Ana Sayfa Blog Sayfa 6294

‘Dans edilmeyen devrim ne işimize yarar’

Gezi’nin üzerinden 3 yıl geçti. Gezi direnişinin önemli isimlerinden Mücella Yapıcı ile Gezi’yi, bugün geldiğimiz noktayı ve bundan sonra hangi adımların atılabileceğini BirGün’den Ece Zeraycan konuştu…

 

Her yaştan, her görüşten milyonlarca yurttaşın AKP iktidarının baskı düzenine karşı isyan bayrağını çekip sokağa çıktığı Gezi Direnişi’nin üzerinden 3 yıl geçti. Ömrümüz boyunca yüreğimizde, aklımızda, fikrimizde olacak unutulmaz anlar var Gezi günlerinden… Sokak arasında eli sopalı faşistler tarafından dövülerek öldürülen Ali İsmail Korkmaz, evinden ekmek almak için çıktığı sırada katledilen Berkin Elvan, tüm Gezi şehitleri ve gazileri yüreğimizde derin birer yara… Büyük bir kırılmanın yaşandığı o olağanüstü günleri; Taksim Dayanışması’nın önde gelen isimlerinden mimar Mücella Yapıcı ile andık. ‘O ruh kayboldu mu?’ kaygıları, haksızlıklara karşı bir arada direnme kültürü ve aradan geçen 3 yılda ne aşamaya gelindiğini konuştuk…

» Gezi Direnişi 3 yaşında… Şimdi bakınca, o günler nasıl canlanıyor hafızanızda, gözünüzde beliren kareler neler mesela?

Üç kocaman, zor yıl diyelim… Türkiye için çok zor yıllar… Şimdi o günlere bakınca bir film şeridi gibi arka arkaya pek çok kare geliyor hafızama. Gezi’yi hatırladığımda bende bıraktığı duyguyu anlatabilirim. Hayatımda görmediğim, yaşamadığım kadar müthiş bir dayanışma duygusu, büyük bir özveri, korku zincirinin kırılıp atıldığı bir toplum, konuşmaya başlayan bir toplum vardı. Ama bütün bunların ötesinde aklımda müthiş bir empati hali, empati duygusu kaldı Gezi’den. Empati kokuyordu sanki her yer. Hakikaten bir film gibi…

» O günlerin atmosferine dayanışma hâkimdi. Bir araya gelen milyonlar tek sesti. 3 yılın ardından tablo nasıl?

Evet, benim de ilk hissettiğim şey dayanışmanın hakimiyetiydi. Milyonlar bir araya geldi ama hepsinin Gezi’si başkaydı aslında. Herkesin Gezi’si kendineydi. Ama ortak bir endişe ve ses vardı: “Yeni bir hayat mümkün!’’ ve bu yeni hayata olan inanç… Mücadeleyle ve bunun ancak bir arada yapılabileceğine olan inancın sesiydi o tek ses. “Her yer Taksim, her yer direniş’’ sloganı; meselenin sadece Gezi Parkı ya da Taksim Meydanı olmadığını, aslında coğrafyamızın her yerindeki sorunlara, oradan bakıldığını anımsatıyor bize. Üç yılın ardından tablo nasıl diye baktığımızda, çok umut verici gibi görünmüyor tabii ortalık. Ancak bu toplum, farklı renklerle, farklı görüşlerle de olsa; eğer özgürce yaşamaya, demokrasiye inanırsa; gericiliğe, yaşam tarzına karışılmasına isyan etme ve bir arada mücadele edebilme potansiyelinin var olduğunu gösterdi; hem kendisine, hem iktidara. Bu çok önemli bir umuttu hepimiz için, gelecek için. Bu umut çok ciddi bir şekilde korkuttu iktidarı. 7 Haziran seçim sonuçlarına baktığımızda bu empati, dayanışma halinin en sonunda belli sonuçlar verdiğini de gördük hep beraber. Ancak bütün bu korku, iktidarın altındaki o koltuğun sallanması, çok ciddi bir şiddet hali yarattı; özellikle son bir yılda. Üç yılın ardından bugünkü tabloya baktığımızda; eğer bu şiddet ve baskı halini görmeden, “ne oldu da bugün bu kadar sessiz, eylemsiz bir hale geldik’’ diye bir umutsuzluğun altını çizersek yazık etmiş oluruz bütün o günlere. Çok kutsamamak da gerekir ama. Bugün tabloya baktığımda insanların hassasiyetlerini asla kaybetmedikleri, artık en ufak bir köyde, parkta, mahallede, Türkiye’nin neresinde olursa olsun kent hareketlerinin ciddi şekilde artmış olduğunu ancak yine de sokağa ihtiyatla bakıldığını görüyorum. Bu çok anlaşılabilir bir durum. Bence bu bir enerji birikimidir. Tablo hepimiz açısından çok ürkütücü. Ancak umudumuzu kaybetmeyelim. Bir araya gelirsek, ki geldik bir kere, bunu yapabildik, her zaman da yapabiliriz. Ancak şu anda gerçekten ülkedeki tablo hoş değil.

» Dayanışma ve haksızlıklara karşı bir arada durabilme motivasyonuna nasıl gelindi o günlerde?

Buradaki en büyük motivasyon; son derece haklı, son derece hukuki, insani bir talebe karşı, iktidarın gösterdiği olağanüstü şiddettir. O güne kadar zaten toplumun canına tak eden uygulamalar başlamıştı. Özellikle kadınlar üzerinde… Kürtaj yasaları, yaşam tarzına karışılması, eğitim alanındaki değişiklikler, 4+4+4, 1 Mayıs’taki şiddet ve hiç atlamak istemem, Emek Sineması mücadelesi, kadın cinayetleri… Zaten toplum oldukça gergindi. O gece çadırların yakılması insanlara “yeter artık’’ dedirtti. Bu şöyle bir şey; hani kadınlar sonuna kadar sabreder ama çocuğuna, ailesine ya da sevdiklerine bir zarar geleceğini fark ettiği zaman artık o kadını kimse durduramaz; bu çok kadınca bir duygudur. Gezi’de de öyle oldu. Zaten Gezi’de kadınca bir duygu vardı. Hatta hatırlarsınız “çocuklarınızı alın eve götürün’’ dendiği zaman o gece anneler gelmişti. “Neden götürelim, çocuklar kendi gelecekleri için mücadele ediyorlar, biz ancak onların yanında oluruz, kollarına gireriz ve bu mücadelenin bir parçası oluruz’’ demişlerdi. Motivasyon buydu.

» Her gün yaşanan onlarca haksızlığa, hukuksuzluğa rağmen şimdi neden bir arada bir duruş yok toplumda?

