Ana Sayfa Blog Sayfa 6293

45 milyon kişi ‘çağdaş köle’

Avustralya merkezli insan hakları örgütü Walk Free Foundation, üçüncü Küresel Kölelik Endeksi’ni açıkladı.

 

Walk Free örgütünün 167 ülkede yaptığı araştırmaya göre dünya çapında 45.8 milyon kişi zorla çalıştırılarak, fuhşa zorlanarak, borçlandırılarak ya da insan kaçakçılarının eline düşerek yaşamlarını modern köle olarak sürdürüyor.

Walk Free’nin yeni açıkladığı rakamlara bakıldığında dünya çapında köleliğin arttığı görülüyor. Örgütün bir önceki raporuna göre, küresel düzeyde 35.8 milyon kişi kölelik hayatı yaşıyordu. 10 milyon kişinin daha modern köle hayatı yaşamaya başladığı görülüyor. Spiegel Online’de yer alan habere göre örgüt yetkilisi Andrew Forrest, artışın daha sağlıklı veriler elde edilmesinden ve zorunlu göçlerden kaynaklandığını belirtiyor.

ÜÇTE İKİSİ ASYA’DA
2015 Küresel Kölelik Endeksi’ne göre,

* Modern köle olarak addedilenlerin üçte ikisi Asya ülkelerinde yaşıyor.
* Köle hayatı yaşayanların yüzde 58’i Hindistan, Çin, Pakistan, Bangladeş ve Özbekistan olmak üzere beş ülkede bulunuyor.
* Modern köleliğe karşı önlem almayan ülkeler arasında Kuzey Kore, İran, Eritre ve Ekvator Ginesi gösteriliyor. (Dortmund/DHA)

Aleviler isyan etti: Faşizme, Şeriata ve Diktatörlüğe Hayır!

 

Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu 9 Haziran 2016 Perşembe Günü kendisine bağlı 261 AKM-Cemevi başkan ve yöneticileriyle birlikte Saat:10:00’da Strasbourg’ta, Avrupa Parlamentosu önünde basın açıklaması yaparak “Faşizme, Şeriata ve Diktatörlüğe Hayır” diyeceklerini duyurdu.

 

Türkiye otoriterliğin, hukuksuzluğun, gericiliğin ve şiddetin kuşatması altında olduğunu ifade eden Aleviler bu duruma karşı sessiz kalamayacaklarını dile getirerek “Kimse bizden kafamızı kuma gömmemizi beklemesin.” dedi.

Açıklamada şu ifadelere yer verildi:

“O nedenle biz kafamızı kuma değil, kalbimizi, aklımızı, sesimizi ve bedenlerimizle Avrupa’nın merkezinde dünyaya sesleneceğiz. Erdoğan’ın Saray entrikaları ve onun kuklası AKP hükümetinin ülkemizi karanlığa, savaşa, yoksulluğa, gericiliğe sürüklemesine hayır demek için, Strasbourg’da Avrupa Parlamentosu önünde olacağız.

Avrupa Alevileri olarak ülkemizde hukukun hiçe sayıldığı, fiili başkanlık sisteminin dayatıldığı, her gün ölümlerin haber verildiği, Saraydaki Erdoğan’ın isteği üzerine milletvekili dokunulmazlıklarının kaldırıldığı, TBMM fiilen işlevsiz kılındığı, parlamento fiilen yok sayıldığı, anayasanın çiğnendiği, Alevilerin “eşit haklar ve eşit yurttaşlık” gibi demokratik ve hukuksal taleplerini asimilasyon ve inkar ile sünnileştirmeye çalışan, Kürt sorunun demokratik ve barışçıl çözüm taleplerine karşılık şiddetin ve katliamların yaşandığı, kadınlara ve çocuklara karşı şiddetin, tecavüzlerin ve tacizlerin arttığı, kendi halkına karşı katliamların planlandığı, etnik ve dinsel milliyetçiliğin devletleştirildiği, eğitim dahil tüm kamu hizmetlerinin dinselleştirildiği, Alevilere ait toprakların ve köylerin AFAD kampları altında işgal edilerek, Maraş-Terolar örneğinde olduğu gibi Alevisizleştirmelerin yaygınlaştığı, toplumsal bölünme ve kutuplaştırmanın mezhepçilik ve milliyetçilik üzerinden inşa edildiği ve Türkiye’nin her yerinde canlı bombaların yüzlerce insanın hayatını yok ederek, Türkiye’nin Ortadoğu’laştırıldığı bir dönemde biz Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu olarak bu gerici, ırkçı ve faşist kuşatmaya hayır diyoruz.

AKP’nin Suriye’deki işgale ve cihadist terör örgütlerine verdiği destekler sır değildir. AKP Suriye’de yaşatılan barbarlığı Türkiye’ye taşımıştır. Komşularımızın yaşam ve kendi kaderlerini tayin hakkına müdahalelere hayır diyoruz.

