Ana Sayfa Blog Sayfa 6284

EMEP: Madımak katliamı bir tarih değildir

Madımak katliamının 23. yılında Türkiye ve Avrupa’dan açıklamalar gelmeye başladı. EMEP genel başkanı Selma Gürkan yazılı bir açıklama yaparak “Madımak katliamı bir tarih değildir” dedi.
Selma Gürkan yaptığı yazılı açıklamada şunlara değindi: “23 yıl önce Sivas’ta Pir Sultan Abdal şenliklerine katılmak için kentte bulunan aydınların kaldığı Madımak Oteli ateşe verilerek sebep olunan katliam sadece o zamanın Türkiye’sinin resmi değildir. Madımak yangının bir an önce söndürmek için harekete geçmeyen, 35 aydının göz göre göre ölmesine seyirci kalan, otel önünde birikerek tezahürat yapanlara “öfkeli vatandaş” kategorisinde hoşgörü gösteren, yıllarca süren dava boyunca delil karartan, faillerin kaçmasına göz yuman siyaset biçimi bugün de hüküm sürüyor. Bu siyaset temize çekilmedikçe Madımaklar yanmaya, ülke karanlıkta kalmaya devam edecek.

Madımak; Dersim, Çorum, Maraş katliamı ile süren zincirin halkalarından biridir. Ne ilktir ne son olmuştur.

Cumhuriyet dönemi boyunca süren tekçi ulus inşa sürecinin bir parçası olarak bu ülkede yaşayan halklar her zaman bir kıyıma maruz kaldılar. Sivas Katliamı ile hedef alınan Aleviler ve aydınlar üzerinden bütün ülke halkına gözdağı vermek amaçlanıyordu. Ön planda kibriti çakan lümpen-gerici grupların yer aldığı katliamdan dönemin bütün siyasi güçleri sorumludur.

Madımak özel harp taktiğinin bir unsuru olarak 90’lı yıllardaki tabloyu tamamlayan bir rol oynadı.

Bugün de bir yandan Kürt kentlerine yönelik saldırılarla diğer yandan Batı’da neredeyse ayda bir patlayan bombalar sayesinde 90’lı yıllardaki yangının devam ettiği görülüyor. Hükümetin gerici dış politikasının doğrudan sonucu olarak o gün Madımak’ı yakanlar bugün havaalanlarında, mitinglerde, otobüs duraklarında canlı bomba olarak kendini patlatıyor.

Madımak yangını asla tarih olamamış; o gün açılan yara bugün derinleşmiştir.
Bir daha asla olmaz dediğimiz insanlık suçlarının misliyle işlendiği günümüzde Madımak kendisini sürekli hatırlatmaktadır.

Yanmaktan, yakılmaktan, katliamlara maruz kalmaktan emekçiler ancak birleşik bir mücadele yürüterek kurtulabilir. İnsanları diri diri yakarken kılını bile kıpırdatmayan gericiliğin, buna politikalarıyla yol açan rejimin, kibriti el altından uzatan para militer güçlerin dize getirilmesi ancak bu yolla mümkündür.
Sivas Katliamını unutmayacağız, unutturmayacağız.”

Alevi katliamları ve devletin derin hafızası

MURAT IŞIK

Yaşadığımız coğrafyada katliam, sürgün ve kültürel soykırım politikaları, Alevilerin adeta kaderi gibidir. Ve her halde yeryüzünde yılın on iki ayını ölülerine ağıt yakarak geçiren bir başka toplum yoktur.

Ancak kendilerine yönelen kırım katliam politikalarından ne kadar ders çıkardıkları da üzerinde durulması gereken bir başka husustur.

Kerbela’da Emevi’lerle başlayan Alevilere yönelik katliam siyaseti, sonraki süreçlerde Selçuklular, Osmanlılar ve Cumhuriyete kadar aralıksız devam etmiştir.

Devletin Alevi hafızasını anlamak için; Yavuz Selim’in Şeyhülislamı Müftü El Hamza’nın, yada Kanuni döneminde Ebussuud Efendi’nin Alevilerle ilgili verdiği fetvalara bakmak yeterlidir.

Oluşturulan tarihsel bellek, Alevileri düşman ve katli vacip gördüğü için, Aleviler devlet için hep katli helal, tasfiye edilmesi gereken unsurlar olmuşlardır.

Müftü El Hamza’nın; “Kızılbaşlar kafir ve dinsizdirler ve de her kimse ki onlara uyup o sapık dinlerine razı ve yardımcı olursa, onlar da kafir ve dinsizdirler. Bunları öldürüp toplumlarını darmadağın etmek tüm Müslümanlara vacip ve farzdır…” fetvası, on binlerce Alevi canın katli ile sonuçlanmıştır.

Ebussuud Efendi, Anadolu’da Türkmen Alevileri “Kızılbaşların canları, malları helâldir, onlarla savaşırken ölmek şehitliğin en yücesidir” fetvasına, Erdoğan’nın alanlarda hamaset olarak dile getirdiği bilinmektedir.

Nitekim Muaviye’den, Yavuz Selim’e, Kemalist rejime kadar Alevi algısında her hangi bir şey değişmediği gibi, Kemalist rejim Yavuz döneminin bir prototipi gibidir.

Zira Devletin Alevi politikasını anlamaya yardımcı olacak bir başka gösterge, Cumhuriyet dönemi müfettiş raporlarıdır. Ki konuyla ilgili dönemin devlet bürokrasisinin yazdığı çok sayıda rapor bulunmaktadır. Bunlardan en çarpıcı olan rapor Mülkiye Müfettişi Hamdi Bey ve Fevzi Çakmak raporlarıdır.

Hamdi Beyin 1926’da hazırladığı raporda “Dersim(in), Hükümet-i Cumhuriyet için bir çıban…” başı olduğunu ve “Bu çıban üzerinde kat-i bir ameliye yapılma(sının)…” şart olduğunu söylemiştir.

Fevzi Çakmak ise raporunda; Dersimlilerin okşanmakla kazanılamayacağını, silahlı kuvvetlerin müdahalesinin Dersimli’ye daha çok etki edeceğini bildirmiştir.

Öte yandan Dersim Rea Haq Alevileri üzerine İsmet İnönü, Celal Bayar, Fevzi Çakmak, Şükrü Kaya, Mahmut Esat Bozkurt ve İbrahim Tali Bey’in hazırladıkları raporlar, “Te’dip, Tenkil, Tehcir, Tasfiye” gibi coğrafyanın etnik ve inançsal farklılıklardan arındırılmasını öngördüğü bilinmektedir.

Alevilere ve diğer etnik inançsal farlılıklara karşı devletin derin tarihsel hafızasında her hangi bir değişme olmadığı gibi, Cumhuriyet döneminde bu politika Dersim Rea Haq Aleviliğine karşı; ulusal, dinsel, inançsal ve kültürel tasfiye ve asimilasyona dönüşmüştür.

Zira tarihsel bütünlük içerisinde bakıldığında Yavuz Selim’in Şeyhülislamı Müftü El Hamza’nın Alevilere bakışı ile Kemalistlerin bakışı bire bir aynıdır.

Son kırk, elli yıllık tarihe bakıldığında Malatya, Çorum, Sivas, Maraş, Gazi katliamları Emevi zihniyetinin, Müftü el Hamza yada Ebussuud Efendi zihniyetinin bir devamı günümüzde inceltilmiş hali olduğu görülecektir.

Şark islahat planları, iskan kanunları; Kürt-Alevi nüfusun tasfiyesi ve etnik arındırma, zenginliklerin el değiştirmesi ve yeni yetme sermayenin oluşturulması maksadıyla hazırlanmıştır.

Malatya, Çorum, Sivas, Maraş katliamlarında bu planlar harfiyen uygulanmıştır. Aleviler önce “Tenkil” yani kırıma uğratılmış, tüm zenginliklerine el konulduktan sonra “tasfiye” edilerek zorunlu göçe tabi tutulmuşlardır.

Bilindiği gibi Malatya’da, Çorum, Sivas; Maraş’ta alevi nüfus azınlığa düşürülmüş, tüm zenginlikleri el değiştirmiş ve yoksullaştırılmış, mülksüzleştirilmişlerdir.

Ancak altı çizilmesi gereken bir başka husus, Koçgiri, Dersim, Malatya, Sivas, Maraş katliamları Kürt halkının özgürlük ve hak taleplerinin geliştiği süreçte gerçekleştirilmesidir.

33 Alevi canın yakıldığı Sivas katliamı, Alevilerin-Kürt özgürlük hareketiyle bağının kesilmesi amacıyla hayata geçirilmiştir.

Yine yakın tarihimizde 28 Mayıs 1980’de başlayan ve Temmuz ayına kadar süren Çorum Katliamı benzer bir tasfiye planının parçasıdır.

Son zamanlarda Alevi coğrafyasına yapılmak istenen kamplar, yürütülen asimilasyon politikaları, Alevilerin nasıl sinsi bir planla karşı karşıya olduğunu göstermeye yetmektedir.

Özcesi; Alevi düşmanlığı bir devlet zihniyeti olarak var olagelmiştir. Alevi halkları devletin derin hafızasını parçalayacak bir örgütlülüğe ve varlıklarını koruyacak meşru müdafaa kanallarına ve doğru ittifak anlayışına sahip olması elzem hale gelmiştir.

Yoksa yaslı bir toplum olmaya devam edeceğiz.

Murat IŞIK

15-06-2016

Türkiye’de Sürekli Faşizm Vardır

 

Türkiye kana doymayan, tek kişinin belirleyiciliğindeki despotik yönetimin sultasında toplum olma özelliğini kaybediyor. Faşizmin kurumsallaşması diyebileceğimiz bu gidişat, Erdoğan ve yeni müttefikleri eski derin devletçiler eliyle hayata geçiriliyor.

