Ana Sayfa Blog Sayfa 6289

Paris Elbistan Halkevi’nde panel

Geçtiğimiz  günlerde  PPEHE nin ” Paris Elbistan Halkevi “Festivali çerçevesinde birinci gününde Panel Düzenlendi…  Moderatörlügünü Mustafa Bünül’ün yaptığı panelistlerin konukları HDP Milletvekili Mahmut Toğrul,  gazeteci yazar Şükrü Yıldız ve müzisyen Cemo Doğan’dı…

Paris’te yapılan panelde söz alan milletvekilli  Mahmut Toğrul Rojava’daki kazanımı sindiremeyenler var dedi. İktidarı eleştiren Toğrul, “Kürtler, Aleviler, Ermeniler nasıl yaşamak istiyorsa bırakın öyle yaşasınlar” dedi.

Türkiye Cumhuriyet’inin tekçi zihniyetini eleştiren Mahmut Toğrul, “hep tek siyaseti yapıyor, tek bayrak, tek millet, tek dil… Yine bu çerçevede Şehitlikleri, cemevi, camii bombaladılar. Kadın gerilla cesedi çırılçıplak sergilendi… O yüzden de bizlere teslimiyet dayatmak istiyorlar, biz de teslim  olmayacağız.  Seyit Rıza idama gideceği zaman ben sizin hillelerinizle baş edemedim bu bana dert oldu. Sizin’de önünüzde diz çökmedim oda size ders olsun… Biz diz çökmeyeceğiz…” dedi.

Amerikanlı yazar John Steinberk’in Gazap Üzümleri Romanında “düşman size saldırıyorsa bilin ki yenilgisindendir….” sözlerini de hatırlatan Toğrul, AKP ve mevcut sisteme göndermeler yaptı.

Müzisyen ve programcı Cemo Doğan ise “Çocuklarımızın kendi dillerini unuttu” dedi. Maraş Afşin’in kurtarılmış bölge olduğunu zamanında ama şimdi sistemin o bölgeleri erittiğini, artık tek bir devrimcinin o bölgelerde olmadığını, varlığını sürdüremediğini ifade etti.

Gazeteci yazar Şükrü Yıldız da konuşmasına Kürtçe ile başladı. 12 Eylül’ü hatırlatan Yıldız, “12 Eylülü yapan general darbeyi Kızılbaş, Komünist, Kürt için yaptık demişti. Bugün Maraş’ta kendi Kürt kimliğine sahip çıkmaması Türk İslam sentezinden kaynaklı” dedi.

Şükrü Yıldız, günümüzde yaşanan savaşı ve Kerbela’yı hatırlatarak,  “Kerbela’dan su vermeyen zihniyet ‘le, Cizre’de bodrumda Hewal bir damla su diyenlere su vermeyen zihniyet aynı zihniyet ‘tir…” dedi.

Panel Cemo Dogan’ın müzik, deyiş dinletisiyle son buldu.

alevigazetesi.com

 

Sema Kaygusuz: Gözümüzün içine baka baka devlet şiddet uyguluyor

 

Türkiye edebiyatının prensesi olarak biliniyor. Yazdığı kitaplar, yazıyla kurduğu bağ edebiyat dünyasında hayranlıkla izleniyor. ‘Sessiz sedasız’ romlanarını yazan Sema Kaygusuz’dan söz ediyorum…  Kaygusuz, geçtiğimiz aylarda Almanya’nın saygın edebiyat ödüllerinden Rückert Ödülü’’ne layık görüldü.  Ödül dilbilimci ve şair Rückert’in üzerinde çalıştığı kırk dört doğu dilinde üretilen ve Almancaya çevrilen nitelikli edebiyat eserlerini kaleme alan yazarlara veriliyor.Kültürler arasında köprüler kurabilmeyi hedefleyen Rückert Ödülü üç yılda bir düzenleniyor.

Sema Kaygusuz’un ilk ödülü değil kuşkusuz. Hazırladığı ilk dosya Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülü’ne (1995), ikinci dosya 1996 Gençlik Kitabevi ikincilik ödülüne değer bulundu. Ancak her iki dosya da kitap olarak yayımlanmadı.

1997’de Ortadan Yarısından, 2000’de Sandık Lekesi, 2002’de Doyma Noktası adlı öykü kitapları yayımlandı. Sandık Lekesi yayınlandığı yıl Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü’nü kazandı.

Kaygusuz’un Esir Sözler Kuyusu, Karaduygun kitaplarının ardından, bireysel huzursuzluklardan, toplumsal kırılma noktalarına doğru bir yolculuğa çıkartan Barbarın Kahkahası romanıyla da  yeni sözler söylemeye devam ediyor…

Sema Kaygusuz’la bir araya geldik…. Edebiyatı ve kendi iç dünyasına doğru yolculuğa çıkarken bugünün Türiye’sini de konuştuk.

 

– Almanya’nın saygın edebiyat ödüllerinden Rückert Ödülü’ne layık görüldünüz… Bu ödülle ilgili neler söylersiniz?

Ödül almak çok sevindirici tabii. Bir yandan da yazara daha büyük sorumluluk yüklüyor. Bir parantezin içine alınmış gibi hissediyorsunuz. Coburhger Rückert Ödülü de başlangıçta böyle bir his yarattı. Ben açıkçası Friedrich Rückert’i yalnızca bir çevirmen olarak tanıyordum. Ama onun 140 dilden Almanca’ya şiir çevirisi yaptığını, bir şair olduğunu, Mahler için yazdığı lirikleri bilmiyordum. Meğerse, Heine, Goethe, Rilke Rückert’in karnından çıkmış. Alman Romantiklerini, dünyadaki Romantizm akımının kurucusu olarak görebiliriz. Filozofun yerini sanatsal deha almaya başlar. Sezgiler güç kazanır. Aydınlanma sert bir dille eleştirilir. Başkasının dili bir hazine olarak alımlanır. Lafı uzatmadan, ödülün kökenleri üzerine düşününce başıma sandığımdan da daha iyi bir şey geldiğini anladım. Sonra tören için Coburg’a gidince her şey daha da netleşti. Friedrich Rückert’in torunuyla tanıştım, 80 yaşlarında bir bey. Bana dedesinin müze haline getirilmiş evini gezdirdi. Dere kenarında büyük bir çiftlik evi. Rückert neredeyse 2 metreymiş. Yazılarını ayakta yazdığı için, çalışma masası çeneme geliyordu. Kuran-ı Kerim’i Almancaya ilk çeviren kişi de o. Sadece dili çevirmiyor, o dilin metrik ritmini, müziğini de Almanca’da yeniden icat ediyor. İnanılmaz bir adam. Karısına çok düşkün. Karısı için el yazması tek bir şiir kitabı bile tasarlamış. Güller, fırfırlı kenar süsleri… ama bir yandan da kadınların yazı yazmasına karşı. Zamanın şakası böyle bir şey olmalı. Ölümünden 150 yıl sonra adına bir ödül veriyorlar, onu da kadın yazara veriyorlar. Zamanın yaptığı tashih, böyle bir şey.

