Ana Sayfa Blog Sayfa 6299

Soykırım Kıskacında Maraş Konferansı başladı

“Soykırım Kıskacında Maraş” Konferansı bugün başladı. Açılış konuşmasını Mehmet Demir yaptı. 

 

Bugün Frankfurt’ta gerçekleşen Maraş konferansı başladı…

İlk oturum  saat 11:00’da başladı. Maraş katliamından Terolara sistematik soykırım politikalarının tanımlanması başlığı altında yapılan ilk oturumda Maraş Girişimi adına konuşan Mehmet Demir,

Maraş girişiminin 2006 yılından bu yana yürütülen çalışmalara dikkat çekerek “Birinci konferansın Türkiye’de 2014 tarihinde yapıldığını bu ikinci konferansın bu örgütlülükte yeni bir sürece vesile olacağını söyledi… Avrupa’nın ve özelde almanın tüm bölgelerinden gelen delegeler çalışmalarımda başarılar diledi..”

Modaratörlüğünü gazeteci Elif Sonzamancı’nın yaptığı birinci oturumun konuşmacıları  Mahmıt Toğrul, Prof. Beyza Üstün,  Avukat Mehmet Horç, Rojda Yıldırım, Hüseyin Acar, Şükrü Yıldız…

16:00-18:00 arası tartışma forum… 18:00’de ise sonuç bildirgesinin okunmasıyla konferans sona erecektir.

alevigazetesi.com

 

 

Erdoğan, Alevi düşmanlığının en fütursuz örneklerinden biri

Bülent Aldede ile „Aleviler ne düşünüyor?“ konusunda söyleştik. Türkiye`de kimliğini söylediği anda hayatın her alanında ayrımcılığa uğrayan Aleviler Mezhepçi politikaları ilke edinmiş AKP döneminde de hayli sıkıntılılar. 19 Mayıs 2016 Perşembe 22:25 19 1 Bülent Aldede ile „Aleviler ne düşünüyor?“ konusunda söyleştik.

 

Türkiye`de kimliğini söylediği anda hayatın her alanında ayrımcılığa uğrayan Aleviler Mezhepçi politikaları ilke edinmiş AKP döneminde de hayli sıkıntılılar.   Aleviler, Silahlı Kuvvetlerde, Emniyet Teşkilatlarının üst düzeyinde yok; vali, kaymakam, üst düzey bürokrat olarak Aleviler neredeyse yok, var olanları da sayısal olarak parmakla gösterilecek kadar az.   Aleviler Yavuz Sultan Selim dönemini “katliamlar dönemi” olarak anarlar, 1514 Çaldıran savaşı öncesi 40 bin Alevi kılıçtan geçirilmiştir.   Seksenli yılların sonlarına doğru Alevilik hem Türkiye’de hem de Avrupa’da derlenip toparlanmış ve yeniden örgütlenmeye başlamıştır. Avrupa’da ve Türkiye’de Dernekler,( Alevi Kültür Merkezleri) Vakıflar ve Dergâhlar olmak üzere üç değişik çatı altında örgütlenen sayıları 20-25 Milyonu bulan Aleviler devletten inançlarına saygı ve eşit vatandaş muamelesi istiyorlar.   Devlet ne yazık ki Muhalif duruşları ve daha çok batılı, modern yaşam ve düşünce biçimlerinden dolayı çok yanlış olarak, milyonlarca Alevinin yüzyıllar boyunca ihmal edilmiş hâkli taleplerini karşılamadığı gibi, tam tersi her yerde dışlıyor ya da sözde çalıştaylarla kendi Alevi’sini yaratmak istiyor.   Günlük yaşamda ayrımcılığa, eşitsizliğe maruz kalan çeşitli temelsiz bahanelerle işe girişiler,  terfileri engellenen, Yüksek Bürokraside yer bulamayan, ne yazık ki bazen kimliklerini gizlemek zorunda bırakılan, kalan Alevilerin son yıllarda yaşadıklarını, Almanya`daki konumlarını, aktüel konulardaki soruları Haber Sitemiz adına Kamen `de yaşayan Alevi dedesi Bülent Aldede’ye sorduk.   Aleviler Yavuz Sultan Selim dönemini “katliamlar dönemi” olarak anarlar, 1514 Çaldıran savaşı öncesi 40 bin Alevi kılıçtan geçirilmiştir. Alevi vatandaşlarımız uğradıkları şiddeti ve ayrımcılığı Hazreti Hüseyin`in de katledildiği Kerbela’ya dayandırıyorlar belki tekrar edeceğim ama Osmanlı döneminde de Yavuz Sultan Selimin yaptığı ‘Katliamlar’ unutulmuyor. Büyük bel bağladıkları Cumhuriyet döneminde ise başta Dersim, Sivas, Maraş, Gazide, Gezide ve Çorum katliamlarında pek çok Alevi hayatını kaybetti veya zorunlu göçe tabi tutuldu. Kamen’ de yaşayan Bülent Aldede Dede. 43 yaşında bir Akademisyen, Dortmund Üniversitesinde Bilgisayar Mühendisliği ( İnformatik ) okumuş,  Dortmund ve Çevresi Alevi Kültür Merkezi Üyesi. Ağuçan’a bağlı bulunan Sultan Sinemilli Ocağı evladı olan Bülent Dede Türkiye’nin tarihiyle yüzleşmesi gerektiğini söylüyor. Sinemilli bir Alevi ocağının ve aşiretinin adıdır. Ağırlıklı olarak Maraş ve havalisinde yerleşmiş olan Sinemillilerîn küçük bir kolu da Erzincan’dadır.