Toplumun değiştirici ve dönüştürücü gücü olması gereken muhalif kesimler ise hem güçsüz, hem dağınık, bunu bilen Erdoğan fırsatı kaçırmayarak toplumsallığa ve kendisine karşı direnen veya direnmeye çalışan tüm kesimlere saldırılarını sürdürüyor. Her faşist lider gibi, aklın ve mantığın sınırlarını zorlayan, bu da yapılamaz diyebileceğimiz tüm saldırıları kendisine oy verenler de dahil, toplumun ezici çoğunluğunu bile hiçe sayarak yapmaya devam ediyor.

Her faşist yönetimde olduğu gibi Türkiye’de de aslında toplumun geniş bir kesimi rahatsız. Ancak toplumsal duyarsızlığın, korkunun, yolsuzlukların tavan yaptığı bir toplumda, aklın yolunu aramak boş bir çabadır.

Doğru bakıldığında görülecektir ki; Erdoğan’ın bu despotik aklını yitirmiş saldırgan kişiliği giderek daha fazla deşifre olmuş durumda. Kapalı kapılar ardında Erdoğan’dan ve kurduğu faşist rejimden kurtulmak isteyenler giderek artıyor. Ancak doğru bir öncülükten yoksun örgütsüz, dağınık toplum istendiği gibi harekete geçemiyor. Dördüncü kuvvet sayılan yandaş medya aracılığıyla büyük bir bastırma ve susturma yaşanıyor.

Türkiye toplumu yanı başında Kürt kentleri yerle bir edilirken kılını kıpırdatmıyor. Toplumun öncüsü geçinen muhalefet partileri somut bir adım atmaktan, direnmeden acizler. Sistem aslında tüm düzen partileri ve STK’larıyla, Kürt özgürlük hareketini ve cılız devrimci-demokratik hareketi dışında tutarsak eylem birliği içindedir. Ergenekoncular, Ülkücüler ve Alperenler ile ittifaka girerek iktidarını sürdürmeye çalışan Erdoğan’ın karşısında güçlü bir muhalefet bulunmuyor. Erdoğan gücünü rakiplerinin güçsüzlüğünden alıyor aslında. Elbette bugün Erdoğan ne kadar güçlü görünse de, aslında baş aşağı bir gidişatı bulunuyor. Kendisi dünün derin devletçilerine sığınmıştır. Bu ittifak bozulduğu gün o yok olacaktır. Artık iktidar kontrolü derinlerin eline geçmiştir.

Bizim için faşizm sadece AKP faşizmi değildir. Türkiye devletinin kurucu hamurunda bu ideoloji bulunmaktadır. Zaman zaman gerilese de, bu tekçi zihniyet sistemi hep değişime ve dönüşüme direnmiştir. Erdoğan çözüm sürecine son verirken aslında ittifak güçlerine verdiği sözü yerine getirmiştir.

Faşizm Nedir, Faşist Kime Denir?

Faşizm bir milleti ya da ırkı homojen veya organik bir birlik olarak yüceltip diğer tüm kavramlardan üstün tutan aşırı sağ bir ideolojidir. Ortaya çıkış koşulları bir ülkenin düşüş ya da yok oluş sürecinde gerçekleşir ve halkta milliyetçilik daha da ötesi ırkçılık gazıyla yeniden bir doğuş miti oluşturur. Tıpkı T.C’nin kuruluşunda ve daha sonraki süreçte ortaya konan tekçi zihniyete dayalı ırkçı Kemalist ideoloji gibi.

Faşizm iktidar gücünü elde etmek için bir kitle hareketi başlatmayı hedefler. Hem bir ideolojik hareket olarak, hem bir rejim olarak faşizm kitle organizasyonlarını toplumu kontrol altında tutma aracı olarak kullanır. Yarattığı bu organize şiddetle bütün muhalefeti baskı altına alır. TC tarihinin tüm iktidarlarının yapmaya çalıştığı ve zaman zaman darbelerle de alenileştirdiği tam da budur. Özellikle günümüzde iktidarın yaratmaya çalıştığı da budur.

Yine faşist iktidarlar veya partiler ideolojilerini yaymak için okullarda tamamen ezberci bir eğitimle tek tip insan yetiştirmeyi hedef alır. TC tarihi bunun sayısız örnekleriyle doludur. Bugünkü iktidarın bunu sınırları zorlayan, adeta toplumu cahil üniversiteliler ve cahil akademisyenler haline getiren uygulamaları ile en uç örnek olmaktadır.

Faşizm toplumda belirli kesimleri düşman ilan eder, sistemin bütün pisliklerinin sebebi olarak onları görür ve suçu onların üzerine atar. Ergenekon, Balyoz vs operasyonları, KCK operasyonları ve Paralel Yapı adı altında Fetullahçılara yönelik operasyonlar, Geziyi karalama, Kürt Özgürlük hareketini, Türkiye devrimci-demokratik hareketini karalama ve bunlara karşı sürdürülen operasyonlar ve tutuklananların suçlandığı iddianameler bu faşist tutumun en belirgin özelliklerinden bazılarıdır.

Faşizm her durumu izah etme adına komplo teorileri üretir. Bu söz konusu sözde düşman kesimlerin temizlenmesinden sonra ülkenin eski parlak günlerine kavuşacağını iddia eder.

Faşizm; genellikle ekonomik çöküntünün, enflasyonun ve toplumda geçim sıkıntısının yoğun olduğu zamanlarda ortaya çıkar.

Bir devlet hem faşist, hem de cumhuriyetçi olabilir. Faşizm sadece bir diktatörlük veya tek kişi diktatörlüğü değildir. Öyle faşist ülkeler olmuştur ki, orada hem düzenli seçimler yapılmış, hem de kendini halka seçtirmiş diktatörler olmuştur.

Mustafa Kemal’den başlayarak Türkiye’nin hemen tüm liderleri sözde seçimle iktidara gelmiştir. Özellikle de 1940’lardan sonra çok partili sistem vardır. Ama en azından üç askeri darbe gerçekleşmiş ve hemen tüm sol kesimler özellikle de 12 Eylül darbesini faşist bir darbe olarak adlandırmıştır. Ama her nedense bu darbe ile asla hesaplaşılmamış olunsa da; sonrası iktidarlar bir türlü faşist olarak adlandırılamamaktadır. Oysa hala 12 Eylül faşist anayasası yürürlüktedir. unutulmamalıdır ki, bu halkın yüzde 90’lardan fazlası da bu faşist anayasaya evet oyu vermiştir.

Kısacası faşist ülkelerin illa da diktatörlükle yönetilmesi gerekmez. Seçim sistemi ile varlığını sürdüren faşist ülkeler de olabilir. Tıpkı Türkiye’nin olduğu gibi. Türkiye faşizmi de içinden çıkıp gelinen toplumsal gerçekliklerden ötürü kendine özgüdür. Tıpkı Alman faşizmi, İtalyan Faşizmi, Franko faşizmi dendiği gibi Türkiye’nin faşizmi de kendine hastır. Adı da Türk ırkçılığına dayanan, tek millet, tek dil, tek din ve tek devlet ideolojisine dayanan sürekli bir faşizmdir. Kısacası Türk tipi faşizmdir.

Başta demokrasi kavramını ele alalım; demokrasi bilimsel anlamıyla, özgür bireylerin özgür iradeleriyle oluşturduğu toplumsal ve siyasal sistemin adıdır. Bu gün siyasal iktidarın yaptığı gibi, demokrasiyi yalnızca demokrasinin olmazsa olmazlarından olan seçime indirgerseniz, özgür iradeyi yok ederseniz, buna demokrasi denmez, denemez; seçim her yerde vardır, ama demokrasiyi özgün kılan özgür iradedir. Oy kullanan kişi özgür iradenin ne anlama geldiğini bilmiyorsa, haklarının ve yükümlülüklerinin ayırdına varamamışsa, o toplumda özgür iradeye dayanan bir demokrasiden söz edilemez.

Elbette bir toplumda cahil, okumuş, okumamış vardır; ancak sağlıklı bir toplum yaşamını belirleyen ağırlıkla haklarını, yükümlülüklerini bilen ve koruyan özgür bireylerdir.

Bireyin oluşması ise, ekonomik, sosyal, siyasal yaşamın gelişmişliğine, bilimsel ve laik eğitime bağlıdır. Çünkü bireyler, eğitilerek, yetiştirilerek, ekonomik, sosyal, siyasal yönlerden örgütlenip faaliyette bulunarak, hak ve özgürlükler için mücadele ederek, hakların ve yükümlülüklerin ayırdına varabilir. Bu nedenle, bilimsel laik eğitim, örgütlü toplum, halkın ve ülkenin ekonomik, sosyal ve siyasal gelişimi için yaşamsal öneme sahiptir.

Faşistler kendi uluslarını; milli camianın kitlesel seferberliğini teşvik eden totaliter bir devlet yoluyla bütünleştirmeyi amaçlarlar. Liberalizme, demokrasiye, sosyalizme ve komünizme karşıt görüşlü faşist hareketler; kuvvetli bir öncüye bağlılık ve aşırı milliyetçilik ile militarizme verilen ehemmiyet gibi ortak özelliklere sahiptir.

Faşizm, siyasal şiddeti, savaşı ve emperyalizmi; ulusal amaçlarına erişmek için bir araç olarak görür ve güçlü ulusların, daha güçsüz ulusların yerine geçerek topraklarını genişletmeye hakkı olduğunu ileri sürer.

Faşizm; bu ideolojiyi bir dünya görüşü olarak benimseyen İtalyan öncü Benito Mussolini’nin 1922’de İtalya’da iktidara gelmesinin hemen peşinden, Mussolini iktidarı döneminde, İtalya’da resmi ideoloji olarak yürütülmüştür. Kısa müddet içerisinde genel manasıyla baskıcı, otoriter rejim anlayışını tasvir eder bir nitelemeye dönüşmüş ve nasyonal sosyalizm başta olmak üzere, anti-demokratik ve otoriter ideoloji ve yönetim sistemlerinin tamamına halk tarafından verilen genel bir isim halini almıştır.