Yıllarınızı öykü ve edebiyata verdiniz… Daha önce de pek çok ödül aldınız… Sandık Lekesi yayınlandığı yıl Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü’nü kazandınız… Burada genel olarak soru sorarsam, ödüller bir edebiyatçı için ne anlam ifade ediyor?

O yüzden ben ödülü kabul edip içeriden reddedenlerdenim. Övgüyü çok fazla benimsemem, içselleştirmem. Dışarıdan gelen beğeniyi, kendi özbeğenimin harcına katmamaya çalışırım. Çünkü dışarıdan bakan göz, ister istemez sizi dünyayla ölçer. Zamanla, içinden geçtiğimiz zamanla ölçer. Başkalarıyla kıyaslar. O kıyasa göre temsiliyet geliştirir. Yani ödüllerin bütün alt isimlerinde size ait olmayan bir şey vardır. En iyi, en güzel, en değişik, en bir şey… bunlar ölümcül sıfatlar. Felsefe dışı, katılaşmış isimler. Edebiyat ödülü yalnızca bir edebiyat kurumudur, öte yandan hiç de edebi değildir.

-Sizin edebiyat serüveniniz 1994’de başladı… Bu süre zarfında öyküyü ve romanı hayatınızın neresine koydunuz?

Yazı benim için daima tek öncelik oldu. Bütün ilişkilerimde tek sözleşme maddesi galiba edebiyattı. Ben ancak yazarken, yazıyı düşünürken, yazıyı sorgularken dünyayla ilişki kurabiliyorum. Yazı aracılığıla kendimle ilişki kurabiliyorum. Hatta bedenimi bile yazı üzerinden hatırlıyorum. Yani sözcüklerin ritmi, ağırlığı, yüklediği anlam ve adlarla kendimi yapıyorum. Bu da oldukça yalnız bir mesai. Ötekini dışlıyor biraz. Kapının dışında bırakıyor. Ama yapacak bir şey yok. Benimki de böyle doğa, böyle bir form.

-Galiba Sandık Lekesi’yle bizden biri olmuştunuz…  

Evet… Bir bakıma evet. Ama o kitap benim kendimi aileden -bir mevhum olarak aileden- ayırdığım bir kitaptır aynı zamanda. Annenin memesinden tam olarak koptuğum, babayı zihnimde öldürdüğüm metinler. Sevgi bağlarımızla göbek bağlarımızın başka anlam dünyalarına ait olduğunu kavramadan yaratıcı bir iş yapılabileceğini de sanmıyorum açıkçası.

-“Yazarken her şeyin kendisi olmaya can atıyorum… diyorsunuz ya… o can atışlarda kendinizi yaraladığınız oluyor mu?

İnsan zaten yaralı. Gören gözü, kavrayan eli, genzini yakan safra acısıyla daimi yaralı varlık. Yaranın ta kendisi hatta. Ufunet, kan, sızı ve can havliyle örülen doku: insan. Yazılı bir metin gibi. Hiçbir şey öğrenmiyor, her şeyi hatırlıyor. Bilmek istediğini keşfediyor, kullanmak isyediğini icat ediyor… Sürekli bir sınıra dayanıyor, sürekli medetsizliği tadıyor. Dolayısıyla benim yazarken taşla, ağaçla ya da hayvanla yer değiştirmeyi arzulamam bu medetsizliğin tezahürüdür. Kendini bilmeyen asma kütüğü üzerinden kendini bilmek, insan merkezci algının dışına çıkabilmekle mümkün. Yazarken, insan olmaktan çıkıyorum ben. Hiç olmazsa buna yelteniyorum.

-Türkçe kelimelerle bağınız oldukça güçlü… Sema Kaygusuz’un dışına mı çıkıyorsunuz?

Evet bazen Sema’yım, bazen değil. Her yoğun çalışma sonrasında kaslarım çok yoruluyor. Özellikle sırt ağrılarılarına dayanamıyorum. Fizyoterapist dostum Ertuğrul bedenime bakıp şöyle söyledi “Kendini yazma hareketinin heykeline dönüştürmüşsün.”  Belki de tam da Ertuğrul’un dediği gibidir. Yazının bedeni olmak. Yazı kendini insan bedeniyle gerçekleştiriyor.

–Karaduygun kitabınızda yazının zamanla bağını hissettiriyorsunuz… Yazmak sizin için nereye ait?

Bence yazı, sadece okunduğu zamana aittir. Yazıldığı zaman çoktan ölmüştür.

-Bazen öykü bazen romanla karşımıza çıktınız, bir okur olarak bazen beni şaşırttınız bazen de SemaKaygusuz edebiyatın prensesi dedirttiniz… Öykü ve roman arasında geçişi nasıl yorumlarsınız? 

Aman aman prenses, kraliçe, kutup yıldızı, kont mont… bunlar hep sömürgeci aritokrasiden kalma adlar. Şahsen bir sıfat talep etmediğimi buradan duyurayım. Türler arasında geçiş meselesi ise, emin olun öyle bir geçiş problemi yok. Elinizdeki malzeme ne ise ona yöneliyorsunuz. Malzemeniz diyalog ise yazar geriye çekliyor, anlatım sinematografikleşiyor. Malzeme düşün anlatıysa kahramanlar silikleşiyor… Biçimler sözün hacmine, derinliğine, tarihsel baplamına göre oluşuyor. Bu biraz farklı dillerde düş görebilmekle ilgili. Öykü okumayı sevdiğim için bazı kesitleri zaten öykü olarak görüyorum. Romanı çok sevdiğim için de bazı şeyleri de romanla düşünüyorum.

İmgelerle aranız oldukça iyi…  Kitaplarınızın adları bile bu imgeleri müjdeliyor bize… ‘Melonkolik’ misiniz?