Milyonlarca insanın Suriye’de yerinden, yurdundan edilmesini desteklemiştir. Suriye’deki işgal, savaş ve katliamların sonucu milyonlarca mülteci umuda yolculukları, umutsuzluğa, ölüme dönüşmüştür. 3 milyon mültecinin yaşadığı Türkiye’de mülteciler insanlık dışı koşullar altında yaşıyor.

Biz Türkiye’nin şeriatlaştırılmasına ve cihadistleştirilmesine hayır diyoruz.

Erdoğan ve AKP hükümeti, eğitim sistemini tümüyle dinselleştirilmiştir. Demokratik, laik, bilimsel eğitim için mücadele eden biz Aleviler, dindar nesil ve kindar nesil yetiştirmek için dayatılan dinci, gerici ve mezhepçi eğitime hayır diyoruz.

Bu saldırgan politikalar, ülkeyi geri dönülmez bir karanlığın içine sokmakla kalmayıp, çok kültürlü, çok inançlı ve çok dilli toplumsal yapıyı kutuplaştırdı ve düşmanlaştırdı. Toplumsal barış yerine, toplumsal savaşı tırmandırdı.

O nedenle biz Aleviler Kürt sorunun çözümünde silah ve savaşı çözüm değil sorun olarak görüyoruz. Biz Aleviler AKP’nin şiddet ve savaş politikalarına karşı, Kürt halkının demokratik hak ve taleplerinin barışçıl ve siyasal zeminde karşılanmasını talep ediyor, savaşa ve imha politikalarına hayır diyoruz.

Biz Aleviler siyasal İslamcı AKP’nin ve Sarayın mezhepçi politikalarıyla, “laik olmayan yeni anayasa” ve “Türk tipi başkanlık sistemi” karşısında, yargı, yürütme ve yasama erklerinin bağımsızlığını savunarak, demokratik, laik, eşitlikçi Türkiye için, tek adamlığa hayır diyoruz.

Dinci gericilik sadece devleti değil, tüm kamu hizmetlerine, eğitime, siyasete, hukuka, ekonomiye ve yaşam alanlarında egemenlik kuruyor. Laiklik ve İnanç özgürlüğü yerine, din devleti kuranlara hayır diyoruz.

Demokratik ülkeler laik düzen ve yaşam ilkelerinde iyileştirmeler yaparken, Türkiye’de laikliği savunmak şeytanlaştırılıyor. Oysa laiklik sadece din ve devlet ilişkisinin ayrılması değil, aynı zamandan demokrasi ve çoğulcu toplumun teminatıdır. Gerçek laikliği kazanma ve toplumsallaştırma mücadelemizden zerre taviz vermeyeceğiz.

Terolar köyüne AFAD kampı, AKP’nin, Alevilerin Türkiye’deki sosyal ve demografik yapısını bozmayı hedefleyen mezhepçi toplum mühendisliği projesidir. Biz Ovamıza, kimliğimize, yaşam alanlarımıza yönelik AKP dokunmalarına hayır diyoruz!

Dersim, Soma’nın Kozluören Köyü, Hatay Arsuz ilçesinde termik ve hidroelektrik santral projeleri kapsamında Alevilerin topraklarına el konuluyor. Yapılmak istenen bu projelere karşı bölge halklarının direnişleri sürmesine rağmen ağaçlar hızla kesiliyor. Bu girişimler Alevi toplumuna dönük zorunlu göç politikasının yanı sıra, aynı zamanda bir doğa katliamıdır.

AKP’nin de desteklediği cihatçı çetelerden Ahrur-u Şam’ın, Alevilerin yoğunlukta yaşadığı el-Zara Köyünde gerçekleştirdikleri ve yüzü aşkın insanın öldürüldüğü katliamları kınıyor ve Suriye’de işgale hayır diyoruz.

Avrupa Birliği üye ülkeleri başta olmak üzere dünya siyasetinin Türkiye’deki bu kötü gidişat karşısında seslerini yükseltmelerini, temel insan hak ihlallerini ile insanlık suçu katliamlar karşısında sorumluluk almaya davet ediyoruz.

İşte bu endişelerimizi, taleplerimizi, uyarılarımızı paylaşmak için 9 Haziran 2016 Perşembe Günü Saat:10:00’da Strasbourg’taki Avrupa Parlamentosu önünde olacağız.”

‘Nesimi gibi haksızlığa boyun eğmeyenlerin festivali’

İngiltere Alevi Kültür Merkezi Ve Cemevi Başkanı Tugay Hurman Bu sene 6.’sı yapılacak Alevi Festivali ile ilgili açıklama yaptı. Hurman, “Bizler kesinlikle  kirli savaşın bir parçası olmayacağız.  İnadına sevgi,  inadına barış, hemen şimdi BARIŞ diyeceğiz.” Dedi.

 

Geleneksel hale gelen Alevi Festivali, bu sene, 6.sını gerçekleştirmek için, hazırlıklarına tamamlarken festivalin sanatçı konukları arasında Sabahat Akkiraz da yer alıyor. BAF öncülüğünde,  6 Haziran’da CAMBRİDGE Üniversitesinde gerçekleşecek festivale 10 binlerin katılımı beklenirken İngiltere Alevi Kültür Merkezi Ve Cemevi Başkanı Tugay Hurman festivalle ilgili bir açıklama yayımladı. Hurman açıklamasında “Nesimi gibi haksızlığa boyun eğmeyenlerin festivali” dedi.

