Ana Sayfa Blog Sayfa 6300

Diyarbakır’daki Ezidi Kampı’nda yaşam

Diyarbakır’daki Şengal Ezidi Kampı’nda, organik tarım, mesleki üretim ve komün örgütleme gibi alanlarda çalışmalar yürütülüyor

 

IŞİD’in 2014 yılında Şengal’i işgal etmesi üzerine katliamdan kaçarak Diyarbakır’ın Yenişehir ilçesindeki kampa yerleşen Ezidiler, birçok alanda örgütlenerek, ihtiyaçlarını ve gıdalarını kendileri karşılıyor.

DİHA’nın haberine göre; 1789 kişinin yaşadığı ve 5 bölgeye ayrılan kamptaki Ezidiler, sağlık sorunlarından, eğitim çalışmalarına kadar kendi alternatiflerini yaratıyor. Kurdukları organik bostanda hem zamanlarını değerlendiren hem de üretime geçen Ezidiler, çocuk, kadın, yaşlı demeden bostanlarda çalışıyor.

2015 yılında 80 olan bostan sayısı, bu yıl 140’a ulaştı. Daha önce yaptıkları mesleklere de devam eden kamp sakinlerinden kimi telefon tamirciliği, kimi berber, kimi de marketçilik yaparak geçimini sağlıyor.

‘SOSYAL BİR DEVRİM GERÇEKLEŞTİĞİNİ GÖREBİLİYORUZ’

Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi ve Ekoloji Meclisi başta olmak üzere birçok kuruluşun destek sağladığı Şengal Kampı’nın yaşamı inşa alanında büyük gelişmeler gösterdiğini aktaran İçli, “Kampın başından bu yana Şengal kampında inanılmaz sosyal bir devrim gerçekleştiğini görebiliyoruz. Çünkü biz her şeyden önce Ezidilerin yaşam tarzlarına baktığımızda, çok değerli kültür ve inançları barındırıyor. Din temalı bir kültürleri var, bu konuda çok hassaslar. Sağladığımız dayanışma ağlarının sonuçları bize umut verdi. Çünkü kampın kurulduğu ilk zamanlara baktığımızda kadınlar çadırlardan bile çıkmıyorlardı. Erkekler tedirgin gözlerle bakıyorlardı. Ama artık bu aşıldı. Şimdi çok rahat bir şekilde oturup kadın-erkek sohbet edebiliyoruz” dedi.

‘TOPRAKLA KONUŞAN KADINLARI GÖRÜYORUZ’

Ezidilerin bulunduğu topraklara canlılık verdiğini ifade eden İçli, “Doğayla birleşip enerjilerini boşaltan bir Şengal halkını gördük. Toprakla konuşan kadınları görüyoruz, duygularını hissedebiliyoruz. Toprakla çocuklarıyla ilgilenir gibi ilgileniyor kadınlar. Tohum komününü burada oluşturduk. Bunları bizzat halkla birlikte yürüttük. Yaptığımız bu çalışmalar, mahalle meclislerine, kent bostanlarına, Dersim’e, Van’a gidebildi. Bu çalışma yetebilirliktir, çünkü insanlar burada 4 ay da kalsa 1 yıl da kalsa kendilerine yetecek kadar ürün elde edebiliyor. Bu sadece ürün elde etmek için değil, bir şeyler yapabilmenin verdiği psikolojik rahatlıktır” şeklinde konuştu.

Kampta komünal yaşamı örgütlediklerini söyleyen İçli, futbol ve voleybol turnuvaları düzenlendiğini, birçok gencin de resim, şiir, müzik konusunda büyük yeteneklere sahip olduğunu belirtti.

Fotoğraf: Hârun Ercan

Durdu Özbolat yazdı: Zalimler ve Mazlumlar

Durdu Özbolat Yurt gazetesindeki köşesinde Zalimler ve Mazlumlar’ı yazdı. Özbolat yazısında “Pir Sultan’ı, Şeyh Bedrettin’i ve Denizleri düşündüğüm zaman da meydanı korkak ve yavşaklara bırakmamak gerektiğini anlıyorum.” diyor.

 

Bugün içimden yazı yazmak bile gelmiyor. At  izinin, it izine karıştığı bir dönemi yaşıyoruz.

Haklı ile haksızın, mazlumla zalimin, korkakla yiğidin birbirine karıştığı bir dönem.

Doğruyu söyleyemeyenlerin, yavşak ve yalakaların söz sahibi olduğu bir dönemi yaşıyoruz

Rakı masalarında, kahve köşelerinde koca karı gibi dedikodu yapanların, erkin başında olanları gördüğümde nasıl yavşaklaştığına tanıklık ediyoruz.

Mangalda kül bırakmayıp, aslan kesilenlerin, nutuklarda Pir Sultan’ı ve Şeyh Bedrettin’i dilinden düşürmeyenlerin, Deniz Gezmiş’in yiğitliğini  her yerde anlatanların, bırak idam sehpasını, oturduğu minicik bir sandalyesini bile kaybetmemek için nasıl yalakalaştığını gördüğümüz bir dönemi yaşıyoruz.

Ne diyeceğimi bilemiyorum.

Ama inanıyorum ki, bugün gücün başında olanlara yaltaklananlar, dün de o gücün başında olanlara yaltaklanıyordu.

Yarın da gelecek olana hazırlanıyorlar.

Bunları gördüğüm zaman tiksiniyorum.

Ve içimden, hiçbir şey yapmak gelmiyor.

Ama sonra, Pir Sultan’ı, Şeyh Bedrettin’i ve Denizleri düşündüğüm zaman da meydanı korkak ve yavşaklara bırakmamak gerektiğini anlıyorum.

Tarih, korkakları yazmayacak.

Ama haksıza karşı, zulme karşı kafa tutanları da unutmayacaktır. İyi hafta sonları…

Maden işçileri eylemde

Zonguldak’ın Kilimli ilçesinde 4 aydır ücretlerini alamadıkları için iş bırakan madenciler, kömür ocağına girerek eylem başlattı

 

Zonguldak’ın Kilimli ilçesinde 4 aydır ücretlerini alamadıkları için iş bırakan madenciler, kömür ocağına girerek eylem başlattı, haklarını alana kadar dışarıya çıkmayacaklarını söyledi.

Kilimli İlçesi Gelik Beldesi’nde faaliyet gösteren Deka Madencilik A.Ş. ve bu şirkete ait Balçın Madencilik’te çalışan 120 maden işçisi, Ocak ayından itibaren ücret alamadıkları gerekçesiyle geçen 4 Nisan’da iş bıraktı. Bu tarihten sonra Zonguldak Cumhuriyet Başsavcılığı’nca yürütülen FETÖ/PDY soruşturması kapsamında maden şirketine kayyum atandı. İşçiler de ücretlerini alabilmek için Valilik önünde eylemler yaparak seslerini duyurmaya çalıştı. Maden işçileri kent merkezinde 7 katlı iş hanının çatısına çıkarak oturma eylemi yaptı. Balçın Madencilik’te çalışan işçiler bugün de kömür ocağına girerek eylemi başlattı.

‘Başka çaremiz kalmadı’

Maden işçileri yer altında gazetecilere açıklama yaptı. İşçilerden 49 yaşındaki Ömer Kaplan, 9 yıldır çalıştığı şirketten 4 aydır düzenli maaş alamadıklarını ve 100 arkadaşıyla ocaktan çıkmama kararı aldıklarını söyleyerek, şöyle konuştu:

“Biz devletimizden en kısa zamanda sorunumuza çözüm üretmesini istiyoruz. İşçi arkadaşlarımızın hepsi burada. En son çatıya çıktık. Başka çaremizde kalmadı. Bizim evimiz burası. Burayı tırnaklarımızla biz yaptık. Bu ocağın gerçek sahipleri biziz. En kısa zamanda yardım bekliyoruz. Bu sürecin daha da uzayabileceğini söylüyorlar. Ben şimdi evden geldim. Çoluk çocuğumla vedalaştım. Dönüşü yok, yasalar çerçevesinde yapmadığımız kavga kalmadı. Devletimiz, hükümetimiz inşallah en kısa zamanda bizi görür. Biz açlık greviyse açlık grevi, buradayız.”

