Ana Sayfa Blog Sayfa 6283

Mevcut siyasi tablo ve Alevi toplumu…

Dünya, bölge ve Türkiye’nin mevcut siyasi tablosunda “Zor bir süreçten” geçmiyoruz. Varlık yokluk sürecinden geçiyoruz. Mazlumlar; Alevi Toplumu, kimliği inkâr edilen Türkiye Halkları, emekçiler, eşitlik isteyen kadın ve gençler… Hasılı, kirlenmiş, kokuşmuş sistemden rahatsız olan kim(ler) varsa mevcut tekçi düzenin ve düzenin yürütücüsü AKP iktidarının tehditti altındadır.

AKP İktidarı ve geleneksel devlet aklı tekçi, ırkçı, inkârcı zihniyet üzerinden Aleviliği bitirmek istiyor. Bu gün “Mülteci kampı” adı altında yapılmak istenenler Alevilerin yaşadığı coğrafyayı ve asgarisi kalmış olan toplumsal birliği de iyice dağıtmak, devletin tekçi egemenliğini nihai Anlamda sağlamak içindir. AKP’nin ve geleneksel devletin değişmez planında, Alevi Sorununu demokratik eşitlikçi yöntemle çözmek, eşit yurttaşlığı sağlamak gibi bir politika yoktur. “Açılım” vb. adı altında yapılanlar birer politik atraksiyondan ibarettir. Zaman yayarak sorunu çözüyormuş gibi görünmek, toplumu beklentiye sokma ama çözüm adına hiçbir şey yapmamak devletin geleneksel aklı olup, AKP’de bu aklı değişmez devlet politikasından almıştır. Hal böyleyken sadece Türkiye’de değil Avrupa, Türkiye, Kıbrıs, Ortadoğu coğrafyasında inançsal, sosyolojik, politik bir güç olan Alevi toplumu örgütleri (Dernek, Vakıf, Federasyon, Siyasi Parti…) aracılığıyla demokrasi ve eşit yurttaşlık mücadelesini yükseltmeliyiz. Alevi Toplumu Avustralya’dan Amerika’ya kadar dünya geneline yayılmış ve bulunduğu her ülkede inancını, yaşamsal, kültürel değerlerini özgür ve eşit ortamda yaşama sorunu olan bir toplumdur. Alevi Toplumu ve örgütleri demokrasi, eşit yurttaşlık ve özgürlük mücadelesini yürütürken yalnız da değildir. Alevilerin mücadelede müsahipleri, paydaşları, ortakları vardır. Emekçiler, Kürt Halkı (ki Kürt Halkında önemli oranda Alevi nüfus vardır.) kadın ve gençlik örgütleri, demokratik kurum ve kuruluşlar, sol, sosyalist grup ve bireyler, sosyal demokratlarla diyalog kurabilir. Bu saydıklarımız Alevi Toplumunun eşitlik ve özgürlük mücadelesindeki müsahipleridir. Alevi inancı eşitlikçi, özgürlükçü, Hak ve hakkaniyeti içeren, yansıtan, yaşatan özelliği nedeniyle bu toplumsal kesimlerle demokrasi ve eşit yurttaşlık mücadelesinde çok rahat ortaklaşabilir ve mücadele birliği oluşturabilir.

Suriye ve Ortadoğu için;

Suriye ve Ortadoğu’daki ALEVİ KATLİAMLARI AKP’nin gözetiminde, denetiminde ve desteğinde yürümektedir.

Birçok güncel veri incelendiğinde, AKP IŞİD, El Nuşra, El Kaide gibi cani sürülerini desteklemekte, örgütlemekte, finanse etmektedir.

Aleviler, Alevi kurumları; Demokratik kurum ve kuruluşlar, Emek, Barış ve Demokrasiden yana partiler üzerinde sosyal denetim rolünü işlevli kılarak, Alevi katliamına karşı ortak tavır almalıdır.

Telafer’deki Türkmen Aleviler… Kobanê’deki Kürtler, Şengal’deki Êzdi’ler, Ninova’daki Süryaniler, Ortadoğu’daki Ermeniler ve IŞİD gibi canilerin politikasına cevaz vermeyen Sünni Toplumun Yaşamı, varlığı ve kutsal değerleri; AKP ve AKP’nin ortaklarının TEHDİDİ ALTINDADIR..!!! Türkiye ve Ortadoğudaki;  Emek Barış ve demokrasi güçleri bu CANİLİĞE KARŞI TAVIR ALMALIDIR…!

TÜRKİYE İÇİN; Kürt, Türk, Arap, Roman Aleviler için;

Dersim’de 1937/ 38’de devlet tarafından yapılan soykırım(Tedip, Tenkil, Tehcir) yazarlar, araştırmacılar, tarihçiler, sinema sanatçıları, politikacılar… Tarafından birçok kere araştırma konusu yapılmış, tartışma yürütülmüştür. Ancak konunun üzerinde dolambaçlı, en direk söylem ve tanımlar devam etmektedir. Dersim’de Alevi/ Kürtlere karşı yürütülen sistematik bir soykırımdır.

Cumhuriyet için “Türk/İslamcılık” üzerinden tek kimlik yaratmak isteyen “Kurucu irade” Osmanlının mirasını güncellemekten başka bir şey yapmamıştır. Osmanlı’dan “Kızılbaşların katli caizdir” fetvasını devralan “Kurucu irade” tek kimlik için “Gereğini” yapmıştır. Osmanlı döneminde tarifi mümkün olmayan yöntemlerle Türkmen/Alevi soykırımı yapan ve Türkmen/Alevileri bastıran, katleden, susturan “İrade” Cumhuriyette “Tek kimlik” için önce 1915 Ermeni tedip, tenkil ve tehciri, ardından Koçgiri ve Dersim’de Kürt/Alevilere Katliam/Soykırım uygulamıştır.

Selçuklu, Osmanlı ve Cumhuriyet tarihi boyunca (Buna kısmen Bizans, Haçlı da dahildir) Türkmen, Kürt, Arap ayrımı yapmaksızın Alevilere dönük sistematik katliam uygulanmıştır. Sistematik olarak yürütülen katliam soykırım demektir. Soykırım diyoruz çünkü Alevi Toplumu yaşamsal, kültürel, inançsal değerleri ile toptan hedef alınmış ve yaşadıkları yerleşim yerleri ve doğasıyla birlikte katledilmiştir. Bin yıllık “Zinhar katli caizdir!” zihniyetinin uygulayıcıları Alevi toplumunu mürşit, pir, dede, talip, yaşlı, kadın, genç, çocuk ayrımı yapmaksızın yaşadığı doğa ile birlikte, inançsal değerlerini de yok etmeyi hedeflemiştir. Bu uygulama soykırımdır. Bu anlamda Dersim Soykırımı, 1235/1240 yıllarında Selçuklu ve Bizans/Frenk tarafından yapılan Baba İshak soykırımın devamıdır. Egemen zihniyet Alevi Soykırımı yaparken “Kürt Alevi, Türkmen Alevi, Arap Alevi” ayrımı yapmamıştır. “Kalenderi, Haydari, Hurufi, Tahtacı, Çepni, Kızılbaş/Kumsor…” hangi ad altında olursa olsun Alevi topluluklar egemen zihniyetin katliamına uğramıştır.

Şeyh Bedrettin, Torlak Kemal, Börklüce Mustafa, Şah Kalender Çelebi, Pir Sultan Abdal’ı katleden zihniyet ile Koçgiri’de ve Dersim’de Kürt/Alevi canlarımızı, Pir Seyit Rıza, Alişer, Zarife Anamızı katleden Maraş, Çorum, Madımak katliamlarını yapan zihniyet aynıdır. Dolayısıyla Alevi kurumları, dernekleri, federasyonları olarak konuyu böyle algılamamız gerekir. Günümüzde Türk/İslamcı zihniyet tarafından yürütülen inkâr, asimilasyon ve kapı işaretlemeler soykırımın bir başka biçimidir.

Şimdi Alevi Sorununu algılamaktan yoksun kimi çevreler “Aleviler Cumhuriyetin ve Laikliğin güvencesidir!” diyerek geleneksel inkârcılığı, asimilasyonu sürdürmek ve Alevileri bu kirli politikanın ortağı yapmak istiyorlar. Aleviler için LAİK, DEMOKRATİK TÜRKİYE vazgeçilmezdir. Ancak Aleviler artık bilmektedir ki 90 yıldır uygulanan cumhuriyette ve mevcut AKP uygulamalarında ne demokrasi ne de laiklik vardır. Alevileri mevcut statükodan yana gösterip Kürt sorununun barış yöntemi ile çözümünde araya mesafe koymak isteyenler siyasal kurnazlık yapıyorlar. Aleviler Kürt Sorununun barış yöntemi ile çözümüne destek verirken AKP’yi değil kutsal bir erdem olan barışı destekliyorlar. Türk/İslamcılık Kürt, Ermeni, Rum, Süryani, Çerkez… Etnik kimliklerinin ve Alevi, Hıristiyan, Ezdi… İnanç kimliklerinin inkârı üzerine kurulmuştur. Türk/İslamcılık politikası devletin 90 yıllık politikasıdır. Cumhuriyet tarihi boyunca hangi parti iktidar olmuş ise Türk/İslamcılık yapmıştır. AKP 90 Yıllık bu uygulamaya “Ecdadından aldığı” mirası da katarak Türk/İslamcılığa devam etmektedir.

