Ana Sayfa Blog Sayfa 6285

Prof. Dr. Tayfun Atay: Onlar utanmıyorsa tarih onlardan utanacak

Serpil İlgün Evrensel gazetesinde pazartesi röortajlarında Tayfun Atay’la konuştu. İlgün Atay’la, İslamın sekülerleşmesi nasıl oluyor? Sekülerleşmenin ekonomi politiği ve kültürel alandaki yansımaları neler?, konuştu.

 

İstanbul Firüzağa’da bir plak dükkanındaki etkinliğin, “Ramazan’da içki içemezsiniz” diye basılarak içerdekilerin darbedilmesini, “milli hasasasiyetler”le açıklayan ve mağdurları değil saldıranları koruma refleksiyle olaya yaklaşan AKP cephesinde, haftanın en meydan okuyan açıklaması yine Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan geldi. Gezi’nin yıldönümünde “Gezi Parkı’na Topçu Kışlası’nı inşa edeceğiz. Taksim’e de bir selatin cami yerleştireceğiz” diyen Erdoğan’ın tahrik edici açıklamaları, toplumun ayrıştırılması politikasına en irisinden bir tuğla daha koymuş oldu.

Popüler kültürün yanı sıra, AKP-İslam çalışmalarından da tanıdığımız Sosyal Antropolog Prof. Dr. Tayfun Atay, Firuzağa saldırısını dinin en çok tahribata, gözden düşürülmeye, zedelenmeye ve “zehirlenme”ye uğradığı, uğratıldığı bir dönemin en çıplak örneği olarak değerlendiriyor. Bununla birlikte AKP iktidarının tarihinin, aynı zamanda “Türkiye’de Müslümanlığın doludizgin sekülerleşmesinin tarihi” olduğunu savunuyor.

Dinin, muhafazakarlaşmanın bu denli altı çizilirken İslamın sekülerleşmesi nasıl oluyor? Sekülerleşmenin ekonomi politiği ve kültürel alandaki yansımaları nasıl karşımıza çıkıyor? Cumhuriyet yazarı Prof. Dr. Tayfun Atay yanıtladı.

Cumhurbaşkanı’nın olayın ‘oruç tutmayanlara saldırı olmadığı’ iddiasında bulunduğu Firüzağa’daki hadiseyle başlayalım. Albüm etkinliğinde alkol tüketildiği gerekçesiyle plak dükkanına yaşanan saldırı toplumun bir bölümündeki endişe ve gerginliği artırdı. Diğer yandan Türkiye’de oruç tutmayana saldırı ilk defa yaşanmıyor. Bu yıl ramazanda oruç gerekçeli saldırı ve tacizler, öncekilerden nasıl bir farklılık arz ediyor?
Doğru, bu eskiden de vardı. Şimdi ama şöyle bir farklılık arz ediyor; eskiden çevredeydi bu tip istenmedik olaylar, şimdi merkezde. Saldırılarla ilgili ilk hatırladığım hadise, 1987 yılında, Van’da bir üniversite öğrencisinin oruç tutmadığı için öldürülmesidir. Özal döneminin başlarında olduğumuz ve irtica tartışmalarının başladığı dönem. Biliyorsunuz, 12 Eylül darbesi Türkiye’de sol ve sosyalist hareketi ezmek için dini dalgakıran olarak kullandı ve Türk-İslam sentezi ideolojisini resmi ideoloji haline getirdi. Bugüne çıkan yol aslında o gün önü açılan bir yoldur.

Ramazanda oruç tutmayanların kendilerini rahatsız hissettiği, tedirgin hissettiği vakalar bugün merkezde. Çünkü bugün bir iktidar tüm Türkiye’de ve Türkiye’nin en seküler yaşam biçiminin süregeldiği alanlarında, mekanlarında yaşayan insanları cezalandırırcasına, onlara kin ve nefret kusarcasına, yıllardır ürettiği iktidar söylemiyle bugün kitleler nezdinde -tabi bunlara kitle bile demek belki çok hafif kalıyor- bir güruhun saldırısına zemin hazırlıyor.

-AKP yönetimi ve medyasının, saldırıyı ‘milletin hassasiyetlerine’ saygı duyulmamasının yol açtığı spontan bir olay olarak göstermeye çalışması ve Kabataş yalanına benzer gibi bir senaryo üretmeye çalışması neden?
Çünkü bir takım provokasyon iddiaları üzerinden toplumsal gerçeğin görünürlüğünü yok etmek istiyorlar. Birazcık sosyolojik duyarlılığı olan bir insan Gezi Parkı olaylarından bu yana ne olup bittiğini çok rahat görebilir.

Cihangir’deki hadise planlı da olsa, provokasyon da olsa bütün bunları yaratan bir toplumsal zemin var. Ve o toplumsal zemini hazırlamış, toplumu kutuplaştırmış, kültürel olarak iki parçaya ayırmış ve bu parçaları birbirine sadece yabancılaştırmamış, aynı zamanda düşmanlaştırmış bir siyasi iktidar var. Bu iktidar bir ümmet kavramı ortaya attı. Ümmet kavramını ortaya atarken Müslüman dünyaya sesleniyor ve oraya yönelik bir kardeşlik çağrısında bulunuyor ama bu bir sanal çağrı.

-Nasıl sanal?
Şöyle, biz biliyoruz ki, İslam dünyası kendi içinde pek çok ihtilaflarla yıllardır birbirini yiyor. Siz bir ümmet çağrısıyla dünyaya seslenirken aslında kendi ülkenizdeki hedef kitleniz olan dindar muhafazakarlara göz kırpıyorsunuz ve bu ülkenin “ümmet olarak” tanımladığınız kesiminin dışında kalanlarını düşmanlaştırıyorsunuz. Son derece somut bir yurttaşlık kardeşliğinde buluşturulabilecek bir Türkiye toplumu, ümmet retoriği üzerinden düşmanlaştırılıyor, şeytanlaştırıyor. Böyle bir tablodan bu tür olaylar, provokasyon olsa da olmasa da çıkar. Münferit olmayan olaylar da okuyoruz, bu eğer provokasyonsa ya da örgütlü bir eylemse, diğerleri nedir? Kaldı ki mesele bunun ne kadarının örgütlü olduğu meselesi değil, böyle bir eylem karşısında nasıl tavır aldığınız. O tavır da ortada; teşvik ediyor, rahatlatıyor.

Bu tabloda, “Bu ülkede AKP iktidarının tarihi, Türkiye İslâm’ının da ‘sekülerleşme’ tarihidir. AKP döneminde İslam-Müslümanlık hiç olmadığı kadar sekülerleşti” teziniz nereye oturuyor? ‘Hadi canım, tam aksi söz konusu değil mi’ diyecekler için, neye bakarak ‘Müslümanlık sekülerleşti’ diyorsunuz?
Sekülerleşme şu; bu görüntünün ötesinde dindar, muhafazakar yaşam sürdüren insanların dünyasına bir girelim. Orada hayatın nabzını tutalım, bakalım karşımıza neler çıkıyor? İstanbul’un en muhafazakar bölgelerinden birinde yaşıyorum. Mesela Viaport Alışveriş Merkezine gidin. Başörtülü genç kızlar oruç tutmuyorlar, görüyoruz. Erkek arkadaşlarıyla gayet flört bir pozisyonda dolaşıyorlar. Bir Müslüman toplumda dinselliğin, dinsel duyunun en fazla yoğunlaştığı ay olan ramazanda bile biz son derece dünyevi ilişkiler içerisinde gündelik hayatını sürdüren insanların sadece seküler kesim değil, dindar muhafazakar kesimde de olduğunu görüyoruz. Mesela Kanal 7’de “Benimsin” adlı bir dizi var, ramazana özel kondu. Bir tür İslami Brezilya dizisi. İnanılmaz sahneler var. Birbirine aşkla, tutkuyla bakan insanlar Kuran eşliğinde birbirleriyle diyalog kuruyorlar. Öyle bir dizi ki, Kuran orada tamamen dünyevi zevke, kadın erkek ilişkilerinin o tutkulu haline araçsallaştırılmış. “Ne sekülerleşmesi hocam, tam tersi söz konusu” derken, yüzeydeki görüntü ve akış nedeniyle bana tepki gösteriyorsun. Ama bir de derinden akan sulara bak… Derinden akan sulara baktığımızda bu toplumun dindar muhafazakar kesiminde dini duyuyu hayatın içerisinde amaç değil, araç haline getirmiş bir pratiğin, bir davranış örüntüsünün hakim oluduğunu görüyoruz. Televizyonda izleyin mesela Nihat Hatipoğlu’nun programını. Kuran okunuyor, insanlar ellerinde cep telefonları, ekranda kendilerini izleyen yakınlarına kameradan el sallıyorlar sırıta sırıta. Şimdi burada nerede din? İslam ne oldu, Kuran ne oldu? Hani en kutsal ay ramazan?

