Ana Sayfa Blog Sayfa 6287

Madımak katliamı ile ilgili anma programı açıklandı

Sivas Katliamı ile ilgili anma programı açıklandı. 2 Temmuz günü Sivas’ta saat 12.00’de katliamın yaşandığı Madımak Oteli önünde anma yapılacak.
Sivas Katliamı’nın yıl dönümüne ilişkin anma programı açıklandı. Buna göre 2 Temmuz günü Sivas’ta saat 12.00’de katliamın yaşandığı Madımak Oteli önünde anma yapılacak. Ankara’da ise aynı gün saat 17:00’da Kurtuluş Kavşağı’ndan Kolej Medyanı’na yürünecek.

Alevi Bektaşi Federasyonu ve Pir Sultan Abdal Kültür Derneği, anma programını açıklamak üzere dün Mülkiyeliler Birliği’ndeki basın toplantısı düzenledi. Anma etkinliklerinin 12 Temmuz’a kadar devam edeceğinin duyurulduğu basın toplantısında konuşan Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Genel Sekreteri Bülent Kaya, Sivas’ta ölenlerin katillerinin halen ortaya çıkarılmadığını söyledi. Kaya, “Katiller bulunsun ve hesap sorulsun istiyoruz. Katliamın yaşandığı sırada çocuk olanlar bugün büyüdü ve katliamda ölenlerin isimlerini çocuklarına veriyor. Ancak adalet halen yerini bulmadı. Katliamdan dolayı eleştirdiğimiz devlet yapısı ise bugün halen devam ediyor. Tek adamcı AKP, devlet partisi oldu. Farklı kimlik ve sesler saldırıyor” dedi.

Kaya, Türkiye’de diktatörlük yaşandığını ifade ederek, “Sarayı ona zindana çevirmezsek, onun kan dökme hırsı daha çok artacak. Madımak’ın ateşi bugün Silopi, Cizre’de tütmeye devam ediyor. 2 Temmuz’da demokrasi cephesini, 2 Temmuz ruhuna uygun şekilde bir araya getirmeliyiz. Artık Aleviler örgütleniyor. Bu Yezid saltanatına karşı mücadeleyi büyüteceğiz” diye konuştu.

Açıklamaya, Sivas Katliamı’nda hayatını kaybedenlerin yakınları, Barış Anneleri, CHP ve HDP milletvekilleri de katıldı.

ANMA PROGRAM
12 Temmuz’a kadar sürecek anma programı ise şöyle:

* 25 Haziran günü, saat 16.00’da Batıkent Meydan’ından, Cemevi’ne yürüyüş düzenlenecek. Dikmen Ahmet Arif Parkı’nda saat 19’da anma etkinliği gerçekleştirilecek.

* 26 Haziran’da Keçiören 19 Mayıs Mahallesi Kapalı Pazar Yeri’nde saat 16.00’da konser sonrasında yürüyüş yapılacak.

* 27, 28, 29, 30, Haziran’da çeşitli panel ve etkinlikler düzenlenecek.

* 1 Temmuz’da Dikmen’de Mahsuni Şerif Parkı’nda konser düzenlenecek.

* 3 Temmuz’da, Mamak Yaşlılar Parkı’nda saat 18.00’de Çorum Katliamı anması yapılacak.

* 4, 5, 6 ve 12 Temmuz tarihlerinde ise katliamda yaşamını yitirenlerin mezarlarına ziyaretler gerçekleştirilecek.

 Kaynak: (Ankara/EVRENSEL)

Madımak’ın 23.yılı… Ne acımız bitti, ne de öfkemiz!

Madımak katliamının 23. yılı yaklaşırken acılar da, ölümlerde hiç unutulmadı. Kuşkusuz o anı yaşayanlar hiç ama hiç unutmadı. O yangından ağır yaralı kurtulan ve kardeşi Serkan Doğan’ı kaybeden Serdar Doğan o anları yazdı…

 

“göğ göğü tutmuşa benzer
yanmış tutuşmuş a kardaş
kanadı duymuşa benzer
uçar bir al kuş a kardaş”
30 haziran 1993 akşamı bütün aile yemekteyiz. Az sonra Pir Sultan Abdal Derneği önünden otobüsler hareket edecek; bir otobüste sanatçı-yazar- şairler; diğerinde tiyatro-semah-gençlik komisyonu üyeleri biz gençler.
Pir Sultan oyununda musahip Ali babayı oynayan Serkan; bir an önce derneğe gidip son hazırlıklarını yapmak istiyor ama babam ile anam, o son akşam yemeği süresini biraz daha uzatmak istiyorlar; sanki bunun son akşam yemeği olduğunu bilir gibi… Sanki onu; Serkan’ımı bir daha görmeyeceklerini biliyor gibi… Sanki gidişini unutturmak ister gibi… Serkan yemeğini bitirdi; annemin “az daha al, bir tabak daha ye” baskılarına aldırmadı. Babamın; “yola gideceksin, yol da belde bişey bulamazsın… ye… az daha… gitmeseniz…” “baba, az sonra otobüsler kalkacak, gitmeseniz ne demek? musahibi olmadan Pir Sultan ne eder oyunda, semaha kim çıkar, kaset-kitap satışını kim yapar” dedi Serkan ve her sofradan kalkışında yaptığı gibi, bir ekmeğin burnunu koparıp, ağzına tıkıştırdı…
Tabaklarca yese de, şişse de; illaki o parça ekmeği koparacak, parmağıyla zorlayarak ağzına tıkacaktı. Bazı bazı çaktırmadan yapıyorum o hareketi. Herkese dokundu Serkan, öptü, sarıldı, elini omzuna attı filan… Vedalaştı, sessiz, içinden, samimi, ürkütmeden… Gidip çantasını aldı odamızdan; “abi ben dekor-kostüm kontrolü yapacağım, dernekteyim, gelirsin” dedi. Sofrada hepimiz onu izliyorduk; “hadi, hakkınızı helal edin” dedi… Hakkınızı helal edin… Babam öfkelendi, ayağa kalkıp, evin kapısını kilitdi. “Gitmiyorsunuz” dedi, kapının önünde durdu. Ben araya girdim; “yahu baba lafın gelişi söyledi, yol gideceğiz” o kadar dediysem de babamın yüreğine o dakka düşen kora engel olamadık.
“göğneğimiz mintanımız
uğruya düşmüş canımız
candan akar kanlarımız
benzer vurulmuşa kardaş”
2 temmuz akşamı düşen o ilk kor, bitimsiz bir acının yangını olarak büyüyecekti. Gitmezsek bütün program bir birine girer, semah, tiyatro ve diğer görevler aksar falan-filan; babam, kapının kilidi açtı; ama kendi yüreğine ve diline kilit vurarak… Serkan’ımı o cehennemde bırakıp döndükten sonra, acaba açtırmasaydım mı diye hep sordum kendime… Babam hiç lafını bile etmedi; beni yeniden bulmanın hatrına belki de… Madımak katliamından yıllar sonra çekilen “babam ve oğlum” filimini izlemek için sinemaya giderken, hiç ağlamayacağım diye söz vermiştim kendime, ne olabilir ki beni ağlatacak? Evet, herkes hıçkırıklar içinde çıktığını anlatıyordu… Yine yanılmıştım; Çetin Tekindor’un; “burda dureydim böyle, tam burda, böyle golleyimi açeydim iki yana. tuteydim onu, tuteydim onu ben, getme diyeydim… Getme Sadık… On beş sene evvelsi, dureydim böyle Nuran, tuteydim Sadık’ımı… Sarılaydım böyle evladıma, getme diyeydim…- gitmez idi o vakit… kalırdı… ağzım dilim lal olaydı get diyen dilim gopeydi… benim yüzümden… benim yüzümden… benim yüzümden… Sadık Sadık… sadık…”