-Türkiye’de Alevi bölgelerine mülteci kamplarının kurulmasını ve yine bu soruyla bağlantılı olarak yeni yapılan boğaz köprüsüne Yavuz Sultan Selim isminin verilmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu mezhepçi politikalar Alevilere zor günler yaşatıyor. Alevilerin buna karşı ne yapması gerekiyor?  Öncelikle Alevilerin bilmesi gereken temel şeyler vardır. Bunlar bilindikten sonra, günümüzün de bunun üstüne kat be kat zulüm eklediğinin bilincine varılmalı. Osmanlı dönemine hiç girmiyorum. Türkiye Cumhuriyeti dönemini ele alırsak görürüz ki Alevilere, devlet hiç de adil davranmamıştır. Alevilerin inanç ayinleri yasaklı kalmıştır. Evet, aleviler buna karşın inanç ayinlerini ve yollarını kesintiye uğratmadan özellikle 1970’li yıllara kadar sürdürmüştür, ama bu, devletin Alevilere karşı olan asimilasyon politikalarını görmezden gelmemiz anlamına gelmez. Günümüze gelince. Bu AKP Hükümetleri, ya da bunların geldiği gelenek hiçbir zaman Alevileri sevmemiş, Alevilere hakaret etmekten her zaman da büyük bir haz almıştır. Sivas’ta yapılan katliamı düşünün! O katliam olduğunda, Doğru Yol Partisi’nden Refah Partisi’ne kadar hepsinin yaptığı açıklamalara bakın! Hepsi neredeyse katledilen onca sanatçıyı suçlar gibiydi. Oysa çocuk yaşta katledilen Koray’ın bir gülüşüne, ya da Hasret’in bir mızrap vuruşuna, bütün o yobaz sürüsünü ve onların avukatlığını yapanları ve onları koruyup kollayanları, katilleri Avrupa’ya kaçıran o dönemin İstanbul il başkanlığını yapan Recep Tayyip Erdoğan denen diktatör bozuntusunu kurban etmeye bile layık görmem! Bu konu çok uzun ve derin bir konu ancak ben sonuca geleyim. Yıllarca Alevilere düşmanlık yapan bu yobaz sürüsü devletin onlara verdiği imtiyazlarla devletin her türlü kademesinde kadrolaştılar ve yandaşları koruyup kollarken dahi din iman adaleti dillerinden düşürmediler. İlginç gelebilir ama bunlar her zaman bunu yapıyor. Bu zihniyet zulüm yaparken, zulmü dünyadan silmek isteyen Allah’ı dillerinden düşürmediler, nefislerinin kölesi olmuşken, nefsin en büyük düşman olduğunu söyleyen Hz. Muhammed’i dillerinden düşürmediler, güya oruç tuttukları ramazanda hiçbir dönemde yemedikleri kadar çok yediler, helal olmayan eti yemeyiz derken her türlü çirkefe bulaşıp her türlü haramı da yediler. Bu sadece bugün değil, ta Hz. Muhammed döneminden bugüne kadar bunların değişmeyen karakteridir sahtekârlık.  Hep bunu yaptılar bunlar ve bugün daha da ahlaksızca ve hiçbir şeyden utanmadan her türlü çirkefi yapmaktadırlar. Bugün gerek Pazarcık Terolar Köyü bölgesinde ve gerekse Sivas’ta yapılmak istenen bu sözde mülteci kampları ki sessiz kalınırsa devamı da gelecektir, AKP iktidarının ve aslında Recep Tayyip Erdoğan’ın Alevi düşmanlığının en fütursuz örneklerinden birisidir. Tabi bu AKP ve Erdoğan’ın bir taşla birçok kuş vurma taktiklerindendir. Temelinde Alevileri hedef alan bu kirli oyunun diğer boyutu alevi yoğunluğu olan bölgelerde Alevileri azınlık haline getirerek bölgeyi sünnileştirme politikalarını, açık deyimiyle Alevi asimilasyonunu hızlandırmaktır. Bir başka boyut, mülteci kılıklı bu selefilerden kendileri için kirli bir potansiyel oluşturmaktır ve ileride kemikleşmiş bir yobaz destekçi bölge yaratmaktır. Aslında daha birçok kirli amacın altında yattığı bu oyunun çok daha farklı ekonomik getirim temelli boyutlarının da mutlaka olduğu, AKP’nin bir para partisi olduğu gerçeğiyle anlaşılmaktadır. Yine bu politikaların bir başka yansımasıdır “Yavuz Sultan Selim” isminin Köprüye verilmesi. Dikkat edilirse Yavuz Sultan Selim, Osmanlı’nın en zalim padişahlarındandır. Bunlar da Osmanlı’nın en dışa bağımlı, en zalim padişahlarını çok sevmektedirler. Aslında sevmek ve bunlar bir arada düşünülmemeli. Bunlar sevmeyi bilmezler, Bunların bildiği nefreti büyütmek ve bunun üzerinden kendilerine kemikleşmiş yandaş yığınlar elde etmektir. Bunların çokça dillendirdiği Osmanlı Padişahları da en çok ayıran, en çok nefreti büyüten padişahlardır. AKP’nin bunda da başarılı olduğu acı bir gerçek. Bu başarının elbette memleketteki ahlak düşüklüğü, yobaz inanç, kemikleşmiş küfür geleneği ve cehaletle doğrudan ilişkisi vardır. Yoksa bilincin ve demokrasi kültürünün yüksek olduğu memleketlerde bunları değil iktidara taşımak, eşeklere çoban bile yapmazlar. Alevilerin yapması gereken şey, her koşulda her alanda bu politikaların kirliliğine karşı yaratıcı direniş göstermek, bunları boşa çıkarmak olmalıdır. Tabi birlik olmamızın, özellikle demokrasi yanlısı sivil toplum kuruluşlarıyla yeri geldiğinde birlikte hareket etmemizin de büyük önemi vardır. Zulme karşı direnmek, Muhammed Mustafa’dan bize verilmiş en güzel öğütlerden birisidir. Zulme karşı susan, hele zulme yandaş olan bizden değildir.