“HELALLEŞME” ve ALEVİLER

Tam da bu günlerde “Helalleşmeden” söz eden devlet ve iktidar yetkilileri bilmelidir ki Biz Aleviler hiçbir zaman Türk/İslamcı ırkçı, katliamcı zihniyetle helalleşmeyeceğiz, HELELLEŞEMEYİZ…!!! Bizim Muaviye Soylu iktidar ANLAYIŞI ve Hızır Paşa huylu muhalefet ile davamız var. Bu davanın çözümü için; YAPILMASI GEREKENLER;

  1. Selçuklu, Osmanlı ve Cumhuriyette yapılan sürgün, katliam ve soykırımların belgeleri ortaya çıkarılmalıdır. “Devlet sırrı, devlet arşivi, gizli arşiv” gibi uygulamalara son verilmelidir.
  2. Bu arşivler demokratik bir yöntemle oluşturulacak hukukçu, siyasetçi, yazar, sanatçı, tarihçi ve Alevi Kurum yöneticilerinden oluşacak “Hakikatleri Araştırma Komisyonu” tarafından incelenmeli ve ortaya çıkacak sonuç YARGI KURUMU TARAFINDAN EVRENSEL HUKUK, ULUSLARARASI SÖZLEŞMELER IŞIĞINDA SONUCA ULAŞTIRILMALIDIR.
  3. “Hakikatleri Araştırma Komisyonunun” vardığı sonuç üzerinden hukuk kurumunun vereceği objektif karara göre, devlet; Türkmen, Kürt, Arap Alevilerden, özür dilemelidir. Ayrıca, Koçgiri, Dersim, Malatya, Maraş, Sivas, Çorum, Madımak, Gazi, Ümraniye, Gezi Direnişi gibi sürgün, katliamlardan dolayı maddi, manevi zarara uğrayan Alevilere tazminat ödenmeli; devletin özür dilemesi hem maddi hem manevi olmalıdır.
  4. Alevi sorunu makro politik bir sorundur. Bu sorunu yaratan devletin inkârcı politikasıdır. Aleviliği tanımlamak kimsenin haddine değildir. Devlet Alevi inancını tanımlamak değil tanımakla yükümlüdür.
  5. Alevi toplumunun ve Alevi Demokratik hareketinin talepleri kabul edilmelidir. “Yeni Anayasa” bu gerçeği ve Türkiye’nin etnik, inançsal, kültürel çoğulculuğu yapısını tanıyarak yapılmalıdır.
  6. a) Yeni, demokratik ve inkârcı olmayan bir çoğulculuğu, inançsal, kültürel ve etnik anlamda çok kültürlülüğü garanti altına alan anayasa yapılmalıdır. Anayasa yapılırken yöntem doğru belirlenmeli, tartışma ve anayasa yapım sürecine tüm toplumsal kesimler ve demokratik kurumlar katılabilmelidir.
  7. b) Laik, Demokratik Türkiye için Diyanet İşleri Başkanlığı kaldırılmalıdır.
  8. c) Devlet okullarında, özel okullarda uygulanan eğitim programı çok kültürlü Türkiye gerçeğini kapsayacak biçimde bilimsel olmalı, “Zorunlu din Dersi” kaldırılmalı, her etnik grup kendi ana dilinde eğitim yapmalıdır.
  9. d) Cemevleri/Cemxane Alevilerin ibadethanesidir. Cemevleri hiç tartışmasız ibadethane olarak kabul edilmelidir. Ancak Alevi toplumu bunu beklemeden cemevlerini doldurmalı, yolunu, erkânını yürütmeli ve ibadethanelerine sahip çıkmalıdır. Bu konuda Ocakzadelerimize (Pir, Ana/Bacı, Dede, Mürşit) büyük görev düşmektedir.
  10. e) Alevi köylerine cami yapma uygulaması son bulmalı, bu güne kadar Alevi köylerine yapılmış camiler kapatılmalıdır.
  11. f) “Tekke ve Zaviyeler Kanunu” kaldırılmalı; Alevi dergâh, tekke ve vakıf malları aslına uygun olarak onarılmalı ve biz Alevilere geri verilmelidir.
  12. g) Cumhurbaşkanı tarafından “Madımak Hadisesini Araştırmak Üzere” görevlendirilen “Devlet Denetleme Kurulu” bu görevini “HAKİKATLERİ ARAŞTIRMA KURULUNA” devretmelidir.
  13. h) Madımak Oteli “Anı Evi” değil UTANÇ MÜZESİ olmalıdır. UTANÇ MÜZESİ katliamda yitirdiğimiz 35 canımızı ve PİR SULTAN ABDAL’I YAŞATMALIDIR. UTANÇ MÜZESİ, yapılan katliamı unutturmamak, tarihle yüzleşmek ve DEVLETİN KATLİAMDAKİ İHMAL ve SORUMLULUĞUNU KABUL ETMEK İÇİN YAPILIR. Dünyadaki örnekleri de böyledir.
  14. i) Yeni Anayasa ve yasalarda “İnsanlığa karşı işlenmiş suçlar ve nefret suçları” için düzenleme yapılmalıdır.
  15. j) Madımak Katliamı davasının bir bölümü için verilen “Zaman aşımı” kararı iptal edilmelidir. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan 13 Mart 2012 Tarihinde Madımak Katliamı davasının “Zaman Aşımı” kararına “Bu karar Türkiye’ye hayırlı uğurlu olsun!” dediği için Alevilerden ve Türkiye kamuoyundan özür dilemelidir.
  16. k) 2 TEMMUZ tarihi MADIMAK KATLİAMININ ANLAMINA UYGUN OLARAK tıpkı 1 MAYIS İŞÇİ BAYRAMI, 8 MART DÜNYA EMEKÇİ KADINLAR GÜNÜ gibi DÜNYA ÇAPINDA EVRENSEL BİR GÜN OLARAK KABUL EDİLMELİDİR.
  17. l) Alevi Mahallerinde, sokak ve caddelere verilen “EBU SUUD CADDESİ, YAVUZ SELİM CADDESİ” vb. isimler kaldırılmalı bunların yerine ALEVİ ERENLERİN ADI VERİLMELİDİR.
  18. m) “Tunceli” ismi derhal iptal edilmeli ve DERSİM ismi kabul edilmelidir.
  19. n) Mezarı “Kayıp” olan PİR SULTAN ABDAL, PİR SEYİT RIZA gibi mürşitlerimizin, pirlerimizin mezar yerleri DEVLET TARAFINDAN BULUNMALIDIR. Sivas “Mal Meydanı” Pirimiz Pir Sultan Abdal’ın, Harput “Buğday Pazarı” Pir Seyit Rıza’nın “İdam” edildiği yerdir. Bu meydanlara PİRLERİMİZİN ANITI YAPILMALIDIR. Sivas’taki üniversitenin adı PİR SULTAN ABDAL ÜNİVERSİTESİ, Dersim’deki üniversitenin adı SEYİT RIZA ÜNİVERSİTESİ olarak değiştirilmelidir.
  20. o) Dersim, Maraş, Çorum… Gibi toplu katliamların yapıldığı yerlere KATLİAM ANITI yapılmalıdır.
  21. p) Yüzyıllar Önce “İLİMDEN GİDİLMEYEN YOLUN SONU KARANLIKTIR” diye Serçeşmemiz Hacıbektaş’a saygı için; Hacıbektaş İlçesi’ne HACIBEKTAŞ DOĞA VE TOPLUM BİLİMLERİ ÜNİVERSİTESİ açılmalıdır.
  22. q) Eskişehir’deki devlet üniversitelerinden birinin adı YUNUS EMRE ÜNİVERSİTESİ, Tokat’taki Üniversite’nin adı KUL HİMMET ÜNİVERSİTESİ olarak değiştirilmelidir.
  23. r) Alevi basın ve yayın kuruluşlarının, Alevi federasyon ve derneklerinin ARAPÇA, KÜRTÇE (Kurmanci, Dımılki) yayın yapmasının önündeki tüm engeller kaldırılmalıdır.
  24. s) Şu anda eğitim programı çerçevesinde okullarda okutulan kitaplarda, “Edebi” yayınlarda bulunan hakaret ve ötekileştirici kavram ve cümleler temizlenmeli, eğitim programı tümüyle eşit, özgür, laik, bilimsel ve ana dilde olmalıdır. Görsel ve yazılı basın, yayında kullanılan dil Türkiye toplumunun çok kimlikli gerçeğine saygı doğrultusunda düzenlenmelidir.
  25. ş) Mülteci kampı adı altında yürütülen işgal ve demografiyi değiştirme oyunlarına son verilerek Alevi Toplumunun kutsal değerleri üzerinde oynanan devlet oyunlarına son verilmelidir. “Mülteci kampı” diye yapılan oyunlar Suriye’deki kirli savaştan kaçmak zorunda kalan mazlumları meskûn ettirme çabası değildir. Türkiye’de Suriye Mültecilerine kapılarını ve cemevleri açıp misafir eden, lokmasını paylaşan ilk önce biz Aleviler olmuşuz. Ama bugün “Kamp” adı altında yapılan bizim topraklarımızı, meralarımızı işgal etmek ve giderek Türk/İslamcı zihniyeti tümüyle Aleviliğe egemen kılmaktır. Mülteci sorunu böyle mi çözülür? A.B ile yapılan kirli mülteci anlaşmasına sığınarak kirli bir siyaset yürütülüyor.