“süzülmüş can solmuş yüzün
durgun sulardan durusun
yanın düşmüş yorgun musun
gel yaslan kardaşa kardaş”
Tiradını okudu-oynadı, ağzım-dilim lal oldu; elim- ayağım-kanım çekildi; koca bir yumruk boğazıma oturdu ki; nefes alamıyorum… Ağlamak denmezdi benimkine, kimse de anlamazdı ya sebebini… Yılların iç sıkıntısı, gırtlaklanan bir dana sesiyle benden ayrılıyordu… İkinci defa izleyemedim… Otobüslere bindik, arkadaşlardan biri hemen açık olan teybi kapatıp, hareketli bir türküye başladı… Atacağımız adımlar sınırlı olsada, otobüsün koridorunda bir aşağı-bir yukarı halay çektik… Sevindik, eğlendik, coştuk, yorulduk… Serkan bağlamasını çıkarıp yeni öğrendiği türkülere başladı, bütün dostlarda eşlik ediyordu… “erken öleceğiz seninle biz, sabahtan önce öleceğiz” bir diğeri; “ başımda br sevda döner, ben yanarım kül olurum”… Onlar yandı; biz kül olduk… Yok olayları anlatmayacağım; o güne dek söyleyeceğim son söz; Serkan; 19 yaşındaki kardeşim-sırdaşım-dostum; bana emanet olanı, ben yanındayım diye “güven” duyularak teslim edilen emanetimi Madımak cehenneminde bırakıp geldim, emanetime sahip çıkamadım… Bu dert tek başına yeter bana…

“yürür müyüm durur muyum
çürür müyüm kurur muyum
sensiz kendim bilir miyim
döndüm ben bir düşe kardaş”
1 ve 2 temmuz’da ne olduğunu herkes bizim kadar biliyor… Şimdi Gezi-Taksim-Kızılay-Konak-Hatay-Dersim ve pek çok ilde olan direniş karşısında ,Erdoğan’ın dediği gibi “destan yazan polis” o günde destan yazdı… Polis kayıtlarına göre 20 bin kadar olan siyasal islamcı faşistin yürümesine, gaz bidonlarını elden ele taşımalarına, ilkin arabalarımıza, sonra bizlere gaz dökerek yakma girişimlerine ve başarılarına, katliamdan sonra bir kısmının Malatya, Erzurum, Kayseri, Elazığ’a bir kısmınında yurt dışına kaçmasına “sessiz” kaldı… Korktuğu için değil, taraf olduğu için… Aynı emniyet, “müslümanlar” adlı katliam bildirisinin kendi faksından etrafa yayıyordu…

“ocağımız engin yanar
acı yanar ağu yanar
ölmez ölümün uğuldar
dağa kardaş taşa kardaş”
Bugünlerde bize her sokakta sıkılan kimyasal gaz ve tomalı su takviyesi, o günlerde akıllarına bile gelmedi, katillere, katliamcılara “fiske” bile vuramadı… Otelden gördüğümüz bir görüntü herşeyi açıklıyordu. Normal olan; polisin göstericilere yüzünü dönmesi ve engelleyemeye çalışmasıyken, Madımak önündekiler göstericiler arasında; Madımak’ı izliyor, katilleri yüreklendiriyorlardı… O günden beri “destansı tarih yazmaya” devam ediyor polis… Ethem kardeşimizi vuran “kiralık katili” salarken; tomanın önünde dururken fotoğrafı var diye; pırıl pırıl dört genci, savcılık kararı ile gözaltına aldı devlet … Sivas’ı yakanlarında onlarca fotoğrafı vardı, Ethem’i vuran korkağın da video ve fotoğrafları… Hem o çocuklar; polis daha fazla kişinin canı yakmasın diye önünde duruyordu o zırhlı araçların, evet güçlüydüler, dim dik durdular ama elleriyle tahrip edecek kadar güçlü değildiler… 23 yıldır; taşları bağlayıp, “köpekleri” salmaya devam ediyorlar. 29 Haziran 2016 sabah dokuzda, Madımağın bilmem kaç bininci duruşmalarından biri var…
Madımak’ın 23.yılı… Ne acımız bitti, ne de öfkemiz… Bitmesine de izin vermiyorlar. 23 yıldır öldürmeye devam ediyorlar. Gazi’de, ‘Hayata Dönüş’ operasyonlarıyla cezaevlerinde, Ulududere’de, Reyhanlı’da, Gezi direnişi için Kızılay’da, Hatay’da, İstanbul’da öldürüyor… Suruç’da… Ankara garında… kör ediyor, sakat bırakıyor, fişliyor, gözaltı ve tutuklamalarla püskürtmeye çalışıyorlar.
Biber gazı, kimyasal tomalı su, plastik ve gerçek mermilerle, evlere düşen ateşle her yer Madımak, her yer yangın yeri aslında.
23 yıldır göremiyorum seni… Sesini unutmuyorum, ama unutmaktan korkuyorum… Gülüşün her dem aklımda… Ben de saklı, belki bu yüzden gülemiyorum… Seni çok özledim kardaş. 23 yıl ne ki? Daha dün gibi…

“sen bir özgürlük gülüsün
anadolu türküsüsün
al bir atsın süzülürsün
dağlara taşlara kardaş ‘”…

Alevilerden Bakırköy Belediyesine tepki

Alevi Kültür Dernekleri Bakırköy Şubesi çağrısıyla, Cumhuriyet (Özgürlük) Meydanı’nda Bakırköy Belediyesi’nin Alevi kurumlarını yok sayan yöneticileri olduğu iddia edilerek, inançlarına karşı yapılan hakaretleri kınayan bir basın açıklaması yapıldı.