Tugay Hurman’ın açıklaması şöyle;

“Toplumların inanç ve yaşam haklarını belirleyen bazı değerler vardır. Bu değerler ekseninde birliğin ve beraberliğin önemi tartışılmaz bir gerçektir. Bir taraftan dünya barışından söz edilirken diğer taraftan çocukların, kadınların katledildiğini görmek, insanoğlunun ne kadar samimiyetsizce davrandığının bir göstergesidir. Artık safları belirlemenin zamanı gelmiştir. Ya bütün acımazsızlıklara gözünü yuman, yada bunlara karşı çıkan savaşları, ölümleri istemeyen bireyler olacağız.

Ülkemizde gün geçmiyor ki bir acı haber olmasın, gün geçmiyor ki ağıtlar olmasın, bütün bu  olanlara göz yummak, bunları gözardı etmek,  şiarı insan sevgisi olan biz Alevilere kesinlikle yakışmayan bir olgudur. Eğer bir yerlerde  birilerinin canına kastediliyorsa duyarsız, ilgisiz, kalamayız. Bizler bütün çirkefliğin, haksızlığın, karşısındayız.

Bir ülke düşünün; her sabah uyandığınızda,  acaba bugün ne olacak , nerde kimin hayatı son bulacak, nerde bir şarabnel kimi parçalayacak, hangi ananın içine acı girecek, kimlerin cesedi sokaklarda günlerce kalacak, hangi çocuk öksüz kalacak, inancından ve ırkından dolayı insanlar horlanacak, küçük görülücek düşüncesiyle güne başlıyorsunuz.  Tarihimizin, kültürümüzün,inancımızın yaşandığı ve yaşayacağı ülkeye nasıl duyarsız kalabiliriz, nasıl bizi ilgilendirmez diyebiliriz. Artık dirilmenin zamanı gelmiştir.

Şu günlerde Alevilik  asimile edilmeye, şekil verilmeye çalışılıyor. Alevi dedelerimiz  maaşa bağlanarak, inancımızın derinliği kontrol edinilebilinecek bir hale getirilmeye çalışılıyor. Bizler artık sinsice ve kirlice oynanan oyunların farkındayız  ve  bunlara kanmıyoruz. Ülkemizde yaşayan bütün toplumlar gibi tek beklentisi eşit yurttaşlık hakkına sahip olmak olan biz Alevilere güya iyilik yapıyorlarmış gibi,  inancımıza dair yasalar ve kurallar çıkartmaya çalışıyorlar. Ellbetteki  bunların hiç biri gerçeği yansıtmıyor, bizler bunları görüyor,  kabul etmiyoruz. Binlerce yılın geleneğini, kültürünü değiştiremeyecekler.

Bizler kesinlikle  kirli savaşın bir parçası olmayacağız.  İnadına sevgi,  inadına barış, hemen şimdi BARIŞ diyeceğiz.

İnancımızın  bütün değerleri ile Britanya’da, Avrupa’da, Türkiye’de örgütlenmeye,  kurum temsilcileri olarak toplumumuzu bilinçlendirmeye  devam edeceğiz. Birliğimizin daim olması için bütün gücümüzle çalışacağız. Çünkü  bizler biliyoruz ki, bilinçli bireyler bilinçli toplumu oluştururlar, hem ülkede hemde dünyada barışın sembolü, barışın koruyucusu olurlar.

Adaletimiz Şahı Merdan Ali nin adaleti gibi,  direncimiz Hüseyin in direnci gibi, ilmimiz Hünkar Hacı Bektaş-ı Veli nin ilmi gibi, koruyucumuz ve bereketimiz Hızır gibi olsun.

Hak Muhammet Ali yar ve yardımcımız olsun.

Aşk İle…”

Avrupa’dan Maraş Terolar köyü için Cem çağrısı!

Aylardır devam eden Terolar’da “IŞİD kampı istemiyoruz” direnişine Avrupa’dan büyük destek geliyor. 30 Haziran’da Terolar köyüne Cem olmaya gelecek olanlar direnişi daha da büyütmeyi hedefliyor.

 

Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu, Avrupa Alevi Kaıdnlar Birliği ve Avrupa Alevi Gençleri Birliği, Avrupa Maraş Yaşam Platformu tarafından organize edilen “Maraş Terolar Köyüne Canlarla Cem Olmaya Gidiyoruz”  sloganıyla 30 Haziran’a çağrı yapıldı. Bu çağrıyla hala yapımı devam eden cihat kampına karşı birlik olmaya, bir olmaya ve cem olmaya geleceklerini, direnişi daha büyüteceklerini duyurdular.