Kavramın orijini Antik Roma yöneticilerinin geniş hükümet yetkisini sembolize eden ucunda balta bulunan bir çubuk demetinin isimi olan Latince fasces sözcüğünden ileri gelir. Aynı sembol daha sonraları Fransız Devrimi esnasında Aydınlanma manasında, halkın elindeki devlet gücünü temsil etmek üzere kullanılmıştır. Mevzubahis simge birtakım değişikliklerle 1926 senesinden itibaren İtalya’nın resmi devlet sembolü olmuştur. Sembolün üçlü manası, başka bir deyişle devlet gücü, halk mülkiyeti ve birliktelik Mussolini’nin propagandasında kullanılmıştır.

Faşizm, baskıcı rejimleri tanımlamak için kullanılan genel bir terim olmadan önce, asıl olarak İtalyan milliyetçiliğini temsil eden bir ideoloji olarak ortaya atılmıştır. Ancak kendisiyle eş vakitli olarak ortaya çıkan nasyonal sosyalizm ve falanjizm gibi akımlar da emel ve uygulamalar itibariyle bir İtalyan ideolojisi olan faşizme yakın oldukları için faşizme bağlı politik hareketler olarak tanınmışlardır. Aşırı milliyetçi ve anti-komünist bir hareketin İtalya dışında “faşist” olarak nitelenmesinin ilk örneği Avusturya’da görülmüştür. Avusturyalı anti-komünist aşırı milliyetçilerin ideolojisi Avusturya faşizmi (Austrofaschismus) olarak isimlendirilmiştir. Bu arada, Almanya’da komünistler, nasyonal sosyalistleri kendi propagandaları uyarınca “faşistler” (faschisten) olarak isimlendirmişlerdi.

Bir rejimin faşist olarak nitelendirilebilmesi için, o rejimin ideolojisinin milliyetçi olması ve milletin varlık ve çıkarlarını her şeyin üstünde tutması gereklidir. Türkiye’de şu söylenebilmiştir “bu milletin efendisi Türklerdir, Kürtlerin ancak kölelik hakkı vardır.”

Faşist yönetimlerin başa geçmesi Almanya ve İtalya’da demokratik yollarla gerçekleşmişken, İspanya’da ise iç savaş neticesinde gerçekleşmiştir. Tarihe baskıcı rejimler olarak geçen bu yönetimler, mevcut oldukları ülke halkının çoğu tarafından, özellikle de Almanya’da desteklenmişlerdir. 1922’de Benito Mussolini İtalya kralı tarafından başbakan olarak atanmış, 1924 seçimleri neticeninde ise % 61.3 rey alarak Faşist Parti’nin iktidarda kalması netleşmiştir. Almanya’da 1933’te yapılan demokratik seçimlerin neticeninde Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi % 43.9 oy alarak iktidara gelmiş, Adolf Hitler başbakan olmuştur.

Faşistlerin evrensel ortaklıkları

Elbette her toplumda kendine özgü faşist hareketlerin ortaya çıkması, bu hareketlerin ortak özellikleri olduğu gerçeğini dışlamaz.

Faşistler her yerde milliyetçi sloganları, ırkçı sembolleri, şarkıları, marşları kullanır. Gerekli, gereksiz her yerde bayraklar görülür. Kamusal alanlar ve hatta elbiselere bile bayrak sembolleri yapıştırılır. Kitle gösterilerinde bayraklarla resmi geçitler yapılır. Faşistler her zaman insan haklarını hor görür ve insanı değil soyut olan devleti yüceltir. Toplumu birleştirici amaçla kendine düşmanlar belirler. Farklı ırkları, etnik ve dini azınlıkları, liberalleri, işçileri, solcuları, komünistleri düşman ilan eder. En kötü ekonomik koşullarda bile orduya ayrılan mali pay hep birincildir. Askerlik kutsallaştırılır. Şehit edebiyatı ön plana çıkarılır.

Faşist iktidarda azgın bir cinsiyetçilik vardır. Kadın aşağılanır ve erkek sürekli yüceltilir. Kadın bir insan üretme aracı olarak görülür. Boşanma, kürtaj, eşcinsellik ve evlilik dışı ilişkiler baskı altına alınır. Erdoğan’ın “en az üç, dört daha iyi” diye kadınlara ısmarladığı çocuk yapın deyişi niyeti açık etmiyor mu?

Devlet klasik ailenin en önemli koruyucusu olarak öne çıkar. Ailede erkeğin diktatörlüğü esastır, tıpkı büyük aile olan devlette olduğu gibi.

Faşist hükümet medyayı kontrol altına alır ve sansürü savunmayı ilke haline getirir. Faşizm de ulusal güvenlik takıntısı, dış ve iç düşman takıntısı toplumda korkuyu motive edici bir araç olarak kullanılır. Faşist yönetimde suç ve ceza takıntısı vardır. Yasama, yürütme ve yargı yetkileri tek elde toplanır. Güvenlik güçlerine sınırsız yetki verilir. Ülkede adeta bir polis devleti vardır artık.

AKP iktidarı yukarda saydığımız tüm özellikleri bünyesinde barındırmaktadır. Hatta Kürdistan’da yürüttüğü savaşta işlediği suçlardan yargılanmasınlar diye polis ve asker hakkında soruşturma açma yetkisini mülkü amirlerin, bakanların, başbakanın ve hatta bazı durumlarda cumhurbaşkanının iznine bağlayan yasa çıkarmaktadır. Yine faşizmde yaygın hemşericilik, akraba ilişkisi ve yolsuzluk vardır. Yine geçtiğimiz günlerde MİT’e ülke dışında da operasyon yapma yetkisi yasalaştırılarak ve tüm MİT mensupları da yasal güvenceye kavuşturularak istedikleri gibi suç işleyebilir hale getirilmiştir.

Faşist hareketler genellikle bir grup akraba veya dost tarafından yönetilir. AKP’de damatlar, kızlar, eşler, yakın akrabalar bolca bulunmaktadır. Faşist hareket iktidara gelince önemli pozisyonlara birbirlerini korumak içgüdüsüyle, yakın dostlarını ve akrabalarını önemli mevkilere tayin ederler.

Faşizmde toplumsal yaşamın tüm alanlarını kapsayan bir tek ideoloji bağlayıcı olarak ilan edilir. Gerek devlet gerekse de iktidarın dünya görüşüne göre ve lider ilkesine göre örgütlenir ve belirlenir. basın ve yayın kuruluşlarının mevcut ideolojiye göre yayınlar yapması zorlanır. Hakim görüşe zıt düşünceler ve muhalif seslerin çıkması çeşitli baskı unsurlarıyla önlenir. Aykırı yayın yapanlar sansürlenir, kapatılır veya başka türlü yollarla engellenmeye çalışılır. Böylece hakim düşüncenin karşısına farklı düşüncelerin çıkmasının önüne geçilmiş olunur ve tek tip düşünce, toplumda baskın hale getirilir. Faşizmin boyutu, bu koşulların ne kadarının somut olarak uygulamaya geçirildiğiyle doğru orantılıdır.

Okuyucuyu Türkiye Cumhuriyet’inin kuruluşundan bu yana yürütülen tek tip toplum yaratma ideolojisi olan Kemalizm’i ve bugünkü savunucularına ait düşünceleri göz önüne getirmeye davet ediyorum. Türk Güneş Dil Teorisi, Turancılık, devrim adı altında dayatılan tek kıyafet, okullarda öğrencilere askeri üniforma gibi resmi kıyafet ve benzeri uygulamaların ne anlama geldiğini anlamaya çağırıyorum.

Faşizmde devleti yöneten grubun başında bir lider vardır. Liderin kararı en yüksektir ve genellikle yetkileri bir terör ve propaganda sistemi ile desteklenmektedir.

Yukarda sıraladığımız tanımlamaların ışığında şimdi Erdoğan diktasına gelelim. Erdoğan 14 yıllık iktidarı döneminin sonuna geldiğini görmektedir ve bu yüzden dün ortadan kaldırmak istedikleriyle bugün ittifak etmektedir. Erdoğan dışarda ve içerde yıpranan prestijini korumak ve iktidarda yapabildiği kadar kalmak için binlerce insanın yaşamını yitireceği bir iç savaşı göze almış bulunmaktadır. Çünkü Erdoğan için tüm despotların yaşadığı, ya iktidar ya da korkunç yok oluş dışında bir seçenek kalmamıştır. Erdoğan düne kadar emrinde çalıştığı güçlerin kendi ipini çekmeye karar verdiğini biliyor. Kendini kurtarmanın yolu olarak sokakları kan gölüne çevirme, kaos ortamını çare olarak görüyor. Şiddetin dozunu arttırdıkça herkesin önünde secdeye yatacağını sanıyor.

Nitekim Erdoğan 7 Haziran seçimlerinden sonra yarattığı kaos ortamının iktidar getirdiğini görerek, bir kez daha denemekten çekinmeyecektir.

Erdoğan, Türkiye içinde ve yurt dışında karanlık eylemler yaptırmak amacıyla bir tür özel ordu kurdu. Kanlı eylemler planlanıyor. Tüm cinayet şebekeleri yasal güvence altına alınarak cinayet işlemeleri özendiriliyor. Yine özel güvenlik şirketleri ismi altında mafyavari paralı özel ordular kurmanın yolu açılıyor. Kanlı planlar ise bunlar eliyle uygulanacaktır.

Medyadaki bazı tetikçiler de bu plana dahil edilmiştir. Bu tetikçiler yapılacaklara kılıf hazırlama işi verilmiştir. Erdoğan orta yerde Yüksek Yargı ve Genelkurmay Başkanı ile dolaşarak ‘Güç bende’ mesajı veriyor. Bu aslında gücü kaybettiğinin göstergesidir.

