Ana Sayfa Blog Sayfa 6284

İran 40 senedir ‘kahrolsun Amerika’ diyor!

İran 40 senedir Amerikalılara şeytan diyor, 40 senedir Amerikan bayrağını yola çizip arabalarla üzerinden geçiyor, 40 senedir her Cuma namazında Amerika’ya karşı “kahrolsun” sloganını atıyor. 40 senedir içeride vatandaşa “yemişim Amerikalının aklını” diyorlar. Amerikalı alsın Boeing’ini boynuna kurdele yapsın, bizim iman gücümüz var, üstelik Allah bizim yanımızda, mutlak zafer bizimdir, mutlaka yeneceğiz sloganları attılar, sonuç? Ne oldu… yüzlerce sivil ve asker, eskimiş ve yedek parçası olmayan uçak kazalarında canını kaybetti.

40 sene sonra bu ay İran, yaptırımlar kalkınca 100 adet Boeing uçağı sipariş etti. Dikkat o beğenmediğimiz Boeing 6 milyon parçadan oluşuyor, yani yüzbinlerce kalıp, tasarım ve mühendislik, leblebi değil bu.

Gooood morrrrning! Bu neyi hatırlattı bana, bilirsiniz kahya ve ağa hikayesini, bilmeyenlere bir hatırlatayım:

Maraba ile ağa, ağanın arabasında tıngır mıngır kasabaya gidiyorlar. Yolun yarısında, arabayı çeken hayvan patır kütür yola pisliyor. Ağa marabasının arabada gözü olduğunu biliyor. Hem marabayı küçük düşürmek hem de eğlenmek için, “Üle Memo! Şu boku yersen, arabayı sana verecem” diyor. Bizimki bir an düşünüyor, kararını veriyor, koşumları ağaya uzatıp arabadan iniyor ve taze at pisliğini yiyor. “Tamam”, diyor ağa “araba senin” Bizimkinin midesi dönmüş, gururu çiğnenmiş, kendinden iğreniyor.

Ağa ise bir dakikalık bir eğlence uğruna arabasından olduğuna pişman, kendi budalalığına yanıyor. Dönüş yolunda ikisinin de ağzını bıçak açmıyor, ikisi de kurdukça kuruyorlar. Tam marabanın pislik yediği noktaya geldiklerinde ağa dayanamıyor; “Üle Memo! Bir halt ettim, şaka uğruna araba elden gitti, b.k yemenin ederini vereyim, arabayı geri alayım.” Memo’nun genzinde, ağzında, yüreğinde, öfkesinde hâlâ pislik tadı var. “Olur Ağam” diyor, “olur ama bir şartla: sen de aha şu kalan kurumuş b.kları yiyeceksin ki ödeşelim.” Ağanın gözü kararmış, iniyor bir miktar pislik de o yiyor. Çiftliğe yaklaşırlarken, Memo düşünceli, kederli soruyor: “Ağam, araba giderken de senindi dönerken de senin, peki biz bu kadar b.ku neden yedik?”

Şimdi bu durum tüm üçüncü dünya ülkeleri için geçerlidir. Gerçi benim dilim üçüncü demeye varmıyor, keşke “dünyada olmayan ülkeler” diyebilsek, daha doğru olacak. Şimdi kardeşim, madem eninde sonunda gidip o IPhone’u alacaksın, madem eninde sonunda bilime boyun eğeceksin, ee benim şuursuz kardeşim, ne olur baştan bilime saygı göstersen de bir şeyleri de kendin yapsan.

İran niye 40 senede Boeing’e alternatif yapamadı bilir misiniz?

Bilmezsiniz, ben söyleyim, eski Cumhurbaşkanı Ahmadinejad’a dediler ki sizden beyin göçü var, bundan rahatsız mısınız? Çünkü yüzbinlerce okumuş kalifiye İranlı doktor, mühendis, uzman Kanada’ya yerleşiyorlar, Avustralya’ya yerleşiyorlar.

Ahmadinejad ne dedi biliyor musunuz? Güldü ve cevap verdi “bizim için taahhüt, tahassüsten önce gelir, yani kişinin uzmanlığına değil ideolojisine bakarız. Zaten ideolojik olarak bize katılmayan birisi allam-e dahr de (her şeyi bilen alim) olsa ondan fayda gelmez.”

Şimdi atom bombası atan Amerikalı’nın üniversitesinde gidip bilim yapabilen Japon’u düşünün, böyle düşünseydi ne olurdu. Alman asıllı Freud’u Almanlar ile savaşta iken İngiltere’ye davet eden İngilizler böyle düşünseydi ne olurdu.

Konuyu anlamanız için bir örnek daha vereceğim. Okumuş ve parası olan İranlılar (işe yarayanlar) Avustralya devleti tarafından çalışma vizesi başvurusu ile göçmen olarak kabul ediliyor, ama bundan çok fazlası kaçak yollardan gitmeye çalışıyor ve Avustralya devleti Papua Yeni Gine adalarında göçmen kampları yaparak bu mültecileri orada tutup caydırmaya çalışıyor, bölge neredeyse Ekvador çizgisine çok yakın olduğu için sıcaklık 50-55 dereceyi bulabiliyor…

Mülteciler isyan ettiler ve İranlı bir mülteci bir güvenlik görevlisiniz silahını aldı. Sahildeki gemiden kameralarla takip eden deniz kuvvetleri o İranlı’yı vurarak öldürdü. İran Devleti diplomatik olarak çok şiddetli tepki verdi ve Tahran Avustralya Büyükelçisini derhal dışişleri bakanlığına çağırıp, “bizim her bir vatandaşımız değerlidir, derhal bunun sorumlularını cezalandırmanızı istiyoruz” dediler.

Avustralyalı büyükelçi (150 senelik tarihi olan bir devlet), İranlı dışişleri müsteşarına (3000 senelik tarihi olan bir devlet) verdiği cevaba bakın “Efendim çok üzgünüz, mutlaka araştıracağız, ancak lütfen sizde bu konuyu araştırın: Madem insanınıza bu kadar değer veriyorsunuz, neden binlerce km uzaktan bunca sıkıntıya rağmen doğduğu ülkeye geri dönmek istemiyor? Siz bu insanlara ne yaptınız ki bunca sıkıntıya rağmen kaçmak uzaklaşmak istiyorlar?”

1953 senesi Ağustos ayında kaleme aldığı “bilim ve düşünüm” makalesinde Martin Heideggerşöyle der “bilim, var olan her şeyin bize kendisini sunduğu bir yoldur ve aslında tayin-edici bir yoldur.”

Bilimi küçümsemiş milletlerin başına gelecek bundan öte değildir. Bilime saygısı olmayan, ama bilimin nimetlerini kullanmayı bilen ikiyüzlüler, bin sene değil yüz bin sene de geçse bu kafa işletim sistemiyle trenin sonunda sallanan vagonlar olmaya mahkûmlar.

Ben batı hayranı değilim ama ben hakka ve emeğe saygılıyım. Onun fikrini beğenmiyorsan, gevezelik yapacağına oturup iş üreteceksin, bir civata bir milyon slogandan daha çok iş yapar. Ama iş üretmeden bilim yapmadan önce felsefesini kuracaksın, ideoloji üzerine değil insan üzerine. Çünkü senin ideolojin senin ruh haline göre sürekli değişkenlik gösteriyor.

