Ana Sayfa Blog Sayfa 6286

Çavkaniya Du Şaşitiyên Nav û Deng

0
  1. “Di nav Alawiyan de 7 hozanên mezin hene.”
  2. “Rastîhatina Kurdê kirêt û Mihemed.”

 

Nizanim kîjan zimanî lê gotinek heye: “Dînekî kevirek avet bîrê / 40 baqilan nikarî derbixe.” Ev herdu gotinên şaş jî wisa ne. Ew dîn kî bûn? Ezê li ser wan binivîsînim…

Şaşitiyê Yekemîn

“Di nav Alawiyan de 7 hozanên mezin hene.”

Di dîroka Alawîtiyê de gotinekê wek “7 hozanên mezin” tune ye. Cemalettin Ulusoy di salên 1940an de ev tespîta xwe nivîsand û mezinên me kategorîze kir.

Li gorî Ulusoy hozanên mezin yê Alawiyan ev bûn: “Şah Îsmaîl (Hatayî), Pîr Sultan Abdal, Kul Hîmmet, Yemînî, Vîranî, Nesîmî û Fûzûlî.”

Berî Ulusal di nav Alawiyan de ev kategorî tunebû. Alawiyan teoriya Ulusal qebul nekirin. Ji ber çi? Wisa bersiv dan: “Ev hozanên me mezin in yê din namezin in?”

Balkeşê… Di nav kategoriya Ulusoy de Yunus Emre û Baba Tahirê Uryan tune ye. Alawîtî baweriyekê bi wêje û helbestê ve giredayiyê. Gelek hozanên mezin derxistin. Ji bo ve yekê jî kategorî şaş e.

Şaşitiya Dûyemîn

Dîrokzan Kemal Mazhar Ahmed di ciwantiya xwe de rojnameyên kevin yê Kurdan lêkolîn dike.

Nivîsekê rojnameya Pêşkewtinê (7ê Cotmehê 1920/Silemanî) bala wî dikşîne… Di vê nivîsê de ev şaşitî heye:

“Piştî belavbûna nav û dengê Pêxember Efendî, siltanê mezin yê Turkistanê Oğuzhan di nav Kurdan de Begdoz şand cem pêxember. Sifatê Begdoz kirêt bû. Dema ku pêxember wî dît xwe paş de kişand û pirskir:

‘Tu kî ye?’ Got ‘Ez Kurd im.’

Pêxember jî wisa got: ‘Ya Xweda qewmekê wisa bila sernekeve. Ger serketin yê cîhanê bilerzînin.’ Piştî ve duayê Kurdan dewlet û saltanat nedîtin.”

Mamoste Kemal Mazhar Ahmed di sala 1981an de kitebê xwe yê bi navê “Dîrok” de ev nivîs weşand û rexne kir. Rexneyê Mamoste jî wisa ye:

“Ev nivîs şaş e. Ji ber ku Îslam mîladî 639an de li Kurdistanê belav bû. Ev dîrok piştî Mihemed e û di dema Omer e. Îslam piştî salên dûr û dirêj çû Turkistanê.”

Madımak: Gün Tutuşur Canım Gece Tutuşur

Tarih 2 Temmuz 1993… Madımak katliamı üzerinden tam 23 yıl geçti. Ne adalet yerini buldu ne de acılar dindi… Ne olmuştu 1993’te! İnsanlığımızı mı kaybettik, vicdanlar mı köreldi. 93’te Sivas’ta ne olmuştu! Madımak öteli sarılmıştı, önce otel sonra insanlar tutuştu…
93 karanlık mıydı? 8 saat alevler karartmıştı içimizi… Korlar arttıkça karanlığa teslim olduk, korlar arttıkça kaybettik hayata dair ne varsa. Karanlıklar da aradık bir tutam ışık, semaha durduk yine de karanlıkların içinde…

İnsanlık o gün orada ölmüştü! Peki bugün? İnsanlığımızı, vicdanımızı yeniden diriltebilir miyiz?
“Yiğitlik midir emanet cana kıymak” diye başlayan şiirlere sığındık… 35 kişi diri diri yakıldı. Düşleri çalınan Koraylar, geleceği yangınla kül olan gençler, daha türkülerimiz vardı diyen ozanlar, daha güzel bir dünya için semaha duran umut insanları…

Festivale gitmek istemişlerdi

Pir Sultan Abdal Şenlikleri kapsamında Sivas’a giden, 1 Temmuz’da salonların dolup taştığı paneller düzenleyen, semah gösterileriyle kalabalıkları coşturan sanatçı ve aydınlar, 2 Temmuz günü MadımakOteli’nde alevlerin ortasında kaldılar. 33 aydın ve sanatçının, 2  otel görevlisinin de  hayatlarını kaybettikleri saatlerde, dışarıda birikmiş güruhun sloganları geliyordu… Ve 8 saat yangında beklediler.

Grubun sayısı akşam saatlerinde 20.000’e yaklaştı. Grup önce Madımak Oteli önündeki araçları ateşe verdi ve oteli taşladı sonrasında oteli ateşe verdiler. Aralarında Asım Bezirci, Nesimi Çimen, Muhlis Akarsu, Metin Altıok, Hasret Gültekin,Ozan Türkyılmaz’ın bulunduğu 33 kişiyle 2 otel görevliis yanarak veya dumandan boğularak yaşamını yitirdi.

51 kişi kurtuldu

Aralarında Aziz Nesin’in de bulunduğu 51 kişi de olaylardan kendi olanaklarıyla, ağır yaralarla kurtuldu. Başından yaralanan Aziz Nesin’i linç edilmekten araya giren polisler kurtardı. Yaralılar, polis arabalarıyla Tıp Fakültesi Hastanesi`ne götürüldü.

İnsanlık ayıbıydı ya Sivas… Hiçbir kitap da yazmazdı elleri kolları bağlıyı yakmak. Yakıldı 35 kişi, aydın yazar, sanatçı, çocuk… Yakılmakla da kalmadılar yakanlar ödüllendirildi!

İnkar ve yalana devam ettiler

AKP’nin Sivas’la ilgili iddiası ise hiç bitmedi…  Sivas katliamının Ergenekon işi olduğu, Ergenekon’un PKK’yi ve bazı sol örgütleri taşeron olarak kullandığı yönünde ki iddiaları ortaya attı.  Onlara göre,Madımak Oteli’nin önünde toplanarak alevleri gördükçe tekbir getiren gericiler ağır tahrik altındaydı. Tıpkı o gün Cumhurbaşkanı olan Süleyman Demirel’in, Başbakan olan Tansu Çiller’in iddia ettiği gibi. Ancak Sivas’ta olanlar unutulmadı. Kanıtlar ve tanıklar, katliamı aydınlattı.

Yargı süreci

Adalet Bakanlığı verilerine göre, Sivas olaylarına ilişkin 111 sanık hakkında dava açıldı. Hakkında dava açılan 79 sanık ağırlaştırılmış müebbet hapis ve süreli hapis cezaları ile cezalandırıldı. İki sanık hakkında kamu davası zamanaşımı nedeniyle düştü. 26 sanığın beraatına karar verildi. Cezaları kesinleşen sanıkların da aralarında bulunduğu 15 kişi ise hâlâ aranıyor. Cezaları kesinleşen ancak yurtdışına kaçan sanıklardan 9’u Almanya’da yaşıyor. Türkiye, Almanya’da yaşadığını tespit ettiği, sanıklar Murat Sonkur, Ömer Demir, Adem Ağbektaş, Mehmet Yılmaz, Sedat Yıldırım, Adem Bayrak, Vahit Kaynar, Eren Ceylan ve Ethem Ceylan’ın iadesini talep ediyor. Almanya sanıkların aldıkları ‘ağırlaştırılmış müebbet hapis cezalarını’ gerekçe göstererek talebi reddediyor. Alim Özhan, Hayrettin Yeğin, Süleyman Toksun, Harun Kavak, Metin Ceylan’ın nerde yaşadığı bilinmiyor.

Dava süreci bir yandan devam ederken yargı kararı bir utanca daha imza atmıştı.

Sivas zamanaşımna uğradı

Önce 2 Temmzu 2012’de anmaya gidenler polis saldırdı… 13 Mart 2012’de ise aileler bir acu haber daha aldı… Sivas davasına zamanaşımı kararı verildi. Böylece 5 firari sanık ceza almaktan kurtuldu.

Başbakan da hayırlı olsun demişti!