İşçilerden 32 yaşındaki Serkan Demir ise evine ekmek götüremediğini, birçok arkadaşının bankalara olan borçlarını ödeyemediğini anlatarak, “Biz madencilerin kıymeti ölünce biliniyorsa, biz buraya ölmeye geldik. Gerekirse ölmeye geldik. Bütün haklarımızı istiyoruz. Hakkımızı sonuna kadar arayacağız. Ya bizim emeğimizi verirler, ya da buradan birer birer bizim cesetlerimizi alırlar. Yarın bakarsınız çoluk çocuğumuz da dolacak. Biz ailemizle buraya vedalaştık da geldik. Hükumet bizi görene kadar, yılmayacağız. Kendimizi ocağa kilitledik. Biz dilenci değiliz, biz hakkımızı istiyoruz.” dedi.

Kaynak: Evrensel

İran: Yarisan Kürtleri’nin elinden yemek yemek haram

İran İslam Cumhuriyeti adına resmi fetvalara veren Ayetullah Nasir Mekarim Şirazi, ofisininin resmi internet sitesinde Yaresan Kürtleri‘nin elinden yemek yemenin haram olduğuna dair bir fetva yayınladı.

İran İslam Cumhuriyeti’nin resmi fetva yetkilisi Şirazi, Yaresan ( Ehli Heq ) inancına sahip Kürtleri’nin nezri (hayır) yemeği dağıtımı ile ilgili sorulan bir soruya cevaben bir fetva verdi.ZERnews.net

Kürdistan çıkışlı bir din olan Yaresani inancı eski Kürt dinlerinden Yezdani’liğin bir kolu olarak biliniyor. Prof. Dr. Mehrda R. Izady‘ye  göre Alevilik, Ezidilik ve Yarisini inançları Kürdistançıkışlı Yezdani inancının kollarıdır.

İran İslam Cumhuriyeti adına fetva veren Ayetullah Nasir Mekarim Şirazi “İslam’ın şartlarını yerine getirmedikleri sürece, artık biz onların ellerinden yemek yiyemeyiz” dedi.

İran İslam Cumhuriyeti kurulduğundan beri Yarisani inancına mensup Kürtler milli kültür ve kimliklerinin yanı sıra inançları sebebiyle işkence ve adaletsizlikler yaşamaktadır. ZERnews.net

Kaynak: ZERnews

Yarisani inancı nedir?

Harvard Üniversitesin’de öğretim görevlisi olan Prof. Dr. Mehrdad R. Izady’nin Yarisanilik inancı hakkındaki makalesi önemli bilgiler sunmaktadır. İşte Prof. Izady’nin makalesi: 

Kermaşan bölgesinin en eski inançlarından biri olan Yarsanicilik, Kürtçe Yârsânizm veya Farsça Yaresanizm olarak adlandırılırken, Arapça Ehl-e Haqq olarak biliniyor. ‘’Gerçeğin halkı’’ veya ‘’Gerçek insan’’ anlamına da gelen Yârsânizm’de erkeklerin sakal bırakması zorunlu.

Bu inanca göre sakal en önemli özelliğini taşıyor. Sakalsızlara ise değer verilmiyor. Dinin diğer bir temel özelliği de ‘şeytana’ verilen değer olarak dikkat çekiyor. Bu yanı ile Ezidi inancına benziyor. Zira Yarsanicilik İslam’dan önce ortaya çıkan Ezidiliğin bir akımı olduğu belirtiliyor. 

Bu inanca mensup olanlar daha çok Kermanşah bölgesinde yaşıyor. Aynı inançtan Kerkük civarında yaşayan gruplar da bulunuyor. Kürtler dışında, Azeriler ve Farslar arasında da bu inancı benimseyenler var. Ayrıca Mandali, Bakuba ve Xaneqin’de bu inanca mensup Arap grupların da olduğu belirtiliyor. 

ZERnews.net

Sözkonusu inancın Kermanşah’ta 14. yüzyılın (bazı kaynaklarda 15 veya 16. yüzyıl olarak geçiyor) başlarında Sultan Sahak (veya Sohak) tarafından oluşturulduğu kaydediliyor. Kürt kökenli Sultan Sahak, kuralları ve inançsal törenleri yeniden formüle eden, birleştirici bir unsur. Bu inanç başından beri mistik, gizli ve kapalı bir din olarak gelişti. Bu nedenle doğrulanabilecek az sayıda bulgu var. Yine de bu inanca ilişkin Farsça yazılmış bir edebiyat bulunuyor.

Bazı kaynaklar ise bu inancın 8. yüzyılda (Müzik dehası Kürt) Behlûlê Mahî tarafından kurulan bir mezhep veya din olduğunu belirtiyor. Bu inancın tümüyle şiir ve müzikle aktarıldığı kaydediliyor. 

Yarsaniler kış mevsiminde üç gün oruç tutuyorlar. Aleviler gibi cem yapıyorlar. Cemleri Kürtçe dilinde yapıyorlar, saz çalıyorlar ve ateş üstünde yürüyorlar.

Mensuplarına, Yarsan, Aliullahi, Ali-ilahi (yani Ali’ye tapanlar), Alihak, Ehl-i Hak (“doğrunun insanları”) ve/ya Ehl-i Hak (“Evrensel ruhun insanları”), Nusayri (“Nazarenler”) v.b. denilen Yarsaniler, Kürdistanın güneyinde, İran, Irak’ta yoğunlaşmışlardır. Etkinlik alanları, bazı büyük istisnalar dışında, Kürtçe’nin Gorani (Laki’yi de içerecek biçimde) lehçesinin etkinlik alanı ile benzeşir.
 İnanç günümüzde kabaca, oldukça eşitsiz olan iki ya da üç tarikata bölünebilr. ZERnews.net



1-) Ehl-i Hak giderek daha çok ana Şii islam ile özdeşleştirilmesine rağmen, (kendisi de küçük bir avatar olan ve 1974’te ölen) Nurali İlahi ve babası Nimetullah Ceyhunabadi’nin mistik düzeninin kurallarını izler. Ceyhunbadi ve Nurali sırası ile İlahi Ehl-i Hak inancının dinsel kitapları olarak kullanılan Şahnamey-i Hakikat ve Burhanın yazarıdır.Ehl-i Hak’ın en açık biçimde Şii islam’a yakın duruşu(ya da Şii İsalmın bağımsız bir tarikatı olduğu iddiası) bu iki kitap ve yazarların yaşamları ve görüşlerinincelenmesi ile hemen görülebileceği gibi,Ehl-i Hak’ı komşuları Müslümanların gazabından korumaya yönelik bir çabadan başka bir şey değildir.Nurali’ye göre,daha 1920’li yıllara kadar Müslümanlar Yarsanil mensuplarını linç ediyor ve çarmıha geriyorlardı.


2-) Tayifasanlar ancak yakın bir zamanda Nurali’nin İsalm’a ilişkin pragmatik yaklaşımları ile yaklaşmaya başladılar. Ne var ki, Şii İsalm’a, Ehl-i Hak’a gösterdikleri kadar açık bir ilgi göstermiyorlardı. Nurali, Tayifasanların kendi taraftarları olduklarını ve Ehl-i Hak’tan fazla bir farkları omadıklarını idda eder. Bu iki grup daha çok şehirlerde yoğunlaşmıştır, Yarsani tarikatının en kentlileşmiş olanlarıdırlar ve daha çok modern İran toplumunda yaygındırlar.Ira^’ta ki küçük bir grup da bunları izlemektedir.

3-) Çoğunluğnu köylülerin ve sıradan insanların oluşturduğu gelenekçiler kendilerini Yarsani olarak, bazen de Nusayri ya da Aliullahi olarak adlandırırlar. Müslüman komşularının en şiddetli baskılarına maruz kalan bu tarikat,aynı zamanda eski dinlerine en çok bağlı olan grubu oluşturmaktadırlar. Bunlar Müslümanlık iddiasında bulunmazlar. Bunlar büyük bir çoğunluğu teşkil ettikleri için ,Yarisan isimlendirmesi burada Yezdaniliğin bu kolunu temsil etmek üzere kullanılmaktadır.
Yarisanlar,Yarisan adının Yar-i san “Sultan’ın (yani SULTAN SAHAK)insanları ya da yoldaşları” deyiminden türediğne inanaktadır. Bunun bir halk etimolojisi olduğu ve gerçek anlamının hala keşfedilmediği anlaşılıyor.