Gezi direnişinin yıl dönümüne geldiğimiz şu günlerde hala Gezi Direnişinde katledilen canlarımızın katilleri yargılanmadı veya aklandı. Katiller aramızda geziyor. Varlıkta birlik ve dirlik, yaşamda özgürlük için meşru demokratik mücadele tek çözüm yoludur.

Toplumsal Özgürlük Dergisi Temmuz 2016 Sayısı)

23. yılında Sivas’ta “ateşte semaha duranlar” ve TC’nin devam eden katliam zihniyeti

2 Temmuz 1993, Sivas katliamının üzerinden 23 yıl geçti. T.C de Katliam zihniyeti katmerleşerek devam ediyor. Sivas Madımak Otelinde ‘Ateşte Semaha Duran’ 33 aydın ve sanatçıyı, en genç olan 12 yaşında ki Koray Kaya şahsında saygıyla anıyoruz. Geçen 23 yıla dönüp baktığımızda, bu sürecin içinde yaşayanlar olarak, Türkiye de ne devletten, ne de gelip geçen hükümetlerden samimi bir yaklaşım göremedik. Bu katliamın sanıkları da, Koçgiri, Dersim, Maraş, Çorum vb. katliamların failleri gibi ödüllendirildiler. Çünkü bu katliamlara karar veren devlet aklı ve politikalarıdır. Kullanılanlar da,  ne yaptıysa, devleti için yaptığına inanarak yapmaktadır. Bunun karşılığını da zaten mükâfatlandırılarak almaktadırlar.

Geçen zaman zarfında ,sivas davasının  faillerinin ,arandığı sırada ,kimisi askere gitmiş, kimisi  belediyede  ve nüfus dairesinde evlenme işlemi yapmış,  yurtdışına çıkarılanlar ise  Berlin başta olmak üzere elini kolunu sallayarak,işveren olmuştur. Yani aslında kimse aranmadığı gibi ,devletine hizmetleri için de  en son dosyaya zaman aşımı uygulaması ile dava kapatılmıştır. Tıpkı  Maraş, Çorum, Roboski, ve diğerleri gibi.

Sivas katliyamının gerçekleştiği dönemlerde ,Alevi örgütlenmesi ağırlıklı olarak devletin ideolojik etkisinde idi. Bu nedenle o dönemlerde ,Türkiye örgütlenmesinden ziyade Avtupa Alevi hareketi bu davanın sorgulaması ve devletin sorumluluğunu dile getiren bir tutum sergileyerek takipçisi oldu. O dönemlerde ,Alevilere ; Türkiye Laiktir Laik kalacak sloganları attırılan Cumhuriyet mitingleri düzenlettirilerek,  kemalist/ Ulusalcı/ Ergenekoncu  askeri politikaların toplumsal tabanına dönüştürme faaliyeti oldukça etkili oluyordu. Bunun kuşkusuz bir çok arka planı vardı. Bu refleksi güçlendirmek için de ,dini gerici, Aczimendi, İBDİA-C, Süleymancı,Nurcu,  Refah partisi v.b  islamcı aşırı örgütlenmeleri piyasada cirit atarak , genelde çağdaş toplumu, özelde alevileri tehdit ediyordu. Devletin bir kesimi,sözüm ona bu dinci kalkışmaya karşı alevilerin hamisi gibi hareket ederek, Alevi toplumunu devletin resmi ideolojisinin yedeğine eklemleyerek kontrol etmeye çalışıyordu.

Sivas katliyamı ,henüz yeni yeni örgütlenen Alevilere bir gözdağı ve radikal bir muhalefete dönüşmemesi için ,planlanan ‘ ölümü gösterip, sıtmaya razı’ olma politikasının provakasyonu olarak sahnelendi.

Her şey devletin gözü önünde gerçekleşmesine rağmen, ne o alevi olan, adalet bakanıSeyfi Oktayın  hukukçuları hesap sordu. Ne de Laikliğin bekçisi olan genelkurmay 2. Başkanı Çevik Bir’in ordusu hesap sordu. Reha Çamuroğlu,Rıza Zelyut,Cemal Şener,Lütfü Kaleli gibi yazanlar  ve konuşanlar alevilere rehberlik ediyor,islamın özü ve devletin iki gözü alevilerdir yorumlarını yapıyordu. İzettin Doğan, Yol’un Mürşid Makamına oturmuş, Cumhuriyetçi Eğitim Merkezi Vakfını, CEM Vakfı diye alevilere satıyordu.

Tv ekranlarında,gazete sayfalarında ,Saçı sakalı uzamış, eli sopalı,Aczimendiler boy boy meydanlarda yürüyüş miting yapıyor, Müslüm Gündüzler,Ali Kalkancılar gibi piyasa Tarikatcıları cirit atıyordu. Her nedense  90 lı yıllarda kürt özgürlük mücadelesine karşı ,binlerce faili meçhul cinayet, binlerce köy yakılmış-boşaltılmış, on binlerce tutuklama yapılmış,yüzbinlerce  kürt yerinden yuvasından  sürgün edilmiş, o dönemin en vahşi uygulamaları sürerken, her neden ise bu şeriatçı ,gerici, laiklik ve cumhuriyet karşıtı gibi gösterilenler adım adım örgütlenerek ,bu gün adına FETO/ Cemati ve RTE nin AKP si olarak Türkiyede iktidara tırmanıyordu.

Sivas ve diğer Alevi  veya  Kürt katliyamlarının asıl nedenleri ve faillerini açığa çıkaracak isek, bu süreçleri samimiyetle sorgulamak ve devlet aklının kimi,kimlere tercih ettiğini ve  edebileceğini  ciddi sorgulamalıyız. Eger Alevilik, Türklük ve islam içinde eritilebilinse idi ,devlet bir sorununu daha çözmüş olacaktı. İdeolojik olarak sadece Kürtlükle uğraşacaktı. Ama süreç planlanan gibi  gelişmedi. Alevi hareketinde de farklı eğilim ve mücadeleler gelişti. Özellikle Kürt Alevi Hareketi devletin alevi projesini önemli oranda ,ideolojik olarak çökertti. Gelişen kürt özgürlük mücadelesi ,bir çok toplumsal kesim gibi ,Alevi toplumunu da hak arama mücadeleinde cesaretlendirdi ve yakınlaştı. Bu yakınlaşma gerek ideolojik/politik olarak ,gerekse  kurumsal ve örgütsel olarak gelişti .Son HDP projesi ile toplumsal muhalefet oluşturmada ciddi bir cepheye dönüştü. Devletin 1990 lı yıllarda Sivas katliyamı ile engellemek istediği bu Kürt-Alevi muhalefetinin buluşması , tüm devlet engellemelerine rağmen,zorlu ve kararlı bir mücadele sonucu önemli oranda başarıldı.

Özellikle, Avrupada bu süreç , daha geniş bir Alevi toplumsallığı ve kurumsallığını oluşturmuştur.

Türkiyenin  son yıllarda, kemalist/ulusalcıların temsilcisi  ordunun etkisinden çıkarılıp  ,dinci AKP ve Cemaatlerin kontrolüne girmesi, T.C. nin suriye politikası, İŞİD v.b  cihatçıları örgütlemesi ve gün geçtikçe mezhepçi/dinci ve radikal şeriatçı bir sürecin hızlanması, Türkiyedeki Alevi toplumu ve kurumlarının da ,mevcut AKP devleti ile karşı karşıya gelmesini hızlandırarak,demokrasi cephesine yaklaştırmıştır.

23.yılında ,Sivas şehitlerini anarken, Türk devleti ,Maraş ,Sivas ,Dersim de katliyamlarla başaramadıklarını , alevi yerleşim yerlerinde  mülteci adı altında ,Cihatçı kamplarını açarak , alevi bölgelerinde  bir etno- dinsel arındırma uygulaması ile alevileri kutsal ocaklarından,yurtlarında kaçırtma ve göçerme planlarına  hız vermektedir.  Biz alevileri yeni bir mücadele süreci beklemektedir. Şimdi şehitlere sahip çıkmak ,kutsal topraklara, Ocaklara sahip çıkarak bu planıda boşa çıkarmaktır.

