıklı sonuçlar vermesi cinsiyetçi yöntemlerden uzak, kadınların perspektifiyle yapılmalarına bağlı.

Bunlar önemli ipuçları ama bizim ipuçlarından fazlasına ihtiyacımız var. Erkek egemenliğine karşı mücadele edilecekse bilgi, donanım en önemli güç olarak önümüzde durmakta. Bunun için kadınların bu konulara el atması, araştırması, erkeklerin ürettiği sözlerin uygulayıcısı olmak yerine kendi sözünün üreticisi olup sözlerini hayata geçirmeleri gerekiyor.

Alevilik inancında kadınlardan bahseden hikâyeler, ziyaretler her gün biraz daha erilleşerek kaybolmaya yüz tutuyor. Kadın isimlerini taşıyan ziyaretlerin isimleri erkekleştirilerek Alevilik inancı kadınlardan her geçen gün daha uzaklaştırılıyor.

Başından itibaren söz, yetki ve karar mekanizmalarında ya sadece, ya da ezici bir çoğunlukla erkeklerin olduğu Alevi kurumlarının bu haliyle kadınları ve Alevi toplumunu temsil etmesi düşünülemez. Emel Sungur Uzman’ın söylediği gibi “Alevi toplumu sadece kravatlılarla temsil edilemez”. Çünkü Alevi toplumunun yarısı kadın. Siyasi bir yapı bu durumu gözetip, gerekli önlemleri alarak kadınların yönetim mekanizmalarında yer almasını başarmak, kadınlar lehine politikalar üretmek zorundadır.

Alevi kurumlarının kadınları yok saydığı, Alevilik inancı içinde kadınların varlığının unutturularak inkâr edilmeye çalışıldığı erkek egemen sistemde Alevi kadınlarının sessizliği daha ne kadar sürecek?

“Aleviler var ama Alevilik yok” meşhur cümlesini bir başka açıdan ele almak gerekirse “Alevi erkekler var ama Alevi kadınlar yok” diyebiliriz. Oysa Aleviliği taşıyıp bugüne dek getirenler kadınlardır. Alevilik öğretisinin üreticileri ve yürütücülerini yok ederseniz Aleviliği yok edersiniz.

Elbette ocak, dede, rehber, talip ilişkisi, eski cemler kalmadı. Kentleşme Alevilik üzerinde onarılması güç tahribatlar yarattı. Ama bunlar Aleviliğe dışarıdan uygulanan müdahalelerle oldu.

Hikâyenin bir de içeride yaratılan tahribat kısmı var ki, o da Alevi erkeklerin, Alevi kadınlara yönelik cinsiyetçi baskısını anlatır. Ve bu baskı diğerinden daha az yıkıcı değildir.

Alevi kadınların hem Alevi toplumu içinde hem de genel politika içerisinde siyasal bir özne olarak ihmal edilen yerini alması elzemdir. Cinsiyetlerinden dolayı ve Alevi oldukları için dışlanan, hor görülen, susturulan ve baskılanan kadınların başta kendileri için olmak üzere hemcinsleriyle birlikte özgürlük mücadelesinde hak ettikleri yeri almalarının zamanıdır.

9 Eylül 2014, İstanbul

 

*Kızılbaşlar/Aleviler, Krisztina Kehl-Bodrogi, Ayrıntı yayınları, 2012

**Toplumsal Yapı ve İnanç Bağlamında Dersim Aleviliği, Doğan Munzuroğlu, Fam yayınları, İkinci Baskı, 2012

Dêrsim Merkezli Kürt Aleviliği, Munzur Çem, Vate Yayınları, İkinci Baskı, 2011

***Doğan Munzuroğlu, age

****Mum söndü: Müslümanların, Alevilerin kadın erkek bir arada yapılan cem törenlerini ensest diye adlandırarak Alevi toplumuna karşı sistematik olarak işlediği nefret suçudur. Yazık ki kendisine her söylenene inanan, sorgulama kabiliyetinden uzak, nefretle bezeli çokça fantastik insan halen mevcut.

Aleviler ve darbeler

ERDOĞAN YALGIN

Askeri darbeler ve muhtıralar; Osmanlı’dan, Türkiye Cumhuriyeti’ne devredilmiş bir devlet geleneğidir. Uygar toplumların devlet geleneklerinde demokrasi ve hukukun üstünlüğü süreklilik arzederken, Türkiye gibi askeri vesayet altında kurulmuş ve yönetilmiş ülkelerde ise darbeler ve muhtıralar vazgeçilmez bir gelenek haline getirilmiştir. Bu uygarlık dışı gelenek, kutsal topraklarımızda farklı etnik ve inançlarda birarada yaşayan kadim topluluklar arasındaki kültürel yarılmaları körüklemiştir.