-Hilmi Yavuz, tespitlerinize katılmakla birlikte ‘sekülerleşme’ kavramına şöyle bir itirazda bulundu; ‘Türkiye’de gördüğümüz bu tuhaf dünyevileşme durumu İslam’ı, kapitalizmi helalleştirme yoluyla seküler bir İslam’a dönüştürmekten ziyade, kuralsız, normsuz ve ölçüsüz bir lumpen İslamlaşmaya dönüştürmekten başka bir şey değildir…’ Ne dersiniz, böyle de tanımlanabilir mi?
Bu da söylenebilir. İslam’ın lümpenleşmesi, Kuran’ın lümpen bir kitlenin elinde oyuncak olması söylenebilir. Ben belki sosyolojik bir duyarlılıkla, kendimce bunu seküler akışın bir parçası olarak görüyorum. Ayrıca o seküler akış da her zaman yüceltilecek, sütten çıkmış ak kaşık sayılacak bir süreç değil. O seküler sürecin de olumlu ve olumsuz düşünebileceğimiz yönleri var. Hayatın akışı böyle zaten. Dolayısıyla böylesi bir sekülerleşmeden din uzak kalamıyor. Mesele dini toplumsal hayatın, ilişkilerin, gündelik hayat akışının içerisine insanları dinden soğutacak kadar yoğun bir biçimde sokmaya çalışan, dini toplumun sırtına bastırmaya çalışan bir siyasi iktidarın ortaya çıkardığı bir hezimet. Sadece demokrasi, sadece özgürlükler, sadece insan hakları adına bir hezimet değil. Din-i İslam adına da bir hezimet.

-‘İslâmi sekülerleşme’ tartışmasının önü kapandıkça ‘Selefiliğe iyice teslimiyet kaçınılmazlaşacak’ diyor ve ekliyorsunuz; ‘Seçenekler belli gibi: Ya sekülerleşmeye devam, ya Selefîleşmeye selâm!’ Sizce AKP açısından geldiğimiz nokta ikincisi mi?
Kategorik olarak buna “evet” diyebilirim ama bunu açmamız lazım. Çünkü, buradaki Selefilik çok ayağa düşürülmüş bir Selefilik.

-Nasıl?
Selefiliğin tarihine, işte İbni Teymiye’nin tepkisel olarak kendince bir takım bozulmalar karşısında uç tepki olarak, bir püritenleşme arayışı olarak ortaya çıkmasına; diğer yandan Muhammed Abdül Vahhap’ın Osmanlı’ya karşı Arap kabilelerini örgütlediği Vahabilik tarzı Selefiliğe baktığımız zaman bunların bile aslında bugünkü tablo karşısında yunmuş yıkınmış kaldığı söylenebilir. “Kategorik olarak evet” dedim çünkü AKP, Türkiye’de tarihsel olarak kendilerinin de içinden çıktığı İslami geleneği bir kenara bırakarak, özellikle 2010 sonrası süreçte bambaşka bir rotaya girdi. Seküler İslam umudu olarak işe başlayan AKP bugün bir Selefi İslam tedirginliğine tüm toplumu sokmuş durumda. Öte yandan da tabii ki Suriye meselesine çok doğrudan ve ağırlıklı şekilde müdahil olmak da bunda etkili oldu.Toplum buna tepki gösterecekti çünkü hem çok kozmopolit bir toplum, hem çok çeşitlilik gösteren bir toplum, daha önemlisi çok da melez bir toplum. Dini açıdan da, etnik açıdan da, yaşam biçimi açısından da melez. Dindar, içki içiyor ama ramazanda içki içmiyor. Şimdi bunu ne yapacaksın? Ya da sadece Cumalara gidiyor, akşam içki içiyor. Bir insanın yaşam biçimini kendi hayatında bile melezlediğinin göstergesi bu. Bu toplumu yeni bir kalıba dökmek, bir İslam mühendisliği yapmak istiyorsun kendince. Sonuçta toplumda huzuru bozuyorsun, kaygı yaratıyorsun. O kaygıyla toplumun yarıya yakını Gezi’de çığlık çığlığa kendini sokaklara atıyor ve sen diyorsun ki “bunlar provokasyon”, “dış güçlerin işi”, “darbe arayışı”, “üst akıl”… Bu bir rezalettir. Dillerinde ha bire “toplumun sosyolojisini okumak” lafı. Gezi’de toplumun sosyolojisini doğru okusaydı, onun seküler kimliğin bir çığlığı olduğunu görürdü, ama bunu görebilecek sosyolojik ehliyetleri yok.

-Bu bağlamda, Erdoğan’ın geçtiğimiz hafta tam da Gezi’nin yıldönümünde, ‘Gezi Parkı’na kışla, Taksim’e de cami yapılacak’ açıklamasını nasıl okudunuz?
Bu kışkırtma bu siyasi pratiğin açmazı. Giderek tek adamlaşma sürecine de yol aldığımız için telaffuz etmekte hiçbir sakınca yok, Tayyip Erdoğan’ın açmazı. Çünkü çatışmacı bir pratikle iktidarda kalabileceğini gördü. Kendisini iktidarda tutacak bir kitle desteğine sahip ama geri kalan kitlenin de korku ve nefret karışımı bir duyguyla ona yaklaşımı söz konusu.

-Bu ne kadar sürdürülebilir?
İşte açmaz deme sebebim de o. Uzlaşarak, diyalog kurarak, bir arada yürütme imkanın olduğu noktadan çok uzaklaşıldı. Gezi olayları, sonrasında 17-25 Aralık’ta ortaya dökülüp saçılan rezaletler… Bütün bunlar üzerinden gelişen bir başka korku ve kaygı da var. Yani bir adamın korku ve kaygıları nedeniyle, bir toplum kendi içinde birbirine düşmanlaşmış halde şu yalan dünyayı sürdürmeye devam ediyor!

AKP’NİN ARDINA DÜŞMÜŞ İNSANLARI YOK SAYAMAYIZ
-Firüzağa saldırısı için ‘Gerçek Müslümanların hicap duyacağına inanıyorum’ diyorsunuz. Bu inancın izlerini nerelerde görebiliriz?
Çevremizden duyuyoruz. Tanıdığımız insanlar var, gidiyoruz konuşuyoruz. Zaten dikkat edin Beyoğlu Belediye Başkanı, Koreli esnafı makamına çağırdı. Bunu niye yaptı? Orada derinlerde yatan bir hicap yok mu? Hicap olmasın da, adına “Dünya aleme rezil olduk” diyelim. O da olmasın da, işte “Bütün her şey İslam’a, dindarlara mal ediliyor”, onu toparlama olsun. Sonuçta bu bir “Rezil olduk” duygusu. Herhalde dindar bir insan (dindarla dinbazı ayırt ediyorum), kendi dinini dünyanın gözünde böylesi bir duruma düşürmek istemez. Bundan hicap duyar. O çerçevede bunu söylüyorum tabii.

Benimki bir parça arzu edileni düşünme. O da düşünülebilir ama sonuçta bir taraftan da bu toplumda 80 milyon insan yaşamak zorundayız. Bu ülkenin Adalet ve Kalkınma Partisi’nin ardına düşmüş insanlarını da yok sayamayız. Onlar bizim için bir kenara itilemeyecek ve AKP’ye de ebediyen bırakılamayacak kadar önemli ve değerli insanlar. “Toplumumuz nasıl böyle oldu?” Hep bunu soruyoruz.