Onun için  Maraş Terolar da,Sivas Divriğide,ve diğer kızılbaş alevi Ocaklarının kutsal topraklarında Yezit zihniyetine  ve Muaviye hilelerine karşı uyanık olalım.Birlik içinde demokrasi cephesinde en ön saflarda yerimizi alarak  tarihimizin  tüm katliyamlarının hesabını soralım.

23 yıl sonra ,İşte  sivas da ,’’Ateşde semaha duran’’ şehitlerimiz.

Muhibe Akarsu – (35 yaşında, misafir) , Muhlis Akarsu – (45 yaşında, sanatçı) , Gülender Akça – (25 yaşında, sanatçı) , Metin Altıok – (52 yaşında, şair, yazar) , Ahmet Alan – (22 yaşında, sanatçı) , Mehmet Atay – (25 yaşında, gazeteci) , Sehergül Ateş – (30 yaşında, sanatçı) , Behçet Aysan – (44 yaşında, şair) , Erdal Ayrancı – (35 yaşında, yönetmen) , Asım Bezirci – (66 yaşında araştırmacı, yazar) , Belkıs Çakır- (18 yaşında, sanatçı) , Serpil Canik –(19 yaşında, sanatçı) , Muammer Çiçek – (26 yaşında, aktör) , Nesimi Çimen – (67 yaşında, şair, sanatçı,) , Carina Cuanna – (23 yaşında, Hollandalı gazeteci) , Serkan Doğan – (19 yaşında, sanatçı) , Hasret Gültekin – (23 yaşında şair, sanatçı), Murat Gündüz  – (22 yaşında, sanatçı) , Gülsüm Karababa –(22 yaşında, sanatçı) , Uğur Kaynar – (37 yaşında, şair) , Asaf Koçak – (35 yaşında, karikatürist) , Koray Kaya – (12 yaşında, çocuk) , Menekşe Kaya – (17 yaşında, sanatçı) , Handan Metin – (20 yaşında, sanatçı) , Sait Metin –(23 yaşında, sanatçı) , Huriye Özkan – (22 yaşında, sanatçı) , Yeşim Özkan – (20 yaşında, sanatçı) , Ahmet Öztürk – (21 yaşında, otel görevlisi) , Ahmet Özyurt – (21 yaşında, sanatçı) , Nurcan Şahin – (18 yaşında, sanatçı) , Özlem Şahin – (17 yaşında, sanatçı) , Asuman Sivri – (16 yaşında, sanatçı) , Yasemin Sivri – (19 yaşında, sanatçı) , Edibe Sulari – (40 yaşında, sanatçı) , İnci Türk – (22 yaşında, sanatçı) , Kenan Yılmaz – (21 yaşında, otel görevli

Sizleri unutmayacağız,unutturmayacağız. Tüm hak mücadelesi şehitlerini , Yol’umuzun erkanlarında yaşatacağız.

Aziz Nesin: Kürt Nasıl Mutlu Olsun!

Aziz Nesin’in çoğu “aydın”ın konuşmaktan korktuğu ya da imtina ettiği günlerde Kürt sorunu hakkındaki cesur çıkışlarını, konuşmalarını ve uyarılarını hatırlatmak bugün yaşananlar düşünüldüğünde öncelik kazanıyor. 20 Aralık 2015 günü Aziz Nesin’in 100. yaş gününü kutlayacağız. Gerçek adı Mehmet Nusret Nesin olan Aziz Nezin, 20 Aralık 1915‘de, İstanbul Heybeliada’da doğdu. 6 Temmuz 1995 günü İzmir’de hayata veda etti.

Türkiye edebiyatının en üretken isimlerinden biri olan Nesin, onlarca takma isimle eserler verdi. Edebiyatçılığı kadar siyasi duruşuyla da önemli bir aydındı. 100. yaşgünü dolayısıyla birçok yönüyle anlatılacak, anılacaktır. Ancak 7 Haziran seçimlerinin ardından sonlandırılan çözüm süreci sonrası ülkede yeniden yaşanan çatışmalı ortam ve Kürt illerinde 1990’ları andıran kanlı operasyonlu günler nedeniyle Aziz Nesin’in, çoğu “aydın”ın konuşmaktan korktuğu ya da imtina ettiği günlerde Kürt sorunu üzerine yaptığı cesur çıkışları, konuşmaları ve uyarılarını hatırlatmak öncelik kazanıyor.

Çünkü Aziz Nesin Kürt sorununda da birçok konuda olduğu gibi öncü ve cesurdu. Onun miraslarından biri olan Nesin Yayınevi’nin “Şimdiki Çocuklar Harika” adlı kitabını “Zarokên Niha Cı jîr in” adıyla 2012’de Türkiye’de ilk kez Kürtçeye çevirmiş olması şaşırtıcı değildi.

1992 yılında Kürt illerine devlet şiddetinin en yoğun olduğu dönemde sözünü sakınmamıştı.

“PKK’nin il merkezini bastığı” gerekçesiyle Şırnak, tıpkı bugünlerde olduğu gibi kelimenin tam anlamıla yakılıp yıkılmıştı. Bu saldırının ardından Aziz Nesin bir heyetle Şırnak’a gitti.

Celal Başlangıç, Radikal gazetesinde 2001 yılında bu ziyareti şöyle aktarmıştı:

“(…) Cudi Dağı’ndan 14 Eylül 1992’de Çağdaş Gazeteciler Derneği Genel Başkanı Mustafa Ekmekçi, Onur Kurulu Üyesi Aziz Nesin ve Veli Özdemir’den oluşan heyet Şırnak’a gitti.

“Görüşmede tuğgeneral Mete Sayar, belki de ‘Şırnak’ı kim bastı’ tartışmasını sona erdirecek bir cümle söyledi: ‘Ben burada güzel bir tablo yapmaya çalışıyorum. Bu tabloya küçük bir leke yapmaya kalkarlarsa o tabloyu Şırnaklıların başına geçiririm. Nitekim geçirdim de…’

“Aziz Nesin bu sözün altında kalmamıştı: ‘Siz kentin girişine ‘Ne Mutlu Türküm Diyene’ yazmışsınız. Ben katıksız bir Türküm ama mutlu değilim. Bir Kürt nasıl mutlu olsun’.”

Keskin zekanın, mizah dilinin üzerine söz söylenemezek bir biçimde ürettiği bir yanıttı bu.

TIKLAYIN – AZİZ NESİN’İN HAYATI…

“Tarihi bir suçun ortaya çıkmasıdır”

O yıllarda panellerin, konferansların aranılan konuşmacısıydı bu özellikleriyle. Dinleyiciler kimi zaman kahkaha atardı ama konuşması bittiğinde kafalarına takılmış bir sürü soruyla ayrılırlardı.

1993 yılında Avusturya’da yaptığı bir konuşmada dinleyicilerden birinin “Kürt sorunu üzerine konuşacaktınız” demesi üzerine yaptığı konuşma gibi…

“Gazeteci Gözüyle Yeni Dünya Düzeninde Türkiye’nin Yeri” başlıklı açık oturumdan bir bölüm. Toplantıya Türkiye’den Aziz Nesin ile birlikte katılan diğer yazarlar: Hürriyet’ten Oktay Ekşi ve Cumhuriyet’ten Oral Çalışlar.

Konuşmada Aziz Nesin o yıllarda çoğu insanın söyleyemediği “Kürdistan” kelimesini kullanıyor. Konuşmasında “Resmi görüşten” de “PKK’nın görüşünden yana değilim” diyor. Kendi görüşünün olduğunu söylüyor.

Aziz Nesin, daha sonra yıllar boyunca milliyetçiler tarafından hedef haline getirilmesine neden olan “Türk milleti zekidir, Türk milleti çalışkandır, demiş. Oysa ben tersini söyledim. Yüzde altmış aptal diyorum. Tabii iltimas ederek söylüyorum, yüzde altmış olsa iyi…” cümlesini de bu konuşmasında söylüyor.

Konuşmanın önemli bölümleri özetle şeyle:

* Şimdi Kürt sorunu nasıl çıktı? Bunu bilmek gerekiyor. Dışarıdan nasıl yardımlar aldılar. Şu var ki, tarihte hiçbir milli kurtuluş hareketi yalnız iç kuvvetlerle olmamıştır. Bizimki de öyledir. Dışarıdan yardım almadan milli kurtuluş hareketi olmuyor. Tabii, güzel bir şey değil, ama böyle.