Askeri vesayetler; aynı yaşam alanlarında konumlanan toplulukları biribirilerine düşürmüş ve taraf, bertaraf konumuna itmiştir. Toplulukların barış içinde birarada, içiçe yaşamalarının önüne bir set çekmiştir. Darbe yapanların yanında yer alanlar, onların şakşakçılığına soyunanlar dışındaki tüm katmanlar üzerinde en acımasız darplar uygulanmıştır. Denebilirki; bu katmanlar arasında, en başta Alevi toplumu gelmektedir. Cumhuriyet tarihinde gerçekleşen bütün Askeri darbelerin ve muhtıraların özellikle Alevilerin toplumsal yaşamında büyük travmalara yolaçtığı bilinmektedir. 27 Mayıs 1960, 12 Eylül 1980 askeri darbeleri öncesi ve sonrasında Alevilerin hangi katliam ve ne türden şiddet sarmalında ötelendikleri, o yılları yaşayanların hafızalarında ve tarih sayfalarında sıcaklığını hala korumaktadır. Siyasi tartışma süreçlerinde darbe, muhtıra, cunta ve benzeri askeri tanımlar geçtiğinde, Aleviler hemen tedirgin olurlar. Çünkü bu askeri süreçleri, Aleviler çok iyi bilirler!

TBMM Darbe ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu kuruldu. Bu meclis komisyonuna darbe dönemlerine ilişkin birçok bilgi ve belge geldi. Bunlar arasında bir belge vardı ki; Alevilerle alakalıydı. 12 Eylül dönemine ilişkin, tüyler ürperten itiraflar içeren bu belge, bir mektuptu. 12 Eylül döneminin Emniyet Genel Müdürü Refet Küçüktiryaki’nin imzasını taşıyordu. İlgili mektupta Küçüktiryaki’nin görüşleri, Aleviler açısında oldukça önem arzediyor. Mektupta yer alan ifadeler, insanın kanını donduracak cinsten! Emniyet Genel Müdürü Refet Küçüktiryaki şunları dile getiriyor; “Yavuz Sultan Selim’den sonra en büyük Alevi Kızılbaş düşmanıyım! Malatya il merkezindeki 40 bin Alevi’ye kan kusturdum! Türkiye’de ilk defa resmi olarak Alevi soykırımını devlet adına başlatan benim!“ (12.11.2012, bütün görsel ve yazılı medya). Aslında resmi bir ağızda çıkan bu ifadeler, özellikle darbeler döneminde Alevilerin ne kadar acımasızca katledildiklerini, işkencelerde geçirildiklerini, hapis ve sürgünler yaşadıklarını ortaya koyması bakımından önemsenmelidir.

Tüm ayrıntılarıyla yeterince henüz bilinemeyen 15 Temmuz günü Türkiye’de yaşanan ‘Fethullahçı askeri darbe’ girişiminin sonuç faturası iki arada-bir derede Alevilere çıkarılmak üzere kurgulanmışa benziyordu! Zira geçmiş darbelerde olduğu gibi, Aleviler için sanki özel bir yol haritası izlenmişti. Özellikle 12 Eylül darbesine ön gelen günlerde ve sonrasında bazı karanlık eller tarafından “İslami Gençlik, Türk Tugayları“ ve benzeri isimler altında dağıtılan bildirilerde, Aleviler hedef gösterilmişti.

Alevi yerleşim alanları (1978‘de Maraş ve 1980’de Çorum örneğinde olduğu gibi) abluka altına alınmış ve sivil Alevi katliamları gerçekleştirilmişti. Son darbe girişimiyle birlikte Gazi mahallesinde ve Malatya’da Alevi yerleşim alanlarına karşı, başlatılan provokatörlü sokak tacizleri, saldırı provaları taaruzu Maraş ve Çorum’da yaşanılanların tipik bir izdüşümü niteliğindeydi. Her neyse ki, sağduyu galip geldi, şimdilik büyük bir kaosun eşiğinden dönüldü. Fakat bu durumun kısa gelecekte hangi yöne doğru evrileceği, halen bir muamma konusu!

Darbe girişiminin ardından Alevilere yönelik saldırılar Meclis gündeminde

HDP Gaziantep Milletvekili Prof. Dr. Mahmut Toğrul, darbe girişiminin ardından Tayyip Erdoğan’ın sokağa çıkma çağrısına uyan gerici faşist grupların Alevi mahallelerine yönelik saldırılarını Meclis gündemine taşıdı.

Toğrul’un verdiği soru önergesinde “Türkiye nüfusunun önemli bir bölümü oluşturan Aleviler,  Cumhuriyet tarihi boyunca katliam ve baskılarla karşı karşıya kaldı.Son dönemde 15 Temmuz darbesi bahanesi ile Alevi mahallerine yapılan saldırılar, Çorum, Maraş, Sivas ve Gazi Katliamlarının varoluş koşullarını yeniden hafızalarda canlandırmıştır” denildi.

Soru önergesinde Alevi kurum başkanlarını telefonla arayanların küfür ve hakaret etmesi “Sizi parçalayacağız” gibi tehditler savurması da yer aldı.