Kimi zaman… Bilmiyorum. Çok da neşeliyimdir aynı zamanda. Sık kahkaha atarım. Kendimdeki ağırlığı ancak neşeyle kaldırabiliyorum yerinden. Özümdeki hüznün imgesi olsaydım yaşantı zor olabilirdi. Neşe bir çok şeyi örtüyor. Üstelik insanı güçlendiriyor da.

-Tabii bu soruyu sorarken de bugünün Türkiye’si aklıma geldi. Nefret, şiddet, isyan… O kadar çok şey yaşanırken yazı sizi sağıltıyor mu mesela? 

Bakın, bugünkü Türkiye 1930’ların Almanyası. hepimiz şu anda gerçekten sınanıyoruz. Yalanla, iftirayla, korkunç bir medyayla sınanıyoruz. Adil olmayan bir savaşın içindeyiz. Sokakta insanlar ulu orta infaz ediliyor. 1990’ların Türkiyesi’nden daha korkunç, gözümüzün içine baka baka devlet şiddet uyguluyor. Devlet şiddeti, dünyanın en örgütlü ve en hukuksal şiddetidir. kendini koruyacak kanunlar üreterek şiddeti sürdürülebilir hale getirir. Böyle günlerde kişisel olarak benim en katlanamadığım duygu kötümserlik. Orta sınıf ümitsizliği! Başkaları canla başla çalışırken, insan hakları için çabalarken, hukuk ve demokrasi mücadelesi verirken sen kenara çekilip kahroluyorsan biz bunu gaflet sayarız. İnatla devam etmek, inatla sevmek, hayatı tutturmak, ne kadar acı ve utandırıcı olsa da gerçeğe göğüs gerebilmek gerekiyor. Bu topraklarda hiç kimsenin hayata küsme hakkı yoktur. Biri dünyaya küserse, öteki daha çabuk öldürülebilir hale geliyor. Üstelik, şu anda seyirci kaldığımız kötülük yüzyılın en büyük kötülüğü bence. Aynı şeyi Bosna için de düşünmüştüm. Hitlerin geçtiği, Kamboçya katliamının olduğu, Ermenilerin katlediği, Filistin’in işgal edildiği bir dünyaya doğmuşsan daha üstün bir ahlaka, büyük bir ibrete doğmuş olman lazım. Ama hala Hitler gibi düşünüyorsa birileri, onlar Hitlerden daha korkunçturlar.

–Barbarın Kahkası’na gelirsek, bireysel huzursuzluklardan toplumun kırılma noktalarına, aslında Türkiye’nin ruh haline dokunuyor… Bugün de bir ‘barbarın kahkası’nda savaşı yaşıyoruz… Böyle bir Türkiye’de umutsuzluğa kapılıyor musunuz?

Benim barbarım, sizin bildiğiniz barbarlardan değil. Devletin, egemenin, güç kullanmadan yaşayamayan iktidarın asimile etmeye çalıştığı  bir üstün ruhtur. Avlanır ve acır. Sevişir ve terkeder. Tadar ve tükürür. Hayatta kalır. Dünyaya aşıktır. temas ettiği her şeye bir an için küsüp yeniden bağlanır. O kitaptaki kahkahanın ve barbarın ne mene bir şey olduğu zamanla ortaya çıkacak. Kitabın azıcık soğuması lazım.

GÜLŞEN İŞERİ // Not: Pencere dergisi için yapılan röportaj

 

Baki Düzgün: Halk düşmanları halk ayaklanmasını iyi bilir!

Alevi Bektaşi Federasyonu Genel Başkanı Baki Düzgün yazılı bir açıklama yayımlayarak CHP lideri Kılıçdaroğlu’nun ayağına kurşun bırakılmasını eleştirdi. Düzgün, “artık günümüzde görülüyor ki Türkiye’deki yasalaştırılmış bu düzenin adı faşizmdir.” dedi.

 

Baki Düzgün yaptığı açıklamada Türkiye’nin geldiği son noktayı da değerlendirdi. Düzgün açıklmasında, “Nasıl ki her köprü kendi trafiğini yaratıyorsa her ideolojide kendi sınıfıyla birlikte ortaya çıkar. Ve egemenliklerini sürdürmesi içinde yani bir sınıfın diğer bir sınıf üzerindeki egemenliğine sürdürebilmek içinde birçok yönteme başvururlar. Bunlardan en belirgin olanı yani son çare olarak düşünülen faşizmdir.  Tarih bunu bize göstermiştir.
Ülkemizde de devleti ele geçirmiş olan AKP iktidarı da bunu uygulamaktadır. Evet, dostlar artık günümüzde görülüyor ki Türkiye’deki yasalaştırılmış bu düzenin adı faşizmdir.” ifadelerini kullandı.

Baki Düzgün’ün yaptığı açıklamanın tam metni şöyle;

“Doğuda ve güney doğuda cesedin üzerinden tankla geçiyorlar, esir ettiği kürdü, öldürdüğü kadını çırıl çıplak soyup medyanın önüne fırlatıyorlar, yakıyor, yıkıyor öldürüyorlar… Yakıp, yıkmayı, yok etmeyi, öldürmeyi sıradanlaştırıyorlar. Yetmiyor metropol kentlerde canlı bombalarla siviller havaya uçuruluyor… İnsanlarımız “nefretle”,”kinle” dolup taşıyorlar. Öldürmek, korku salmak, tehdit etmek artık yaşamanın formülü haline getiriyorlar. Emperyalizm ve din istismarına dayanan işbirlikçileri İstiyorlar ki kimsenin gıkı çıkmasın, itiraz etmesin..ki bu “kanlı ve kirli hesaplarını” sürdürebilsinler.

Bu işbirlikçi egemenler bu kanlı ve kirli senaryolarını uygulamak için medyayı, orduyu, hukuk vs. vs kurumlarını ele geçirip organize ettikleri yetmiyor gibi bilinçli bir şekilde cahil bıraktırılmış halkı yaşam tarzı ve kültürü ile
Saf’laştırılıyor. Daha da ileri giderek belli düşünce tarzını ve kültürünü yaşam biçimi hale dönüştürüyor ve saldırganlığa seferber etmeye çalışıyorlar.

Can’lar, Yol’daşlar
Ne kadar örtmeye, gizlemeye örtmeye çalışsalar da faşizmin kanlı ve baskıcı yüzü ortadadır. Özellikle Haziran Ayaklanması’ndan günümüze AKP faşizminin olanca gücüyle saldırmasının altında halk düşmanlarının, insanlık düşmanlarının tipik bilinen korkuları vardır.