Toplumsal hareketler bazen geri çekilirler. Bazen tekrar ileri adım atarlar. Çok açık; sizin kendi devletiniz sizi öldürüyor! Artık gazla, şununla bununla uğraşmanın ötesinde bir durum, adalet hissini kaybetti toplum. Önce bunu konuşalım. Zaten Gezi’nin başlangıcında da aslında hukuka, adalete olan inancın zayıflaması vardı. Ama şimdi artık açıkça gördüğünüz gibi; bilerek ve isteyerek, iktidar medyasıyla birlikte “hukuk da benim, adalet de benim, ben istersem sizi öldürürüm, faillerinizi yargılamam, affederim, hukuk benim elimde’’ diyerek toplum tehdit altına alınmış durumda. Bir yandan bombalar, bir yandan savaş… Görüyorsunuz Sur, Cizre yok ediliyor. Milliyetçilik duygularıyla da, bu yapılanlar topluma makul gösterilmeye çalışılıyor. Burada muhalefete de artık çok iş düşüyor. Toplum muhalefete yol göstermek için Gezi sürecinde elinden geleni yapmıştır. Açık çek vermiştir. Fakat özellikle Haziran seçimlerinden bu tarafa, örgütlü siyasal muhalefet, siyasi partiler toplumun verdiği bu avantajı ne yazık ki kullanamıyorlar. Sadece “Neden toplumda ses yok’’ demek topluma haksızlık etmek gibi geliyor.

» Gezi’den sonra bir arada durabilme ve örgütlenme çabaları devam etti aslında… Nerde hata yapılıyor?

Gezi’den sonra mekan üzerinden, kent üzerinden yürütülen bu yağma ve baskı politikalarının, yaşam alanlarına dair politikaların direkt bir şekilde emek politikalarıyla olan ilişkileri de kuruldu. Ama hala örgütsel bir cümleye döndürmek, siyasal bir üst cümle haline getirip ona göre oturup örgütlenme meselesinde ne yazık ki biraz eksik kaldık.

Bizde felsefe de, siyaset de ne yazık ki henüz anlama ve analiz safhasında. Bu analizi aşıp, senteze girme zamanımız geldi. Toplum üzerinde yaratılmaya çalışılan bu gerici, faşist milliyetçilik akımına karşı durarak; belki bir “antifaşist cephe’’ oluşturarak bu konuyu çözebiliriz. Umudu asla kaybetmemek lazım. Bütün bunları yapabilmek için de, son derece açıktır ki; demokrasi ve barışa ihtiyacımız var. Barışı, demokrasiyi öncelemeyen hiçbir hareket; bu kadar büyük bir travmayla başa çıkamaz. Önümüzde zor günler var. Hepimiz farkındayız. Direnmekten başka da çare yok.

» Y ve Z kuşakları sokaktaydı. Şimdi neler yapıyorlar, yeniden bilgisayar başına mı dönüldü?

Gezi’ye kadar çok suskun bir kuşaktı. Çok da haklıydılar. Çünkü onlara hep şu öğretildi dünyada: Birey olun! Aslında birey olmak çok önemlidir; ama neoliberal sistem; birey olma adına o kuşakları, kendisinin istediği insan tipi olması için eğitti. Yarışmacı, kendiyle uğraşan, sosyalliği farklı farklı algılayan, bilgisayar başında bir nesil… Teknolojiye bu kadar hakim olmaları önemli bir imkan tabii. Gezi Direnişi’nin bu medyaya karşı en büyük başarısı da, o neslin, becerileriyle sosyal medyayı hepimize öğretmeleri oldu. Öyle yaratıcı bir nesil ki; mizahı tekrar bir direnme aracı haline getirdiler. Evet sokaktaydılar… O gençlerden ’’Oy ve Ötesi’’ çıktı mesela. Hiçbirinin bu mücadeleyi unuttuğunu zannetmiyorum. Bütün toplumla birlikte onlar da çok zor durumdalar. Bu toplumdaki en zor durumdaki kesim yeni nesil. Çünkü arkadaşlarımızın gelecek umutları ellerinden alınıyor. Bu korkuyla yaşıyorlar. İş bulamıyorlar. Gençlikten hiçbir şekilde ümidim kesilmedi. Bizden daha yetenekli, daha çözümleyici, üstelik bu zamanın teknolojisini de çok iyi kullanan, bizim kadar şartlanmış olmayan bir nesil… Şu anda kendilerini korumaya çalışıyorlar. Hayatı anlamaya çalışıyorlar. Ve bunları yaparken de gerçekten eğlenmek istiyorlar. Bizim yapamadığımızı onlar yapıyor. Biz “Dans edilmeyen devrim ne işimize yarar’’ dedik ama hep acılarla yoğrulan bir kuşak olduk.

» Milyonların sokağa indiği Haziran Direnişi’nin fitilini ateşleyen Taksim Yayalaştırma Projesi, Taksim kayalaştırma(!) projesine mi döndü, nedir son durum? Meydan komple beton… Ruhsuz ve soğuk… Böyle mi kalacak?

Taksim yayalaştırma projesi aslında kendi başına, Taksim’i kayalaştırma projesinin kendisiydi doğrusu. Bu proje bir yayalaştırma projesi değildi öncelikle. Dünyadaki yayalaştırma projelerinin hiç birine benzemeyen, son derece yanlış, hukuksuz ve akılsız bir projeydi. Ne kadar akılsız olduğu da Cumhuriyet Caddesi ortadan kaldırılarak yapılan o alt geçitlerde ve yukardaki o dönüş gruplarında ortaya çıktı. Son duruma baktığımızda evet meydan komple beton. Gerçekten son derece başarısız bir hale getirdiler meydanı. Herhalde hep böyle kalmayacak. Gün gelecek biz orada 1 Mayıs’ımızla, toplantılarımızla o meydanı şenlendireceğiz. İktidar her yeri, elini attığı her şeyi ruhsuzlaştırıp, soğuklaştırıyor. Ruhu olan bir alan için orayı sevmek, oraya değer vermek lazım. Orayı tasarlarken Taksim Meydanı’nın hissettirdiği demokrasiyi, toplumu, cumhuriyeti düşünmek lazım. Bu iktidarın öyle bir değeri yok ki; o meydanı alsın o değerlere uygun bir şekilde düzenlesin. Gerçekten böyle kalmayacak, kalamaz.

Gezi, Park olarak kalacak

» Gezi Parkı Davası ne aşamada?

Hukuk, emirle çalışıyor. Olayın başından beri böyle. Bakın bir park var orada, park için yapılmış planlar var. Birileri oturmuş, oraya bir Topçu Kışlası tasarlamış ki; bizim koruma hukukumuza göre yapılamayacak bir avam proje bu. Kurul bu avam projeyi reddetti. O zamanın başbakanı Recep Tayyip Erdoğan bu reddi reddediyorum dedi. Gitti bu işin uzmanı olmayan profesörlerden, korumacı üst kuruldan onay çıkarttı. Bu davalar hala sürüyor. Danıştay’dan bir takım olumsuz kararlar alındı. Bütün bu kararlara itirazımızı yaptık. Ama Gezi Parkı’nın park olarak kalmasını öngören plan hâlâ yürürlükte. Plan davaları da sürüyor. Fakat ortada hukuk da yargı da kalmadı. Başından beri alınan hukuk ve kurul kararlarını görmeyen Danıştay kararları gelmeye başladı. Artık davanın sonucunu çok da fazla bilemiyorsunuz. Tabi ki bu burada bitmez. Davalar gidebildiği yere kadar gidecek. Burada uluslararası hukuka da aykırılıklar var. Davalar devam ediyor. Henüz bitmiş bir şey yok. Plan davası da ortada… Yeni bir plan hazırlanıyordu Beyoğlu için… Gezi Parkı için tekrar dava açılacak. Proje için alınmış Danıştay kararlarının şu an için çok fazla önemi olmadığını düşünüyorum. Hâlâ Gezi Parkı, “parktır’’ planlarda. Ayrıca planlarda ne olursa olsun ; Gezi Parkı parktır ve park olarak kalacak. Her şeye rağmen, tüm olumsuzluklara rağmen hepimiz bir aradayız ve buradayız!

