Ana Sayfa Blog Sayfa 6290

“Sakine Cansız ve arkadaşlarının ölümünde MİT parmağı var”

Der Spiegel dergisi PKK’nin üç önemli kadın ismi Sakine Cansız, Fidan Doğan ve Leyla Şaylemez’in katledilmesinde MİT parmağı olduğunu yazdı

 

Kürt Hareketi’nin üç önemli kadın ismi Sakine Cansız, Fidan Doğan ve Leyla Şaylemez’in 9 Ocak 2013’te Paris’te katledilmeleriyle ilgili soruşturmada MİT parmağına ilişkin iddialara bir yenisi eklendi. Almanya merkezli Der Spiegel dergisi, soruşturma kaynaklarına dayandırdığı haberinde, cinayeti işleyen Ömer Güney’in MİT’ten destek aldığını ancak cinayeti MİT’in emriyle mi yoksa kendi başına mı gerçekleştirdiğinin henüz netleşmediğini belirtti.

“Türk ajanları PKK’li aktivist kadınların öldürülmesine karışmış” başlığıyla verilen haberde Ömer Güney “aşırı milliyetçi” olarak nitelendirilirken, Türk istihbaratının Güney’i özel olarak PKK’nin Paris’teki hücresine yönlendirdiği, Alman ve Fransız istihbaratlarının ise bunu yeterince ciddiye almadığı kaydedildi.

Haberde, suikastla ilgili hazırlanan iddianamede geçen “Güney’e bu misyon yaratıldı. Kimliği tespit edilemeyen diğer kişilerle bu plan hayata geçirildi” ifadesine de yer verildi.

Güney hakkında davanın önümüzdeki Aralık ayında başlaması bekleniyor.

Sendika.Org

Amerikan vatandaşından iddia: Aleviler yok olacak

ABD’de ikamet eden bir Suriyeli “muhalif”, “Alevi Esad rejimi”nin 500 bin kişiyi öldürdüğünü iddia ederken, geçen ay Lazkiye ve Tartus’ta IŞİD’in yaptığı saldırıları örnek göstererek “Aleviler yok olacak” dedi.

Suriye’de dış destekli muhalefetin mezhepçi retoriği, adı pek duyulmamış birisi tarafından artırıldı.

Bu kişi, ABD’de ikamet eden ve yine ABD merkezli “Suriye Reform Partisi”ni yöneten Ferid Gadri (Farid Ghadry).

Gadri, The Daily Caller isimli sitede yayımlanan bir yazısında, “Neden Suriye Alevilerinin varlığı sona erecek” diyerek, Suriye yönetimine ve Alevilere nefret kustu.

“Alevi Esad rejimi”nin “sivil Sünnileri” gazla öldürdüğünü, aç bıraktığını, tecavüz ettiğini ve varili bombası attığını ileri süren Gadri, Esad’ın 500 bin kişiyi öldürdüğünü savundu.

Yazar, “rejim”in sivillere karşı kullandığı metotların da Osmanlı padişahı 2. Murad’ın 1422 yılında İstanbul’u kuşattığı zaman kullandığı metotlara benzetti.

Arap dünyasında 350 milyon Sünni, 2 milyon Alevi (ki Ortadoğu’daki Alevi sayısı çok daha fazla) olduğunu öne süren Gadri, Sünnilerin kendilerine yapılanları asla unutmayacağını söyledi.

Gadri, “Alevilerin İran ve Rusya’nın desteğiyle güvende olduğunu düşünenler, Lazkiye ve Cable gibi Alevi kentlerinde aşırıcıların yaptığı intihar saldırılarına bakmalı” dedi.

Gadri’nin “aşırıcılar” dediği militanlar IŞİD’e bağlıydı ve saldırılar sonucunda en az 120 kişi hayatını kaybetmişti.

GADRİ KİMDİR?
1954 Halep doğumlu Gadri’nin ailesi önce Lübnan’a, sonra da ABD’ye göçüyor.

Babasının işleri dolayısıyla Suudi Arabistan vatandaşı olan Gadri, 2007 yılında Beşar Esad tarafından imzalanan bir kararname ile Suriye vatandaşlığından çıkartıldı. Bunun nedeni, Gadri’nin İsrail Parlamentosu Knesset’in Dış İlişkiler ve Savunma Komitesi toplantısına katılmasıydı.

Suriye Ulusal Konseyi gibi Batı destekli oluşumlarca dahi “oportünist” olarak nitelendirilen Gadri’nin partisi Suriye Reform Partisi’nin ise herhangi bir ağırlığı bulunmuyor.

Britanya Alevi Kadınlar Birliğinden Terolar’a selam var

Britanya Alevi Kadınlar Birliği Terolar’a destek için bir araya geldi. Kadınlar Terolar direnişine “Ovamızda , Toprağımızda IŞİD Kampı İstemiyoruz” dövizleriyle destek çağrısı yaptı.

 

Maraş Terolar’da yapılması planlanan kampa karşı dünya genelinde destekler büyüyor. Bu kez de Britanya Alevi Kadınlar Birliği açtıkları dövizlerle Terolar direnişine destek verdi.

Aşağı Terolar Köyünün Toprağına sahip çıkarak başlattıkları  bu direnişe kadınlar olarak “Ovamızda , Toprağımızda IŞİD Kampı İstemiyoruz” diyerek direnişi Britanya’nın dört bir yanında yaşayan Aleviler olarak selamladıklarını duyurdu.