 ZERnews.net

Yarisani son derece zengin bir dinsel kozmogoni bilgisine sahiptir.Yarisanilik dünyanın, Evrensel Ruh (hak) Azal’da yani “yokluk-öncesi”nde,bir inci içinde (ve ya inci olarak) bulunduğu dönemde yaratıldığına,kendisi birincil avatarda(Zati Başar) yani Ulu Tanrı’da(khanwandagar)ifade ettiğine ve dünya yaşamını oluşturan yadi evre’den(biyabas)birincisinin başlamasının işaretini verdiğine inanır. Ruhun kendisini daha sonraki dönemlerde kendisi ile birilkte kutsal yediye ulaşmak için beş ikincil avatarda daha (Zati Mihman)cisimleştirdiğine inanır. İşte bu özgün Evresi,Sacnari ya da”Genesis”tir.

 Sultan Sahak ile başlatılan Dördüncü Evre Yahudi şahsiyetleri olan Musa, Davud ve Bünyamin gibi avatarlarla devam ettirilir. Yedinci Evrenin avatar adları Türkçedeki gibi beg kelimesini almıştır.
 Beşinci evrenin avatar adları ise ortaçağda Yezdanilik içinde ortaya çıkan devrimci hareketlerle işaret eder. Bu evrenin ilk avatarı olan Kırmızı Babek ya da Narseholabilir. Bu devrimciler kızıl giysi ve semboller taşırlar, Yoldaş ya da inanan anlamındaki YAR sözcüğü bu evredeki iki avatarın adında eyr alır. Bu iki ad ortaçağda yaygın olarak kullanılan adlardır. Mazyar (Mah yazd yar, Med Meleği’nin yoldaşları anlamında) Hazar Dazizi civarında Babek ve Narseh isyanları ile eşenlemlı olarak başkaldırılan bir Yezdani Devrimcisinin adı buna iyi bir örnektir.(Rekaya 1983)Aynı zamanda ,Bağdat yakınlarında Ayyarlar yani “yoldaşlar”adı altında,alt tabakadan insanların bir tür ocağı ya da derneği ve onun devrimci reformcuları olarak faliyet gösteren bir cemiyet de vardır. ZERnews

Kaynak: ZERnews

CHP’li Yarayıcı: Her gün Kerbela’yı yaşatıyorsunuz !

Suriye’nin Humus bölgesinin Ez-Zara köyünde Türkiye’nin ılımlı muhalif olarak tanımladığı cihadist örgütler tarafından gerçekleştirilen Alevi katliamına CHP Hatay Milletvekili Hilmi Yarayıcı’dan sert tepki geldi.

Yarayıcı, konuyla ilgili TBMM’de basın toplantısı düzenledi. Toplantıya, Hatay Milletvekili Serkan Topal, İstanbul Milletvekili Dursun Çiçek, Balıkesir Milletvekili Mehmet Tüm, Sivas Milletvekili Ali Akyıldız ve Gaziantep Milletvekili Mehmet Gökdağ da katıldı.

Suriye’de “cihatçı çetelerin” masum kanı dökmeye devam ettiğini belirten Yarayıcı, “AKP iktidarının da içinde yer aldığı işbirlikçi yönetimlerin desteğindeki cihatçı çetelerce, Başta Keseb, İştebrak, Maan, Huvla ve Humus İkrime olmak üzere onlarca Alevi yerleşim birimlerinde, binlerce Alevi acımasızca katledilmişlerdir. Bu kirli savaşta katliamlar Alevilerle de sınırlı kalmamış,  Ezidi, Ermeni, Kürt çeşitli milliyetlerden de yüzbinlerce insan acımasızca katledilmiştir” dedi.

SAVAŞIN BİLE AHLAKI VARDIR

Yarayıcı, Ez-Zara köyünde 12 Mayıs’ta en az 115 sivil Alevinin öldürüldüğü katliamı anımsatarak “Köyü basanlar, AKP tarafından  ‘ılımlı muhalifler’ olarak tanımlanan, Nusra Cephesi, Ahrar’uş Şam ve Ehli Sünnet Tugaylarından oluşuyordu” diye konuştu.

“Savaşın bile bir ahlakı vardır. Bu cihatçı katiller bu asgari ahlaktan bile yoksundurlar” diyen Yarayıcı, çetelerin katliamın görüntülerini ‘zafer kazanmış gibi’ sosyal medya üzerinden servis ettiklerine dikkat çekti.

“ATEŞKESİ FIRSAT BİLDİLER”

CHP’yi Yarayıcı, katliamı gerçekleştirenler kadar onlara destek veren Katar, Suudi Arabistan ve AKP iktidarının da suçlu olduğunu belirterek “Yıllardır bu katil sürülerini dünyaya ılımlı muhalif diye yutturmaya çalışıyorlar. Sağlanan ateşkesi bile bu cihatçı katilleri silahlarla donatma fırsatına çevirdiler” dedi.

Sınır boylarında her gün onlarca tırın, insani yardım adı altında El Nusra denetiminde bulunan kamplara malzeme taşıdığına bizzat tanık olduğunu aktaran Yarayıcı, Suriye’deki katillerin AKP iktidarının himayesinde, Türkiye’yi bir savaş üssü gibi kullandığını söyledi.

“HERGÜN KERBELA’YI YAŞATIYORSUNUZ”

AKP iktidarına seslenen Yarayıcı şöyle dedi:

“Ülkemizi ve bu coğrafyayı kan gölüne çevirdiniz. Hayalperest dış politikalarınız uğruna, ülkemizi de coğrafyamızı da kana buluyorsunuz. Katledilen yüzbinlerce insanın kanı ellerinizde, vebali omuzlarınızdadır.

Beslediğiniz caniler her gün masum sivilleri katlediyor. En yakın müttefikiniz ve İsrail’in finansörü gerici Suudi rejimiyle el ele vermiş Müslüman kanı döktürüyorsunuz. Üzerinden yaklaşık bir hafta geçmesine rağmen katliam hakkında tek bir laf etmediniz. Bölge halklarına her gün Kerbela’yı yaşatmaya devam ediyorsunuz.

Muaviye’nin, Yavuz’un zulmü de, Maraş, Çorum, Sivas katliamları da, bugünde cihatçı katilleriniz de Alevi’leri susturamamıştır, sizde susturamayacaksınız.

Artık yeter!

“ÇETELERİNİZ KAZANAMAYACAK”

Görmüyor musunuz desteklediğiniz barbar cihatçı çeteleriniz kazanamıyor, kazanamayacaklar da.

Barbar dostlarınızın vahşetleri karşısında, Suriye halkları bugün daha da kenetleniyor. Halklar kenetlendikçe, bu katilleriniz gün gün mevzilerini kaybediyor. Ve bugün artık birbirlerine girmiş durumdalar.

Bir an önce bu kirli politikalarınıza son verin. Unutmayın; katillerden kahraman yaratamazsınız.”

Sizin evladınız size, parça parça verildi mi hiç?

Bundan tam 43 yıl önceydi… İşkenceyle öldürülüp babasına parça parça verilmişti İbrahim Kaypakkaya. Babası Ali Kaypakkaya onu görme umuduyla gitmiş Diyarbakır’a ancak oğlunun parçalanmış bedenini verdiler. “…Ordan bi hamal tuttum, o adam öylece baktı. Ondan sonra ‘Ne bu’ dedi. ‘Öğrenciydi’ dedim. ‘Burada işkencede öldürdüler, Çorum’a götürecem’ dedim. Diyarbakırlı hamal ağlamaya başladı, ‘Ben almayayım o 5 lirayı, helal olsun’ dedi. Ağladı, yürüdü gitti.” Emrah Cilasun’nun ‘Kırmızı Gül Buz İçinde’ belgeselinde oğlunu alışını böyle anlatıyordu.

Belgesele ne zaman baksam ve bu hikâyeleri dinlesem eski bir yaranın içimde dolaştığını hissederim. 80 kuşağı olarak elbette İbrahim Kaypakkaya’yı tanıma/görme şansına nail olamadık ama onun adı bizim evin içinde de sık sık dillendirilirdi. Mahirler, Denizler, İbolar üçgeninde her solcu ailenin çocuğu gibi dolaştım. Tüm bunların bedelini belki de 20’li yaşlarda ayağımın ucuna iliştirilen krem rengi bir torbada en sevdiğinin parçalanmış eşyalarını almak oldu… Ali Kaypakkaya oğlunu nasıl aldığını anlattığında, ben de hep Ankara Adalet Sarayı’nda ayaklarımın ucuna iliştirilen krem rengi torbayı anımsayıp acısını iliklerime kadar hissettim.