İlk açıklama Başbakan Erdoğan’dan gelmişti… Sivas davasında alınan zamanaşımı kararı için grup toplantısında yaptığı konuşmada “milletmiiz ve ülkemiz için hayırlı olsun” açıklamasında bulundu.

zamanaşımına iki gün kala HSYK başkan vekili İbrahim Okur “sona yaklaşıldı, bu saatten sonra Madımakiçin yapılabilecek bir şey yok” diyerek kararın önceden alındığını söyler gibiydi

Onları rüyamda görseydim

23 yıl geçti.. Henüz 12 yaşındaydı Koray, Ablası Menekşe ise 14 yaşında. Cesetleri bir birine sarılı bulundu. Hüsne Kaya iki evladını yangınlara vermişti… 1 Yıl sonra bir kızı oldu Kaya’nın adını Menekşecan koydu… Ancak onun acısı dinmedi…

“Hani hikayelerde vardır ya; deseler ki bana ‘hayatta ne istersin?’ İki şey isterim; biri kızım Menekşecan’ın mutlu olmasını; diğeri ise… Menekşe’m ile Koray’ımı rüyamda görmek isterim. Menekşecan, yavrularımı kaybettiğimde daha doğmamıştı, ama o rüyasında görüyor. Bir ben göremiyorum. Görsem de çok uzaktan görüyorum; ‘bağırıyorum, gitmeyin ben sizin yanınıza geliyorum’ diyorum. Suyun, gölün bir yakasında yavrularım, bir yakasında ben. Yüzlerini seçemiyorum. Sesimi duyuramıyorum. ‘Çok üzülüyorsun, ondan rüyanda göremiyorsun’ diyorlar. Bilmiyorum ondan mı? Keşke rüyama girseler; onları görmeyi o kadar çok istiyorum ki…” Böyle anlatıyor Hüsne Kaya…

Sonra o yangından kurtulanlar, kurtulup da bir daha Sivas’a gidemeyenler… Bir kibrit çaktığında yeniden Sivas’ı yaşayanlar…

23 Yıl… Dile Kolay -RIZA AYDOĞMUŞ-Yangından kurtulan

Madımak katliamı üzerinden tam 23 Yıl geçti… Hala hafızamızdan silemediğimiz o anları yaşayanlar kuşkusuz hiç unutmadı. Rıza Aydoğmuş yangında kurtulanlardan biriydi….

Yıllar önce anlatmıştı o yangından nasıl kurtulduğunu… Yeniden hatırlamak adına; Rıza Aydoğmuş anlatıyor:

23 Yıl… Dile Kolay -RIZA AYDOĞMUŞ-Yangından kurtulan

Semah dönen, türkü söyleyen, tiyatro oynayan,  oğullarımız, kızlarımız, ozanlarımız,yazarlarımız, bilim adamlarımız, Karikatürist, şair ve doktorumuz,, aydınlık yüzlü 33 güzel insanımız ve iki otel emekçisi can 2 Temmuz 1993 te Sivas’ta Madımak otelinde şeriatçı- yobaz güruh tarafından yakılarak, katledildiler. Ateş düştüğü yeri yaktı, dağladı. Yüreğinde insan sevgisi, evlat sevgisi, kardeş sevgisi, ana –baba sevgisi-saygısı olanların da yüreğine kor düştü.

             Devlet, bu katliama 8 saat boyunca polisi ve askeriyle seyirci kalıp, müdahale etmedi. Tek müdahale vardı; o da  Cumhurbaşkanı  S. Demirel’in “vatandaş ile polisi karşı karşıya getirmeyin” talimatıydı. Oteli kuşatan ve içindeki insanları “Kahrolsun laiklik yaşasın şeriat” diyerek, “YAK ULA YAK” nidaları ve alkışlarla ateşe veren  vatandaşa(!) müdahale edilmemeliydi.

       Ve öyle oldu. Otel ateşe verildi. Aydınlar yandı. Katiller ve onları örgütleyenler, ortaçağ Roma’sında BRUNO’yu din adına ateşe atan papazların mutluluğuyla evlerine döndü…

              Sivas, Laik Cumhuriyetin temellerinin atıldığı bir kenttir. “Dinin emrinde bir devlet düzeni” kurmak isteyen şeriatcı organize güçler, insanlık tarihinin yüz karası bir katliama adım adım hazırlık yapmış ve  hazırlıkta belediyenin olanakları da kullanılmıştır. Belediye, valilikçe yapılan “Atatürk koşusu’na alternatif  “Hicret koşusu” organize etmiş,  bu koşuya çevre illerden sporcu adı altında dinci militanlar çağrılmış ve günlerce dinci vakıfların misafirhanelerinde ağırlanmış, yarış bittiği halde 2 Temmuz’a kadar da Sivas’tan ayrılmamışlardır.

              Yerel basın, günler öncesinden Pir Sultan Abdal ve adına düzenlenen etkinlik aleyhine  kışkırtıcı yayınlar yaparak, yöre halkının dini hassasiyetleri kasıtlı olarak  bu yayınlarla öne çıkarılıp, tepki örgütlenmesine gidilmiştir. Tüm bu alt yapı çalışmalarına bir de “Müslüman Kamuoyuna” başlıklı cihada davet eden bir bildiri ev ve işyerlerine dağıtılmıştır. Şeriatçı bir kalkışma için Cuma günü ve Cuma namazı sonrası koşulların uygun zamanıydı ve öyle oldu.

          Cuma namazından topluca çıkan kalabalık, gerici militanların yönlendirmesiyle  Madımak otelini güpegündüz kuşatıp, saatlerce taşladı. Saldırganlar, otele atılacak taş bulmakta hiç zorlanmadılar; Zira, Refah Partili (milli görüşcü) belediye başkanlığı kaldırım yenileme gerekçesiyle birkaç kamyon kaldırım taşını otelin karşısındaki köşeye yığmıştı.

           Otelde mahsur kalanlar, başta ilin valisi olmak üzere ulaşabildikleri devlet yetkilileri ve siyaset adamlarından yardım istediler, “kurtarın bizi” dediler. Aldıkları yanıt, “sabredin, sizi kurtaracağız” veya “yakın il ve ilçelerden takviye kuvvet istedik, yoldalar, geliyorlar” şeklindeydi.

             Otel önü öğlen saatlerinden başlayarak, akşama doğru gittikçe kalabalıklaştı. Cumhuriyet ve laiklik karşıtı sloganlar susmak ve bitmek nedir bilmedi. Otel içindekiler, ön kapıdan çıkmanın riskine karşılık başka çıkışlar aradılar. Buldukları ilk yer, otel ile aynı aydınlığı paylaşan sırt sırta olan binaydı. Ama o binadakiler aydınlık denilen yere çıkanlara ağır küfür ve hakaret ederek “ nereden girdiyseniz oradan çıkın” diyerek, fiili saldırıda bulundular. (Meğer bu daire, BBP il binası imiş. Yangından önce çıkmak için tespit edilen bu yerden saldırı olmasa muhtemelen can kaybı olmadan oteli terketmek olanaklı olacaktı.)

      Otelin karşısına, belediyece getirilen birkaç kamyon taşın tamamı otele atıldı. Kırılmadık cam, çerçeve kalmadı. Perdeler, tüller lime lime oldu. Bir ara otel önündeki kalabalık başka yöne doğru yöneldi ve büyük tezahüratlarla geri döndüler. Karşıladıkları Belediye Başkanı Temel Karamollaoğlu imiş. Belediye başkanı, yanında belediye çalışanları eşliğinde otel önüne kurdukları mobil ses düzeninden kalabalığa “Gazanız mübarek ola” diye başladı söze. Başkan konuştukça kalabalık daha da coşuyor, tezahürat ve sloganlar birbirine karışıyordu.

  Gerici-yobaz güruh dağılmak şöyle dursun daha da kalabalıklaşıyor ve yaptıklarıyla daha da azgınlaşıyorlardı. Kaldırım taşı bitince, otelin karşısındaki binaların çatılarına çıkıp, kiremitleri söküp, otelin içine doğru attılar.

 Tüm bunların saatlerce sürüyor olmasına karşın, ortalıkta kayda değer sayı ve kararlılıkta güvenlik kuvveti yoktu. Otel önüne tek sıra barikat oluşturan karakol ve trafik polisi, atılan taşlar sonucu zaman zaman kaçıyor ve otelin önünde barikat diye bir şey kalmıyordu.

    Kalabalık, yine bir dalgalanma ile otele değil, ters yöne doğru sloganlarla hareketlendi. Makam aracı ile kalabalığın arkasına kadar gelen Tugay komutanını sloganlarla karşıladılar. “En büyük asker bizim asker, asker Bosna’ya” Generalin gelmesiyle otel içindekiler bir ara kurtulacakları umuduna kapıldılar; ama general, kalabalığı  yönlendirenler ile kısa bir görüşmenin ardından yine makam aracına binerek, alandan ayrıldı.

     Kentin meydan ve ana caddelerindeki elektrik direklerindeki hoparlörden “ Pir Sultan Abdal Şenlikleri iptal edilmiştir, halkımıza saygıyla duyurulur” anonsları duyuldu. Bu anons, kalabalığı iyice coşturdu / çılgınlaştırdı. Yine aynı hoparlörden “Pir Sultan Abdal heykeli kültür merkezinden söküldü, halkımıza saygıyla duyurulur” anonsu yükseldi.  Bir süre sonra da kalabalığı yararak otel önüne kadar belediyeye ait bir kamyon geldi. Kamyon kasasındaki ozanlar anıtı kalabalığın saldırgan müdahalesiyle otel önüne indirildi ve ellerine ne geçirdiler ise anıta vurarak parçaladılar.

    Kalabalık otele iyice yaklaştı ve aradaki polisler de çekildi.  Ön cepheden otelin içine ( kahvaltı salonuna ) girenler oldu. Ellerine ne geçti ise aşağıya fırlatıyorlar ve kalabalık ta izahı mümkün olmayan bir histeri ile alkışlıyor ve “daha daha” diyordu.  Otel içinde elektrikler kesildi ve her yer karanlık, göz gözü görmüyor. Otel dışından gelen yanık kokusu ile yangın akla geldi. Evet , dışarıda benzine batırdıkları paçavraları tutuşturup, otel içine  atıyorlardı. Bir anda alt kattaki lobinin  duvar lambrileri ve yerdeki halı döşemeler tutuştu… Simsiyah duman kapladı her yeri.

      Otel yanıyor; başta belediye çalışanları olmak üzere otel önündeki kalabalık  oteli yakanları alkışlarıyla ıslıklarıyla destekliyor, yüreklendiriyorlardı. Öğlen Cuma namazından çıkan kalabalık, üzerine üç namaz vakti geçmesine karşın otel önünden ayrılmamıştı.