Evet korkuyorlar, o kadar korkuyorlar ki! Polisi, askeri, kalemşorları, işadamları, havuzcuları, işbirlikçileri yetmiyor ‘cinsel taciz’, ‘uyuşturucu’, ‘güveni kötüye kullanma’ ve‘yaralama’lardan sabıkalı mafya bozuntularından medet umar haldedirler.

BİZLER GAZETECİ CAN DÜNDAR’A İSTANBUL ADLİYESİ ÖNÜNDE SİLAHLI SALDIRI GİRİŞİMİNİN NASIL VE KİMLER TARAFINDAN KOLLANIP, DESTEK VERİLDİĞİNİ İYİ BİLİYORSAK AYNI ŞEKİLDE CHP GENEL BAŞKANI KEMAL KILIÇDARAOĞLU’NA MERMİ ATANINDA NASIL KOLLANDIĞINI DESTEK GÖRDÜĞÜNÜ DE İYİ BİLİYORUZ!

UNUTMASINLAR Kİ FAŞİZM HER ZAMAN KARŞISINDA EMEKÇİLERİ, YOKSUL KÖYLÜLERİ, İŞÇİLERİ, GENÇLERİ HAK VE ADALET İSTEYEN HALKI BULURLAR.

HALK DÜŞMANLARI İYİ BİLİRLER HALKLARIN AYAKLANMASINI.

 

Bu iş çocuk oyuncağı değil!

Hayata Destek Derneği’nin yürüttüğü “Bu İş Çocuk Oyuncağı Değil” kampanyası, 12 Haziran Dünya Çocuk İşçiliği ile Mücadele Günü çerçevesinde kamuoyuna konuya duyarlı olma çağrısı yaptı.
Çağrıda, Türkiye’de ağır ve tehlikeli işlerde çalışan bir milyondan fazla çocuk olduğuna dikkat çekildi.
“Bu çocuklar haftanın 6 günü ya da tamamında, yani tatilsiz ve günde 8 ila 12 saat arasında çalışıyor.
“Bu çocukların en az 400 bini ise her yıl ilkbahar döneminde okulunu yarıda bırakıp ailesiyle beraber mevsimlik tarım göçüne katılıyor.

“Çocuk işçiliği sorunu, Türkiye’de mülteci çocukların da bu profile dahil olmasıyla günden güne daha da büyüyor. UNICEF verilerine göre, Türkiye’de yaşayan okul çağındaki 850 bin Suriyeli çocuğun sadece 325 bini okula kayıtlı. Okula gitmeyen mülteci çocukların her biri çocuk işçiliği döngüsünün potansiyel bir parçası konumunda.
Çocuk işçiliğinin çocuklukların çalınması anlamına geldiğini vurgulayan dernek, çalışan çocukların aynı zamanda psikolojik ve fiziksel ciddi tehditler altında olduğunu belirtti.
“Sadece kayıt altına alınan veriler, Türkiye’de son iki yılda 87 çocuğun işyerinde hayatını kaybettiğine işaret ediyor.”
Derneğin kampanyasında Türkiye’de çocuk işçiliğine dair karanlık tablonun değişebilmesi için sorumluluk alınması talebiyle #3MaymunuOynama ve #BuİşÇocukOyuncağıDeğil hashtagleri ile konunun muhataplarına ve genel kamuoyuna sesleniliyor ve farkındalığının artırılması amaçlanıyor. (YY)

Umur Talu Yazdı: Her gün kanarak, kanayarak

Umur Talu Habertürk gazetesindeki yazısında gündeme değindi ve Her gün kanarak, kanayarak diyerek yaşanan savaş sürecini anlattı…

 

Her akşam kanarak uyuyan bir memleket, her sabah kanayarak uyanıyor.
Ve bütün bu ahval ve şerait içinde, “Tek kişi” hep haklı, hep doğru, hep bir bilen…
Başkaları hep hain, hep şer, hep yanılan, hep yanıltan, hep hatalı, hep yanlış, hep kötü.
O yüzden “Tek kişi” her gün Batı’dan Doğu’ya, “Üst Akıl”dan “geri zekâlılar”a, “akademisyen müsveddeleri”nden “gazeteci teröristler”e, “Ana muhalefet”ten “ana olmamış kadınlar”a, herkese herkese kızıyor; her saniye her saniye kesintisiz ders veriyor.
Daha düne kadar bu ülkede, bu iktidar partisinden başbakanlık yapmış, yıllardır iktidarın Dişişleri’ni yürütmüş Davutoğlu bile “propaganda ve karalama çukurları” tarafından “Reis’i yanıltan kişi” olarak lanetleniyor.
Bakın, aklını, ruhunu, muhakemesini, vicdanını kazanmaya çabalayan bir ülke umudumuz vardı.
O ülke aklını yitirdi, ruhunu kararttı, muhakemesi kalmadı, vicdan zaten sürünüyor.

***

Bu ülkeyi isteyen kafasında, hesaplarında her gün bölebilir.
Ama isteyen de şu iki insanı yan yana koyar; onların cenazesine sarılan anaları, onlar için göğe ve gökte birbirine karışan ağıtları ayırmaz.
17 yaşındaki Rozerin Çukur. Başından vurulduğu Sur’da 5 ay sonra ancak DNA’sından tespit edildi. Annesi kızını ancak 5 ay sonra toprağa verebildi. Mezarı hazırdı. Tabuta sarılı gelinliği de.
Şerife Özden Kalmış. Önceki Cumhurbaşkanı’nın korumalığından sonra Midyat’a tayin olmuştu. 6 aylık hamileydi. Dünyaya bir can verecekti. “Canlı bomba” saldırısında karnında bebeğiyle birlikte can verdi. Üç siville ve 4 yaşındaki minik Elif’in annesi polis Nefize Özsoy ile birlikte.

***

“Tek kişilik ülke” cennetle uyuyor, cehennemle uyanıyor.
“Şehit polisler”in cenazesinde, bir fotoğraf karesinde Başbakan’ın yanına kadar sokulabilmiş bir kişi, bir sonraki karede Ana muhalefet partisi Genel Başkanı’na mermi fırlatabiliyor.
“Terörü, teröristi lanetleme” biçimimiz böyle akıl dolu işte!
Çünkü iktidarın en “Başkanlıkçı” milletvekilinin dahi, “Yapmayın, etmeyin. Cezaevinde hepimiz herkesi ziyaret ettik. İstismar etmeyin” deyip dayanamadığı meselede, “Başkan” Anamuhalefet liderinin, üstelik “dokunulmazlık siparişi”ni desteklemiş olan bir kişinin sözlerinin bir kısmını kullanmakta beis görmedi.