Anooshirvan Miandji
İranlı, Eczacı – Bilkent Üniversitesi Öğretim Üyesi

Aleviler Konsolosluk önünde Semah döndü

Sivas’ta 2 Temmuz 1993’te Madımak Oteli’nin ateşe verilmesi sonucu 37 kişinin öldüğü katliamın 23. yıldönümü vesilesiyle 3 Temmuz Pazar günü Hamburg Konsolosluğu önünde bir anma etkinliği düzenlendi.
Hamburg’da Alevi dernekleri tarafından ortaklaşa düzenlenen etkinlikte Alevi dedelerinden Mustafa Mısır ve Hacı Erdem Hamburg Konsolosluğu önüne siyah çelenk bırakıp, mum bıraktılar.

Hamburglu sanatçılar Aşır Özek ve Hasan Hüseyin Sarı’nın bağlama eşliğinde seslendirdiği türkülerle Alevi yurttaşları Konsolosluk önünde semah döndü. Hamburg Alevi Kültür Dernekleri Başkanlarından Nurali Demir, Orhan Özgür, Alper Doğan ve Medet Doğan konuşma yaptılar. Hamburg Alevi Dernekleri Başkanları yaptıkları ortak konuşmada Sivas’ta Madımak Oteli’ni ateşe vererek 37 kişimin ölümünden mahkûm dokuz hükümlünün Türkiye’ye iade edilmemek için Almanya’ya sığındıklarına dikkat çekerek, Türkiye’nin firari hükümlüleri ciddi bir şekilde iade talebinde bulunması gerektiği konunda çağrıda bulundular.

Alevi Dernekleri yetkilileri ayrıca Madımak Oteli’nin müzeye dönüştürülmesi gerektiğini ifade ederek, Sivas katliamını unutmadıklarını ve hiçbir zaman bu olayları unutturmayacaklarını söyledi. Aleviler ayrıca Sivas katliamının siyasi sorumlularının yargılanması gerektiğini bildirdi.
Öte yandan Yeşiller Partisi Hamburg eyaletinin Milletvekili Filiz Demirel ise yaptığı açıklamada ‘Sivas katliamının 23. yılında, kaybettiğimiz 37 canımızı saygıyla anıyoruz. 2 Temmuz 1993 Türkiye`nin tarihine kara sayfalarla geçmiştir. Bugüne kadar Sivas katliamını „katliam“ olarak adlandırmaktan ve tanımaktan kaçınan Türkiye Hükümetini tarihle yüzleşmeye davet ediyorum. Sivas’ta Alevi oldukları için, kendileri gibi düşünüp yaşamadıkları için diri diri yakılan canlarımızın acıları, aile yakınlarının hakları 23 yıldır yerdedir. Madımak Oteli bir müze haline getirilmeden, devlet suçluların hepsini cezalandırmadan ve bu katliamın adını koymadan acılar tükenmeyecektir.

Gün birlik günüdür! Bizleri ayrıştırmaya, ötekileştirmeye çalışanların, provokatörlerin maşası olmayalım! Gelin canlar bir olalım! Türkiye halkları kardeştir! Bu katliamlar bir daha yaşanmasın!

ha-ber.com/Süheyla Kaplan/Hamburg

 

Ece Temelkuran yazdı: İşte böyle yıkadı şehrim kanını

Ece Temelkuran T24’deki yazısında  “İşte böyle yıkadı şehrim kanını” diyerek gündemi değerlendirdi.

“Yayın yasağını eleştirtenler umarım böyle bir patlamada can verirler de yayın yasağının ne anlama geldiğini sevenleri daha iyi anlarlar.” Televizyon haber sunucusu karşısındaki kişi canlı yayında bu sözleri sarfettiğinde dehşet içindeydi. Hükümeti eleştirenlere böyle beddua eden kişi konuşmaya devam ediyordu. Elini sallayarak, “O parçalanmış cesedini ekranda ailesi, bilgi verilmeden duyar ve acıyı hissederlerse mi acaba söylediklerimizin ne anlama geldiğini daha iyi anlarlar?”

Bunlar televizyonda, Istanbul Atatürk Havalimanı’na düzenlenen korkunç saldırıdan yaklaşık 20 dakika ve hükümetin koyduğu yayın yasağından — böylesi olayların ardından çok fazla bilgi dolaşmaya başladığında getirilen rutin bir kısıtlama — birkaç dakika sonra yayınlandı.

Ekrandaki adam parlamentonun bir üyesiydi. İktidar partisine mensuptu ve başkanına bağlılığıyla tanınan biriydi. Diğer kanallara baktım — onlar da iktidar partisinin kalemşorları tarafından istila edilmişti ve izleyiciye otoriteyi sorgulamamaları gerektiğini söylüyorlardı. O gece saldırılarla ilgili bulabildiğim tek bilgi, çok fazla seyahat ettiğim için artık ikinci evim haline gelmiş olan Atatürk Havalimanı’nın dışarıdan çekilmiş bir görüntüsü ve sürekli artan ölü sayısıydı: 26, 27, 28 ve gece boyunca devam etti. Hafta sonu gelmeden 44’e ulaşmıştı bu sayı. Hükümet yayın yasağı uygulamakla sadece tartışmaları engellemedi; aynı zamanda ulusun duygularını da bastırmış oldu. Sakin olun, dendi bize. Panik olmayın, hiçbir şeyi de sorgulamayın.

Duyguların bastırılması bizim için yeni bir şey değil. Geçtiğimiz bir yılda ülkede 14 saldırı meydana geldi. Her seferinde de aynı şey yaşandı: saldırı, yayın yasağı, daha biz hiçbir şey bilip anlamadan ekranlardan yüzümüze bağıran hükümet temsilcileri. Ardından, Facebook “güvende misiniz” mesajları yayınlamaya başladıktan hemen sonra sosyal medyanın bloklanması. (Evet, sevgili Facebook, hayattayım ama hükümetimiz internetin fişini çektiği için yanıt veremiyorum.) Bu arada artık anneannelerimiz bile internet ayarlarını değiştirip başka bir ülke üzerinden bağlanmayı öğrendi.

Ertesi gün, hükümetin desteklediği anaakım medya saldırıları lanetlerken biz 24 saat boyunca gerçek bir haber alamadık. Sonra, genellikle, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan sahne alır ve Türkiye’nin ne kadar şahane olduğunu anlatır bize. Çoklukla yeni yapılan köprülerden ve yollardan bahseder. Ve güçlü bir “Birlikten kuvvet doğar” nakaratıyla da bitirir. Birlik dışında herhangi bir duygu vatan hainliğidir.

Saldırıdan sonraki günün sabahı şehir merkezi tuhaf bir şeklide sessiz. Sadece en azimli turistler dolanıyor ortalıkta, Instagram için en uygun pozu kovalamaktalar. Bense vergi ödeme telaşındayım. Bir vergi memuruyla garip mi garip bir sohbetin içinde buluyorum kendimi. İkimizi de birileri seslendirmiş gibi sanki: Yüzlerimizde bir gece öncesinin dehşeti görülüyor; seslerimiz ise tarihlerden, borçlardan bahsediyor.