     Otel yanıyor, alevler her yanı sarmış ve bir anda kiremitlere kadar ulaşmıştı. Artık, Y A N I Y O R DUK… 

    Telsizlerden otel içinde bekleşenlere duyurulan o ek kuvvetler ortalıkta hala yoktu. Zoraki otel önüne getirtilen itfaiye aracının hortumlarını da kesen şeriatcı militanlar, Madımak önünü Kerbela’ya dönüştürdüler. Alevleri söndürecek su yok, YANANLARIN UMUDU DA KALMAMIŞTI KURTULMAYA DAİR. KALDIYSA UTANMAK, UTANSIN O GÜN YANGINA SEYİRCİ KALANLAR…

 12 Yaşında bağlama çalmaya heves eden Koray KAYA, 70 Yaşındaki bilge araştırmacı yazar Asım BEZİRCİ  , Doktor- Şair Behçet AYSAN, Hasret GÜLTEKİN, Muhlis AKARSU, Muhibe AKARSU, Edibe Sulari AĞBABA, Asaf KOÇAK, Asuman SİVRİ, Yasemin SİVRİ, Huriye ÖZKAN, Yeşim ÖZKAN, Metin ALTIOK, Uğur KAYNAR, Belkıs ÇAKIR, Serkan DOĞAN, Ahmet ÖZYURT, Murat GÜNDÜZ, Serpil CANİK, İnci TÜRK, Muammer ÇİÇEK, Gülsün KARABABA, Sehergül ATEŞ, Handan METİN, Sait METİN, Mehmet ATAY, Gülender AKÇA, Carina CUANNA, Erdal AYRANCI, Nesimi ÇİMEN, Menekşe KAYA, Nurcan ŞAHİN, Özlem ŞAHİN …. Devletin denetimi ve gözetimi altında Şeriatçı güruh tarafından yakılarak katledildiler…

    Katliamı radyolar, Tv ler tüm ajanslar saatlerdir naklen haber yapıyorlardı.  Saldırgan güruha karşı polis ve askerin şefkati görülmeye değerdi. Cumhuriyet ve laiklik aleyhine saatlerce slogan atan, oteli ve  kültür merkezini taşlayan, harabeye çevirenlere karşı polisin jop’ları kılıfından çıkmadı. Yangının söndürülmesinden sonra içeridekilerin tahliyesi sırasında hızını alamayan katillerden Cafer ERÇAKMAK adlı belediye meclis üyesi, yangın merdiveninden inen Aziz NESİN’i aşağıya attı ve polisler bunu da seyretti.

    Başta o günün başbakanı ve bazı bakanları katliamı mazur göstermek için hep “tahrik var” dediler VE yazar Aziz NESİN’i hedef seçtiler. 12 yaşındaki Koray’ın katledilmesine tahrik gerekçe olabilir mi? Katliam sonrası katillere arka çıkan siyasiler yargılama seyrini de etkileyecek bir söylem tutturdular; TAHRİK.

      Polis, otel önünde gericilere gösterdiği ihtimamı sonrasında da sürdürdü. Katliama katılan veya katkı veren binlerce kişiden ancak yüzelli kadarını gözaltına alıp, olayın boyutlanmasını engelledi. Soruşturmalarda örgüt aranmadı. Sıradan, bir anlık öfke sonucu çıkmış bir olay olarak değerlendirildi. Bu anlayış, yargılamanın her aşamasında sürdürüldü.

     Katillere ilk yargılamada önce idam verildi ve Aziz NESİN’in tahriki var diyerek, ceza indirimine gitti. Tabii bu karar Yargıtayca  bozuldu. Yargılama yenilendi ve aynı şahıslara idam verildi sonra müebbete çevrildi, ayrıca bir gerekçeyle indirim yapılmadı.

     Katliamla sonuçlanan bu organizeyi yapan örgütler ve uzantıları araştırılıp, ortaya çıkarılmadı. Başta  belediye meclis üyesi Cafer ERÇAKMAK olmak üzere ele geçmeyen sanıklar hala serbest dolaşımlarını sürdürüyorlar. Hüküm giymiş bir çoğu da yurt dışına çıkmış veya çıkarılmış. Devletin Adalet bakanlığı lütfedip  iade talebinde bulunmuyor.

     Madımak katliamı ile analar babalar çocuksuz, çocuklar anasız babasız kaldı. Yürekler, yuvalar acıyla kavruldu. Katliam sonrası yaşananlar bu acıları daha da çoğalttı. Çocuğunun, kardeşinin, yoldaşının katlinin davasını izlemesine bile izin verilmedi. Duyduğu acı yetmezmiş gibi mahkeme önlerinde polis; anaları saçlarından tutup, yerlerde sürükledi.

 

     Katliamdan sonra zarar gören otel sahibine devlet tazminat ödeyip, o yerin yeniden otel olarak hizmete girmesi için ruhsat verdi. Otelin alt katı da et lokantası olarak düzenlendi. 35 insanın yakıldığı otelde müşteriler konaklıyor, alt katında da  kömür ızgarada et yiyorlardı. Bu duruma ve  verdiği acıya analar babalar, kardeşler, çocuklar ve insanım diyenler nasıl dayanabilirler?

İlkel kabile yaşamlarında bile olabilirliği tartışılır olan bu vahşi uygulama, bu çağda, Cumhuriyet Türkiye’sinde yaşanıyor. Bu uygulamaya başta devlet ve yerel sivil toplum kuruluşları seyirci.

    Sivas Ticaret ve Sanayi odası başta olmak üzere kimi siyasi parti temsilcileri ve örgütler, 2 Temmuz anmalarına karşı çıkıyorlar. Rahatsız oluyorlarmış!, rencide oluyorlarmış, ticari hayat zarar görüyormuş. Olup bitmiş bir olayı belleklerde taze tutmanın yararı yokmuş. Unutalım, kapansın diyorlar.

      Anımsandığında utandırıyorsa, küçültüyorsa sizi, bunun çaresi unutmak veya unutturmak değil, o gerçekle yüzleşmekten geçer. Gerçekten bu yaranın ve acının kapanmasını istiyorsanız ve samimi iseniz, adım atma sırası sizde. İnsanlığın yüz karası katliamın acısı yetmezmiş gibi o mekanın et lokantası ve otel olarak hizmete girmesine seyirci kalmanız, acımızı çoğaltıyor…

 M A D I M A K   M Ü Z E     O L S U N…

Her yıl 2 Temmuz’larda ellerinde karanfil otel önüne gelen ve yitirdikleri can’ları ananlara tepki gösterip, o mekanın otel ve et lokantası olarak işletilmesine sessiz kalmak hangi insani değerle açıklanabilir?

         Bu acının dinmesinin, bu yaranın kabuk bağlamasının,  yüreklerdeki yangına su serpilmesinin ve bu utançtan kurtulmanın tek ve tartışmasız bir  yolu var; o da otel ve lokantanın faaliyetinin durdurulması ve müze olarak düzenlenmesidir . Bu adım mutlak atılmalıdır.  Şüphesiz bu adımı Devletin yanında, Sivas ve Sivas’lılar adına  her platformda söz alan ( başta sanayi- ticaret erbabı, yerel basın ve siyasiler),  kamuoyuna açıklama yapan kişi ve kurumlar atmalıdır. Bu haklı talebin, Sivas’ta ve ülkemizdeki barışa, kardeşliğe, birlikte yaşama kültürüne katkısı olacağı gerçeğini kabul etmeliler.

      Katliamın yapıldığı M A D I M A K  O T E L İ   M Ü Z E  O L S U N  ve bir daha insanlık suçu işlenmesin. İnsanları ve toplumları  düşüncelerinden dolayı ayırmanın, aşağılamanın ve hatta canlarına kastetmenin bir insanlık suçu olduğu belleklerde yer etsin. Farklı düşünme ve farklı inanmanın insanlık için bir kültür zenginliği olduğu gerçeği de  bilinerek, katiller lanetle, aydınlarımız sevgiyle anılsın.. 

   

    

         

Prof. Dr. Tayfun Atay: Onlar utanmıyorsa tarih onlardan utanacak

Serpil İlgün Evrensel gazetesinde pazartesi röortajlarında Tayfun Atay’la konuştu. İlgün Atay’la, İslamın sekülerleşmesi nasıl oluyor? Sekülerleşmenin ekonomi politiği ve kültürel alandaki yansımaları neler?, konuştu.

 

İstanbul Firüzağa’da bir plak dükkanındaki etkinliğin, “Ramazan’da içki içemezsiniz” diye basılarak içerdekilerin darbedilmesini, “milli hasasasiyetler”le açıklayan ve mağdurları değil saldıranları koruma refleksiyle olaya yaklaşan AKP cephesinde, haftanın en meydan okuyan açıklaması yine Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan geldi. Gezi’nin yıldönümünde “Gezi Parkı’na Topçu Kışlası’nı inşa edeceğiz. Taksim’e de bir selatin cami yerleştireceğiz” diyen Erdoğan’ın tahrik edici açıklamaları, toplumun ayrıştırılması politikasına en irisinden bir tuğla daha koymuş oldu.

Popüler kültürün yanı sıra, AKP-İslam çalışmalarından da tanıdığımız Sosyal Antropolog Prof. Dr. Tayfun Atay, Firuzağa saldırısını dinin en çok tahribata, gözden düşürülmeye, zedelenmeye ve “zehirlenme”ye uğradığı, uğratıldığı bir dönemin en çıplak örneği olarak değerlendiriyor. Bununla birlikte AKP iktidarının tarihinin, aynı zamanda “Türkiye’de Müslümanlığın doludizgin sekülerleşmesinin tarihi” olduğunu savunuyor.