Soru önergesinin gerekçesinde şu ifadeler kullanıldı:

  • Osmanlı İmparatorluğu’ndan günümüze, sürekli üretilen nefret söylemleriyle ötekileştirilen Alevi inancına sahip bireyler, Türkiye tarihi boyunca sık sık saldırılara ve katliamlara maruz kalmıştır. Cumhuriyet tarihinin günümüze kadar olan döneminde sistematik olarak katliam ve baskılarla geçiren Aleviler, geçmişten kuşaktan kuşağa aktarılan bu travmaların yarattığı güvensizliği devlet kurumları karşı beslemektedir.
  • Sivas ve Maraş, Çorum, Gazi ve Malatya katliamları, Türkiye tarihinin utanç verici katliamları olmaya devam etmektedir. Bu katliamların acı hatırası, Alevi yurttaşların hafızasında halen canlı tutulmaktadır. 15 Temmuz Darbe girişiminin ardından Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın çağrısı ile sokaklara çıkanlar içerisinde yer alan bazı gruplar Alevi yurttaşlara yönelik provokatif yaklaşımlar içerisine girmektedir.
  • Malatya, Hatay, Gazi Mahallesi gibi Alevi yerleşim yerleri sokağa çıkanlar içerisinde yer alan provokasyon peşindeki bazı grupların tehdidi altındadır. Bu olaylar sırasında, bu provokasyon içinde yer alan herhangi bir kişinin bile gözaltına alıp tutuklanmaması ise endişe vericidir. Olayların üzerine gidilmemesi, Alevi yurttaşları tehdit eden kişi ve grupları teşvik etmekte, korumaktadır. Bilinmektedir ki; Maraş, Çorum, Malatya, Sivas Katliamlarının sorumlularının bugüne kadar sürekli olarak korunup kollanması, bugün Alevilere yönelik saldırıları yeniden üretmekte, Alevileri hedef gösterenleri cesaretlendirmektedir.
  • 15 Temmuz darbe girişimin ardından bu yana Alevi mahalle ve kasabalarına yönelik saldırılar ve son olarak OHAL uygulamasının ardından, Alevi kurum başkanları ve kurumlarının tehdit edildiğine yönelik iddialar vardır. Alevi kurum başkanları, kendilerini telefonla arayanların küfür ve hakaret ettiğini ifade ederek “Sizi parçalayacağız” diye ciddi tehditler olduğunu belirtmektedir. Alevilerin yoğun yaşadığı mahallelerde, sokağa çıkan gruplar arasında yer alan bazı provokatörlerin, çevre halkına yönelik sloganlar atarak çeşitli sataşmalarda bulunduğu, Alevilerin yaşadığı bu yerlerde olay çıkarmaya çalıştığı ifade edilmektedir. Alevi mahallelerindeki, bu tehditlere dönük Hükümetin sessizliği oldukça kaygı vericidir.
  • Bu kapsamda, Demokratik temelde temel hak ve özgürlüklerin güvenceye alınıp bu sürecin toplumsal çatışmayı derinleştiren değil toplumsal barışı önceleyen bir sürece evrilmesi elzemdir. Bu amaçla özellikle başta Aleviler olmak üzere, farklı toplumsal kesimlere dönük benzeri provokasyonların önüne geçilmesi amacıyla mecliste bir araştırma komisyonun kurulması, tarihi görev ve sorumluluklar açısından oldukça büyük önem arz etmektedir.

“Bazı Alevi kurumları cemaatin projelerine destek sundu; cami-cemevi en belirgin örneğidir”

Britanya Alevi Federasyonu Başkan İsrafil Erbil, bazı Alevi kurumlarının da cemaatin sözde Alevi projelerine destek sunduğunu belirterek, “Cami-Cemevi projesi bunun en belirgin örneğidir” diye konuştu.

İsrafil Erbil, 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında Resmi Gazete’de yayımlanarak kapatılan Fethullah Gülen cemaatine yakın ya da bizzat onlar tarafından yönetilen bazı ‘Alevi Kurumları’nın açılmasına AKP’nin de destek sunduğunu söyledi.

“Sahte ‘Alevi Dernekleri’ listesi hükümetin elindeydi”

Erbil’in kapatılan 12 Alevi kurumuna ilişkin T24’e yazılı değerlendirmesi şöyle:

“Uzun yıllardır Alevi kurumları olarak rahatsızlık duyduğumuz Fethullah Gülen cemaatine yakın ya da bizzat onlar tarafından yönetilen bazı ‘Alevi Kurumları’ darbe girişimi sonrası devlet tarafından kapatıldı.

Hükümet bu dernekleri kapatma kararı aldı, kapatma kararı Alevilere iyilik olsun diye değil cemaate darbe olsun diye alındı. Bu derneklerin nerede olduğunu iyi biliyorlardı çünkü, Sahte ‘Alevi Dernekleri’ listesi hükümetin elindeydi. Bu nedenle darbenin ilk haftasında dernekler tespit edildi ve kapatıldı.

Bu sözde Alevi Kurumları’nın ana hedefi, Aleviliği asimile etmek, Alevi öğretisinin içini boşaltmak ve Alevi inancının gelecek kuşaklara aktarılmasının önüne geçmekti.