Ece Zeraycan / BirGün

Roboskî Katliamı tekrarlandı

Roboskî’de sınır ticaretine gidenler bombalandı
Şırnak Roboski’de sınır ticareti yapan yurttaşlara obüslerle ve ağır silahlarla saldırıldı. 16 yaşındaki Vedat Encü yaşamını yitirdi.

Şırnak’ın Uludere ilçesindeki Gülyazı Alay Komutanlığı’ndan Roboski Katliamı’nın gerçekleştirildiği, Federal Kürdistan ile sınır olan bölgeye yönelik havan toplu saldırı yaşandı. 16 yaşındaki Vedat Encü yaşamını yitirdi, 3 kişi de yaralandı.

Saldırıyı ilk olarak HDP Şırnak Milletvekili Ferhat Encü, Twitter’dan duyurdu. Encü, bombalamanın Roboski Katliamı’yla aynı bölgede gerçekleştiğini aktararak “15 kişiye yakın bir kafile ile gidilmiş. Köyün tamamı bölgeye akın etti. Bomba sesleri köye kadar gelmiş. Birçoğuna ulaşılmıyor hala. 1 kişi yaşamını yitirmiş. İçinde ağır yaralılar da var. Basın yine suspus, yine ambulans yok, yine Roboskî, yine katliam..” dedi.

VEDAT ENCÜ YAŞAMINI YİTİRDİ
DİHA, saldırıda 16 yaşındaki Vedat Encü’nün yaşamını yitirdiğini, 5 kişinin ise yaralandığını duyurdu. DİHA’ya konuşan köy sakini Reber Alma, bombardımanın köye 10 kilometre uzaklıkta yaşandığını ifade etti.

Vedat Encü’nün Roboski Katliamı’nda yaşamını yitiren Davut Encü’nün kardeşi olduğu belirtildi.

Ağır yaralanan 22 yaşındaki Yılmaz Encü ile diğer yaralılar Suwar ve İbrahim Encü’nün Uludere Devlet Hastanesi’ne kaldırıldığı öğrenildi.

VELİ ENCÜ: ASKERİN BİLGİSİ DAHİLİNDE GEÇİŞ YAPILIYORDU

”Daha önce katliamın yapıldığı aynı güzergah ve aynı saatte yeni bir saldırıyı yaşadık. 21. 30 ve 21.40 saatleri arasında alay komutanlığından top ve obüs atışları yapıldı. Top atışlar yapıldığı sırada Beyaztepe askeri üssünden de ağır silahlarla ateşler açıldı. Bu bölge oradaki yurttaşlara yakın bir yerdir. Bu saldırıda 4 kişi yaralanırken içlerinden 18 yaşın altında olan daha önceki katliamda 6 yakın akrabasını kaybeden Vedat Encü ağır yaralıyken yaşamını yitirdi. Şu an Vedat Encü’nün evinin önündeyiz büyük bir öfke var burada. Bu arada 30 kadar yurttaşın da hala can güvenliği sorunu var. Bu bombardıman dolayısıyla bu yurttaşlar sınırı geçmeye çalışıyor. Bu insanlar askerin bilgisi dahilinde oradan geçiş yapıyordu. Yıllardır bu insanlar bu sınır üzerinden geçimini sağlıyor ve askeriyenin bilgisi dahilinde; altını çizerek söylüyorum bu insanlar orada askerin bilgisi dahilinde geçiş yapıyordu. Burada tamamen bilinçli bir şekilde bombalandı. Bu şekilde ikinci bir Roboski Katliamı gerçekleştirilmek istendi. Daha önceki Roboski katliamı ile aynı güzergah ve aynı saatte gerçekleşmesi manidar.”

Yannis Vasilis Yaylalı @Yannis1Yaylali 
”Roboski sınırında Gülyazı alayı ve Beyaz tepe’den top ve havanlar ile saldırısı (21.30) sonucu ölen ve yaralananlar Uludere devket hastanesine getirildi. Uludere hastanesinin önündeyiz. Halkın bekleyişi burada sürüyor .Görgü tanıkları Uludere’ye getirilen yaralıları taşıyan araca hastane önünde Polislerin engel olduğunu, yaralı yakınları hastamız var bizi bırakın dedikleride bu sefer polisin havaya ateş açtığı söyleniyor.

Uludere hastanesine getirilen yaralıların ismi şöyle : Yılmaz Encü (16 ya da 17) Süvar Encü (20) İbrahim Encü (18) Özgür Encü (18) Erhan Encü (23) Bu yaralılardan Yılmaz Encü’nün durumu ağır. Ayrıca sınırda yaşamını yitiren Vedat Encu’de Uludere devlet hastanesini getirildi.

Uludere hastanesi önünde halkın bekleyişi devam ediyor.” 01:40

Dersim’de kutsal yerler tehlike altında

Dersim’de düzenlenen şifa geleneği sempozyumunun son gününde HES’ler ve barajlar tartışıldı. Tartışmada kutsal yerlerin tahribat edildiğine, inanç merkezilerinin de tehlike altında olduğuna dikkat çekildi. 

 

Dersim Arıcılar Birliği ve Dersim Ekoloji Meclisi’nin düzenlediği , Koordinatörlüğünü Kızılca Yürür, Metin Kahraman, Kazım Doğan, Veli Kahraman ve Gül Hür’ün yaptığı 2. Dersim’in Şifa Geleneği Sempozyumunun son gününde Dersim’de Munzur ve Peri, Çemişgezek’te Tagar, Erzincan’da Kemah ve Deliçay, Pülümür’de Armağan ve Sansa HES ve baraj projelerinin mahkeme sonuçları ve projelerin bundan sonraki sonuçları konuşuldu.

Sempozyuma Mardin Müze Müdürü Nihat Erdoğan, avukatlar Barış Yıldırım ve Sezai Demirbilek, Tacettin Balcı katıldı.

Yaklaşık 6 yıldır Mardin’de müze müdürlüğü yapan Nihat Erdoğan Dersim’e müze yapılacağını belirtti. Yapılacak olan müzenin girişimcilerinden olduğunu ifade eden Erdoğan, “Çağdaş müzeciliği, Dersim’de yaşayanların da söz sahibi olduğu bir anlayışla hayata geçireceğiz. Ne yazık ki, Türkiye’de klasik bir müze anlayışı var. Dersim’de geçmişi içine alan ve 38’i de hatırlatan, inanç ve yaşam felsefesinin yaşatılacağı bir müze yapacağız” dedi.

