Ana Sayfa Blog Sayfa 6277

Alevi kurumlarından TBMM’ye ziyaret!

Alevi Vakıflar Federasyonu Genel Başkanı Remzi Akbulut, Alevi Dernekler Federasyonu Genel Başkanı Rıza Eroğlu, Şahkulu Sultan Vakfı  Genel başkanı Mehmet Çamur ve Kartal Cemevi Başkanı İsmail Saçlı’nın içerisinde yer aldığı Alevi kurum ve temsilcileri   TBMM de yer alan siyasi partileri ziyaret etti.

Alevi Kurumları yaşanan darbe girişimi sonrası TBMM’de Meclis Başkan vekili. Sn M Akif Hamza Çebi, Başbakan ve AKP Genel Başkan’ı Binali Yıldırım, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, HDP eş Başkan’ı Fiğen Yüksekdağ  ve MHP Grup Başkan Vekili Erkan Akçay’ı ziyaret. Ederek geçmiş olsun dileklerini ilettiler.

Ziyaretlerde yaşanılan Darbe girişimi ve akabinde yaşananlar ile Alevilerin genel sorunları ele alındı.

Ziyaretlere; AVf Remzi Akbulut, ADF Rıza Eroglu Cem vakfı. Erdoğan Döner, Kartal Cemevi vakfı Genel Başkanı İsmail Saçlı, Gazi Cem Evi Veli Gülsoy , Şahkulu Vakfı Başkanı Mehmet Çamur, Avf Kemal Berk , Eren’ler Emin Yilmaz, Pir Ahmet Yesevi Başkanı  Şahin çolak , Kazım Karabekir Cemevi Başkanı Suna Özdemir , Sucaattin Veli Derneği Başkanı  İbrahim Balcı , Eskişehir HBV Kamer Ali Durur, Hüseyin Gazi  Derneği Başkanı Gülağa Öz katıldı.

Alevi köyüne yine yol yok!

Şarkışla’nın, Kaymak köylüleri başlattıkları imza kampanyasıyla, köylerine yol yapılmasını istediler. İl özel idare bunun üzerine başlatmış olduğu yol yapımını Sünni köye kadar yapıp, sonrasını maddi kaynak yok gerekçesiyle durdu.

Alevi yerleşkelerinin çoğunda olduğu gibi yol yapılmamasını protesto eden Kaymak köylüleri, Alevilere yönelik ayrımcılığa son verilmesini isterken, kendilerine destek verilmesi çağrısında bulundular.

Açıklamada; “Sivas Şarkışla’da Alevi köylerinin yolları yapılmıyordu. Bizde change.org’tan imza topladık. Kaymak Köyü için ve sadece Karakuz köyüne kadar yapıldı. Bu yolu yapılan köyde Sünni köyü. Bu yolun devamı yapılmıyor. Ve bizim Şarkışla il özel idaresini aradığımızda şu kadar tutuyor vs. gibi para hesabı yapıyorlar. Bizlere yapılan bu ayrımcılıkta destek vermenizi diliyoruz.” Dendi.

 

 

Böyle Buyurdu… : Alevileri….

 

“Eyvah, geliyorlar!

-“Kimler…”

-“Cami’den çıkanlar, Mahalleye geliyor…”

-“Herkes sopasını alsın!”

-“Sopa mı? Onlar silahlı ve satırlı…”

-“Olsun, en azından kendimizi koruruz…”

-“Çocuklar, onları ne yapacaz…?”

-“Biz evin önünde bekleyelim…”

-“Bir kısmımız da…”  

***

Kuşkusuz 15 Temmuz gecesi sol mahallelerde bunlar yaşanıyordu. Diyaloglar aynıydı, mekan farklı…

O gece ben Almanya’daydım. Ama bu diyaloglara tanıklık ettim, telefonla aradığım Küçükarmutlu’da oturan ailem tam da bunları yaşıyordu!  Tıpkı diğer mahallelerde yaşayanlar gibi!

***

Ellerinde satırlar, Büyükarmutlu camisinden çıkanlar ‘terörist’ belledikleri Alevileri kesmeye geliyorlar, Cami’den yapılan cihat çağrısı, böyle buyurdu!

Namlunun ucunda Küçükarmutlu, hem ‘teröristler,’ hem Aleviler…! Kabus bir gece, köprüden silah sesleri geldikçe Küçükarmutlu halkı da kendini korumak için direniyordu.

Eline sopasını alan eli satırlı bir grup ‘dinci’leri durdurmak için otobüs durağına akın etti.

‘Darbe Girişimi’inin asıl amaçlarından biri olan ‘öteki’ni yok etme tehdidi artmıştı. Hedef belliydi, böyle bir kaos ortamında ilk yok edilecekler listesi Aleviler, Kürtler, solcular, sol mahallelerdi…!

***

15 Temmuz… Üzerine çok konuşuldu, çok tartışıldı. Ardında binlerce tutuklu, yüzlerce ölü… Ve “Demokrasi şöleni…” bıraktı.  Ama ne olduysa yine namlunun ucunda Aleviler vardı.

Malatya Paşa Köşkü mahallesinde Erdoğan’ın sokağa çağırdığı kitlesi Alevileri hedef almıştı. 15 Temmuz gecesinden başlayan provokasyonlar günlerce sürmüştü. Gazi mahallesinde çatışmalar, çeşitli mahallelerde sokağa çıkan ‘dincilerin’  Alevilere yönelmesi…

***

Ne garip ki biz senaryoyu daha önce defalarca gördük. Bu filmi 60’lardan bu yana da izliyoruz. Kötü senaryonun iyi oyuncuları… ! 78’de Maraş katliamında, 80’de Çorum katliamında defalarca izledik. 80 Darbesi üzerimizden silindir gibi geçtiğinde, sürgün edildiğimizde, yandığımızda, yakıldığımızda, yaktıklarında…  Defalarca yaşadık.

Biz 93 Sivas’ta yanıp dirildik; biliyor musunuz? Siz yakın diye buyurdunuz, yandık ve dirildik!

Bu coğrafyanın her köşesinde zulümlerinize karşı direndik. 15 Temmuz gibi! Biz bu ülkede çok darbe gördük, her bir darbeye karşı duruşumuz bellidir! Peki de,  siz bu ülkenin her kaosunda neden Alevileri hedef alıyorsunuz? Kim buyurdu size?

Böyle buyurdular demek! Buyursunlar, biz buradayız!  Çünkü darbeye de karşıyız diktatörlüğü de… Ancak her defasında Alevilerin hedef gösterilmesine de!

***

15 Temmuz gecesi pek çok mahallede başlayan olaylar; Camilerden yapılan cihat çağrısı neyi hedefliyordu bilinmez ama  görünen o ki metnin alt okuması, “darbeye karşı Alevileri yok edin” idi… Darbe girişimini kim yapmıştı ki Aleviler hedef gösterildi? En çok darbeden dolayı bedel ödeyen Aleviler değil miydi?  Ülkedeki en küçük kaosun sonucunu Aleviler neden ödüyordu?

***  

Bir algı operasyonla karşı karşı kaldık. Büyük bir cehaletin ortasında, öylece… Korkumuz mahalleleri basanlar değildi, korkumuz cehaletti!  Verilen “As de asalım, kes de keselim” mantığına karşı verilen  vicdan mücadelesiydi. Oysa, onların buyruklarına itaat etmeyenlere fatura çoktan kesilmişti.