Dışarıda dolaşırken yabancıların konuşmalarına kulak veriyorum — sessizliği onlar kırıyor sadece — duyduklarım kırık bir plaktan yayılan sesler gibi, neredeyse mantıklı hiçbir cümle yok.

“Dayanamıyorum artık.” “Daha konuşmadı,” diyor cumhurbaşkanımızı kastederek. “Bir şey olmaz.” “Tamamen delirdim herhalde.” Facebook açılmadı mı hâlâ?” “Dün gece reytinglerde Survivor birinci gelmiş, gördün mü?”

Bu arada havalimanı yıkanmış, insan kanından ve parçalarından arındırılmış. Çarşamba sabahı erken saatlerde devlet medyası havalimanının hizmete açıldığını duyuruyordu. Bazıları, hükümet yanlıları muhtemelen, sosyal medyada şunula övünüyordu: “Belçika’da günler sürmüştü ama biz bir kaç saatte üstesinden geldik.”

Bu sevinçli yorum iktidardakiler tarafından nasıl vurdumduymazlığa itildiğimizin örneklerinden biri sadece. Bu vurdumduymazlık son bir kaç yıldır işleniyor içimize. Bazı tedirgin edici anlar var öne çıkan.

2013’te, İstanbul’daki Gezi Parkı’nın yıkılması girişimlerine karşı başlayan hükümet karşıtı gösteriler sırasında, Berkin Elvan adında 14 yaşında bir çocuk bakkaldan ekmek almaya giderken polis tarafından atılan bir gaz kapsülü başına isabet etti. Yaklaşık bir yıl komada kaldıktan sonra öldü. Bu masum kurbana duyulan üzüntü daha fazla gösteriye yol açtı, ta ki zamanın başbakanı Erdoğan, ölümünden sadece bir kaç gün sonra küçük çocuğu terörist ilan edene dek. Bir mitingde kalabalığı, ölen çocuğun ailesini yuhalamaya teşvik etti. Kalabalık da sınırsız bir coşkuyla yuhaladı.

İşte kaybetmek budur. Hiçbir şey olmamış gibi yapıp hayata devam etmeyi de böyle öğrenirsiniz. Aksi bir inanış vahşi bir güruha karşı gelmeyi gerektirir — arkasında hükümetin gücü olan bir güruha.

Saldırıdan otuz saat sonra Atatürk Havalimanı’ndan Berlin’e uçacaktım. Elbette uçuşum iptal edilmemişti. Havalimanına giderken orada çalışanlara başsağlığı dilemeye karar verdim. Ama havalimanına girdiğimde ortamdaki ruh hali o denli normaldi ki, hiç zahmet etmedim.

Onun yerine etrafıma bakındım, karşılaştığımızda bana hep gülümseyen genç güvenlik görevlisi hayatta mı diye. Hayatta, iyi. Peki ya duty free kasasındaki genç kadın? O da hayatta. Son olarak, dünyadaki en pahalı kahveyi satıyorsun diye takıldığım adam, o da yerinde. Tabii göremediğim yaraları var mı, kimbilir. Herkes suskun. Paylaşılmayan acı boğar insanı.

Uçağa biniş vaktini beklerken Twitter’a baktım. İnsanlar, Bosna, Kosova, Çeçenistan ve Irak’tan geçtiği haberlerle tanınan mühim bir gazeteci olan Şerif Turgut’un ürkütücü sözlerini paylaşıyordu: “Savaşların başlangıcında bir eşik var,” diye yazmıştı mart ayında. “O eşik toplu ölümleri kanıksatma ve sistematikleştirme.” Ve eklemişti: “Siz siz olun, toplu ölümleri kanıksatmalarına izin vermeyin.”

Yazdıkları şunu sordurdu bana: Ölü bir çocuğun yuhalandığı, ya da ölümün gözardı edildiği ve akıl almaz olayların ardından normal hayatın devam ettiği bir toplumda ne olabilir ki?

Bu düşünceyi daha fazla kurcalamak gelmedi içimden. Camdan dışarı baktım, sağanak yağmuru gördüm, bu mevsim için pek alışılmadık bir şey. Sonra o üzücü anons geldi: “Bombalı saldırılarda ölenler için bugün düzenlenecek anma…”

Havalimanı sadece birkaç saniyeliğine sessizleşti. Herkes yere ya da öteye baktı, bir başka yolcuyla göz göze gelmek istemiyordu kimse. Sonra bir kadın, ağır sessizliğe savaş açarmışçasına yüksek bir sesle, konuşmaya başladı. “Yağmur,” dedi. “Bardaktan boşanırcasına yağıyor, değil mi?” Kimse karşılık vermedi. Kimse ölümü konuşmak istemiyordu ama havadan sudan konuşmak da ağır geliyordu. Hepimiz dönüp yağmuru seyrettik.

İlk olarak New York Times’ta yayımlanan bu yazının çevirisini Emrah Kolukısa yapmıştır.

Şifa Geleneği Sempozyumu sonuç bildirgesi

26-29 Mayıs tarihleri arasında Dersim’de gerçekleşen 2. Dersim’in Şifa Geleneği Sempozyumu’nun sonuç bildirgesi açıklandı. Tarımsal üretimde alternatif deneyimler, HES, baraj ve madencilik projelerinin durdurulması, Dersim’in ekolojik ve kültürel yapısının korunması, ve inanç merkezlerinin tescillenerek, açıklayıcı tabelalar yapılması bildirgenin öne çıkan başlıkları arasındaydı… .

 

26-29 Mayıs tarihleri arasında, Tunceli Arı Yetiştiriciliği Birliği ve Dersim Ekoloji Meclisi tarafından düzenlenen “2. Dersim’in Şifa Geleneği Sempozyumu”nun sonuç bildirgesi yayımlandı. Bildirgede altı çizilen konular arasında bölgenin ekolojik çeşitliliği, Alevi

inancı, kooperatifçilik, kültürel ve sosyal çalışmalar, alternatif mimari deneyimleri, şifa bahçeciliği ve ağaç aşılama, ceviz üretimi gibi çözüm yöntemleri vardı.

4 gün boyunca süren sempozyumun sonuç bildirgesinde Dersim çevre mücadelesinden avukatlar ve aktivistlerin vurguladığı talepler, doğa gezilerinin bölgenin tarihini yansıtabilecek bir kültürel formata taşınması ve rehberlerin eğitilmesi, özellikle baraj ve maden arama çalışmaları nedeniyle büyük tehdit altında olan arkeolojik alanlarda kazı çalışmalarına yoğunluk verilmesi, yerel yönetimlerin inanç yerlerine ve ziyaretlere bilgilendirici tabelalar yapması ve buraların tescillenmesini sağlaması, belediyelerin bölgelerinde bilinen ve kullanılan şifalı bitkilerle ilgili çalışmalara destek vermesi oldu.

Bildiride ayrıca, Belediyelerin kutsal mekanların sözlü tarihini derleyecek çalışmaları başlatması ve içinde yer alması, kutsal mekanların Erzurum Kültür Varlıkları Dairesi’nde tescillenmesi bir zorunluluk olarak vurgulandı.

Tilhöyük ve Ilıca köylerinin yükselen baraj suyu nedeniyle tehlikede olduğu vurgulanan bildirgede,  Kemah ve Hozat’taki 9 bin yıllık kaya mezarlarının da, arkeologların ilgisini ve kapsamlı çalışmaların yürütülmesini beklediği yazıldı.