 

Alevi Kültür Dernekleri Genel Başkanı Doğan Demir, Alevi Bektaşi Federasyonu Genel Başkanı Baki Düzgün, 2. Bölge Disk Şube Başkanı Adil Çiftçi’nin yanı sıra, Haziran Hareketi, SYKP Partisi, Dev-Lis, Çamlık Forum Üyeleri ve bazı CHP’li parti üyelerinin de katıldığı eylemde, Alevi Kültür Dernekleri Bakırköy Şube Başkanı Hakan Kurudere basın açıklaması yaptı.

ALEVİLİĞE HAKARET EDEN YÖNETİCİYE ÖDÜL!

Geçtiğimiz yıl Aleviliğe hakaret eden yöneticilere, Bakırköy Belediyesi’nce düzenlenen Alevi Halk Ozanı Muhlis Akarsu’yu Anma Gecesi’nde ödül vermesinden büyük üzüntü ve öfke duyduklarını belirten Kurudere, imkansızlıklar içinde hizmet vermeye çalıştıkları dernek şubeleri için de “Aleviliği buradamı yaşatıyorsunuz” diyerek yine belediye yetkilisi bir kişinin alay ettiğini söyledi.

HZ. ALİ’NİN RESMİNE DAHİ TAHAMMÜL EDEMEYEN YÖNETİCİ!

“Bizler sessiz kalmayacağız, bunu da onların yanına bırakmayacağız” diyen Kurudere, Alevilerin sorunlarına kulak tıkayan, görmezden gelen kim olursa olsun, kendilerinin de onları görmezden geleceğini ifade ederek, Muharrem ayı nedeniyle resim sergisinde Hz Ali’nin resmine dahi tahammülü olmayan yöneticileri de ifşa edip, hesabını soracaklarını söyledi.

RİYAKAR BELEDİYE YÖNETİMİNİ KINIYORUZ!

Kurum başkanlarına kapılarını kapatanlara günü geldiğinde kendilerinin de kapılarını kapatacaklarını belirterek açıklamalarına devam eden Kurudere, ‘size tahsis edebileceğimiz yer yok’ diyerek Alevi örgütlerine kapılarını kapatıp, diğer dernek ve vakıflara yer tahsis eden, riyakar bir belediye yönetimini kınadıklarını söyleyerek, tüm bu olup bitenlerin hesabını mutlaka soracaklarını belirtti.

BUNLARI SİCİLİNİZE YAZIYORUZ!

Ayrıca geçmiş döneminde Pir Sultan Abdal Canlar Derneği’ne, Sivas Madımak anmaları için otobüs istediklerinde ‘benim için mi öldüler’ diyen kişinin hala görevinin başında olmasını da insanlık suçu olarak gördüklerini söyleyen Hakan Kurudere, “Aleviler artık birilerini sırtında taşımaktan bıktı. Bu kadar nankör, bu kadar vefasız olmayın. Bunları sicilinize yazıyoruz, günü geldiğinde önünüze koyacağız. Belediye yönetimini bir kez daha uyarıyoruz. Ya siz gerekeni yaparsınız, ya da biz gerekeni yaparız” diyerek konuşmasını bitirdi. Basın açıklamasının ardından sırasıyla konuşan Alevi Kültür Dernekleri Genel Başkanı Doğan Demir, Alevi Bektaşi Federasyonu Genel Başkanı Baki Düzgün ve 2. Bölge Disk Şube Başkanı Adil Çiftçi yapılan yanlış uygulamaların her zaman karşısında olacaklarını belirtti. Bakırköy Belediyesi tarafından işten çıkarılan ve meydanda açılan direniş çadırında 16 gündür eylem yapan işçilere de destek olduklarını söyleyen katılımcılar, yakında konuyla ilgili de bir basın açıklaması daha yapacaklarını söyledi.

Kaynak: Selvi Sarıtaç/Yaşam Gazetesi

PSAKD HDP ve CHP’yi 2 Temmuz anmasına davet etti

Pir Sultan Abdal Genel Merkezi HDP Eş Başkanı Selahettin Demirtaş ve CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nu ziyaret ederek 2 Temmuz anmasına davet etti…

Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Genel Merkez Yönetimi adına Genel Başkanı  Gani Kaplan, Genel Sekreter Bülent Kaya ve Genel sayman  Onur Kaya ile birlikte CHP Genel Başkanı Kemal KILIÇDAROĞLU ve HDP  Eş Başkanı Selahattin DEMİRTAŞ’ı ziyaret edilerek 2 Temmuz anmasına davet edildiler.

Veli Ağbaba İsyan Etti: Mevsimlik Ölüm İşçileri

CHP Genel Başkan Yardımcısı Veli Ağbaba, mevsimlik tarım işçilerinin arka arkaya meydana gelen trafik kazalarında hayatını kaybetmesine isyan etti;  Ağbaba “Mevsimlik tarım işçileri, mevsimlik ‘ölüm’ işçileri oldu” dedi.

5 AYDA 148 TARIM İŞÇİSİ ÖLDÜ

Adıyaman’dan Malatya’ya kayısı işçilerini taşıyan minibüsün Doğanşehir’de devrilmesi sonucu 1 kişi hayatını kaybetti, 28 kişi yaralandı. İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği verilerine göre; 2016’nın ilk 5 ayında en az 148 tarım işçisi çalışırken yaşamını yitirdi. İşçilerin en çok, trafik – servis kazalarında, düşme, ezilme – göçük nedeniyle yaşamını yitirdiği belirlenirken, yalnızca Mayıs ayında trafik kazası nedeniyle 22 işçi yaşamını yitirdiği belirtiliyor.