***

15 Temmuz, adına Darbe Girişimi deyin ya da karşı darbe… Darbelerden nasibini almış bir toplumu darbeyle korkutamayacağınız gibi, yakmakla bitiremediklerinizin mücadelesi de, yeni başlıyor!

Türk ordusunun darbeci geleneği

MEHMET ŞEKER

Türk Ordusu (TO)’nun en belirgin özelliği darbeciliğidir. Türkiye’deki darbelerin tümünde TO’nun imzası bulunmaktadır. Sivil görünümlü darbeler de TO’nun bilgisi ve dahli olmadan olmamıştır. Elbetteki TO’nun bütün fertlerini kastetmiyorum. Ama belirleyici olan TO’nun emir-komuta ilişkisi çerçevesinde gösterdiği duruşudur. Bu anlamda rahatlıkla diyebiliriz ki, bugün sergilenen darbe ortamında da darbe yapan ve engellemeye çalışan askeri kesimler yine aynı kuralı bozmamış ve reflekslerini TO’nun eylem geleneğine uygun olarak ortaya koymuştur.

Cumhuriyet Tarihi boyunca darbelerden zarar gören kitlelerin darbe karşıtı bir tavır sergilemesi doğaldır. Kitleler bu tecrübeyi bizzat yaşayarak edindiler. Hangi söylem ve gerekçelerle gelirse gelsin, darbelerin belli bir iç-dış çıkar zümresinin dışında hiç kimseye bir yararı olmaz. Bu seferki darbe karşıtı refleks de ayrıca detaylı bir araştırma ve analize muhtaçtır. Ancak bu karşı refleksin son derece olumlu bir yanını teslim etmek gerekir. Şimdiye kadar olduğu gibi darbe ve darbecilere teslim olma anlayışı tamamen sarsılmış, kitleler cesaret kazanmıştır. 14 yıllık hükümeti süresince kendisini hiçbir şekilde güvencede hissetmeyen AKP-Hükümeti, iktidar olabilmek için belli bir güce dayanma gereksinimi duymuş ve bunun arayışı içine girmiştir. Bu nedenle Gülen Hareketinin palazlanıp örgütlenmesinin gelişmesine ortaklığının gereği olarak çanak tutmuştur. Gülen ile çıkarlarının çatıştığı noktada yeniden orduya yaklaşmış, polis teşkilatında hızlı bir temizlik hareketi ile özel güvenlik birimlerinin kurulmasını hızlandırarak Gülen Cemaati’nin buradaki etkinliğine karşı tedbir almıştır. Bugünkü atmosferden geriye bakıldığında olumlu bir faaliyetmiş gibi görülen bu ’’tedbir’’ neticesinde görevlendirilen emniyet mensuplarının halkın en doğal demokratik istemleri karşısında ne kadar acımasız ve düşmanca bir tavır sergiledikleri unutamayacağımız örneklerle doludur. Erdoğan’ın özellikle de Gezi-sürecinde, ’’%50’yi zor tutuyorum’’ sözünün bir provası ve dinin siyasete nasıl alet edildiğini okunan selalardan görmüş olduk. Selalar vererek katliama uğratılan Alevi toplumunun bir ferdi olarak her sela sesini duyduğumda, ’’Acaba şimdi kimleri katledecekler?’’ diye dehşete düşmüşümdür. Daha önce ’’PKK’lı teröristlerin cenaze namazı kılınmaz’’ diye verilen fetvaların aslında sisteme ve gidişata karşı olan herkes için geçerli olduğunu da öğrenmiş olduk. Bununla da yetinilmedi ölüye bile hakaret edilerek ’’Hainler Mezarlığı’’ devreye sokuldu. Toplum psikolojisiyle hareket eden kitlelerin darbecilere karşı tetikte olması, sivil yönetimden yana tavır koyması elbette olumlu bir tavırdır. En azından darbecilere etkin bir mesaj verilmiştir. Ama bunun karşılığı ’’İdamın tekrar getirilmesi’’ ya da ’’Hainler Mezarlığı’’ olamaz ve olmamalıdır. Siyaset uğruna toplumsal değerlerle oynamak ateşle oynamaktır. Bu kalkışma ve karşı tedbirin ideolojik arka planı ayrı bir yazı ve tartışma konusudur. Ölçümüzün demokratik öz ve prensipler olması gerekir. Aksi halde telaffisi zor hatalar yapmak kaçınılmaz olur.

TO’NUN ESAS GÖREVİ

Bir ülke ordusunun temel görevi ülkeyi dış saldırı ve düşmanlara karşı korumaktır. Ancak TC her ne kadar bu söylemi sürekli tekrarlayıp dursa da, bu sadece yanıltmaya yönelik bir işlev görmekten ileriye gidememiştir. Kuruluşundan beri TC’de ordunun temel görevi iç muhalefeti bastırmak üzere dizayn edilmiştir. Ordunun bugüne kadarki katliam ve saldırılarına bakıldığında hepsinin iç muhalefeti bastırmaya yönelik olduğunu görmekteyiz. Koçgiri, Zilan, Ağrı, Dersim katliamları, 1961, 1971, 1980 ve sonraki darbe girişimleri bunların başında gelir. 1 Mayıs Taksim, Malatya, Maraş, Çorum, Sivas, Sivas, Gazi vb. katliamların tümü TC’nin bizzat dahli ya da teşvik ve göz yummasıyla gerçekleştirilmiş ve her seferinde de esas itibariyle sol muhalefeti bastırmaya, yok etmeye yönelmiştir. (IŞİD’in yaptığı katliamların üstündeki koruyucu perde aralandıkça daha çok bilgi ve veriye ulaşılacaktır.) Sivil görünümlü seçimlerin yapılabildiği zamanlarda da TO sürekli siyasetin içerisinde olmuş ve aktif müdahalede bulunmuştur. Askerler tarafından yapılan müdahalelerin yöntemi de askeri olmuş ve şiddet içermiştir. Başka bir deyişle, yaşadığımız günlerdeki şiddet ortamının nedeni, sistemin bir türlü sivilleşememiş olmasıdır. Siyasiler vitrini süslemiş ama sistemin gidişatını askerlerin baş rolü oynadığı DERİN DEVLET belirlemiştir. Milli Güvenlik Kurulu toplantılarının her toplantısında değişmeyen bir özellik vardır. Toplantıya gelen her askerin önünde kocaman bir dosya duruyorken, sivil siyasetçiler misafir-seyirciler gibi oturmaktadır. Bugün günah keçisi olarak ortaya sürülen ve her kötülüğün nedeni olarak sunulan Fethulah Gülen de dahil, devletin içine dini akımların sızmasını sağlayan yine bu derin devlet olmuştur. Gelişmekte olan devrim-demokrasi mücadelesini bastırmak için ABD’nin Yeşil Kuşak politikasına uygun olarak dinci kesimler alabildiğine desteklenmiş ve kadrolaşmaları sağlanmıştır. 1980 darbesinin asker kadroları din derslerini zorunlu hale getirerek dinci kadroların devlete sızmasını bizzat sağlamışlardır. Kontrolu elden kaçırmayacaklarını sanan silahlı kesimler giderek bu dinci akımlar tarafından ablukaya alınmış ve ortak çıkarlar noktasında işbirlikler doğmuştur. Bugün yapılan darbe silahlı kuvvetlerin sadece bir kesimi tarafından değil, tüm emir-komuta zincirinin bilgisi dahilinde olmuştur. Komuta kademesi beklemede kalmış ve darbenin gelişme çizgisine göre taraf belirleme yoluna gitmiştir. Zamanla bunu daha da iyi anlayacağımızı sanıyorum. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ’’Dereyi geçerken at değiştirilmez’’ söylemi buna işaret etmektedir. Bütün dizginleri eline henüz alamıyan hükümetin koalisyon yapmak dışında başka çaresi de yok zaten. Askeri garnizonların etrafının belediye iş makinalarıyla tutulması ve Başbakan’ın ’’Tüm askeri garnizonları yerleşim merkezlerinin dışına taşıyacağız’’ yollu açıklamaları ile Erdoğan’ın Genel Kurmay Başkanlığı ve MİT’i kendisine bağlama istekleri olası başka bir darbeye karşı duyulan tedirginliğin ifadesidir.