Sonuç bildirgesini en dikkat çeken yanı da, ’38 katliamı kadar yıkıcı olan 1993 kayıplarının da anlatılarının toplanması ve ’93 döneminde yaşanan köy yakmalar ve göç sonrasında bölge insanının yaşadığı hak kayıplarının telafi edilmesi ve köye dönüş koşullarının sağlanması talepleri oldu.

Ayrıca, köye dönüş desteklerinin tartışmaya açılması, sosyal travmalarla başa çıkılmasının ve bir barışma sürecinin gerekli adımları olarak önemine dikkat çekildi.

Dersim’in Anadolu Çaprazı/Anadolu Diyagoneli üzerinde yer aldığı hatırlatılan bildiride, bu çaprazın Anadolu’da bulunan yaklaşık 4200 endemik bitki türünün önemli bir kısmına ev sahipliği yaptığı, dünyada bu tür özel alanların sadece 6 örneğinin olduğu; Bu nedenle, bu hat üzerinde, doğaya her çeşit insan müdahalesinin titizlikle gözden geçirilmesi gerektiği, planlanan tüm HES, baraj ve madencilik projelerinin iptal edilmesinin elzem bir durum olduğunun altı çizildi.

Dersim milletvekili Alican Önlü’nün TBMM’ye dağ keçilerinin ve Munzur ile Pülümür vadilerindeki endemik çeşitliliğin korunmasına yönelik bir önerge sunduğu, bunun mecliste dile gelmesinin Dersim açısından büyük önem taşıdığı aktarıldı.

Doğanın maruz kaldığı talanlardan birinin de kuşkusuz avcılık olduğu vurgulanırken,  “sadece turna, alabalık ve dağ keçileri gibi, Alevilikte kutsal kabul edilen hayvanların avlanmaları ivedilikle yasaklanmakla kalmamalı, tüm yaban hayvanları ve yaşam alanları korunmalıdır” maddesinin yanında bunun içinde Dersim’de avlanmayı tamamen yasaklayan bir yasanın mecliste gündeme getirilmesi ve Dersim’in Anadolu’daki yabani hayvanların özgürce yaşayabildikleri bir bölge olarak ilan edilmesi gerektiğinin altı çizildi.

Matematik Çiftliği’nde ektiler pazarda sattılar

Urla’nın Bademler Köyü’nde 30 yıllık matematik öğretmeni Tufan Döleneken ve öğretmen eşi Handan Döleneken tarafından kurulan Matematik Çiftliği’nde eğitim gören çocuklar, çiftlikte kendi yetiştirdikleri sebze ve meyveleri Bademler Pazar Yeri’nde satarak ilk paralarını kazandı.

 

Matematiğin her alanda olduğunu anlatmaya çalıştıklarını söyleyen Döleneken, çocukların pazarda, evde ve her yerde matematiğin var olduğunu gördüklerini ifade etti.

Ezberci eğitim yerine matematiği sevdirerek eğitimi veren Matematik Çiftliği, verdiği bilimsel eğitimin yanı sıra eğitime gelen çocuklara peynir, yoğurt yapımı ve sebze meyve yetiştirme gibi hayatın her alanıyla ilgili eğitimleri de veriyor. Eğlenerek matematik öğrenmeyi sağlayan 30 yıllık matematik öğretmeni Tufan Döleneken, çocukların gerçekleştirdiği faaliyetin oldukça fazla ilgi gördüğünü söyledi.

Matematiği “kabusö olmaktan çıkararak eğlenceli bir oyun haline getirdiklerini ve bunun yanı sıra sebze meyve yetiştirme tekniklerini de öğrettiklerini ifade eden Döleneken, “Öğrencilerimiz yetiştirdikleri ürünleri Bademler Pazar’ında satışa sundu. Pazara gelen vatandaşlar büyük ilgi gösterdi. Hem eğlendiler, hem de ticaret yapmayı, para kazanmayı öğrendiler. Bunu yaparken matematiğin hayattaki yerini önemini daha iyi kavradılar” dedi.

KENDİ PARALARIYLA ALDIKLARI KÖFTENİN TADINA DOYAMADILAR

Sosyal aktivitelerin çocuk psikolojisi üstünde olumlu etki yarattığına dikkatleri çeken Döleneken, matematiğin korkulacak kadar zor bir alan olmadığını anlatmaya çalıştıklarını açıkladı. Bademler Köyü’ndeki Matematik Çiftliği’nin Yaz Okulu Programı’nda müzik, yüzme, basketbol gibi farklı sosyal aktiviteleri de gerçekleştirdiklerini dile getiren Döleneken, “Çocuklarımız çiftliğimizde sadece matematik öğrenmiyor; oyunlar oynuyor, ağaçlarla, hayvanlarla içiçe bir ortamda sebze-meyve topluyor, havuzda yüzüyor. Topladıkları sebze ve meyveleri pazarda satarak kendi kazandıkları parayla köfte-ekmek yediler ve kendi kazandıkları parayla yedikleri köftenin en lezzetli köfte olduğunu söylediler” dedi. İlköğretim ve lise düzeyinde her yaşa yönelik 3 haftalık yaz okulu programları olan Matematik Çiftliği’nde İzmir’den Bademler’e servis aracı imkanı bulunuyor, ayrıca öğrenciler bungalow evler ve ya çadırda da kalabiliyor.

Haziran ayında 200 işçi hayatını kaybetti

İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi (İSİG) hazırladığı raporda, Haziran ayında en az 200 işçinin hayatını kaybettiğini, yılın ilk altı ayında da en az 912 işçinin yaşamını yitirdiğini belirtti

 

İSİG Meclisi Haziran ayında en az 200, yılın ilk altı ayında ise en az 912 işçi yaşamını yitirdiğini açıkladı. İSİG Meclisi hazırladığı rapora, İstanbul Atatürk Havalimanı Katliamı’nı kınayarak başladı. Raporda, Haziran ayında 22 göçmen işçinin çeşitli işkollarında çalışırken yaşamını yitirdiği ve işçilerden bir kısmının çalışma izninin olmadığını belirtti.

Haziran ayından en az iki işçinin silikozisden hayatını kaybettiği vurgulanan raporda, “Kot kumlama yasaklandı ama ölümler sürüyor. 32 yaşındaki işçi Mutlu Aydar yıllardır hastaydı ve tedavi gördüğü İstanbul 500 Evler Şafak Hastanesi’nde yaşamını yitirdi. Bingöl Taşlıçaylı olan Aydar 15.Taşlıçaylı, genelde kot kumlamadan ölen 66. silikozis işçisiydi” denildi.

Silikozisin sadece kot kumlama işçilerinde değil farklı işkollarında da gözüktüğü ifade edilen raporda, diş teknisyenliğinde de silikozis nedeniyle erken yaşta ölümlerin yaşandığı belirtildi.

isig-haziran-is-cinayeti-3 ‘Baskı ve zor rejiminin en görünür biçimi olan iş cinayetleri de devam ediyor’

Raporda, Ocak ayında en az 115, Şubat ayında en az 143, Mart ayında en az 160, Nisan ayında en az 171, Mayıs ayında en az 123, Haziran ayında ise en az 200 işçi yaşamını yitirdiğini vurgulandı.