CHP Genel Başkan Yardımcısı Veli Ağbaba, “Bir ülkede gelişmişlik duble yol ile ölçülmez. Her yıl yüzlerce tarım işçisi o yollarda can veriyor ve AKP bu soruna kulak tıkıyor.Muhalefetin araştırma önergelerini reddedip, gündeme dahi almıyorsan; hayatını kaybeden işçilerin sorumlusu olursun. AKP başkanlık için harcadığı emeği, parayı ve imkanları işçiler için harcasaydı, bu kadar ölüm olmazdı” şeklinde konuştu. CHP’li Ağbaba, “Tarım  ürünlerinin çıkmasıyla birlikte Türkiye’nin değişik bölgelerinde neredeyse her gün işçi ölümleriyle karşılaşılıyoruz. Acı olan taraf ise bu ölümlerin olağan gösterilmesi. Evlerinden aylarca uzakta, sosyal güvencesiz ve yevmiye karşılığı çalışan mevsimlik işçilerimiz bindirildikleri kamyonet ve römorklarda çalışacakları yerlere ulaşmaya çalışırlarken aslında ‘ölüm’ yolculuklarına çıkıyorlar. İşe gidiş süreci de çalışmanın en önemli parçalarından biri olarak değerlendirilmeli ve  iş kazası sayılmalı” dedi.

REDDEDİLEN ÖNERGELER FACİA OLARAK KARŞIMIZA GELİYOR

Ağbaba, “Tarım işçilerimizin sorunlarını defalarca TBMM’de dile getirdik. Barınmadan, ulaşıma, sağlıktan eğitime birçok ciddi sorunları olmasına karşın verdiğimiz araştırma önergesi AKP’nin oylarıyla reddedildi. Reddedilen her bir önergemiz bugün bir facia olarak karşımıza çıkıyorsa, bu ölümlerin tek bir sorumlusu vardır, o da AKP İktidarıdır. Bugün yitirdiğimiz her bir işçinin sorumluluğu önergelerimizi reddedenAKP milletvekillerinin boynundadır. Isparta’da,Denizli’de,Malatya’da devrilen araçların asıl sürücüsü AKP’dir.” diye kaydetti.

SORUNA YAPISAL ÇÖZÜMLER BULUNMALI

CHP Genel Başkan Yardımcısı Veli Ağbaba, geçtiğimiz yıl Mayıs ayı içerisinde Meclis’e tarım işçilerinin taşınması konusunda yaşanılan sorunlarla ilgili araştırma önergesi sunduğunu hatırlatarak,  mevsimlik tarım işçilerinin sorunlarının sadece öldükleri zaman ülke gündemine taşındığını belirtti. Ağbaba:  “Barınma, beslenme, ısınma ihtiyaçlarını karşılamak üzere yanlarına aldıkları eşyaların bulunduğu ve çoğunlukla kapasitesinin üstünde çok fazla ağırlık taşıyan minibüsler ile tehlikeli yolculuklar yapan bu işçiler ve aileleri ciddi risk altında bulunmaktadır. Yapılacak daha fazla yol denetimi ölümlü kazaların önlenebilmesi için gerekli ise de yapısal bir soruna geçici bir çözüm sunacaktır. Çünkü ülkenin kanayan yaralarından biri olan mevsimlik tarım işçiliği konusu devletin doğrudan müdahale etmesi ve yapısal çözümler getirmesi gereken bir alandır” ifadelerinde bulundu.

 

Aleviler ve cumhuriyet

“Günün Adamı Olmaya Çalışma, Hakikatin Adamı Olmaya Çalış, Çünkü Gün Değişir Hakikat Değişmez” Mevlana.

Osmanlı döneminde yaşanılan acı olaylar, Alevi toplumunun hafızasında çok canlıdır. 3 asır boyunca Aleviler hakkında fetvalar verilmesi, fermanlar yayınlanması, Yavuz-Selim’in kırk bin Alevi’yi katletmesi, I. Ahmet’in Sadrazam’ı Kuyucu Murat Paşa’nın otuz bin Alevi’yi ‘ateş kuyularında’ katletmesi, II. Mahmut’un Alevi-Bektaşi dergâhlarını yasaklanması, Alevilerin zihin dünyalarında bugün bile sarsıntılı bir şekilde devam etmektedir. Ayrıca Osmanlı tarihinde yaşanılan acı olaylar, Aleviler de büyük bir özgüven kaybına ve yaşamlarından sürekli olarak endişe etmelerine neden oldu. Osmanlı döneminde büyük baskılara ve katliamlara maruz kalan Aleviler için, Cumhuriyet döneminde de değişen yeni bir şey olmadı. Cumhuriyet döneminde Aleviler inanç-kimlikleri ve varlıkları yok sayıldığı gibi, büyük saldırıların-katliamların hedefi olmaktan da kurtulamadılar.1921 Yılında Koçgiri’de ve 1937–38 yıllarında Dersim’de büyük katliamla ve sürgünle karşılaştılar. Alevilere karşı işlenen katliamlar zinciri 1966 yılında Muğla Ortaca’da, 1967 yılında Maraş Elbistan’da, 1971 yılında Hatay Kırıkhan’da, 1978 yılında Malatya’da, 1978 yılında Sivas’ta, 1978 yılında Maraş’ta, 1980’de Çorum’da, 1993’te Sivas’ta, 1995’te İstanbul Gazi ve Ümraniye’de devam etti.