Darbe yapanların ’’Hain, darbeci teröristler’’ olmaları dışında onların ideolojik arka planları hakkında bilinçli olarak hemen hemen hiçbir açıklama yapılmamaktadır. Mahkeme safhasında da görüleceği gibi darbeyi yapan askerler ile karşı duranlar arasındaki esas tartışmanın Kemalizm konusunda geçeceği kesin. Her kesim de kendisinin esas Kemalist olduğundan dem vuracaktır. Mustafa Kemal Atatürk’e zamanında ’’Veled-i Zina’’ diyen bir anlayışın mensupları, başı sıkıştığında AKP binalarını metreler büyüklüğündeki Atatürk resimleriyle donatmışlardır. Burada sergilenen tavır olası bir restleşmede bu işte ben de varım demek içindir. Darbe karşıtları bu ’’Hain, darbeci teröristlerin’’ dindar-şeriatçı olduklarını, ’’Demokratik Cumhuriyet’’in yerine dini kuralları esas alan bir sistem inşa etmek istediklerini söyleyememektedirler. Çünkü gerçekler başka. Mesele aynı yerden beslenen iki kesimin iç-dış ittifaklarıyla birlikte devlet olanaklarını kendi lehine kullanma arzusudur. Ergenekon sürecinde başlatılan yargılamalar döneminden bu yana yapılan tüm hesaplaşmalar darbecilerin kendi aralarındaki hesaplaşma olarak ortaya çıkmakta ve her iki kesim de Kemalisttir. Çünkü hiçbir askeri cunta Kemalizm’i ve Atatürk’ü yadsıyarak iktidarda kalamaz ve darbe yapmağa da yönelmez. TO’na başka bir ideolojik altyapı ile yaklaşan bir yönetimin de TO’nun desteğini alması en azından şimdilik olanaksızdır. 2000’li yıllardan bu yana izlendiğinde görülecektir ki, devlet içindeki bu sızma/süzme faaliyetinin teşvik, destekçi ve suç ortağının AKP’nin bizzat kendisi olduğu görülecektir. Gülen Hareketi esasen 70’li yıllardan bu yana bizzat devlet yöneticileri tarafından desteklenerek dünya ve Türkiye’de palazlanarak büyüyüp gelişmesi sağlanmıştır. Bu büyüme ve nüfuz sayesinde Gülen Hareketi ABD gibi bir süper güç tarafından muhatap olarak kabul ve müsamaha görmüştür. Ya da ABD tarafından ortaya sürülen bu hareket Türkiye’de bizzat devlet erkanı tarafından kabul ve destek görerek gelişip büyümesine olanak sağlanmıştır. Her iki halde de devletin müsamaha ve kollaması esas olmuştur. AKP-Fethullah Gülen ortaklığındaki çatlakların büyümesi neticesinde devlet içindeki destekleri giderek azalan AKP, Gülen Hareketine kaptırdığı silahlı desteğin tehtidini dengelemek amacıyla Ergenekon ve diğer davalardan yargılanan askerleri seri bir şekilde serbest bırakıp koalisyon yapmıştır. Böylece askeri vesayet siyasetin her iki kampı üzerinde yeniden tahakküm kurmaya başlamıştır. Bunu en açık biçimde Doğu Perinçek, ’’Şu anda bizim konseptimiz uygulanmaktadır’’ sözleriyle dile getirdi. İçlerinde Veli Küçük benzeri askerlerin de bulunduğu kesim yargılanırken Kürt siyasal hareketi ve destekçilerine karşı 35 yıldır sürdürülen savaşta ve toplumsal olaylardaki suçları asla gündeme gelmemiş, sadece darbecilikleri konu edilmiştir. Her ne hikmet ise askerlerin birbirlerine karşı Kemalizm konusundaki sessizliği ile AKP-Gülen kapışmasında, her iki kampın din istismarlığı konusundaki sessizliği yöntem itibariyle birbirine tıpa tıp uymaktadır.

Başta Sosyal Demokratlar olmak üzere, siyasi partilerin de devletin askeri geleneğine teslim olması, sistemin demokratikleşmesinin önünde önemli bir engel teşkil etmiş, kitlelerin ’’Şeriatın kestiği parmak acımaz’’anlayışıyla devlete kul edilmesi sağlanmıştır. Devletin esas niteliğini kavramayan kitleler kendilerine yakın partileri desteklemek suretiyle demokratik görevlerini yerine getirdiklerine inanıp bununla yetinmiş ve seçtikleri partilerin pratiklerini sorgulamamışlardır. Bunun en acı tecrübesini de başta Kürt Halkı olmak üzere Aleviler ve diğer muhalif kesimler yaşamıştır. Dini ve feodal geleneklerin desteklendiği Ağa-Din-Devlet ilişkisiyle Kürtler, Cumhuriyet ve laiklik yalanıyla Aleviler ve diğer muhalif kesimler sürekli olarak aldatılmıştır. Bir taraftan Diyanet İşleri Başkanlığı aracılığıyla yapılan din istismarıyla dindar kesimler denetim altına alınıyorken, Alevilere de bir taraftan ’’Şeriat gelir’’ korkusu yaymak suretiyle yıllarca aldatırken diğer taraftan da Türk-İslam-Sentezi çerçevesinde kapsamlı asmile faaliyeti yürütüldü. Alevilere dayatılan katliamların CHP-anlayışının iktidarda olduğu dönemlerde olması asla rastlantı değildir. CHP’ne rağmen gündem değiştirmek amacıyla ’’Katli vacip, malı helal’’ Aleviler her defasında hedef kitle olarak seçilmiştir. Ne de olsa toplumumuz bu ’’kafirlere’’ reva görülen katliamlara sessiz kalacaktı ve öyle de oldu. Derin Devlet’in marifeti ve desteğiyle yapılan katliamlara ilişkin elinde resmi belgeler bulunmasına rağmen, kendi seçmen kitlesine reva görülen bu katliamlara sessiz kalan CHP, devlet ya da kitleler söz konusu olduğunda, her fırsatta kurmasıyla övündüğü devletinden yana tavır almıştır. Bu anlayış ne yazık ki kendisini seçen tabanı tarafından henüz yeteri kadar anlaşılamamış ve sorgulanamamıştır. AKP-MHP ve öncüllerinin duruşları zaten biliniyorken, CHP’nin özellikle sola yönelmiş idamlara verdiği yeteri sayıdaki milletvekilinin onayı (DENİZ-YUSUF-HÜSEYİN), Kürtleri hedef alan sınırötesi operasyonlara verdiği destek ile temelde Kürt milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılmasına ilişkin, ’’Anayasaya aykırı olduğunu bildiğimiz halde destek vereceğiz’’ tutumu ve şimdi sergilenen ’’Vatan-Millet-Sakarya’’ duruşu asla Erdoğan’a biat ya da teslim olmakla anlatılamaz. Düne kadar Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı en sert biçimde suçlayan Kılıçdaroğlu’nun gerekçesi başkadır. Bu tavır değişikliği, devletin yanında imajı sarsılan TO’nun kurtarılmasına yönelik yapılan telkinler nedeniyledir. Ancak artık CHP içerisinde bile devlet ve ordudan gelen direktifleri birebir uygulama olanağı bulumamakta ve CHP’nin devlet-ordu hayranlığı da giderek içerisindeki devrimci-demokrat unsurlar tarafından deşifre edilmektedir.