Alevi kadınlar olarak tüm direnişçi duruşlarıyla Terolar’ın yanında olduklarını duyurdu.

alevigazetesi.com

8. Dersim Kültür Festivalinde Buluşalım

ERDOĞAN YALGIN

Kültürel değerlerini yaşatan halkların, tarih sahnesinden silinmesi imkansızdır. Halkların kendi ana dilleriyle düşün havzalarında yarattıkları kalıtımlı gelenek-görenek, inançsal ve kültürel değerleri ancak yaşayan dilleriyle var olur! Xızır, Gaxan, Newroz, Heftémal ve benzeri bayramları, Kürtlerin kendilerine mahsus, antik çağlardan beri yaşata geldikleri toplumsal birlikteliklerini yansıtan önemli kültürel-sanatsal etkinliklerdir. Modern dünyamızda, diasporaya dağılmış Kürtler; bulundukları ülkelerde, kentlerde bu kadim geçmişlerini farklı etkinliklerle devam ettirmenin çabası içindeler. İşte bu alana özgü, toplumsal bir yansımanın ürünü olarak, son yıllarda süreklilik arz eden, nitelikli programlarla ve özel önemi olan sanatsal yönü ağır gösteri festivalleri gerçekleştirilmektedir. Avrupa Dersim Kültür Festivali de bunlardan sadece birisidir.

“Avrupa Dersim Kültür Festivali”nin 8.’si bu yıl;  10-11 Haziran 2016 tarihlerinde, yine “Am Römerhof 15, 69486 Frankfurt a.M. (Rebstockpark)”  adresinde yapılacaktır. Frankfurt’taki; Rebstockpark, her yıl Dersimlilerin ve dostlarının adeta bir ortak buluşma noktası oldu. Festivalin gerçekleşmesinde ön ayak olan kurumlar, şunlardan oluşmaktadır: Demokratik Alevi Federasyonu (FEDA), ADEF, Dersimi Yeniden İnşa Cemiyeti, Kürmeş Derneği, Dersim 1938 Soykırım Karşıtı Derneği, Ovacıklılar Derneği ve Dersim spor. Yine Demokratik Güçbirligi, ABDEM Birleşenleri ve Hochtaunus AKM de yapılacak olan festivali destekleyenler arasında yer almışlardır.

Avrupa’nın farklı ülkelerinde ve özellikle de Almanya’nın değişik kentlerinde Rebstockpark’a akan yol evlatları, burada birlik ve beraberliğin bir simetri örneğini vermektedirler. Dersim adı etrafında bütünleşen tek tek bireyler, aynı zamanda yarattıkları demokratik kitle örgütlerinin de (yukarıda sıraladığımız), bir araya gelmelerine ve ortak bir zeminde buluşup hareket etmelerine vesile olmuşlardır. Ki bu, sevindirici bir durumdur! Çünkü sadece kurumsal (yönetici) kimlikler değil, aynı zamanda bölgelerde kanaat önderlerinden oluşturulan komitelerin, aylar öncesinden bir araya gelerek,  görüş-alış verişinde bulunup, belli bir düşün harmanında olgunlaştırdıkları veriler sonucunda, bu festival programı ete-kemiğe büründürülmüştür. Bu çalışma metodu, aynı zamanda bir özyönetim sisteminin işlevsel hale getirilmesine işaret etmektedir. İşte bu çoğulcu ve demokratik çalışma yöntemiyle ortaya çıkarılan bir organizasyonun/ festivalin, hayat bulması ve tabandan-tavana yükselen değerler yansıması, tabi ki özverili bir ürünün sonucudur!

Geçen yılki (Dersim festivali ve görevlerimiz! Özgür Politika, 23.5.15) festival yazımızda;  Neden “Dersim” ya da neden “Dersim Festivali?” sorularına şu cevabı vermiştik! Dêrsim‘in antik coğrafi yapısının, günümüzdeki Dersim bölgesiyle sınırlı olmadığı bilinmektedir. Zira 16. yüzyıla kadar bu bölge, “Çemişgezek Sancağı” olarak anılmış ve bu coğrafyanın bir diğer adı; “Kürdistan” olarak tarih kitaplarına ve ocak kroniklerine (şecere berat, menakıbnameler) yazılmıştır. Nitekim Dêrsim, Batıni Aleviliğin ana yurdu olan yukarı Mezopotamya, Kürdistan coğrafyasının kalbidir. Réya/ Raa Heqi inancının temelini oluşturan itikat ocaklarının merkez üssü, hiç kuşku yok ki bu kutsal topraklardır. (…) Osmanlı ve Cumhuriyetin gizli  ajandasında, bir bütün olarak Kürt coğrafyasında en çok üzerinde durulan  bölgenin Dersim olduğu bilinmektedir. Dersim üzerine tutulan lahiya-raporlara   ve bunların pratikte uygulanış biçimlerine bakıldığında, sonuçlarının ne denli dayanılmaz bir süreç olduğu kendiliğinden anlaşılacaktır. Peki öyle ise  “neden pilot bölge olarak Dersim seçilmiştir?” sorusuna, verilecek yığınla cevap anahtarlarımız bulunmaktadır. Fakat burada üzerinde durulması gereken  iki önemli hususun altını kısaca çizmekte fayda vardır:

Bir; Antikite verileriyle Dersim;  kadim Kürt klanlarının/ aşiretlerinin ana yurdudur.  İki; bu Kürt klanlarının/ aşiretlerinin kendi teolojik dilleriyle (Kurmancî, KirmancîNiyaz dili) toplumsal antik inançlarını  yaşattıkları en son coğrafyanın adıdır. İşte itikat süreğine (Alevi erkânı)  bağlı olan bütün Kürt klanları (talipleri), Dêrsim’deki ocaklar sistemiyle, kendilerini asırlardan beri sosyo-kültürel ve etno-inançsal niteliklerini yaşatmışlardır. Dersim; Alevilerin vazgeçilmez bir Kâbesidir! Dersim; Kürtlerin atardamarıdır! Dersim; devrimci-demokratların sığınağı ve gülümseyen yüzüdür!  Bu sebeple; Dersim eksenli gerçekleştirilen tüm etkinlikler önemsenmeli ve tarihi Dersim ruhu, her yaştan genç kuşaklara aşılanmalı-yaşatılmalıdır.Geçen yılki 7. Dersim Kültür Festivali; “Dersim‘den Kobané‘ye halklarımız ve inançlarımız direnerek özgürleşecektir!” sloganıyla gerçekleşmişti. Festival’den elde edilen gelir; Kobani’nin inşası ve Dersim’de Zazaca dilinin geliştirilmesi için paylaştırılmıştı. Unutulmamalıdır ki; Dersimliler ve dostları; Rıza şehrinin çocuklarıdırlar! Bu hak yolunda; her şey rızalık üzerine kurulmuştur! Rızasız bahçeye girilmez! Rızası olmayan gül derilmez! Gelin, rızalıkla Frankfurt’taki Rebstockpark’ta buluşalım!

Ramazan orucunun menşei

PİR ALİ BALİ

Abdullah bin Abbas, ramazan orucunun menşei hakkında şöyle haber verdiği rivâyet edilmiştir: Hz. Muhammed Medine’ye hicret buyurduğunda, Yahudilerin Âşûrâ günü oruç tuttuklarını gördü de: -Bu ne orucudur? diye sordu. Cevaben: -Bu gün, sâlih bir gündür; bu gün Allah, Beni İsrail’e, düşmanlarından necat verdiği bir gündür. Musa, oruç tutmuştur. Bizde tutarız dediler. Hz. Muhammed: -Biz, Musa’ya sizden daha ziyade haklıyız, buyurdu da o gün oruç tuttu; ve ashâb’a da tutmalarını emreyledi. Kaynak: Sahih’i Buhari (M. 810-869), hadis No: 945, D.İ.B.Y.

Hz. Muhammed’in eşi Aişe, ramazan orucunun menşei hakkında şöyle deiği rivâyet edilmiştir: Cahiliyet devrinde Kureyş Âşûrâ günü oruç tutardı. Hz. Muhammed de Âşûrâ orucu tutardı. Medine’ye hicret buyurunca da bu orucu tuttu. Ashâb’a da tutmalarını emretti. Ramazan orucu farz kılınınca Âşûrâ günü orucunu bıraktı. İstiyen bu orucu tuttu; diliyen de bıraktı. Kaynak: Sahih’i Buhari (M.810-869), hadis No: 944, D.İ.B.Y. Ve Sünen’i Tirmizi (M.824-892), hadis No: 750, Y.E.Y.

Bu mevzuda Muaviye bin Ebü Süfyan’dan da bir rivâyet vardır. Muaviye bir hac senesi Medine’de minber’i saadet üzerinde irad ettiği bir hutbesinde: Ey Medineliler! Hani alimleriniz? Ben, Hz. Muhammed’in şöyle buyurduğunu işittim: “Bu gün, yevmi Âşûrâ’dır. Âşûrâ günü oruç tutmak size farz kılınmıştır. Halbuki ben oruçluyum. Diliyen bu orucu tutsun, diliyen de iftar etsin!” buyurdu demiştir. Kaynak: Sahih’i Buhari (M.810-869), Ci. 6, Sa. 308, D.İ.B.Y.

Taberi, ramazan orucunun menşei hakkında şöyle der: Hz. Muhammed Medine’ye gelince gördü ki, Yahudiler muharrem ayının 13’cü günü ki Âşûrâ günüdür oruç tutrlardı. Dedi: -Bu tuttuğunuz oruç nedir? ve ne fazileti vardır?. Dediler ki: -Bu Hak Teâlâ Firavun’u kahr edip, denize garkettiği ve Hz. Musa’ya lütfedip necât verdiği gündür. O gün Hz. Musa oruç tuttu. Biz de onun için tutarız,- dediler. Hz. Muhammed kendi ashâb’ını çağırıp buyurdu ki: Âşûrâ günü oruç tutun. Sonra Hz. Muhammed gördü ki Yahudiler yılda 2 gün oruç tuttular. Peygamberimiz de arzu etti oruç ibadeti olsun. Hak Teâlâ hemen ramazan ayında oruç tutmayı emreyledi. Kaynak: Taberi (M.839-923), Tarih’i Taberi, Ci. 2, Sa. 387-388, E.O.Y.

İbnü’l-Esir, ramazan orucunun menşei hakkında şöyle der: Hz.Muhammed Medine’ye vardıktan sonra, yahudilerin Âşûrâ günü oruç tuttuklarını görünce, o da o gün oruç tutulmasını emretti. Ramazan ayında oruç tutmak farz kılınınca, bu konuda Hz. Muhammed Âşûrâ günü oruç tutulmasını emretmediği gibi yasaklamadı da. Kaynak: İbnü’l-Esir (M.1160-1234), El-Kamil, Ci. 2, Sa.114, B.Y.

Yukarıda mevcut bulunan hadisler, Muaviye’nin Medine’de irad ettiği hutbe ve islam tarihi kaynaklarında anlaşıldığına göre, müslümanlıkta oruç ameli ile ilgili ilk kaideler, Hz. Muhammed hicretten sonra Medine’de yahudilerin yaptıkları gibi, âşūra gününde oruç tutulmasını emretmiş. Hicret’in 2. yılında Âşûrâ orucu yerine, ramazan orucunu (Ey iman edenler! Oruç sizden önce gelip geçmiş ümmetlere farz kılındığı gibi size de farz kılındı. Umulur ki korunursunuz.» Bakara süresi, ayet 183) getirmiştir. Âşûrâ orucu tutmak, artık eskisi gibi, dini bir mükellefiyet hâlinde kalmayarak, ferdin ihtiyarına bırakılmıştır. Hz. Muhammed bu orucun tutulmasında da yahudi adetini kabül etmiştir; yâni o gün, diğer oruçlarda olduğu gibi, yanlız gündüz değil, güneşin batmasından ertesi akşam güneş batıncaya kadar oruç tutulurdu.