24 Temmuz 1923’te Lozan’da kendini uluslar arası statüye kabul ettiren Cumhuriyet, belirlenen sınırları içinde Türk ve “Sünni-Hanefi” (tekçi) bir ulusal kimlik ekseninde kendini kurumsallaştırmaya yöneldi. Bu eksende etnik ve inançsal alanda büyük bir çeşitlilik gösteren Türkiye’nin toplumsal yapısı, Türk üst kimliği adı altında, Tüm kimliklerin Türk-“Sünni-Hanefi” bir potada eritilme sürecine gidildi. Bu yönelim başta Kürtler olmak üzere tüm farklı etnik kimliklere Türkleşmeyi, Alevilere de Sünnileşmeyi dayattı. Dolayısıyla kurucu irade Lozan öncesi yani Milli Mücadele sürecinde, ittifak ettiği Kürtleri ve Alevileri yok saydı. Bu tekçi anlayışa göre bundan böyle herkes Türk’tür ve Türkiye Türklerindir, “Türkler de inançsal olarak “Sünni’dir ve Hanefi’dir”, yani Müslüman’dır. Burada Sünni-Hanefi Müslümanlıkta kastımız tekçi zihniyetin öngördüğü (istediği) bir Sünni Hanefi inanç sistemidir. Söylenenin ve düşünülenin aksine Cumhuriyet döneminde, Aleviler açısında özgürlük ve eşitlik alanında köklü bir değişiklik yaşanmadı. Alevilerin koşulsuz desteğiyle kurulan Cumhuriyet rejimi, kurulduktan sonra ilk iş olarak Alevileri reddetti. Aleviler, farklılıklarıyla rejim için “sorun” olarak algılanmaktan ve asimile edilmekten kurtulamadılar.

Tek tipleştirmeye uygun bir şekilde Şeriye Bakanlığı yerine, 3 Mart 1924 yılında 429 Sayılı Kanunla Diyanet İşleri Başkanlığı kuruldu. Kurucu irade Diyanet’e, başta toplumun dinsel alanda tek tipleştirilmesi ve Alevilerin asimilasyonu görevini verdi. Ve devletin bu kurumu ta başından beri tek tipleştirme aygıtı olarak çalışmaya başladı. Diyanet İşleri Başkanlığı kuruluş misyonu gereği, Cami, Namaz, Ramazan orucu, sahur, iftar ve Bayramı gibi tüm “Sünni” ritüelleri, Türkiye’nin dinsel gerekleri olarak yaygınlaştırdı. Oysaki bütün bunlar Alevi inanç sisteminde olmayan şeylerdi. Diyanet İşleri Başkanlığı kendisine biçilen misyon (görev) gereği Alevileri asimile çabası içine girdi. Yine bu çerçeve içerisinde Köy-Mahalle gibi yerleşim birimlerine Cami yapılması önkoşulu 1924 yılında çıkarılan 442 Sayılı Kanunla zorunlu hale getirildi. Yerleşim birimlerine bir şey yapılacaksa bunlar arasında Cami ön sıradan sayıldı. Yine 1925 yılında çıkarılan Tekke ve Zaviyelerin Kapatılmasına Dair 677 Sayılı Kanun’un asıl muhatabı, sanılanın aksine Alevi kurumlarıdır. Başta Alevilerce çok önemsenen Hacı Bektaş Dergâhı olmak üzere tüm Alevi kurumları (gericilik yuvaları suçlamasıyla) bu kapsam içine alınarak dağıtıldı. Alevi Yol Önderi Pirler (Dedeler) yasaklandı. Adeta II. Mahmut’un 1826’da yaptıkları tekrarlandı. Bu yapılanlar adaletsizlikler de topluma “çağdaşlaşma girişimi olarak sunuldu. Ta başından beri Tekçi-inkârcı devlet aklı, resmi kimliğin dışındaki tüm toplumsal kimlikleri potansiyel düşman olarak görüp, sistematik bir şekilde asimile ve yok etmeye çalıştı. Aleviler 90 yıldır adaletsiz bir gerçekle yaşıyorlar, kimi Alevilerde bu adaletsiz gerçekle yüzleşmek istemiyor. Bütün bunlar olmamış ve yaşanmamış gibi davranıyor. Yazımı, Pir Sultan Abdal’ın “Şu kanlı zalimin ettiği işler” şiiriyle bitiriyorum. Aşk İle Kalın.

“Şu kanlı zalimin ettiği işler
Garip bülbül gibi zâreler beni
Yağmur gibi yağar başıma taşlar
Dostun bir fiskesi pâreler beni

Dar günümde dost düşmanım bell’oldu
On derdim var ise şimdi ell’oldu
Ecel fermanı boynuma takıldı
Gerek asa gerek vuralar beni

Pir Sultan Abdal’ım can göğe sığmaz
Hak’tan emrolmazsa irahmet yağmaz
Şu ellerin taşı hiç bana değmez
İlle dostun gülü yaralar beni.”

Mehmet Kabadayı.
İletişim: Mehmet_k.34@hotmail.com

Bizimkisi Bir Sürgün Hikayesi!

 

Bizi bir kamyona doldurdular
Tüfekli iki erin nezaretinde.
Sonra o iki erle yük vagonuna doldurdular
Günlerce yolculuktan sonra bir köye attılar
Tarih öncesi köpekler havlıyordu
Aklımdan hiç çıkmaz o yolculuk, o havlamalar, polisler
Duyarlığım biraz da o çocukluk izlenimleriyle besleniyor belki
Annem sürgünde öldü, babam sürgünde öldü

Cemal Süreyya-Sürgün

Her Alevi ve solcu ailenin çocukları gibi Maraş bizim eve de ‘kanlı Maraş’ olarak girdi. Doğmamış çocuklar bile Maraş katliamının gölgesinde büyüdü… O katliamdan geçenler de bir daha doğdukları topraklara dönmemek üzere gitti!  Maraş katliamının ardından gelen Çorum ve 12 Eylül felaketleri Türkiye’nin muhalif kesimlerinin üzerinden silindir gibi geçti… Kolay değildi! Kimileri öldü, kimileri sürgün edildi… Darbenin gölgesinde doğduğumda ve çocuk aklımla evimizin her köşesinde o acıyı hisseder oldum. “Biz farklıydık”! Biz çok öldük! Biz çok yarım ve eksiktik!

Henüz 9 yaşında babamın İstanbul’dan getirdiği  ilk Grup Yorum kasetinde Kürtçe “dı beri haval mi dı beri waye mi” (haydi gel arkadaşım haydi gel kardeşim ) şarkısını teybin en kısa sesiyle dinlemem, babamın pencerede nöbet tutup “olağanüstü durumda” teybi kapatmam için vereceği komutu beklerken o acıyı iliklerime kadar hissettim.  Kürtçe bilmiyordum ama ortaklaştırdığım bir acım vardı, onu biliyordum!  “Bize Türkülerimi söyletmiyorlar Robeson, İnci dişli zenci kardeşim” diyen Nazım’ın kitapları yanıbaşımda oldu…  Başka dilde konuşmanın, türkü dinlemenin ‘yasak’ olduğu bir coğrafyaya doğmuşum meğer!