Neredeyse bir asıra varan Cumhuriyet Tarihi’nde hala değişmeyen bazı gerçekler vardır. Bunlar, tekçi zihniyeti öne çıkaran katliamcı, halk düşmanı devlet yapılanması ve sistemin sivilleşerek demokratikleşememesidir. Tarih boyunca TO Cumhuriyetin kurucusu ve bekçisi olarak lanse edilmiş ve buna bağlı olarak TO da kendisini bu ülkenin yegane bekçisi ve sahibi olarak görmüştür. Böyle olunca da, insanların tehlike anında gözünü elinde silah tutan TO’ya dikmesi de bir gelenek haline gelmiştir. Bu nedenledir ki, özellikle 2000’li yıllara kadar uygulamaya sokulan her darbede ilk başta TO kurtarıcı olarak algılanmış ve darbeciler kayda değer herhangi bir tepki ile karşılaşmamıştır. İbrahim Kaypakkaya’ya gelinceye kadar, (mealen, TO öz itibariyle halk düşmanı bir işlevle emekçi kitleler üzerindeki devlet baskısının temel unsurudur.) Türkiye’deki sol gelenek te TO’nun devletin sahibi ve bekçisi olduğu anlayışına uygun hareket etmiştir. 1980 darbesi sonrasında daha da gelişen Kürt Siyasal Hareketi bu darbeci anlayışa en büyük zararı vererek TO’nun imajını büyük hasara uğratmıştır.
Kürt yerleşim alanlarında yaşayan kendi vatandaşlarını uçak, tank, top ve tüfekle yerle bir eden bir orduya sivil siyasetçilerin istedikleri az sayıdaki hallerde de laf geçirememesi ordunun bu sahiplik anlayışı ve bunun diğer kesimler tarafından da böyle kabullenmesinden dolayıdır. Bu katliamlara yeteri derecede tepki gösterilebilseydi ne sivil ve ne de askeri darbelerin hiçbir şansı olamazdı. Bu durum bilince çıkarılamadığı sürece darbeleri önlemenin hiçbir imkanı yoktur. Bugün değil ise yarın, ama mutlaka yeniden darbeler gündeme gelir. Darbeleri önlemenin tek yolu halka karşı düşmanca refleks gösteren silahlı güçlerin siyasetin dışına çıkarılarak asli görevi olan ülke savunmasına yoğunlaşması ve sistemin demokratikleştirilmesidir. Demokratik ülke anayasaları devlet karşısında fert ve toplumun haklarını güvenceye alıyorken, TC anayasası toplum karşısında devleti koruma altına almaktadır. Devletin çıkarlarını sağlamak amacıyla halkın bir kesiminin hassasiyetleri istismar edilerek başka kesimlere karşı saldırı aracı olarak kullanılmakta ve toplumun değişik kesimlerinin birbiriyle kaynaşıp barışçı bir şekilde bir arada yaşaması engellenmektedir. Bu gibi olay ve katliamlarda kullanılan kesimler açıkça korunmakta ve ödüllendirilmekte, var olan önyargılar beslenerek büyütülmekte ve düşman resimlerin oluşmasına katkı sunulmaktadır. Halkın aydınlatılması konusunda çalışmalar yürüten aydınlar acımasız bir şekilde etnik-inançsal kimliğine bakılmaksızın infaz edilmekte, ’’Devletin bekası için 1000 eylem’’ yapmaktan çekinilmemektedir (Mehmet Ağar). Başta Kürt sorunu olmak üzere Alevilere ve diğer muhalif kesimlere uygulanan düşmanca tavıra karşı tek çare demokratikleşmedir. Elinde tüfek bulunduranlar ’’ev sahibi’’ ve onların dışında kalan herkes ise ’’hırsız’’ muamelesi görmektedir. Yani kısacası, ’’Ülkeye komünizm de gelecekse’’, bu kesim tarafından getirilmelidir! Bugün başlatılan sivil darbeye karşı yükseltilen sesin ne kadar cılız olduğu ortada. ’’Temizlik yapıyoruz’’ diyenlere, ’’Bu sızma/süzme oluyorken siz neler yapıyordunuz, yaptığınız methiyeleri kime, ne için diziyordunuz? ’’ diyen az insan var. Kimin elinin kimin cebinde olduğun belli değil! Darbeye ilişkin veriler ortaya çıktıkça daha çok, ’’Bu da olur mu?’’ diyeceğimiz kesin. Bizden her söylenen söze inanmamız istenmektedir. Halbuki ortam, her söyleneni defalarca tartıp ölçmek ve şüpheciliği asla elden bırakmama zamanıdır. TV’lerde Erdoğan demokrasi mücadelesinin baş komutanı olarak sunulmakta ve dünden bugüne değiştiğine inanmamız istenmektedir.
’’Vatan-Millet-Sakarya-Kardeşlik’’ nutuklarının bolca atıldığı ve baş düşmanın da ’’bilindiği!’’ bir süreçten geçmekteyiz. Fazla yoruma girmeden, devleti yöneten ’’Vatanseverlere’’ aklımıza gelen birkaç soru soralım.

35 yıldan bu yana sürmekte olan bir savaşta 50 bin civarında Türk-Kürt, silahlı, silahsız insan yaşamdan koparıldı. 17.000 faili meçhul(!) cinayet üzerindeki perde aralanmış değil. Bu engelleme kararları ile KCK-davaları olarak gündeme getirilen ve on binlerce Kürt siyasetçiyi uzun yıllara varan cezalara çarptıran mahkeme kararlarının altında bugünkü ’’Terörist, vatan haini darbecilerin’’ imzaları var. Bunlar hain ise verilen kararların hukuki değeri ne olur? Roboski katliamı da bu ’’Terörist, vatan haini darbecilerin’’ işi miydi? Kürt yerleşim alanlarını yerle bir edenlerden birçoğu yine bu ’’Terörist, vatan haini darbecilerin’’ içinde yer almaktadır. Bunun sizce tatmin edici cevabı nedir? Bu ’’Terörist, vatan haini darbecilerin’’ çoğu Kürt yerleşim alanlarına yönelik yürütülen savaşta ’’Vatansever, şanlı Türk askeri’’ idi. Ancak bugün bunların esasen ’’Terörist, vatan haini darbeciler’’ olduğu anlaşılmıştır. Bu konuya açıklık getirme arzu ve isteğiniz var mı? Kürt sorununa ilişkin duruşunuzda bir değişiklik oldu ya da olacak mı?
Erdoğan-Gülen-İşbirliğiyle kurdurttuğunuz çakma Alevi derneklerini elinizle koymuş gibi hemen bir kararla kapattınız. Alevilere bir açıklama ihtiyacı duyuyor musunuz? İzzetin Doğan-Fethullah Gülen ve Bakanlık düzeyindeki işbirliğiniz neticesinde gündeme getirdiğiniz Cemevi-Cami projenizin eksilen ayağının yerini nasıl dolduracaksınız, ya da orada da yine Gülen’in oyununa mı geldiniz?
Rus askeri uçağını düşürdüğünüzde, Başbakan Ahmet Davutoğlu, ’’Emri kendim bizzat verdim, şimdi olsa yine emir veririm’’, demişti. İki pilotu tutuklattınız. Ülkeyi Rusya ile savaş ortamına bu iki pilot mu soktu, yoksa o işte mi Fethullah Gülen’nin marifeti? Size rağmen bu işler nasıl oldu? Bütün bunlara inanmamızı mi istiyorsunuz?