Dinin, muhafazakarlaşmanın bu denli altı çizilirken İslamın sekülerleşmesi nasıl oluyor? Sekülerleşmenin ekonomi politiği ve kültürel alandaki yansımaları nasıl karşımıza çıkıyor? Cumhuriyet yazarı Prof. Dr. Tayfun Atay yanıtladı.

Cumhurbaşkanı’nın olayın ‘oruç tutmayanlara saldırı olmadığı’ iddiasında bulunduğu Firüzağa’daki hadiseyle başlayalım. Albüm etkinliğinde alkol tüketildiği gerekçesiyle plak dükkanına yaşanan saldırı toplumun bir bölümündeki endişe ve gerginliği artırdı. Diğer yandan Türkiye’de oruç tutmayana saldırı ilk defa yaşanmıyor. Bu yıl ramazanda oruç gerekçeli saldırı ve tacizler, öncekilerden nasıl bir farklılık arz ediyor?
Doğru, bu eskiden de vardı. Şimdi ama şöyle bir farklılık arz ediyor; eskiden çevredeydi bu tip istenmedik olaylar, şimdi merkezde. Saldırılarla ilgili ilk hatırladığım hadise, 1987 yılında, Van’da bir üniversite öğrencisinin oruç tutmadığı için öldürülmesidir. Özal döneminin başlarında olduğumuz ve irtica tartışmalarının başladığı dönem. Biliyorsunuz, 12 Eylül darbesi Türkiye’de sol ve sosyalist hareketi ezmek için dini dalgakıran olarak kullandı ve Türk-İslam sentezi ideolojisini resmi ideoloji haline getirdi. Bugüne çıkan yol aslında o gün önü açılan bir yoldur.

Ramazanda oruç tutmayanların kendilerini rahatsız hissettiği, tedirgin hissettiği vakalar bugün merkezde. Çünkü bugün bir iktidar tüm Türkiye’de ve Türkiye’nin en seküler yaşam biçiminin süregeldiği alanlarında, mekanlarında yaşayan insanları cezalandırırcasına, onlara kin ve nefret kusarcasına, yıllardır ürettiği iktidar söylemiyle bugün kitleler nezdinde -tabi bunlara kitle bile demek belki çok hafif kalıyor- bir güruhun saldırısına zemin hazırlıyor.

-AKP yönetimi ve medyasının, saldırıyı ‘milletin hassasiyetlerine’ saygı duyulmamasının yol açtığı spontan bir olay olarak göstermeye çalışması ve Kabataş yalanına benzer gibi bir senaryo üretmeye çalışması neden?
Çünkü bir takım provokasyon iddiaları üzerinden toplumsal gerçeğin görünürlüğünü yok etmek istiyorlar. Birazcık sosyolojik duyarlılığı olan bir insan Gezi Parkı olaylarından bu yana ne olup bittiğini çok rahat görebilir.

Cihangir’deki hadise planlı da olsa, provokasyon da olsa bütün bunları yaratan bir toplumsal zemin var. Ve o toplumsal zemini hazırlamış, toplumu kutuplaştırmış, kültürel olarak iki parçaya ayırmış ve bu parçaları birbirine sadece yabancılaştırmamış, aynı zamanda düşmanlaştırmış bir siyasi iktidar var. Bu iktidar bir ümmet kavramı ortaya attı. Ümmet kavramını ortaya atarken Müslüman dünyaya sesleniyor ve oraya yönelik bir kardeşlik çağrısında bulunuyor ama bu bir sanal çağrı.

-Nasıl sanal?
Şöyle, biz biliyoruz ki, İslam dünyası kendi içinde pek çok ihtilaflarla yıllardır birbirini yiyor. Siz bir ümmet çağrısıyla dünyaya seslenirken aslında kendi ülkenizdeki hedef kitleniz olan dindar muhafazakarlara göz kırpıyorsunuz ve bu ülkenin “ümmet olarak” tanımladığınız kesiminin dışında kalanlarını düşmanlaştırıyorsunuz. Son derece somut bir yurttaşlık kardeşliğinde buluşturulabilecek bir Türkiye toplumu, ümmet retoriği üzerinden düşmanlaştırılıyor, şeytanlaştırıyor. Böyle bir tablodan bu tür olaylar, provokasyon olsa da olmasa da çıkar. Münferit olmayan olaylar da okuyoruz, bu eğer provokasyonsa ya da örgütlü bir eylemse, diğerleri nedir? Kaldı ki mesele bunun ne kadarının örgütlü olduğu meselesi değil, böyle bir eylem karşısında nasıl tavır aldığınız. O tavır da ortada; teşvik ediyor, rahatlatıyor.

Bu tabloda, “Bu ülkede AKP iktidarının tarihi, Türkiye İslâm’ının da ‘sekülerleşme’ tarihidir. AKP döneminde İslam-Müslümanlık hiç olmadığı kadar sekülerleşti” teziniz nereye oturuyor? ‘Hadi canım, tam aksi söz konusu değil mi’ diyecekler için, neye bakarak ‘Müslümanlık sekülerleşti’ diyorsunuz?
Sekülerleşme şu; bu görüntünün ötesinde dindar, muhafazakar yaşam sürdüren insanların dünyasına bir girelim. Orada hayatın nabzını tutalım, bakalım karşımıza neler çıkıyor? İstanbul’un en muhafazakar bölgelerinden birinde yaşıyorum. Mesela Viaport Alışveriş Merkezine gidin. Başörtülü genç kızlar oruç tutmuyorlar, görüyoruz. Erkek arkadaşlarıyla gayet flört bir pozisyonda dolaşıyorlar. Bir Müslüman toplumda dinselliğin, dinsel duyunun en fazla yoğunlaştığı ay olan ramazanda bile biz son derece dünyevi ilişkiler içerisinde gündelik hayatını sürdüren insanların sadece seküler kesim değil, dindar muhafazakar kesimde de olduğunu görüyoruz. Mesela Kanal 7’de “Benimsin” adlı bir dizi var, ramazana özel kondu. Bir tür İslami Brezilya dizisi. İnanılmaz sahneler var. Birbirine aşkla, tutkuyla bakan insanlar Kuran eşliğinde birbirleriyle diyalog kuruyorlar. Öyle bir dizi ki, Kuran orada tamamen dünyevi zevke, kadın erkek ilişkilerinin o tutkulu haline araçsallaştırılmış. “Ne sekülerleşmesi hocam, tam tersi söz konusu” derken, yüzeydeki görüntü ve akış nedeniyle bana tepki gösteriyorsun. Ama bir de derinden akan sulara bak… Derinden akan sulara baktığımızda bu toplumun dindar muhafazakar kesiminde dini duyuyu hayatın içerisinde amaç değil, araç haline getirmiş bir pratiğin, bir davranış örüntüsünün hakim oluduğunu görüyoruz. Televizyonda izleyin mesela Nihat Hatipoğlu’nun programını. Kuran okunuyor, insanlar ellerinde cep telefonları, ekranda kendilerini izleyen yakınlarına kameradan el sallıyorlar sırıta sırıta. Şimdi burada nerede din? İslam ne oldu, Kuran ne oldu? Hani en kutsal ay ramazan?

-Hilmi Yavuz, tespitlerinize katılmakla birlikte ‘sekülerleşme’ kavramına şöyle bir itirazda bulundu; ‘Türkiye’de gördüğümüz bu tuhaf dünyevileşme durumu İslam’ı, kapitalizmi helalleştirme yoluyla seküler bir İslam’a dönüştürmekten ziyade, kuralsız, normsuz ve ölçüsüz bir lumpen İslamlaşmaya dönüştürmekten başka bir şey değildir…’ Ne dersiniz, böyle de tanımlanabilir mi?
Bu da söylenebilir. İslam’ın lümpenleşmesi, Kuran’ın lümpen bir kitlenin elinde oyuncak olması söylenebilir. Ben belki sosyolojik bir duyarlılıkla, kendimce bunu seküler akışın bir parçası olarak görüyorum. Ayrıca o seküler akış da her zaman yüceltilecek, sütten çıkmış ak kaşık sayılacak bir süreç değil. O seküler sürecin de olumlu ve olumsuz düşünebileceğimiz yönleri var. Hayatın akışı böyle zaten. Dolayısıyla böylesi bir sekülerleşmeden din uzak kalamıyor. Mesele dini toplumsal hayatın, ilişkilerin, gündelik hayat akışının içerisine insanları dinden soğutacak kadar yoğun bir biçimde sokmaya çalışan, dini toplumun sırtına bastırmaya çalışan bir siyasi iktidarın ortaya çıkardığı bir hezimet. Sadece demokrasi, sadece özgürlükler, sadece insan hakları adına bir hezimet değil. Din-i İslam adına da bir hezimet.

-‘İslâmi sekülerleşme’ tartışmasının önü kapandıkça ‘Selefiliğe iyice teslimiyet kaçınılmazlaşacak’ diyor ve ekliyorsunuz; ‘Seçenekler belli gibi: Ya sekülerleşmeye devam, ya Selefîleşmeye selâm!’ Sizce AKP açısından geldiğimiz nokta ikincisi mi?
Kategorik olarak buna “evet” diyebilirim ama bunu açmamız lazım. Çünkü, buradaki Selefilik çok ayağa düşürülmüş bir Selefilik.