-Ne yanıt veriyorsunuz?
Bunu o kadar çok dinamik, etmen üzerinden konuşabiliriz ki. Alabildiğine hızlanmış prematüre bir modernleşme, köylülükten çıkış sürecinin tam söz konusu olamaması, yaşadığımız coğrafya, Ortadoğu, Kürt coğrafyasında yaşananlar, Alevilik meselesi… O kadar çok dinamik var ki. Pek çok yerde tekrarladığım bir savı, burada da tekrarlayayım; 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet siyaseten kuruldu. Onun sosyolojik kurulumu 90 yıldır devam etmekte. Cumhuriyetin başlangıcındaki anlayış bugün başka yerde. Kemalist kadrolar, sonra Demokrat Parti, Adalet Partisi, ordu, ANAP, Özal, Erbakan… Bunlar, bu sosyolojik kurulum içinde bir şekilde toplumun öne ittiği unsurlar. Bu sorunlu bir kurulum işte. Bunu yaşıyoruz ve bunun bir parçasıyız. Dolayısıyla bu bizim toplumumuz ve AKP’ye oy veren insanlar üzerinden de düşünmek durumundayız. Onlar üzerinden düşünme yolunda bir iyi niyetli ifade, temenni benimkisi. Diyorum ki dindar bir kalp, ağır küfürlerle o insanlara tekme tokat girişen, “Hepinizi içerde yakarız” diyen o insanlara İslam adına, din adına sahip çıkmaz. Onlardan İslam adına, din adına utanır. Utanmıyorlarsa da tarih onlardan utanır!

BİR TARAFTAN FİNANS KAPİTALİN BİR PARÇASI OLACAKSIN, BUNUN ADINA DA İSLAMİ FİNANS DİYECEKSİN, İSLAMİ KOLA DİYECEKSİN
-Gezi, sonrasında 17-25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet olayları, cemaate savaş ilan etme, Kürt sorununda yeniden savaşa dönme ya da Ensar Vakfı skandalı… Dindar muhafazakarlardan neden bu hadiselerden birine bile dişe dokunur bir ses/tepki gelmiyor? İslam ahlaklı olmayı, doğruluğu, çalıp çırpmamayı, barışı temel değer olarak inananların önüne koyuyorsa, dindar muhafazakar toplum neden “bu kadarda olmaz ki” demiyor?
Bunun bir nedeni birbirini sevmeyen iki ayrı toplumun ortaya çıkması. Tabii ki dediğin çok doğru ama işte ahlak da demek ki hangi hayatı yaşadığından bağımsız değerlendirilip işlerliğe sokulabilecek bir insani duyarlılık olamıyor. Yani “çalıyor ama bizden!” Ya da şu; “Tamam, böyle bir ahlaksızlık var ama bunu bütün dindarlara genellemeye çalışıyorlar ve bizi tekrar eski günlere döndürmek istiyorlar. Biz yine eskiye döneceğiz!” Bunun bir başka esaslı nedeni de geçmiş mağduriyetlerin AKP’nin siyasi sermayesi olması. Mesela 28 Şubat. 28 Şubat bugün bir sermaye AKP için. Sürekli olarak insanlara “Evet, bugün belki işler iyi gitmiyor ama eskiyi mi istiyorsunuz?” diyor. Sonuçta iki birbirine güvenmeyen ve birbirinin söylediğini samimi saymayan toplum oluştu. Şerif Mardin’in 1989’daki bir makalesinde belirttiği gibi aslında ulus oluştu. Bakıyorsun Türkiye’de sermaye sınıfı kültürel temelde ikiye ayrılmış. TÜSİAD’da karşılığını bulan seküler yaşam sürdüren burjuvazi ve 1990’lardan itibaren Anadolu kaplanlarıyla ortaya çıkan, çevreye hitap eden, bir anlamda kapitalizmin çevreye yayılması olarak da değerlendirebileceğimiz dindar muhafazakar bir burjuvazi, MÜSİAD. Herhalde dünyanın çok az yerinde sınıfsal çıkar ortaklığı, kültürel yaşam biçimi farklılığı yüzünden bir buluşma imkanı yaratmamıştır. Bizde öyle.

-Dindar muhafazakar burjuvazinin AKP dönemindeki hızlı yükselişi ve bu yükselişin getirdiği zenginleşme, İslamın sekülerleşmesine nasıl bir katkı sundu?
Sekülerlik zaten kapitalizmle birlikte kendini gösteren bir seçenek. İster Fransız tarzı çok daha pozitivist laisite olsun, ister Anglosakson tarzı çok daha sivil toplumcu sekülerleşme dinamiği olsun. Kapitalizmin öznesi kim? Tüccar. Tüccarın hayatında ne var, dünya var. Hayatın içinde en seküler varlık tüccardır. Dolayısıyla kapitalizmin özü zaten sekülerleşme. Buradan Müslüman burjuvazinin, İslamcılığın kapitalizme aşkına gelelim. Sen bir taraftan finans kapitalin bir parçası olacaksın ve bunun adına İslami finans diyeceksin, bunun adına “İslami kola” diyeceksin, bunun adına “İslami tatil” diyeceksin. İşin cılkını o kadar çıkarıyorsun ki İslami şarap yapıyorsun, “helal şarap” diyorsun. Helal seks shoplar açıyorsun. Ne oluyor? Bütün bunlarda dinsel duyu sıfırlanıyor. Dünyevi duyuyu öne çıkıyorsun. İşte tesettür defilesi. Dikkatle baktığın zaman orada tesettürün hayata geçmediğini, maalesef bir hayatın tesettürü ablukaya aldığını, değersizleştiğini görüyorsun. Mesela, Suudi Arabistan’da Kabe etrafına dikilen 7 yıldızlı oteller. İslami perspektiften biraz empati kurarak bakmaya çalışalım. Peygamber bunu ister miydi? Bunu sorsunlar kendilerine. Yoksul Müslüman’a bunu nasıl anlatırlar? Bu işin içinde para varsa, bu işin içinde eşitsizlik varsa, bu çok net olarak karşımıza çıkıyorsa, zekatla şunla bunla bununla ne kadar kurtarabilirsin?

MUFAHAZAKARLIK ÖZDE NE KADAR DİBE VURUYORSA, DİLDE O KADAR YÜKSEĞE ÇIKIYOR, PERVASIZLAŞIYOR
Sekülerizmin en somut toplumsal kültürel alanda görüldüğünü belirterek, televizyondan örnekler veriyorsunuz. Evet, Regaip Kandili’nin canlı yayınlandığı akşamlarda Kurtlar Vadisi dizisi ya da Survivor birinci çıkıyor ama diğer yanda çizgi filmlerden yemek programlarına, dizilerden evlilik programlarına dini argümanların dozu arttırılıyor. Dizilerde bırakın sevişmeyi, öpüşülmüyor bile. Burada sekülerizm nerede?
Bunların hepsi işin görüntüsü. Bunların hepsi boş. Hepsi gösteriş. Dindarlık böyle yaşanmaz. Bunların hepsi dinin şova dönüştüğünün göstergesi. Siz bir televizyon dizisini seküler olmayan bir zeminde üretemezsiniz. Çünkü o dizi hayatın dinamiğine yaslanır, çatışmalara, aşka, tutkuya, cinselliğe yaslanır, dünyevi olana yaslanır. Şimdi her Cuma mesaj yağıyor, “hayırlı Cuma’lar”, “Cuma’nız hayırlı olsun” vs. Cuma’lar Türkiye’de eskiden beri dini yaşantıda önem verilen bir pratik. Ama mesela her köşe başında yeni camiler dikildi, Allah daha da arttırsın. Çünkü öbür türlü sana “camiye alerjisi mi var” diyorlar. Camiye alerjim yok, o camilerin boş olmasına alerjim var. Vakit namazlarına gidin bakalım, ikindi mesela, on yerden ezan sesi geliyor ama gidin bakalım ne kadar cemaat var. E o zaman demek ki, dilimizde ve sözde bütün bunlar. Özde değil. Hani o meşhur söz. Sözde İslam, sözde muhafazakarlık, sözde dindarlık. Özde ne kadar acaba? Bütün bu memleketi kocaman bir şantiyeye çevirmişsin. İstanbul’un o tarihi siluetini Ağaoğlu’nun dünyaya mal olacak “harikalarıyla” bezemişsin ve bana muhafazakarlıktan, dindarlıktan bahsediyorsun. Bu tamamen dilde. Şunu da söyleyeyim; özde ne kadar dibe vuruyorsa, özde ne kadar kayboluyorsa, dilde o kadar yükseğe çıkıyor, pervasızlaşıyor, ezici boğucu hale geliyor. Dilde bu kadar çok olmasının, toplumu boğan bir takım zorla dindarlaşma uygulamalarının bu kadar yoğunlaştırılmasının, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın ha bire fetva üstüne fetvalarla ortalıkta bir fetva mezarlığı kurmasının sebebi, işin özünde muhafazakarlığın iyice iyice kaybolduğuna bağlanabilecek de bir durumdur.