* Osmanlı’dan başlamış bulunuyor Kürt sorunu. Zaman zaman dış yardımlarla Türkiye’de başkaldırı hareketleri olmuş. Hep bastırılmış. Ama, zaten Türkiye’de insan hakları yok. Bu olmayan insan haklarının da Kürtlere verilmesi yasak. Yani, Türklerin ne kadar insan hakları varsa, o da onlara verilmemiş, yıllardan beri. Ben bunu yaşayarak, tanığım.

“Haksızlık buradan başlıyor”

* Azınlık lafını da kullanamıyoruz. Öyle bir şey ki, bizim yasalarımızda, Türkiye’de yaşayan herkes Türk vatandaşıdır, hiçbir azınlık yoktur bizde. Yani, kağıt üstünde azınlık yoktur. Haksızlıklarımız buralardan başlıyor.

* Atatürk’ün bir güzel bir sözü var. Ne zaman güzel? Tarihsel sözler söylendiği zamanın koşullarına göre güzeldir. Ve çok güzel bir sözdür: ”Ne mutlu Türküm diyene!” Niçin demiş bunu Atatürk? Türk milleti ezik, Türk milleti bitik, Türk milleti işgal altında. Bu insanlara moral vermek lazım. Başka bir şey daha söylemiş: ”Türk milleti zekidir, Türk milleti çalışkandır” demiş. Oysa ben tersini söyledim. Yüzde altmış aptal diyorum. Tabii iltimas ederek söylüyorum, yüzde altmış olsa iyi.

“Kürtler adını söyleyemeyen insan grubu”

* Kürtler, adını söyleyemeyen bir insan grubu yıllardan beri. Ve tabii, katılmış, her şeyimize katılmış, Milli Kurtuluş Savaşı’na katılmış. (..) Üstelik hiçbir şey almamışlar, uygarlık adına, hiçbir şey vermemişiz.

* Ne demek bir insana anadilini konuşmayı yasaklamak. böyle bir şey olabilir mi? Yakınlarda gittim Şırnak’a gördüm…

“Terör değil, savaş bu”

* Terör değil ki bu! Savaş. Hükümet niye savaş demiyor. Hükümet savaş derse aynı masaya oturacak, eşdeğerde olacaklar. Bunu kabul etmediği için terör diyor. Aslında bu terör değil. Her gün on kişi yirmi kişi ölüyorsa, kadın erkek, çoluk çocuk, bunun adı savaştır, terör değildir. Terör demek zorundadır hükümet.

* Bağımsız devlet olmak istiyorlarsa, bana göre, Türk olduğum için değil, olanaksızdır bu da onun için bundan vazgeçmeliler. Ama bir dönem gelir ki bu da olabilir. Ama bu dönem o dönem değildir.

* Bana bunu söylüyorlar; ”Her millet kendi kaderini tayinde özgür değil mi?” Ee, görüyorsun ki, özgür olunca… Özgür değil, özgür olmamasının nedeni kendisi özgürlüğe hak kazanmıyor. Kürdistan elden giderse Türkiye’ye de büyük zarar gelecektir. Türkiye benim düşünceme göre tam bağımsız değil bir kere. Biz altıyüz yıllık bir imparatorluk olarak tam bağımsız değilken Kürdistan nasıl olacak da orada tam bağımsız olabilecek. Yani benim aklım bunları almıyor.
Yüce Yöney
İstanbul – BİA Haber Merkezi
19 Aralık 2015

Sivas ve adalet yan yana gelemiyor!

30-40 yıl öncesine kadar Sivas denilince akla Pir Sultan ve Alevilik gelirdi… Sivas’ı “Ozanlar Şehri” yapanlar da Aleviler olmuştur: Pir Sultan, Ağahi, Aşık Veli, Ali İzzet, Aşık Veysel, Kemter Sivas topraklarında yetişmiştir… Sivas’ın Cumhuriyet’e beşiklik etmesi de bu gelenekle birleşince Sivas’ın Pir Sultan Abdal’ı astıran kent olması unutulmuş, Sivas ilerici-demokrat özelliği ile öne çıkmıştır…

1960’lardan itibaren Türkiye’de dengeler solun lehine doğru gelişmeye başlayınca, özellikle Alevilerle Sünnilerin içiçe yaşadığı kentler kışkırtmaların ve Alevilere yönelik saldırıların hedefi olmaya başlar. Nitekim 1966’dan başlayarak, Ortaca, Kırıkhan, Elbistan, Sivas, Maraş, Çorum gibi yerlerde asıl olarak Alevileri hedef alan saldırı dalgası bu durumun bir sonucudur. 2 Temmuz 1993 Sivas katliamı ise bu saldırı dalgasının son halkasıdır! Saldırılar kentlerdeki Alevi nüfusunu göçe zorlar. Kentlerin toplumsal dokusu hızla değişir. Sivas gibi, Maraş gibi, Malatya gibi… Hatta Erzincan, Elazığ ve Yozgat gibi…

SİVAS’TA GÖÇÜN BAŞLANGICI

4-7 Eylül 1978’de Sivas’taki “Alevi Mahallesi” Alibaba’ya faşist güçlerin planlı ve organize saldırısı, 2 yıl sonra 12 Eylül darbesi ile de buluşunca, Aleviler, ilerici güçler Sivas’tan göç ederler. Onlardan boşalan yerleri sağcı, dinci güçler doldurur. Sivas’ın yüzü hızla kararmaya başlar. 1989 yerel seçimlerinde Refah Partisi Sivas’ta belediye başkanlığını kazanır. Gerici güçler Sivas’ta hızla kurumsallaşır. Belediye olanakları dinci, şeriatçı güçlerin hizmetine sunulur. Anadolu’nun bu ilerici, çok kültürlü kenti hızla gerici ve tutucu bir dokuya bürünür… Böylece tarih boyunca bir çok yerde olduğu gibi Sivas’ta da hep varolan “iki çizgi mücadelesi” yani Pir Sultan Abdal’ın başeğmez direnişçi çizgisi Hızır Paşa’nın hain, ihanetçi çizgisi karşısında kaybeder…

Fiziki ve psikolojik baskılar sonucu Aleviler kendi doğdukları büyüdükleri kentlerden göç ettikçe, o kentler tekçiliğin, tahammülsüzlüğün, her fırsatta “tahrik olanların” yaşadığı potansiyel yerlere dönüşürler. Cinnet ve bunun sonucu linç “tahrik sonucu olağan bir hale” dönüşür! Bu cinnet halinin biçimi hep aynıdır: “Dine ve camilere yapılan saldırı” yalanının arkasına takılan gerici, faşist, dinci güçler, devletin güvenlik güçlerinin “himayesinde”  kadın, çocuk, yaşlı ayırt etmeden Alevilere ve solculara karşı toplu katliamlar yaparlar…  Tıpkı 2 Temmuz 1993’te Sivas Madımak Oteli’nde olduğu gibi…

OLAY MI, KATLİAM MI?

Ankara’dan İstanbul’dan Anadolu’nun dört bir yanından yola çıkıp gelenler 1 Temmuz 1993 sabahı Sivas’ta Pir Sultan dostlarıyla buluşurlar. Amaç bellidir; İki gün boyunca Sivas’ta Pir Sultan, konserlerle, söyleşilerle, türkülerle ve deyişlerle anılacaktır… Fakat Sivas eski Sivas değildir, daha sabahın ilk saatinde, daha Sivas’a girer girmez farkedilir bu… Sonrası hepimizin artık ezbere bildiği ve televizyonlardan canlı olarak yayınlanan katliam gerçekleşir!

Aradan tam 23 yıl geçti. Türkiye, Sivas katliamında olduğu gibi devletin bilgisi ve gözetiminde yapılan katliamlarla yüzleşmekten kaçmaya devam ediyor. Katliamlara “olay” denmeye devam ediliyor!

Katliamların “kitlesel katılım” boyutu hep görmezden, katliamlara binlerce insanın “yakın ula yakın”naraları eşliğinde neden ve nasıl katıldığı görmezden gelinmeye devam ediliyor!

Bu gerçekle yüzleşilmediği sürece söylenen her şey havada asılı kalır.  Daha önce de kerelerce açıkça yazdım:

HER 10 SİVASLIDAN BİRİ…

1993 yılında ilçeler hariç Sivas şehir merkezinde yaklaşık 240 bin kişi yaşıyormuş. (1990 sayımına göre 221.512 kişi) Polis kayıtlarına göre, merkezde yaşayan bu 240 bin kişinin tam 15 bini (yazı ile on beş bin kişi) Madımak Oteli’nin önündeki gösteriye katılmış. Yani bu, şu anlama geliyor: Madımak Oteli içindekilerle birlikte yakıldığında, çocuklar, kadınlar ve Aleviler bu sayıdan düşüldükten sonra en kötümser rakamla Sivas merkezde yaşayan “yetişkin” her 10 Sivaslı’dan biri bu yakma eylemine ortak olmuştur! Ama bizzat yakarak ama gösteriye katılarak ama alkışlayarak…

İşin doğrusu bu gerçeği görmek için uzun araştırmalara gerek yok. Televizyonlarda onlarca kez gösterilmiş, birçok belgeselde yer almış görüntüleri izlemek yeterli. Tekbir sesleri ile “yakın ula yakın”çığlıkları iç içe… Başkaca bir belgeye veya yoruma ihtiyaç yok. Görüntüleri izleyince gerçek bütün korkunçluğuyla orta yerde duruyor: Tam bir vahşet!