***

Nasıl bir nefret, kin, intikam cumhuriyetidir bu?
Tamam, elbette “terör” var.
Ama meselemiz sadece “terör”ün yarattığı kanama mı yoksa her gün, her an, her şeye “kana kana” kanayan, sürekli gerilen, gerileyen bir memleketin ortak akıl, ortak muhakemede, ortak vicdandan çok uzaklaşması, zaten her gün her meselede yarılması, paramparça olması mı?

***

Kendini, birbirini de kandırarak, bir zamanlar yarattığı “yurtta barış, cihanda barış” umudunu “yurtta kanayan, cihanda kanayan” bir memleket yaratarak “toplu mezarımız”a gömmüş iktidara oy verenler farkında mı?
Bir zamanlar “askeri vesayet”e isyan etmiş iktidar, şimdi “militer vesayet” yoluyla kendini tahkim ediyor.
O arada nice mensubunu, ortağını çöpe atmış…
Daha önce “karşıt” saydığı kimi unsurla hemhal olmuş…
Partinin demokrasi mücadelesinde bulunmamış kimi devşirmeden bir yeni-çeri kadrosu kurmuş…
Ve bir zamanlar karşı çıktığını söylediği “Emasya protokolü” ve benzeri 28 Şubat-12 Eylül malzemelerine sarılmış.
Terörü, vahşeti lanetleyeceğiz, elbette.
Ama bu aldana aldana, kana kana kanamayı nasıl yazacak Tarih?
Bu kadar aldanma-aldatma, kin ve nefret hummasında aklımız nasıl başımıza gelecek…
Başımıza daha neler gelecek…
Neler gelecek daha başımıza?

***

Bir anne cesedine ancak 5 ay sonra bulabildiği kızını tabutuna gelinlik sarıp toprağa veriyor…
Bir polis, polis karısını, karnındaki 6 aylık bebekleriyle birlikte, bayrak sarılmış tabutuyla toprağa veriyor.
Bu ortak acılara aynı duyguyla sarılmayı değil, paramparça yarılmayı “birlik, beraberlik, bütünlük… beraber yürümek, beraber ıslanmak bu yollarda” sanıyoruz.
Öyle kanarsak…
Böyle kanıyoruz!

Veli Ağbaba Ankara katliamı hatırlattı: Bu kan yıkanarak çıkmaz

Veli Ağbaba 10 Ekim’de Ankara’da katledilen gençlerin aileleriyle bir araya geldi. Meclista toplantı düzenleyen Ağbaba; “10 Ekim Katliamı soruşturmasında skandallar yaşandığını belirteerek, kısıtlılık kararının kaldırılmasını istedi.

 

CHP Genel Başkan Yardımcısı Veli Ağbaba, “Müfettiş raporlarında suçlanan polisler halen soruşturmayı yürütüyor. Katledilen insanların kanları önlem almayan kamu görevlilerinin ve hükümetin ellerindedir.Bu kan yıkanarak çıkmaz”dedi.

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkan Yardımcısı ve Malatya Milletvekili Veli Ağbaba, 10 Ekim Ankara Katliamının 8. Ayında, katliamda hayatını kaybeden Malatyalı gençlerin aileleriyle TBMM’de basın toplantısı düzenledi.

Ağbaba, Ankara Milletvekili Nihat Yeşil, Bursa Milletvekili Orhan Sarıbal, CHP Kadın Kolları Genel Başkanı Fatma Köse, Malatya İl Başkanı Enver Kiraz davanın avukatları ve ailelerle birlikte düzenlediği basın toplantısında, katliamın üzerinden 8 ay geçmesine rağmen halen katliamın soruşturulmasıyla ilgili sıkıntılar yaşandığını kaydetti.

BARIŞ, DEMOKRASİ, ÖZGÜRLÜK DERKEN KATLEDİLDİLER

Veli Ağbaba basın toplantısında ; “Bugün 10 Ekim Ankara Katliamının 8. Ayı. Ankara katliamında 101 insan göz göre göre katledildi. Bugün Malatya’da kaybettiğimiz gençlerimizin aileleriyle beraberiz. Gözde Aslan, Mehmet Hayta, Gülbahar Aydeniz, Eren Akın, Mehmet Ali Kılıç, Onur Tan, Umut Tan, Kasım Otur, Sezen Vurmaz, Ata Önder Atabay, Canberk Bakış, Seyhan Yaylagül 10 Ekim katliamında hayatını kaybeden Malatyalı barış şehitlerimizin isimleri. 10 Ekim’de Barış isteyen gençlerimiz bir katliama kurban gitti. Barış diye, demokrasi diye, özgürlük diye haykırırken katledildiler. İşte bu yüzden bu mücadeleyi kaybettiğimiz değerlerimizin anısına daha güçlü yürüteceğiz.”dedi.

ORTAK ÖZELLİKLERİ HAKSIZLIĞA KARŞI DURUŞLARIYDI

CHP Genel Başkan Yardımcısı Veli Ağbaba, “Gözde’nin güçlü sesini, Eren’in güzel gülüşünü, Mehmet Ali’nin saf duruşunu unutmayacağız… Canberk’i sazıyla-sözüyle, Mehmet’i kimliğiyle, Gülbahar’ı çalışkanlığıyla hatırlayacağız… Onur’un siyasi bilgisini, Umut’un esprilerini, Kasım Otur’un sendikal mücadelesini, Sezen Vurmaz’ın gençlerimize adeta annelik yapmasını, Ata Önder’in eğitimci kimliğini, Seyhan Yaylagül’ün pozitif bakışını unutmayacağız. Hepsinin ortak özelliği, haksızlığa, hukuksuzluğa karşı duruşlarıydı. Barışı savunmalarıydı. Parti olarak her zaman şiddeti lanetlediğimizi belirtmek istiyoruz. Nereden gelirse gelsin, kimliği ne olursa olsun şiddetin karşısındayız. Ankara katliamı yapanlarla İstanbul’da ki katliamı yapanların da aynı olduğunu biliyoruz.” ifadelerini kullandı.