TOPLUMSAL VE KÜLTÜREL ANLAMDA ŞİZOFREN BİREYLER ORTAYA ÇIKACAK
-Eğitimden kültüre hayatın her alanına dini yerleştirmek, ayrıştırmayı derinleştirmek, nasıl bir toplum yapısı ortaya çıkarır?
İletişimin bu kadar çok eksenli çok kanallı yörüngeli hale geldiği adeta bir yumak gibi olduğu bir dünyada, çocuğa okulda ne verirsen ver, internetin, sosyal medyanın asli kültürleme etmeni haline geldiği bir dünyada sen acaba bunu ne kadar başarabileceksin? Çok daha toplumsal ve kültürel anlamda şizofren bireyler çıkacak ortaya.

Din adına da, etniklik adına da çeşitliliğin var olduğu bir coğrafyada sen bütün unsurları bir arada tutabilecek, birleştirebilecek çok daha senteze açık bir siyaset izlemek yerine, cumhuriyeti paranteze alıyorsun ve 80- 90 yıllık geçmişi yok sayıyorsun. Bunu yaptığında da o yakın geçmişin toplumsallaşmasından, kültürlemesinden çıkan yüzde 50’sini oluşturan bu toplumun insanlarını da kaybediyorsun. Onları dışlamış, lanetlemiş oluyorsun. Bugün o Kemalist Cumhuriyetin kültürleme sürecinden çıkan bir toplum var mı bu ülkede, var. Bu azımsanacak bir kitle mi, değil. Bu ülkeyi eritmeyi mi düşünüyorsun, yok etmeyi mi düşünüyorsun, sürmeyi mi düşünüyorsun, ne yapmayı düşünüyorsun bu kitleye? Böylesi bir siyasi anlayış olabilir mi? Bu sadece bize çatışma getiriyor, bu birbirinde nefret etme getiriyor. Toplumu sürekli gergin, mutsuz, bugünden yarına ne olacak kaygısı içinde yaşayan ve herkesi birbirini boğazlamaya hazır, birbirine gardını almış durumda tutuyor.

Kaynak: Evrensel gazetesi (Fotoğraflar: Erdost YILDIRIM)

Alevilerden 2 Temmuz çağrısı: Her yer Sivas, her yer direniş

2 Temmuz katliamı yaklaşırken Alevilerden de açıklamalar gelmeye devam ediyor. Bugün Galatasaray lisesi önünde bir araya gelen Aleviler 2 Temmuz katliamına çağrı yaparak “yer Sivas, her yer direniş” dedi. 

 

Alevi Bektaşi Federasyonu Başkan Yardımcısı Muhittin Yıldız, Sivas katliamının üzerinden 23 yıl geçtiğini, o dönem doğanların dahi bugün yetişkin bireyler olduğunu belirterek, “Hala yanıyor Madımak Oteli ve dostlarımızın ‘yardım edin’ çığlıkları kulaklarımızda çınlıyor hala” dedi. İstanbul’daki Alevi Bektaşi Federasyonu ile Pir Sultan Abdal Derneği’nin il genelinde bulunan şubeleri öncülüğündeki Aleviler, Galatasaray Meydanı’nda toplandı.

“Her yer Sivas, her yer direniş”, “Sivas’ı unutma, unutturma” ve “Madımak Oteli müze olacak” sloganları atan kalabalık, 2 Temmuz’da Sivas’ta yapılacak anma etkinliklerine katılım çağrısı yaptı.

CHP Milletvekili Sezgin Tanrıkulu’nun da destek verdiği etkinlikte Alevi Bektaşi Federasyonu Başkanı Baki Düzgün, kısa bir açıklama yaparak, Sivas’ın daha anlamlı bir şekilde anılması için katılımın önemini vurguladı.

Düzgün’un ardından başkan yardımcısı Yıldız, hazırlanan ortak basın açıklamasını okudu.

Yıldız, Sivas katliamının üzerinden 23 yıl geçtiğini hatırlatarak, “O dönem doğanlarımız dahi bugün yetişkin bireyler oldu. Bir koca zaman… Acılarımız, hakikat ve adalet arayışımız hala taze. Hala yanıyor Madımak Oteli ve dostlarımızın ‘yardım edin’ çığlıkları kulaklarımızda çınlıyor hala. Sivas katliamının henüz hesabı verilmemiş olmasına rağmen katiller elini kolunu sallaya sallaya dolaşıyor” diye konuştu.

“Gelin 2 Temmuz’da alanlarda olalım” diyen Yıldız, sözlerini şöyle tamamladı: “Bütün demokratik kurumları, yaşama hakkına saygı duyan, ‘bütün katliamların hesabı sorulsun, hiçbir katliamın sorumlusu/sorumluları yargılanmadan bu defter kapanmasın’ diyen dostlarımız; sokaklar ve meydanlar katliamcı çetelerin değil, halk mücadelesi veren onurlu yurttaşlarındır. Sivas katliamı toplumun vicdanında bir yaradır. Gelin bu 2 Temmuz’da Sivas’ta ve Ankara’da buluşalım. Birlik olalım, güç olalım.” Açıklamanın ardından gruptakiler dağıldı.

Yavuz, Erdoğan olarak temsilini bulmuştur!

Herkes öykündüğüne, sevdiğine, örnek aldığına atıfta bulunur. Bizde cumhurbaşkanımız Yavuz dönemine atıfta bulunuyor. Kendisine Yavuz misyonu yüklüyor. Üçüncü köprünün ismi Yavuz Sultan Selim oluyor. Cumhurbaşkanı, başbakanlığı döneminde Çorum’a gittiğinde Ebu Suud efendiye övgüler dizerek onun takipçisi bir millet olduklarını söylüyor. Şimdi de Yavuz Sultan Selim köprüsünün açılışı 23 Ağustos’a denk getirilmek suretiyle kare tamamlanıyor. Yavuz’un Alevi katliamını başlattığı güne denk getiriyor. Çaldıranın yıl dönümüne denk getiriliyor. Mesajını net veriyor. Eski Osmanlının hangi mirasına sahip çıktığını, yeni Osmanlıcı olarak belirtiyor.

Onun için Alevi yerleşim yerlerinde gündeme gelen Suriyeli selefistlerin yerleştirilmesi meselesi mahallî değil, binlerce yıldır bu topraklarda hâkim olan bir zihniyetin yansımasıdır. Kendisine karşı gördüğü bir topluluğu ortadan kaldırmaya yönelik bir harekettir.

Maraş’ta Alevi nüfus bugün toplam nüfusun yüzde onuna tekabül bile etmemektedir. Buradaki Kürt Alevi nüfusu göçe tabi tutulmuştur. Sosyal ve siyasal olarak bölgeye etki yapacak bir güce sahip değildir. Buna rağmen hedef seçilmesi devletin ideolojik şekillenmesi ve tarihi düşmanlıklarıyla bağlantılıdır. Egemenlerin zihniyetiyle ilintilidir.

Bu bölgedeki Alevilerin varlığı tarihi bir mirasın temsilidir. Yavuza karşı direnişin kendisidir. Bunun içindir ki, Yavuz’a öykünen Erdoğan’ın da hedefindedir. Kendince Alevilerle bir hesaplaşmadır. Tarihi miras meselesidir.