Bazı Aleviler ve Alevi kurumları da, çıkar amaçlı Cemaatin bu sözde Alevi projelerine destek sundu. Cami-Cemevi projesi bunun en belirgin örneğidir.

“Alevi toplumu olarak daha dikkatli olmalıyız”

Gülen Cemaati ve siyasi iktidar birlikte iş tuttukları sürece Alevilerin asimile edilmesi ve Alevi inancının içinin boşaltılmasını hedefleyen girişimlerde bulundular.

Tabela Alevi dernekleri açmak ve zorunlu din derslerinde okutulacak Alevi müfredatını birlikte hazırlamak başta olmak üzere, Hacı Bektaş Veli Dergahı’nda TRT özel yayınları yaptırarak dergaha ait bilgileri çarpıtmaya kadar birçok örnek sayabiliriz.

Alevi toplumu olarak bundan sonra tabela dernekleri ve çıkar amaçlı, işbirlikçi Alevi dernekleri konusunda daha dikkatli olmamız ve özellikle kapatılmamış olan asimilasyon projesi Alevi derneklerinin halen faaliyet gösterme ihtimalini de göz önünde bulundurmamız gerekiyor.”

Kapatılan Alevi kurumları?

Sivas Ufuk Alevi Bektaşi Eğitim Kültür Merkezi, Malatya Şahı Merdan Eğitim Kültür ve Yardımlaşma Derneği, İstanbul Canlar Alevi Bektaşi Derneği, İstanbul Çerağ Alevi Bektaşi Eğitim Kültür Merkezi, Mersin Alevi Bektaşi Eğitim Kültür Merkezi, Gaziantep Kırklar Alevi Bektaşi Eğitim Kültür Merkezi, Ankara Hacı Bektaş Veli Eğitim Kültür Sağlık ve Araştırma Vakfı, İstanbul Anadolu Alevi Bektaşi Federasyonu, İstanbul Anadolu Alevi Derneği, İstanbul Arifler Alevi Bektaşi Derneği, Bursa Haydariye Alevi Bektaşi Derneği, Çorum Nefes Alevi Bektaşi Derneği, İzmir Semah Alevi Bektaşi Eğitim Kültür Derneği.

Alevi Dernekleri: Her türlü darbeye hayır

Alevi Kültür Dernekleri Adana Şubesi’nde gerçekleşen basın toplantısında platform adına PSAKD Şube Başkanı Şükrü Şahin konuştu.

İstanbul’da Gazi, Okmeydanı, Nurtepe mahalleleri, Malatya’da Paşaköşkü Hatay Armutlu’da darbe karşıtı gösteri diye sokağa çıkan güruhların saldırılarına dikkat çeken Şahin, Alevilere yönelik provokatif eylemlerde bulunan şeraitçi unsurların tespit edilmesini ve yasal işlem başlatılmasını istedi.

Yaşam felsefeleri gereği demokrat olan  Aleviler olarak darbelere karşı olduklarını dile getiren Şahin, darbe ile mücadele adı altında demokrasinin askıya alındığı OHAL uygulamasının kaldırılmasını istedi. Toplumsal barış için devletin tüm yetkililerinin, özellikle Cumhurbaşkanı’nın etnik ıköken, inanç, topçu kışlası gibi kışkırtıcı ve gerginliği artıracak söylemlerden vazgeçmesi gerektiğini söyleyen Şahin, “Devlet, Fetullah Gülen ve benzeri çeteler gibi davranamayacağından olası masum insanlarımızın zarar görmemesi için yargılamaların hukukun üstünlüğü ve insan hakları ilkelerine bağlı kalınarak yapılmasını talep ediyor, laik, demokratik bir Türkiye için her türlü darbeye hayır diyoruz” dedi. (Adana/EVRENSEL)

…, darbeci şahane!

Türkiye’de yeni şeyler oluyormuş. Çok acımasız ve insanlıktan nasipsizler – dünün muhterem hoca efendisi, bugünün “FETÖ’su, PDY”- toplulukların üzerine ateş açtırmış, tankları insanların üstüne sürdürtmüş, savaş uçaklarına yerleşkeleri bombalattırmış. Sokaklar insan cesetleriyle dolmuş, yüzlerce insan ölmüş…

Canlı yayınla tüm dünyanın gördüğü bu manzarayı bizde gördük. Bu insanlıktan, vicdandan nasibini almamış görüntü, bu resim yeni mi? Bunların hiçbiri bu topraklarda yaşanmıyor mu?

Devrimci, demokrat ve yurtseverlerin mitinglerinde, yürüyüşlerinde göstericilerin üzerine silah sıkılırken, Kürtler tank paletleri altında ezilmiş çocuklarının cesetlerini toplarken, zıhlı araçlar arkasında bağlanmış cesetlerle şehir turları atılırken ve Kürt şehirleri yerle bir edilirken sorun yok muydu?

Hayır…

“Demokrasimizi” kurtarıp, OHAL ile taçlandıranlar bunlar olurken ne yapıyorlardı. Bugün “darbe” girişiminde bulunanlarla boy boy medyada poz veriyorlardı. Kahraman ilan edilip madalya takıyorlardı.