-Nasıl?
Selefiliğin tarihine, işte İbni Teymiye’nin tepkisel olarak kendince bir takım bozulmalar karşısında uç tepki olarak, bir püritenleşme arayışı olarak ortaya çıkmasına; diğer yandan Muhammed Abdül Vahhap’ın Osmanlı’ya karşı Arap kabilelerini örgütlediği Vahabilik tarzı Selefiliğe baktığımız zaman bunların bile aslında bugünkü tablo karşısında yunmuş yıkınmış kaldığı söylenebilir. “Kategorik olarak evet” dedim çünkü AKP, Türkiye’de tarihsel olarak kendilerinin de içinden çıktığı İslami geleneği bir kenara bırakarak, özellikle 2010 sonrası süreçte bambaşka bir rotaya girdi. Seküler İslam umudu olarak işe başlayan AKP bugün bir Selefi İslam tedirginliğine tüm toplumu sokmuş durumda. Öte yandan da tabii ki Suriye meselesine çok doğrudan ve ağırlıklı şekilde müdahil olmak da bunda etkili oldu.Toplum buna tepki gösterecekti çünkü hem çok kozmopolit bir toplum, hem çok çeşitlilik gösteren bir toplum, daha önemlisi çok da melez bir toplum. Dini açıdan da, etnik açıdan da, yaşam biçimi açısından da melez. Dindar, içki içiyor ama ramazanda içki içmiyor. Şimdi bunu ne yapacaksın? Ya da sadece Cumalara gidiyor, akşam içki içiyor. Bir insanın yaşam biçimini kendi hayatında bile melezlediğinin göstergesi bu. Bu toplumu yeni bir kalıba dökmek, bir İslam mühendisliği yapmak istiyorsun kendince. Sonuçta toplumda huzuru bozuyorsun, kaygı yaratıyorsun. O kaygıyla toplumun yarıya yakını Gezi’de çığlık çığlığa kendini sokaklara atıyor ve sen diyorsun ki “bunlar provokasyon”, “dış güçlerin işi”, “darbe arayışı”, “üst akıl”… Bu bir rezalettir. Dillerinde ha bire “toplumun sosyolojisini okumak” lafı. Gezi’de toplumun sosyolojisini doğru okusaydı, onun seküler kimliğin bir çığlığı olduğunu görürdü, ama bunu görebilecek sosyolojik ehliyetleri yok.

-Bu bağlamda, Erdoğan’ın geçtiğimiz hafta tam da Gezi’nin yıldönümünde, ‘Gezi Parkı’na kışla, Taksim’e de cami yapılacak’ açıklamasını nasıl okudunuz?
Bu kışkırtma bu siyasi pratiğin açmazı. Giderek tek adamlaşma sürecine de yol aldığımız için telaffuz etmekte hiçbir sakınca yok, Tayyip Erdoğan’ın açmazı. Çünkü çatışmacı bir pratikle iktidarda kalabileceğini gördü. Kendisini iktidarda tutacak bir kitle desteğine sahip ama geri kalan kitlenin de korku ve nefret karışımı bir duyguyla ona yaklaşımı söz konusu.

-Bu ne kadar sürdürülebilir?
İşte açmaz deme sebebim de o. Uzlaşarak, diyalog kurarak, bir arada yürütme imkanın olduğu noktadan çok uzaklaşıldı. Gezi olayları, sonrasında 17-25 Aralık’ta ortaya dökülüp saçılan rezaletler… Bütün bunlar üzerinden gelişen bir başka korku ve kaygı da var. Yani bir adamın korku ve kaygıları nedeniyle, bir toplum kendi içinde birbirine düşmanlaşmış halde şu yalan dünyayı sürdürmeye devam ediyor!

AKP’NİN ARDINA DÜŞMÜŞ İNSANLARI YOK SAYAMAYIZ
-Firüzağa saldırısı için ‘Gerçek Müslümanların hicap duyacağına inanıyorum’ diyorsunuz. Bu inancın izlerini nerelerde görebiliriz?
Çevremizden duyuyoruz. Tanıdığımız insanlar var, gidiyoruz konuşuyoruz. Zaten dikkat edin Beyoğlu Belediye Başkanı, Koreli esnafı makamına çağırdı. Bunu niye yaptı? Orada derinlerde yatan bir hicap yok mu? Hicap olmasın da, adına “Dünya aleme rezil olduk” diyelim. O da olmasın da, işte “Bütün her şey İslam’a, dindarlara mal ediliyor”, onu toparlama olsun. Sonuçta bu bir “Rezil olduk” duygusu. Herhalde dindar bir insan (dindarla dinbazı ayırt ediyorum), kendi dinini dünyanın gözünde böylesi bir duruma düşürmek istemez. Bundan hicap duyar. O çerçevede bunu söylüyorum tabii.

Benimki bir parça arzu edileni düşünme. O da düşünülebilir ama sonuçta bir taraftan da bu toplumda 80 milyon insan yaşamak zorundayız. Bu ülkenin Adalet ve Kalkınma Partisi’nin ardına düşmüş insanlarını da yok sayamayız. Onlar bizim için bir kenara itilemeyecek ve AKP’ye de ebediyen bırakılamayacak kadar önemli ve değerli insanlar. “Toplumumuz nasıl böyle oldu?” Hep bunu soruyoruz.

-Ne yanıt veriyorsunuz?
Bunu o kadar çok dinamik, etmen üzerinden konuşabiliriz ki. Alabildiğine hızlanmış prematüre bir modernleşme, köylülükten çıkış sürecinin tam söz konusu olamaması, yaşadığımız coğrafya, Ortadoğu, Kürt coğrafyasında yaşananlar, Alevilik meselesi… O kadar çok dinamik var ki. Pek çok yerde tekrarladığım bir savı, burada da tekrarlayayım; 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet siyaseten kuruldu. Onun sosyolojik kurulumu 90 yıldır devam etmekte. Cumhuriyetin başlangıcındaki anlayış bugün başka yerde. Kemalist kadrolar, sonra Demokrat Parti, Adalet Partisi, ordu, ANAP, Özal, Erbakan… Bunlar, bu sosyolojik kurulum içinde bir şekilde toplumun öne ittiği unsurlar. Bu sorunlu bir kurulum işte. Bunu yaşıyoruz ve bunun bir parçasıyız. Dolayısıyla bu bizim toplumumuz ve AKP’ye oy veren insanlar üzerinden de düşünmek durumundayız. Onlar üzerinden düşünme yolunda bir iyi niyetli ifade, temenni benimkisi. Diyorum ki dindar bir kalp, ağır küfürlerle o insanlara tekme tokat girişen, “Hepinizi içerde yakarız” diyen o insanlara İslam adına, din adına sahip çıkmaz. Onlardan İslam adına, din adına utanır. Utanmıyorlarsa da tarih onlardan utanır!

BİR TARAFTAN FİNANS KAPİTALİN BİR PARÇASI OLACAKSIN, BUNUN ADINA DA İSLAMİ FİNANS DİYECEKSİN, İSLAMİ KOLA DİYECEKSİN
-Gezi, sonrasında 17-25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet olayları, cemaate savaş ilan etme, Kürt sorununda yeniden savaşa dönme ya da Ensar Vakfı skandalı… Dindar muhafazakarlardan neden bu hadiselerden birine bile dişe dokunur bir ses/tepki gelmiyor? İslam ahlaklı olmayı, doğruluğu, çalıp çırpmamayı, barışı temel değer olarak inananların önüne koyuyorsa, dindar muhafazakar toplum neden “bu kadarda olmaz ki” demiyor?
Bunun bir nedeni birbirini sevmeyen iki ayrı toplumun ortaya çıkması. Tabii ki dediğin çok doğru ama işte ahlak da demek ki hangi hayatı yaşadığından bağımsız değerlendirilip işlerliğe sokulabilecek bir insani duyarlılık olamıyor. Yani “çalıyor ama bizden!” Ya da şu; “Tamam, böyle bir ahlaksızlık var ama bunu bütün dindarlara genellemeye çalışıyorlar ve bizi tekrar eski günlere döndürmek istiyorlar. Biz yine eskiye döneceğiz!” Bunun bir başka esaslı nedeni de geçmiş mağduriyetlerin AKP’nin siyasi sermayesi olması. Mesela 28 Şubat. 28 Şubat bugün bir sermaye AKP için. Sürekli olarak insanlara “Evet, bugün belki işler iyi gitmiyor ama eskiyi mi istiyorsunuz?” diyor. Sonuçta iki birbirine güvenmeyen ve birbirinin söylediğini samimi saymayan toplum oluştu. Şerif Mardin’in 1989’daki bir makalesinde belirttiği gibi aslında ulus oluştu. Bakıyorsun Türkiye’de sermaye sınıfı kültürel temelde ikiye ayrılmış. TÜSİAD’da karşılığını bulan seküler yaşam sürdüren burjuvazi ve 1990’lardan itibaren Anadolu kaplanlarıyla ortaya çıkan, çevreye hitap eden, bir anlamda kapitalizmin çevreye yayılması olarak da değerlendirebileceğimiz dindar muhafazakar bir burjuvazi, MÜSİAD. Herhalde dünyanın çok az yerinde sınıfsal çıkar ortaklığı, kültürel yaşam biçimi farklılığı yüzünden bir buluşma imkanı yaratmamıştır. Bizde öyle.