Bundan sonra neler olur sorusu hepimizi meşgul eden temel bir konudur. Henüz elimizde yeteri kadar bilgi bulunmamakla birlikte legal siyasetin bugüne kadarki uygulamalarına bakıldığında bazı şeyler söylemek mümkündür.
Dört olasılıktan söz edilebilir.

  • Darbenin bastırılması Erdoğan’ın elini güçlendirmiş Erdoğan, hızla başlattığı tüm muhaliflerin bertaraf edileceği temizlik hareketini geliştirerek, parlamenter sistemi de devre dışı bırakacak tek kişi sultasına yönelebilir. Ne de olsa elinde, denetlediği bir polis gücü ile kendi tabiriyle ’’%50’’si var. Bu politikayı zorlayıp ortamı germesi halinde ülkeyi iç savaşa kadar götürebilir.
  • Şu anda sürdürülmekte olan TO-Erdoğan koalisyonunda TO inisyatifi ele geçirip, devlete sızan/süzme dinci-şeriatçı unsurların temizlenmesini Erdoğan eliyle gerçekleştirir ve Türkiye’de sarsılan Kemalist devlet ideolojisini tekrar hakim kı Bir iki örnek vermek gerekirse; İsrail ile yapılan stratejik anlaşmaların altında İsrail karşıtlığı ile bilinen Başbakan Necmettin Erbakan’ın imzası var. Onun Başbakanlığı döneminde çok sayıda Kur’an Kursunun kapatıldığı hatırlardadır. Kendi iktidarında MHP’nin boy hedefi olan Ecevit’e MHP ile koalisyon kurdurtulmuştur. Her fırsatta Kürt siyasi hareketine düşmanlığıyla övünen MHP’nin iktidarda olduğu bir süreçte Abdullah Öcalan’ın idamı ertelenmiştir. Bu örnekleri çoğaltmak mümkün. Kural olarak denebilir ki, ’’İti öldürene sürütürler!’’.
    Bu olasılığın seçime kadar sürdürülmesi neticesinde CHP-MHP tarafından desteklenen silahlı güçlerin de müdahalesiyle seçim galibinin CHP olması da mümkündür. Dış destekleri azalmış, Batıya sırtını dönmüş bir AKP yerine CHP’nin desteklenmesi kuvvetli bir ihtimaldir.
  • Yukarıda saydığımız her iki olasılığın da sağlıklı bir ortam yaratması mümkün değ Cumhuriyetin ilanından bu yana uygulana gelen devlet politikasının bir barış ortamı yaratarak ülkeyi demokratikleştirmediği ortada. Aynı anti demokratik tekçi devlet zihniyetinin yeniden uygulamaya sokulması bir yarar getirmez. Halkın tüm sınıf ve tabakalarının bizzat müdahil olduğu köklü bir sistem değişikliğinin anayasal güvence altına alınması gerekir. Bunun gereği olarak ta her etnik ve inanç kesimi mensuplarının kendisini huzurlu, hakları yasalarca güvence altına alınmış eşit vatandaşlar olarak hissettiği bir ortam yaratılmalıdır. İstenmesi halinde, darbe sonrası olumlu hava bunun için fırsata dönüştürülebilir. Temel sorunların başında gelen Kürt sorununun barışçıl bir yöntemle çözülmesi için de olumlu koşulların oluşturulabilir. En büyük avantaj, bugüne kadar sadece gerektiğinde gündeme gelen AKP-CHP-MHP birlikteliğinin kitleler nezdinde vicahiye dönmüş olmasıdır. Ülkeye barış getirilmek isteniyorsa dışlanmayan bir HDP ile birlikte gerekli çözüm önerilerini halkın gündemine taşıyarak özgür bir tartışma ortamı sağlanmalıdır. Ortadoğu’da esen değişim rüzgarları herkesi etkilemektedir. Kürt halkının bundan böyle hiçbir şekilde kendisine dayatılacak bir statüsüzlüğü kabul etmesi mümkün değildir. Bu sorun her ülkenin artık kendi iç sorunu olmaktan da çoktan çıkmış bulunuyor.
    Barışçıl bir politikanın uygulanması halinde başta halklar olmak üzere politikacıların da yarar sağlayacağı aşikardır ve böylece de demokratik, laik bir sistemin gelişmesine olanak sağlanabilir.
    Böylesi bir olasılık mümkün mü sorusuna vereceğim cevap, AKP-CHP-MHP’nin bugüne kadar özellikle de Kürt sorunu karşısındaki duruşlarıyla sergilediği politikalarına bakıldığında, ne yazık ki kesin bir ’’HAYIR’’dır. Bu üç devletçi partinin kendi ideolojik duruşlarını inkar ederek bugünden yarına demokrasi havarisi kesileceğine inanmak ’’Olmayacak duaya Amin demek’’ten öteye bir anlam taşımaz.
  • Son bir olasılık ise, sisteme entegre olmuş bir HDP’nin ’’Devleti kurtarma’’ hevesine kapılarak sınırlı da olsa elde ettiği muhalif potansiyeli heder etmesi ya da dayandığı kitle potansiyelini geliştirmek amacıyla toplumu aktif mücadelenin içine çekerek sokağın yaptırım gücünü geliş Bu tarz siyaset demokrat unsurların toparlanmasını sağlayabilir. Bekleyip göreceğiz.

Sistem demokratikleştirilmeden sorunların üstesinden gelme olanağı yoktur.

31.7.2016

‘Şeytanın gör dediği’

İktidarlar, muktedirler hangi gerekçe ve nedenle izah etmeye çalışırlarsa çalışsınlar, işkence insanlık suçudur. Bunun tartışılacak bir tarafı yoktur. Tartışılmaz bir biçimde, uluslararası, ulusal, anayasal, hukuksal ve vicdani izahatları yapılmıştır. Taahhütleri insanlığa karşı verilmiştir.

Bu durum 15 Temmuz vahşetini ülkeye yaşatanlar içinde geçerlidir. Bakan Bekir Bozdağ’ın “Uluslararası Af Örgütü, Fethullahçı Terör Örgütü/PDY’nin darbecilere işkence yapıldığına dair iftirasına/propagandasına alet oluyor. Uluslararası Af Örgütü, elinde hiçbir doğru bilgi olmadığı halde FETÖ/PDY mensuplarının iftiralarına inanıp haksız yere Türkiye’yi suçluyor” demesi, gerçekliği değiştirmemektedir.