Ailem bana “şusun, busun” demedi. İnsan temelli bir öğretiyle büyümüştüm, o yüzden de ne olduğumu hiç sorgulamadım, insandık!

Ama ne yazık ki siyasi  iklim bu insanlığı kaldıramayacak kadar çirkindi! Çünkü 1990’larda her şeyi kavramış ve erken büyümek zorunda kalan bir çocuk olmuştum.

Büyü de baban sana büyü de büyü acılar alacak yokluklar alacak, büyü de baban sana büyü…  Büyüp de 17’ine geldiğinde baban sana idamlar alacak..” şarkısı Erdal Eren nezdinde hepimiz içindi, anlıyordum…

1990’lar…  Kürtler katlediliyordu. Bölgeden gelen kayıp haberleri, faili meçhuller…  Anlatması zor hikayelerle doluydu… 1993 ise artık Türkiye’de kutuplaşmanın daha da belirginleştiği bir yıldı! 2 Temmuz 1993! 12 yaşındaydım… Siyah beyaz tv karşısında annem ve ben çaresizce yangını izliyorduk. Annem bir köşede ağlıyordu, ben yumruğumu kanatırcasına sıkmıştım! Çaresizdik ve 33 aydın, yazar, sanatçı diri diri yakıldı herkesin gözü önünde!

Yarım kalmaya devam ediyorduk. Hangi katliamın hesabını tutabilirdim ki!

O yüzden de Maraş ben de koca bir katliam fotoğrafının ötesine gidemedi! 2000’lerde yine katliam haberleri geliyordu…  Hapishanelerde ölüm oruçlarına saldırı oldu onlarca kişi katledildi. Dışarıda devam eden ölüm oruçları 7 yıl sürdü ve toplamda 120 kişi hayatını kaybetti!

Biz büyüdükçe kirlenen siyasetin içine düşüyorduk. Mevcut iktidarın kıskacındaydık. Açılım süreciyle başlayan ‘kandırma’ politikası Alevi Açılımı, Kürt Açılımı minvalinde devam etti. Sonrası 7 Haziran 2015 seçimleri ve AKP’nin gerçek yüzünü göstermesiyle Antakya Reyhanlı, Diyarbakır, Suruç, Ankara katliamları derken dipsiz bir kuyuya sürüklenmeye başladık.

Bu dipsiz kuyuya karşı mücadele etsek de hala doğduğumuz topraklar üzerinden saldırılar yapılıyordu. Diyarbakır, Sur, Mardin- Nusaybin, Cizre, silopi ve daha nice illerde taş üstüne taş bırakmayan, bodrum katlarında katledilen insanlar vardı. Ölülerini dolaplarında saklayanlar, sokak ortasında vurulan bedenleri almaya giderken katledilenler… Ölüyorduk, sesimizi duyan yoktu!

Bizi zorla sürgün edenler bugün acımasızca topraklarımıza el koymaya çalışıyordu. Bir savaşın içine düşerken, Aleviler’de payına düşeni alıyordu…

Maraş bunun sadece bir örneği.  Yapılmak istenen basit bir AFAD kampı değildir. Aleviler-Kürtler mültecilere değil mevcut iktidarın aymazlığına karşı çıkıyor. IŞİD kampı yapıldığı çok açıkken yandaş medyaya yansıyan “Aleviler mültecilere karşı” tarzında haberlerle kışkırtamayı artırıyordu. 360 metre karelik alana 26 bin kişinin yerleştirilmesi yeniden Maraş katliamını körüklüyordu…

İşte Aleviler bu sürgüne, ait oldukları toprakların ellerinden alınmasına karşı! O yüzden de Maraş Terolar’a verilecek her destek Maraş katliamıyla başlayan Alevileri yok etme politikasına karşı verilen mücadeledir.

Bugüne kadar kaybettiklerimize karşı verilen mücadeledir Terolar… Bu mücadelenin bir parçası olan herkes Maraş’ta, ovasına, kentine, evine, sokağına, ağacına sahip çıkıyor. Çıkmak zorunda! Tarih boyunca çok öldük ama hala ayaktayız.

 

Gani Kaplan: Terolar süreci iyi okunmadı

Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Başkanı Gani Kaplan Terolar’da süren direnişe ilişkin alevigazetesi.com’a açıklamalarda bulundu. Kaplan; “Alevi kurumları sürece müdahil olma konusunda süreci iyi okuyamadıkları da eksikliklerimiz arasındadır…” dedi.

 

PSAKD Başkanı Gani Kaplan Terolar direnişini değerlendirdi. Kaplan direnişi anlamlı bulduklarını direnişin daha da yükseltilmesi gerektiğini söyledi.

Terolar da kurulmak istenen ve yapımı devam eden IŞID kampına karşı kurulan Maraş’ta Yaşam Platfromu’nun Üyesiyiz ve kurucusuyuz, örgüt olarak diyen Gani Kaplan Terolar sürecini de Aleviler olarak iyi okuyamadıklarını, eksikleri olduğunu söyledi, Kaplan, “Devletin Maraş’ta ve diğer illerde Demogratif yapıyı değiştirmeye yönelik bu çalışmalarını tabana ve kamuoyuna anlatmakta sıkıntı olduğu kesin. Alevi kurumları sürece müdahil olma konusunda süreci iyi okuyamadıkları da eksikliklerimiz arasındadır. Tıpkı Maraş dışında yaşayan Maraşlıların sessiz kaldıkları gibi…” diye konuştu.