İşaret edilmesi gereken önemli bir husus da, bir ayın tesbit edilmesi de tatmin edici bir tarzda izah edilmemiştir.

Âşûrâ kelimesi mevzusuna gelince, Âşûrâ kelimesinin arami tâyin lâhikasını taşıyan, ibrânice Âsûr olduğu aşikârdır. Âşûrâ kelimesinin islamdan önce câhiliyet devrinde de bilindiğine ve o gün oruç tutulduğuna bakılırsa, bütün sâmi dinler arasıda müşterek bir kelime olduğu anlaşılır.

09. 04.2001

 

“Biz öldük siz duymadınız mı? Dursun artık bu kan ölmesin insan”

Kalender Şahin’den yeni şiir kitabı  “Biz öldük siz duymadınız mı? Dursun artık bu kan ölmesin insan” yayınlandı.

Şahin’in yeni kitabı acıyı, umudu, kavgayı, sevdayı, doğayı ve sevgiyi çağrıştıran, özünde ne birikmişse, sözlerine de öylece yansıyan şiirler ve düz yazılardan oluşuyor.
1963 yılında Elbistan’a bağlı Kistik (Günaltı) Köyü’nde Kürt Alevi emekçi bir ailenin oğlu olarak doğan Kalender Şahin, henüz küçük yaşta tanıştığı devrimci düşüncelerinden dolayı, ailesi ile birlikte 1980 askeri darbesinden sonra gözaltına alındı. Baskı ve işkence gördü. Yaşamış olduğu yoğun baskı ve işkencelerden dolayı, 1993 yılında İsviçre’ye siyasi sığınma talebinde bulunarak, daha sonraki yaşamını Kanton Argau Frick,te sürdürüyor. 24 yıldır İsviçre,den yaşayan şahin halen ülkesine tatil amaçlı dahi gidemiyor çünkü yasak, Şahin’nin, yayınlanmış beş kitabı bulunuyor.

Kalender Şahin’in yayınladığı ‘Balkanlarda dört kayıp ve çözülmeyen sır (2003)’da faili meçhul olarak kaybedilen kardeşine ilişkin araştırma sonuçları yer almakta, Acılarım (2007) ve hüzünlü şiirler Şairin Dilinde (2009) adlı kitapları şiirlerinden oluşmakta, son kitabı “Biz öldük siz duymadınız mı? Dursun Artık Bu Kan Ölmesin İnsan(2014)” adlı eseri ise, çeşitli konulara ilişkin düşüncelerinin yer aldığı düz yazıları ve şiirlerini kapsamakta. Şahin şimdide önüne Almanca bir kitap yazmayı koymuş Türkiye yaşanan savaş ve savaş mağdurlarının dramlarını yazmayı düşünüyor Şairin kitabını edinmek için

Email. kalender1@bluemail.ch

Tel.0041 78 920 10 01

Adres Postfach 120

5070 Frick İsviçre

Faşizmin Cinsel Politikası

Öylesi bir zaman aralığından geçiyoruz ki ülkede yaşanan politik iklim, her demeç, demokratik tahammülleri biraz daha zorlayan ve sabrın sınırlarını test eden bir hal almaya başladı.

Son günlerde artan biçimde ülke siyasetinde kadın ve kadına ait değerlerin yoğun bir saldırıya maruz kaldığını görüyoruz.

Totaliter rejimin her gün kadınlığı yeniden tanımladığı ve aile, annelik, vatan, ulus gibi “kutsal” kodlarla, kadına giydirilen deli gömleğine birde apolet takıldığına tanıklık ediyoruz.

Yaşanan iç savaş halinin sonlandırılmasının temel gücü olabilecek kadınlar nefessiz bırakılmak istenircesine “kutsal annelik, vatan anası” gibi “onursal” ifadelerle değerli kılınarak bir yandan toplumsalın değiştirici gücünün önüne geçilirken diğer yandan dar-geleneksel aile rolleri pekiştiriliyor.

Bir milli şef döneminden yeni milli reis dönemine geçişin post modern biçimini yaşarken, basın-propaganda ayağının tarihsel örneklerine taş çıkartırcasına yürütüldüğünü ve faşizmin topluma büyük yalanlar söyleyerek bir dönem sonra buna inananları yaratmayı hedeflediğini belirtmek gerekiyor.

Erkek egemen ideoloji, böylesi zamanlarda kuşandığı ulusçuluk, milliyetçilik, ırkçılık gibi zırhları tarihin tozlu sandıklarından çıkararak yeni bir kuluçka dönemine yatıyor. Tıpkı emperyalist paylaşım savaşları sonrası Avrupa’da yükselen faşizm gibi.

Toplum Goebbels’in propaganda stratejisine yakın bir üst akılla her gün yeni bir büyük yalana uyanıyor. Çarpıklığa, algı oyunlarına maruz bırakılan topluma inanmak ve tekrarlamak dışında seçenek bırakılmak istenmezken, toplum suç mahallinin aktörü kılınıyor.

İçinden geçtiğimiz ülke gerçekliğini doğru okumak istiyorsak ortaya çıkan her gelişmeyi canlı tarih anlayışıyla yorumlamak önemli bir hal alıyor. Ve elbette ki her dönem için geçerli olan kadının ve toplum politikaların turnusol olduğu hakikatini atlamayarak.