1993’de Demirel ve Çiller’den başlayarak, Erdoğan’a kadar bu ülkenin bütün yöneticileri bunu biliyor mu? Evet, tereddütsüz biliyorlar… Dönemin Sivas Belediye Başkanı Temel Karamollaoğlu’ndan, Doğan Ürgüp’e kadar bunu biliyorlar mı? Tereddütsüz; Evet biliyorlar! Ancak, bütün yöneticiler bunu bildiği için, ısrarla gerçeklerle yüzleşmekten kaçıyorlar. İnsanlık tarihinde “katliam” olarak yerini almış bir büyük katliama bilinçli olarak “hadise” ya da “olay” demeyi tercih ediyor! Bu ülkenin bütün yöneticileri, bürokratları da aynı şeyi yapıyor. Sivas Belediye Başkanı da Sivaslıların önemli bir bölümü de… Çünkü bu ülke “katliamlara bile katliam diyemeyenler topluluğu” gibi bir ruh haline sahip. Bütün güzellikleri kendine, bütün kötülükleri başkasına yazıyor. O yüzden hiçbir siyasi cinayet aydınlanmıyor, o yüzden resmi tarihte “biz” hep muhteşem oluyoruz!

Böyle olunca kendi yalanımıza kendimiz de inanıyoruz. Sivas’ı “bin yıllık kültürün temsilcisi, insan sevgisinin temsilcisi bir memleket” olarak tarif eden Belediye Başkanı için 3-4 Eylül 1978’de Ali Baba Mahallesi’nde yaşan saldırılar da, 2 Temmuz 1993 katliamı da “dış güçlerin” işi. Hadi “bin yıllık kardeşlik” edebiyatını, “kız aldık, kız verdik, etle tırnak gibiyiz” yalanlarını tartışmayalım ama nereye kadar?

Kuşkusuz katliamlarda “dış güçlerin” parmağı mutlaka var, ancak Maraş’ta, Malatya’da, Sivas’ta katliamları bizzat yapanların tereddütsüz “iç güçler” olduğu da fotoğraf karelerinde, televizyon ekranlarında çok net değil mi?

Evet, “dış güçler” hep vardı, bu ülkede solcular iktidar olamadığı sürece de hep olacak ancak bu gerçeği öne sürerek koca bir kentin günahını da kimse bunun arkasına saklayamaz. 2 Temmuz 1993’te Madımak Oteli önünde toplanarak oteli yakanlar arasında ya da “yakın ula yakın” diye alkışlarla ve tekbirle teşvik edenler arasında her 10 Sivaslı’dan birinin olduğunu kimse artık saklamamalı. Bu gerçekle yüzleşmek ve öncelikle orada katledilenlerin ailelerinden “özür dilemek” yeni bir yargı sürecini ve dolayısıyla katliam üzerindeki bütün soru işaretlerinin de bir bir çözülmesini beraberinde getirir.

Gerçeklerden kaçarak ve katliamlara da “hadise” diyerek ancak katiller aklanır. Lafı evirip çevirmeye gerek yok: Sivas’la ilgili gerçek bir soruşturma ve yargılama için,

dönemin Cumhurbaşkanı Demirel ölüp gitse de, siyaseten Demirel’den Çiller’e, Gazioğlu’ndan bütün SHP’li bakanlara kadar herkes sorgulanmalıdır. Ancak bu sorgunun bir yanında mutlaka Sivas katliam davasının müdahil avukatları, Alevi kuruluşları ve Madımak’ta çocukları yakılan aileler olmalıdır!

Çorum katliamında hayatını kaybedenler anıldı

Çorum Katliamı’nda yitirilenler için, katliamın 36. yılında anma yürüyüşü düzenlendi.
Çorum Katliamı’nda yitirilenler için, katliamın 36. yılında Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Çorum Şubesi ile Çorum Alevi Kültür Merkezi’nce anma yürüyüşü düzenlendi. Anma etkinliğine Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu, Hacı Bektaş Veli Kültür Vakfı Genel Merkezi, Alevi Kültür Merkezleri Derneği, Alevi-Bektaşi Federasyonu, Pir Sultan Abdal Derneği, demokratik kitle örgütleri, siyasi partiler ve köy derneklerinin yetkilileri ile çok sayıda vatandaş katıldı.
1980 yılının Mayıs ve Temmuz aylarında meydana gelen, 57 kişinin hayatını kaybettiği, yüzlerce kişinin yaralandığı saldırılar nedeniyle düzenlenen anma etkinliğine katılan binlerce yurttaş, Maraş, Çorum, Sivas ve Gazi katliamlarının sorumlularının ortaya çıkarılmasını istedi.
Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu, Hacı Bektaş Veli Kültür Vakfı Genel Merkezi, Alevi Kültür Merkezleri Derneği, Alevi-Bektaşi Federasyonu, Pir Sultan Abdal Derneği, KESK, CHP, EMEP, HDP, Halkevleri, Birleşik Haziran Hareketi ve köy derneklerinin katılımı ile düzenlenen yürüyüşe binlerce yurttaş katıldı.
Binler, Çorum’da 36 yıl önce meydana gelen ve halen hafızalardan silinmeyen kanlı olaylarda hayatını kaybedenler anıldı.
“29 Mayıs-4 Temmuz 1980 unutmadık, unutturmayacağız” yazılı bir pankartın açıldığı yürüyüş Hacı Bektaş Anadolu Kültür Vakfı Çorum Şubesi’nin önünden başladı. Yol boyunca katılımların artarak devam ettiği yürüyüşte Çorum’da yaşananların faillerinin adalet önünde hesap vermesi istendi.
Bahabey Caddesi ve Gazi Caddesi boyunca sloganlar eşliğinde basın açıklamasının yapılacağı Postane önüne yürüyen kitle sık sık, “Faşizme ölüm, halka hürriyet”, “Yaşasın halkların kardeşliği”, “İnadına özgürlük”, “Çorum’u unutma unutturma”, “Gün gelecek devran dönecek, katiller halka hesap verecek” sloganlarını attı.
Anma programı, 36 yıl önce hayatını kaybedenler için bir dakikalık saygı duruşu ile başladı.
Anma programı ABF Genel Başkanı Baki Düzgün, Hacı Bektaş Anadolu Kültür Vakfı Genel Başkanı Ercan Geçmez, AKD Genel Başkanı Doğan Demir’in konuşması ile sona erdi.

Bir Ruh hastalığı; Narsizm

Narsizm bir ruh hastalığıdır: kısa tanımla Kişinin sürekli kendisi ile övünmesi, kendisine hayran olması, kendi kendisini yüceltmesi, adeta kendisine âşık olması olarak tanımlanan psikolojik bir bozukluktur. Etrafınıza bakın bunlardan çokça görürsünüz. Çünkü kapitalist sistemin yalnızlaştırıcılığında yetişmiş bireyin paradoksal olarak kendine güvensizliğinin adıdır aslında.

Madımak ve dinmeyen acılar

Turgay Olcayto Evrensel gazetesindeki köşesinde Madımak katliamını yazdı. Olcayto yazısında Maraş ve Çorum katliamlarına da değindi.
Önceki gece üç beş dost toplanmış Madımak olayı üzerine konuşuyorduk. O nefret suçunun işlendiği Sivas’ı, 2 Temmuz 1993’te yaşanan, yakılan otelde yitirdiğimiz yazar, şair, sanatçı arkadaşlarımızı anıyor, ortak dostlarımızdan anıları paylaşıyorduk. Ülkenin değerli, aydın insanlarıydı tümü. Asım Bezirci gibi bir yazın ustasından, karıncayı incitmekten çekinen, iyi yürekli, üretken… Ne istedi o caniler? Ya Şair Metin Altıok, Behçet Aysan, sazıyla sözüyle, fotoğraflarıyla halkın beğeniyle izlediği öteki sanatçılar… Tam 35 can dile kolay, adalet ‘90’lı yıllarda da yerini bulmadı. Caniler, kışkırtıcıları ellerini kollarını sallayarak aramızda dolaştılar. Tıpkı şimdilerde Suruç’un, Ankara ve İstanbul Katliamlarının eli kanlı tetikçilerinin, azmettiricilerinin küstahça toplum içinde dolaştıkları gibi… Düşünceyi ifade özgürlüğünü kullanan gazetecilerin, yazarların, çizerlerin kolayca cezalandırıldığı; hapse tıkıldığı ülkemde, katillerin, şiddet uygulayıcıları ve soyguncuların cezasız kalması bize özgü bir adalet anlayışı olmalı. Yıllardır ne çok can yitirildi. Halklar birbirine düşürüldüler. Şunlar solcu, bunlar alevi, oradakiler ateist diyerek öldürdüler insanları. Kahramanmaraş’ta, Çorum’da, Reyhanlı’da. Kim vurduya gitti insanlar. Adaleti, devleti ara ki bulasın. Şikayetçi olduğunuzda ise şöyle bir yanıt alıyorsunuz devlet erkinden: “Halkın hassasiyeti ile oynanmış, dini duyguları rencide olmuş bölge halkının. Keşke yaşanmasaydı.” gibi bir yanıt almanız işten değil.