Şunu açıkça belirtelim ki; eğer bu gideşe dur diyecek ortak bir direnme cephesi kurup direnişe geçemezsek, öz savunmamızı hazırlayamazsak; geçmişte Yeşil’ler, Ogün Smast’lar eliyle işlenen cinayetlerin benzerleri toplumsal korku yaratmak amacıyla işelenecek sokak ortalarında, güpegündüz kanlı eylemler yapılacaktır. Belki de topluma yön veren, ölümü belli kesimlerde büyük korkuya neden olacak insanlar, kim vurduya gidecektir.

Korkuyla ve parayla kontrol altına alınmış olan medya aracılığıyla toplumun ilgisi farklı noktalara çekilip hedef şaşırtılacaktır. Kontrol edilemeyen medyaya müdahale edilecek. İnternet ve sosyal medya bir şalterle kapatılacaktır.

Bütün bunları yapan ve daha kötüsünü de yapmaya çalışan bir narsistin adını koymak gerekmiyor mu? Bu adam kimdir? Ne yapmak istiyor? Sorularını sormak gerekmiyor mu?

Bugün ülkenin doğusunu yerle bir eden, milyonları göçe zorlayan, ülkenin demografik coğrafyasını değiştiren, sürekli iktidarda kalmak için tüm yol ve yöntemleri kullanmak için yasalar çıkaran, kiralık katil ordusu kuran bu iktidarın adı faşizm değilse nedir?

Bugün Kürt halkına karşı zamana yayılmış bir soykırım uygulayan, Sri Lanka Modelini de zamana yayarak Kürt Özgürlük Hareketini yok ederek Kürt toplumunu öncüsüz bırakmaya çalışan Erdoğan diktası faşisttir. Önü kesilemezse bu faşizmi de derinleştirecektir.

AKP-IŞİD yasak aşkının meyvaları

Ali Ergin Demirhan Sendika.org’daki yazısında gündemi değerlendirdi. Demirhan AKP-IŞİD Aşkının Meyvaları başlığıyla dünden bugüne yapılan katlşamları hatırlattı.

 

Mektuplarda hangi sözcüklerin kullanıldığının, resmi açıklamada hangi örgütün kınandığının önemi yok artık. Yasak aşk meyvalarını verdi. Kanlı ziyafet başladı

28 Haziran Atatürk Havalimanı Katliamı’nın IŞİD tarafından gerçekleştirildiği ve siyasi sorumluluğun da kendi yurttaşlarının güvenliğini sağlayamamanın ötesinde, akıldışı Suriye politikası ile Türkiye’yi IŞİD’in eylem ve örgütlenme sahası haline getirmesiyle AKP iktidarında olduğu hemen hemen genel bir kabul. Bu konuda birbirimizi ikna etmek için çok da zorlamaya gerek yok. İkna olabilecekler çoktan oldu, ötekiler ise asla ikna olmamaya ant içmişler.

Bu yazının amacı, Kilis ile birlikte cihatçıların iki soluk borusundan birini oluşturan Hatay’da 5 aydır saha gözlemleri ve özel görüşmelerle sürdürülen bir raporlama çalışmasına dayanarak, AKP-IŞİD yasak aşkına ilişkin, hakkıyla üzerinde durulmamış somut birkaç bulguyu paylaşmak.

İşin özetini başta paylaşalım: IŞİD sınır bölgelerini çift yönlü bir geçiş hattı olarak kullanma, Türk nüfus içinde örgütlenme, kendi amblemleri ile açık varlık gösterme noktasında şaşırtıcı bir serbestlikle hareket edebiliyor. Diğer örgütlere nasip olmayan bir dokunulmazlık zırhı ile korunuyor.

Bir aşk-nefret ilişkisi

AKP’nin hem IŞİD’e karşı uluslararası koalisyona katılıp hem de IŞİD’e karşı savaşan cihatçı grupları desteklerken nasıl olup da IŞİD’i desteklediği sorusu bir itiraz olarak gündeme gelebiliyor. Ama bu bir yasak aşk. İdeolojik bir birlik, bir aşk-nefret ilişkisi var. İlla bir çelişki varsa o da AKP’nin IŞİD’i desteklediğini iddia edenlerin değil bizatihi AKP’nin çelişkisidir.

AKP’nin (AKP, Tayyip Erdoğan anlamına gelir) gönlünde yatan daha doğrusu resmi söylemde sahiplendiği cihatçı örgütün IŞİD değil, yer yer IŞİD ile çatışmakta olan Nusra, Ahrar’uş Şam vb. diğer cihatçı örgütler olduğunu biliyoruz. Ancak AKP ile IŞİD solculara, Kürtlere, Esad’a ve Avrupa ülkelerine karşı ortak çıkarlara sahip.

AKP Esad’a, Kürtlere, solculara karşı savaşında aktif olarak desteklediği/kullandığı, Avrupa’ya yönelik saldırılarında yol verdiği IŞİD’e karşı zaaflıdır, gebedir, isteklerine kolayca karşı koyamaz, onun canını acıtamaz. Bu nedenle IŞİD’in örgütçüleri ve militanları yakalanır çok tutulmadan serbest bırakılır, zoraki tutuklanan silahlı saldırganlar “terör” suçundan yargılanmaz, polis operasyonları katliamları aydınlatmak değil delilleri karartmak üzere gerçekleşir, mümkünse militanların kaçmalarına izin verilir.

İşte bu yasak aşkın çıplak gözle görülebildiği yerlerden biri de sınır bölgesinde, Reyhanlı’da ve Geri Gönderme Merkezi’nde yaşananlarla birlikte Hatay’dır.

Hatay’da neler oluyor?

Hatay’da 15 Mart 2016 günü kentteki cihatçı varlığı ve bunun mülki amirliklerle ilişkisine dair bir basın açıklaması yapıldı: “Tanığız, öfkeliyiz, kaygılıyız. Bu kentte yeni katliamlara zemin hazırlanıyor.”

Halk Meclisleri/ Savaşa Karşı Yaşam Hakkı Meclisi’nin kamuoyuyla paylaştığı “Suriye Savaşının ve Türkiye’nin Suriye Politikasının Hatay Üzerindeki Etkileri” başlıklı bu ilk raporda, kentte sınır bölgelerinde yerel halk arasında IŞİD faaliyeti gözlemlendiği, kolluk güçlerince yakalanan yabancı IŞİD militanlarının ise gerekli hukuki kovuşturmalar yürütülmeden üçüncü ülkelere gönderildiği kaydediliyordu.

Raporun yayımlanmasının üzerinden bir hafta, Erdoğan’ın Brüksel’i “Terör gelir sizi de vurur” diye uyarmasının üzerinden üç gün geçtikten sonra, 22 Mart 2016’da, IŞİD Belçika’nın başkenti Brüksel’de büyük çaplı saldırılar düzenledi.

33 kişinin ölümü, 250 kişinin yaralanması ile sonuçlanan saldırıların faillerinden İbrahim el-Bakraoui, Tayyip Erdoğan’ın da ifade ettiği gibi daha önce Antep’te Yabancı Terörist Savaşçı (YTS) olduğu tespitiyle yakalanmış, sonra da Avrupa’ya geri gönderilmişti.

Erdoğan, Belçikalı ve Hollandalı yetkililerin uyarıldığını söylerken; Belçikalı makamlar bir uyarı geldiğini, kendilerinin uyarıyı değerlendirme noktasında yetersiz kaldıklarını ancak Türkiye’nin bildiriminin de geç yapıldığını; Hollandalı makamlar ise Türkiye’nin Bakraoui’nin iade nedenini tam olarak belirtmediğini ve gerekli prosedürü uygulamadığını kaydetti.

Yaşananlar, katliamdan bir hafta önce yayımlanan raporda belirtilen, Hatay-Suriye sınırında yakalanan IŞİD militanlarının gerekli hukuki süreç işletilmeden Hatay Valiliği kontrolündeki Geri Gönderme Merkezleri üzerinden Avrupa dahil üçüncü ülkelere transfer edildiği ve bu merkezlerdeki işleyişin uluslararası boyutta bir güvenlik tehdidi yarattığı şeklindeki tespit ve uyarıların haklılığını ortaya koyuyordu.

Valilikler ağırlar, MİT transfer eder

Hatay’ın Antakya ilçesine bağlı Büyükdalyan Mahallesi’nde bulunan Sabancı Kız Öğrenci Yurdu’nun hemen yanında yer alan Ticaret Borsası Erkek Öğrenci Yurdu binası, “dayanıksız ve kullanılamaz” olduğu gerekçesi ile 2015-2016 öğretim döneminde Kredi Yurtlar Kurumu tarafından öğrenci kullanımına kapatıldı. Ancak Hatay Valiliği, bu binayı Geri Gönderme Merkezi olarak kullanmaları için Hatay Göç İdaresi Müdürlüğü’ne tahsis etti.

Tatmin edici bir açıklama yapılmaması, yurt tabelasının Nisan 2016’ya kadar değiştirilmemesi ve yeni bir tabela asılmaması, bina etrafının yükseltilen duvarlar ve tel örgülerle, camlarının da film şeritleriyle kapatılması nedeniyle eski yurt binası sürekli bir şüphe ve tedirginlik kaynağı oldu.

15 Mart 2016 tarihli ilk raporda bu duruma dikkat çekilmiş, ayrıca şu bilgiye yer verilmişti: “İsminin açıklanmasını istemeyen yerel bir kaynaktan aldığımız bilgiye göre, Geri Gönderme Merkezi’nde IŞİD militanları da bulunmakta ve bunlar Ukrayna, Ürdün, Malezya gibi üçüncü ülkelere transfer edilmektedir.”