Kültürel varlıkların, değerlerin ve çeşitliliğin toplumu var eden değerler olduğunu söyleyen Erdoğan, müzelerin kentin hafızasını ve belleğini temsil ettiğinin altını çizdi.

Avukat Barış Yıldırım ise yıllardır HES mücadelesi veren Munzur’u anlattı. 1971 yılında Bakanlar Kurulu tarafından Milli Park olarak ilan edilen Munzur Vadisi’nin bugün karşılaştığı sorunlara değinen Yıldırım, “Bölgedeki pek çok yer ile birlikte inanç yerleri de, HES projesi kapsamında yer alıyor. Bizler bunun mücadelesini veriyoruz. Hatta 2010 yılında da kaçak olarak inşaa edildiğini ortaya çıkardığımız HES projeleri oldu ve hala da devam ediyor. Ama asıl sorumuz şu; Munzur bölgesinde yapılan HES ve Baraj yapımını sonsuzluğa nasıl havale edeceğiz?” ifadelerini kullandı.

Avukat Sezai Demirbilek, son 10 yıldır Dersim coğrafyasının yıkımla karşı karşıya kaldığını ve ciddi bir tahribat yaşandığını vurguladı. Demirbilek, devlet eliyle bölge topraklarının yandaş şirketlere peşkeş çekildiğinin altını çizdi.

Erzincan’da HES projesi kapsamında olan Deliçay’dan da söz eden Demirbilek, “Deli çay Munzur vadisinden besleniyor. HES projesi kapsamında; biz bununla ilgili mücadele ettik, davalar açtık. Ancak bizim en büyük eksikliğimiz bölge halkı olarak hukuki anlamda ne yapacağımızı ilk etapta bilmiyoruz. Dolayısıyla da ciddi bir bilgi bankasına ihtiyacımız var” diye konuştu

Gülşen İşeri

‘Yana Yana Kerbela’dan Madımak’a’ Ankara’da

Ankara Simurg Oyuncuları Tiyatrosu Yana Yana Kerbela’dan Madımak’a oyununu 30 Mayıs Pazartesi saat 20:00’de HBV Dikmen Ankara’da oynayacak…

 

Serdar Doğan’ın yazdığı, Şahin Ergüney’in yönettiği  Yana Yana KERBELA ‘ dan MADIMAK ‘ a “nın oyuncuları arasında, Oğuz Boran, Atılım Temur, Zafer Akkaş, Eylem Yıldırım, İsmail Çal, Mustafa Özcan yer alıyor… Oyun 30 Mayıs’ta Ankara Dikmen’de, 15 Haziran’da Çorum DT’de ve 17 Haziran’da Merzifon’da seyirci karşısına çıkıyor.

Oyun hafızılarımızdan hiç silmediğimiz Madımak katliamını anlatırken, Kerbela’ya kadar uzanıyor… Ankara Simurg Oyuncuları kendilerini şöyle ifade ediyor: Sizlere bir masal anlatmayacağız. Kabuk tutmayan ortak acılarımızı bir kez daha kanatacağız. Unutmayalım diye… Utanmasını bilmeyenler adına, bir kez daha utanarak… Kerbela çölünden havalanan turna katarına yoldaş olup; Dersim’ e, Maraş’ a, Çorum’ a, Madımak’ a uğrayıp, dostlarımızın gülüşlerine, göz yaşlarına dokunacağız…
İnsan, düşünen hayvandır… Her canlı gibi, çiğ süt emmiştir. O ki sütü içinde pişiremez ise, hep hayvan kalır. Canı, her daim kardeş kanı çeker. Yarin yanağından gayrı her yerde, hep beraber diyebilmek adına, insan kalmalı.
Ürkek serçe kuşlarına döndüğü yüreğimiz. Çıt sesine ürker olduk. Sevgi, barış, kardeşlik ; küçük bir ekmek parçasını ufalayıp, serçelere vermek kadar kolay, zahmetsiz, ucuz… İnsanız biz , insan kalalım

“YANA YANA KERBELA’DAN MADIMAK’A” OYUNU 30 Mayıs saat 20.00 HBV Dikmen; 15 Haziran ‘ Çorum DT (HBV CORUM); 16 Haziran Merzifon; 17 Haziran Gümüşhacıköyü’nde seyirci karşısına çıkıyor.

Alevinet.com

PSAKD: Çorum katliamını unutmadık, unutturmayacağız

 

Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Malatya şubesi tarafından, Suriye’de El-Zara, Cable ve Tarsus’ta sivillere yönelik gerçekleşen saldırılar ile 28 Mayıs 10 Temmuz 1980’de Çorum’da Alevi vatandaşlara yönelik yapılan katliamları kınama amacı ile basın açıklaması gerçekleştirildi.

 

Dernek binasında açıklamasını gerçekleştiren PSAKD Malatya Şube Başkanı Songül Tunçdemir, şu ifadelere yer verdi: “Çorum da, 28 Mayıs 1980 de başlayıp 10 Temmuz da bitirilen korkunç bir Alevi katliamı yapılmıştır

Bundan 36 yıl önce, Çorum da 58 canımız katledilmiş, 200 den fazla kişi yaralanmış, 300’e yakan ev ve işyerinin tahrip edilerek yakılmış; binlerce aile başka illere göç etmek zorunda bırakılmıştır.

Siyasiler, bu ülkede yapılan her katliam gibi, Çorum katliamının da üzerini örtmeye çalışmıştır Çorum katliamınıbaşlatanfaşist örgütler, katliamı planlayan ve destek veren perde arkası güç ve örgütler ortaya çıkarılmamıştır. Alevi-Sünni; sağ-sol çatışmasıylakılıçlayarak dosya kapatılmıştır.

Çorum katliamı, ülke genelinde işlenen siyasal cinayetlerden, okul işgallerinden, Malatya, Kahramanmaraş, Gazi katliamlarından soyutlanarak; sağ-sol grupların çatışması olarak değerlendirilemez. Bu katliamın, emperyalist güçler ve ülkemizdeki işbirlikçilerin ortak planıdır.

Maalesef, 36 yıl önce bu toprakları kana bulayan zihniyet ortadan kalkmış değildir. İnsanlık suçlarına her gün yenisi eklenmektedir.”

“9 BOMBALI SALDIRIDA 100’DEN FAZLA SİVİL HAYATINI KAYBETTİ”

Tunçdemir, konuşmasını, Suriye’de Alevilerin çoğunlukla yaşadığı bölgelere getirerek, yapılan bombalı saldırılar sonucu sivil vatandaşların hayatlarını kaybettiğinin altını çizerek şunları söyledi: “Kısa süre önce de Suriye’de çoğunlukta Aleviler ’in yaşadığı El-Zara köyünde yapılan katliamın acıları daha dinmemiş iken bu kez yine Alevilerin yaşadığı Lazkiye vilayetinin Cable ve Tarsus kentlerinde 23 Mayıs 2016 tarihinde gerçekleştirilen 9 bombalı saldırıda 100’den fazla sivil hayatını kaybetti.

Tamamen sivillerin bulunduğu yerlere yönelik bu insanlık dışı, vahşi saldırıları ve katliamı nefretle kınıyoruz. Ortadoğu coğrafyasını mezhepçilik ve tek tip düşünce üzerinden kan gölüne çevirenleri ülkemizde de gerçekleştirilen katliamlardan çok iyi tanıyoruz.