Aylardır devam eden Terolar direnişine bu desteğin büyük yankı uyandıracağı düşünülüyor.

alevigazetesi.com

‘Katili vermeyeceğiz diye ısrar ediyorlar’

Sanık polisin tayin edildiği anlaşıldı. Özel güvenlik bekleyenleri provoke etmek için çaba harcadı, 19 kişi gözaltına alındı, adalet talebi yine cevapsız kaldı.

 

25 yaşındaki Dilek Doğan’ın evinde polis kurşunuyla öldürülmesine ilişkin açılan davanın üçüncü duruşması, ‘karar kaldırılsın’ talebine rağmen kapalı olarak görüldü. Basın ve davaya müdahil olmak isteyenler mahkeme salonuna sokulmadı. Sanık polis Y.M. ise duruşmaya katılmadı. Sanığın tutuklanmadığı ve duruşmaya gelmediği gibi başka bir yere tayin edildiği anlaşıldı. Durum, bizzat kendi avukatı tarafından mahkemeye açıklanırken, sanığın doğuda görev yaptığı iddia edildi.

‘Olay yeri keşfi talebi’ de yine mahkeme heyeti tarafından reddedilirken, Doğan ailesinin yakını olduğu belirtilen ve olay sırasında evde bulunan Y.K. isimli yeni bir tanık ortaya çıktı. Evinde vurulan Dilek Doğan’ın avukatları, duruşmada yaşanan gelişmeleri; “Açıkça katili cezasız bırakacağız’ demek istiyorlar sözleriyle değerlendirdi.

SANIK AVUKATI: BAŞKA ŞEHRE TAYİN OLDU

İstanbul Sarıyer’e bağlı Küçük Armutlu Mahallesi’nde, 18 Ekim 2015 günü polis kurşunuyla öldürülen 25 yaşındaki Dilek Doğan davasının üçüncü duruşması kapalı olarak gerçekleştirildi. Mahkeme bir önceki duruşmada çıkan gerginliği göstererek, ‘davanın güvenliğinin kalmadığını söylemiş ve bu kararı almıştı. Karar avukatların ‘kaldırılsın’ talebine rağmen değişmedi. Avukatların olay yeri keşif talebi de yine mahkemece reddedildi.
Çağlayan Adliyesi, 12. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen davaya Dilek Doğan’ın ailesi ve avukatları katılırken ‘kasten öldürmenin ihmali davranışla işlenmesi’ suçundan yargılanan sanık polis Y.M katılmadı. Şüphelinin avukatı, sanık polisin ‘güvenlik gerekçesiyle’ duruşmaya gelmediğini, başka bir şehre tayin olduğunu beyan etti. Bu karar Dilek Doğan’ın avukatları tarafından ise bir skandal olarak değerlendirildi.

YİNE ERTELENDİ

Keşif yapılmasını reddeden mahkeme, olay günü 03:00 ile 05:30 arasındaki telsiz kayıtlarının istenmesine karar verdi. Mahkeme ‘varsa’ görüntüyü kaydeden kameranın istenmesini de talep etti. Öte yandan avukatlar mahkemenin ‘tutuklama vermemesi ve taleplerini sürekli reddetmesi nedeniyle’ adil davranmadığını ifade edip yine de ‘reddi hâkim’ talebinde bulunmayacaklarını belirtmişlerdi.

Buna rağmen mahkeme avukatların beyanlarının zimmen reddi hâkim talebi sayılacağını ifade ederek, bu isteğin incelenmesi için dosyanın 13. Ağır ceza mahkemesine yollanmasına karar verdi. Duruşma 12 Ekim 2016 tarihine ertelendi.

SÜRÜKLEYEREK GÖZALTI

Dava öncesinde Adliyenin dışında ‘Dilek Doğan için adalet istiyoruz’ pankartı açmak isteyenler ve içeride ‘Dilek Doğan ölümsüzdür’ sloganı atanlar oldu. Toplam 19 kişi gözaltına alındı. Adliye koridorlarında slogan atan bir kişiye onlarca polis ve güvenlik görevlisinin aynı anda saldırması ve onu yaka paça, sürüklenerek gözaltına alması dikkat çekti. Bununla birlikte; mahkemede görev yapan özel güvenlik şirketine ait bazı görevlilerin duruşma salonu dışında bulunan az sayıda kişiyi provake etmek için elinden geleni yaptığına tanık olduk.

ERK ACARER /erkacarer@birgun.net

Kürtlerin dinleri de yasak

İran’a göre Yaresanların hayır yemeği haram. İran’da Şii değilsen yandın, Türkiye’de Hanefi değilsen… Onlar sütünün gereğini yapıyor. Biz de sütümüzün gereğini yapıyor ve töleransı kendimize şiar ediniyoruz.

Alevinet.com bir haber yayınladı. Habere göre Yaresanlar hayır yemeği dağıtıyor. Bir Müslüman da Şirazi’ye soru soruyor: “Bu hayır yemeklerini yemek caiz midir?” Şirazi şöyle yanıtlıyor: “İslam’ın şartlarını yerine getirmedikleri sürece, artık biz onların ellerinden yemek yiyemeyiz” dedi.