Cinsiyetçilik kökünden türeyerek toplumun ve onun kurucusu kadının canına okuyan faşizm, ırkçılık gibi sömürü ve savaşları perdeleyen maskelerin; İtalya, Almanya gibi paylaşım savaşında yenilmiş ülkelerde açığa çıkması tesadüfi değil. Tıpkı bizde yaşanan siyasal ve ekonomik bunalımlardan sonra ortaya çıkan siyasi tablo gibi.

Toplumların ve kadınların radikal çıkış yapabileceği tükenmişlik dönemlerinde ince bir manipülasyonla faşizm kitlesel olarak olumlanır. Değer yitimine uğrayan kitleler için milliyetçilik ve söylemeye gerek var mı bilinmez cinsiyetçilik, en nihayetinde “führerin” varlığına kutlu kılınır.

Tarihin bize sunduğu örnekler ise hayli düşündürücü ve öğreticilik taşır. Dikkatli bir okuma hatta sıradan bir yoğunlaşma dahi  faşizmin ortaklıklarını görmeye yeter.

Duçe, führer, reis olarak yüce kılınanların en temel ortaklığı ise kadın üzerinden giriştikleri inşa süreçleridir, bu nedenle kadın üzerinden cinsel bir politika oluşturulur. Toplum katmanlarının en dibinde olan kadın, propagandanın öznesi haline getirilerek üstüne üstlük toplumsal yanından soyundurularak aile ve vatanın annesi kılınıverir. Mussolini dönemi yapılan kampanyaya bağışlanan yüzbinlerce  alyans bize durumun vahameti açısından önemli veriler sunar.

İlkleri icra ettiğini zannedenler kendilerinden önceki nice ilkleri ya “görmemiştir” ya da feyz almıştır. Ekranlara çıkıp “çocuk yapın çocuk” diyenlerin anneliği vatani görev olarak sunmalarında, 1934 yılında kadınlara hitaben söylenen “sizin göreviniz milli soyun geleceğini garantiye almak için çocuk yapmaktır” diyen Goebbelsin sesi yankılanmaktadır.

Propaganda bununla da sınırlı kalmıyor “Führer için çocuk yapın” diyerek diktatöre olan bağlılık vatana, devlete, ulusun geleceğine olan bağlılıkla özdeşleştiriliyor. Her şey “Führer” içinse doğal olarak vatan içindir de.

Bizde ise kadın ve aile bakanlığının önündeki kadını kaldırarak sembolik süreç başlatılmış oldu. Ve devamında kürtajı yasaklama, çocuk aldırmaya karşı yasalar gibi yaklaşımlar devlet politikasına dönüştürüldü. Çok çocuk, yaşlı Avrupa’ya bir gönderme, yedek iş gücü potansiyeli olduğu kadar; hegemonik erkekliğin yeni bir parametresi haline getirildi.

Hitler Almanya’sında benzer süreçlerde kadınlara milli annelik ödülü, bayağı bayağı teşvik pirimi olarak verildi. Kadınlara “annelik madalyası” takılıyor, çok çocuklu kadınlar kahraman olarak kutsanıyordu. 8 ve daha fazla çocuk doğuran kadınlara altın, 6-7 çocuk doğuranlar gümüş, 4-5 çocuk doğuranlar ise bronz madalya takılıyordu. Yakında memleket hallerinde bunu da görmek sürpriz olmayacak.

“Milli reisçiler” gözden kaçırmış mıdır bilinmez ama birde SS lideri Himmler’in hayata geçirdiği “lebensborn” projesi vardı. Hani şu ırksal özellikleri dikkate alınarak seçilmiş bekâr kadınların arî erkeklerle, özellikle de SS subaylarıyla çiftleştirilip gebe bıraktırılması ve bu kadınların doğuma kadar bakılıp arî bebekler doğurmalarının sağlandığı evler.

Orduya yeni askerler yetiştirmeyi hedefleyen proje ile insanlar damızlık olarak kullanıldı. Onlar “dindar nesiller” adını vermeseler de “saf ırk” nesilleri yetiştirmekten geri durmadılar. “fiziksel, düşünsel, kültürel, etnik, cinsel, dinsel vb. açıdan beğenmediklerini yani ötekileri ise acımasızca yok ettiler.

Reisin dediği gibi “nüfus planlamasıymış, doğum kontrolüymüş…” kimin işine yarar ki? Vatani görevimiz “zürriyeti arttırmak” ve “birinci derecede görevin anneye” ait olduğunu hatırlamaktı. Bu nedenle de hayatının en üretken döneminde okuyan genç kadınlara okul bitmeden evlenirlerse okul kredisi borçlarını silme yasası hazırlandı. Kadının kamusal alandan çekilmesiyle işsizlik sorunu bir taş ile iki kuşla hafiflemiş olacaktı. Çalışan kadınlar için çocuk sayısına göre erken emeklilik yasa tasarı tartışmaları ise hala çok yeni.

Faşizmin cinsel politikasına her geçen gün yeni bir boyut eklenmeye devam ediyor. Çocukların kendisine tecavüz edenle evlendirilmesi, çocuk yaşta evliliklerin teşvik edilmesi, şiddete uğrayan, boşanmak isteyen kadınların uzlaştırılması gibi adım adım kadın bedenini aile ve ulusun varlığın armağan eden politikalarla kuşatılıyoruz.

Sözün kısası biz kadınlara ‘Ölün, şiddet görün, tecavüze uğrayın, ama boşanmayın, sesinizi çıkarmayın, vatan için doğurun’ deniyor. “Vatana kutsal görevinizi doğurmakla, ittiat etmekle kanıtlıyorsunuz” diyen zihniyet dünde yaşam olanağı bulamamış bugünde bulamayacaktır. Hele hele bu topraklarda yaşam bulma olasılığı köklü kültürel doku ve kadın özgürlükçü çizginin varlığıyla çok daha zordur. Üstelik Rakka’ya doğru ilerleyen kadınların erkek egemen faşizmine karşı gülümseyen yüzleri her şeyi anlatırken…

Ülkenin kadınları harika canlar, yarımlık, eksiklik sizin fikirlerinizde!