ANKARA’NIN KABİLDEN FARKI KALMADI

Türkiye’nin her geçen gün şiddet ülkesine döndüğünü kaydeden Veli Ağbaba “ Daha önceki katliamlar aydınlatılmadan, bu hafta 2 katliam daha yaşandı. 7 Haziran seçimlerinden sonra Cumhurbaşkanı başdanışmanlarından biri millet kaosu seçti dedi ve bombalar patlanmaya başladı. Artık, Türkiye Ortadoğu ülkesi gibi görünüyor. Ankara, Kabil’den, Bağdat’tan farklı değil. Her gün bombaların patladığı, artık ölümün, toplu katliamların sıradanlaştığı bir ülke konumundayız. Hükümet terörle mücadele etmek için tüm imkânlara sahip. Her türlü kanunu geçirdiler, Ama terörü bitiremediler. Koltuk ve ego savaşları sonucu İstihbarat teşkilatları terörü araştıracaklarına, cumhurbaşkanına sosyal medyada yapılan eleştirileri izliyor. 13-14 yaşındaki çocukları izliyorlar.”şeklinde konuştu.

ÇAY İÇE İÇE GELİP KATLİAM YAPTILAR

Ankara Katliamında canlı bomba olacakların isimlerinin CHP’nin 9 Eylülde açıkladığı raporda olduğunu, isimlerin Başbakana da iletildiğini kaydeden CHP Malatya Milletvekili Veli Ağbaba “Sınırı ellerini kollarını sallayarak geçtiler, mola vere vere, çay içe içe sanki pikniğe gider gibi Ankara’nın göbeğinde katliam yaptılar Emniyet ve MİT biliyordu. Geçen bunca sürede etkin soruşturma yapılmadı. Mülkiye müfettişleri yazdığı rapor, kamu görevlilerinin ağır ihmali olduğunu ortaya çıkardı. Bu insanların kanları önlem almayan kamu görevlilerinin ve hükümetin ellerindedir.Bu kan yıkanarak çıkmaz. Bu kanın hesabını soracağız.”dedi.

MÜFETTİŞİN SUÇLADIĞI POLİSLER HALEN SORUŞTURMAYI YÜRÜTÜYOR

Ağbaba konuşmasının sonunda ; “10 Ekim günü dahi istihbarat geliyor. Canlı bomba katliam yapacak deniliyor. Raporlarda var. Ama önlenemiyor. İhmali bulunan görevliler hakkında soruşturma yapılmamıştır.  Devlet görevlileri adaletten kaçırılmıştır. Müfettiş raporu soruşturmaya dahil edilmemiştir. Bizler katliamda kusuru bulunan kamu görevlilerin mahkemeye çıkarılmasını istiyoruz. Bir skandalda müfettiş raporunda ismi geçen polislerin hala bu soruşturmayı yapan polislerdir. Soruşturmadaki kısıtlılık kararı kaldırılmalıdır.İhmaller sadece göz yummakla sınırlı değil. Ambulansların geç gelmesi, polislerin can çekişen kişilere biber gazı sıkması ölümleri artırmıştır. Tabipler Birliği raporu açıkça durumu açıklamıştır. Gelinen bu noktada , adaletin gerçekleşeceğini bekleyen bir yargılama mümkün değildir. Dosyadaki kısıtlılık kararı kaldırılmalıdır. Kamu görevlilerinin kusuru tarafsız bir şekilde araştırılmalıdır. Gençlik kollarımızın kolu kanadı kırıldı. Benim burada konuşmamı sağlayan, milletvekili olmamda emeği olan o canlarımızı bir kez daha saygıyla anıyorum. Bu davanın takipçisi olacağız” ifadelerini kullandı.

Ağbaba’nın konuşmasının ardından aileler adına,katliamda hayatını kaybeden Mehmet Ali Kılıç’ın babası Kemal Kılıç ile Ata Önder Atabay’ın annesi Halime Atabay birer konuşma yaparak, duygularını dile getirdiler.

Ali Kenanoğlu yazdı: Ortaca Katliamı ve Terolar

Ali Kenanoğlu Evrensel gazetesindeki köşesinde Ortaca katliamını ve Terolar’ı yazdı…

 

Muğla’nın Ortaca ilçesindeki Alevilere yönelik 5 Haziran 1966 yılında gerçekleştirilen katliamın 50. yılını geride bıraktık. Belki de unutulan yüzlerce Alevi katliamından birisidir Ortaca Katliamı.
Ortaca Katliamı’nda Cevdet Sunay Cumhurbaşkanı, iktidarda Adalet Partisi, başbakanlık koltuğunda Süleyman Demirel oturuyordu.
İkinci dünya savaşında vergisini ödemeyen azınlıkları çalıştırmak amacı ile Muğla Dalaman’da bir “azınlık kampı” kurulması planlanır ve yapımına başlanır. Bu bölge yerleşik durumda olan Tahtacıların (Türkmen Alevi) elinde bulunmaktaydı. Devlet tahtacıları yakında bulunan başka bir tahtacı köyüne Fevziye’ye yerleştirir. Buradan da eski Oritenya mevkine göç ettirir.
O zamanlar bataklık olan bu yer Tahtacı Aleviler tarafından kurutulur ve bayındır hale getirilir. İşte Ortaca’da böylece kurulmuş olur.
1960 yılında devlet Alevi olan Fevziye köyüne yakın olan bir bölgeyi Nurcu Sünnilerin bulunduğu Kızılyurt (günümüzde Güzelyurt) köyünün Nurcu Sünni olan ağasına verir ve kargaşanın temeli atılır. Nurcu Sünnilerinde yine buraya bir göç politikasıyla getirildiği bilinmektedir.
1962 yılında Fevziye köyünden bir adam ve eşi odun toplamak amacı ile Kızılyurt’a verilen bu bölgenin yakınlarındaki ormanlık araziye girer. Bunu gören 5 Sünni, “Alevilerin namusu olmaz” cevabı ile arkalarından giderler. Adamı tutup bir ağaca bağlar ve eşine gözlerinin önünde tecavüz ederler. Daha sonra adamı bırakıp kaçarlar. Adam ve eşi köye dönünce durumu anlatır ve adam toplarlar. Aleviler ağanın mekanını basar. Buna çok sinirlenen Sünniler bir gün Dalaman Çayı kenarında pamuk toplayan kadın ve çocukları katlederler. Sinirleri yatışmayan sünniler yeşil bayrak altında adam toplamaya başlarlar ve 16 Sünni köyü birleşerek yaklaşık 700 kişilik silahlı adam toplanır. “Bu topraklar bizimdir, Tahtacılar dağınıza gidin” ,”Bir Tahtacı öldüren cennetliktir” sözleriyle Ortaca merkezine yürümeye başlarlar. Önlerine hiç bir güvenlik kuvveti çıkmaz ve merkeze varırlar. İçinde Alevilerin bulunduğu bir sinemayı basar ve burada 2 kadına tecavüz ederler. Kaçmayı başaran Aleviler kurtulur. Sinema, sahibi ile birlikte yakılır.
Bununla iflah olmayan Sünniler belediye binasını basar. Ortacanın ilk belediye başkanı ve bir Alevi olan Ziya Çavuş’u makamında yakalar ve uzun olan saç ve sakalını keserler. Bir kağıda imza attırarak makamından indirir ve yerine kendi aralarından bir Sünniyi yerleştirirler. Bu olaydan sonra Ortaca asla bir Aleviyi belediye başkanı seçmeye cesaret edemez.
Tüm Alevi katliamlarında olduğu gibi bu katliamda da devlet katliama göz yumarak destek vermiştir. Ortacayı basan 700 kişinin nereden silah bulduğu, hiçbirinin okuma yazması yokken belediye başkanına nasıl bir sözleşme hazırlatıp imzalattıkları, Kızılyurt’la Ortaca merkez arasındaki 10 km’lik yolu giderken hiçbir askeri güvenlik kuvveti tarafından durdurulmamaları ve belediye binasına yaya olarak 2 dakika uzaklıktaki jandarma karakolunun olaydan 2 saat sonra kuvvet göndermesi Devletin olaya yaklaşımını özetlemektedir.
Aleviler o zamanın Ortaca’sında çoğunlukta belediye başkanlarını seçmişler ve Ortaca’daki ticari faliyetlerin % 80’nini kontrolleri altında tutmaktadırlar. Manifaturacı-sinemacı-bakkal-toptancı-kereste atölyesi ve kereste ticareti gibi ticari faliyetler Alevilerin kontrolündeydi. Bu olaydan sonra Alevi esnafların çoğu İzmir’e göçtüler. Alevilerden boşalan ticari alanları Sünniler doldurdu. Ticari alandan geri çekilen Aleviler bir ucu Dereköy bir ucu Çaylı mahallesi bir ucu Karaburun olan 40 bin dekar çiftliği satarak ekonomik olarak gerilediler.
Ortaca Katliamı hazırlanışı, uygulanması, neden sonuç ilişkileri bakımından diğer Alevi katliamlarının aynısı olarak gözükmektedir.
Ortaca Katliamı’nın Alevi yaşam alanına Sünni bir topluluğun yerleştirilmesi ile başlayan gerginliğin yol açtığı bir katliam olduğunu da gözlemlediğimizde günümüzdeki Maraş’ta yapılmakta olan AFAD kampına neden karşı çıktığımız daha iyi anlaşılır olacaktır.
Aşk ile…