Alevinet.com

Nuray Mert Yazdı: Yaraya tuz basmak; Sünniler, Kürtler, Aleviler

Nuray Mert Cumhuriyet gazetesindeki köşesinde çarpıcı bir yazı kaleme aldı. Mert’in yazsının başlığı: Yaraya tuz basmak; Sünniler, Kürtler, Aleviler 

 

CHP Genel Başkan Başdanışmanı Erdoğan Toprak, HDP’li Altan Tan’ın partisine yönelik eleştirilerini baz alarak, ama onun ötesinde Kürt hareketi içinde “Barzanici” ayrışmayı da hesaba katarak, bir rapor hazırlamış; “Kürt AKP’si kuruluyor” iddiasında bulunmuş. Raporun tamamını görmediğim için genel bir değerlendirme yapamayacağım. Kürt siyaseti içinde PKK-Barzani çekişmesi yeni bir hadise değil, PYD’nin Rojava hamlesi ile bu gerilim bölgesel planda çetrefilli bir seyir izledi, izliyor. Diğer taraftan, Türkiyeli Kürtler içinde Barzani ile yakınlığı olanlar ile diğerleri arasındaki gerilim de, HDP içi dahil olmak üzere, benzer bir seyir izledi, izliyor. Muhafazakâr Kürtlerin, PKK ideolojisi ile mesafesi anlaşılmaz değil. Diğer taraftan, HDP’nin 7 Haziran seçimleri sonrası PKK’nin çatışmacı stratejisine teslim olmasının, bölgede yaşayan Kürtler arasında, bu çevreleri aşan bir huzursuzluk yarattığı da aşikâr. Ancak bu gerilim ve memnuniyetsizlikten çıkış yolunun, AKP’ye benzer veya değil, Sünnicimuhafazakâr bir parti veya siyaset izlemek olmadığını görmek gerek. Kürtlerin siyaset arayışlarının neticesi, PKK karşısında Barzani’nin ömrü tükenmiş siyaset çizgisine iltica etmek olacaksa, Kürt siyaseti demokrasi yolunda yerinde sayıyor, yeni bir ufuk açamıyor demektir. Mezhepçi, İslamcı siyasetlerin bölgeyi ne hale getirdiği ortadayken, böylesi bir çıkış, aynı acı tecrübeyi Kürtlere yaşatmaktan başka işe yaramaz. Yaraya tuz basmanın âlemi yok.

İslam kardeşliği
Diğer taraftan, Türkiye Kürtlerinin Sünnici-İslamcı çizgiye savrulmasının, Türkiye’nin demokrasi ufku açısından da çok rahatsız edici sonuçları olur. Zaten Türkiye’de devletin politikası, öteden beri, feodal ilişkiler ve din kardeşliği temelinde Kürtlerin siyasallaşmalarının önünü kesmek şeklinde tezahür etti. AK Parti’nin izlediği siyaset de bu çizgiden hareket ediyordu. Dahası, bölgede İslamcılığı mobilize etmek, AK Parti döneminin öncesinde icat edilmiş bir devlet politikası idi, sonuçları ortada. 2013 barış sürecinin en başında Öcalan’ın “İslam kardeşliği” vurgusu dahi Kürt Aleviler açısından sorun yarattı. Dahası mesele sadece Aleviler değil, siyasetin din, mezhep parantezine sıkışması. Sıklıkla altı çizilen Türk ve Kürt Sünniliği ittifakı, Türklere de, Kürtlere de, bu ülkenin tamamına da çatışma ve gerilimi arttırmak ötesinde hiçbir şey vaat etmiyor. PKK-HDP çizgisi, çatışma, gerilim siyasetlerinden bazen Kürt orta sınıfının gelişimini iyi okuyamadı, ama muhafazakârlık adına siyaset yapma iddiasında olanların da şehirleşen, orta sınıflaşan Kürtlere daha iyisini vaat edemeyeceği, Türkiye’nin yaşadığı “muhafazakâr-demokrat” iddialı AK Parti tecrübesi ile anlaşılmış oldu. Kaldı ki Kürt muhafazakârlığı adına siyaset yapmaya kalkanların, Kürt radikal İslamcılığı tarafından sıkıştırılma ihtimali daha büyük.

Çatışmalı siyaset
Geldiğimiz noktada, sadece Kürt siyaseti çerçevesinde değil, Türkiye’de genel olarak Sünni mezhepçiliğin siyasette öne çıkması, giderek daha az konuştuğumuz bir büyük sorun olmaya evriliyor. Kürtler için de, Türkler için de, tüm Türkiye için de Alevileri, dinsizleri, dindar olmayan Müslümanları hesaba katmayan siyaset, toplumsal barışa karşı büyük bir tehdittir, bunu görelim. Muhafazakâr demokratların, “demokrat” olmaktan çıktıkları süreç içinde bu sorun daha da büyüdü. Hal böyle iken, CHP’ye ilişkin olarak gittikçe daha sıklıkla ileri sürülen, “Alevi partisi olması” eleştirisi yaraya merhem olacak bir çıkış olmadığı gibi oldukça hakkaniyetsiz. Zira, ana muhalefet partisinin Alevi ağırlıklı olmaya savrulmasının, sonuçtan ziyade nedenleri önemli; CHP tabanında Aleviler dışında kalanlar, kelaynaklar misali bir avuç katı laiklik taraftarı. Bu durumda, partinin ağırlığının Alevilere kayması kaçınılmaz, diğer taraftan Aleviler açısından da CHP dışında sığınılacak hiçbir yer yok. Üçüncü köprünün adının Yavuz Sultan Selim olması konusunda bile inatlaşan bir Sünnicilikten mustaribiz. Alevilerin Alevicilik yapmaktan vazgeçmesinin yolu, Sünni çoğunluğun tarihsel hoyratlığından vazgeçmesi iken, olmadı; dahası Türkiye dinin ve mezhebin çok öne çıktığı bir siyasi zemine kaydı.
Doğrusu, kimlik siyasetlerinin öne çıkması, dünya çapında bir gelişme idi, ama maalesef yine dünya çapında, “farklılıkların zenginliği” çizgisinden ziyade çatışmacı- gerilimli bir siyaset atmosferine evrildi. Müslüman ülkelerde, katı laiklik anlayışına karşı, muhafazakâr demokratlık umudu da fos çıktı. Bu koşullar altında, yeniden toplumsal barış tesisi, farklılıklara saygı ve demokratik asgari mutabakat siyaset için yegâne kurtarıcı yol olarak görünüyor.

DAD “Alevi toplumu sahipsiz değildir”

Basina ve kamuoyuna

TRT’de Ramazan ayı dolayısıyla iftar öncesi yayınlanan ‘Ramazan Sevinci’ isimli programa katılan Prof. Dr. Mustafa Aşkar, ‘namazı hayvanlar kılmaz, namaz kılmayan hayvandır’ diyerek başta Aleviler olmak üzere, tüm farklı inanç kesimlerine hakaret etmiştir.