-Dindar muhafazakar burjuvazinin AKP dönemindeki hızlı yükselişi ve bu yükselişin getirdiği zenginleşme, İslamın sekülerleşmesine nasıl bir katkı sundu?
Sekülerlik zaten kapitalizmle birlikte kendini gösteren bir seçenek. İster Fransız tarzı çok daha pozitivist laisite olsun, ister Anglosakson tarzı çok daha sivil toplumcu sekülerleşme dinamiği olsun. Kapitalizmin öznesi kim? Tüccar. Tüccarın hayatında ne var, dünya var. Hayatın içinde en seküler varlık tüccardır. Dolayısıyla kapitalizmin özü zaten sekülerleşme. Buradan Müslüman burjuvazinin, İslamcılığın kapitalizme aşkına gelelim. Sen bir taraftan finans kapitalin bir parçası olacaksın ve bunun adına İslami finans diyeceksin, bunun adına “İslami kola” diyeceksin, bunun adına “İslami tatil” diyeceksin. İşin cılkını o kadar çıkarıyorsun ki İslami şarap yapıyorsun, “helal şarap” diyorsun. Helal seks shoplar açıyorsun. Ne oluyor? Bütün bunlarda dinsel duyu sıfırlanıyor. Dünyevi duyuyu öne çıkıyorsun. İşte tesettür defilesi. Dikkatle baktığın zaman orada tesettürün hayata geçmediğini, maalesef bir hayatın tesettürü ablukaya aldığını, değersizleştiğini görüyorsun. Mesela, Suudi Arabistan’da Kabe etrafına dikilen 7 yıldızlı oteller. İslami perspektiften biraz empati kurarak bakmaya çalışalım. Peygamber bunu ister miydi? Bunu sorsunlar kendilerine. Yoksul Müslüman’a bunu nasıl anlatırlar? Bu işin içinde para varsa, bu işin içinde eşitsizlik varsa, bu çok net olarak karşımıza çıkıyorsa, zekatla şunla bunla bununla ne kadar kurtarabilirsin?

MUFAHAZAKARLIK ÖZDE NE KADAR DİBE VURUYORSA, DİLDE O KADAR YÜKSEĞE ÇIKIYOR, PERVASIZLAŞIYOR
Sekülerizmin en somut toplumsal kültürel alanda görüldüğünü belirterek, televizyondan örnekler veriyorsunuz. Evet, Regaip Kandili’nin canlı yayınlandığı akşamlarda Kurtlar Vadisi dizisi ya da Survivor birinci çıkıyor ama diğer yanda çizgi filmlerden yemek programlarına, dizilerden evlilik programlarına dini argümanların dozu arttırılıyor. Dizilerde bırakın sevişmeyi, öpüşülmüyor bile. Burada sekülerizm nerede?
Bunların hepsi işin görüntüsü. Bunların hepsi boş. Hepsi gösteriş. Dindarlık böyle yaşanmaz. Bunların hepsi dinin şova dönüştüğünün göstergesi. Siz bir televizyon dizisini seküler olmayan bir zeminde üretemezsiniz. Çünkü o dizi hayatın dinamiğine yaslanır, çatışmalara, aşka, tutkuya, cinselliğe yaslanır, dünyevi olana yaslanır. Şimdi her Cuma mesaj yağıyor, “hayırlı Cuma’lar”, “Cuma’nız hayırlı olsun” vs. Cuma’lar Türkiye’de eskiden beri dini yaşantıda önem verilen bir pratik. Ama mesela her köşe başında yeni camiler dikildi, Allah daha da arttırsın. Çünkü öbür türlü sana “camiye alerjisi mi var” diyorlar. Camiye alerjim yok, o camilerin boş olmasına alerjim var. Vakit namazlarına gidin bakalım, ikindi mesela, on yerden ezan sesi geliyor ama gidin bakalım ne kadar cemaat var. E o zaman demek ki, dilimizde ve sözde bütün bunlar. Özde değil. Hani o meşhur söz. Sözde İslam, sözde muhafazakarlık, sözde dindarlık. Özde ne kadar acaba? Bütün bu memleketi kocaman bir şantiyeye çevirmişsin. İstanbul’un o tarihi siluetini Ağaoğlu’nun dünyaya mal olacak “harikalarıyla” bezemişsin ve bana muhafazakarlıktan, dindarlıktan bahsediyorsun. Bu tamamen dilde. Şunu da söyleyeyim; özde ne kadar dibe vuruyorsa, özde ne kadar kayboluyorsa, dilde o kadar yükseğe çıkıyor, pervasızlaşıyor, ezici boğucu hale geliyor. Dilde bu kadar çok olmasının, toplumu boğan bir takım zorla dindarlaşma uygulamalarının bu kadar yoğunlaştırılmasının, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın ha bire fetva üstüne fetvalarla ortalıkta bir fetva mezarlığı kurmasının sebebi, işin özünde muhafazakarlığın iyice iyice kaybolduğuna bağlanabilecek de bir durumdur.

TOPLUMSAL VE KÜLTÜREL ANLAMDA ŞİZOFREN BİREYLER ORTAYA ÇIKACAK
-Eğitimden kültüre hayatın her alanına dini yerleştirmek, ayrıştırmayı derinleştirmek, nasıl bir toplum yapısı ortaya çıkarır?
İletişimin bu kadar çok eksenli çok kanallı yörüngeli hale geldiği adeta bir yumak gibi olduğu bir dünyada, çocuğa okulda ne verirsen ver, internetin, sosyal medyanın asli kültürleme etmeni haline geldiği bir dünyada sen acaba bunu ne kadar başarabileceksin? Çok daha toplumsal ve kültürel anlamda şizofren bireyler çıkacak ortaya.

Din adına da, etniklik adına da çeşitliliğin var olduğu bir coğrafyada sen bütün unsurları bir arada tutabilecek, birleştirebilecek çok daha senteze açık bir siyaset izlemek yerine, cumhuriyeti paranteze alıyorsun ve 80- 90 yıllık geçmişi yok sayıyorsun. Bunu yaptığında da o yakın geçmişin toplumsallaşmasından, kültürlemesinden çıkan yüzde 50’sini oluşturan bu toplumun insanlarını da kaybediyorsun. Onları dışlamış, lanetlemiş oluyorsun. Bugün o Kemalist Cumhuriyetin kültürleme sürecinden çıkan bir toplum var mı bu ülkede, var. Bu azımsanacak bir kitle mi, değil. Bu ülkeyi eritmeyi mi düşünüyorsun, yok etmeyi mi düşünüyorsun, sürmeyi mi düşünüyorsun, ne yapmayı düşünüyorsun bu kitleye? Böylesi bir siyasi anlayış olabilir mi? Bu sadece bize çatışma getiriyor, bu birbirinde nefret etme getiriyor. Toplumu sürekli gergin, mutsuz, bugünden yarına ne olacak kaygısı içinde yaşayan ve herkesi birbirini boğazlamaya hazır, birbirine gardını almış durumda tutuyor.

Kaynak: Evrensel gazetesi (Fotoğraflar: Erdost YILDIRIM)

Alevilerden 2 Temmuz çağrısı: Her yer Sivas, her yer direniş

2 Temmuz katliamı yaklaşırken Alevilerden de açıklamalar gelmeye devam ediyor. Bugün Galatasaray lisesi önünde bir araya gelen Aleviler 2 Temmuz katliamına çağrı yaparak “yer Sivas, her yer direniş” dedi. 

 

Alevi Bektaşi Federasyonu Başkan Yardımcısı Muhittin Yıldız, Sivas katliamının üzerinden 23 yıl geçtiğini, o dönem doğanların dahi bugün yetişkin bireyler olduğunu belirterek, “Hala yanıyor Madımak Oteli ve dostlarımızın ‘yardım edin’ çığlıkları kulaklarımızda çınlıyor hala” dedi. İstanbul’daki Alevi Bektaşi Federasyonu ile Pir Sultan Abdal Derneği’nin il genelinde bulunan şubeleri öncülüğündeki Aleviler, Galatasaray Meydanı’nda toplandı.

“Her yer Sivas, her yer direniş”, “Sivas’ı unutma, unutturma” ve “Madımak Oteli müze olacak” sloganları atan kalabalık, 2 Temmuz’da Sivas’ta yapılacak anma etkinliklerine katılım çağrısı yaptı.

CHP Milletvekili Sezgin Tanrıkulu’nun da destek verdiği etkinlikte Alevi Bektaşi Federasyonu Başkanı Baki Düzgün, kısa bir açıklama yaparak, Sivas’ın daha anlamlı bir şekilde anılması için katılımın önemini vurguladı.

Düzgün’un ardından başkan yardımcısı Yıldız, hazırlanan ortak basın açıklamasını okudu.

Yıldız, Sivas katliamının üzerinden 23 yıl geçtiğini hatırlatarak, “O dönem doğanlarımız dahi bugün yetişkin bireyler oldu. Bir koca zaman… Acılarımız, hakikat ve adalet arayışımız hala taze. Hala yanıyor Madımak Oteli ve dostlarımızın ‘yardım edin’ çığlıkları kulaklarımızda çınlıyor hala. Sivas katliamının henüz hesabı verilmemiş olmasına rağmen katiller elini kolunu sallaya sallaya dolaşıyor” diye konuştu.

“Gelin 2 Temmuz’da alanlarda olalım” diyen Yıldız, sözlerini şöyle tamamladı: “Bütün demokratik kurumları, yaşama hakkına saygı duyan, ‘bütün katliamların hesabı sorulsun, hiçbir katliamın sorumlusu/sorumluları yargılanmadan bu defter kapanmasın’ diyen dostlarımız; sokaklar ve meydanlar katliamcı çetelerin değil, halk mücadelesi veren onurlu yurttaşlarındır. Sivas katliamı toplumun vicdanında bir yaradır. Gelin bu 2 Temmuz’da Sivas’ta ve Ankara’da buluşalım. Birlik olalım, güç olalım.” Açıklamanın ardından gruptakiler dağıldı.