17 Mart 2016’ta Sputnik Türkiye’de rapora ilişkin yayımlanan röportajımızda ise yine kaynağımızın aktardığı bilgilere dayanarak, Geri Gönderme Merkezi’nde “geçici koruma kimlik belgesi” bulunmadığı tespit edilen “kaçak” sığınmacıların yanı sıra kente kaçak giriş yaptığı tespit edilen yabancı uyruklu cihatçıların da bulunduğunu, Yabancı Terörist Savaşçı diye adlandırılan bu cihatçıların hangi örgütle bağlantılı oldukları bilinmesine rağmen bu kişilerin hukuki bir kovuşturmaya tabi tutulmadan “sorunu bir başka ülkeye ihraç edecek şekilde” üçüncü ülkelere gönderildiğini belirtmiştik.

IŞİD militanı transferine ilişkin tespitler Brüksel Katliamı ile doğrulandı

22 Mart 2016 günü, Belçika’nın başkenti Brüksel’de IŞİD tarafından büyük çaplı saldırılar düzenlendi. 33 kişinin ölümü, 250 kişinin yaralanması ile sonuçlanan saldırıların faillerinden İbrahim el-Bakraoui’nin, Hatay’da Geri Gönderme Merkezi’nde gerçekleştiğini belirttiğimiz işleyişle aynı biçimde, Haziran 2015’te Antep’ten Hollanda’ya gönderildiği açığa çıktı.

Tayyip Erdoğan, saldırının ertesi günü Ankara’da görüştüğü Romanya Cumhurbaşkanı Klaus İohannis ile düzenlediği ortak basın toplantısında, Brüksel’de saldırı düzenleyenlerden birinin, Türkiye tarafından Haziran 2015’te Antep’te yakalanıp sınır dışı edildiğini söyledi. “Bu durumu 14 Temmuz 2015’te nota ile Belçika’ya ilettik. Belçikalılar adı geçeni serbest bırakmıştır” diyen Erdoğan, sözlerini şöyle sürdürdü: “Bu kişinin yabancı terörist savaşçı olduğu şeklindeki uyarımıza rağmen, Belçika terörizmle ilişkisini tespit edememiştir. Burada Hollanda da söz konusudur. Kendi isteği üzerine Hollanda’ya da iade etmişiz ve nota ile oraya bildirilmiştir.”

Belçika’nın üst düzey makamları, İçişleri Bakanı Jan Jambon’un ve Adalet Bakanı Koen Geens’in istifalarını sunmalarında da görüldüğü gibi olaydaki ihmallerini kabul etmekle birlikte, ihmalin hem Belçika’yı hem de Türkiye’yi kapsayan iki taraflı bir ihmal olduğunu belirtti.

Geens “Türkiye’den bilgi yeterince erken gelmedi” dedi ve aynı geç davranma hatasının kendileri için de söz konusu olduğunu belirtti. Hollanda Adalet Bakanı Ard van der Steur ise Ankara’nın Hollanda’ya gönderdiği 14 Temmuz 2015 tarihli mektubun içeriğini kamuoyuyla paylaştı ve mektupta Belçika vatandaşı El-Bakraoui’nin Pegasus havayolları ile Amsterdam’a gönderildiğinin yazıldığını fakat El-Bakraoui’nin neden geri gönderildiğinin belirtilmediğini açıkladı.

Belçika’nın ihmali, Türkiye’nin YTS diye kodladığı cihatçıları herhangi bir hukuki kovuşturma yürütmeden ve uluslararası muhataplara zamanında ve gerekli bilgilendirmeyi yapmadan geri gönderdiği gerçeğini değiştirmiyor. Kaynağımızın ve Hollanda Adalet Bakanı’nın söyledikleri örtüşüyor. Türkiye bu kişileri, YTS olduklarını bilerek, ancak haklarından bir hukuki kovuşturma yürütmeyerek ve bu kişilerin YTS olduğu bilgisini saklı tutarak kendi ülkelerine ya da üçüncü ülkelere gönderiyor, hatta kimi zaman da Türkiye’ye tutuyor.

Tayyip Erdoğan, Belçika’yı ve Hollanda’yı suçlayan açıklamasında, aslında cihatçılara destek ve Suriye yönetiminin devrilmesi odaklı dış politika önceliğiyle hareket eden kendi iktidarının ceza hukukunu ve evrensel hukuku hiçe saydığı bir uygulamayı itiraf etmiş oldu.

Çeçenler Ukrayna’ya, Doğu Türkistanlılar Kayseri’ye

İçişleri Bakanlığı bünyesinde görev yapan C.T., rapor çalışması kapsamında yaptığımız görüşmede müstear ad kullanılması kaydıyla Geri Gönderme Merkezi’nde yaşananlara dair sorularımızı yanıtlamayı kabul etmişti.

Hatay’daki sığınmacılara ve cihatçılara yönelik politikanın anlık değiştiğini vurgulayan C.T., Suriyeli sığınmacıların gerçek bir güvenceden yoksun olduğunu, IŞİD militanlarının ve diğer cihatçı grupların ise genel olarak fiili bir dokunulmazlık ile korunduğunu söylemişti.

“Bir IŞİD üyesi yakalandığında, kolluk gücü bunu bilmesine ve şahsı YTS olarak adlandırmasına rağmen hukuki kovuşturma başlatılmıyor. Yani YTS olarak geliyor ama belgeleme yok, ana hedef bunlardan kurtulmak, başa bela olmayacak şekilde sınırdışı etmek.”

“Yakalanan IŞİD’li biliniyor, ülkesine ya da itiraz ederse üçüncü bir ülkeye geri gönderiliyor. YTS’lerin ülkelerine geri gönderilmesi riskli ise, mesela Rusya’dan geliyorsa bir başka ülkeye geri gönderiyor. Rusya Federasyonu vatandaşı cihatçılar, mesela Çeçenler çoğunlukla Ukrayna’ya gönderiliyor. Ukrayna dışında, kimileri de Malezya ve Ürdün’e gönderiliyor.”

“Anlık değişen politikalar var. Adamlara ne yapılacağı sabit değil. Ya kendi ülkesine, ya Suriye’ye, ya da üçüncü bir ülkeye gönderilmesi… Hatta kimisine imza karışılığı denetimli serbestlik verilmesi söz konusu olabiliyor.”

MİT kontrolünde

YTS’lerin transferinin fiilen MİT kontrolünde gerçekleştiğine, bu işlemlerin talimatının mülki amirlik tarafından değil doğrudan MİT tarafından verildiğine dikkat çeken C.T., Çin vatandaşı Doğu Türkistanlı cihatçıların ise TC kimliği verilerek Kayseri’ye gönderildiğini ifade etmişti.

C.T. , devlet tarafından korunan bu şahısların Türkiye içinde bir başka kente, ülke dışına belirli anlaşma doğrultusunda mı gönderildiği konusunda ise bilgi vermemişti.

Yerli IŞİD’e hazır mıyız?

19 Haziran günü Hatay’da milletvekillerinin, belediye başkanlarının, muhtarların, kanaat önderlerinin, siyasi parti ve kitle örgütü temsilcilerinin ve konunun ilgilisi bazı gazetecilerin katılımıyla bir toplantı düzenlendi.

İkinci rapor çalışmasındaki bulguların paylaşıldığı bu toplantıda üçüncü raporda da yer alacak bir dizi sunum yapıldı. IŞİD militanlarına yönelik dokunulmazlık uygulamasının sürdüğü, Suriyeli nüfus içinde Nusra örgütlülüğünün öne çıktığı, Reyhanlı’nın sınır köylerinde yerli halk arasında ise IŞİD’in örgütlü olduğu (IŞİD’in gümrük sorumlusu olduğu belirtilen İlhami Balı Hatay Reyhanlı nüfusuna kayıtlı), ilçedeki gençlerin Suriye’de IŞİD saflarında savaşa katılıp geldiği, yerli IŞİD’li militan sayısının yüzlerle ifade edildiği, IŞİD saflarında savaşırken ölenler için taziye çadırları kurulduğu belirtildi.

Siyasetçisinden gazetecisine geniş bir topluluğun anlaşılmaz bir kibirle “zaten biliyoruz bunları, her şey söylendi” diyerek üzerine gitmekten imtina ettiği ancak pek de hakim olmadığı büyük bir tehlikeyle karşı karşıyayız. Bu tehlike, Tayyip Erdoğan’ın özür dilemesiyle, dış politika değiştirmesiyle ortadan kalkacak bir şey değil.

Mektuplarda hangi sözcüklerin kullanıldığının, resmi açıklamada hangi örgütün kınandığının önemi yok artık.

Yasak aşk meyvalarını verdi. Kanlı ziyafet başladı.

Buna karşı nasıl mücadele edileceği mi? Evvela kibri bir kenara koyup, cahilliğimizin farkına varıp neyle karşı karşıya olduğumuzu öğreneceğiz.

Madımak Katliamında hayatını kaybedenler anılıyor

Emmerich Alevi Kültür Merkezi, Madımak Katliamında hayatını kaybedenleri anmak için bir araya Avrupa’da bir panel düzenliyor. 2 Temmuz’da gerçekleşecek panelde ayrıca müzik dinletisi de yer alacak.

Emmerich Alevi Kültür Merkezi Sivas Katliamında hayatını kaybedenler için bir anma gecesi düzenleyecek. 2 Temmuz saat 18:00’de yapılacak gecede konuşmacılar Prf. Dr. Handan Aksünger, gazeteci yazar Şükrü Yıldız, Gazeteci Serdar Gür katılırken müzik dinletisinde ise Aşık Fedai, Kenan Batman yer alacak.

Dedericher Str  4 de gerçekleşecek anma gecesinde Sivas Madımak katliamında hayatını kaybedenler bir kez daha hatırlatılacak.

Alevinet.com

Stuttgart’ta Maraş için dayanışma gecesi

Stuttgart’ta Maraş için dayanışma gecesi 3 Temmuz saat 13:00’de pek çok sanatçı ve konuşmacının katılımıyla gerçekleşecek.  Maraş’ıma Dokunma adıyla yapılacak gece de “Maraş Girişimi ile Dayanışma Gecesi” adıyla da büyük bir çağrı yapıldı.