Vahşet örgütleri ile karanlık ilişkiler içinde ve gönül bağı olanların saldırıları “kale yıkılıyor” başlıklarıyla, adeta sevinç gösterileri içinde kamuoyuna yansıtması insanlıktan zerre kadar nasiplenmediklerini bir kez daha açığa çıkarmıştır. Bu karanlık zihniyeti de kınıyor, protesto ediyoruz.

AKP’nin yıllardır başta Suriye olmak üzere Ortadoğu’da izlediği politikalar ve vahşet örgütleri eliyle yürüttüğü vekâlet savaşının geldiği nokta tüm insanlığı tehdit etmektedir.

Saldırılara zemin sunan her tür destek ve politikalar bir an önce terk edilmelidir.

Bu tür saldırıların giderek tüm insanlığı ve coğrafyayı hedef aldığı açıktır. Vahşet örgütlerinin ve arkasındaki güçlerin gerçekleştirdiği bu saldırıların son bulması için daha güçlü tepkilerin ve mücadelenin ortaya konması gerekmektedir.

Suriye’de El-Zara, Cable ve Tarsus’ta sivillere yönelik gerçekleşen saldırıları insanlık değerlerine ve insanlığa karşı işlenmiş suçlar olarak görüyor, bir kez daha nefretle kınıyoruz.”

Ali Murat Irat yazdı: Yezid

BirGün gazetesi köşe yazarı Ali Murat Irat bu haftaki köşesinde Hz Hüseyin’den yola çıkarak Yezid’in hikayesini yazdı. 

 

Yezid Hüseyin’i öldürdüğü için yezit olmadı. Yezid Hüseyin’i öldürmeden önce de, sonra da yezitti. Yezid’i yezit yapan Hüseyin’in canını alması değildi. Hüseyin’in canını yezit olduğu için aldı. Peki neydi onu dünyanın gelmiş geçmiş en büyük gaddarlarından birisi kılan? Neydi onu bu dünyadaki en zalim hükümdarlardan yapan? Adı her anıldığında Sünnisi, Şiisi, Alevisi tarafından lanetle anılan bu adamın “hikmeti” neydi? Adı bile ağızlarda hoş durmazken onu övmeye kimin cesareti olabilirdi ki? Onu övmek yalnızca sözle övgüler dizmek miydi? Yoksa onu yezit yapan ne varsa bütün o değerleri hala taşımak mıydı? O, Hüseyin’i öldürttüğü için yezit olmadı. Yezid olduğu için Hüseyin’i öldürttü. Ve onu yezit yapan şey tıpkı babası gibi dünyaya kibirle bakmasıydı.

Ve kibir öyle büyük bir lanetti ki, baktığı gözden dünyayı küçültüyor, tuttuğu elleri kül ediyordu. Kibirli insanlar baktıkları her şeyi o kadar küçük görüyordu ki ne girdikleri evlere sığabiliyor, ne ülkeler yetiyor onlara ne de dünya ayaklarının altında onlara yetebilecekleri bir yer olarak kalabiliyordu. Artık onlar için yetmeyen bir dünya, doymayan bir karın, giderilemeyen bir açlıktı kibir.

Ve Hüseyin’in kesik başı Yezid’e gönderildi. Yezid, önüne gelen, Hüseyin’in mübarek başına baktı. Elindeki asayla onun ağzına ve dudaklarına vurdu. Yezid’in ol kibri ki binlerce yıl bu coğrafyayı ve onun yakasını bırakmadı. Ol kibir ki din’i din ile boğmaya çalıştı. Ol kibir ki tam da Ali Şeriati’nin dediği gibi “Kendisine mensup olan egemen sınıfa, alt tabakadaki insanlara karşı imtiyazlar sağlamak ve bu imtiyazları tarih boyunca muhafaza etmek suretiyle” insanları kiniyle ikiye üçe ayırdı. Onun babası da kibirliydi. Muaviye iktidar denilen ve dünyadan ilk önce defedilmesi gereken; mevki, makam denilen ve görüldüğü yerde ezilmesi gereken; zenginlik, para, şöhret, ün denilen ve neredelerse oradan kaçılması gereken ne varsa hepsine kul köle olmuştu. Ancak ne Yezid ne de Muaviye bu derin laneti kendi başlarına var etmemişler, kendi başlarına taşımamışlardı. Onların arkasında yüzbinlerce insan vardı ve onların bütün katliamlarına onay vermişlerdi. Hüseyin’in başını kesen Yezid değildi. Hüseyin’in başını kesen Yezid gibi düşünen, Yezid gibi davranan, Yezid ne yaparsa yapsın ona koşulsuz biat eden herkesti.

Bir kişi Hz. Ali’nin şehri sayılan Küfe’den devesiyle Şam’a gelmiş. Şam’da dolaşırken başka birisi deveyi elinden almak istenmişti: Ver o dişi deveyi bana. Küfeli Arap, “Bu deve benimdir, üstelik erkektir” demiş, tartışma büyümüş ve olay Muaviye’ye kadar yansımıştı. Muaviye, tarafları dinlemiş, sonra da kararını açıklamış: “Bu dişi deve Şamlınındır!” Sonra halka dönmüş: “Ey cemaat, bu dişi deve kimindir?” Hep birlikte bağırmışlar: “Şamlınındır!” Muaviye dönüp demiş ki: “Küfeli, dinle! Biliyorum, bu deve senindir ve erkektir. Dönünce Ali’ye de ki: Muaviye’nin, dişi deveyi erkekten ayıramayan, o ne derse evet diyen on bin adamı var! Ayağını denk al!

Ne Ali ne de oğulları ayaklarını denk almamışlardı. Hüseyin o çölde bile bile ölümü seçerken, iktidara kul, köle olmaktansa ölmeyi yeğlediğini dünyaya haykırmıştı. Herkesin nefretini kazanan, Şii’nin, Sünni’nin, Alevi’nin ve gayri-müslim olup da yaşananları bilen hiç kimsenin sövüp saymadan geçmediği Yezid ise Hüseyin’i öldürdüğü için yezit olmamıştı. Ardındaki yüzbinler ona koşulsuz biat ettiği için kibir içinde yavaş yavaş yezitleşmiş ve yezit olduğu için Hüseyin’i öldürmüştü.

Yezid Hüseyin’i öldürdüğü için yezit olmadı. Yezit olduğu için Hüseyin’i öldürdü. Ve onun babası “Bu dişi deve Şamlınındır” dediğinde onun konuşmasını ayakta huşu içinde dinleyenler Yezid’in eline bulaşacak kanın baş sorumlusuydu.

Üniversite Dekanı: Aleviler problem yaratıyor!

 

Konya Necmettin Erbakan Üniversitesi Dekan Yardımcısı, Dr. Mustafa Güçlü, Hikmet İlim ve Sanat Derneği’nin (HİSDER) düzenlediği söyleşide, skandal ifadelere imza attı. Güçlü “Aleviler problem yaratıyor” dedi. 