Kürtler, Aleviler, demokratlar katledildikçe, katillere rütbe dağıtıyorlardı. Makam tahsis edip, kendilerini örgütlüyorlardı.

“Bitsin bu hasret dön gel” diyorlardı.

“Keser döner sap döner gün gelir hesap döner”.

Kürtleri, Alevileri, devrimcileri, yurtseverleri, katletme yarışına girenler, birbirine girdiler. Kürt illerinde edindikleri katletme alışkanlığıyla, rahatlığıyla bunu tüm Türkiye’ye yaydılar.

Bu manzaranın bir tarafı olurken, linç görüntüleri eşlik etti ekranlardan. Bayram havasında, davul zurnayla askere gönderilen ve bu katillerin emrine tahsis edilen yaşları 20 olan gençler, “demokrasi bekçileri” tarafından kimi iddialarda başları kesilmek suretiyle, kimi yerlerde tekme tokat, kimi yerlerde kemerlerle dövülerek katlediliyorlardı. Ele geçirilenler, teslim olanlar üst üste istif edilerek, Kürt illerinde yaptıkları gibi çırılçıplak soyularak demokrasi dersine tabi tutuluyordu.

Yüzleri gözleri dağıtılmış generaller, yaverler, askerlerin resimleri devletin resmi ajansından servis edilerek işkence yapmaktan çekinilmediğini gösteriyorlardı. Korkuyla teslimiyeti toplumun tüm kesimine yaymaya çalışan bu bakış açısının, bu uygulamaların, yakaladıkları “darbecilerden” farkı neydi?

“Demokrasi için” sokağa çağrılan vatandaşların, Alevi, demokrat ve devrimcilerin etkin olduğu mahallelere saldırı girişiminde bulunması neyle izah edile bilinir.

Ağzı burnu dağıtılmış “darbeci” askerlerin “itirafları” ise bu işin en ironi yanı olsa gerek.

Bir fıkra vardır; “CIA ve MİT hangi istihbarat örgütünün daha iyi olduğu konusunda bahse girmişler. Kurallar belirlenmiş. Ormana bir zürafa salınacak, saklanması için iki gün süre verilecek, bu sürenin sonunda zürafayı en kısa sürede bulup yakalayan taraf bahsi kazanmış olacak.

Her şey hazırlanır, zürafa ormana bırakılır, iki gün sonra önce CIA ajanları aramaya başlar. Uydu fotoğrafları, termal kameralar, ormandaki ajanlar vs. derken iki saat içinde zürafa elleri kolları bağlı, paket şeklinde tutuklanarak getirilir.

Sıra MİT’e gelmiştir. Zürafa tekrar ormana bırakılır, iki gün sonra mit ajanları aramaya başlarlar. Bir sat geçer, iki saat geçer, beş saat geçer ses yok. Bir gün olur ses yok. İkinci günün sonunda karga tulumba vaziyette ağzı gözü patlamış, kafası kolu kırılmış, her tarafı mosmor bir fil jürinin karşısına getirilir.

“İşte zürafayı yakaladık” der mit ajanı. Jüri şaşırır.

“Bunun neresi zürafa yahu, basbayağı fil bu” der.

Fil bunu duyar duymaz ağlamaya başlar ve “abi ne alakası var, ne fili, anam avradım olsun zürafayım ben” der.

Anlaşılan o ki; kanlı “darbe” girişiminde bulunanlardan, ister zürafa, ister fil ne istenirse o çıkacak. “Darbeyi” “haber alamayan” göremeyenler nasıl olurd a bir günde binlerce insanı, askerde, emniyette, eğitimde, adalette, ticarette tespit edip görevlerine son verebiliyor. Dünyanın anladığını, gördüğünü herkes görüyor.

Kısacası, “senin yaptığının alasını yaparım” diyen bir bakış bu ülkeye demokrasiyi getiremez. İktidarlarını OHAL ile yeniden düzenleyenlerin ise getirmesi beklenemez. Kürtler, Aleviler başta olmak üzere demokrasi güçleri acilen yan yana gelmelidir.

Alevilerin yaşadığı mahalleler tehdit altında

Maraş Elbistan’da Alevilerin yaşadığı mahalle mezraları sular altında bırakacak olan Hasanali Barajı, kurumakta olan dere üzerine kuruluyor.
Maraş’ın Elbistan ilçesinde Alevilerin yaşadığı 2 mahalle ve 5 mezrayı sular altında bırakacak olan Hasanali Barajı, kurumakta olan Hasanali Deresi üzerine yapılmak isteniyor.

Bölge halkı tepkili. Kurumakta olan dere üzerine yapılan barajın heyelan bölgesine inşa edildiğini ve bu barajın yaşam alanlarını tehdit ettiğini söyleyen Alevi yurttaşlar, Alevilerin bölgeden göç ettirilmek istendiğini savundu.