 

Maraş Girişimi ile dayanışma gecesi 3 Temmuz’da Stuttgart Ulmer Strabe 241’de yapılacak. Saat 13:00’de yapılacak gecede Sanatçılar, Ozan Emekçi, Cemo Doğan, Rojda Lamekan, Fırat İmriza, Ali Matur, Ozan Merdo, Hasan Yıldız, Raşo Ali, Zeynep Enhas, Gökhan Büyüktaş, Garip Nurhak, Sidar Engizek, Grup Mozaik, Grup Yardıl, Grup Nergiz, Ergül Şair katılırken konuşmacılar ise, Maraş Grişimi Eşsözcüsü Elif Sonzamancı, Maraş Girişimi Türkiye Sözcüsü Şükrü Yıldız, Maraş Girişimi Stuttgart Safiye İşcan, Araştırmacı yazar Aziz Tunç, HDP Van Milletvekili Tuğba Hezer, Nav-DEM Eşbaşkanı Fatoş Gösungur, FEDA temsilcisi Mustafa Deprem katılacak.

Sunucluğunu Solmaz Nurhak ve Mustafa Sakız’ın yaptığı gecede Folklör Gösterisi de yer alacak. Çok sayıda kişinin katılacağı gecede Maraş Terolar’la dayanışmaya, AFAD kamp yapımına karşı birlik olmaya çağrı yapılacak.

3 Temmuz’da Stuttgart’ta yapılacak geceye Avrupa’dan büyük katılım bekleniyor…

Alevinet.com

AYM üyesi Sivas katliamı sanıklarının avukatı!

Zaman aşımına uğradığı gerekçesiyle kapanan ve AYM’ye taşınan Sivas Katliamı davasına bakacak AYM üyesinin sanıkların avukatı olduğu ortaya çıktı. Sivas Katliamı davası, zaman aşımına uğraması sonrası Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) taşındı.

Anayasa Mahkemesi üyesi hakim Celal Mümtaz Akıncı’nın dava sanıklarının avukatı olduğu ortaya çıktı.

Katliamda yaşamını yitiren şair Metin Altıok’un kızı CHP İzmir milletvekili Zeynep Altıok, Sivas Katliamı davasına bakacak AYM üyesinin sanık avukatı olduğunu duyurdu.

Altıok, Twitter hesabından “Skandal! Sivas Davası zaman aşımı kararı anayasa mahkemesinde. Anayasa mahkemesi üyesi Celal Mümtaz Akıncı sanık avukatı!” dedi.

Çavkaniya Du Şaşitiyên Nav û Deng

0
  1. “Di nav Alawiyan de 7 hozanên mezin hene.”
  2. “Rastîhatina Kurdê kirêt û Mihemed.”

 

Nizanim kîjan zimanî lê gotinek heye: “Dînekî kevirek avet bîrê / 40 baqilan nikarî derbixe.” Ev herdu gotinên şaş jî wisa ne. Ew dîn kî bûn? Ezê li ser wan binivîsînim…

Şaşitiyê Yekemîn

“Di nav Alawiyan de 7 hozanên mezin hene.”

Di dîroka Alawîtiyê de gotinekê wek “7 hozanên mezin” tune ye. Cemalettin Ulusoy di salên 1940an de ev tespîta xwe nivîsand û mezinên me kategorîze kir.

Li gorî Ulusoy hozanên mezin yê Alawiyan ev bûn: “Şah Îsmaîl (Hatayî), Pîr Sultan Abdal, Kul Hîmmet, Yemînî, Vîranî, Nesîmî û Fûzûlî.”

Berî Ulusal di nav Alawiyan de ev kategorî tunebû. Alawiyan teoriya Ulusal qebul nekirin. Ji ber çi? Wisa bersiv dan: “Ev hozanên me mezin in yê din namezin in?”

Balkeşê… Di nav kategoriya Ulusoy de Yunus Emre û Baba Tahirê Uryan tune ye. Alawîtî baweriyekê bi wêje û helbestê ve giredayiyê. Gelek hozanên mezin derxistin. Ji bo ve yekê jî kategorî şaş e.

Şaşitiya Dûyemîn

Dîrokzan Kemal Mazhar Ahmed di ciwantiya xwe de rojnameyên kevin yê Kurdan lêkolîn dike.

Nivîsekê rojnameya Pêşkewtinê (7ê Cotmehê 1920/Silemanî) bala wî dikşîne… Di vê nivîsê de ev şaşitî heye:

“Piştî belavbûna nav û dengê Pêxember Efendî, siltanê mezin yê Turkistanê Oğuzhan di nav Kurdan de Begdoz şand cem pêxember. Sifatê Begdoz kirêt bû. Dema ku pêxember wî dît xwe paş de kişand û pirskir:

‘Tu kî ye?’ Got ‘Ez Kurd im.’

Pêxember jî wisa got: ‘Ya Xweda qewmekê wisa bila sernekeve. Ger serketin yê cîhanê bilerzînin.’ Piştî ve duayê Kurdan dewlet û saltanat nedîtin.”

Mamoste Kemal Mazhar Ahmed di sala 1981an de kitebê xwe yê bi navê “Dîrok” de ev nivîs weşand û rexne kir. Rexneyê Mamoste jî wisa ye:

“Ev nivîs şaş e. Ji ber ku Îslam mîladî 639an de li Kurdistanê belav bû. Ev dîrok piştî Mihemed e û di dema Omer e. Îslam piştî salên dûr û dirêj çû Turkistanê.”

Madımak: Gün Tutuşur Canım Gece Tutuşur

Tarih 2 Temmuz 1993… Madımak katliamı üzerinden tam 23 yıl geçti. Ne adalet yerini buldu ne de acılar dindi… Ne olmuştu 1993’te! İnsanlığımızı mı kaybettik, vicdanlar mı köreldi. 93’te Sivas’ta ne olmuştu! Madımak öteli sarılmıştı, önce otel sonra insanlar tutuştu…
93 karanlık mıydı? 8 saat alevler karartmıştı içimizi… Korlar arttıkça karanlığa teslim olduk, korlar arttıkça kaybettik hayata dair ne varsa. Karanlıklar da aradık bir tutam ışık, semaha durduk yine de karanlıkların içinde…

İnsanlık o gün orada ölmüştü! Peki bugün? İnsanlığımızı, vicdanımızı yeniden diriltebilir miyiz?
“Yiğitlik midir emanet cana kıymak” diye başlayan şiirlere sığındık… 35 kişi diri diri yakıldı. Düşleri çalınan Koraylar, geleceği yangınla kül olan gençler, daha türkülerimiz vardı diyen ozanlar, daha güzel bir dünya için semaha duran umut insanları…

Festivale gitmek istemişlerdi

Pir Sultan Abdal Şenlikleri kapsamında Sivas’a giden, 1 Temmuz’da salonların dolup taştığı paneller düzenleyen, semah gösterileriyle kalabalıkları coşturan sanatçı ve aydınlar, 2 Temmuz günü MadımakOteli’nde alevlerin ortasında kaldılar. 33 aydın ve sanatçının, 2  otel görevlisinin de  hayatlarını kaybettikleri saatlerde, dışarıda birikmiş güruhun sloganları geliyordu… Ve 8 saat yangında beklediler.

Grubun sayısı akşam saatlerinde 20.000’e yaklaştı. Grup önce Madımak Oteli önündeki araçları ateşe verdi ve oteli taşladı sonrasında oteli ateşe verdiler. Aralarında Asım Bezirci, Nesimi Çimen, Muhlis Akarsu, Metin Altıok, Hasret Gültekin,Ozan Türkyılmaz’ın bulunduğu 33 kişiyle 2 otel görevliis yanarak veya dumandan boğularak yaşamını yitirdi.

51 kişi kurtuldu

Aralarında Aziz Nesin’in de bulunduğu 51 kişi de olaylardan kendi olanaklarıyla, ağır yaralarla kurtuldu. Başından yaralanan Aziz Nesin’i linç edilmekten araya giren polisler kurtardı. Yaralılar, polis arabalarıyla Tıp Fakültesi Hastanesi`ne götürüldü.

İnsanlık ayıbıydı ya Sivas… Hiçbir kitap da yazmazdı elleri kolları bağlıyı yakmak. Yakıldı 35 kişi, aydın yazar, sanatçı, çocuk… Yakılmakla da kalmadılar yakanlar ödüllendirildi!

İnkar ve yalana devam ettiler

AKP’nin Sivas’la ilgili iddiası ise hiç bitmedi…  Sivas katliamının Ergenekon işi olduğu, Ergenekon’un PKK’yi ve bazı sol örgütleri taşeron olarak kullandığı yönünde ki iddiaları ortaya attı.  Onlara göre,Madımak Oteli’nin önünde toplanarak alevleri gördükçe tekbir getiren gericiler ağır tahrik altındaydı. Tıpkı o gün Cumhurbaşkanı olan Süleyman Demirel’in, Başbakan olan Tansu Çiller’in iddia ettiği gibi. Ancak Sivas’ta olanlar unutulmadı. Kanıtlar ve tanıklar, katliamı aydınlattı.

Yargı süreci

Adalet Bakanlığı verilerine göre, Sivas olaylarına ilişkin 111 sanık hakkında dava açıldı. Hakkında dava açılan 79 sanık ağırlaştırılmış müebbet hapis ve süreli hapis cezaları ile cezalandırıldı. İki sanık hakkında kamu davası zamanaşımı nedeniyle düştü. 26 sanığın beraatına karar verildi. Cezaları kesinleşen sanıkların da aralarında bulunduğu 15 kişi ise hâlâ aranıyor. Cezaları kesinleşen ancak yurtdışına kaçan sanıklardan 9’u Almanya’da yaşıyor. Türkiye, Almanya’da yaşadığını tespit ettiği, sanıklar Murat Sonkur, Ömer Demir, Adem Ağbektaş, Mehmet Yılmaz, Sedat Yıldırım, Adem Bayrak, Vahit Kaynar, Eren Ceylan ve Ethem Ceylan’ın iadesini talep ediyor. Almanya sanıkların aldıkları ‘ağırlaştırılmış müebbet hapis cezalarını’ gerekçe göstererek talebi reddediyor. Alim Özhan, Hayrettin Yeğin, Süleyman Toksun, Harun Kavak, Metin Ceylan’ın nerde yaşadığı bilinmiyor.