Ne zaman 18 Mayıs gelse aynı hikayenin ve acının içinde dolaştığımı biliyorum.  İbrahim Kaypakya’nın üzerine ne kadar perde çekilse de Ser Verip Sır vermeyen o yiğidi hepimiz çok sevdik…

Nihat Behram’la bir sohbetimizde şöyle demiştşi, “Sistem İbo’ya diş bilemesin de ne yapsın? “  Nihat Behram ‘Ser verip Sır Vermeyen Bir Yiğit’ kitabında anlatıyordu Kaypakkaya’yı… Henüz kimsenin konuşmadığı bir dönemde yayımlandığında yer yerinde oynamış, dava üstüne davalar açılmıştı. Yoldaşı, yol arkadaşıydı. Kitabının son sayfasında İbrahim Kaypakkaya’nın keman çalarken bir fotoğrafı var. Behram o fotoğrafı o kadar iyi özetliyordu ki: “Kitapta anlatılan her şeyin bir özeti gibidir. Onca acının, kahrın, umudun, sevincin, zalimliğin, masumluğun harmanlandığı bir öykünün özeti gibi. İbo odur. İncecik bir sesi arayan kişi. İnsani olanı. Bir ayağı zindanda bir ayağı dağda olması da bundandır.”

Bu yıl Kaypakkaya’nın işkencede öldürülüşünün 43. yılı. Bunca uzun sürece karşın o hâlâ tabu ve ona ilişkin her şey her an baskı ve yasaklara hedef olabiliyor.

Üstü örtülmek istenen bir dönem bugün çatlaklardan sızmaya başladı. Yine de yerini bulduğu söylenemez.

Yoldaşı, yol arakdaşı Muzaffer Oruçoğlu  da Kaypakkaya için O, yoklar hanesinde biriydi diyor.   Muzaffer Oruçoğlu, Kaypakka’nın yol arkadaşı, dava arkadaşı acılı tatlı anılarını paylaştığı bir dönemin omuzdaşıydı. Onu en iyi tanıyan, ruhunu, içini, gülümsemesini en iyi tarif edendi. Oruçoğlu’nun ‘Tohum’u Kaypakkay’yıa anlattığı bir eseriydi. Can yoldaşının aradan 43 yıl geçmesine rağmen hâlâ Türkiye’nin yüzleşemediği bir gerçek olması belli ki canını yakıyordu. Türkiye’ye uzaktan bakıyor olsa da dağlarını, taşlarını dolaştığı bu ülkenin omuzdaşının katliyle yüzleşmemesini ve hâlâ adı anıldığında ‘övdüler’ diyerek dava açılması da kendi içinde kıyımlara neden oluyordu…

Muzaffer Oruçoğlu’na göre Kaypakkaya’yı sadece devlet yok saymıyordu. Türkiye solunun ezici çoğunluğu tarafında da yok sayıldığını söylüyordu…

İbrahim Kaypakkaya’nın üzerinden tam 43 yıl geçti…  Oruçoğlu okul dönemini şöyle özetliyordu:  Çapa Yüksek Öğretmen Okulu döneminde (1966-1969) aşık olmadı. Kitaplar, dergiler, tartışmalar ve mücadele pratiği, zamanının tümünü emip aldı. Gülmeyi, fıkra dinlemeyi, türkü söylemeyi ve oynamayı seven bir insandı. Balıkesir Bengisini çok sever ve çok güzel de oynardı. Ruhi Su’nun hayranıydı. ‘Zahit Bizi Tan Eyleme’ ile ‘Kalktı Göç Eyledi Avşar İlleri’ en sevdiği türküler arasındaydı. Zengin, renkli, şaşırtıcı ve zaman zaman da çocuksu bir iç dünyası vardı İbrahim’in.

Muzaffer Oruçoğlu yaptığımız bir söyleşi de O’nunla ilgili anılarını şöyle anlatıyor:

Siverek’e geldiğinde dedim, “İki köy sahibi bir Hanım Ağa ile anlaştım, bir ay onun köyünde barındım” dedi, “nasıl bir anlaşma yaptın?” “Bu kadın, 12 köy sahibi olan Halit Gülpınar’ın kız kardeşiydi” dedim. “Kardeşi Halit’le arası iyi değildi. Arandığımı, devrimci olduğumu söyledim. Bana, “köyümde ağalara karşı propaganda yapmazsan, yarıcıları bana karşı kışkırtmazsan, yani bir evde susar oturursan, istediğin kadar kalabilirsin” dedi, ben de kabul ettim ve Hanım Ağa’nın köyünde bir ay kaldım.” “Hiçbir şey yapmadın mı?” diye sordu İbrahim. “Hayır” dedim, “yan gelip yattım.” “Peki, bu Hanım Ağa, senin barınmana neden yardım etti?” diye yeniden sordu. “Mustafa Kemal, bunların babalarını, Şeyh Sait İsyanına katıldı diye, Şeyh Sait’le birlikte, Diyarbakır’da astırmış” dedim. Düşündü ve gülümsedi. “Yanlış bir anlaşma yapmışsın” dedi. “O Hanım Ağa’ya, ‘tamam, ben köyde kaldığım müddetçe, yarıcılara toprak sorununu anlatmayacağım, ama geçmişteki Kürt İsyanlarını ve Kürtlerin milli haklarını anlatacağım’ deseydin, kadın bu noktada seninle anlaşabilirdi. Sen de Kürt halkına anlatmamız gereken temel sorunlardan birisini, programımızın önemli bir parçasını anlatmış olurdun; bir ayın boşa geçmezdi.” “Boşa geçmedi” dedim. “Hem ev, hem de ahır olarak kullanılan izbede, inek ve buzağıyla bol bol bakıştım, onların davranış biçimlerini, yaşamlarını öğrendim.” Biraz düşündü, sonra yeniden gülümsedi. “Doğru, boşa geçmemiş” dedi.

Bir gerillanın düşüdür aşkı da omuz omuza yaşamak

Kaypakkaya iç dünyasını gizlemeyen bir insandı. Açıklıktan yanaydı. Kadın-erkek ayrımı yapmadan, herkesin gerillalaşmasından yanaydı. Bana, iki kadının dağa çıkmak istediğini, şu anda Dersim’in buna hazır olduğunu söylediğinde, silahsız olduğumuz gerekçesiyle kabul etmedim. Bunlardan bir tanesi Kaypakkaya’ya ilgi duyuyordu. Ben arıyordum ama sevgili bulamıyordum. Bakışlarımı, kızların bakışlarından kaçırma gibi bir ilkelliği de henüz üzerimden atmış değildim. Ama barındığım her mağarada, yaktığım her ateşin kıyısında, bir sevgili hayali hep var olmuştur. Zaten her komünist gerillanın ruhunda da, sevgilisini dağa çıkarmama değil, tam aksine, dağa çıkarma ve özgürlüğü onunla birlikte, omuz omuza soluma aşkı vardır.

 

 

Gönül kalsın yol kalmasın.!

İSMAİL SAÇLI

Hem Alevi olunur Hem siyasetçi hiç bir sorun yok. Sorun siyaset icabı Alevi ve Sünni olunmaz.

Sosyal Demokrat bir siyasetçinin ana ilkesi Laiklik olmalıdır. Laik olmak demek tüm inançların mezheplerin ritüelini yerine getirmek değildir.

Siyasetteki bulunduğun makamın hizmet açısından tüm yurttaşlara Din Dil Irk Mezhep ayrımı yapmadan Eşit Hizmet yaparsınız. Bunu halk takdir eder yada etmez.

İnanç kimliğinizden dolayı size ALEVİ ya da Kızılbaş diyorlar oy vermezler diye Camii ye gidersen bunun adı siyasette Takiye olur.

Camilerin cemevlerinin kilisenin temizlik vs hizmetlerini yapmak bir görevdir.

Sn. Ali kılıç Maltepe belediye Başkanı bugünkü röportajında ALEVİ’yim Siyasetçiyim ama cumaya da giderim diye bir söylemi olmuş. BU Söylem bireysel olarak kendisini bağlar Aleviler cumaya gider ya da gitse de sorun olmaz gibi bir yorum Asimilasyonun bir Adımını teşkil eder.