Devlet Su İşleri (DSİ) 20. Bölge Müdürlüğü tarafından Hasanali Deresi üzerinde yapımına başlanan Hasanali Barajı’nın inşaatı sürüyor. Barajın üzerine kurulduğu derenin günden güne kurumakta olmasına rağmen yapımına devam edilen barajın su tutması halinde ilçeye bağlı Hasanali ve Atmalıkaşanlı Mahalleleri ile Bayramlar, Ololar, Tetolar, Ortaköy ve Remik mezralarındaki yerleşim yerleri ve toprakları sular altında kalma riskiyle karşı karşıya.

‘BU BÖLGE HEYELAN ALANI’
Bölgede yaşayan Alevi nüfusu yaklaşık 6 bin civarında. Baraj kurulmak istenen derenin Nurhak Dağları’ndan akan kar sularının oluştuğunu belirten Hasanali Mahalle Muhtarı Ahmet Çoban, baraj projesinin yapımına bölge halkına danışılmadan başlandığını dile getirdi.

Mahalle sakinleri olarak baraja karşı olduklarını Çoban, “Gelip burada kısmi çalışmalar yapıldı. Bu çalışmalar doğrultusunda yapılacak baraj için zeminin uygun olduğu rapor edildi. Malzemelerin döküleceği alanların tespiti yapıldı. Ancak detaylı inceleme yapılırsa Hesenoylu bölgesinin bir heyelan alanı olduğu ve bu bölgede yapılacak barajın ömrünün uzun olmayacağı görülür” dedi. Dere yatağı buyunca arazilerinin yanı sıra binlerce dikili ağaçlarının olduğunu kaydeden Çoban, barajla birlikte 6 bin kişinin yaşamına doğrudan müdahale edildiğinin altını çizdi. Çoban, şöyle konuştu: “Derede su da yok. Anlamış değiliz, su olmadığı halde baraj yapmaya çalışıyorlar. Barajın yapılması için bölgede en azından bir akarsuyun olması gerekiyor. Kar sularının birikmesi ile baraj yapılacakmış. Eskiden kar suları oluyordu. Ancak iklimin değişmesi ile birlikte eskisi gibi kar da yağmıyor. Amaç bölgedeki halkın yaşam alanlarına müdahaledir.”

BAHÇE VE TARLALARIMIZ TAHRİP EDİLİYOR
Devlet Su İşlerine (DSİ) ÇED raporu hazırlanırken itiraz ettiklerini paylaşan Çoban, ancak barajın halka rağmen yapılmak istendiğini vurguladı. Çoban, “Tüm itirazlarımıza rağmen bize hiçbir cevap verilmedi. Köylünün bahçesi ve tarlası tahrip ediliyor, ancak köylü dahil muhtarlık olarak da bizim de haberimiz yok. Kimin gelip çalıştığını da bilmiyoruz. Hangi şirket ya da firmanın gelip çalıştığını da bilmiyoruz” diye şikayetlerinin yanıtsız kaldığını söyledi. Mahalle sakinlerinden biri olan Kamber Demirkaya da, “100 dönüm arazim var. Bağ, bahçemiz var. Arazilerim ağırlığında para verseler de ben köyümden vazgeçmem. Benim ikinci bir köyüm yok. Buranın da sular altında kalmasını istemiyoruz” dedi. Bölge sakinlerinden Nuri Doğan ise yapılmak istenen barajın Türkiye’de geçmişten beri Aleviler üzerine yürütülen asimilasyon politikalarının bir devamı olduğunu ifade etti. (Maraş/DİHA)

Gülen cemaatinin kurduğu Alevi dernekleri kapatıldı

Olağanüstü Hal Kapsamında (OHAL) alınan tedbirlere ilişkin Kanun Hükmünde Kararname (KHK) çerçevesinde Fethullahçı Terör Örgütü’yle (FETÖ) ilişkili olduğu gerekçesiyle yüzlerce dernek, sendika, vakıf, yurt ve okul kapatıldı. Bunların arasında “Alevi” dernekleri de bulunuyor.

OHAL kapsamında çıkarılan KHK’ yla, milli güvenliğe tehdit oluşturduğu tespit edilen Fethullahçı Terör Örgütüne (FETÖ/PDY) aidiyeti belirlenen 35 özel sağlık kurumu, bin 43 özel öğretim kurumu, bin 229 vakıf ve dernek, 15 vakıf yükseköğretim kurumu ve 19 sendika kapatıldı.

Kamuoyunda Gülen cemaati olarak bilinen cemaate ait kapatılan bin 124 dernek arasında işadamları, sanayici, eğitim, kültür, çocuk, kadın, mezun, yardım ve spor dernekleri ile “ALEVİ” dernekleri de yer alıyor. Kararname ile kapatılanlar arasında cemaatin kurduğu 10 Alevi Derneği ve 1 federasyonunun isimleri şöyle:

(İstanbul) Anadolu Alevi Bektaşi Federasyonu,

Anadolu Alevi Derneği,

Arifler Alevi Bektaşi Derneği,

Canlar Alevi Bektaşi Derneği,

Çerağ Alevi Bektaşi Eğitim Ve Kültür Derneği,

(İzmir) Semah Alevi Bektaşi Eğitim Ve Kültür Derneği,

(Bursa) Haydariye Alevi Bektaşi Derneği,

(Çorum) Nefes Alevi Bektaşi Kültür Ve Eğitim Derneği

(Gaziantep) Kırklar Alevi Bektaşi Kültür Ve Eğitim Derneği,

Alevi Bektaşi Eğitim Ve Kültür Derneği

Ufuk Alevi Bektaşi Kültür Ve Eğitim Derneği

Alevilerin asimilasyonunda önemli rol alan başta Dersim olmak üzere bir çok Alevi yerleşim alanında Gülen cemaati eliyle kurulan eğitim merkezleri de kapatıldı. Dersim’de Munzur Eğitim Kurumları bünyesinde 1 kreş ve anaokulu, 1 ilköğretim okulu, 1 Fen ve Anadolu lisesi, 1 yükseköğrenim yurdu, 1 spor kulübü ve 5 etüt eğitim merkezi bulunmaktaydı.  Gülen cemaati eliyle açılan bu okul dershane ve yurtlara Dersim Alevi halkının kutsal saydığı ‘Haydar’, ‘Munzur’, ‘Düzgün’ ve ‘Sarısaltık’ isimleri verilmiş ve Alevilerin tepkisine neden olmuştu.

hç / Alevinet

Ankara’da Demokratik Kitle Örgütlerinden Darbe ve OHAL’e karşı ‘ACİL DEMOKRASİ’ çağrısı

Uzun süredir bir araya gelmesi beklenen Demokratik Kitle Örgütleri Ankara’da bir araya gelerek ‘Acil Demokrasi’ çağrısında bulundu.  

Alevi örgütleri, Emek örgütleri, Türkiye’deki sol, sosyalist partiler ve geniş kitlelere sahip hareketler bir araya gelerek Darbe ve OHAL uygulamasına karşı adım attı. Darbe ve OHAL’e karşı KESK, DİSK, TMMOB, TBB’nin öncülük ettiği ortak açıklamaya çok sayıda STK, siyasi parti, demokratik kitle örgütü yer aldı.

Ankara’da Mülkiyeliler Birliği salonunda gerçekleştirilen toplantıya KESK, DİSK, TMMOB, TTB başkan ve temsilcilerinin yanı sıra, HDP Eş Başkanı Figen Yüksekdağ, ÖDP Eş Başkanı Alper Taş, EMEP Genel Başkanı Selma Gürkan, EHP, DBP, DP, ESP, SYKP, Halkın Türkiye Kominist Partisi, YSGP gibi siyasi parti temsilcileri, HDK, Haziran Hareketi, Halkevleri temsilcileri, İHD, THİV insan hakları örgütleri, Önde gelen Alevi örgütlerinden Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF),  Hacı Bektaş-ı Veli Vakfı, Pir Sultan Abdal Kültür Dernekleri, Demokratik Alevi Dernekleri katıldı.

“Ne askeri darbe, ne sivil darbe, ne OHAL, acil demokrasi” pankartının önünde açıklamayı DİSK Genel Başkanı Kani Beko, yaptı.

‘Acil Demokrasi’ başlığı ile yaptığı açıklamada Beko, toplumun demokrasi taleplerine işaret etti. 15 Temmuz darbe girişimi ile Türkiye’nin büyük bir kaos ve yıkıma sürüklenmek istendiğini, ülkenin geleceğinin darbeyle belirlenmeye çalışılmasını kabul etmediklerini etmeyeceklerini belirtti. “Her türlü darbe, darbe girişimi ve antidemokratik uygulamaların karşısındayız” diyerek taleplerinde sıralandığı, Kani Beko’nun grup adına yaptığı ortak açıklama şöyle:

”NE ASKERİ NE SİVİL DARBE, NE OLAĞANÜSTÜ HAL! ACİL DEMOKRASİ!

15 Temmuz darbe girişimi ile ülkemiz büyük bir kaos ve yıkıma sürüklenmek istenmiştir. Ülkemizin geleceğinin darbeyle belirlenmeye çalışılmasını kabul etmedik, etmiyoruz. Her türlü darbe, darbe girişimi ve antidemokratik uygulamaların karşısındayız. Darbelerin, demokrasiye, işçilerin emekçilerin haklarına ne kadar büyük zararlar verdiği tarihimizde defalarca kez görülmüştür. Demokrasiye ve özgürlüklere kast ederken yüzlerce yurttaşımızın ölümüne, binlercesinin yaralanmasına yol açan bu darbe girişimini bir kez daha lanetliyoruz.

AKP iktidarı ise “darbe ile mücadele” gerekçesiyle 20 Temmuz Çarşamba günü tüm ülkeyi kapsayan OHAL ilan ederek toplumu susturmaya, kendisinden olmayan herkesi sindirmeye çalışmaktadır. Demokrasi talebiyle sokağa çağrılan kitlelerin önüne şeriat söylemi ve kışkırtmalarıyla geçilerek, halkın üzerinde tahakküm kurulmak istendiğini ve bunda ısrar edildiğini görüyoruz.