Uluslararası Af Örgütü, darbe girişiminin ardından gözaltına alınanların kötü muamele ve işkenceye maruz kaldığını gösteren ‘inandırıcı delillere’ sahip olduğunu açıkladı. Ayrıca “görünen köy kılavuz istemez”. Devletin resmi haber ajansının geçmiş olduğu görüntülere bakmak, sosyal medyadan dağıtılan videoları izlemek yeterlidir.

Hainler mezarlığı!

Hainler mezarlığı kavramı da bu darbe girişimi sonrasında Kadir Topbaş’ın buluşu olarak hayatımıza girdi. Ölüm üzerinden, öldürülenler üzerinden intikam ve kin örgütleme geleneği ilk kez bu topraklarda AKP iktidarı tarafından bu düzeye çıkartıldı. Cenazeler rehin tutuldu. Sınırlardan içeriye sokulmadı. Teşhir edildi, yerlerde sürülen cesetlerle videolar çekilip, dünyaya servis edildi. Diyanet fetvalarıyla cenazelere imamlar katılmadı. Ailelerin evlatlarını gelenek, görenek ve inançlarına göre uğurlanmasına müsaade edilmedi. Ölülere de işkence dönemi başlatıldı. Böylelikle işkenceye sıfır toleranstan, ölenlere de işkence noktasına gelindi.

İhsan Eliaçık “Ölenden, kılıç da sorgu da kalkar. Ne Sıffin’de, ne Cemel’de ne Kerbela’da İslam tarihinde örneği yoktur” dedi. Olayın vahametine dikkat çekti…

Katilerle, katledilenlerin aynı muamele görmemesi, aynı yere gömülmemesi gerektiği söylendi. Bunu söyleyenler Sivas Katliamı’nın katilerinin isimlerini, katledilenlerin tepesine yaldızlı harflerle yazdırdı. İsimlerin kaldırılmasını isteyen Alevilere de “kin ve nefreti aşın” denildi. Diyenler, topraklarımızda kin ve nefreti örgütlerken, hainler mezarlığını da keşfetti.

‘O saray Muaviyelere yakışır’

“Orada oturulmaz. Harama ortak olunmaz. Ebu Zerr örneğini verdim. Muaviye’nin yaptığı saray dolayısıyla. O saray Muaviyelere yakışır.” (Kılıçdaroğlu)

Belediye seçimlerinde MHP ittifakı, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Ekmelettin ortaklığı, 7 Haziran seçimleri sonrası AKP koltuk değneği olmaktan, “Muaviye’ye yakışan” sarayda “demokrasi” buluşmasına uzanan yolda, Kılıçtaroğlu’nun biati bir kez daha görülmüştür. Suriye teskeresine verdiği destekle başlayan, savaş cephesindeki yerini alma durumu, anayasayı bir kerecik ihlal etmeye uzanan yolda, demokrasi konusundaki samimiyeti, ciddiyeti “TRT’ye beni çıkarmıyorlar” kadar derin, “bilmiyordum” cevabı kadar anlamlıydı.

Anayasayı tanımıyorum diyen Cumhurbaşkanımıza, “bizde anayasayı tanımıyoruz” diyen birileri tarafından 15 Temmuz’da ülkede vahşet uygulandı. Kılıçdaroğlu’na “Darbecilerde senin gibi bir kerecik anayasayı ihlal etmeye kalmışlar, bunda ne var” denmez mi?

‘Alevi derneklerinin’ kapatılması

Hep birlikte gördük; yılardır Alevi hareketini bir birine düşürmeye çalışan, asimilasyon kurumlarının ne kadar örgütlü olduğunu. Ergenekon’da bir yüzü deşifre oldu. Batı çalışma grubundan beslenenler, yurtdışı ödenekleriyle lobi çalışması yürütenler. “İçeri atılan biz, dışarıda öldürülmek istenen biziz” diyenler. Buz dağının bilinen diğer yüzü “FETÖ/PDY” operasyonu ile teyit edildi. On üç Alevi Derneği kapatıldı. “Ne istediniz de vermedik” diyenlerin verdikleri listesinde bunlarda varmış. Bazı kurumlarımız açıklamada bulundu “Bunlarla bir ilişkimiz yok”, “Çakma Alevi dernekleri” diye. İlişkileri olmadığı, çakma oldukları kesin. Aynı Kılıçdaroğlu’nun, Hüseyin Kocadağ’ın bizimle bir ilişkisi olmadığı gibi…

Alevi kurumlarımızın ‘hassasiyeti’

Meclis Başkanı İsmail Kahraman “Laiklik yeni anayasada olmamalı” demişti. Alevi kurumlarımız kıyameti koparmıştı. Cumhurbaşkanı Erdoğan bile bu açıklamaya karşı “Devlet tüm inanç gruplarına eşit mesafede olmalı” diyerek, bu açıklamaya katılmadığını, Kahraman’ın bireysel fikri olduğunu belirlemişti. Darbe girişimi sonrası Alevi kurumlarımızın başkanları “insani bir tavır” takınıp Kahraman’ı ziyarete gittiler. “Geçmiş olsun efendim” dediler.

Kanaatimce doğru bir isim değildi. Darbe karşıtlığımızı izah etmek, üzüntümüzü ifade etmek için Kahraman’ın kapısında olmak gerekemezdi. “Dün dündür, bugün bugündür” demek Alevilerin siyasete yaklaşımı olamaz.

Demokrasi bloku…

Saray toplantısıyla, savaş bloku artık resmîleşmiştir. Uzun bir süredir kıvamına getirilmek istenen durum yakalanmıştır. Devlet sistemsel dönüşüm ve güç dengelerini netleştirmiştir. Tercihini diktatörlük, savaş biçiminde ortaya koymuştur. HDP bu blok tarafından hedef haline getirilecektir. Direnişin, demokrasinin tek umudu, temsili HDP’nin omuzlarına yüklenmiştir. Demokrasi ve barış blokunun güçlendirilmesi artık bir tercih değil, bir zorunluluktur.

Mehmet Bayrak û Nivîsandina Alawîtiyê

Mehmet Bayrak lêkolîn û nivîskar e. Bi zimanê tirkî dinivîsîne. Li ser Alawîtiyê herî zêde Bayrak nivîsand. Pirtûkên wî yê li ser Alawîtiyê ev in:

* Tevgerên Gel û Destanên Nûjen, (Halk Hareketleri ve Çağdaş Destanlar), 1984

* Pir Sultan Abdal, 1986

* Henekên Gel, (Halk Gülmecesi), 1987

* Kurd û Alawîtî, (Alevilik ve Kürdler) 1997

* Alawîtî -Serdem a Navîn Hetanî Serdem a Nûjen- (Ortaçağ’dan Modern Çağa Alevilik), 2004

* Di Wêjeya Alawî û Bektaşiyan de Aşixên Ermenî, (Alevi-Bektaşi Edebiyatında Ermeni Aşıklar), 2005

* Di Toros a Navîn de Eşîrên Kurd û Alawî (İç Toroslar’da Alevi-Kürd Aşiretler), 2006

* Dêrsim-Koçgîrî, 2010

* Di Dîrok a Kurd û Alawiyan de Xorasan (Kürd Alevi Tarihinde Horasan), 2013

Ev pirtûkên Bayrak bi giştî lêkolîn û dokument in. Bayrak li ser dokumentan analîzên xurt dike. Ev jî dîroka Alawîtiyê ji propagandayên reş û asîmîlasyonê paqij dike.