Sn. Başkan yıllarca Avrupa’da ALEVİ İnanç Hak mücadelesi verdiniz Federasyon Başkanlığı yaptınız Bu açıklamanız bir Belediye Başkanının siyası manevrası olabilir ama Bir ALEVİNİN olmamalıdır.

Her inanca Eşitseniz Camide Namaz kılmakla ceme evine uğramakla olmaz.

Hizmet Makamındasınız RAMAZAN Ayında Maltepe belediyesi Bütçesinden ne kadar ayırdınız.

MUHARREM Ayı orucunda ne kadar ayırdınız Harcamalar eşitmi acaba ?

Alevi inancında bir Belediye Başkanımız olarak GULSUYU CEMEVİ Hala yapımı tamamlanmadı. Alevi seçmenlerin oylarının hiç bir değeri yok mu Acaba. Yazınızı okuyunca bunları paylaşmak istedim.

ALEVİ SİYAETCİ VE SANATCILAR İLE DE YAZMIŞTIM.
ALEVİNİN İBADET YERİ CEMEVİDİR.
ALEVİNİN ORUCU HIZIR VE MUHHARREMDİR.
CENAZESİ DE CEM EVİNDEN KALKMALIDIR.
BUNUN DIŞINDA YAPILANLAR ÖZÜNE UYGUN DEĞİLDİR.

18 05 2016

İbrahim Kaypakkaya’yı 18 Mayıs’ı anmak yetmez!

MEHMET ÖZCAN

İbrahim Kaypakkaya’yı anmak için, önce devrimci bir önder olarak düşüncelerini mücadelesini ve neyi savunduğunu anlamak, öğrenmek gerekir.

Onun savundukları ile sosyalist-devrimci mücadeleyi daha ileriye taşımak için, günün koşullarına göre Marksizm’i-Lenizm’i teorik olarak anlamak bilimsel sosyalizmle bütünleştirmek olmalıdır.

İbrahim yoldaşı anlamak ve anmak için, T.İ.K.K.O’lu veya TKP.ML’İ olmak gerekmez.

Komünist devrimci harekete ime kazandıran Ulusal soruna ve Kemalizme O, dönemde en iyi açıklamasıyla bir dönüm noktası koyan ve o doğrultudaki, mücadelesini geliştirmeye çalışan, 1973’de Diyarbakır işkencehanelerinde ser verip sır vermeyen Komünist önder olarak anılmalıdır.

Burda her birey, Marksist, sosyalist hareketler İbrahim Kaypakaya’nın vermiş olduğu mücadeleye saygı temeli ile anlamak da bir görev olmalıdır.

Devrimci Komünistleri ayrı ayrı görmek, Marksistlik değil. Tam tersine fraksiyonculuktur.

Yani sadece bir hareketin tabusu yapmak veya öyle alıgılamak kadar yanlış bir görüş olamaz.

Denizler, T.H.K.O’yu kurmuş olabilir, Mahirler, T.H.K.P Cephesini kurmuş olabilirler, İbolar T.İ.K.K.O’yu kurmuş olabilirler.

Ama onlar Türk ve Kürt halklarının birer Komünist neferleri olarak yola çıkarken, fraksiyoncu anlayışla yola çıkmadılar.

Amaçları sadece ve sadece Türk ve Kürt emekçi ve ezilen sömürülen sınıfları kapitalizme karşı örgütleyerek sosyalizme giden yolda onların sesi ve mücadelesi olmaya çalıştılar.

Bu maratonun en hızlı koşan devrimci önderleri olarak kısa yaşamlarına çok şeyler sığdırdılar. Türk ve Kürt emekçi sınıfların mücadeleleri ile gönlünde taht kurarak ölümsüzleştiler.

Bunlar ölümsüz Komünist devrimcileri olup; 68 kuşağı olarak Kürt ve Türk devrimci hareketine ime kazandırarak, Komünist devrimci hareketinde bir dönüm noktası olarak kilometre taşı olmuşlardır.

68 kuşağı Komünist devrimcileri olarak o, günkü koşullarıda tıpkı devrimci hareketin durumu tıpki; bugün olduğu gibi, Marksizme-Leninzme sapık idelojiler ile saldıran savrulan döneklerle doluydu.

Denizler, Mahirler, İbolar onlara karşı cevap olurken oportünizme, reformizme, kapitalizme-emperyalizme karşı mücadele bayraklarını yükselterek, 12 Mart faşist diktatörlüğüne karşı, Komünistlerin devrimcilerin nasıl mücadele edeceklerini bizlere öğreti olarak sundular.

Militer cumhuriyetin kuruluşundan O, güne kadar Türk militer devleti hep Komünizm korkusu ve hobisi ile yatıp kalkarken, ABD emperyalizmine bağlılığını ispat etmek için, Orta-doğu da Jandarması ve bekçisi olacağına and içmişti.

Böylece emperyalizm para muslukları açılıyor ve karşılığında sosyalist sisteme karşı Orta-doğu da ABD emperyalizmin tetikçisi olarak askeri eylemlere katılarak tetikçilik görevini cinayetler, katliamlarla, suikastlarla yerine getiryordu.

İşte tam bu sırada Denizlerin, Mahirlerin, İboların kurdukları devrimci gerilla örgütleri savaş ve mücadele kararları ile Kapitalizme-emperyalizme ve yerli işbirlikçilerine karşı eylem başlatmaları Türk militer devletini şaşkına çevirmişti. Militer devletin ordusu, polisi, askeri güvenlik güçlerini seferberlik ilan ederek savaş başlamış oldu.

Denizler yakalanarak askeri mahkemelerde yargılanarak idama mahkum oldular. Ardından Mahirler; Denizleri idamdan kurtarmak için, fraksinyoncu anlayışlarla hareket değil tam tersine yoldaşca hareket ederek! Bu gün kü, fraksiyoncu anlayışları mahkum edecek, yerle bir edecek bu kısa örnektir. Bu yoldaşlık anlayışını anlayıp öğrenmek gerekir.

Denizleri kurtarmak amacıyla, eylem hazırlığı yaparken Kızıldere’de THKO ve THKP Cephesi devrimci, komünistleri son mermilerine kadar yoldaşca omuz omuza militer faşist devlet güçlerine karşı savaşarak ölümsüzleştiler.

Bize en çok anlamamız gereken bir mücadeleyi miras olarak bırakmışlardır. Komünistler devrimciler ayrı örgütlerde de olsalar kapitalizme-emperyalizme faşizme karşı mücadele de omuz omuza yoldaşca savaşmasını mücadele etmesini beyinlere kazımasını bilmelidirler.

İbrahim yoldaş da militer faşist devletin işkencehanelerinde devrimci-komünistlerin polise karşı nasıl direneceklerini göstererek 18 Mayıs 1973’de Diyarbakır işkence tezgahlarında ser verip sır vermeyerek ölümsüzlüğe geçerken, polise karşı direnmesini devrimci-komünistlere öğreterek ölümsüz devrimci önder olmuştur.

Sadece onları anmak yetmez anlamak ve öğrenmek gerekir. 43 yıl önce işkence tezgahlarında kayb ettiğimiz İbrahim Kaypakaya’yı TİKKO veya TKP.ML’i olmak gerekmiyor. İnsan birey soyalist devrimci olmak yeterlidir.

Kürt halkının mücadelesi uğruna kendi adıyan; Kürdistan dağlarında halen onurları ile militer faşist devlete karşı Kürt özgürlük hareketinin 32 yıldır süren Türk militer devletine karşı savaşan gerillarıda saygıyla selamlıyorum. Ölen gerillalarıda anıları önünde saygıyla anıyorum.

Kobani’de, Rojova’da, İŞİD’e Türk Militer faşist devletine karşı savaşarak hayatlarını kayb eden savaşcıları saygıyla anıyorum!

Cizire’de, Sur’da İdil’de, Silopi’de, Nusaybin’de, Yüksek Ova’da, Hakkari’de, Çukurca’da Türk militer faşist devletine karşı savaşarak, direnişte hayatın kayb eden militan savaşcıları saygıyla anıyorum!

Bu temelde Denizler, Mahirler, İbolar, Mazlumlar, Kemal pirler şahsında tüm devrimci mücadele içerisinde kayb ettiğimiz tüm devrimci yoldaşlarımı da saygıyla anıyorum.
Anıları mücadelemizde yaşayacaktır!