Dava süreci bir yandan devam ederken yargı kararı bir utanca daha imza atmıştı.

Sivas zamanaşımna uğradı

Önce 2 Temmzu 2012’de anmaya gidenler polis saldırdı… 13 Mart 2012’de ise aileler bir acu haber daha aldı… Sivas davasına zamanaşımı kararı verildi. Böylece 5 firari sanık ceza almaktan kurtuldu.

Başbakan da hayırlı olsun demişti!

İlk açıklama Başbakan Erdoğan’dan gelmişti… Sivas davasında alınan zamanaşımı kararı için grup toplantısında yaptığı konuşmada “milletmiiz ve ülkemiz için hayırlı olsun” açıklamasında bulundu.

zamanaşımına iki gün kala HSYK başkan vekili İbrahim Okur “sona yaklaşıldı, bu saatten sonra Madımakiçin yapılabilecek bir şey yok” diyerek kararın önceden alındığını söyler gibiydi

Onları rüyamda görseydim

23 yıl geçti.. Henüz 12 yaşındaydı Koray, Ablası Menekşe ise 14 yaşında. Cesetleri bir birine sarılı bulundu. Hüsne Kaya iki evladını yangınlara vermişti… 1 Yıl sonra bir kızı oldu Kaya’nın adını Menekşecan koydu… Ancak onun acısı dinmedi…

“Hani hikayelerde vardır ya; deseler ki bana ‘hayatta ne istersin?’ İki şey isterim; biri kızım Menekşecan’ın mutlu olmasını; diğeri ise… Menekşe’m ile Koray’ımı rüyamda görmek isterim. Menekşecan, yavrularımı kaybettiğimde daha doğmamıştı, ama o rüyasında görüyor. Bir ben göremiyorum. Görsem de çok uzaktan görüyorum; ‘bağırıyorum, gitmeyin ben sizin yanınıza geliyorum’ diyorum. Suyun, gölün bir yakasında yavrularım, bir yakasında ben. Yüzlerini seçemiyorum. Sesimi duyuramıyorum. ‘Çok üzülüyorsun, ondan rüyanda göremiyorsun’ diyorlar. Bilmiyorum ondan mı? Keşke rüyama girseler; onları görmeyi o kadar çok istiyorum ki…” Böyle anlatıyor Hüsne Kaya…

Sonra o yangından kurtulanlar, kurtulup da bir daha Sivas’a gidemeyenler… Bir kibrit çaktığında yeniden Sivas’ı yaşayanlar…

23 Yıl… Dile Kolay -RIZA AYDOĞMUŞ-Yangından kurtulan

Madımak katliamı üzerinden tam 23 Yıl geçti… Hala hafızamızdan silemediğimiz o anları yaşayanlar kuşkusuz hiç unutmadı. Rıza Aydoğmuş yangında kurtulanlardan biriydi….

Yıllar önce anlatmıştı o yangından nasıl kurtulduğunu… Yeniden hatırlamak adına; Rıza Aydoğmuş anlatıyor:

23 Yıl… Dile Kolay -RIZA AYDOĞMUŞ-Yangından kurtulan

Semah dönen, türkü söyleyen, tiyatro oynayan,  oğullarımız, kızlarımız, ozanlarımız,yazarlarımız, bilim adamlarımız, Karikatürist, şair ve doktorumuz,, aydınlık yüzlü 33 güzel insanımız ve iki otel emekçisi can 2 Temmuz 1993 te Sivas’ta Madımak otelinde şeriatçı- yobaz güruh tarafından yakılarak, katledildiler. Ateş düştüğü yeri yaktı, dağladı. Yüreğinde insan sevgisi, evlat sevgisi, kardeş sevgisi, ana –baba sevgisi-saygısı olanların da yüreğine kor düştü.

             Devlet, bu katliama 8 saat boyunca polisi ve askeriyle seyirci kalıp, müdahale etmedi. Tek müdahale vardı; o da  Cumhurbaşkanı  S. Demirel’in “vatandaş ile polisi karşı karşıya getirmeyin” talimatıydı. Oteli kuşatan ve içindeki insanları “Kahrolsun laiklik yaşasın şeriat” diyerek, “YAK ULA YAK” nidaları ve alkışlarla ateşe veren  vatandaşa(!) müdahale edilmemeliydi.

       Ve öyle oldu. Otel ateşe verildi. Aydınlar yandı. Katiller ve onları örgütleyenler, ortaçağ Roma’sında BRUNO’yu din adına ateşe atan papazların mutluluğuyla evlerine döndü…

              Sivas, Laik Cumhuriyetin temellerinin atıldığı bir kenttir. “Dinin emrinde bir devlet düzeni” kurmak isteyen şeriatcı organize güçler, insanlık tarihinin yüz karası bir katliama adım adım hazırlık yapmış ve  hazırlıkta belediyenin olanakları da kullanılmıştır. Belediye, valilikçe yapılan “Atatürk koşusu’na alternatif  “Hicret koşusu” organize etmiş,  bu koşuya çevre illerden sporcu adı altında dinci militanlar çağrılmış ve günlerce dinci vakıfların misafirhanelerinde ağırlanmış, yarış bittiği halde 2 Temmuz’a kadar da Sivas’tan ayrılmamışlardır.

              Yerel basın, günler öncesinden Pir Sultan Abdal ve adına düzenlenen etkinlik aleyhine  kışkırtıcı yayınlar yaparak, yöre halkının dini hassasiyetleri kasıtlı olarak  bu yayınlarla öne çıkarılıp, tepki örgütlenmesine gidilmiştir. Tüm bu alt yapı çalışmalarına bir de “Müslüman Kamuoyuna” başlıklı cihada davet eden bir bildiri ev ve işyerlerine dağıtılmıştır. Şeriatçı bir kalkışma için Cuma günü ve Cuma namazı sonrası koşulların uygun zamanıydı ve öyle oldu.

          Cuma namazından topluca çıkan kalabalık, gerici militanların yönlendirmesiyle  Madımak otelini güpegündüz kuşatıp, saatlerce taşladı. Saldırganlar, otele atılacak taş bulmakta hiç zorlanmadılar; Zira, Refah Partili (milli görüşcü) belediye başkanlığı kaldırım yenileme gerekçesiyle birkaç kamyon kaldırım taşını otelin karşısındaki köşeye yığmıştı.

           Otelde mahsur kalanlar, başta ilin valisi olmak üzere ulaşabildikleri devlet yetkilileri ve siyaset adamlarından yardım istediler, “kurtarın bizi” dediler. Aldıkları yanıt, “sabredin, sizi kurtaracağız” veya “yakın il ve ilçelerden takviye kuvvet istedik, yoldalar, geliyorlar” şeklindeydi.

             Otel önü öğlen saatlerinden başlayarak, akşama doğru gittikçe kalabalıklaştı. Cumhuriyet ve laiklik karşıtı sloganlar susmak ve bitmek nedir bilmedi. Otel içindekiler, ön kapıdan çıkmanın riskine karşılık başka çıkışlar aradılar. Buldukları ilk yer, otel ile aynı aydınlığı paylaşan sırt sırta olan binaydı. Ama o binadakiler aydınlık denilen yere çıkanlara ağır küfür ve hakaret ederek “ nereden girdiyseniz oradan çıkın” diyerek, fiili saldırıda bulundular. (Meğer bu daire, BBP il binası imiş. Yangından önce çıkmak için tespit edilen bu yerden saldırı olmasa muhtemelen can kaybı olmadan oteli terketmek olanaklı olacaktı.)

      Otelin karşısına, belediyece getirilen birkaç kamyon taşın tamamı otele atıldı. Kırılmadık cam, çerçeve kalmadı. Perdeler, tüller lime lime oldu. Bir ara otel önündeki kalabalık başka yöne doğru yöneldi ve büyük tezahüratlarla geri döndüler. Karşıladıkları Belediye Başkanı Temel Karamollaoğlu imiş. Belediye başkanı, yanında belediye çalışanları eşliğinde otel önüne kurdukları mobil ses düzeninden kalabalığa “Gazanız mübarek ola” diye başladı söze. Başkan konuştukça kalabalık daha da coşuyor, tezahürat ve sloganlar birbirine karışıyordu.

  Gerici-yobaz güruh dağılmak şöyle dursun daha da kalabalıklaşıyor ve yaptıklarıyla daha da azgınlaşıyorlardı. Kaldırım taşı bitince, otelin karşısındaki binaların çatılarına çıkıp, kiremitleri söküp, otelin içine doğru attılar.

 Tüm bunların saatlerce sürüyor olmasına karşın, ortalıkta kayda değer sayı ve kararlılıkta güvenlik kuvveti yoktu. Otel önüne tek sıra barikat oluşturan karakol ve trafik polisi, atılan taşlar sonucu zaman zaman kaçıyor ve otelin önünde barikat diye bir şey kalmıyordu.

    Kalabalık, yine bir dalgalanma ile otele değil, ters yöne doğru sloganlarla hareketlendi. Makam aracı ile kalabalığın arkasına kadar gelen Tugay komutanını sloganlarla karşıladılar. “En büyük asker bizim asker, asker Bosna’ya” Generalin gelmesiyle otel içindekiler bir ara kurtulacakları umuduna kapıldılar; ama general, kalabalığı  yönlendirenler ile kısa bir görüşmenin ardından yine makam aracına binerek, alandan ayrıldı.