Düşünüyorum da tek parti döneminden günümüze yurttaşlarının bütününü kucaklayan bir devlet erkine sahip olamadık. Sonuncusu dahil hemen her iktidar toplumda bireyleri bölerek yönetmeye çalıştı. İçte ve dışta yönetimler ne zaman teklemeye başlasalar fatura hep emekçilere, solculara çıkarıldı. Siyaset söylemi nefret içeriyor. Şovenizm milliyetçilik, ırkçılık yurtseverlik zannediliyor. Din bağnazlığına, kadınlara, eşcinsellere, azınlıklara şiddet, tehdit uygulayanlara hoş görü gösteren bir adalet ve kolluk anlayışımız var. Ne Madımak cinayetlerini ne de öteki toplu katliamları unutturmaya çalışan sermaye yoğun medyamızı, her dönemde kendilerine iktidar yandaşlığından çıkar sağlayan gazetecilerimizi de göz ardı etmeyelim. Onlarla ilgili tarihe not düşmekten de geri kalmayalım. Madımak’ta yitirdiğimiz 37 canı sevgiyle, özlemle anıyoruz. Işıklar içinde olsunlar.
2 Temmuz da Sivas’ta yitirdiğimiz canlardan biriydi Behçet Aysan. 44 yaşındaydı cani grupların yaktığı Madımak’ta can verdiğinde. Behçet Aysan’ın bir şiiri ile sonlamak istiyorum tatsız yazıyı.

Kuşlar da Gitti
yalnızlık senin o konuşkan kuşun
hani hep duvarlara anlattığın
hapislerden kalma sürgünlerden

yalnızlık senin o konuşkan kuşun
bulutlar taşıdığın yakut sürahide
begonyalar büyüten eski alışkanlık
yalnızlık senin o konuşkan kuşun
kaç kapıdan geçmiş, kaç kilitten

yaralı, dili lal, kanadı kırık
vurulmuş başında bir yokuşun

Mültecilere karşı ırkçılığa tepki

İnsan hakları savunucuları ve demokratik kitle örgütleri #Suriyelileriülkemizdeistemiyoruz hashtagi ile başlatılan ırkçı kampanyaya tepki gösterdi.
Mültecilere karşı artan ırkçılığı değerlendiren insan hakları savunucuları ve demokratik kitle örgütleri #Suriyelileriülkemizdeistemiyoruz hashtagi ile başlatılan ırkçı kampanyaya tepki gösterdi.

Suriye’den gelen mültecilere karşı gelişen ırkçı ve ayrımcı söylem ve yönelimler son olarak sosyal medya üzerinden açılan #Suriyelileriülkemizdeistemiyoruz hashtagi ile ırkçı bir kampanyaya dönüştü. İnsan hakları savunucuları ve demokratik kitle örgütleri “Sınırlar yapaydır, kimse savaş mağduru insanları sığındıkları ülkeden kovamaz, bu kabul edilemez” ırkçı kampanyaya tepki gösterdi.

İzmir Halkların Köprüsü Derneği Başkan Yardımcısı Yıldırım Şahin, dünyanın tüm insanlara ait olduğunu belirterek, hiç kimsenin savaş mağduru insanları dışlamaya hakkı olmadığını vurguladı. Milliyetçi söylemlerin tırmandığına dikkat çeken Yıldırım, yabancı düşmanlığının en fazla artığı dönemlerin savaş ve kriz dönemleri olduğunun altını çizdi. Yıldırım, Türkiye’deki mültecilerin de Avrupa’ya ve dünyaya karşı tehdit aracı olarak kullanıldığını söyledi.

İnsan Hakları Derneği Mülteci Komisyonu üyesi Mehmet Aker de ırkçı grupların zaman zaman mültecilerin ev ve iş yerlerine saldırdığını hatırlatarak “İşsizliğin nedeni mültecilerle ilişkilendirildi. Oysaki bu insanlar canlarını kurtarmak pahasına ülkelerini terk etmiş ve ülkemize sığınmışlar. Bu insanlara yapılması gereken insani anlamda onları sahiplenmek, sağlıklı koşullarda yaşamalarını ve rehabilite edilmelerini sağlamaktır. Devletin görevi ise bu insanlara mültecilik statüsü vererek yaşamalarını kolaylaştırmaktır. Çünkü mültecilik insani bir haktır ve bu haktan yararlanmaları sağlanmalı” diye konuştu.

(İzmir/DİHA)

Ercan Kesal Yazdı: Okmeydanı’nda dünyanın sonu

Suriyeli mültecilerin vatandaşlık haklarının konuşulduğu şu günlerde BirGün yazarı Ercan Kesal’ın Suriyeli çocuklara dair yazdığı yazı, ülkede yaşanan dramı tüm çıplaklığıyla ortaya serdi…