17.05.2016

Ser verip sır vermeyen yiğit!

İbrahim Kaypakkaya, bütün bir insanlığın komünizme doğru bilinçli yürüyüşünün, yüz küsur yıllık birinci evresine aittir. Yapıtları irdelendiğinde, o yaşlarda bir devrimciye göre, sahip olduğu bilgi birikimi ve analiz yeteneği dikkat çekiyor.

DERVİŞ CEMAL

Türkiye devrimci hareketinin önder kadrolarından İbrahim Kaypakkaya bundan 43 yıl önce 18 Mayıs 1972 tarihinde Diyarbakır’da işkenceyle katledildi. “Ser verip sır vermeyen” Kaypakkaya’nın bilinmeyen yazılarını “Fırtınalı Yıllarda İbrahim Kaypakkaya” adıyla kitaplaştıran yazar Emrah Cilasun ile Kaypakkaya’yı konuştuk. Tekin Yayınevi’nden çıkan kitap Kaypakkaya’nın yazıları ve mücadelesine yer veriliyor.

Kaypakkaya’nın bilinmeyen yazılarını uzun yılları kapsayan titiz bir çalışmayla derlediniz. Kaypakkaya’yı özgün kılan nedir?

Ünlü sözdür: “Marksizm karşıtlarıyla mücadele içinde gelişir.” Kaypakkaya’nın özgünlüğünü anlamak için ilkin, karşıtlarının ona karşı –fikri mücadele vermek yerine- ne gibi manevralara giriştiklerine bir bakalım. Mesela bir Doğu Perinçek’i ya da Halil Berktay’ı ele alalım. Kitapta, Kaypakkaya’nın biyografisinde yorum yapmadan örneklerini vermeye çalıştım: Perinçek, Kaypakkaya’yı tasfiye etmek için türlü manevralara baş vururken, ondan ilham alan Berktay daha da ileri gidip, örgüt içerisinde Kaypakkaya’nın öldürülmesini talep edebilmiştir. Bunlar aslında keskinleşmiş bir çelişkinin sadece tezahürleridir. İyi ama bu çelişkiler nedir ve nasıl keskinleşmiştir? Burası irdelenirse Kaypakkaya’nın gerçek özgünlüğü sanırım o zaman anlaşılır.

Bakın eğri oturup doğru konuşalım. 1966’da Çin’de, Büyük Proleter Kültür Devrimi başladığında, dünya çapında ona destek veren milyonlarca insan vardı. Fakat bu destekçiler her devrimde olduğu gibi, aslında bir bütün değillerdi. Kültür Devrimi’ni desteklemelerinin çeşitli nedenleri vardı. Sadece çok küçük bir azınlık, kapitalizmden komünizme doğru bir geçiş aşaması olan sosyalizmde, antagonist sınıf çelişkilerinin var olduğunu, bunların devam ettiğini, bu çelişkilerin –Stalin’in iddia ettiği gibi- emperyalizm tarafından, dışarıdan değil, bizat sosyalizmin kendi içinden kaynaklandığını; dolayısıyla, yeni türemekte olan sömürücü bir sınıfın, komünist partisinin göbeğinde konakladığını; doğru bir önderlik altında, kitlelerle birlikte bu duruma müdahale edilmediği taktirde, SSCB’de olduğu gibi kapitalizme geriye dönüşün (1956’da) kaçınılmaz olduğunu idrak ediyordu. İbrahim Kaypakkaya, Kültür Devrimi’ni doğru kavrayan bu azınlığa mensuptu. Onun bütün teorik önermelerinin kaynağı Kültür Devrimi’di. Oradan ilham alıyordu. Peki ya Perinçek ve Berktay?

Dünyanın başka yerlerinde olduğu gibi Türkiye’de, Mao’ya ve Kültür Devrimi’ne, 1970’lerin başında devrimci milliyetçi reflekslerle, pragmatistçe sarılanlar vardı. Mesela Proleter Devrimci Aydınlık (PDA) dergisi (ya da bu derginin ardındaki kısa adı TİİKP olan Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi) Türkiye’de bu pragmatizmin başını çekiyordu. PDA, ilk başta SSCB ile Çin arasında epey bir gelgit yaşadıktan sonra, tercihini Çin’den yana yapmıştı. Bakın İbrahim Kaypakkaya bu pragmatist tercihin tarihi serüvenini şöyle anlatıyor: ″Uluslararası planda, dünya komünist hareketiyle modern revizyonistler arasında ortacı bir tutum benimsendi. Sovyetler Birliği’nde ve Doğu Avrupa ülkelerinde burjuvazinin iktidarı tekrar ele geçirdiği, proletarya diktatörlüğünün burjuva diktatörlüğüne dönüştüğü reddediliyordu. Hele Sovyetler Birliği’nde modern revizyonizmin sosyal-emperyalizme dönüştüğü kesinlikle reddediliyordu. Büyük Proleter Kültür Devrimi’nin tecrübeleri reddediliyordu. Hem sosyalizmle, hem de başını Sovyet revizyonist kliğinin çektiği modern revizyonizmle dost geçinme yolu tutuluyordu. SBKP’nin ve diğer revizyonist partilerin ufak-tefek (!) hatalar işlediği kabul ediliyordu. (Kendilerinin işlediği cinsten!…) Sonradan TİİKP olarak adlandırılan burjuva klulübü bu şartlarda, bu ideolojik temel üzerinde doğdu. Bir yandan başlıca konularda modern revizyonist çizgiyi sürdüren PDA kliği, daha sonra Mao Zedung Düşüncesi’ne el attı. Bu nasıl mümkün oldu? Elbette Mao Zedung Düşüncesi’nin özünü bir kenara bırakarak…

Kaypakkaya’nın bu saptamasının ardından Perinçeklere ve Berktaylara ne oldu? Nasıl bir seyir izlediler? Evrilip bugün nereye geldiler? 60’larda Marksizmi dilinden düşürmeyen Perinçek, göğsünü gere gere 12 Eylül mahkemelerinde ABD ve NATO’nun yanında durduğunu itiraf etti. Bugün milliyetçilik ve şovenizmde MHP’ye bile rahmet okutmakla kalmadı, kanlı bıçaklı olduğunu iddia ettiği sarayla aynı kavşakta buluştu. Açıktan sarayın yanında yerini aldı. Peki ya 1970’de Mao’ya övgüler düzen Halil Berktay? İşte görüyoruz. Bugün saray sofrasının sadece müdavimi olmakla kalmıyor, aynı zamanda danışman olmak içinde adeta çırpınıp, duruyor.

Velhasıl –bahsi geçen ikili örneğinde olduğu gibi- tüm bu tarihsel arka planı göz önünde bulundurursanız, Kaypakkaya’nın özgünlüğünü sadece anlamakla kalmaz hatta taktir bile etmiş olursunuz.

Kaypakkaya deyince iki tespiti tahlili ön plana çıkıyor: Kemalizm eleştirisi ve ulusal mücadeleye bakışı. Kemalizm eleştirisini ve ulusal soruna bakışını bugünün Türkiye’si ele alındığında nasıl okumak gerekiyor?