Hemen soralım: Yaresanlık İslam’ın bir mezhebi mi? Hayır. O zaman neden İslam’ın şartlarını yerine getirmek zorunda olsunlar ki?

Şirazi kim? İran İslam Cumhuriyeti adına fetva veren kişi. İsmi de tam olarak Ayetullah Nasır Mekarim Şirazi.

İran, Türkiye, Irak ve Suriye Kürdlere yönelik hep düşmanca davrandı. Sadece dilimizi değil, dinlerimizi de yasakladılar.

Türkiye’de Yasaklı Kürd İnançları

Türkiye’de yaşayan Kürdlerin inançları şunlar: İslam (Şafii ve Hanefi mezhebinden), Alevi ve Êzîdî. Kürd nüfusunun çok az bir kısmı Hanefi’dir.

Türkiye’de 1925’te çıkarılan kanunla Alevilik, Ezidilik ve Şafiilik yasaklanmıştır. Türkiye’deki Kürd Müslümanlarının çoğu Şafii. Buna rağmen onların camilerine atanan imamlar Hanefilik esaslarına göre çalışma yapmak zorunda. Yani Türkiye’de Kürdlerin dinleri ve mezhepleri de yasak.

İran’daki Yasaklı Kürd İnançları

Devlet Şii esaslarına göre kuruldu. Orada 10 milyon Kürd yaşıyor. Müslüman olan Kürdlerin çok az bir kısmı Şii mezhebini benimsedi. Diğerleri Şafii ve Hanefi. 4 Milyon Yaresan Kürd var. 12 bine yakın Zerdeşti var. Bahai Kürdler var. Şiiler dışında İran’da Kürdlerin mensubu olduğu bütün dinler ve mezhepler yasak.

Irak’ta Yasaklı Kürd İnançları

Irak’ta 2003’e kadar devlet Şafii olmayan Sunnilerin elindeydi. Orada da Müslüman Kürdlerin önemli bir bölümü Şafii. Yine 500 bin Ezidi vardı. Kakailer var, Bacvaniler, Şabekiler var. Onların dinleri de özgür değildi. Yasal ve anayasal özgürlükleri yoktu. 2003 sonrası ise şeklen yasal bir özgürlük var, ancak halen İslamiçi mezhep savaşları, yine diğer dinlere tam olarak bir özgürlük ve güven ortamı yok. Güney Kürdistan’da bile durum böyle. 2007 ve 2014’te Ezidilerin başına gelenler tüm dünyanın malumu… Yani Güney Kürdistan’daki yönetimin bütün dinlere PKK gibi gerçekten özgürlükçü yaklaşması gerekir.

Suriye’de BAAS ve PYD Dönemleri

Suriye’de de durum aynıydı. Orada da Şii bir yönetim hakimdi. Kürdlerde Şii mezhebine mensup insan yok. Suriye’de Müslüman Kürdler Şafii ve Hanefi’dir. Çok az Kürd Alevi köyü var. Yine 135 Ezidi köyü var. Yani Suriye’de de Kürdler hangi dinden veya mezhepten olursa olsun dinlerini özgürce yaşayamadılar. Bugün PYD’nin hakim olduğu alanlarda yasaklı dinler sorunu yok. PYD halklara ve inançlara özgürce yaklaşıyor. Yasakçı veya ayrıştırıcı yaklaşımlar ayıpsanıyor. Kimse de öyle öneriler yapmıyor.

Okuyucuyu daha fazla sıkmadan şöyle bitireyim: İran, Türkiye, Irak ve Suriye devletleri bizim dinlerimizi ve dilimizi yasakladılar. Bu onların sütünün gereğiydi. Başka bir şey beklemek saflık olur. Kürd Özgürlük Hareketi ise bütün dinlere eşit mesafede yaklaşıyor. Bu da Kürdlerin sütünün gereğidir.

Maraş’ın vazgeçilmezliği Kürtlüğüdür, Aleviliğidir!

Maraş Girişimi; bundan dört yıl önce çeşitli düzeylerde Maraş ile ilgili bölgesel sorunları, kültürel, sosyal çalışmaları ve Maraş Katliamı’nı uluslararası düzeyde mahkemelere taşınmak suretiyle, sorumlularının yeniden yargılanmasını amaçlayan bir oluşum olarak kuruldu. Daha önce Maraş’ta yaşanan çevre sorunları ile ilgili 2006 yılından bu yana birlikte hareket eden Maraşlılar Maraş Girişimi ismini alarak, bu amaca yönelik Türkiye ve Avrupa’da kendisini örgütledi.

Girişim, geçtiğimiz hafta -22 Mayıs 2016 tarihinde- Almanya’nın Frankfurt kentinde DGB Bildungswerk’te II. Maraş Konferansı, “Soykırım Kıskacında Maraş” adıyla toplandı. Yoğun ilgi ve katılımın olduğu konferansa konuşmacı olarak Mahmut Toğrul, Prof. Beyza Üstün, Avukat Mehmet Horuç, Rojda Yıldırım, Hüseyin Acar ve Şükrü Yıldız katıldı. Avrupa’nın birçok kentinden ve Almanya’nın değişik illerinden delegelerin katıldığı konferans Terolar’da yaşanan sürece denk gelmesi vesilesiyle, Terolar üzerinden Maraş Katliamı sonrası yaşan sürecin bir kez daha irdelenmesine vesile oldu.