Raporda “Bu yılın ilk altı ayı itibarıyla ülkemizdeki şiddetlenen savaş ortamı ile birlikte sermayenin işyerlerinde uyguladığı baskı ve zor rejiminin en görünür biçimi olan iş cinayetleri de devam ediyor” denilerek, 2016 yılının ilk altı ayında iş cinayetleri sonucu en az 912 işçinin hayatını kaybettiği kaydedildi.

Raporda, son dört yılda Haziran ayında yaşanan iş cinayetleri şu şekilde verildi:

2013 yılının Haziran ayında en az 104 işçi,

2014 yılının Haziran ayında en az 151 işçi,

2015 yılının Haziran ayında en az 155 işçi,

2016 yılının Haziran ayında ise en az 200 işçi yaşamını yitirdi.

Raporda, Haziran ayında yaşamını yitiren 200 emekçinin 172’si işçi, memur statüsünde çalışan ücretlilerden, 22’si çiftçilerden/küçük toprak sahiplerinden ve 6’sı esnaflardan olmak üzere 28’i kendi nam ve hesabına çalışanlardan oluştuğu belirtildi.

Raporda, Haziran ayındaki iş cinayetlerinin işkollarına göre dağılımı şöyle:

Tarım, orman işkolunda 53 emekçi, taşımacılık işkolunda 41 işçi, inşaat, yol işkolunda 34 işçi, ticaret, büro, eğitim, sinema işkolunda 12 emekçi, belediye, genel işler işkolunda 10 işçi, sağlık, sosyal hizmetler işkolunda 8 işçi, madencilik işkolunda 6 işçi, petro-kimya, lastik işkolunda 5 işçi, tekstil, deri işkolunda 5 işçi, metal işkolunda 5 işçi, gemi, tersane, deniz, liman işkolunda 5 işçi, konaklama, eğlence işkolunda 5 işçi, çimento, toprak, cam işkolunda 3 işçi, enerji işkolunda 3 işçi, gıda, şeker işkolunda 2 işçi, savunma, güvenlik işkolunda 2 işçi, banka, finans, sigorta işkolunda 1 işçi yaşamını yitirdi.

Raporda, Haziran ayındaki iş cinayetlerinin nedenlerine şu şekilde:

Trafik, servis kazası nedeniyle 45 işçi, ezilme, göçük nedeniyle 42 işçi, diğer nedenlerden dolayı (intihar, silahlı saldırı, yıldırım düşmesi, arı sokması, boğa saldırısı, silikozis, belirlenemeyen) 29 işçi, düşme nedeniyle 20 işçi, ışid terör saldırısı nedeniyle 20 işçi, elektrik çarpması nedeniyle 18 işçi, kalp krizi nedeniyle 14 işçi, zehirlenme, boğulma nedeniyle 7 işçi, nesne düşmesi, çarpması nedeniyle 4 işçi, patlama, yanma nedeniyle 1 işçi yaşamını yitirdi.

Raporda, 13 kadın ve 187 erkek, 6 çocuk ve 44 yaşlı işçinin de hayatını kaybettiği vurgulandı. Raporda, 14 yaş ve altında 2 işçi, 15-17 yaş aralığında 4 işçi, 18-27 yaş aralığında 33 işçi, 28-50 yaş aralığında 105 işçi, 51-64 yaş aralığında 37 işçi, 65 yaş ve üstünde 7 işçinin hayatını kaybettiği belirtildi.

Haziran ayında iş cinayetlerinde yaşamını yitiren işçilerin isimleri şu şekilde:

Şükrü Akbıyık, Ahmet Doğan, Ömer Sefil, Nezir Çerbez, Süleyman Bayraktar, Erkan Ölmez, Hüseyin Yıldız, Ömer Çakır, Veli Karadoğan, Hasan Akay, İsmail Ekinci, Nuri Balcı, Kenan Avcı, Münür Filiz, Cemile Aydın, Diyap Abid, Murat Başer, Fatma Sarıçiçek, Ali İlhan, A.E., Kadir Muhammed Simavi, Mesut Karakoç, Zülfü Habip Yaşar, Doğan Deniz, Turan Özdemir, Muhammed el Aşab, Rami el Aşab, Basil Halit, Kusay (Hüseyin) el Salih, Abdullah Haydar el Bargas, Ayşe Gence, Recep Ersoy, Ercan Şen, Ökkeş Muğlu, Halim Oğuz Giray, Turgut Güzel, Meltem Karadeniz, Birol Anuf, Vefa Muhammed, Sıdıka Müslim, Kemal Eroğlu, Rahim Mahmut, Hasan Karaoğlan, Muhammed Uysal, Zeki Gürlek, İlhan Aydoğdu, A. K., Yaşar Çetin, Hasan Çelikten, Furkan Ateş, Mehmet Emin Bulgurcu, Namık Tezmen, Orhan Gülbiten, Yusuf Akdi, Feridun Yükseltürk, Alaattin Bayrak, Kadir Yayla, Ali Kaya, Mustafa Caymaz, Alpay Ünal, Niyazi Gülerce, Celil Serim, Selim Mehmet Serim, Murat Gülen, Volkan Uysal, Mehmet Ferik, Ahmet Şimmo, Mutlu Aydar, Kadir Güney, Mustafa Cemal, Sevim Kardeş, Elif Tutuş İnce, Soner Gözdağı, Alaattin Diken, Muammer Erdoğan, Fırat Karavil, Mustafa Solak, Yunus Ahmet Erken, Ali Abay, Ali Rıza Çatal, Esra Tekin, Ahmet Bayraktar, Birol Bakü, Ahmet Cebeci, Rüstem Akıncı, Aykut Koçak, Muhammed Muhtar Muhayri, Mehmet Ali Nalbantoğlu, Erhan Gülbeniz, Yılmaz Kuzucu, Serhat Koç, Cemil Üstünel, Havle El Halef, Göksel Kurnaz, Fatih Aybir, Cengiz Elveran, Talat Kara, Emre Eser, Hakan Yaslıtaş, Yusuf Yücedağ, Yusuf Bal, Mehmet Ağırağaç, Murat Genç, Fikret Akçay, Mikail Cengiz, Mustafa Mete Ayık, Niyazi Murtazalioğlu Aliyev, Halil İbrahim Çakır, İsmail Yüceyüz, Hüseyin Koç, Mustafa Mutlu, Mustafa Güllü, Abdurrahman Çiçek, Mustafa Korkmaz, Kadir Başaran, Abdullah Yıldız, Hüdaverdi Özkan, M.E., Fatih Yamaner, Hüseyin İmren, Aleksandre Akopashvili, Husein Al Husein, Karim Özbek, İsmail Kurt, Hüseyin Kar, Mahmut Çekiç, Selahattin Uslu, Yılmaz Eren, İmdat Çise, Serhat Bozkuş, Kerim Erhan, Tevfik Yusuf Haznedaroğlu, Çağlayan Çöl, Umut Sakaroğlu, Mahmut Çizmecioğlu, Abdulhekim Buğda, Özgül İde, Gülşen Bahadır, Mahmut Mert, Adem Kurt, Muhammed Eymen Demirci, Ercan Sebat, Merve Yiğit, Yasin Öcal, Mustafa Bıyıklı, Erol Eskisoy, Ali Zülfikar Yorulmaz, Dombrasow Dimitriv Kyucyukov, Halil İbrahim Sevimli, Hakan Akay, Serdar Aslan, Bekir Ulusoy, Kemal Güngör, İhsan Bircan, Akın Ercan, Engin Güvercin, Bayram Bitane, Bakır Yıldırım, Barış Turan, Mehmet Beşir Ova, Hüseyin Eşen, Osman Saygılı, Ahmet Cankar, Ali Sevda, Timurhan Kapışkay, Feruşah Esen, Durmuş Topal, Ekrem Öztürk, Bilal Kaya, Cumhur Köse, Dursun Ali Göl, Cemal Doymaz, Oleksiy Voytsov, Sergi Kravchenko, Mehmet Yıldırım, Mustafa Törün, Gürsu Ulaşan, İlknur Yüce, Özler Kiriş, Hikmet Türk, Şinasi Özdemir, Veli Duman, Ertan An, Murat Güllüce, Sıddık Peçenek, Erkan Çınar, Ercan Yılmaz, Ayhan Ölçer, Sabri Emir, Yakup Kahraman, Yaşar Taşkıran, Kadir Tekin, Davut Uzun, Hikmet Kafalı, Mehmet Fatih Çetin, Rahman Yalçın, Önder Bilikli, Mehmet Timur, İsmail Tonbak ve ismini öğrenilmeyen bir işçi hayatını kaybetti.