Biraz evvel yukarıda, Kaypakkaya’nın teorik önermelerinin ilham kaynağının Kültür Devrimi olduğunu söyledim. Bu hakikaten böyledir. Bakın Kültür Devrimi, o tarihi ana kadar Uluslararası Komünist Hareket’in geçmişinden gelen kimi hatalara –maalesef tümüne değil- neşter vurmuştu. Mesela Kültür Devrimi, 3. Enternasyonal’in (Komintern), Sovyetler Birliği’nin çıkarlarıyla dünya devriminin çıkarlarını bir ve aynı gören, çelişkisiz var sayan hatalı çizgisini (gerçi Çinli devrimcilerde daha sonra bu hatayı tekrar ettiler) sorgulamanın kapısını aralamıştı. Kaypakkaya bu kapıdan içeri adımını attı ve gerisi çorap söküğü gibi geldi. Lenin ve Stalin’e halel getirmeksizin, 1920’lerde SSCB’nin, Mustafa Kemal ve Ankara hükümetine destek vermesinin meşru ama bunun Türkiye’inin komünistlerine empoze edilmesinin ise doğru olmadığını çok net bir şekilde ortaya koydu. Türk ticaret burjuvazisinin Ermeni soykırımı esnasında, Ermeni burjuvazisinin sermayesine el koyarak palazlandığını; bu burjuvazinin, Kürt feodal ağalarıyla ittifak yaparak cumhuriyet rejimini kurduğunu; rejimin, komünistleri amasız takip ettiğini; çeşitli milliyetlerden emekçilere kan kusturduğunu; Kürt ulusu ve tüm azınlık milliyetler üzerinde muazzam bir asimilasyon, milli baskı ve şovenizm estirdiğini verileriyle birlikte kanıtladı. Tüm bunlar sadece Komintern üyesi olan ve Türk şovenizminin etkisinde kalan TKP’den değil aynı zamanda Komintern’den de nitel bir kopuştu. Kaypakkaya aynı kopuşu bahsettiğiniz ulusal sorun bahsinde de yaptı. Sağır Sultan’ın bile duyduğu Kürt ulusunun varlığını kabul etmekle kalmadı, aynı zamanda onun kendi kaderini tayin hakkından bahsettiği gibi, ulusal sorunun komünist bir devrimle doğru çözümüne işaret etti. Bu meselenin “nasıl okumak gerekiyor” sorunuzla doğrudan alakası var.

Zira Kaypakkaya her konuda olduğu gibi, Kemalizm ve ulusal sorunda da bağımısz, komünizmin kendi çizgisini temsil etmekte ısrarcıydı. Kaypakkaya, öyle “ben bunu destekliyorum çünkü komünizme tabii kılacağım” deyip, desteklediği şeyin tabiatına geçme yanlısı değildi. Mesela TKP’nin Kemalizmi destekleyip, rejimi komünizme tabii kılma saçmalığına nasıl karşı geliyorduysa, ayı zamanda o yıllarda Perinçek’in Türk şovenizmi ile Kürt milliyetçiliği arasındaki beynamaz çizgisini de eleştiriyordu. Mesela şu sözleri ona istinadendir:

“… Milliyeti ne olursa olsun, bilinçli Türkiye proletaryası, çeşitli milliyetlere mensup burjuvazi ve toprak ağalarının kendi üstünlükleri ve imtiyazları için yürüttükleri mücadelede tamamen tarafsız kalacaktır. Bilinçli Türkiye proletaryası, Kürt milli hareketi içindeki Kürt milliyetçiliğini güçlendirmeye yönelen eğilime asla destek olmayacaktır; burjuva milliyetçiliğine asla yardım etmeyecektir; Kürt burjuvalarının ve toprak ağalarının kendi üstünlükleri ve imtiyazları için giriştikleri mücadeleyi kesinlikle desteklemeyecektir; yani, Kürt milli hareketi içindeki genel demokratik muhtevayı desteklemekle yetinecek,onun ötesine geçmeyecektir.”

Kaypakkaya’nın devrimci mücadele ile tanışmasından öldürülmesine kadar uzanan hızlı yaşam serüvenini tarih cetvelinde nereye oturtmak gerekiyor?

İbrahim Kaypakkaya, bütün bir insanlığın komünizme doğru bilinçli yürüyüşünün, yüs küsur yıllık birinci evrensine aittir. (Bu evre 1871’de Paris Komünü ile başlamış, 39 sene Sovyetler Birliği’nde, 27 sene de kızıl Çin’de esas olarak başarılarıyla ve tali planda da küçümsenmeyecek hatalarıyla 1976’da kapanmıştır.) Kaypakkaya’nın kendi ekolünü kurmasıyla öldürülmesi arasındaki süre toplam 11 aydır. Fakat geride bıraktığı teorik miras derinlemesine irdelendiğinde, demin bahsettiğim, komünizmin bütün bir yüz küsur yıllık tecrübesini (doğruları ve yanlışlarıyla) içinde barındırdığı görülecektir.

Nasıl mı? Günümüzle ilintili bir örnek vereyim. Gazeteniz BirGün’ün vaktiyle attığı “Yiğin Birbirinizi” manşeti çok eleştiri almıştı. Halbuki bu manşet son derece doğruydu ve solun geçmişi hatırlanacak olunursa çok istisna bir manşetti. Bugün sol cenahta, genel bir düzlemde arzu edilen nedir? Mümkün olabildiğince saraya karşı geniş bir cephenin oluşturulmasıdır. Hatırlayalım, Türkiye’de solun tarihi bir baş düşmana karşı, diğer ehveni şer olanlarla ittifak yapma arayışlarıyla geçmiştir ve hep hüsranla sonuçlanmıştır. Vahdettin’e karşı Mustafa Kemal, İnönü’ye karşı Bayar/Menderes, Menderes’e karşı ordu, Demirel’e karşı Ecevit, Evren’e karşı Özal vb. Bu ittifak arayışı teorik olarak kime dayanır? Esas itibariyle Dimitroff’a, onun meşhur, “en gerici, en şoven olmayan burjuvaziyle ittifak” önerisine. Sınıf uzlaşmacılığına kapıyı aralayan bu önerinin sonu fecaat olmuştur. 2. Dünya Savaşı esnasında ve sonunda, komünist partileri, ülkelerinin faşist olmayan burjuvalarıyla sınıf uzlaşmasına varmışlardır.

Gerçi İbrahim Kaypakkaya da Dimitroff’un bu alıntısına kitabında yer verir ama bilimsel açıdan dertli olduğu her halinden bellidir. Zira Dimitroff’da göremeyeceğiniz şu satırlara Kaypakkaya’da rastlarsınız: “Bir komünist hareket için elbette iki gerici klikten birini tercih etmek söz konusu olamaz. Komünist hareket, ikisini de düşman olarak görür; ikisini de devirmek için mücadele eder; ama bunlar arasındaki mücadeleye de gözlerini yummaz; bu boğuşmadan kendi hesabına azami derecede fayda sağlamak için bunların birbirine göre durumunu iyi tespit eder, en gerici olanını tecrit eder, ilk ve en şiddetli saldırılarını ona yöneltir, bu arada diğer gerici kliğin mahiyetini teşhir etmekten, onunla kendi arasındaki düşmanlık çizgisini sıkı sıkıya muhafaza etmekten de geri kalmaz. Bilir ki, hakim sınıflar arasındaki bu boğuşma her an halka karşı bir birleşmeye dönüşebileceği gibi, en gerici olan kliğin yerini, yarın diğeri de alabilir.”

Kaypakkaya’nın Denizlerle, Mahirlerle kıyaslandığında daha az görünür olmasının nedeni nedir?

Bu dünyadan başkasının mümkün olmadığı, komünizmin bittiğinin vaaz edildiği bir dünyada Kaypakkaya’nın daha az görünmesine şaşmamak gerekir. Fakat ilginçtir. Bambaşka bir konuyla ilintili olarak, geçenlerde bir yerlerde şöyle bir şey duymuştum: “Neden bugün Lenin değil de Rosa Luxemburg daha çok öne çıkartılır?” Cevap: “Luxemburg, proletarya diktatörlüğüne karşıdır. Sosyalizmde komünist partisinin önderliğine karşıdır.” Tüm dünyadaki devrimciler açısından, Luxemburg ve onun can yoldaşı Liebknecht hakikaten Lenin’in değimiyle dağ kartallarıydılar. Ama bu gerçek bence, Luxemburg’un, proletarya diktatörlüğü ve komünist partisinin öncülüğüne ilişkin söylediği yanlışları ortadan kaldırmıyor. Gezmiş ve Çayan, kelimenin tam anlamıyla dağ kartallarıydılar.

Yazılara bakıldığında da, o yaşta bir devrimciye göre dikkatlerden kaçmayan bir bilgi birikiminin, analiz yeteneğinin olduğu görülecektir. 20’li yaşlardaki bir devrimcinin Türkiye okuması, Kürecik, Çorum vs detaylı analizleri.