Elbistan -bu bölge artık günümüzde Maraş olarak adlandırılmaktadır- Alevilerin vazgeçemeyeceği tarihi sosyal ve kültürel merkezidir. Deyişin, nefesin, muhabbetin beslendiği ana damardır. Binlerce yıllık mirasın atadan çocuklara aktarılması suretiyle günümüze taşıyan, bunun uğrunda binlerce yıldır katliamlara maruz kalan bir toplumsallıktır. Kürt’tür, Alevidir ve teslim alınamamış bir dağdır, Nurhak’tır, Engizek’tir. Dağların filozoflarıdır. Katliamlara maruz kalması, göç ettirilmesi ve sessizliği bu tarihi gerçekliği ortadan kaldırmamaktadır. Çünkü halen o topraklar üstünde bu gelenekten gelenlerin çocukları, torunları yaşamaktadır. Felsefeleri tüm Alevilere sirayet etmiştir. Cura çalmaktadır…

Onun içindir ki iktidarlar özellikle Yavuz Sultan’dan beri bölgeyi hedef haline getirmiştir. Büyük katliamlar yapmıştır. Bitirememiştir. Alevilerin, Kürtlerin kökünü bu bölgede getirememiştir. Cumhuriyet bu mirası devr alırken, üst üste katliamlar yapmıştır. Elbistan 1967, Pazarcık 1969- 1976 saldırıları bunun bir parçası olarak geliştirilmiş, 1978’de en ağır darbe vurulmuştur. Şimdi de son kalıntıları da ortadan kaldırmayı hedeflemektedir. Bilmektedir ki, bir kişi dahi kalsa bu tarihi geleneğin temsilcileri olarak, kendilerine katil yüzünü hatırlatacaktır.

Onun için Türk İslamcı ideolojik yapılanma, karşısında direnen tarihi ortadan kaldırmayı arzulamaktadır. Büyüğün, küçüğüne, etkilisine, etkisizine bakmaktadır.

Dönemsel olarak değişen saldırgan zihniyet, dünkü Yavuz, bugünkü Cumhurbaşkanı şahsında temsilini bulmuştur. Erdoğan tercihini net yapmıştır. Bu tercih Kürt ve Alevi düşmanıdır.

Bu anlamda kendi gerçekliğimize sahip çıkarak yol alacağız. Maraş, kimliği inancı ve sosyal politik tercihlerinde var olmaya devam edecektir. Bin yıllık geçmiş geleceğin direnişinin temsilidir, güvencesidir. Bu topraklarda binlerce yıldır tüm katliamlara rağmen var olmaya devam ettiysek, bundan sonrada var olacağız. Bu varlık meselesi artık sadece bölgeyle ilgili değildir. Tüm Alevilerin, Kürtlerin meselesidir. Direnmesidir.

Büyük Tacım’ın evinin yıkıntılarının da içinde bulunduğu Kızıl Kandil ve gasp edilen diğer topraklara kadar her alan bizi direnişe çağırmaktadır. Direnenlere, Allah eyvallah…

Canan Kaftancıoğlu yazdı: Biz de diktatöre diktatör diyeceğiz

Ey muktedir, daha doğrusu kendini muktedir sanan diktatör; bu ve benzeri tutuklamalarla iktidarını devam ettireceğine inanan sen, bu defa tongaya bastın ve Şebnem Korur Fincancı gibi bir ismi, Özgür Gündem Gazetesi’ne destek amaçlı bir günlük genel yayın yönetmenliğini gerekçe göstererek tutukladın. Korkutacağını sandın belli ki. Şimdi size öğrencisi, asistanı, meslektaşı olarak Şebnem Hoca’yı ve yaptıklarını anlatacağım. Nasıl faka bastığınızı da siz anlayın!

Yazacaklarım başta gazeteci Erol Önderoğlu ve yazar Ahmet Nesin olmak üzere günün muktediri tarafından mağdur edilmiş herkesin ortak özelliği aslında. Şebnem abla şahsında selam olsun her birine.

Bilmeyenler için; Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı adli tıp uzmanı, yılmaz ve yorulmaz bir insan hakları savunucusu. İstanbul Tıp Fakültesi öğretim üyeliği ve bir dönem anabilim dalı başkanlığının yanı sıra 2009 yılından itibaren de TİHV (Türkiye İnsan Hakları Vakfı) başkanı. Kurucusu ve yürütücüsü olduğu ulusal, uluslararası sayısız dernek, vakıf ve örgütte hak mücadelesi vermekte. Mücadelesinde daima hakkın ve haklının yanında olmuş mesleğimizin yüz akı olmayı başarmış ve terazisi daima doğru tartmışlardan.

Evveliyatını bilmekle birlikte asistanlığımın başladığı 1997 yılından başlayacağım anlatmaya.

İstanbul Tıp Fakültesi’nde ev sahipliği yaptığımız uluslararası “İşkencenin Önlenmesine Yönelik İstanbul Protokolü Çalıştayı”nda yakından tanımıştım kendisini. Havalimanından konukları taşımak dahil nefes almadan çalışır ve fırsat bulup kaytarmayı düşünürken O’nun yorulmazlığından utanır, dilimiz bir karış dışarıda koştururduk. İşkence olgularına uluslararası standartlarda tanı koymayı kolaylaştıran bu protokolü hazırlarken tutuklanmayı hak etmişti aslında. Devletin yaptığı ve büyük bir beceriyle gizlediği işkenceyi her yönüyle tanımlıyor ve tanı koymada biz hekimlerin işini çok kolaylaştırıyordu.

Hiç unutmam kürsüye geç gittim bir gün. Bizim kürsüde diğer kürsüler gibi imza föyü yoktu ve ben bu durumu suistimal etmiştim. Odasına çağırdı. Gülümseyerek “Benim için sorun değil ama benden sonra gelmiş olmak senin için sorun olmalı” diyerek hayatımın en büyük derslerinden birini verdi. Ertesi gün de bir demet çiçek getirmişti. Eğitim ve bir eğitimciye yakışanın en güzel örneklerinden biridir benim için. Yarım diplomalının iki dudağından çıkacak cümlelere göre akademisyenin kim olduğuna karar verilirken -nasıl akademisyen olunur?-un vücut bulmuş haliydi kendisi. Bizim gibi öğrenciler yetiştirmiş olması bile başlı başına bir tutuklanma nedeni.

Süleyman Yeter ve Baki Erdoğan’ın otopsisini yaparak işkenceyi ortaya çıkardığında da tutuklayabilirdiniz. Büyük bir ustalıkla yaptığınız işkenceyi aklı, bilimi sayesinde ortaya çıkarmış, vicdani ve cesaretiyle suratınıza korkmadan çarpmıştı gerçekleri. Nasıl oldu da gözünüzden kaçtı?

Yine bir gün, aldıkları onlarca raporda “Darp cebir izi yoktur” denilen Manisalı öğrencilerin işkence gördüklerini çok titiz bir çalışma sonrasında belgelemişti. Hafızam yanıltmıyorsa 11 öğrenciye rapor hazırlamış ve son gece kürsüde sabahlamıştık birlikte. Alın size bir neden daha.

Hangi birini anlatayım? Hayatını riske atıp boğuldu denilen Bahreyn’li gencin işkenceyle öldürüldüğünü nasıl açığa çıkardığını mı, gerçeği arayanın kim olduğundan ve kimliğinden bağımsız onlara daima gerçeğin ışığını tuttuğunu mu ve son olarak da 79 gün süren sokağa çıkma yasağının hemen ardından Cizre’ye giderek bir ön inceleme raporu hazırlamasını mı? Saymakla bitmez.

Tüm meslek yaşamında olduğu gibi Cizre’de de gerçeklere ışık tutmayı başardı. Karanlıkta bırakılmak istenen acı gerçeklere.. Elbette bir cezası olacaktı bu yaptıklarının.

Şebnem Hoca her yerde ve herkesin derdine yetişendi. Kürsüdeki kedimiz Hüsniye’yi veterinere götürmekten tutun, dünyanın herhangi bir yerinde toplu mezar incelemeye kadar uzanan geniş bir iş yelpazesi vardı. Bu derece çalışır ve bizleri şevkle çalıştırırken eğlenmeyi öğretmişliği de vardır. İş zamanı iş, eğlence zamanı eğlenceydi. İlk cadılar günü partisini Şebnem Hoca sayesinde deneyimlemiştim. Buradan ihbar edeyim bir yılbaşı arifesinde sıcak şarap yapmışlığımız ve bol kahkaha atmışlığımız vardır. Olacak iş mi tutukla gitsin!

Tutukladınız sonunda! Şebnem Hoca’yı bu şekilde susturacağınızı, bizlere korku salacağınızı sandınız. Yukarıda saydığım bir kaç örnek Şebnem Hoca hakkında bir fikir vermiştir. Bizler için ise Şebnem Hoca’nın öğrencileriyiz dememiz yeterlidir diye düşünüyorum. Ve bilin ki Şebnem Hoca ve diğer arkadaşlarımız cezaevinde değil olması gereken yerlerde oluncaya, sizler ise gitmemiz gereken yere yani cezaevlerine gidinceye kadar mücadele edecek, bıkmadan usanmadan, akademisyene akademisyen, gazeteciye gazeteci, diktatöre de diktatör diyeceğiz.