Yavuz, Erdoğan olarak temsilini bulmuştur!

Herkes öykündüğüne, sevdiğine, örnek aldığına atıfta bulunur. Bizde cumhurbaşkanımız Yavuz dönemine atıfta bulunuyor. Kendisine Yavuz misyonu yüklüyor. Üçüncü köprünün ismi Yavuz Sultan Selim oluyor. Cumhurbaşkanı, başbakanlığı döneminde Çorum’a gittiğinde Ebu Suud efendiye övgüler dizerek onun takipçisi bir millet olduklarını söylüyor. Şimdi de Yavuz Sultan Selim köprüsünün açılışı 23 Ağustos’a denk getirilmek suretiyle kare tamamlanıyor. Yavuz’un Alevi katliamını başlattığı güne denk getiriyor. Çaldıranın yıl dönümüne denk getiriliyor. Mesajını net veriyor. Eski Osmanlının hangi mirasına sahip çıktığını, yeni Osmanlıcı olarak belirtiyor.

Onun için Alevi yerleşim yerlerinde gündeme gelen Suriyeli selefistlerin yerleştirilmesi meselesi mahallî değil, binlerce yıldır bu topraklarda hâkim olan bir zihniyetin yansımasıdır. Kendisine karşı gördüğü bir topluluğu ortadan kaldırmaya yönelik bir harekettir.

Maraş’ta Alevi nüfus bugün toplam nüfusun yüzde onuna tekabül bile etmemektedir. Buradaki Kürt Alevi nüfusu göçe tabi tutulmuştur. Sosyal ve siyasal olarak bölgeye etki yapacak bir güce sahip değildir. Buna rağmen hedef seçilmesi devletin ideolojik şekillenmesi ve tarihi düşmanlıklarıyla bağlantılıdır. Egemenlerin zihniyetiyle ilintilidir.

Bu bölgedeki Alevilerin varlığı tarihi bir mirasın temsilidir. Yavuza karşı direnişin kendisidir. Bunun içindir ki, Yavuz’a öykünen Erdoğan’ın da hedefindedir. Kendince Alevilerle bir hesaplaşmadır. Tarihi miras meselesidir.

Elbistan -bu bölge artık günümüzde Maraş olarak adlandırılmaktadır- Alevilerin vazgeçemeyeceği tarihi sosyal ve kültürel merkezidir. Deyişin, nefesin, muhabbetin beslendiği ana damardır. Binlerce yıllık mirasın atadan çocuklara aktarılması suretiyle günümüze taşıyan, bunun uğrunda binlerce yıldır katliamlara maruz kalan bir toplumsallıktır. Kürt’tür, Alevidir ve teslim alınamamış bir dağdır, Nurhak’tır, Engizek’tir. Dağların filozoflarıdır. Katliamlara maruz kalması, göç ettirilmesi ve sessizliği bu tarihi gerçekliği ortadan kaldırmamaktadır. Çünkü halen o topraklar üstünde bu gelenekten gelenlerin çocukları, torunları yaşamaktadır. Felsefeleri tüm Alevilere sirayet etmiştir. Cura çalmaktadır…

Onun içindir ki iktidarlar özellikle Yavuz Sultan’dan beri bölgeyi hedef haline getirmiştir. Büyük katliamlar yapmıştır. Bitirememiştir. Alevilerin, Kürtlerin kökünü bu bölgede getirememiştir. Cumhuriyet bu mirası devr alırken, üst üste katliamlar yapmıştır. Elbistan 1967, Pazarcık 1969- 1976 saldırıları bunun bir parçası olarak geliştirilmiş, 1978’de en ağır darbe vurulmuştur. Şimdi de son kalıntıları da ortadan kaldırmayı hedeflemektedir. Bilmektedir ki, bir kişi dahi kalsa bu tarihi geleneğin temsilcileri olarak, kendilerine katil yüzünü hatırlatacaktır.

Onun için Türk İslamcı ideolojik yapılanma, karşısında direnen tarihi ortadan kaldırmayı arzulamaktadır. Büyüğün, küçüğüne, etkilisine, etkisizine bakmaktadır.

Dönemsel olarak değişen saldırgan zihniyet, dünkü Yavuz, bugünkü Cumhurbaşkanı şahsında temsilini bulmuştur. Erdoğan tercihini net yapmıştır. Bu tercih Kürt ve Alevi düşmanıdır.

Bu anlamda kendi gerçekliğimize sahip çıkarak yol alacağız. Maraş, kimliği inancı ve sosyal politik tercihlerinde var olmaya devam edecektir. Bin yıllık geçmiş geleceğin direnişinin temsilidir, güvencesidir. Bu topraklarda binlerce yıldır tüm katliamlara rağmen var olmaya devam ettiysek, bundan sonrada var olacağız. Bu varlık meselesi artık sadece bölgeyle ilgili değildir. Tüm Alevilerin, Kürtlerin meselesidir. Direnmesidir.

Büyük Tacım’ın evinin yıkıntılarının da içinde bulunduğu Kızıl Kandil ve gasp edilen diğer topraklara kadar her alan bizi direnişe çağırmaktadır. Direnenlere, Allah eyvallah…

Canan Kaftancıoğlu yazdı: Biz de diktatöre diktatör diyeceğiz

Ey muktedir, daha doğrusu kendini muktedir sanan diktatör; bu ve benzeri tutuklamalarla iktidarını devam ettireceğine inanan sen, bu defa tongaya bastın ve Şebnem Korur Fincancı gibi bir ismi, Özgür Gündem Gazetesi’ne destek amaçlı bir günlük genel yayın yönetmenliğini gerekçe göstererek tutukladın. Korkutacağını sandın belli ki. Şimdi size öğrencisi, asistanı, meslektaşı olarak Şebnem Hoca’yı ve yaptıklarını anlatacağım. Nasıl faka bastığınızı da siz anlayın!

Yazacaklarım başta gazeteci Erol Önderoğlu ve yazar Ahmet Nesin olmak üzere günün muktediri tarafından mağdur edilmiş herkesin ortak özelliği aslında. Şebnem abla şahsında selam olsun her birine.

Bilmeyenler için; Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı adli tıp uzmanı, yılmaz ve yorulmaz bir insan hakları savunucusu. İstanbul Tıp Fakültesi öğretim üyeliği ve bir dönem anabilim dalı başkanlığının yanı sıra 2009 yılından itibaren de TİHV (Türkiye İnsan Hakları Vakfı) başkanı. Kurucusu ve yürütücüsü olduğu ulusal, uluslararası sayısız dernek, vakıf ve örgütte hak mücadelesi vermekte. Mücadelesinde daima hakkın ve haklının yanında olmuş mesleğimizin yüz akı olmayı başarmış ve terazisi daima doğru tartmışlardan.

Evveliyatını bilmekle birlikte asistanlığımın başladığı 1997 yılından başlayacağım anlatmaya.

İstanbul Tıp Fakültesi’nde ev sahipliği yaptığımız uluslararası “İşkencenin Önlenmesine Yönelik İstanbul Protokolü Çalıştayı”nda yakından tanımıştım kendisini. Havalimanından konukları taşımak dahil nefes almadan çalışır ve fırsat bulup kaytarmayı düşünürken O’nun yorulmazlığından utanır, dilimiz bir karış dışarıda koştururduk. İşkence olgularına uluslararası standartlarda tanı koymayı kolaylaştıran bu protokolü hazırlarken tutuklanmayı hak etmişti aslında. Devletin yaptığı ve büyük bir beceriyle gizlediği işkenceyi her yönüyle tanımlıyor ve tanı koymada biz hekimlerin işini çok kolaylaştırıyordu.

Hiç unutmam kürsüye geç gittim bir gün. Bizim kürsüde diğer kürsüler gibi imza föyü yoktu ve ben bu durumu suistimal etmiştim. Odasına çağırdı. Gülümseyerek “Benim için sorun değil ama benden sonra gelmiş olmak senin için sorun olmalı” diyerek hayatımın en büyük derslerinden birini verdi. Ertesi gün de bir demet çiçek getirmişti. Eğitim ve bir eğitimciye yakışanın en güzel örneklerinden biridir benim için. Yarım diplomalının iki dudağından çıkacak cümlelere göre akademisyenin kim olduğuna karar verilirken -nasıl akademisyen olunur?-un vücut bulmuş haliydi kendisi. Bizim gibi öğrenciler yetiştirmiş olması bile başlı başına bir tutuklanma nedeni.

Süleyman Yeter ve Baki Erdoğan’ın otopsisini yaparak işkenceyi ortaya çıkardığında da tutuklayabilirdiniz. Büyük bir ustalıkla yaptığınız işkenceyi aklı, bilimi sayesinde ortaya çıkarmış, vicdani ve cesaretiyle suratınıza korkmadan çarpmıştı gerçekleri. Nasıl oldu da gözünüzden kaçtı?

Yine bir gün, aldıkları onlarca raporda “Darp cebir izi yoktur” denilen Manisalı öğrencilerin işkence gördüklerini çok titiz bir çalışma sonrasında belgelemişti. Hafızam yanıltmıyorsa 11 öğrenciye rapor hazırlamış ve son gece kürsüde sabahlamıştık birlikte. Alın size bir neden daha.