 

Aynı zamanda Aydınlar Ocağı Başkanı olan Yrd. Doç. Güçlü, bir ay önce Selçuklu Belediyesi’ne ait Ahmet Keleşoğlu Kültür Merkezi’nde düzenlenen etkinlikte, tarihsel süreci anlatırken, Alevileri vatanlarına ihanet eden kesim olarak gösterdi. Güçlü, Kürtlerin ise tampon olarak bölgeye yerleştirildiklerini belirtti.

Aleviler düşman Kürtler tampon

BirGün’den Erk Acerer’in haberine göre; Dr. Mustafa Güçlü yaptığı konuşmada Alevilerle ilgili olarak şu skandal ifadeleri kullandı: “Alevi-Sünni meselesinin tarihi seyri boyunca halledilemediğine işaret ederek günümüzde Batı’da yaşayan Aleviler “ulusalcı anlayışa” sahipken Orta Anadolu’daki Aleviler devlet yanlısı politika izlerken Doğu’da Lazkiye’den başlayan Malatya, Maraş ve Tunceli hattı Türkiye için bir hayli problem yaratıyor. DHKP-C’de bu bölgeden besleniyor.” Necmettin Erbakan Üniversitesi Dekan yardımcısı Kürtlerin de Doğu’ya tampon olarak yerleştirildiğini anlatarak, konuyla ilgili şunları aktardı: “Safevi Devleti’nin kurulmasıyla Türkmenler İran’a göç edince Anadolu’nun altı oyulmaya başlandı. Selim Sultan, Şii tehlikesini ön plana çıkınca babası Bayezit’i devirerek tahta geçti. Güney’de yer alan Kürtlerden İdris-i Bitlisi’den gelen taleple Doğu’ya Kürtler yerleştirildi. İran ile Anadolu arasında Kürtler tampon bölge oluşturdu.”

Lazkiye-Maraş hattı sıkıntı yaratıyormuş!

Lazkiye ve Tartus’ta Alevilere yönelik Türkiye destekli çeteler tarafından katliamlar gerçekleştirilirken, Maraş’taki Alevi bölgesine ‘bir Sünni-Arap kemeri yaratmak amacıyla’ sığınmacı kampı inadı sürüyor. Tam bu günlerde bir dekan yardımcısının Doğu’da ‘Lazkiye’den başlayan Malatya, Maraş ve Tunceli hattı Türkiye için bir hayli problem yaratıyor’ demesi büyük tepkilere neden oldu.

ERK ACARER

erkacarer@birgun.net

Şeyhmus Diken yazdı: Evini, sokağını yerinde bulamamak!

Şeyhmus Diken yerle bir olan Sur’u yazdı: Evini, sokağını yerinde bulamamak!

 

Bildiğiniz gerçekliktir gerçi, yine de bir satırla giriş yapıp öyle devam edeyim.

Diyarbakır’ın kalbi Suriçinde 2 Aralık 2015’de altıncı kez Valilikçe ilan edilen Sur beldesinin altı mahallesindeki sokağa çıkma yasağı 10 Mart 2016 tarihinde yine bir duyuru ile kaldırıldı.

Evet, kaldırıldığı dile getirildi ama fiili yasak Mayıs sonu itibariyle hâla sürüyor. Gerçi arada yasaklı mahallelerin kimi sokakları yasak kapsamından ilanla çıkarılıyor ama aslında yasak hep devam ediyor.

Çünkü ağır iş makineleriyle devletin güvenlik eksenli konsepti ile uyguladığı yıkım nedeniyle yasak devam edegeliyor.

İşte bu çerçevede 21 Mayıs 2016 Tarihinde Sur Kaymakamlığının duyurusu ile yasaklı mahallelerden üçü; Savaş, Dabanoğlu ve Fatihpaşa Mahallelerinin 14 sokağında sokağa çıkma yasağının kaldırıldığı açıklandı.

Bunun üzerine sokağa çıkma yasağının kaldırıldığının ifade edildiği sokaklara sadece o sokakların sakini olup da aylardır evlerine giremeyenler değil, Evleri daha aşağılardaki ve hâla yasaklı olan bölgelerde olanlar da girip o sokaklardaki yüksek binaların terasına çıkarak evlerinin akıbetini görmeye çalıştılar.

Fotoğraf karesine düşen ve en trajik olanı Dört Ayaklı Minareden aşağı inip sağa dönüldükten sonraki Hasırlı Mahallesinin ortasıydı. Koca bir meydan açılmış ve iş makineleri aralıksız çalışarak yıkıma devam ediyordu.

Aylardır sahipsizlikten viraneye dönmüş yüksek binanın çatısına binbir eziyetle çıkmış kadınlı, erkekli çocuklu grup aylardır giremedikleri sokaklarında evlerinin yerini bulmaya çalışırken doğru yer tespiti için birbirleriyle tartışıyorlardı. Hâlbuki büyük çoğunluğunun yılları o mahalleler, o sokaklar o evlerde geçmişti. Ama garip ve tuhaf olan evlerinin yerinde iş makinelerinin çıkardığı toz bulutu ve koca bir meydandan başka bir şey gözükmüyordu.

Çoğunun evinin yeri dümdüz bir tarla yerine dönmüştü. Yıkımdan artakalan molozlar zaten iki aydır Dicle Nehri kıyısına taşınıyordu.

Hüzün, çaresizlik ve öfke ve bu üç duygunun bileşimi olan sözler birbirine karışıyordu.

Sonra yasağın kaldırıldığı dile getirilen sokakları dolaştık. Adı geçen ve artık yasaksız olduğu ifade edilen her sokağın bir noktasında yolun polis barikatıyla kesildiği bir “yolun sonu” karşılıyordu sokaklara girenleri. Ötesi hâla yasaklıydı…

Aslında ben bu yazıya başladığımda çok değil daha iki ay önce şehre devasa devlet erkanıyla gelip Ulucami meydanında ve Hasanpaşa Hanında konuşma yapıp söz veren; “Bırakın zorunlu kamulaştırma kanununu filan size ben söz veriyorum” diyen sözün sahibi eski başbakanın sözlerinin akıbetini sorgulayacaktım.

Ama o söz(ler) bitti zahir. Şimdi yeni sözler söylemek saatidir. Çünkü eski çamlar bardak oldu misali, eski sözler tez zamanda anlamını yitirdi. Sözün sahibinin tarih olduğu gibi!

Siz bu satırları okuduğunuzda yeni sözler söyleyecek olan yeni başbakanla, onu o göreve getiren cumhurbaşkanı şehirde olacak. Bakalım onlar ne diyecek! Ve onların sözlerinin ömrü ve dahi gerçekliği nasıl zuhur edecek…

(Şeyhmus Diken-Bianet)

Cem Vakfı’ndan Diyanet özentisi

Cem Vakfı tarafından diğer Alevi kurumlarından habersiz hazırlanan bir projenin bir önceki hükümete sunulduğu ortaya çıktı.
Hükümet ‘Alevi açılımı yapıyoruz’ diyerek onlarca kurultay düzenlerken, gizli projeler de ortaya çıkmaya başladı. Kürt açılımı denilen ‘barış süreci’ ortadan kalktı, Alevi açılımının ne olacağı merakla bekleniyor.