17+ Alevi Kadınlar, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Anneliği reddeden kadın istediği kadar iş dünyasında başarılı olsun, özgünlüğünü kaybetme tehlikesiyle karşı karşıyadır, eksiktir, yarımdır” açıklamasına karşı bir bildiri yayımladı:

Cumhurbaşkanı durdurulamaz şekilde kadınlar ve erkekler arasında eşitsizliği büyütmek için çabalıyor, böylece anayasayı çok kez olduğu gibi delik deşik etmeye devam ediyor.

Fıtratımızda kadın erkek eşit değil demekten çekinmeyen, kürtaj için “Her kürtaj bir Uludere’dir” açıklamalarıyla hafızalara kazınan Cumhurbaşkanı Erdoğan, cinsiyetçiliğin yanı sıra inançlar arasında nefret üreten açıklamalarına yenilerini eklemekten çekinmiyor.

“Zürriyetimizi artıracağız diyorum. Nüfus planlamasıymış, doğum kontrolüymüş, hiçbir Müslüman aile böyle bir anlayış içinde olamaz. Birinci derecede görev annededir” diyen cumhurbaşkanına kadınların hayatlarından, bedeninden, kimliğinden uzak durmasını öneriyoruz.

Cumhurbaşkanı da olsa kendisinin bir erkek olduğunu anımsatarak, yaptığı bu açıklamaların yönettiği ülkede kadınlara neye mal olduğunu görebilmesini her şeye rağmen umuyor ve kadınların doğurmasına karışmak yerine, kadın cinayetlerini önlemek için çabalamasını bekliyoruz.

Toplumu kutuplaştırmak için en küçük toplumsal birimlere dek giren, mahalle ve muhtarlardan sonra dini inançlar ve patriyarka üzerinden aileleri, Müslüman olan olmayan ayırımıyla ele almasının ne tür tehlikeler barındırdığını biz Aleviler yakın-uzak geçmişimizden biliyoruz.

Kadınları zürriyet sürdürücüleri, kuluçka makinesi sananlara, kadınların tıpkı erkekler gibi; ruhu, bedeni, canı, arzuları, kimliği, kişiliği olan, karar verme hakkına sahip eşit insanlar olduklarını hatırlatırız.

Aleviliği tanımlama hevesçilerinin freni tutmayan kamyon gibi kadın olmayı da tanımlaması kibir, nefret ve düşmanlıktan başka bir şey değil. Ne Aleviliği, ne de kadınları tanımlamaya hakları yoktur.

“Anneliği reddeden, evini çekip çevirmekten vazgeçen bir kadın, iş dünyasında istediği kadar başarılı olsun özgünlüğünü kaybetme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Eksiktir, yarımdır” diyen Cumhurbaşkanı unutmasın:

Alevi olduğu için iş başvurularında, üniversite sınavlarında, kamuda AKP iktidarınca elenen, hakları gasp edilen, hayatı her geçen gün iyice zorlaştırılan Alevi kadınlar olarak özgürlüğümüzü çocuk doğurarak değil, kadın düşmanı, Alevifobik iktidarları yıkarak sağlayacağız. Bunun için çalışıyoruz.

Her gün ve neredeyse günde birkaç kez medya aracılığı ile topluma bağıran ve kadınlara yönelik açıklamalarında şiddet yüklü söylemler barındıran cumhurbaşkanını kınıyoruz.

Anne olmayı reddeden ya da 3 çocuktan az doğuran, çalışan kadınları aşağılayıp hor gören, daha çok doğurmaya zorlayarak erkeklerin şiddetini cesaretlendiren, kadınları yarım, eksik olarak tanımlayan cumhurbaşkanına dair biz Alevi kadınların da gözlemi var:

Ülkenin kadınları harika canlar, yarımlık, eksiklik sizin fikirlerinizde!

17+ Alevi Kadınlar

Ahmet Dümrül ve Şiirleri

“Hayalimde doğduğum yer
Güneş görmez geldiğim yer
Sevdiklerim bana gel der
Gelebilsem gelmez miyim”

Yukarıdaki dizeler şair Ahmet Dümrül’e ait… Ahmet Dümrül, Pazarcık’ın Milone Ugute köyündendir. Bu köy kartal yuvasını andıran büyük bir kayanın üzerine kuruludur. Öyle ki kayanın yüksekliği 100 metreyi, uzunluğu da 4 kilometreyi bulur.

Ahmet Dümrül ile Stuttgart’taki evinde buluşuyoruz. Dümrül ve eşi bizi çok sıcak karşılıyorlar. Tam da Pazarcık köylerindeki sıcakkanlılıkla… „Ahmet abi, sıcaklığınız bana köyü hatırlattı“ deyince şu yanıtı veriyor: „Köyde taze ekmeğin, domatesin, salatanın kokusu uzakta geliyordu. Bir de misafirperverliğin tadı ayrıydı. Her nesne kendi doğasıyla vardır. Size o sıcaklığı verdiysek ne mutlu bize.“

Ben ilk kez karşılaşıyor olmamıza rağmen hiç yabancılık çekmiyorum. Evi dolaşıyorum, fotoğraflara bakıyorum ve sohbet ediyorum. Sanki ağabeylerimden birinin evindeymişim gibi…

Çaylarımızı yudumlarken Ahmet abinin tüm kitaplarını görmek istiyorum. Önüme altı kitap getiriliyor:

* Ben Türkümü Söylerim: Berfin Yayınları, 136 sayfa, Temmuz 1999/İstanbul

* Dilimdeki Türkü: Berfin Yayınları, 156 sayfa, Temmuz 2000/İstanbul

* Ateşi Yüreğimdeki Türkü: Berfin Yayınları, 112 sayfa, Haziran 2001/İstanbul

* Ayrılık Derin Yazılır: Kora Yayın, 96 sayfa, Ağustos 2002/İstanbul

* Ateşim Ol: Kora Yayın, 150 sayfa, Temmuz 2003/İstanbul

* Güzel İnsan: Kora Yayın, 134 sayfa, Nisan 2007/İstanbul

15 Yaşın Farkı

Ahmet Dümrül’ün yaşamını „15 yaşından önce ve 15 yaşından sonra“ diye ikiye ayırmak gerekiyor. Çünkü şair o yaşa kadar sürekli düğünlerde şarkı söyleyen ve avcılığa çok meraklı bir insan profili çiziyor. Ancak, 15 yaşına geldiğinde babasını kaybediyor. Babasına olan sevgisi nedeniyle çok üzülüyor ve günlerce hiç konuşmuyor. İçine kapanıyor ve şarkı söylemeyi bırakıyor. İlerleyen aylardaki tüm ısrarlara rağmen şarkı söylemeye yanaşmıyor. Aynı yıl Dümrül’ün değiştiği bir konu da avcılık oluyor. „Onların da bir canı var“ diyerek vicdan azabı çekiyor ve avcılığı bırakıyor.

Sürekli içine kapanık olan genç Ahmet, kendini yazmaya veriyor. Böylece Dümrül’ün şiir yolculuğu da başlamış oluyor.

Ahmet Dümrül’ün ilk şiirleri daha çok aşk ve özlem üzerineyken 1975 sonrası yazdığı şiirler toplumsal mücadele, devletin ve düzenin yaptığı haksızlıklar, emek, inanç yoğunlukludur. Maalesef Ahmet Dümrül’ün ilk şiirlerini kitaplarında bulamıyoruz. 1948 doğumlu olan Dümrül’ün kitaplarındaki en eski şiiri 27 yaşında yani 1975’te yazdığı iki adet şiiri…

Bunlardan „Bu Dünyada“ isimli şiirinde Ahmet Dümrül, yaşamı sorguluyor ve şöyle diyor:

„Ezenler de gitmiş bak ezilen de
Can tatlıdır vermek istemesen de
Kurtulan olmadı devri düzende
Topraktan gelen toprağa döner“(1)

Dilimdeki Türkü

Biz bu yazıda Ahmet Dümrül’ün sadece “Dilimdeki Türkü” isimli kitabındaki şiirleri üzerine yoğunlaşacağız. Çünkü, gördüğümüz kadarıyla şairin yaşamını etkileyen en önemli şiirler sanki bu kitapta toplanmış gibi… Dayanılmaz kişisel ve toplumsal acılar, doğduğu topraklara özlem, gurbet yaşamının zorlukları gibi olgular bu kitaptaki şiirlere yoğun bir şekilde nüfuz etmiş.

Dümrül, kendi ülkesinin sorunlarından uzak duran bir şair olmadı. „Dağlara“ isimli şiirinde Kürdistan’ın yalnızlığına şöyle dert yanıyor:

„Üstümüze bomba füze savruldu
Topraklar yarıldı kumlar kavruldu
Bütün dünya buna seyirci kaldı
Dert bırakmıyor ki yüzümüz gülsün.“(2)

Pazarcıklı şairlerin bir özelliği de hem materyalist hem idealist olmalarıdır. Bu onların şiirlerinde de kendisini gösterir. Bu özellik Ahmet Dümrül’de de vardır. Örneğin 14 Nisan 1991’de yazdığı „Dağlara“ isimli şiirde devamla şöyle der:

„Dümrül: Secde ettik diledik dilek
Yalvardık ki huzur yolunu bulak
Bir yanımda düşman bir yanda felek
Dert bırakmıyor ki yüzümüz gülsün“(3)

Şair, 10 gün sonra yazdığı „Toprakta mı“ isimli şiirinde de bu defa tanrıyla hesaplaşır:

„Beni yaratanın yüzü görünmez
Alnıma yazılan yazı görünmez
Ahmet Dümrül gider izi görünmez
Ben nereden geldim nasıl var oldum“(4)

„Cahillere“ isimli şiirinde de „Yaradana güven darda kalırsan“ gibi bir dizesi olan Dümrül, başka bir şiirinde de şöyle der:

„Ey yaradan hakkım yok mu gülmeye
Mal zengine tasa bize yar imiş
Niyet ettim dost köyüne gitmeye
Ovalar dikenli dağlar kar imiş“(5)

Dümrül, „Silahlar“ isimli şiirinde 1980 sonrası kendini fesheden ve „düzen içine“ çekilen hareket ve devrimcileri şöyle eleştirir:

„Silahlar çakıldı uyuduk kaldık
Bizi vuranlara dost muyuz şimdi
Boşa mı vuruştuk boşa mı öldük
Bizi vuranlara dost muyuz şimdi

 

Ahmet Dümrül anlamadım bunları
Unutmuşlar acı dolu günleri
Kurumadan yiğitlerin kanları
Bizi vuranlara dost muyuz şimdi“(6)

Ahmet Dümrül, 28 Ağustos 2000 tarihinde yazdığı bir şiirinde de halka uyanış çağrısı yapar:

„Zulümler denendi karardı günün
Hep ucuza gitti şerefin kinin
Bu topraklar senin bu dağlar senin
Uyan halkım uyan uyuma artık“(7)

Ahmet Dümrül, şiirlerinde güncel gelişmeleri değerlendiren bir şair aynı zamanda. 12 Mart sürgünlerinden olan Dümrül, 12 Eylül askeri darbesini şöyle dile getiriyor:

„İşkence ettiler boyun eğmedik
İfade yazdılar imza atmadık
Can verdik zerrece taviz vermedik
Sinop’ta Metris’te Diyarbekir’de
Aydın’da Mamak’ta Eskişehir’de 

Öz bedenimizde meşale yaktık
Kazdık gönüllere onur bıraktık
Yasaklar acılar sürgün yaşadık
Sinop’ta Metris’te Diyarbekir’de
Aydın’da Mamak’ta Eskişehir’de“(8)

Köyü Üzerine Yazdığı Şiir

Ahmet Dümrül, kendi köyü üzerine de birçok şiirler yazdı. Bunlardan biri „Ne Kuş“ isimli şiiridir. 30 Eylül 1991’de yazılan bu şiirde Dümrül, şöyle diyor:

„Ne bir kuş ötüyor ne çiçek açmış
Kıymetin kalmamış Üngüt deresi
Birer birer göçtü seni sevenler
Ağla garip garip Üngüt deresi“ 

Dümrül’ün köyü üzerine yazdığı bir şiir de „Çöken Sevgi“ isimli şiiridir:

„Çöken sevgi duvarını
Örebilsem örmez miyim
Yanan yürek yarasını
Sarabilsem sarmaz mıyım

Hayalimde doğduğum yer
Güneş görmez geldiğim yer
Sevdiklerim bana gel der
Gelebilsem gelmez miyim

 

Dümrül: Yaşam kavgasında
Bilinmezin gizesinde
Üngüt çayın gözesinde
Kalabilsem kalmaz mıyım“

(Dilimdeki Türkü: sy. 34)

 

Kaynakça

1- Ben Türkümü Söylerim, Berfin Yayınları, sy. 8, Temmuz 1999/İstanbul

2- Dilimdeki Türkü: Berfin Yayınları, sy. 13, Temmuz 2000/İstanbul

3- age

4- age, sy. 14

5- age, sy. 16

6- age, sy. 15

7- age, sy. 24

8- age, sy. 26

BAF: Barıştan vazgeçmeyeceğiz

Britanya Alevi Federasyonu Başkanı İsrafil Erbil, Britanya Alevi Kadınlar Birliği Başkanı Özlem Şahin ve Britanya Alevi Gençlik Federasyonu Başkanı Uğur Boran, Britanya Alevi Festivali kapsamında Olay Gazetesi’ni ziyaret ettiler.

 

Gazetenin genel yayın yönetmeni Nesin Fehmi ile görüşen Başkan Erbil, her yıl Londra’da düzenlenen festivalin her geçen gün Alevileri İngiltere’de görünür hal getirdiğini dile getirdi. 24 Nisan’da Cambrigde’de başlayan festivalin 26 Haziran’da Leicester’da sona ereceğini belirten Erbil, festivali sadece Londra ile sınırlı tutmadıklarını İngiltere’nin birçok kentinde çeşitli etkinlikler organize ettiklerini söyledi.

Bugün Alevilerin İngiltere’de parlamentoda ve üniversitelerde temsil edildiğini anlatan Erbil; “Biz İngiltere’deki Aleviler olarak içinde yaşadığımız ülke ile doğru, sağlıklı ve ilkeli bir ilişki peşindeyiz” dedi. 10 Haziran’da Stoke Newington’da bulunan tarihi bir kilisede farklı inanç önderlerini katılımıyla evrensel barış mesajı vereceklerine dikkat çeken Baf Başkanı, “Hacıbektaş Dergahı’nın postnişini Veliyettin Ulusoy’un katılımıyla bir etkinlik düzenliyoruz. Farklı dinlere inansak da, farklı dillerde dua etsek de bizim dilimiz barış dili olmalı, Dualarımız barış için olmalı, çocuklar ölmesin diye olmalı ve kan akmasın diye olmalı” diye konuştu.

Erbil konuşmasında Londra’da devam eden Kıbrıs Türk Hava Yolları davası ile ilgili Cemevi’nde 17 Haziran’da bir basın açıklaması yapacaklarını da söyledi. Soaş Üniversitesi’nde bağlamanın ders olarak öğretilmesi için başvuruda bulunduklarını ve bu girişimin olumlu sonuçlar verdiğini aktaran Erbil, “Sanatçı Erol Parlak’ın katkıları ile önümüzdeki eğitim yılında bağlama dersinin üniversitede müfredata alınmasını umut ediyoruz” dedi. Uğur Boran da, Britanya Alevi Gençlik Federasyonu’nun çalışmaları kapsamında İngiltere genelinde onlarca gence ulaştıklarını ifade ederek, katkılarından dolayı Baf Başkanı İsrafil Erbil’e teşekkür etti.

Özlem Şahin ise, kültürlerin bir arada barış içinde yaşması gerektiğini ifade ederek, “İnsanları birbirinden ayıran sınırlar ve bayraklar oldu. Barışı bence sevgiden ve emekten olan insanlar inşa edecekler” dedi. Konuşmasında Türkiye’deki olaylara da değinen Şahin, “Bizler o topraklardan geldik ve o topraklardan beslendik, Türkiye’de oluşan mevcut tablo bizleri çok kaygılandırıyor” diye konuştu. Kadınların hayatın her alanında daha cesur ve daha özgüven sahibi olmaları gerektiğini ifade eden Şahin, “Her yerde kadınların ve gençlerin çoğunlukta olduğunu görüyoruz. Durum böyle olunca onlara yönelik yürütülecek faaliyetler ağırlıkta olmalı” Nesin Fehmi de, Britanya Alevi Federasyonu, Britanya Alevi Kadınlar Birliği ve Britanya Alevi Gençlik Federasyonu tarafından yürütülen çalışmaları takdirle karşıladığını ifade etti.