     Kentin meydan ve ana caddelerindeki elektrik direklerindeki hoparlörden “ Pir Sultan Abdal Şenlikleri iptal edilmiştir, halkımıza saygıyla duyurulur” anonsları duyuldu. Bu anons, kalabalığı iyice coşturdu / çılgınlaştırdı. Yine aynı hoparlörden “Pir Sultan Abdal heykeli kültür merkezinden söküldü, halkımıza saygıyla duyurulur” anonsu yükseldi.  Bir süre sonra da kalabalığı yararak otel önüne kadar belediyeye ait bir kamyon geldi. Kamyon kasasındaki ozanlar anıtı kalabalığın saldırgan müdahalesiyle otel önüne indirildi ve ellerine ne geçirdiler ise anıta vurarak parçaladılar.

    Kalabalık otele iyice yaklaştı ve aradaki polisler de çekildi.  Ön cepheden otelin içine ( kahvaltı salonuna ) girenler oldu. Ellerine ne geçti ise aşağıya fırlatıyorlar ve kalabalık ta izahı mümkün olmayan bir histeri ile alkışlıyor ve “daha daha” diyordu.  Otel içinde elektrikler kesildi ve her yer karanlık, göz gözü görmüyor. Otel dışından gelen yanık kokusu ile yangın akla geldi. Evet , dışarıda benzine batırdıkları paçavraları tutuşturup, otel içine  atıyorlardı. Bir anda alt kattaki lobinin  duvar lambrileri ve yerdeki halı döşemeler tutuştu… Simsiyah duman kapladı her yeri.

      Otel yanıyor; başta belediye çalışanları olmak üzere otel önündeki kalabalık  oteli yakanları alkışlarıyla ıslıklarıyla destekliyor, yüreklendiriyorlardı. Öğlen Cuma namazından çıkan kalabalık, üzerine üç namaz vakti geçmesine karşın otel önünden ayrılmamıştı.

     Otel yanıyor, alevler her yanı sarmış ve bir anda kiremitlere kadar ulaşmıştı. Artık, Y A N I Y O R DUK… 

    Telsizlerden otel içinde bekleşenlere duyurulan o ek kuvvetler ortalıkta hala yoktu. Zoraki otel önüne getirtilen itfaiye aracının hortumlarını da kesen şeriatcı militanlar, Madımak önünü Kerbela’ya dönüştürdüler. Alevleri söndürecek su yok, YANANLARIN UMUDU DA KALMAMIŞTI KURTULMAYA DAİR. KALDIYSA UTANMAK, UTANSIN O GÜN YANGINA SEYİRCİ KALANLAR…

 12 Yaşında bağlama çalmaya heves eden Koray KAYA, 70 Yaşındaki bilge araştırmacı yazar Asım BEZİRCİ  , Doktor- Şair Behçet AYSAN, Hasret GÜLTEKİN, Muhlis AKARSU, Muhibe AKARSU, Edibe Sulari AĞBABA, Asaf KOÇAK, Asuman SİVRİ, Yasemin SİVRİ, Huriye ÖZKAN, Yeşim ÖZKAN, Metin ALTIOK, Uğur KAYNAR, Belkıs ÇAKIR, Serkan DOĞAN, Ahmet ÖZYURT, Murat GÜNDÜZ, Serpil CANİK, İnci TÜRK, Muammer ÇİÇEK, Gülsün KARABABA, Sehergül ATEŞ, Handan METİN, Sait METİN, Mehmet ATAY, Gülender AKÇA, Carina CUANNA, Erdal AYRANCI, Nesimi ÇİMEN, Menekşe KAYA, Nurcan ŞAHİN, Özlem ŞAHİN …. Devletin denetimi ve gözetimi altında Şeriatçı güruh tarafından yakılarak katledildiler…

    Katliamı radyolar, Tv ler tüm ajanslar saatlerdir naklen haber yapıyorlardı.  Saldırgan güruha karşı polis ve askerin şefkati görülmeye değerdi. Cumhuriyet ve laiklik aleyhine saatlerce slogan atan, oteli ve  kültür merkezini taşlayan, harabeye çevirenlere karşı polisin jop’ları kılıfından çıkmadı. Yangının söndürülmesinden sonra içeridekilerin tahliyesi sırasında hızını alamayan katillerden Cafer ERÇAKMAK adlı belediye meclis üyesi, yangın merdiveninden inen Aziz NESİN’i aşağıya attı ve polisler bunu da seyretti.

    Başta o günün başbakanı ve bazı bakanları katliamı mazur göstermek için hep “tahrik var” dediler VE yazar Aziz NESİN’i hedef seçtiler. 12 yaşındaki Koray’ın katledilmesine tahrik gerekçe olabilir mi? Katliam sonrası katillere arka çıkan siyasiler yargılama seyrini de etkileyecek bir söylem tutturdular; TAHRİK.

      Polis, otel önünde gericilere gösterdiği ihtimamı sonrasında da sürdürdü. Katliama katılan veya katkı veren binlerce kişiden ancak yüzelli kadarını gözaltına alıp, olayın boyutlanmasını engelledi. Soruşturmalarda örgüt aranmadı. Sıradan, bir anlık öfke sonucu çıkmış bir olay olarak değerlendirildi. Bu anlayış, yargılamanın her aşamasında sürdürüldü.

     Katillere ilk yargılamada önce idam verildi ve Aziz NESİN’in tahriki var diyerek, ceza indirimine gitti. Tabii bu karar Yargıtayca  bozuldu. Yargılama yenilendi ve aynı şahıslara idam verildi sonra müebbete çevrildi, ayrıca bir gerekçeyle indirim yapılmadı.

     Katliamla sonuçlanan bu organizeyi yapan örgütler ve uzantıları araştırılıp, ortaya çıkarılmadı. Başta  belediye meclis üyesi Cafer ERÇAKMAK olmak üzere ele geçmeyen sanıklar hala serbest dolaşımlarını sürdürüyorlar. Hüküm giymiş bir çoğu da yurt dışına çıkmış veya çıkarılmış. Devletin Adalet bakanlığı lütfedip  iade talebinde bulunmuyor.

     Madımak katliamı ile analar babalar çocuksuz, çocuklar anasız babasız kaldı. Yürekler, yuvalar acıyla kavruldu. Katliam sonrası yaşananlar bu acıları daha da çoğalttı. Çocuğunun, kardeşinin, yoldaşının katlinin davasını izlemesine bile izin verilmedi. Duyduğu acı yetmezmiş gibi mahkeme önlerinde polis; anaları saçlarından tutup, yerlerde sürükledi.

 

     Katliamdan sonra zarar gören otel sahibine devlet tazminat ödeyip, o yerin yeniden otel olarak hizmete girmesi için ruhsat verdi. Otelin alt katı da et lokantası olarak düzenlendi. 35 insanın yakıldığı otelde müşteriler konaklıyor, alt katında da  kömür ızgarada et yiyorlardı. Bu duruma ve  verdiği acıya analar babalar, kardeşler, çocuklar ve insanım diyenler nasıl dayanabilirler?

İlkel kabile yaşamlarında bile olabilirliği tartışılır olan bu vahşi uygulama, bu çağda, Cumhuriyet Türkiye’sinde yaşanıyor. Bu uygulamaya başta devlet ve yerel sivil toplum kuruluşları seyirci.

    Sivas Ticaret ve Sanayi odası başta olmak üzere kimi siyasi parti temsilcileri ve örgütler, 2 Temmuz anmalarına karşı çıkıyorlar. Rahatsız oluyorlarmış!, rencide oluyorlarmış, ticari hayat zarar görüyormuş. Olup bitmiş bir olayı belleklerde taze tutmanın yararı yokmuş. Unutalım, kapansın diyorlar.

      Anımsandığında utandırıyorsa, küçültüyorsa sizi, bunun çaresi unutmak veya unutturmak değil, o gerçekle yüzleşmekten geçer. Gerçekten bu yaranın ve acının kapanmasını istiyorsanız ve samimi iseniz, adım atma sırası sizde. İnsanlığın yüz karası katliamın acısı yetmezmiş gibi o mekanın et lokantası ve otel olarak hizmete girmesine seyirci kalmanız, acımızı çoğaltıyor…

 M A D I M A K   M Ü Z E     O L S U N…

Her yıl 2 Temmuz’larda ellerinde karanfil otel önüne gelen ve yitirdikleri can’ları ananlara tepki gösterip, o mekanın otel ve et lokantası olarak işletilmesine sessiz kalmak hangi insani değerle açıklanabilir?

         Bu acının dinmesinin, bu yaranın kabuk bağlamasının,  yüreklerdeki yangına su serpilmesinin ve bu utançtan kurtulmanın tek ve tartışmasız bir  yolu var; o da otel ve lokantanın faaliyetinin durdurulması ve müze olarak düzenlenmesidir . Bu adım mutlak atılmalıdır.  Şüphesiz bu adımı Devletin yanında, Sivas ve Sivas’lılar adına  her platformda söz alan ( başta sanayi- ticaret erbabı, yerel basın ve siyasiler),  kamuoyuna açıklama yapan kişi ve kurumlar atmalıdır. Bu haklı talebin, Sivas’ta ve ülkemizdeki barışa, kardeşliğe, birlikte yaşama kültürüne katkısı olacağı gerçeğini kabul etmeliler.

      Katliamın yapıldığı M A D I M A K  O T E L İ   M Ü Z E  O L S U N  ve bir daha insanlık suçu işlenmesin. İnsanları ve toplumları  düşüncelerinden dolayı ayırmanın, aşağılamanın ve hatta canlarına kastetmenin bir insanlık suçu olduğu belleklerde yer etsin. Farklı düşünme ve farklı inanmanın insanlık için bir kültür zenginliği olduğu gerçeği de  bilinerek, katiller lanetle, aydınlarımız sevgiyle anılsın..