Ayşe Düzkan yazdı: hassasiyetler ve birlikte yaşamak…

Ayşe Düzkan Sendika.org’daki  hassasiyetler ve birlikte yaşamak… yazısında Türkiye’nin öznel durumunu ortaya koyuyor.

 

bugün “toplumun hassasiyetleri”, “dini hassasiyetler” denilince akan suların durduğu bir dönemden geçmemizin dinle, inançla değil siyasetle ilgili olduğunu görmek için ilim sahibi olmaya gerek yok

hatırlayanlar vardır, 2000’li yılların başında türkiye f-tipi cezaevlerine karşı yapılan açlık grevleri ve ölüm oruçları dalgasıyla sarsılıyordu. sadece cezaevlerinde değil, dışarıda da ölüm orucu yürüten tutsak yakınları ve insan hakları savunucuları vardı. bu mücadele son olarak behiç aşçı ve sevgi saymaz’ın orucu sırasında, adalet bakanlığı’nın, “üç kapı üç kilit” sözü vermesiyle son buldu.

o dönem, ölüm orucu yürütülen evlerde refakatçi olarak kalanlar ve bu evlere ziyarette bulunanlar olurdu. ziyaretçiler arasında bir mücadele yöntemi olarak ölüm orucuna karşı olanlar da vardı, hatta eylemcilere oruçtan vazgeçmelerini telkin edenler de bulunurdu. ama o insanlarla temas içinde olan kimse, onların önünde asla yemek yememiştir.

o kadar ileri gitmeye bile gerek yok, birçok defa, vejetaryenlerin yanında et yemekten kaçınanlar olduğuna şahit oldum, siz de olmuşsunuzdur. çünkü kendi tercihiyle bile olsa bir şeyden mahrum kalmış birinin imrenmesini gönül kaldırmaz.

ama hepsi bu kadar.

saygı değil dayatma

ramazan ayını geride bırakmak üzereyiz. bu ay, bu topraklarda tutulan birkaç oruçtan birinin ayı. kardeşlik içinde yaşayan bir toplum, bütün oruçlarda, oruç tutanların yiyip içilene imrenme ihtimalini göz önünde bulundurarak davranabilir. ama bunun kaynağı saygı değil, şefkat ve merhamettir. birileri bunu ve bundan fazlasını talep ediyorsa, bunun adı da saygı değil, dayatmadır ki sık sık da karşımıza çıkıyor.

kaldı ki, dini sebeplerle tutulan oruç, kolektif bir talebe dikkat çekmek için bedenini ve canını ortaya koymak anlamına gelen açlık grevlerinden ve ölüm oruçlarından farklı olarak, sevap kazanmak için tutuluyor. başka birinin sevap kazanma çabasına neden saygı duyulsun?

oruç mu iftar sofrası mı?

biliyorum, oruca nefis terbiyesi gibi onlarca farklı anlam yüklemek mümkün ve bunların çoğunu ben de makul buluyorum. ama yine toplumsal değil kişisel bir şeyden söz ediyoruz. öte yandan güncel oruç pratikleri, kamuoyuna, siyasal-toplumsal yakınlıkların vurgulandığı (emine erdoğan ve bülent ersoy’un paylaştığı sofrayı hatırlayacaksınız), oturanların önemli bir kısmının oruç tutmadığı gösterişli iftarlar şeklinde yansıyor. o sofralara oturmayanlar için dahi, yalan söylemek, küfür etmek, dedikodu vb. konulardaki kısıtlamalardan ziyade dünya nimetlerinden uzak durmak şeklinde yaşandığını söylemek haksızlık olmaz. bütün bunların saygı sebebi olması ancak toplumsal bir dayatma ile mümkün: “biz çoğunluğuz, bizden değilseniz bile bizim gibi yaşıyormuş gibi yapacaksınız.” oruç tutmadan oturulan iftar sofraları bunun en açık göstergesi. bunda saygı duyulacak bir şey görmek mümkün mü?

bugün “toplumun hassasiyetleri”, “dini hassasiyetler” denilince akan suların durduğu bir dönemden geçmemizin dinle, inançla değil siyasetle ilgili olduğunu görmek için ilim sahibi olmaya gerek yok. diyelim ki çoğunluğun oruç tuttuğu bir toplumda oruç tutmamak belki –bektaşi fıkralarında duyduğumuz- tatlı sitemlerin konusu olabilir ama “ben yemek yememeye –sevaba girmeye- karar vermişken sen de yemeyeceksin!” demek iktidar ve güçten başka neyle açıklanabilir? öyle olmasaydı, örneğin milyonlarca alevi oruç tutarken ve bütün oruç dönemi boyunca su içmezken açıkta su içmekten imtina edilmesi de gerekmez miydi?

o yüzden, biri toplumun dini hassasiyetlerinden falan söz ettiğinde, dinden değil siyasetten bahsettiğini açıkça görüyoruz.

on bir ayın sultanı derken?

ama iş burada kalmıyor.

sosyal medyanın en güzel yanlarından biri, hiç gitmediğimiz, görmediğimiz yerlerdeki gündelik hayata dair fikir edinmemize imkan vermesi. arap dünyasında, özellikle de filistin ve mısır’da, ramazan ayında çekilmiş fotoğraflarda dikkatimi sokakların, evlerin süslenmiş olması çekiyor. yoksullar yoksulu gazze’de bile renkli fenerler, neon ışıklarıyla yapılan süslemeler bu ayın bir bayram havasında yaşandığının göstergelerinden biri.

malum türkiyeli islamcılar bilmem kaç yıllık kemalist dikta altında geleneklerinden koparılmış olmaktan müşteki. ancak aslında islamcıdan çok osmanlıcı oldukları için, kendilerini hami atadıkları arap kültürlerinden öğrenme konusunda isteksizler. o yüzden, istanbul’un en “mütedeyyin” semtlerinde bile ramazan’da böyle bir neşe ve bayram havası görmüyoruz; varsa yoksa iftar programı ve market indirimi reklamı. belki, ramazan orucu itikadının parçası olsun olmasın, herkese bir bayram havası, bir merhamet ve sevgi iklimi yaşatsalar, açlıklarına karşı da merhamet ve şefkat görebilirler.