Hangi birini anlatayım? Hayatını riske atıp boğuldu denilen Bahreyn’li gencin işkenceyle öldürüldüğünü nasıl açığa çıkardığını mı, gerçeği arayanın kim olduğundan ve kimliğinden bağımsız onlara daima gerçeğin ışığını tuttuğunu mu ve son olarak da 79 gün süren sokağa çıkma yasağının hemen ardından Cizre’ye giderek bir ön inceleme raporu hazırlamasını mı? Saymakla bitmez.

Tüm meslek yaşamında olduğu gibi Cizre’de de gerçeklere ışık tutmayı başardı. Karanlıkta bırakılmak istenen acı gerçeklere.. Elbette bir cezası olacaktı bu yaptıklarının.

Şebnem Hoca her yerde ve herkesin derdine yetişendi. Kürsüdeki kedimiz Hüsniye’yi veterinere götürmekten tutun, dünyanın herhangi bir yerinde toplu mezar incelemeye kadar uzanan geniş bir iş yelpazesi vardı. Bu derece çalışır ve bizleri şevkle çalıştırırken eğlenmeyi öğretmişliği de vardır. İş zamanı iş, eğlence zamanı eğlenceydi. İlk cadılar günü partisini Şebnem Hoca sayesinde deneyimlemiştim. Buradan ihbar edeyim bir yılbaşı arifesinde sıcak şarap yapmışlığımız ve bol kahkaha atmışlığımız vardır. Olacak iş mi tutukla gitsin!

Tutukladınız sonunda! Şebnem Hoca’yı bu şekilde susturacağınızı, bizlere korku salacağınızı sandınız. Yukarıda saydığım bir kaç örnek Şebnem Hoca hakkında bir fikir vermiştir. Bizler için ise Şebnem Hoca’nın öğrencileriyiz dememiz yeterlidir diye düşünüyorum. Ve bilin ki Şebnem Hoca ve diğer arkadaşlarımız cezaevinde değil olması gereken yerlerde oluncaya, sizler ise gitmemiz gereken yere yani cezaevlerine gidinceye kadar mücadele edecek, bıkmadan usanmadan, akademisyene akademisyen, gazeteciye gazeteci, diktatöre de diktatör diyeceğiz.

Dr. Canan Kaftancıoğlu
Adli Tıp Uzmanı
CHP PM Üyesi

Kaynak : Evrensel

Kazım Koyuncu Hopa’da mezarı başında anıldı

“Ben bir müzisyenim, ondan sonra bir Karadenizliyim, ama hepsinin ötesinde ben bir devrimciyim” diyen Kazım Koyuncu, ölümünün 11. yılında Hopa’da mezarı başında anıldı

 

“Ben bir müzisyenim, ondan sonra bir Karadenizliyim, ama hepsinin ötesinde ben bir devrimciyim” diyen Kazım Koyuncu, ölümünün 11. yılında Hopa’da mezarı başında anıldı. Hopa Meydanda buluşan Karadenizliler Kazım Koyuncu’nun Sugören’de ki anıt mezarına geçti. Koyuncu’nun ölüm saati olan 12.57’de saygı duruşuyla başlayan anmaya Trabzonspor Vira, Hopaspor Şehrin Azizleri ve Denizin Asi Çocukları taraftar grupları katıldı.

Kazım Koyuncu’nun ailesinin konuşmasıyla başlayan anmada Lazca konuşmalar yapıldı. Anmada Halkevleri adına konuşma yapan Kamil Ustabaş ”Bugün Kazım gibi olabilmek için direnmemiz gerek. Bugün Cerattepe’de direnenlerin yanı başında Kazım Koyuncu var. Onun şarkılarını söyledik horona durduk. Bugün Cerattepe’ye maden yapmak isteyen Mehmet Cengiz’in talanına, yağmasına karşı hep beraber Kazım olup direnecegiz”dedi. Anma yapılan konuşmalarının ardından sona erdi.

Hopaspor taraftar Grubu Denizin Asi Çocukları ise Hopa festival alanında saat 21.00’da Kazım Koyuncu’yu anmak için Karadenizli sanatçıların katılımıyla bir etkinlik düzenleyecek.

Sendika.Org

Fransa’da Aleviler demokrasi için yürüdü

Fransa’da bugün Aleviler demokrasi için yürüdü.  Fransa Strasboug’da bir araya gelen Aleviler Erdoğan’ı da protesto etti.

 

Türkiye’de laiklik, demokrasi ve eşit yurttaşlık için Strasbourg mitingi bugün yapıldı. Miting’de Fransa Alevi Birlikleri Başkanı Erdal Kılıçkata, Sivas’ta katledilen Muhlis Akarsu’nun kızı Pınar Akarsu ve Gazeteci Recai Aksu da yer aldı.

Çok sayıda kişinin katıldığı mitingde Maraş ve Sivas katliamları da unutulmadı. 2 Temmuz yaklaşırken de 33 aydın mitingde anıldı.

Alevinetcom

Ali Kenanoğlu Yazdı: Ramazan saldırıları ve Avrupa Birliği

Ali Kenanoğlu Evrensel gazetesindeki köşesinde “Ramazan saldırıları ve Avrupa Birliği”ni yazdı.

 

Sünni ve Şii Müslümanların oruç tuttukları ay olan ramazan ayında ritüel haline gelmiş birçok uygulama bulunmaktadır. Bunları, ramazan davulcusu, ramazan pidesi, iftar protokolleri, güllaç başta olmak üzere saymaya devam edebiliriz.

Son yıllarda ramazan ritüellerine bir yenisi daha eklendi; ramazan saldırıları. Bu saldırılar aslında yeni değil ama bu kadar meşru olarak ele alınması ve ülkeyi yönetenlerin, güvenlik güçlerinin saldırganları koruyup kollayıp, saldırıya uğrayanları suçlaması artık bu işi bir iki meczubun işi olmaktan çıkartıp meşru bir ramazan ritüeli haline gelmesine yol açmıştır.

Oruç tutmak bir ibadettir, ibadet ise inanan insanın inancı gereğince yerine getirdiği bir vecibedir. Hemen hemen her inançtan farklı gün ve farklı şekillerde oruç vardır. İlgili inanca inanan insan inancının gereği olan orucunu tutar veya tutmaz. O inanca mensup olmayan insanlar ise yani sizin inandığınız şeylere inanmayan insanların ise hiçbir şekilde bu tür yükümlülükleri yoktur, olamaz.

Şimdi siz inancınızın gereği oruç tutuyorsunuz, ibadetinizi yerine getiriyorsunuz, sizin gibi inanmayanlara da, “Niye biz oruçken siz oruç tutmuyorsunuz, yiyorsunuz, içiyorsunuz, eğlence yapıyorsunuz, piknik yapıyorsunuz” diyerek saldırıyorsunuz.

Hadi siz meczupsunuz, bu tür saldırıları olmayan aklınızla kendinizi kontrol edemeyerek o delirmiş halinizle gerçekleştiriyorsunuz, peki bu belediye başkanlarına, polislere, yargıçlara, kaymakamından valisine, başbakanından cumhurbaşkanına size ne oluyor kardeşim. Bu tür meczupluklara niye ses çıkartmıyorsunuz. Siz niye bu meczupları koruyup kollayıp saldırıya uğrayanları “suçlu, tahrikçi” ilan ediyorsunuz. Yoksa sizde mi diyeceğim ama dilim varmıyor!

Ramazan saldırıları olanca hızıyla sürüyor; her gün ramazan davulcusunun gecenin bir yarısı sessiz sokaklarda uykunuza dalmışken en güzel melodiyi bile kaldıramayacak vaziyette uyuyorken, o iğrenç gürültüsüyle kulaklarınızı tırmalayışı gibi devam ediyor. Kimisi bizi “hayvan” ilan ediyor, kimisi pikniğimizi basıp tehdit ediyor, kimisi eğlence mekanlarını, kimisi konser salonlarını, kimisi sokak ortasında sigara içenleri, kimisi lokantada yemek yiyenleri.

Çok yakında belediyelerin kurduğu ramazan davulcusu timleri gibi “ramazan saldırısı timleri” de kurulacaktır. Mevcut saldırılar karşısında belediye başkanlarının tutumlarına baktığımızda bu ihtimale de şaşırmamak gerekir.

Ülkemizde yaşayan Aleviler, Hristiyanlar, Ateistler ve bilumum Müslüman olmayanlar ritüel haline gelmiş olan bu saldırıların hedefi olurken ülkenin yetkilileri hâlâ saldırıya uğrayanları suçluyor ve saldırganları koruyorlar.

Ramazan saldırganlarını koruyanlar sonra da kalkıp “Bu Avrupa Birliği var ya, işte onlar bizi Müslümanız diye birliğe almıyorlar” diyerek hömkürüyorlar. İnsanlar haklı, sizi niye alsınlar ki; hadi ekonomik, politik tüm meselelerde uyum sağlasanız bile sırf bu yüzden yani sırf sizin bu Müslümanlık anlayışınız ve uygulayışınız yüzünden Avrupa Birliğine almazlar, almamakta da haklılar.

Önce siz ülkenizde bulunan ve sizin gibi inanmayan insanlara karşı saygılı olacaksınız, önce onların haklarını hukuklarını savunup bu tür meczup saldırılara karşı güvenliklerini sağlayacak ve saldırganlara gereken cezai işlemleri yapacaksınız. Ondan sonra kalkıp Avrupa Birliği’ne laf söyleyeceksiniz.

Karşınızdakiler sizin yüzde 50’nize benzemiyorlar, çünkü sizin yüzde 50’niz o ülkelerden her türlü inançsal ritüelini rahatça yerine getirirken Hristiyanların özel günlerinde de saldırıya uğramıyorlar.

Bilmem anlatabildik mi reis!