İzzettin Doğan’ın kurucu başkanı olduğu Cem Vakfı tarafından diğer Alevi kurumlarından habersiz hazırlanan bir projenin bir önceki hükümete sunulduğu belirtiliyor.

Proje, Başbakanlığa bağlı “Alevi İslam İnanç Hizmetleri Başkanlığı Teşkilatı” (AİİHBT) adı altında, bir başkan ve ona bağlı Alevi, Bektaşi, Nusayri, Mevlevi dört başkan yardımcısı ile merkez, taşra ve yurtdışında teşkilatlanılmasını öngörüyor.

Cemevlerine “ibadethane” statüsü tanınan, Diyanet İşleri Başkanlığı’na (DİB) benzer fakat ondan bağımsız olarak tasarlanan AİİHBT için, Alevi, Bektaşi, Nusayri ve Mevlevi inancıyla ilgili ibadet yerleri açma, inanç eğitimi ve yayın yetkileri planlanıyor.

Diken’den Ali Dağlar’ın haberine göre kuruluş gerekçesinde, “Amacımız, cemevlerimizin ibadethane statüsüne kavuşturulması, inanç önderlerinin (dede, baba) cemevlerinde diğer devlet memurları gibi kadrolu olarak görevlendirilmesi ve ‘orta dereceli ve yüksek dereceli eğitim kurumlarında’ eğitim yapabilmeleri için olanak sağlanmasıdır” deniliyor.

AİHM’in peş peşe verdiği “Cemevlerine ibadethane statüsü tanınması ve din derslerinin zorunlu olmaktan çıkarılması” kararlarıyla baskı altına alınan Ahmet Davutoğlu hükümetinin, Alevi açılımı çerçevesinde Cem Vakfı’ndan müzakere edilmek üzere proje talep ettiği öne sürüldü. Vakıf da talep doğrultusunda, diğer Alevi kurumlarından gizli hazırladığı projeyi hükümete sundu.

Vakfın merkez teşkilatının düzenlenmesi için hazırladığı şema şöyle:

Diyanet’in benzeri, yukarıdan aşağı teşkilatlanmanın öngörüldüğü ve AİİHBT başlığını taşıyan projenin öne çıkan detayları şöyle:

“Alevi İslam İnanç Hizmetleri Başkanlığı, Merkez Teşkilatı; 1 Başkan, 4 Başkan yardımcısı ile merkez teşkilatı, taşra teşkilatı ve yurtdışı teşkilatından oluşur. Kuruluş amacı: Alevi İslam inancının, ibadet ve ahlak esasları ile ilgili işleri yürütmek, Alevi İslam inancı konusunda toplumu aydınlatmak ve ibadet yerlerini yönetmek üzere; Başbakanlığa bağlı olarak ‘Alevi İslam İnanç Hizmetleri Başkanlığı’ olarak teşkilatlanmaktadır. Başkan Alevi İslam inancına mensup, bu konuda bilgi sahibi, yüksek okul mezunu, yöneticilik ve önderlik vasıflarına sahip olmalıdır… Alevi Başkan Yardımcısı; Alevi ocakları ve dedeler ile ilgili konuları yakından takip eder ve bunlarla ilgili çalışmaları yapar. Bektaşi Başkan Yardımcısı; Bektaşi ocakları ve Babalar ile ilgili konuları yakından takip eder ve bunlarla ilgili çalışmaları yapar. Nusayri Başkan Yardımcısı; Nusayri inanç önderleriyle ilgili konuları yakından takip eder, gerekli çalışmalar yapar. Mevlevi Başkan Yardımcısı; Mevleviler ve Dedeleri ile ilgili konuları takip eder ve gerekli çalışmaları yapar. Görev süresi yasa ve yönetmeliklerle belirlenir…

Dar Divan Kurulu ile ‘ahlaki’ yargılama yetkisi

a) Yüksek İstişare Konseyi; Anadolu’da ve Balkanlar’da (Rumeli) bulunan belli başlı Alevi/Bektaşi ocaklarının kendi içlerinden seçecekleri birer temsilci ile Nusayri ve Mevlevilerin temsillerinden oluşur. Konsey bağımsız çalışır. Amacı, Alevi inancında var olan ocak sistemini ve hiyerarşik yapının bütünlüğünü korumaya çalışır, yeteri kadar üye, bir başkan ve dört başkan yardımcısından oluşur…. Konsey üyelerinin mali giderleri, yasalar ve yönetmeliklerle belirlenir.

b) Dar Divanı Kurulu; İnanç ve erkân açısından kişilerin ve kurumların oluşturduğu zararları ve kişisel zaafları denetler ve yargılar. Gerekirse yönetmeliklere uygun olarak yaptırımlar uygular. Bağımsız çalışır… Dar Divanı Kurulu, köklü Alevi ocaklarının, Bektaşi, Nusayri ve Mevlevilerin inanç önderlerinin üst temsilcileri ile bir başkan, dört başkan yardımcısı ve üyelerden oluşur. Bağımsız çalışır, gerektiğinde toplanır.”

Müşavirlik ve ataşelikler

Kurumun ana hizmet birimleri olarak radyo, tv, basın-yayın, kütüphane kuracak ‘İnançsal Yayınlar Genel Müdürlüğü’, ibadetle ilgili düzenlemeler yapacak, inanç önderlerinden kurulu ‘İnanç Hizmetleri Genel Müdürlüğü’, eğitim merkezleri açacak, ‘İnanç Eğitimi Hizmetleri Genel Müdürlüğü’, ibadet yeri açma ve inanç eğitimi hizmetleri verecek,’İbadethane Hizmetleri Genel Müdürlüğü’, yardımcı hizmet birimleri olarak da Hukuk Müşavirliği, İdari ve Mali İşler Daire Başkanlığı, İK Genel Müdürlüğü, Basın ve Halkla İlişkiler Şubesi Müdürlüğü öngörülüyor. Yurt içi teşkilatları il ve bölge temsilcilikleri, Yurtdışı teşkilatı Büyükelçilikler nezdinde İnanç Hizmetleri Müşavirlikleri, Başkonsolosluklar nezdinde İnanç Hizmetleri Ataşelikleri şeklinde teşkilatlanacak.

Projede merkez teşkilatın kuruluş gerekçesi ise özetle şöyle açıklanmış: “…Amaç, 12 İmamların soyundan geldiklerine inanılan inanç önderlerinin günümüze dek taşıdıkları inanç sistemini resmi ve yasal statüye kavuşturmaktır. Böylece Alevi İslam’ın inancı, ibadet şekli, tarihi gelişimi, felsefesi, sosyal ve ahlaki esasları, iletişim ve kültürü ile ilgili görevlerin yürütülmesi sağlanmış olacaktır. Bu sistem hiçbir vakıf ve derneğin içinde yer almayacak ve tamamen bağımsız olacaktır. Alevi inancının temel öğretisi sayılan şeriat, tarikat, marifet ve sırrı hakikat kapılarının öngördüğü ölçüler içinde Kur’an’ın yorumunu esas alan ‘Alevi örf ve gelenek’hukukunun günümüz şartlarında uygulanmasını sağlamak, sistemin asli görevleri arasındadır… Alevi örf ve gelenek hukukunu, inanç önderi adını verdiğimiz, ‘dede ve babalar’ yerine getirirler… Yine bu kurumun esas amaçları arasında; cem evlerimizin ibadethane statüsüne kavuşturulması, inanç önderlerimiz dede ve babaların cem evlerinde diğer devlet memurları gibi kadrolu olarak görevlendirilmesi ile inanç önderlerimizin ‘orta dereceli ve yüksek dereceli eğitim kurumlarında’eğitim yapabilmeleri için olanak sağlanması bulunmaktadır.”