bu da işin bir başka yanı. ama tamamı değil.

abd’de yaşayan filistinli şair ve spoken word sanatçısı remi kanazi, ünlü şiiri coexistence’ı, “ı don’t want to coexist, ı want to exist as a human being and justice will take care of the rest” diye bitiriyor; “ben birlikte yaşamak istemiyorum, insan gibi yaşamak istiyorum, işin kalan kısmını adalet halledecektir.” [1]

konunun anahtarı bu bence. mesele birlikte yaşamak değil mesele insan gibi yaşamak! güçlü, kalabalık ve iktidarda olanın hayatını, hassasiyetlerini herkese dayattığı bir birlikte yaşam değil, her birimizin insan gibi yaşayacağı bir dünya. eğer senin hassasiyetlerin benim insan gibi yaşamama engelse, o hassasiyet değil iktidardır, dayatmadır. en başta erkekler olmak üzere hepimiz iktidarın bir alışkanlık yarattığını biliriz. adalet, o alışkanlıktan vazgeçmeni gerektirir. siyaset bunun peşinde olduğu zaman demokratik ve demokrasi için. yoksa şu çok açık; egemenin, güçlünün kibri ve ezilenin, baskı altında olanın, sömürülenin onuru, birlikte yaşayamaz, tabii ki.

Madımak katliamında hayatını kaybedenler anıldı

Madımak katliamının üzerinden tam 23 yıl geçti… Madımak katliamında hayatını kaybedenler anıldı.

 

Sivas Katliamı’nın 23. yıldönümü hayatını kaybedenlerin aileleri ve yakınları ile bazı milletvekilleri, sivil toplum örgütlerinin temsilcileri ve vatandaşlar, Seyrantepe mahallesinde toplandı. Grup, buradan sloganlar atarak, Mevlana Caddesi güzergahından eski Madımak Oteli’nin bulunduğu sokağın girişine kadar yürüdü.

2 Temmuz’da yaşamını yitirenlerin aileleri ile milletvekilleri, anma programı tertip komitesi üyelerinin Bilim ve Kültür Merkezi’ne dönüştürülen eski Madımak Oteli’ne geçişine izin verildi.

Aileler ile CHP ve HDP’li bazı milletvekilleri, yanık bir saz üzerine karanfil bıraktı.
Hayatını kaybedenlerin isimlerinin okunduğu anma programında konuşan Alevi Bektaşi Federasyonu Genel Başkanı Baki Düzgün, ‘Alevilerin kendi şehitlerine sahip çıktıklarını’ belirterek, son dönemde yaşanan terör saldırılarına tepki gösterdi.
Her yıl daha da büyüyerek, karanlık zihniyetlere karşı mücadelelerini sürdüreceklerini vurgulayan Düzgün, 2 Temmuz 1993 tarihinde yaşamını yitirenleri andı.

‘MADIMAK’IN DUMANI BUGÜN TÜM YURDUMUZU SARDI’

Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Genel Başkanı Gani Kaplan ise yazarların, çizerlerin ve semahçıların 23 yıl önce Sivas’ı bir kültür şehri yapmak için kente geldiklerini vurgulayarak, “Maalesef, 23 yıl önceki Madımadık’ın dumanı bugün tüm yurdumuzu sarmış durumdadır” dedi.

Birlik ve beraberlik mesajları veren Kaplan, “Kendi göbeğimizi kendimiz kesmek zorundayız. Bizler bir olacağız, Kerbela’da imam Hüseyin olacağız, Seyit Rıza olacağız, Mahir Çayan, Deniz Gezmiş olacağız. Madımak da Koray Kaya olacağız, Nesimi Çimen olacağız, Hasret Gültekin olacağız. Bir olacağız, Pir Sultan olacağız. Madımak, utanç müzesi olana kadar Pir Sultan Abdal Kültür Derneği olarak her 2 Temmuz’da burada olacağız. Birlik olacağız, dirlik olacağız ve hep birlikte olacağız.” ifadelerini kullandı.

‘ASLA TAVİZ VERMEYİZ’

Avrupa Alevi Birlikleri Federasyonu Genel Başkanı Hüseyin Mat da Alevilerin susturulmaya çalışıldığını öne sürdü.
Alevi Kültür Dernekleri Genel Başkanı Doğan Demir de 23 yıl aradan sonra yine Sivas’ta olduklarını belirterek, korkmadan, yılmadan her sene kente geleceklerini bildirdi.

Olayda hayatını kaybedenleri her yıl anmaya devam edeceklerine işaret eden Doğan, “Bir kişi de olsak, 10 kişi de olsak, buraya koşa koşa geleceğiz. Kimse bu yoldan asla bizi vazgeçiremez. Çorum’a da Hacı Bektaş’a da gideceğiz, her tarafa gideceğiz. Biz yüzyıllardır her türlü mücadeleden geçirilerek bu noktaya gelmiş bir toplumuz, asla ve asla taviz vermeyiz” dedi.

‘UNUTURSAK YÜREĞİMİZ KURUSUN’

KESK Genel Başkanı Lami Özgen de Sivas’ı unutmadıklarını ve unutturmayacaklarını vurgulayarak, “Eğer unutursak, yüreğimiz kurusun. Olayın sorumluları adaletle yüzleştirilene kadar bu mücadeleyi yürüteceğiz.” değerlendirmesinde bulundu.
Anma programına, olayda hayatını kaybedenlerin ailelerinin yanı sıra CHP’li ve HDP’li milletvekilleri, Beşiktaş Çarşı Taraftar Grubu üyeleri ve çok sayıda kişi katıldı.

Anma programı için kentte geniş güvenlik önlemleri alındı. Çevre iller başta olmak üzere, başka şehirlerden takviye polis ekipleri, kente geldi. Sivas ve başka illerden 2 bin 426 polisin görev yaptığı anma etkinlikleri süresince polis helikopteri tedbir amacıyla, kent merkezi üzerinde uçuş yaptı.

Eski Madımak Oteli’nin bulunduğu sokak ile yürüyüşün yapıldığı güzergah, araç trafiğine kapatıldı. Güzergahtaki çöp konteynerleri ve park halindeki araçlar güvenlik amacıyla kaldırıldı.

Bilim ve Kültür Merkezi’nde ve yürüyüş güzergahındaki bazı noktalarda dedektörler ve köpeklerle arama yapıldı.

Anma programında bir grup semah döndü, Alevi dedeleri ise dua etti. CHP Beyoğlu Gençlik Kolları üyesi bir grup eski Madımak Oteli’ndeki polis barikatı önünde saygı duruşunda bulundu.

Olaylarda hayatını kaybedenlerin aileleri, Madımak Oteli’nin ‘Utanç Müzesi’ne dönüştürülmediği gerekçesiyle anı köşesine karanfil bırakmadı.

YARGIÇLAR SENDİKASI: SORUMLULAR CEZASIZ KALDI

Yargıçlar Sendikası ise bir açıklama yaparak aradan geçen 23 yıla rağmen zaman aşımına uğratılan davada gerçek sorumluların cezası kaldığını, hukukun ve adaletin askıya alındığını kaydetti.