I. Maraş Konferansı İstanbul Okmeydanı Cemevi’nde, 28 Aralık 2014 tarihinde, “Maraş 78 Kültürel Soykırım Katliamı Konferansı” adı altında yapılmıştı.

Her iki konferansın da Maraş’ta kimlik olgusuna dikkat çekmesi önemliydi. Hem konuşmacıların sunumları, hem de delegelerin dile getirdikleri Maraş’ın vazgeçilmezlerini ortaya koymuştur.

Maraş’ın vazgeçilmezliği Kürtlüğüdür, Aleviliğidir.

Devlet yıllardır bunun ortadan kaldırılması için katliam ve göçü dayatmıştır. Göç edenlerin yerine Cumhuriyetin ilk yıllarında Balkan göçmenleri, 12 Eylül darbesi sonrası Afgan göçmenleri dışardan getirilerek yerleştirilmiştir. Bugün ise Suriyeli göçmenlerin yerleştirilmesi suretiyle bölgenin etnik yapısını değiştirme siyaseti devam etmektedir.

Görünen o ki; devlet erki Maraş’ta nüfusları artık on binlerle ifade edilen Kürt Alevilerine dahi tahammül edememektedir. Azlık ve çokluk üzerinden bir egemenlik kurmayı değil, Alevileri ve Kürtleri yok etmek suretiyle bölgede homojen bir ırkçı faşist yapı arzulamaktadır.

Bilinmektedir, Osmanlıdan devralınan devşirme kültürü, ülkeye getirilen tüm kesimler üzerinde uygulanmaktadır. Balkanlardan, Afganistan’dan, Pakistan, Kafkaslardan göç ettirilen, getirilen tüm kesimler ırkçı ve faşist sistemin unsurları haline getirilmiştir. Bugün birçok kesim Yeniçeriler gibi kapıkulu olarak hizmet vermektedir.

Maraş’ın kadim halklarının birçokları yok olup gitmişlerdir. Bir mezar taşları dahi kalmamıştır. Maraşlılar için, Alevi Kürtler için kutsalların mekânı olan Maraş bugün bunla yüz yüze kalmıştır.  Kutsalları kuşatılmış, halk dağıtılmış, dünyanın dört bir yanında yok olma sürecine girmiştir. Maraş, varlık ve yokluk sürecinin içinde geçmektedir. Gidişata dur demek hayati bir anlam ifade etmektedir.

Bu anlamda Terolar’ı Sur’dan, Cizre’den ve Kobanê’den ayrı ele alamayız. Suriye’den Kobanê’ye, Varto’ya, Terolar’dan Cizre’ye, Sur’dan Şengal’e kadar kendini konuşturan aynı gerici ve insanlık dışı zihniyettir. IŞİD ile El Nusra ve Erdoğan diktatörlüğü aynı kaynaktan beslenmekte, aynı uygulamalara imza atmaktadır. Ortak özellikleri insanlığa düşman olmalarıdır. Terolar’da yaşanan durum yerele hapsedilmeyecek kadar büyük olan evrensel bir sorundur. Bu temelde Terolar’dan başlayan, Sivas Diviriği, Malatya ve daha farklı Alevi bölgelerinde planlanan bu sistematik işgal politikalarına karşı bütün demokrasi güçleri direnişe geçmelidir.

Maraş’ın yalnızlaştırılmasına son verilmelidir. Maraş’ın yalnızlığı Alevilerin, Kürtlerin yalnızlığıdır. Türkiye metropollerinde milyonlarca Alevi yaşamaktadır. Maraş’ta yaşananlara ses çıkarmamaları, kendilerini anlamsızlaştırmalarıdır. Kendilerine sahip çıkamamaları olarak okunduğu bilinmelidir.

Madımak katliamı gerekçesine isyan!

Cumhuriyet Gazetesi yazarları Hikmet Çetinkaya ve Ceyda Karan’ın Fransız hiciv dergisi Charlie Hebdo’nun özel sayısının kapağına köşelerinde yer verdikleri için iki yıl hapis cezası aldıkları davanın gerekçeli kararındaki dini motifli katliamları ‘olağanlaştıran’ ifadelere Metin Altıok ve Behçet Aysan’ın çocukları Zeynep Altıok ve Eren Aysan’dan tepki geldi.

 

2’inci Asliye Ceza Mahkemesi’nde görülen davada Çetinkaya ve Karan, ‘halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik’ suçundan iki yıl hapis cezası almış, mahkeme gazetecilerin ‘pişmanlık göstermeyen davranışları’ nedeniyle de cezada indirim yapmamıştı. Gerekçeli kararda ‘tahrik’ ve ‘galeyan’ tehlikesine dikkat çekilerek ‘Sivas hatırlatması’ yapılmıştı.