Dr. Canan Kaftancıoğlu
Adli Tıp Uzmanı
CHP PM Üyesi

Kaynak : Evrensel

Kazım Koyuncu Hopa’da mezarı başında anıldı

“Ben bir müzisyenim, ondan sonra bir Karadenizliyim, ama hepsinin ötesinde ben bir devrimciyim” diyen Kazım Koyuncu, ölümünün 11. yılında Hopa’da mezarı başında anıldı

 

“Ben bir müzisyenim, ondan sonra bir Karadenizliyim, ama hepsinin ötesinde ben bir devrimciyim” diyen Kazım Koyuncu, ölümünün 11. yılında Hopa’da mezarı başında anıldı. Hopa Meydanda buluşan Karadenizliler Kazım Koyuncu’nun Sugören’de ki anıt mezarına geçti. Koyuncu’nun ölüm saati olan 12.57’de saygı duruşuyla başlayan anmaya Trabzonspor Vira, Hopaspor Şehrin Azizleri ve Denizin Asi Çocukları taraftar grupları katıldı.

Kazım Koyuncu’nun ailesinin konuşmasıyla başlayan anmada Lazca konuşmalar yapıldı. Anmada Halkevleri adına konuşma yapan Kamil Ustabaş ”Bugün Kazım gibi olabilmek için direnmemiz gerek. Bugün Cerattepe’de direnenlerin yanı başında Kazım Koyuncu var. Onun şarkılarını söyledik horona durduk. Bugün Cerattepe’ye maden yapmak isteyen Mehmet Cengiz’in talanına, yağmasına karşı hep beraber Kazım olup direnecegiz”dedi. Anma yapılan konuşmalarının ardından sona erdi.

Hopaspor taraftar Grubu Denizin Asi Çocukları ise Hopa festival alanında saat 21.00’da Kazım Koyuncu’yu anmak için Karadenizli sanatçıların katılımıyla bir etkinlik düzenleyecek.

Sendika.Org

Fransa’da Aleviler demokrasi için yürüdü

Fransa’da bugün Aleviler demokrasi için yürüdü.  Fransa Strasboug’da bir araya gelen Aleviler Erdoğan’ı da protesto etti.

 

Türkiye’de laiklik, demokrasi ve eşit yurttaşlık için Strasbourg mitingi bugün yapıldı. Miting’de Fransa Alevi Birlikleri Başkanı Erdal Kılıçkata, Sivas’ta katledilen Muhlis Akarsu’nun kızı Pınar Akarsu ve Gazeteci Recai Aksu da yer aldı.

Çok sayıda kişinin katıldığı mitingde Maraş ve Sivas katliamları da unutulmadı. 2 Temmuz yaklaşırken de 33 aydın mitingde anıldı.

Alevinetcom

Ali Kenanoğlu Yazdı: Ramazan saldırıları ve Avrupa Birliği

Ali Kenanoğlu Evrensel gazetesindeki köşesinde “Ramazan saldırıları ve Avrupa Birliği”ni yazdı.

 

Sünni ve Şii Müslümanların oruç tuttukları ay olan ramazan ayında ritüel haline gelmiş birçok uygulama bulunmaktadır. Bunları, ramazan davulcusu, ramazan pidesi, iftar protokolleri, güllaç başta olmak üzere saymaya devam edebiliriz.

Son yıllarda ramazan ritüellerine bir yenisi daha eklendi; ramazan saldırıları. Bu saldırılar aslında yeni değil ama bu kadar meşru olarak ele alınması ve ülkeyi yönetenlerin, güvenlik güçlerinin saldırganları koruyup kollayıp, saldırıya uğrayanları suçlaması artık bu işi bir iki meczubun işi olmaktan çıkartıp meşru bir ramazan ritüeli haline gelmesine yol açmıştır.

Oruç tutmak bir ibadettir, ibadet ise inanan insanın inancı gereğince yerine getirdiği bir vecibedir. Hemen hemen her inançtan farklı gün ve farklı şekillerde oruç vardır. İlgili inanca inanan insan inancının gereği olan orucunu tutar veya tutmaz. O inanca mensup olmayan insanlar ise yani sizin inandığınız şeylere inanmayan insanların ise hiçbir şekilde bu tür yükümlülükleri yoktur, olamaz.

Şimdi siz inancınızın gereği oruç tutuyorsunuz, ibadetinizi yerine getiriyorsunuz, sizin gibi inanmayanlara da, “Niye biz oruçken siz oruç tutmuyorsunuz, yiyorsunuz, içiyorsunuz, eğlence yapıyorsunuz, piknik yapıyorsunuz” diyerek saldırıyorsunuz.

Hadi siz meczupsunuz, bu tür saldırıları olmayan aklınızla kendinizi kontrol edemeyerek o delirmiş halinizle gerçekleştiriyorsunuz, peki bu belediye başkanlarına, polislere, yargıçlara, kaymakamından valisine, başbakanından cumhurbaşkanına size ne oluyor kardeşim. Bu tür meczupluklara niye ses çıkartmıyorsunuz. Siz niye bu meczupları koruyup kollayıp saldırıya uğrayanları “suçlu, tahrikçi” ilan ediyorsunuz. Yoksa sizde mi diyeceğim ama dilim varmıyor!

Ramazan saldırıları olanca hızıyla sürüyor; her gün ramazan davulcusunun gecenin bir yarısı sessiz sokaklarda uykunuza dalmışken en güzel melodiyi bile kaldıramayacak vaziyette uyuyorken, o iğrenç gürültüsüyle kulaklarınızı tırmalayışı gibi devam ediyor. Kimisi bizi “hayvan” ilan ediyor, kimisi pikniğimizi basıp tehdit ediyor, kimisi eğlence mekanlarını, kimisi konser salonlarını, kimisi sokak ortasında sigara içenleri, kimisi lokantada yemek yiyenleri.

Çok yakında belediyelerin kurduğu ramazan davulcusu timleri gibi “ramazan saldırısı timleri” de kurulacaktır. Mevcut saldırılar karşısında belediye başkanlarının tutumlarına baktığımızda bu ihtimale de şaşırmamak gerekir.

Ülkemizde yaşayan Aleviler, Hristiyanlar, Ateistler ve bilumum Müslüman olmayanlar ritüel haline gelmiş olan bu saldırıların hedefi olurken ülkenin yetkilileri hâlâ saldırıya uğrayanları suçluyor ve saldırganları koruyorlar.

Ramazan saldırganlarını koruyanlar sonra da kalkıp “Bu Avrupa Birliği var ya, işte onlar bizi Müslümanız diye birliğe almıyorlar” diyerek hömkürüyorlar. İnsanlar haklı, sizi niye alsınlar ki; hadi ekonomik, politik tüm meselelerde uyum sağlasanız bile sırf bu yüzden yani sırf sizin bu Müslümanlık anlayışınız ve uygulayışınız yüzünden Avrupa Birliğine almazlar, almamakta da haklılar.

Önce siz ülkenizde bulunan ve sizin gibi inanmayan insanlara karşı saygılı olacaksınız, önce onların haklarını hukuklarını savunup bu tür meczup saldırılara karşı güvenliklerini sağlayacak ve saldırganlara gereken cezai işlemleri yapacaksınız. Ondan sonra kalkıp Avrupa Birliği’ne laf söyleyeceksiniz.

Karşınızdakiler sizin yüzde 50’nize benzemiyorlar, çünkü sizin yüzde 50’niz o ülkelerden her türlü inançsal ritüelini rahatça yerine getirirken Hristiyanların özel günlerinde de saldırıya uğramıyorlar.

Bilmem anlatabildik mi reis!

Madımak katliamı ile ilgili anma programı açıklandı

Sivas Katliamı ile ilgili anma programı açıklandı. 2 Temmuz günü Sivas’ta saat 12.00’de katliamın yaşandığı Madımak Oteli önünde anma yapılacak.
Sivas Katliamı’nın yıl dönümüne ilişkin anma programı açıklandı. Buna göre 2 Temmuz günü Sivas’ta saat 12.00’de katliamın yaşandığı Madımak Oteli önünde anma yapılacak. Ankara’da ise aynı gün saat 17:00’da Kurtuluş Kavşağı’ndan Kolej Medyanı’na yürünecek.