AKP bu darbe girişiminin karşısına demokrasinin ve evrensel insan hakları değerlerini savunarak çıkmamakta, aksine idam cezasının savunulması, işkencenin meşrulaştırılması, TBMM’nin işlevsizleştirilmesi gibi darbecilerin hedef ve amaçlarıyla benzer bir yönelime girmektedir. Bakanlar Kurulu’nun OHAL ilanı, açık ki, sivil darbe ile Başkanlık sisteminin; ‘Başkomutanlık’ adı altında uygulanması, kurumsallaştırılması anlamına gelmektedir. OHAL ile TBMM tamamen devre dışı bırakılmış, hukuk askıya alınmıştır. Tüm söz, yetki ve karar KHK’lara dayanarak Cumhurbaşkanı’na verilmiştir.

Son olarak da Anayasanın 15. Maddesinin 2. Fıkrasında her şart altında güvence altında olduğu belirtilen temel haklara rağmen, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin askıya alınacağı bildirilmiştir. Bu adımlarla ülkemizin içine sürüklendiği koyu karanlıktan kurtulması mümkün değildir. Tüm toplumu nefessiz bırakan, ülkenin geleceğine ilişkin en küçük bir umut kırıntısını dahi yok etmeye yönelen AKP iktidarı bu yoldan derhal dönmelidir.

Türkiye’nin içinden geçtiği bu zorlu ve kritik dönemde sebebi ne olursa olsun kimse kendisini halkın iradesi yerine koymamalıdır. Türkiye’nin acilen çoğulcu ve özgürlükçü bir demokrasiyi hayata geçirmesi ve insan haklarına saygıyı güçlendirmesi gerekmektedir. Ülkemiz derhal evrensel değerleri ve uluslararası sözleşmeleri uygulamaya geçirmelidir. Ülkemizin demokratik geleceği ancak hukukun ve adaletin, barışın ve birlikte yaşamın tesis edilmesine, laikliğin ve özgürlüklerinin geliştirilmesine bağlıdır.

Bizler tüm emek ve demokrasi güçleri olarak biliyoruz ki; emek, barış ve demokrasi güçlerinin ortak mücadelesi dışında hiçbir yol Türkiye’yi içinde bulunduğu bu karanlık tablodan çıkaramaz. Bu inanç ve kararlılıkla, AKP’nin derinleştirdiği bu sivil darbe süreci ve baskılar karşısında emekçi halkın talep ve çıkarlarını savunarak yan yana omuz omuza durmaya devam edeceğiz.

Acil Demokrasi İçin Taleplerimiz

  1. OHAL derhal kaldırılmalıdır.
  2. Darbeciler yargılanmalı, bu yargılama evrensel hukuk ve insan haklarına bağlı kalarak gerçekleştirilmelidir. İşkence yasağı mutlaktır ve buna uyulmalıdır.
  3. Darbecilerle birlikte sokakta gerçekleşen linç girişimleri ve emniyetteki işkenceler de araştırılmalı, sorumluları yargılanmalıdır.
  4. İdam, demokratik bir talep değil insanlık suçudur. İdam cezası kabul edilen uluslar arası sözleşmeler ile kaldırılmıştır, hiçbir şekilde geri getirilemez.
  5. Sendikal hak ve özgürlükleri, toplantı, gösteri ve yürüyüş haklarını ortadan kaldıran uygulamalardan vazgeçilmelidir.
  6. Kamuda, üniversitelerde ve yüksek yargıda hiçbir hukuki gerekçe öne sürülmeden başlatılan görevden almalar, şeffaflıktan yoksun uygulamalar nedeniyle tüm kamunun AKP’lileştirilmesi kaygısını doğurmakta, cadı avının başlatıldığını göstermektedir. Bu adımlardan derhal vazgeçilmeli, hukuka uygun davranılmalıdır.
  7. Acil Demokrasi adımları atılmalıdır. Atılacak tüm adımlar ve çıkarılacak yasalar TBMM ve tüm toplum kesimleriyle paylaşılarak atılmalı, KHK’lara başvurulmamalıdır.
  8. Suriye’de izlenen savaş politikasından, cihatçı yapılanmalarla kurulan ilişkilerden vazgeçilmelidir.
  9. “Demokrasi nöbetleri” adı altında yapılan kimi sokak gösterilerinde başta Alevi vatandaşlarımızın yoğunlukta yaşadığı mahallere saldırı girişimleri olmak üzere çok daha tehlikeli bir sürece yol açabilecek provokasyonlara karşı acil önlemler alınmalıdır.
  10. Kürt sorunu nedeniyle yaşanan silahlı çatışmalara son verilmeli, barışçı ve demokratik çözüm için derhal adımlar atılmalıdır.

Bizler bu Acil Demokrasi taleplerimiz doğrultusunda her koşulda mücadelemizi kararlılıkla sürdüreceğiz. Emeğin haklarını, laikliği, gerçek demokrasiyi ve barışı savunmaya devam edeceğiz.”

Basın mensuplarından gelen soruların yanıtlanmasından sonra toplantı sona erdi.

hç /Alevinet