Açıklamada şu ifadelere yer verildi:

“2 Temmuz 1993 tarihinde Türkiye’nin kamu vicdanında hala kanayan bir yara olarak devam eden Sivas Katliamı’nın üzerinden 23 yıl geçti. Pir Sultan Abdal şenlikleri için Madımak’ta bulunan aydın ve sanatçıların gericiler tarafından katledilmesi Devlet-İktidar ve destekçisi mihraklar tarafından toplum bilincinde ve hukuki zeminde akıllardan ve yüreklerden silinmeye çalışıldı.

Üzerinden 23 yıl geçen ve zamanaşımına uğratılan davada gerçek sorumlular cezasız kalırken hukuk ve adalet askıya alındı.”

HDP: AYDINLATMANIN YOLU TEKÇİ ANLAYIŞLA HESAPLAŞMAK

HDP, yayınladığı açıklamada, katliamın unutulmadığını kaydetti ve olayı aydınlatmanın yolunun ‘tekçi anlayışla yüzleşmek ve hesaplaşmak olduğunu’ ifade etti.
KILIÇDAROĞLU: TOPLUMSAL KUTUPLAŞMANIN SEBEP OLACAĞI ACILARA KANIT

CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu da Twitter’dan paylaştığı mesajında “Sivas Katliamı, toplumsal kutuplaşmanın ne boyutta acılara sebep olacağının kanıtıdır. Barışı esas kılmak bir ülke için en büyük iyiliktir” diye yazdı.

Madımak katliamı için Ankara ve Sivas’ta anma

2 Temmuz 1993’te Sivas Madımak Oteli’nde yakılarak öldürülenler için yarın Sivas ve Ankara’da anmalar yapılacak.

Sivas’ta hedef gösterildikten sonra yakılarak katledilen 35 kişi, katliamın 23’üncü yıl dönümünde Ankara ve Sivas’ta gerçekleştirilecek mitinglerle anılacak. Bu yılki anma programlarında devletin katliamla yüzleşme talebi öne çıkacak.

Sivas’ta gerçekleştirilecek anmaya, Türkiye’nin her yerinden katılım olacak. Ali Baba Cemevi önünde saat 10.00’da bir araya gelecek olan kitle, saat 11.00’de Madımak Oteli’ne doğru yürüyüşe geçecek. Sivas’taki anmaya siyasi partilerin yanı sıra kitle örgütü temsilcilerinin de katılması bekleniyor. Anmada, katledilen 33 aydını temsilen 33 kişi semah dönecek. Katliamda 2 de otel görevlisi yaşamını yitirmişti.

Ankara’da gerçekleştirilecek anma programı kapsamında ise saat 17.00’da Toros Sokağı’nda bir araya gelinerek, Kolej’e yürüyüş gerçekleştirilecek

Altıok: Madımak’ta yangın hala büyüyor!

CHP İzmir Milletvekili Zeynep Altıok, Sivas Katliamı’na ilişkin, “Yangının isi, yıllardır tüm ülkeyi içine alan kara bir delik gibi büyüyor. Yitirdiklerinin oluşturduğu boşluğa sarılanlar, o boşluğa düşmeden ve fakat ona alışmaya çalışarak var olmaya çabalıyorlar” dedi
Babası şair Metin Altıok’u Sivas Katliamı’nda yitiren CHP İzmir Milletvekili Zeynep Altıok, Sivas Katliamı’na ilişkin, “Yangının isi, yıllardır tüm ülkeyi içine alan kara bir delik gibi büyüyor. Yitirdiklerinin oluşturduğu boşluğa sarılanlar, o boşluğa düşmeden ve fakat ona alışmaya çalışarak var olmaya çabalıyorlar.” dedi.
Altıok, CHP Ankara Milletvekili Şenal Sarıhan ile Meclis’te düzenlediği basın toplantısında, “Atatürk Havalimanı’nda gerçekleşen katliamın yası içinde olduğumuz bugünlerde, Türkiye’nin acı ve karanlık geçmişinin diğer bir katliamı olan 2 Temmuz Madımak katliamının yıl dönümündeyiz.” ifadesini kullandı.
Sivas Katliamı davasındaki süreci anımsatan ve bu davada birtakım hata ve ihmallerin söz konusu olduğunu savunan Altıok, “Sürecin gelmiş olduğu bu koşullar, toplumsal alanda belirleyici olan ve hukukun amacını oluşturan adalet ilkesine aykırıdır ve kamu vicdanı olarak tanımlayacağımız hakkaniyetin gerçekleşmesi inancını da ortadan kaldırmaktadır.” değerlendirmesinde bulundu.
Altıok, şunları söyledi:
“Yangının isi, yıllardır tüm ülkeyi içine alan kara bir delik gibi büyüyor. Yitirdiklerinin oluşturduğu boşluğa sarılanlar, o boşluğa düşmeden ve fakat ona alışmaya çalışarak var olmaya çabalıyorlar. Hukukun temel aldığı tek ölçü olan adalet, toplumsal yaşamın bir kalıp ve çerçevesini oluşturmaya yönelik ahlaki bir ölçü olarak da vicdan, bellek ve algısal olarak hala gerçekleşmeyi, gerçekleştirilmeyi bekliyor. Bir gün önce Atatürk Havalimanı’ndaki patlamanın araştırılması için verilen önergeyi reddeden iktidar, dün de Sivas’ın karanlıkta kalan tüm yönleri ile araştırılması için verilen önergeyi reddetti. Bu anlayış Maraş, Çorum, Sivas, Madımak, Gazi, Başbağlar, Roboski, Reyhanlı öldürülmerinde, Diyarbakır, Suruç, Ankara ve İstanbul’da gerçekleşen katliamların hepsinde toplumsal izleğimizi ve belleğimizi her seferinde söküp dağıtmayı amaçlıyor. Buna izin vermeyeceğiz. Üstü örtülmeye çalışılan gerçeklerin ve adaletin ısrarlı takipçisi olacağız. Bir arada duracak, acılarımızı ve adalet arayışımızı birleştireceğiz.”
Şenal Sarıhan da “23 yıldır bu davanın hala adil bir şekilde sonuçlanmamış oluşu, 15 bin eylemcinin sadece 124’ünün yargı kararıyla kendi cezalarını almış olmaları gerçeği karşısında bizim umudumuzun daha da zayıfladığını ifade etmek isteriz.” diye konuştu.
TBMM Genel Kurulu’nda kabul edilen Danıştay Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun ile ilgili değerlendirmesinin sorulması üzerine Sarıhan, “Yargıçları hem yandaş olan olmayan, hem de yetkin olan olmayan gibi bir ayrımla esas olarak Türkiye’nin her yerini özel yetkili mahkemelerle donatma harekatını bizim hukuka uygun bulmamız mümkün değil. Doğal yargıç ilkesi, bağımsız mahkemelerin yürümesi gibi genel kurallar da açıkça ihlal edildi.” yanıtını verdi.
Zeynep Altıok da “Faili meçhul siyasi cinayetler, katliamlar, kayıplar söz konusu olduğunda ülkemizde hukuksuzluğun adeta bir gelenek haline geldiğini biliyoruz. Ama şimdi artık hukuksuzluk değil, güdümlü hukuk bir gelenek haline getirilmek isteniyor.” dedi.