Alevi Bektaşi Federasyonu ve Pir Sultan Abdal Kültür Derneği, anma programını açıklamak üzere dün Mülkiyeliler Birliği’ndeki basın toplantısı düzenledi. Anma etkinliklerinin 12 Temmuz’a kadar devam edeceğinin duyurulduğu basın toplantısında konuşan Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Genel Sekreteri Bülent Kaya, Sivas’ta ölenlerin katillerinin halen ortaya çıkarılmadığını söyledi. Kaya, “Katiller bulunsun ve hesap sorulsun istiyoruz. Katliamın yaşandığı sırada çocuk olanlar bugün büyüdü ve katliamda ölenlerin isimlerini çocuklarına veriyor. Ancak adalet halen yerini bulmadı. Katliamdan dolayı eleştirdiğimiz devlet yapısı ise bugün halen devam ediyor. Tek adamcı AKP, devlet partisi oldu. Farklı kimlik ve sesler saldırıyor” dedi.

Kaya, Türkiye’de diktatörlük yaşandığını ifade ederek, “Sarayı ona zindana çevirmezsek, onun kan dökme hırsı daha çok artacak. Madımak’ın ateşi bugün Silopi, Cizre’de tütmeye devam ediyor. 2 Temmuz’da demokrasi cephesini, 2 Temmuz ruhuna uygun şekilde bir araya getirmeliyiz. Artık Aleviler örgütleniyor. Bu Yezid saltanatına karşı mücadeleyi büyüteceğiz” diye konuştu.

Açıklamaya, Sivas Katliamı’nda hayatını kaybedenlerin yakınları, Barış Anneleri, CHP ve HDP milletvekilleri de katıldı.

ANMA PROGRAM
12 Temmuz’a kadar sürecek anma programı ise şöyle:

* 25 Haziran günü, saat 16.00’da Batıkent Meydan’ından, Cemevi’ne yürüyüş düzenlenecek. Dikmen Ahmet Arif Parkı’nda saat 19’da anma etkinliği gerçekleştirilecek.

* 26 Haziran’da Keçiören 19 Mayıs Mahallesi Kapalı Pazar Yeri’nde saat 16.00’da konser sonrasında yürüyüş yapılacak.

* 27, 28, 29, 30, Haziran’da çeşitli panel ve etkinlikler düzenlenecek.

* 1 Temmuz’da Dikmen’de Mahsuni Şerif Parkı’nda konser düzenlenecek.

* 3 Temmuz’da, Mamak Yaşlılar Parkı’nda saat 18.00’de Çorum Katliamı anması yapılacak.

* 4, 5, 6 ve 12 Temmuz tarihlerinde ise katliamda yaşamını yitirenlerin mezarlarına ziyaretler gerçekleştirilecek.

 Kaynak: (Ankara/EVRENSEL)

Madımak’ın 23.yılı… Ne acımız bitti, ne de öfkemiz!

Madımak katliamının 23. yılı yaklaşırken acılar da, ölümlerde hiç unutulmadı. Kuşkusuz o anı yaşayanlar hiç ama hiç unutmadı. O yangından ağır yaralı kurtulan ve kardeşi Serkan Doğan’ı kaybeden Serdar Doğan o anları yazdı…

 

“göğ göğü tutmuşa benzer
yanmış tutuşmuş a kardaş
kanadı duymuşa benzer
uçar bir al kuş a kardaş”
30 haziran 1993 akşamı bütün aile yemekteyiz. Az sonra Pir Sultan Abdal Derneği önünden otobüsler hareket edecek; bir otobüste sanatçı-yazar- şairler; diğerinde tiyatro-semah-gençlik komisyonu üyeleri biz gençler.
Pir Sultan oyununda musahip Ali babayı oynayan Serkan; bir an önce derneğe gidip son hazırlıklarını yapmak istiyor ama babam ile anam, o son akşam yemeği süresini biraz daha uzatmak istiyorlar; sanki bunun son akşam yemeği olduğunu bilir gibi… Sanki onu; Serkan’ımı bir daha görmeyeceklerini biliyor gibi… Sanki gidişini unutturmak ister gibi… Serkan yemeğini bitirdi; annemin “az daha al, bir tabak daha ye” baskılarına aldırmadı. Babamın; “yola gideceksin, yol da belde bişey bulamazsın… ye… az daha… gitmeseniz…” “baba, az sonra otobüsler kalkacak, gitmeseniz ne demek? musahibi olmadan Pir Sultan ne eder oyunda, semaha kim çıkar, kaset-kitap satışını kim yapar” dedi Serkan ve her sofradan kalkışında yaptığı gibi, bir ekmeğin burnunu koparıp, ağzına tıkıştırdı…
Tabaklarca yese de, şişse de; illaki o parça ekmeği koparacak, parmağıyla zorlayarak ağzına tıkacaktı. Bazı bazı çaktırmadan yapıyorum o hareketi. Herkese dokundu Serkan, öptü, sarıldı, elini omzuna attı filan… Vedalaştı, sessiz, içinden, samimi, ürkütmeden… Gidip çantasını aldı odamızdan; “abi ben dekor-kostüm kontrolü yapacağım, dernekteyim, gelirsin” dedi. Sofrada hepimiz onu izliyorduk; “hadi, hakkınızı helal edin” dedi… Hakkınızı helal edin… Babam öfkelendi, ayağa kalkıp, evin kapısını kilitdi. “Gitmiyorsunuz” dedi, kapının önünde durdu. Ben araya girdim; “yahu baba lafın gelişi söyledi, yol gideceğiz” o kadar dediysem de babamın yüreğine o dakka düşen kora engel olamadık.
“göğneğimiz mintanımız
uğruya düşmüş canımız
candan akar kanlarımız
benzer vurulmuşa kardaş”
2 temmuz akşamı düşen o ilk kor, bitimsiz bir acının yangını olarak büyüyecekti. Gitmezsek bütün program bir birine girer, semah, tiyatro ve diğer görevler aksar falan-filan; babam, kapının kilidi açtı; ama kendi yüreğine ve diline kilit vurarak… Serkan’ımı o cehennemde bırakıp döndükten sonra, acaba açtırmasaydım mı diye hep sordum kendime… Babam hiç lafını bile etmedi; beni yeniden bulmanın hatrına belki de… Madımak katliamından yıllar sonra çekilen “babam ve oğlum” filimini izlemek için sinemaya giderken, hiç ağlamayacağım diye söz vermiştim kendime, ne olabilir ki beni ağlatacak? Evet, herkes hıçkırıklar içinde çıktığını anlatıyordu… Yine yanılmıştım; Çetin Tekindor’un; “burda dureydim böyle, tam burda, böyle golleyimi açeydim iki yana. tuteydim onu, tuteydim onu ben, getme diyeydim… Getme Sadık… On beş sene evvelsi, dureydim böyle Nuran, tuteydim Sadık’ımı… Sarılaydım böyle evladıma, getme diyeydim…- gitmez idi o vakit… kalırdı… ağzım dilim lal olaydı get diyen dilim gopeydi… benim yüzümden… benim yüzümden… benim yüzümden… Sadık Sadık… sadık…”

“süzülmüş can solmuş yüzün
durgun sulardan durusun
yanın düşmüş yorgun musun
gel yaslan kardaşa kardaş”
Tiradını okudu-oynadı, ağzım-dilim lal oldu; elim- ayağım-kanım çekildi; koca bir yumruk boğazıma oturdu ki; nefes alamıyorum… Ağlamak denmezdi benimkine, kimse de anlamazdı ya sebebini… Yılların iç sıkıntısı, gırtlaklanan bir dana sesiyle benden ayrılıyordu… İkinci defa izleyemedim… Otobüslere bindik, arkadaşlardan biri hemen açık olan teybi kapatıp, hareketli bir türküye başladı… Atacağımız adımlar sınırlı olsada, otobüsün koridorunda bir aşağı-bir yukarı halay çektik… Sevindik, eğlendik, coştuk, yorulduk… Serkan bağlamasını çıkarıp yeni öğrendiği türkülere başladı, bütün dostlarda eşlik ediyordu… “erken öleceğiz seninle biz, sabahtan önce öleceğiz” bir diğeri; “ başımda br sevda döner, ben yanarım kül olurum”… Onlar yandı; biz kül olduk… Yok olayları anlatmayacağım; o güne dek söyleyeceğim son söz; Serkan; 19 yaşındaki kardeşim-sırdaşım-dostum; bana emanet olanı, ben yanındayım diye “güven” duyularak teslim edilen emanetimi Madımak cehenneminde bırakıp geldim, emanetime sahip çıkamadım… Bu dert tek başına yeter bana…