Şairler Metin Altıok ve Behcet Aysan Sivas katliamı sırasında yaşamlarını yitirmişlerdi. BirGün gazetesinin aktardığı ‘Nefessiz Bıraktınız Bizi…’ başlıklı yazıda Zeynep Altıok ve Eren Aysan, şu ifadelere yer verdi:

“İnsanların ölümünü tahrik olarak mazur göstermek neye yarar? Bu ancak bugün işlenmeyen suçun olasılığı üzerinden hakimlere ceza talimatı verenlerin işidir. Üstelik ‘tahrik olmuş iyi niyetli’ yobazlar 35 insanı diri diri yakarken sekiz saat boyunca evlatlarını omuzlarına alıp izletenlerin, yakanları ‘mazlum’ ilan ederek insanlık suçlarının zaman aşımına uğrayışını ‘hayırlı’ bulanların sesidir. Devletin görevi, işlenmeyen suçun olasılığı üzerinden hakimlere ceza talimatı vermek değil, insanlar yakılırken seyirci kalmamaktır. Bugün Ceyda Karan ve Hikmet Çetinkaya’nın yargılandığı davanın gerekçesi, yargı üzerindeki tahakküm ve baskının açık örneğidir. Utanmasalar ölenlerin suçlu ilan edileceği açıktır.”

‘Nefes alamadığımız bir dünya yarattınız sonunda’

Haysiyet sözcüğünün toplumsal olaylarda ve siyasi saikle işlenen cinayetlerde, sistemli bir mazoşizm pratiğine dönüştüğünü iddia eden Altıok ve Aysan, açıklamaların ‘uzaylıların bile küçük dilini yutmasına neden olacak’ cinsten olduğunu dile getirdi.

Açıklama şöyle devam etti: “Öldürülen iki edebiyatçının kızları olarak teşekkür ederiz. Nefes alamadığımız bir dünya yarattınız sonunda. Daha çok yakın, öldürün, boğazlayın! Faili belli cinayetlerde öldürülenlerin gözleri bırakmasın peşinizi! Katledin doğayı! Ağaçların iniltisi, kuşların çığlığı rüyalarınıza girsin! Belki o zaman çocuklarınıza nasıl bir dünya bıraktığınızı anlar da uykularınız kaçar sonunda! Bizim gibi nefessiz kalmanın acısıyla dolanıp durursunuz öylece.”

Melih Pekdemir yazdı: Yeni Türkiye, Yeni Din, Yeni Dinbazlar

Melih Pekdemir BirGün gazetesindeki köşesinde çok tartışılacak bir konuyu kaleme aldı: Yeni Türkiye, Yeni Din, Yeni Dinbazlar…

 

 

Çalabilirsin. Tecavüz edebilirsin. Yalan söyleyebilirsin. Cinayet işleyebilirsin.

Bütün dinlerin, bunların tam tersinin yer aldığı ahlaki kodlarının Musa’nın On Emir’inden kaynaklandığı söylenir. On Emir’in kökeninin ise Hititler’den, Hammurabi Kanunları’ndan aktarma olduğu arkeolojik olarak tespit edilmiştir.

Hammurabi Kanunları, MÖ 1760 yılı civarında Mezopotamya’da ortaya çıkan, tarihin en eski ve en iyi korunmuş yazılı kanunlarından… Hırsızlıkla, cinayetle, zinayla ilgili önemli yaptırımları var. Ama en çağdaşı sanırım şu maddedir: “Bir adam başka bir kişinin özgürlüğünü kısıtlayacak hareket ederse aynı ceza ona verilir.” Veya şudur: “Birisini suçlayan ispata mecburdur.”

Bu kanunların ‘update’ edildiği On Emir ise, dini inanışa göre, Musa’ya Sina Dağı’nda Tanrı tarafından iki taş tablet üzerinde verildiği söylenen bir dizi dini ve ahlaki öğretiler bütünü… “Öldürmeyeceksin. Zina etmeyeceksin. Çalmayacaksın. Komşuna karşı yalan şahitlik yapmayacaksın…” Tevrat, İncil, Kur’an bu emirlere göre formatlanmıştır.

Ama burası Yeni Türkiye! Hakikaten Yeni Türkiye…

İçinde ahlak ve merhametin olmadığı Yeni bir din yükseliyor. Ahlaksız bir inanç sistemi… Bu inanç sistemine bağlı olanlara hırsızlık, tecavüz, yalancılık ve cinayet serbest! Malum, Yahudilerin de şeriatı var ve öyleyse Şeriat’ın kelime anlamı ‘dini hukuk’ demekse, şimdi ahlaksızlığa dayanan Yeni İnanç Sistemi’ndeki şeriatın esası da böyle…

Asıl tehlikenin farkında mısınız? Şeriat getiriyorlar ama işte böyle bir şeriat getiriyorlar.

Yeni Din’in bir yüzünde elbette hâlâ IŞİD inançları yatıyor; öbür yüzünde vahşi kapitalizm, sömürü, ahlaksızlık ve insan soyunun kötü olarak bildiği ne varsa hepsi…

Şimdikilerin şeriat mahkemeleri de bu kodlara göre hüküm veriyor. Peki, paçayı nasıl kurtaracaksınız? O da kolay, yeter ki bu Yeni İnanç Sistemi’ne biat edin.