Karl Popper’in iddiasının tersine komünizm bir “ahlak” değil, bütün bilim dallarını kucaklayan, onlardan beslenen bir bilimdir. İbrahim Kaypakkaya da bir mesih ya da bir ikona değildi. Kaypakkaya, modern matematik ve fizikte son derece başarılıydı. Muazzam bir soyutlama yeteneğine sahipti. 1967-1972 arasında Türkçeye çevrilmiş ne kadar Marksist eser varsa bunların çoğunu okumuştu. Marksist bilimi, diğer bilimlerden elde ettiği bilgiyle harmanlamıştı. Marksist metod ve yaklaşım tarzıyla bahsettiğiniz saha araştırmalarını yapmıştı. Bu araştırmalarda kendi teorik önermesinin sosyal tabanını aramakta olduğu çok bariz. Ama bunun da ötesinde, o araştırmaların en önemli yanı, kendi önermelerinin, aradığı sosyal tabanla temas ettiği taktikrde sonuçlarının neler olduğunu tespit edebilmiş olmasıydı. Yani? Somut konuşacak olursak. Sadece araştırma yaptığı alanlarda devrimi sırtlayacak en yoksul köylüleri bulmakla kalmıyor, aynı zamanda bu köylülerin devrimci fikirlerle buluştuğu taktirde ne gibi tepkiler verdiklerini de araştırmasına dahil ediyordu.

Kaypakkaya’ya dair sizi en çok şaşırtan yazı olay vs neydi?

Kaypakkaya’nın vizyonunu anlamak açısından iki örnek vereyim. Birinci örnek, PDA’dan ayrılmadan kısa bir süre evveline aittir. Malatya yöresinden bir yoldaşını, Hakkkari ve çevresini gidip araştırmakla görevlendirir. Bir ay kadar bölgeyi gezip gelen yoldaşının “çok geri kalmış bir bölge” diye şikayet etmesine karşılık Kaypakkaya heyecanla “bilakis, tam da yerleşilmesi gereken bölge” der. PDA ayrılığıyla birlikte Hakkari’ye gidip, yerleşme ertelenir.

Bir başka örnek ise şöyle: Tıpkı Çorum ve Kürecik araştırmalarına gerek duyduğu gibi, aynı bilimsel metod ve bakış açısıyla Kaypakkaya, toplumun göz bebeği konumundaki entelektüellere de muazzam önem veriyordu. 1972’nin Ağustos’unda bugün geriye bıraktığı yazıları daktiloya çektirdikten sonra, derhal bir yoldaşını (Davut Kurun’u) bu yazıları Ankara’daki entelektüel çevrelere yayması için görevlendirmişti. 12 Mart’ın hala hüküm sürdüğü ortamda Ankara’ya gelen Kurun, “yaz tatilinde Ankara’da nasıl entelektüellere ulaşırım” diye düşünürken, bir resam arkadaşı “TÜBİTAK’a gitsene” der. Bunun üzerine Davut Kurun soluğu TÜBİTAK yemekhanesinde alır ve yazıları dağıtmaya başlar.

birgün

Narlıdere Aşık Mahzuni’yi yine unutmadı!

14 yıl önce 17 Mayıs 2002’de Almanya’nın Köln şehrinde hayata gözlerini kapayan halk ozanı Aşık Mahzuni Şerif Narlıdere’deki heykeli başında anıldı. Anma törenine Narlıdere Belediyesi Başkanı Abdül Batur,  CHP PM üyesi Mustafa Moroğlu, Balçova Belediyesi eski meclis üyesi Muharrem Dayanç, Narlıdere Alevi Bektaşi Derneği Başkanı Mustafa Aslan, CHP Narlıdere İlçe Başkanı Şahin Fırat, Meclis Üyeleri, Muhtarlar ve Narlıdereliler katıldı. Narlıdere Alevi Bektaşi Derneği Başkanı Mustafa Aslan, Mahzuni şerif anma töreninde yaptığı konuşmada; her yıl Narlıdere Belediyesi öncülüğünde düzenlenen Mahzuni Şerifi anma programı için bir araya geldiklerini belirterek, daha dün gibi fakat 14 yıl önce büyük ozan Mahzuni Şerifi hakka yolcu ettiklerini hatırlattı. Aslan “ Mahzuni babanın düşüncesi Narlıdere’de yaşatmak için emek veren Narlıdere Belediye Başkanımız Abdül Batur ve tüm emeği geçenlere teşekkür ediyoruz. Mahzuni Baba’nın Türkiye’si ile bugün yaşadığımız Türkiye çok farklı. Bugün Cumhuriyet bile tartışılır hale geldi. Fakat ben umutsuz değilim bu coğrafya nice Mahzuniler yetiştirir ve bu gidişe bir dur der” dedi.

Günümüz Türkiye’sinin yönetimine karşı söylenebilecek en güzel mısralar

Aşık Mahzuni’nin Narlıdere’deki heykeli başında yapılan törende bir konuşma yapan Narlıdere Belediye Başkanı Abdül Batur, Aşık Mahzuni Şerifin vefat ettiği tarih olan 17 Mayıs 2002’den itibaren Narlıdere Belediyesi ve Narlıdere Alevi Bektaşi Derneği büyük ozanı anmak, hatırasını ve öğretisini gelecek kuşaklara taşımak için ellerinde geleni yaptıklarını ifade eden Batur, ‘Ezilen halkın sesi olan Mahzuni Şerifin değerli hatırasını yaşatmak için bugün burada sizlerle toplanmamız onur verici’ diyerek sözlerine başladı. Batur “Son yüzyılın en önemi değerlerinden bir tanesi ve Çağımızın Pir Sultan Abdal olan Aşık Mahzuni Şerifi anmak için bir araya geldik. Ne acıdır ki bundan 14 yıl önce Narlıdere’de Hüseyin Turan, Sabahat Akkiraz gibi değerli sanatçılarımızla türkü gecesi yapıyorduk. Akşam üzeri gelen acı haberle Aşık Mahzuni Şerifi kaybettiğimizi öğrendik.  Bu üzücü haberden sonra büyük ozanımızı anmak için her yıl Narlıdere’de onun adını ve anısını yaşatmak için Beste yarışması düzenleme kararı aldık. Bu akşam da 8. Kez adını onurlandıracağız. Aşık Mahzuni yıllar öncesinde bugünleri görebilen usta bir ozandı. Özellikle bazı eserlerini dinlerken hayret etmemek mümkün değil.  Özellikle son dönemlerde laiklik ile ilgili yapılan açıklamaları göz önünde bulundurunca Mahzuni’nin şu satırlarını hatırlamamak mümkün değil. ‘ Kurban Olam Yürüdüğün Yollara, Kara Peçe Yakışmıyor Kullara, Uyanmak Bizim Hallara, Sarı Saçlım Mavi Gözlüm Nerde Nerde Nerdesin Dost’. Günümüz Türkiye’sinin yönetimine karşı söylenebilecek en güzel mısralar bunlar. Aşık Mahzuni gibi değerleri Narlıdere’de yaşatmak için ve gelecek kuşaklara ulaştırmak için elimizden geleni yapmaya hazırız. Bu akşam 8.ncisini düzenleyeceğimiz Aşık Mahzuni Beste yarışması sadece bir yarışma değil Mahzuni düşünce ve felsefesini yaşatacak yeni neferler kazandırma mücadelesidir. Mahzuni gibi Anadolu’nun sesini milyonlara ulaştırma mücadelesidir. Ben bir kez daha bu vesileyle Aşık Mahzuni babanın elinde saygıyla eğiliyorum, ışıklar içinde yatsın” dedi.

Mahzuni anmasında yaptığı konuşmasında Düşüncelerimi ve kelimelerimi seçerek konuşmaya çalışıyorum. Mustafa Kemal Atatürk gibi, Yaşar Kemal gibi, Uğur Mumcu gibi, Mahsuni Şerif ve daha ismini sayamayacağım Eşit yurttaşlık mücadelesinin önderleri hem de Türkiye demokrasi mücadelesi liderlerini anma günleri sadece bir formaliteden öteye gitmezse bu anmanın çok anlamı olacağını düşünmüyorum. Narlıdere Belediye Başkanı, Meclis üyeleri bu anıtı buraya yapmasaydı, yarışmalar yapılmasaydı, biz bugün burada Mahzuni şerifi anamayacaktık. Mahzuni gibi mücadele insanlarını unutmamak için bu anmaları önemseyelim daha da kalabalık katılım sağlayalım ve sizden bu akşam evlerimize gittiğimizde Mahzuni’nin türkülerini söyleminizi rica ediyorum” dedi.

Yapılan konuşmalarında ardından Mahzuni eserlerinden oluşan küçük bir türkü dinletisinin ardından tören katılımcıları ile birlikte Mahzuni Şerif Heykeline kırmızı karanfil bıraktılar.