“yürür müyüm durur muyum
çürür müyüm kurur muyum
sensiz kendim bilir miyim
döndüm ben bir düşe kardaş”
1 ve 2 temmuz’da ne olduğunu herkes bizim kadar biliyor… Şimdi Gezi-Taksim-Kızılay-Konak-Hatay-Dersim ve pek çok ilde olan direniş karşısında ,Erdoğan’ın dediği gibi “destan yazan polis” o günde destan yazdı… Polis kayıtlarına göre 20 bin kadar olan siyasal islamcı faşistin yürümesine, gaz bidonlarını elden ele taşımalarına, ilkin arabalarımıza, sonra bizlere gaz dökerek yakma girişimlerine ve başarılarına, katliamdan sonra bir kısmının Malatya, Erzurum, Kayseri, Elazığ’a bir kısmınında yurt dışına kaçmasına “sessiz” kaldı… Korktuğu için değil, taraf olduğu için… Aynı emniyet, “müslümanlar” adlı katliam bildirisinin kendi faksından etrafa yayıyordu…

“ocağımız engin yanar
acı yanar ağu yanar
ölmez ölümün uğuldar
dağa kardaş taşa kardaş”
Bugünlerde bize her sokakta sıkılan kimyasal gaz ve tomalı su takviyesi, o günlerde akıllarına bile gelmedi, katillere, katliamcılara “fiske” bile vuramadı… Otelden gördüğümüz bir görüntü herşeyi açıklıyordu. Normal olan; polisin göstericilere yüzünü dönmesi ve engelleyemeye çalışmasıyken, Madımak önündekiler göstericiler arasında; Madımak’ı izliyor, katilleri yüreklendiriyorlardı… O günden beri “destansı tarih yazmaya” devam ediyor polis… Ethem kardeşimizi vuran “kiralık katili” salarken; tomanın önünde dururken fotoğrafı var diye; pırıl pırıl dört genci, savcılık kararı ile gözaltına aldı devlet … Sivas’ı yakanlarında onlarca fotoğrafı vardı, Ethem’i vuran korkağın da video ve fotoğrafları… Hem o çocuklar; polis daha fazla kişinin canı yakmasın diye önünde duruyordu o zırhlı araçların, evet güçlüydüler, dim dik durdular ama elleriyle tahrip edecek kadar güçlü değildiler… 23 yıldır; taşları bağlayıp, “köpekleri” salmaya devam ediyorlar. 29 Haziran 2016 sabah dokuzda, Madımağın bilmem kaç bininci duruşmalarından biri var…
Madımak’ın 23.yılı… Ne acımız bitti, ne de öfkemiz… Bitmesine de izin vermiyorlar. 23 yıldır öldürmeye devam ediyorlar. Gazi’de, ‘Hayata Dönüş’ operasyonlarıyla cezaevlerinde, Ulududere’de, Reyhanlı’da, Gezi direnişi için Kızılay’da, Hatay’da, İstanbul’da öldürüyor… Suruç’da… Ankara garında… kör ediyor, sakat bırakıyor, fişliyor, gözaltı ve tutuklamalarla püskürtmeye çalışıyorlar.
Biber gazı, kimyasal tomalı su, plastik ve gerçek mermilerle, evlere düşen ateşle her yer Madımak, her yer yangın yeri aslında.
23 yıldır göremiyorum seni… Sesini unutmuyorum, ama unutmaktan korkuyorum… Gülüşün her dem aklımda… Ben de saklı, belki bu yüzden gülemiyorum… Seni çok özledim kardaş. 23 yıl ne ki? Daha dün gibi…

“sen bir özgürlük gülüsün
anadolu türküsüsün
al bir atsın süzülürsün
dağlara taşlara kardaş ‘”…

Alevilerden Bakırköy Belediyesine tepki

Alevi Kültür Dernekleri Bakırköy Şubesi çağrısıyla, Cumhuriyet (Özgürlük) Meydanı’nda Bakırköy Belediyesi’nin Alevi kurumlarını yok sayan yöneticileri olduğu iddia edilerek, inançlarına karşı yapılan hakaretleri kınayan bir basın açıklaması yapıldı.

 

Alevi Kültür Dernekleri Genel Başkanı Doğan Demir, Alevi Bektaşi Federasyonu Genel Başkanı Baki Düzgün, 2. Bölge Disk Şube Başkanı Adil Çiftçi’nin yanı sıra, Haziran Hareketi, SYKP Partisi, Dev-Lis, Çamlık Forum Üyeleri ve bazı CHP’li parti üyelerinin de katıldığı eylemde, Alevi Kültür Dernekleri Bakırköy Şube Başkanı Hakan Kurudere basın açıklaması yaptı.

ALEVİLİĞE HAKARET EDEN YÖNETİCİYE ÖDÜL!

Geçtiğimiz yıl Aleviliğe hakaret eden yöneticilere, Bakırköy Belediyesi’nce düzenlenen Alevi Halk Ozanı Muhlis Akarsu’yu Anma Gecesi’nde ödül vermesinden büyük üzüntü ve öfke duyduklarını belirten Kurudere, imkansızlıklar içinde hizmet vermeye çalıştıkları dernek şubeleri için de “Aleviliği buradamı yaşatıyorsunuz” diyerek yine belediye yetkilisi bir kişinin alay ettiğini söyledi.

HZ. ALİ’NİN RESMİNE DAHİ TAHAMMÜL EDEMEYEN YÖNETİCİ!

“Bizler sessiz kalmayacağız, bunu da onların yanına bırakmayacağız” diyen Kurudere, Alevilerin sorunlarına kulak tıkayan, görmezden gelen kim olursa olsun, kendilerinin de onları görmezden geleceğini ifade ederek, Muharrem ayı nedeniyle resim sergisinde Hz Ali’nin resmine dahi tahammülü olmayan yöneticileri de ifşa edip, hesabını soracaklarını söyledi.

RİYAKAR BELEDİYE YÖNETİMİNİ KINIYORUZ!

Kurum başkanlarına kapılarını kapatanlara günü geldiğinde kendilerinin de kapılarını kapatacaklarını belirterek açıklamalarına devam eden Kurudere, ‘size tahsis edebileceğimiz yer yok’ diyerek Alevi örgütlerine kapılarını kapatıp, diğer dernek ve vakıflara yer tahsis eden, riyakar bir belediye yönetimini kınadıklarını söyleyerek, tüm bu olup bitenlerin hesabını mutlaka soracaklarını belirtti.

BUNLARI SİCİLİNİZE YAZIYORUZ!

Ayrıca geçmiş döneminde Pir Sultan Abdal Canlar Derneği’ne, Sivas Madımak anmaları için otobüs istediklerinde ‘benim için mi öldüler’ diyen kişinin hala görevinin başında olmasını da insanlık suçu olarak gördüklerini söyleyen Hakan Kurudere, “Aleviler artık birilerini sırtında taşımaktan bıktı. Bu kadar nankör, bu kadar vefasız olmayın. Bunları sicilinize yazıyoruz, günü geldiğinde önünüze koyacağız. Belediye yönetimini bir kez daha uyarıyoruz. Ya siz gerekeni yaparsınız, ya da biz gerekeni yaparız” diyerek konuşmasını bitirdi. Basın açıklamasının ardından sırasıyla konuşan Alevi Kültür Dernekleri Genel Başkanı Doğan Demir, Alevi Bektaşi Federasyonu Genel Başkanı Baki Düzgün ve 2. Bölge Disk Şube Başkanı Adil Çiftçi yapılan yanlış uygulamaların her zaman karşısında olacaklarını belirtti. Bakırköy Belediyesi tarafından işten çıkarılan ve meydanda açılan direniş çadırında 16 gündür eylem yapan işçilere de destek olduklarını söyleyen katılımcılar, yakında konuyla ilgili de bir basın açıklaması daha yapacaklarını söyledi.

Kaynak: Selvi Sarıtaç/Yaşam Gazetesi