Aleviler Hull ve Nottingham’da festival için buluştu

Her yıl İngiltere’ de geleneksel olarak düzenlenen Britanya Alevi Festivali’nin 6’ncısı kapsamında Hull ve Nottingham AKM ve Cemevinde çeşitli etkinlikler düzenlendi.

 

Britanya 6. Alevi Festivali kapsamında 29 Mayıs Pazar günü Hull Alevi Kültür Merkezi ve Cemevi tarafından gerçekleştirilen etkinlikte Tolga Sağ ve Kutsal Evcimen sahne alarak birbirinden güzel türküler seslendirdi.

Festivale katılan Hull AKM ve Cemevi eş başkanları Ali Ekber Aktepe ve Yeliz Pirdoğan konuşmalarında başta BAF Başkanı İsrafil Erbil ve Mehmet Yüksel Dede olmak üzere tüm katılan AKM ve Cem evleri temsilcilerine ve misafirlere teşekkür etti.

Etkinlikte Doncaster AKM Semah ekibi semah dönerken genç semahçıların heyecan ve mutluluğu beraber yaşadıkları dikkatlerden kaçmadı.

Britanya Alevi Kadınlar Birliği ve Britanya Alevi Gençlik Federasyonundan festivale katılan temsilcilerin konuşmasıyla Hull AKM ve Cemevi tarafından gerçekleşen etkinlik sona erdi.

5 Haziran Pazar günü ise Nottingham AKM ve Cemevi tarafından gerçekleştirilen etkinlikte Muharrem Temiz ve Mustafa Kılçık sahne aldı. Arguvan türkülerini seslendiren Muharrem Temiz’e, Mustafa Kılçık deyişler okuyarak eşlik etti.

Etkinlikte Mehmet Yüksel Dede çerağ uyandırdı ve BAF başkanı İsrafil Erbil ile diğer AKM ve Cemevleri başkanları birer konuşma yaparak etkinliğe destek oldular.

Nottingham AKM semah ekibinin semah döndüğü etkinlik çok sayıda kişiyi bir araya getirdi.

Festivalde Konuşma yapan Başkan Mehmet Sağ katılarak destek veren tüm misafirlere teşekkür etti. Britanya Alevi Kadınlar Birliği, Britanya Alevi Gençlik Federasyonu, Londra Emek Sahnesi, Dem Radyo ve Nurhak Kültür Evi temsilcilerinin konuşmalarının ardından etkinlik sona erdi.

Avrupalı Aleviler AP önünde hükümeti protesto etti

Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu (AABK) bağlı 261 Alevi Kültür Merkezi (AKM) Cemevi başkanları ve yöneticilerin katıldığı 300’e yakın Avrupalı Aleviler Perşembe günü Strasbourg Avrupa Parlamentosu (AP) önünde Türkiye’de yaşanan terör olayları ve hükümetin tutumunu protesto etti.
Protesto eyleminde, Fransız Sosyal Demokratlar Partisi AP parlamenterleri Guillaume Balas, Edourd Martin Avrupalı Alevilere destek oldu. Parlamenterler konuşmalarda Türkiye’nin AB değerlerinden giderek uzaklaştığını, Alevi toplumun yanında olduklarını ve desteklediklerini belirttiler.