Yakın zamana kadar denirdi ki, “takiye yapıyorlar”. Hayır, yok artık öyle bir şey. Şimdi düzen kendi düzenleri, zorlayıcı nedenlere tabi değiller. Çünkü takiye, Kur’an’daki Nahl suresinin 106. ayetine göre, Müslüman’ın zorlayıcı nedenlerle inancını inkâr edebilmesi veya gizleyebilmesidir. Kelime anlamı ise ‘örten’, ‘koruyan’… Artık Müslümanlık bakımından maruz kaldıkları zorlayıcı hiçbir nedenleri yok ve fakat bir ellerinde başörtüsü, bir ellerinde bayrak bütün suçlarını kolayca örtüyorlar.

Mesela Başbakan Yıldırım dünkü konuşmasında “Güzel ülkemiz Türkiye’miz 65. Hükümet döneminde çok daha güzel hizmetleri, geçmiş dönemde yapılan hizmetlere ilave ederek Mustafa Kemal Atatürk’ün 2023 hedeflerine doğru emin adımlarla yürüyecektir” derken de takiye yapmıyor, sadece yalan söylüyor. Çünkü Yeni İnanç Sistemi’nde yalan yasak değil ki! Ve ulusal bir trajedi: Tüm yönetenler artık şevkle yalan söylüyor.

İyi de, bu Yeni İnanç Sistemi’ne, Yeni Din’e karşı eski dinlerin argümanlarıyla karşı koymak mümkün mü? Kesinlikle mümkün değil, çünkü Yeni İnanç Sistemi’nin madalyonunun bir yüzünde (eski) inançlarının işine gelen yönlerini muhafaza ediyorlar ve o anlamda hakikaten muhafazakârlar. Çok eşlilik, kadınlara köle muamelesi, ‘takiye’ bahanesi ve daha neler…

Ama giderek tuhaflaşan Kılıçdaroğlu, bu yaratıklara itiraz ederken, “Yaptığınız günahtır, haramdır” deyip duruyor. Günah işlemiş olmak, haram yemek onların umurunda değil ki. Ve dolayısıyla Kılıçdaroğlu o çuvaldan çıkmadıkça hep dayak yiyor.

Günah işlemiyorlar. Suçlular. Tecavüz etmek suçtur. Hırsızlık suçtur. Cinayet suçtur. Ve bu suçlarının cezasını çekmeliler ve çekecekler. Daha da önemlisi, dindarlık adına bu Yeni İnanç Sistemi’ne bilerek oy vererek, ses çıkarmayarak, menfaat sağlayarak biat edenler de suçludurlar, sömürüye, tecavüzlere, hırsızlıklara, cinayetlere ortaktırlar. Suç ortaklarıdırlar.

Er ya da geç sömürüye, hırsızlıklara, cinayetlere, tecavüzcülere karşı çıkanlar tarafından bu dünyada ve bu ülkede yargılanacaklar ve cezalandırılacaklar.

Demirtaş: Zerdüştlük kadim bir inançtır

HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş,  Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Diyarbakır’daki konuşmasında “bunlar Zerdüşt” sözüne yanıt verdi. Demirtaş, “Bizim aramızda Ermeni, Hıristiyan, Alevi, Sünni farklı farklı insanlar var, Zerdüştlük kadim bir inançtır.” dedi.

 

Demirtaş, sözlerini şöyle sürdürdü: “Bize emredilen şu; herkesin dini kendine, bizim dinimizde zorlama ve aşağılama yoktur bu Allah’ın kelamı olarak inmiş. Bu çerçeve de dünyada çok sayıda insan hakları sözleşmesi olarak yerleşmiş. Bu ülkenin yüzde 52 oy almış Cumhurbaşkanı ve AKP başbakanın söylediklerine bakın. ’Ayrımcılık yapmam, yaratılanı yaratandan ötürü severiz’ diyorlar. Hemen ardından da ’Bunlar Zerdüşttür’ diyor. Zerdüştlük kadim bir inançtır. Buna inananlar var. Sen nasıl bir yalancısın. Irkçılar, yalancılar, DAİŞ zihniyeti bunlara sirayet etmiş. Saraydakinin en büyük nefreti, önünde dik duran Kürtlerdir. Bu nefretin bir diğer nedeni de, Kürtlerin yeniden tarih sahnesine çıkmasıdır. Biz ne yaptık size? Vatanınızı mı inkar ettik, dilinizi mi yasakladık? Nedir suçumuz, günahımız? Bir halk olarak bizim de geçmişimiz vardır. Tarih kitaplarında 100 yıl önce buranın adı Kürdistan’dı. Burada yaşayanlar da Kürtlerdi.”

Kongre salonuna girenler HDP’li görevliler tarafından 2 kez arandıktan sonra salona alınırken, kongreye HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş ve bazı Milletvekilleri ile Belediye başkanları katıldı.