Ayrıca Aşkar bu sözlerin ayette yer aldığını söyleyerek, insan dışında bir varlığın alnının secdeye gelmediğini, insanın ‘namaz ergonomik’ yaratıldığını ve bu yüzden secde ettiğini söylemiştir…

Aşkar konuşmasının devamında; “Ben düz söyleyeyim, ayette de bunu söylüyor, ağır gelmesin, yani namazı hayvanlar kılmaz, namaz kılmayan hayvandır” diyerek namaz kılmayan Alevilere hakaret etmiştir.

Bu ‘insan müsveddesi zatın, bir devlet kanalını kullanarak farklı inanç ve kültürlere hakaret etmesine yetkililer seyirci kalmıştır.

Aradan geçen zamana rağmen bu şahıs hakkında herhangi bir işlem yapılmamıştır.

Ayrıca namaz kılmayan biz Alevi yurttaşların da vergileriyle yayın yapan TRT, Alevi toplumuna, farklı inanç kesimlerine hakaret edilmesine göz yummuştur.

Buradan Hükümete soruyoruz? Aynı üslup ve dili asla tasvip etmemekle birlikte, bir gün birisi kalkıp kamusal alanda “Namaz kılan hayvandır” gibi bir ifade kullansaydı, acaba yetkililer ve medya böyle sessiz olur muydu?

Alevilerle ilgili bir fetva kurumu olan DİB Diyanet İşleri Başkanlığı nazik bir açıklamayla konuyu geçiştirir miydi, merak ediyoruz?

Alevilere karşı adı konmamış bir saldırı furyası başlatılmıştır. Aleviler kamusal alandan uzaklaştırılmak istenmektedir. Adana’da Alevi örgütlerinin pikniğine neden oruç tutmuyorsunuz diye saldıran gericilere valilik ve yetkililer her hangi bir işlem yapmamıştır.

Anlaşılan Alevilere yönelik her tür saldırı cezasız bırakılarak meşrulaştırılmak isteniyor.

Biz Aleviler Kerbela’da Emevi’lerle başlayan katliam ve ötekileştirme siyasetinin Cumhuriyete kadar aralıksız devam ettiğini biliyoruz ve tanığıyız.

Bu Devletin Alevi hafızasının; Yavuz Selim’in Şeyhülislamı Müftü El Hamza, yada Kanuni döneminde Ebussuud Efendi’nin veya Fevzi Çakmak, Şükrü Kaya, Mahmut Esat Bozkurt’un Alevilerle ilgili verdiği fetvalar ve raporlarda saklı olduğunu biliyoruz.

Oluşturulan tarihsel bellekte, Alevileri Din dışı düşman ve katli vacip gördüğü için, Aleviler devlet için hep katli helal, hakaret edilmesi gereken unsurlar olmuşlardır.

Anadolu’da Türkmen Alevileri için; “Kızılbaşların canları, malları helâldir, onlarla savaşırken ölmek şehitliğin en yücesidir” fetvasını veren Ebussuud Efendi’den, Dönemin Başbakanlığını yapan Erdoğan’nın Büyük bir saygıyla bahsettiği bilinmektedir.

İstanbul’da yapılan 3. köprüye, Yavuz Selim adının konulmasının tesadüfü olmadığını, Alevilere her köprüden geçtiğinizde Katilinizi hatırlayın cinsinden bir gözdağı ve hatırlatma olduğunu ve bunun suni devlet aklının bir gereği olarak yapıldığını biliyoruz.

Gezi sürecinde başbakan Alevileri hedef göstererek “Camiye ayakkabıyla girdiler” diye aylarca toplumu kutuplaştırılarak, Aleviler hedef haline getirilmiştir.

Soruyoruz? Camiye bu kadar hassasiyeti olan Erdoğan, TRT kanalından Alevilere hakaret edildiğinde, neden tek bir söz ağzından çıkmamakta ve bu ahlaksız Profesöre soruşturma gereği dahi duymamaktadır?

Sivas katliamı gibi bir insanlık suçunun zaman aşımına uğramasına “hayırlı olsun” diyen Erdoğan’ın, katillerimizi kollama çabası dikkatimizden kaçığı sanılmamalıdır.

Güvenli bölge adı altında Dersimde Alevilerin inanç merkezlerini yasaklayan, Cem evlerimize postallarıyla giren, Tokat’ın Erbaa ilçesindeki Keçeci Baba Türbesi’ni camiye çevirerek kadrolu imam atayan…

Yine Çorum’un Osmancık İlçesi’nde Koyun Baba Türbesini Müftülüğe Kuran Kursu olarak tahsis eden zihniyetin, Şah-ı Şehidan Hüseyini katleden zihniyetle aynı olduğunu biliyoruz.

AKP hükümetleri döneminde İnancımıza, Cem evlerimize, Ziyaretgahlarımıza yönelik aşağılama ve fiili, sözlü saldırılar bir devlet siyaseti haline getirilmiştir.

Çok sayıda Alevi çalıştayı yapan AKP hükümetinin, alevi açılımından Alevilere düşen; hakaret, asimilasyonun derinleştirilmesi ve Kültürel soykırım politikaları olmuştur.

Bir devlet siyaseti haline getirilmeye çalışılan ve kendisi gibi inanmayan, düşünmeyen tüm halklar ve inançlara acımasızca saldıran bu zihniyet, Emevi ve IŞİD zihniyetidir.

Değerli basın mensupları

Biliyorsunuz içinde bulunduğumuz ay, yakın tarihimizde Alevi katliamlarının yoğun yaşandığı aydır. 1966 Ortaca, 1980 Çorum ve 1993 Madımak katliamlarının yıldönümleridir. Alevi katliamlarının anma günlerinin yaklaştığı bu günlerde devlet, katliamlarla yüzleşmelidir. Yıldönümleri vesilesiyle alevi katliamlarının hesabının mahşere kalmayacağını hesabının sorulacağını ve bu yıl Madımak ve Çorum katliamlarını güçlü bir şekilde anarak katledilen canlarımızı unutmadığımızı bir kez daha alanlarda haykıracağız.

Biz Demokratik Alevi Dernekleri olarak hükümete sesleniyoruz! Alevilere yönelik saldırı, taciz ve ötekileştirici dilden uzak durun. Alevi toplumu sahipsiz değildir.

Alevi toplumuna küfür ve hakaret edenlerin derhal yargı önüne çıkarılmasını bekliyoruz. 20.06.2016

DEMOKRATİK ALEVİ DERNEKLERİ