Kaynak: Sol

Türkiye’de bir ilk olan Alevi Kitap Fuarı başlıyor

25 civarında yayınevinin katılacağı fuarda, imza günleri, söyleşiler, dinletiler, sergiler ve masal anlatımları yer alacak. Fuar 2-5 Haziran tarihleri arasında Şahkulu Sultan Vakfında gerçekleşecek 

 

 

2 ve 5 Haziran tarihleri arasında İstanbul Merdivenköy’deki Şahkulu Sultan Vakfı’nda yapılacak ve dört gün sürecek “Şahkulu Alevi Kitap Fuarı” için geri sayım başladı. 25 civarında yayınevinin katılacağı fuarda, imza günleri, söyleşiler, dinletiler, sergiler ve masal anlatımları yer alacak.

Alevi-Bektaşi kitaplarını kapsayacak “Şahkulu Alevi Kitap Fuarı” 2 Haziran, Perşembe günü 11:00’de kapılarını kitapseverlere açacak. İstanbul Merdivenköy’deki Şahkulu Vakfı’nın 8 dönümlük bahçesi üzerinde açılacak kitap standlarına Alfa, Can, Cem, Cumhuriyet, Demos, Everest, İletişim, Kapı, Kaynak, La, Serçeşme ve Yurt gibi yaklaşık 20 yayınevi katılıyor. Yayınevleri dışında fuarda Şahkulu, Karacahmet, Garip Dede, Cem Vakfı, Pir Sultan Abdal, Sarıgazi Cemevi gibi Alevi kurumları da kendi yayınlarıyla yer alacaklar.

Dört gün sürecek ve her gün 11 ile 21 arası açık olacak olan Şahkulu Alevi Kitap Fuarı’na çok sayıda yazar ve araştırmacı katılacak. Ali Adil Atalay, Ali Aktaş, Prof. Ali Yaman, Cavit Murtezaoğlu, Prof. Fuat Bozkurt, Hamza Aksüt, Kelime Ata, Doç. Mehmet Ersal, Mehmet Kömür, Merdan Yanardağ, Miyase İlknur, Necdet Saraç, Rıza Zelyut, Sabahat Akkiraz, Süleyman Zaman, Yüksel Mansur Kılınç gibi bir çok yazar ve araştırmacı kitaplarını imzalayacak, söyleşiler yapacak.

Fuar akşamları dinletilerin de yapılacağı Şahkulu Alevi Kitap Fuarı’nda, çocuklara masal da anlatılacak.

Bugüne kadar yayınlanmış çeşitli Alevi dergilerinin de sergileneceği fuar 5 Haziran Pazar akşamı sona erecek.

Program şöyle:

02.Haz.16 Perşembe 11:00

Açılış

02.Haz.16 Perşembe 14:00

Söyleşi-İmza

Prof. Ali Yaman

Alevilik ve Kızılbaşlık tarihi

02.Haz.16 Perşembe 15:30

Söyleşi-İmza

Esat Korkmaz

Alevilikte ölümsüzlük felsefesi

02.Haz.16 Perşembe 17:00

Söyleşi-İmza

Miyase İlknur

Hacıbektaş ve Alevilik

02.Haz.16 Perşembe 18:00

Söyleşi-İmza

Doç. Mehmet Ersal

Aleviliğe ritüel penceresinden bakmak

02.Haz.16 Perşembe 19:00

Söyleşi-İmza

Erdoğan Aydın

Kimlik mücadelesinde Alevilik

02.Haz.16 Perşembe 20:00

Semra Veka Bilici

03.Haz.16 Cuma 12:00

Söyleşi-İmza

Ali Adil Atalay

Yakın dönem Alevilik ve kent

03.Haz.16 Cuma 13:00

Söyleşi-İmza

Gani Pekşen

Alevilik ve müzik

03.Haz.16 Cuma 14:30

Söyleşi-İmza

Yüksel Mansur Kılınç

Alevi dünyası ve medya

03.Haz.16 Cuma 15:30

Söyleşi-İmza

Kazım Gündoğan

Dersim Tertelesi ve Kayıp Kızlar

03.Haz.16 Cuma 17:00

Söyleşi-İmza

Süleyman Zaman

Ezoterizm ve Alevi felsefesi

03.Haz.16 Cuma 18:00

Söyleşi-İmza

Prof. Fuat Bozkurt

Buyruk ve Aleviliğin toplumsal boyutları

03.Haz.16 Cuma 20:00

Dinleti

Emrah Atalay, Kenan Şengül

04.Haz.16 Cumartesi 12:00

Masal

Zinnure Türe

04.Haz.16 Cumartesi 12:00

Söyleşi-İmza

Mustafa Cemil Kılıç

Sorularla Alevilik

04.Haz.16 Cumartesi 14:00

Söyleşi-İmza

Rıza Zelyut

Anadolu coğrafyasında Aleviler

04.Haz.16 Cumartesi 15:00

İmza

Erdal Emre

04.Haz.16 Cumartesi 15:00

Söyleşi-İmza

Ali Aktaş

Aleviler ve kentleşme

04.Haz.16 Cumartesi 16:00

Söyleşi-İmza

Hamza Aksüt

Alevilikte Ocak sistemi

 

04.Haz.16 Cumartesi 17:30

Söyleşi-İmza

Necdet Saraç

Alevilerin siyasal tarihi

04.Haz.16 Cumartesi 19:00

Söyleşi-İmza

Cavit Murtezaoğlu

İran’da ve bölgede Ehli haklar

04.Haz.16 Cumartesi 20:00

Müzik-Hasbihal

Cavit Murtezaoğlu, Özlem Taner

05.Haz.16 Pazar 12:00

Masal

Songül Bozacı

05.Haz.16 Pazar 12:00

Söyleşi-İmza

Şakir Keçeli

Bektaşi Aleviler ve Atatürk

05.Haz.16 Pazar 13:00

Söyleşi-İmza

Sabahat Akkiraz

Happa ninenin masalları

05.Haz.16 Pazar 14:00

Söyleşi-İmza

Kelime Ata

TBP tarihi ve Aleviler

 

05.Haz.16 Pazar 15:00

Söyleşi-İmza

Murtaza Demir

Ateş-i Aşk, Sivas katliamının gerçek hikayesi

05.Haz.16 Pazar 16:00

Söyleşi-İmza

Merdan Yanardağ

Din, devlet ve laiklik

05.Haz.16 Pazar 18:00

Söyleşi-İmza

Mehmet Kömür

Hakikatçi Alevilerde aşk