Ev pirtûk bi giştî nezî 4500 rûpel in. Yek taybetmendiya Bayrak jî wêneyan gelek bi kar tîne. Mirov dikare bêje ku Bayrak bi gravûr, kartpostal, resim, wêne û xarîtayan dîrokê tîne ber çavan.

Bayrak, dû pirtûkên din jî li ser Alawiyan nivîsand. Navê wan jî wisa ye:

* Nivîsên Alawîtî-Kurdolojî-Tirkolojî, (Alevilik-Kürdoloji-Türkoloji Yazıları), 2009

* Di Dîroka Kurd û Alawiyan de Qûlipandin a Tabûyan, (Kürd ve Alevi Tarihinde Tabular Yıkılırken), 2014

Bi Kurtasî Navarokê Pirtûkan

* Kemalîstan digot, “Xorasan welatê Tirkan e. Alawî li Xorasanê hatin e. Alawî Tirk in.” Bayrak, bi pirtûk a Xorasanê ev teoriya Kemalîstan xira kir.

* Kemalîstan digot, “Alawî bila Mustafa Kemal hezbikin” û bi rastî jî gelek Alawiyan jê hezdikir. Lê Bayrak dokumentên rast derxist hole û got, “Mustafa Kemal berpirsyarê jenosîd a Dêrsimê ye.” Piştî van dokumentan pirranî komalên Alawiyan fotografê Mustafa Kemal avetin.

* Berî pirtûka Aşixên Ermenî me nedizanî ku di nav Ermeniyan de Alawî hene. Di pirtûkê de jiyana 136 aşixên Ermenî yê Alawî-Bektaşî me naskir.

* Di pirtûkên Bayrak de bi sedan klam û beytên Alawiyên Kurd (bi Kurmancî û Zazakî) hene.

* Yek taybetmendiya Bayrak jî ev e: Bayrak, çavkaniyên nivîskî berhev kir. Çavkaniyên nivîskî literatûr a Alawîtiyê gelek xurt kir û rêya lêkolînerên îro vekir.

* Bayrak, zanîngehê Tirkolojî xwend. Zimanê Osmanî baş fêr bû. Wî li ser hezaran rîsale, fetva û hwd. lêkolîn kir û weşand (yê Osmanî). Yek jî keçê xwe Devrim zimanê Almanî, Îngîlîzî û Fransî bi sedan gotar û lêkolînên (di navbera 1750-1900î de hatine nivîsandin) ku li ser Alawîtî û Kurdiyatiyê wergerand û Bayrak jî weşand. Ango pirrzimanî lêkolînan xurt dike.

Herî Dawî

Min jî 2008an bîyografiya Mehmet Bayrak nivîsand. Li weşanxaneya Öz-Ge derket. 480 rûpel bûn. Öz-Ge jî Bayrak ava kiribû. Di salên 90an de bi dehan pirtûkên weşanxaneyê hate qedexekirin. Ji ber ku Bayrak her dem pirtûkên li ser Kurdan çap dikir. Carek din bi munesebeta ve nivîsê kek Mehmet silav dikim.

Nasıl bir zihniyet bu!

ÖZCAN BOZOĞLU

Türkiye´de “Darbe tiyatrosu” adında oynanan oyun için bugün Beştepede Cumhurbaşkani Erdoğan, Tüm parti liderlerini çağirarak toplantı düzenliyecek. Bu toplantıya HDP Eş Genel Baskani Selahattin Demirtaş ise çağrilmadi.

Türkiye´de Demokrasiden bahseden Erdoğan, Demokrasinin olmadiğini her defasinda kendisi hal ve hareketi ile göstermektedir.

bugün darbe adi altinda 50 bin kisiyi fisleyerek en büyük darbeyi Erdogan yapmistir. Günün genarallerini ve subaylarini kendi adami olarak oraya yerlestiren Erdogan, Fetullah Gülen ile rant icin arayi actigi gibi bugünde askeriye ye darbe yapmistir. 17-25 Aralik yolsuzlugunda Erdogan Gülen´e ” Ininize kadar inecegiz” demisti. Bu gün yapilan bu askeri darbe bunun öc alma girisimidir. Oysa ki; Erdogan 2015 yilinda Bakanini ve istihbart birimlerini Gülen´e göndererek anlasma saglamaya calisti. Uzun yillardan beri Fetullah Gülen hakkinda atan tutan tek adam, darbe sonrasi Gülen´i iade edilmesi icin ABD´ye 4 dosya hazirlayip gönderdi. Peki Fetö madem ki bir Terör örgütü, neden 17-25 Araliktan sonra Bakan gönderdin ve neden bu güne kadar iadesi istenilmedi?

Cizre, Sur, Nusaybin gibi bir cok Kürt sehirlerinde insaat sektöründe dolasan rantlardan dolayi sehirler yerle bir edildi. Bunun adina da “Terör ile Mücadele” denildi. Sivil halki öldürerek Terörist gösteren zihniyet ve sivil halka iskence eden bu generaller bozuntulari ise bugünü düsünememislerdi.

iste tek adam zihniyetide yarini düsünmeden bugünden karar vermektedir.Oysa tüm bu yasananlar gercekligin aynasidir. Buna bakarak yarin icin kararlar almaliyiz, bahs ettigimiz demokrasi ve bagli bulundugumuz hukuk- adalet hepimiz icin gecerlidir, Karanliklar ergec aydinliga cikacaktir. Gün gelecek devran dönecek, ezilenler bir gün hesap soracaktir.

Roboski´de 34 genci katleden general bozuntulari adaletin bir gün kendilerine de lazim olabilecegini hesaplamadan Roboski semalarinda dolasan ucaklara vur emrini verdiler.

Darbeye karşı olan tüm Türkiyeli halklara eşit davranildiği zaman Demokrasiden bahs etmek mümkündür. Şu durumda Erdoğan, Türkiye´nin Cumhuru değil tüm halkları temsil etmiyor. Sadece AKP-MHP ve CHP´nin Cumhurbaşkani olabilir. ama Türkiye´nin üçüncü büyük partisi olan HDP´yi dişlayarak kendisini Cumhurun başı göremez.

Bu hal ve hareketlerinde olsa olsa diktatör olabilir.

oezcan-bozoglu@hotmail.com

25.07.2016

 

Aleviler, Bektaşi dergahının Bektaşi Alevilere geri verilmesini istiyor!

ABF Genel Başkanı Baki Düzgün bugün yatığı açıklamayla 6-7 Ağustos günü Alevi kurumları olarak Hacıbektaş’a gideceklerini, ve Bektaşi dergahının iadesini isteyeceklerini söyledi. Düzgünün açıklaması;

“Alevi kurumları 6-7 Ağustos tarihinde “Dergahımızı geri istiyoruz” talebiyle Hacı Bektaş Veli Dergahına gidecek ve bir dizi etkinlik düzenleyecekler…

Alevi Bektaşi Federasyonu’nun (ABF) çağrısıyla Alevi kurumları ve inanç önderleri 6-7 Ağustos tarihinde Hacı Bektaş Veli Dergâhı’na gidecek. Aleviler buruda cem yapıp, kurban kesecek ve Alevi kurumları toplantılarını düzenleyip, halkla tartışmalar yürütecekler…

Aleviler 6-7 Ağustos’ta “Eşit Yurttaşlık” ve “Zorunlu din derslerinin kaldırılması” gibi genel talepleriyle “Dergâhımıza sahip çıkıyoruz, dergâhımızı geri istiyoruz” diyecekler.”