Yaklaşık iki saat süren protesto eyleminde söz alan AKM temsilcileri konuşmalarını Fransızca, Almanca yaptılar. Konuşmaların özetinde şu ifadelere yer verildi:

“Türkiye ve dünyaya AP önünden sesleniyoruz. Türkiye’de giderek yükselen otoriter rejim, hukuksuzluk, şiddet, terör ve tecavüz olayların artmasına biz Aleviler sessiz kalamayız. Mücadelemiz sonsuza dek devam edecek. Saray entrikaları ve AKP hükümetinin Türkiye’yi karanlığa, savaşa, gericiliğe, yoksulluğa sürüklemesine hayır demek için bugün Strasbourg AP önündeyiz. Milletvekilleri dokunulmazlıklarının kaldırıldığı TBMM fiilen işlevsiz kaldığı, anayasanın çiğnendiği Alevi toplumun eşit haklar, eşit yurttaşlık gibi demokratik ve hukuksal taleplerinin asimilasyon ve inkar ile sünnileştirilmeye çalışan zihniyete karşı olduğumuz için buradayız. Tecavüz, tacizin arttığı, kendi halkına katliam yapan, planlayan, etnik dinsel milliyetçiliğin devletleştirildiği bu faşist rejime hayır diyoruz. Artık Recep Tayyip Erdoğan siyasetine dur demeyen suçlu olacak. Orta doğuda ve Türkiye’de yanan ateş Avrupa’ya sıçrayacak, Avrupa’yı saracak. Fransa ve Belçika’da yaşanan terör saldırıları İslami terörü küreselleştiriyor. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a oy veren vicdanlı Müslümanlara sesleniyoruz; AKP zihniyetine karşı dur demezseniz Müslümanlar yanacak. En önde yananlar Müslümanlar olacak.”

AKM temsilcileri öğleden sonra Strasbourg AKM binasında verilen yemeğe katılıp deklarasyon çalışmaları için toplandı. AKM üyeleri hazırlanacak deklarasyonun TBMM, AP parlamenterleriyle bakanlara dağıtılacağını açıkladılar.

Nurhak Çelik yazdı: Alevi erenleri görmezden gelindi

Alevi kimliği temelinde Baba İshak, Baba İlyas, Dede Garkın ve Ebu’l-vefa gibi Alevi erenleri görmezden gelindi.

Türkiye’deki mürşit ocaklarından Dede Garkın Ocağı’nın banisi Dede Garkın, 13. yüzyılda Anadolu’da özellikle Babai İsyanı’nda önemli rol oynamış Aleviler için önemli bir erendir. Ancak hakkındaki araştırmalar ve bulgular yetersizdir. Bu yazıda da hem var olan bulguları toplamak hem de dönem toplumu ve Dede Garkın’ın bir portresini çıkartmaya çalışacağım.
Türkiye’deki resmi tarihin Türk – İslam anlayışı Alevi kimliği temelinde Baba İshak, Baba İlyas, Dede Garkın ve Ebu’l-vefa gibi Alevi erenleri görmezden gelirken Mevlana, Yunus Emre ve Hacı Bektaş-ı Veli’yi ön plana çıkardı. Dede Garkın Ocağı dedelerinden Hüseyin Dedegarkınoğlu’na göre ‘’Bu isimler gerçekte yaşadığı dönemdeki kişiliklerden farklı birer kişilik olarak gösterilmeye çalışılmıştır. ‘’(1) Dede Garkın hakkında ise iki önemli menakıbname mevcut. Elvan Çelebi’ye ait Menakıbul Kudsiyye ve Firdevsi-yi Rumi’ye ait Hacı Bektaş Velayetnamesi. Menakıbul Kudsiyye, Ahmet Yaşar Ocak ve İsmail Erol Erünsal tarafından latinize edildi ve kitap olarak yayınlandı. Orijinali Mevlana Müzesi’ndedir. Bu esere göre; Dede Garkın Şam’da yaşamaktadır ve halifelerinin, taliplerinin bir kısmını Rum(Anadolu)’a göndermiştir. (2)Velayetname’de ana odak Hacı Bektaş Veli olsa da bir bölümü de Dede Garkın’ı içermektedir. Velayetname’ye göre Dede Garkın’ın gerçek ismi Numan’dır. Suriye’de yaşamış ve Vefaiyye’nin (Bir Alevi tekkesi) erenlerindendir.
ALT SINIFLARI BİRLEŞTİREN BİR İSYAN

Anadolu’nun en alt sınıflarını birleştiren bu isyan ilk etapta Selçuklu valilerine ait orduları yenip Adıyaman, Amasya, Sivas ve Kayseri’yi ele geçirdiyse de; payitaht Konya’ya dayanınca Selçuklu’nun çoğu paralı Frenklerden müteşekkil ağır zırhlı ordusu karşısında mağlup oldu ve önce Baba İlyas sonra Baba İshak idam edildi; kadın ve çocuklar hariç isyancılar kılıçtan geçirildi. Ayaklanma ve ardından gelen zulüm Anadolu yoksulları tarafından unutulmadı ve Babai ruhu Alevilik-Bektaşilik-Kızılbaşlık olarak günümüze ulaştı. Dönemin Haydari, Kalenderi, Vefai, Yesevi, Batıni gibi hemen hemen tüm heterodoks grupları isyana destek vererek senkretik bir Babai ekolünün oluşmasında etkili oldu.
Baba İlyas, Baba İshak ve Dede Garkın, Babai isyanının önderleri fetih adı altında işgal yarışına giren Selçuklu’nun sömürdüğü yoksullara umut oldu. Muhtemelen Alamut’un Batıni-İsmaili imamlarıyla münasebeti olan Vefaiyye’nin bu evladları yoksulluktan kırılan halkı ganimetlerin eşit pay edileceğini ve iktidarı aldıktan sonra çoğunluğu köylü olan asilere toprak verileceğini söyleyerek ikna etti. Ayrıca, Selçuklu’ya yakın kaynaklar Baba İlyas’ın kendisini resul ilan ettiğini anlatırken(yaygın kabul); Ayşe Hür’e göre Baba İlyas’ın torunu Elvan Çelebi bu iddiayı reddediyor.(3) Bu eşitlikçi, devrimci düşünceler iktidara gelemese de bugünkü Alevi-Batıni düşünce üzerinde büyük tesiri vardır.
Daha dağınık bilgileri topladığımızda ise Dede Garkın’ın 400 civarı talibi görülüyor. Önce Baba Ilyas’ı daha sonra Şeyh Osman, Aynu’d-devle, Hacı Bağdın ve Hacı Mihman’ı Orta Anadolu’ya gönderdi. Baba İlyas’ın Türkmen boylarını ve Kürt aşiretlerini örgütleyerek, Anadolu Selçuklusuna karşı başlattığı Babai İsyanının perde arkasında o vardı. İsyanın tek lideri uzun yıllar İbn-i Bibi’nin anlatımlarından dolayı Baba İshak olarak kabul edilirken, Ahmet Yaşar Ocak, bu konuyu anlatan diğer vakanüvislerden yararlanarak isyanın manevi liderinin Baba İlyas; fiili yürütücüsünün ise Baba İshak olduğunu ortaya koydu.

Nurhak ÇELİK

ODTÜ