İşte o yazı:
Dünyanın sonu!
Az evvel bitmiş bir açıkhava filminin insanın içinde bıraktığı duyguya benzer bir duyguyla çıktım sokağa. Acilin önünde durdum. Bugün ortalık tenhaydı nedense. Kantinde üç beş hasta yakını, önlerindeki bardağa yapışmış elleriyle sessizce bekleşiyorlardı. Her zaman karşı kaldırıma tezgahını açan simitçi gelmemişti. Güvenlik beni görünce sigarasını sakladı. Sokağın caddeyle birleştiği yere kadar yürüdüm.
Hayat; hiç bir şeyin artık hiç bir zaman değişmeyeceğini bağırarak kaybolan haylaz bir sokak çocuğu gibi bakıyordu sokağın köşesinden.
Vakit akşama yaklaşıyordu. Sefil bir mahallenin, ondan daha sefil ve yaşanmaz olduğu her halinden belli başka bir mahalleyi kendine sınır ettiği yolun kenarında dikilip, etrafa baktım. Öylesine… Kirli, umutsuz ve kalabalık sokaklar.
Epeydir buradaydım, bitmemiş bir hikaye gibiydim, yaşlanıyordum ve burda yaşayanlar kendilerinin hala Alucralı ya da Hafikli olduğunu düşünüyorlardı.
Okmeydanı, Şark Kahvesi, Piyalepaşa Mahallesi, Osmanoğlu Sokağın alt ucundan siyah ve tozlu bir kalabalık, havaya görünmez dumanlar salarak bana doğru gelmeye başladı. Durdum, bir sigara yaktım. İkinci nefeste yaşları en fazla oğlumun yaşında üç beş çocuk, yok onlarca, değil; galiba yüzlerce çocuk önümden geçmeye başladı.
O sırada yanıma gelen Çorumlu muhasebeciye sordum:
‘Osman, bu çocuklar kim?’
‘Hocam, Suriyeli bunlar, mültecilerin çocukları.’
‘Allah, Allah… Suriyeli çocuklar… Bu kadar çok mu bunlar böyle?
‘Aşağıda okulları var… Ordan çıktılar galiba…’
Allahım, bu çocuklar niye bu kadar masum ve niye bu kadar çaresiz? Başlarına gelen onca şeyi, tüm bunları hakedecek ne yaptılar ki?
Çocuklar önümüzden geçip gittiler, biz dertlerin kıyısında kaldık, çok derindi, geçemedik.
‘Osman, kimlerdir bunlar, necilerdir, bi sıkıntıları var mı, gidelim soralım.’
‘Gidelim hocam…’
Vardık bir apartmana. Ben bu apartmanı tanıyorum. Geçen sene fason atölye değil miydi burası? Erzincanlı mı, yoksa Vanlı mı biri çalıştırıyordu. İşleri ters gitmiş anlaşılan. Boşaltmışlar ve çocuklara vermişler.
İçeri girdiğimizde kesif bir ter kokusu karşıladı ikimizi de. Fason atölyeden sonra değişmeyen tek şey bu koku olmalı. Makinaların yerini derme çatma okul sıraları almış. İşçilerin duyuru panosu karatahta olmuş. Sigortasız, kayıtsız üç otuz paraya bu izbe yere ömrünü gömen ince esmer kızların, kavruk, soluk benizli delikanlıların yerinde kara gözlü, kıvırcık saçlı Suriyeli çocuklar var artık.
Durduk biraz. Sonra küçük bir odaya girdik. İçerde hayatın girdabında bir kaç kere döndükleri ve hala tutunmak için etrafa bakındıkları çok belli üç Suriyeli vatandaş, onların yanında ise bu dünyaya dair yine de ümit etmemize vesile, bir gönüllü Türk öğretmen.
‘’Ben bilmem kim, işte yukardaki hastanede çalışıyorum. Merak ettim sizi, ne yapıyorsunuz? Sizin için ne yapabilirim?’’ dedim.
Durdular önce ve birbirleriyle konuştular bir süre. Arapça…
Bak, nerden aklıma geldi; Refik Halit Karay’ın ‘Eskici’ hikayesini bilir misiniz?
Hani, sürgün yaşadığı bir Arap ülkesinde, ayakkabı tamiri için gittiği evde karşılaştığı Türk çocuğunu olmadık bahanelerle Türkçe konuşturan bir adamın hikayesi. İstanbullu eskici, ağzına bir avuç çiviyi doldurarak başlar işine. Onu seyreden çocuk dayanamaz konuşur: ‘Çiviler batmıyor mu ağzına?’ Eskici irkilir ve merakla sorar: ‘Türk müsün sen?’
Ondan sonrası bir çağlayanın akışı gibidir zaten. Zaptedilmez ve ışıltılı. Çocuk dünden hazır konuşmaya. O da sürgün sayılır aslında. Eskiciden farkı yoktur. Saatlerce anlatır. İstanbul’u, mahallelerini, hastalanıp ölen annesini ve çaresiz buradaki akrabalarının yanına gelişini. Eskici ne kadar yavaştan alsa da, işi biter nihayetinde. Çocuk bırakmak istemez adamı ve ardından ikisinin de gözyaşlarını koyverdiği uzun bir kucaklaşma.
O hikayeden de anlamıştım, insanın ana dili, üstelik bir de sürgündeyse eğer, ağıza doldurulmuş bir avuç çivi gibidir. Doludur ama batmaz nedense. Sivridir, gezinir dilinin ucunda ama yaralamaz. İnceden değer, diline, dişine belki ama oradan kalbin en tenha ve hassas yerlerine gider, oraya batar!
Arapça da öyle parlamıştı birden Okmeydanı’nda, şimdi çocuklara okul olan kara duvarlı sefil bir atölyenin duvarında ve kalbimin en hassas yerine batarak.
Son silahımı kullanır gibi konuştum;
‘Size nasıl yardım edebilirim, neye ihtiyacınız var sizin?’
Bir an sustular, kendilerine verilmiş bir hakkı kullanmaktan utanır gibi baktılar birbirlerine. Bir süre öylece bekledik. Ne kadar sürdü o sessizlik bilmiyorum. Neden sonra orta yaşlı, şişman ve bıyıklı olan konuştu. Türk öğretmen hemen çevirdi tabii ki:
‘Bizim güvene ihtiyacımız vardır’ diyorlar’ dedi. Anlamamış gibi baktım, doğru; anlamamıştım. Ekmek, aş, iş, para… lafı beklerken odanın ortasına düşen ağır bir avize gibi inmişti kelimeler hepimizin önüne. Henüz parçalanmamıştı lakin. Öğretmen durdu biraz, ‘’Güven…’’ dedi biraz daha kısık bir sesle.
Suriyeli göçmen bir şeyler daha söyledi. Öğretmenin çevirip çevirmemekte kararsız kaldığını anladım. Yüzüne baktım. Çevirdi çaresiz:
‘İstanbul’a geldikleri günden bugüne kadar beş tane çocuklarını çalmışlar. beş kız çocuğunu… Çalmışlar… O yüzden diyor!’’
Kıyamet koptu da henüz biz mi fark etmedik acaba? Çocukların bir eşya, bir çanta, bir paket gibi çalındığı yeryüzü bize cehennem değilse nedir?
Kutsal kitapta, ‘’Sur’a bir defa üfürülünce, yeryüzü ve dağlar kaldırılıp birbirine çarptırılınca, işte o gün olacak olmuş, kıyamet kopmuştur’’ deniyor.
Sur’a üflenmiş çoktan; kayıp çocukların sesi Sur’un sesine karışmış, belki de bu yüzden duymuyoruz yakarışlarını.
ERCAN KESAL

Elbistan’da suya zehir katıp kaçanlar ‘belediye işçileri”

MARAŞ  – Elbistan‘da Kürt Alevi mahallerinin ortasında geçen Söğütlü Çayı‘na bırakılan zehirli bir maddeden dolayı 20 kilometrelik bölümünde binlerce canlı öldü. Görgü tanıklarından Mehmet Kıraç, suyu zehirleyenlerin AKP’li Büyükşehir Belediyesi işçileri olduğunu belirterek, “Köprüde durdular ve suya bir şey attılar. Onlara doğru gittim, beni beklemeden gittiler. Su köpürüyordu. Köylülere, suya bir şey attılar su köpürüyor, diye haber verdim” dedi.

Mereş’in (Maraş) Elbistan ilçesinde Kürt Alevi yurttaşların yaşadığı mahallelerden geçen Söğütlü Çayı‘na 2 gün önce bırakılan zehirli bir maddeden dolayı 20 kilometrelik bölümünde tüm canlılar ölerek su yüzüne vurdu. Çayda yaşayan yılan, kaplumbağa, yengeç dahil binlerce canlı türü katledildi. Yalağ (Yalak) ve Dumular (İkizpınar) mahallelerinde yaşayan Alevi yurttaşlar, yaşam kaynaklarının zehirlendiğine tepki göstererek, AKP’li Büyükşehir Belediyesi’ni suçluyor. Mahallelilerden Ali Kıraç, çevrede yoğunlukta Alevi ve Sünni Kürtlerin yaşadığına dikkat çekerek kendilerine gözdağı verildiğini kaydetti.

‘Burada vahşet yaşandı’

Doğal çevre düzenlerinin bozulduğunu belirten Yalak Mahalle Muhtarı İsmail Kul (60), asker ve tarım ilin zehirlenen sudan numune aldığını, ancak kendilerine konu ile ilgili henüz bir bilgi verilmediğine söyledi. Kul, “Ben karakola gittim bunu yapanlardan davacı olduğumu, bu konuda gerekenin yapılmasını istedim. Yaklaşık 20 kilometrelik alanda vahşet yaşanmış.” diyerek tepki gösterdi. Çayda ki canlı popülasyonunun yeniden sağlanmasını ve suyu zehirleyenlerden hesap sorulmasını isteyen Kul, “Bizim burada bahçelerimiz, hayvanlarımız var. Biz bahçemizi bu suyla sulasaydık, ürünleri yiyip zehirlenseydik, bunun hesabını kim verecekti?” dedi.

‘Su köpürüyordu’

Görgü tanıklarından Mehmet Kıraç (81), AKP’li Büyükşehir Belediyesi’ni suçladı: “Belediye işçileri sinekler için çevreyi ilaçlamaya geldiler. Baktım alelacele ilaçlayıp gitmeye çalıştılar. İlaçlama yapacaksanız gidin karasineklerin beslendiği hayvan pisliklerinin toplandığı yerleri ilaçlayın dedim. Ancak beni dinlemeyip köprüye doğru gittiler. Arkalarından bağırdım, ama aldırış etmediler. Köprüde durdular ve suya bir şey attılar. Onlara doğru gittim, beni beklemeden gittiler. Gidip suya baktığımda su köpürüyordu. Gelip köylülere, kalkın bunlar suya bir şey attılar su köpürüyor dedim. Tabi suyu zehirleyeceklerini nerden bilebilirdik.”

‘Amaçları gözdağı’

Yalak mahallesinden Ali Kıraç (40) da, “Burası Alevilerin yoğun yaşadığı bir bölgedir. Amaçları halkı tedirgin etmektir. Bugün balıklarınızı öldürdük, yarında başka bir şey yaparız mesajını vererek bize bir uyarıda bulunduklarını düşünüyorum. Bu bölgede Alevi’si de, Sünni’si de Kürt’tür. Karakoldan ve savcılıktan gelip tutanak falan tuttular, ancak göz boyamak için yapıldığı düşüncesindeyiz” diye konuştu.

İnsanların yaşamı risk altında

Suyun zehirlenmesinden olumsuz etkilenen Dumular mahallesinde yaşayan Hakkı Özdemir (40) ise, temel geçim kaynaklarının hayvancılık olduğunu belirterek, zor günler geçirdiklerini söyledi. Özdemir, “Çocuklarımız normalde sürekli çaya inerlerdi. Ancak korktuğumuzdan kaynaklı çocukları bırakamıyoruz.” dedi. Aynı mahallede yaşayan Hatice Sarıkaya (35) ise, şunları söyledi: “Çay hem içme, hem de hayvanlarımız için tek kaynağımız. Şimdi koyunlarımıza su veremiyoruz. Hayvanlar kaç gündür susuz. Çamaşırlarımızı, bulaşıklarımızı yıkadığımız dereyi kullanamıyoruz.”
DİHA