Bir kez daha kutsal ittifak kuruldu

ERDAL YILDIRIM

Fetöcü “askeri darbe girişimi”nden sonra “tek tipçi” zihniyetin temsilcileri derhal biraraya gelip, yine bir “Kutsal İttifak”a imza attılar. AKP, MHP, CHP, ulusalcı, Ergenekoncu ve Balyozcular, “sivil darbe” ile selefi, ırkçı, kafatasçı piyonlarını sokaklara, meydanlara saldılar. İstanbul Gazi’de, Okmeydanı’nda, Malatya Paşaköşkü ve Antakya’da Alevilerin, solcuların, devrimcilerin yoğun yaşadığı mahallelere saldırdılar. Saldırılar zaman zaman devam ediyor.

Yıllardır emek cephesine, sosyalistlere, ezilenlere, tüm renklere ve farklı kimliklere yasaklanan “Taksim 1 Mayıs Alanına” önce Osmanlıcı, ülkücü, ulusalcı kesimler için, daha sonra da CHP mitingi için izin verilmiş ve meydanda AKP’liler, CHP’liler, MHP’liler, Ergenekoncu, Balyozcular bir araya geldiler.

Tabi bu arada aynı mitinge giden liberal, “yetmez ama evetçiler” ve “tatlı su devrimcilerini” ve darbe sonrası mecliste okunan ortak karara imza atan HDP’nin hatalı tutumu da unutulmamalıdır.

Ve daha birkaç gün öncesine kadar güya kanlı bıçaklı olan AKP, MHP ve CHP’liler, dün sarayda Alevilere, Kürtlere, devrimcilere, ezilenlere nispet yaparcasına poz da verdiler. İşin tiyatral yanına bakınca bu meşhur “saray” için CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, 11 Temmuz 2015 tarihinde, yani sadece bir yıl önce, “Başbakan bile olsam kaçak saraya gitmem” demişti. Hatta aynı Kılıçdaroğlu bir başka konuşmasında “Saraya soytarılar gider” şeklinde bile konuşmuştu.

Yine 15 Temmuz 2015 tarihinden MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli de, “Kaçak saraya da, davete de gitmem. Saraya gidenlerin partimizde yeri yoktur” demişti.

Günlerdir sözde darbeye karşı demokrasi havarisi kesilen, sabahlara kadar sokaklarda azgınca muhalif tüm kesimlere saldırılar düzenleyen, tehditler savuran, meydana salınmış yığınların temsilcileri “milli irade” bahanesiyle gösteriler düzenliyorlar. Ve sözde muhalefet partileri daha önce söyledikleri tüm sözleri unutup Cumhurbaşkanının sarayına kuzu kuzu gittiler. Recep Tayyip Erdoğan’ın huzurunda bir araya gelen Binali Yıldırım, Kemal Kılıçdaroğlu ve Devlet Bahçeli toplantı sonunda da beklenildiği üzere, kendileri dışındaki herkesi tehdit eden, korkutan ve demokrasi yerine diktatörlüğü adım adım sürdürecek olan kararlar aldılar. Toplantı sonunda “Fetullahçı Terör Örgütü, PKK ve diğer güvenlik tehditlerine (ki bu ifadeyle Alevilerin, Kürtlerin, solcu, devrimci ve sosyalistlerin, emek cephesinin kastedildiği çok aşikardır) karşı mücadelenin kararlılıkla sürdürüleceği açıklaması yapılmıştır.

Darbe girişimi sonrasında zaten fiili olarak olağanüstü hal koşullarının hüküm sürdüğü ülkede bir de yasal olarak 3 aylık OHAL ilan eden saray ve iktidar, görüldüğü ve anlaşıldığı üzere, kimi sözde muhalefet kesimlerini de yedeğine alarak, gelecek günlerde aylardır sürdürdüğü savaş konseptini ve adım adım şeriat düzenine geçişi kuvvetlendirecektir.  Bu yaşananların ve son toplantının bir tek tarifi vardır. Bunun tek bir tarifi ve adı vardır: Kutsal İttifak !

Bu açıdan baktığımızda demokrasi güçlerinin birlikteliliği her zamankinden daha çabuk tesis edilmelidir. bu son derece de zorunlu ve gereklidir. Aleviler, Kürtler, emek cephesi, solcular, devrimciler, sosyalistler bir an önce sürmekte olan bu savaş ve OHAL uygulamalarına karşı birleşik cepheyi mutlaka sağlanmalıdır.

Öncelikli olarak Aleviler, Kürtler ve devrimciler ülke çapında öz yönetim ve meşru müdafaa koşullarını zaman yitirmeksizin örgütlemeli ve bu zorbalığa karşı bir mücadele direnci oluşturmalıdır..

Aşk ile…

26.072016

 

Alevilerden zor koşullarda birlik…

Bugün, Türkiye’deki darbe girişimi, Alevilerin içinde bulunduğu durum ve Alevilerin birliği konularının görüşüldüğü, Alevi Bektaşi Federasyonu ve Pir Sultan Abdal Kültür Dernekleri’nin davet edildiklerinin ifade edildiği, ancak katılmadıkları, Alevi Dernekleri Federasyonu ve Alevi Vakıfları Federasyonu’nun çağrısıyla düzenlenen İstanbul Bağcılar Cemevi’ndeki toplantıya katıldık.
Toplantıda, darbe girişimi öncesinde de Türkiye’nin anayasa ve hukukun dışına çıktığı, yargı ve yasama tarafından denetlenemeyen, diktatörlüklerde görünen bir rejime dönüştüğünü, hak hukuk ve adaletin olmadığını, Diktatör ve zihniyetinin “Anayasayı tanımam!” dediğini söyledik.

Toplantıda yapılan konuşmalardan alıntılar yaparak, “Alevi-İslam tanımlaması yapanların birarada gelmesi dayatması” yapılmaması gerektiğini, Cem Vakfı’nın AİHM’DE açtığı, mahkemenin Türkiye’de Alevilerin din özgürlüğü haklarının ihlal edildiğine ve Alevilere dini planda ayrımcılık yapıldığına hükmetmesinin önemli bir kazanç olduğunu ve Cem Vakfının önemli bir başarıya imza attığını, ancak Cem Vakfı’nın Cami-Cemevi projesinin yanlış olduğunu ifade ettik.

Alevilerin demokrasi ve laiklik konularında ilkeleri olduğunu, Alevi kurumlarının ortak ve anlaştıkları noktalarda inadına birlikte davranmaları gerektiğini, geçmişte Alevi Bektaşi Federasyonu, Pir Sultan Abdal Dernekleri, Alevi Kültür Dernekleri, Alevi Dernekleri Federasyonu ve Alevi Vakıfları Federasyonu’nun ortak bildirilere imza attıklarını dile getirerek, önümüzdeki zor koşullarda birlikteliğin önemine değindik.

Toplantıda ayrıca Alevi Dernekleri Federasyonu ve Alevi Vakıfları Federasyonu oluşturdukları komisyonlarla TBMM Başkanı ve İstanbul valisini ziyaret ederek darbe girişimi ve Alevilerin sorunlarının anlatılması kararı aldılar.

recai aksu