-AKP kendi Alevi’sini yaratmak istiyor. Diyanetten maaş alan buralara kadar gelen bazı Alevi dedeleri var. Bunlara söyleyecekleriniz nelerdir?

Aslında AKP gibi sözde parti, özde şebekeler para ve çıkar üzerine kurulu olan yapılardır. Bu tür yapıların Alevilikle uzaktan yakından ilgisi olabilecek en ufak bir güzelliğe tahammülleri yoktur. Tarih bunu defalarca ispatlamıştır. Onun içindir ki,  AKP kendi Alevi’sini yaratma çabasında olmamıştır; AKP’nin çabası bu perde arkasında kendine ahlak düşkünü yığınlar devşirmek olmuştur. Bu da şu anlama geliyor: Eğer bir alevi, hele bir dede, bu türden çirkin ve kirli politikaların peşinden gidiyorsa, bunu en masumane deyişle saflık ve cehalet olarak değerlendirebiliriz. Ama gerçekte durum bu kadar masumane değildir. Bana göre bu, en açık deyimiyle Alevi Yolu Açısından bakıldığında DÜŞKÜNLÜKTÜR! Düşkünler de ancak pir huzurunda özünü dara çekerlerse yola girebilirler! Durum en açık deyimiyle budur. Onlara da tavsiyem bir an önce gelip pir huzurunda özünü dara çekmeleridir. Yoksa helak olduklarıyla kalırlar.

-Alevi kimliğinin Almanya’da oluşması, yaşaması, tanınması için Alevilik derslerinin yanında gençlere yönelik daha hangi hizmetler verilebilir, başka neler yapılabilir? 

Almanya’da alevi kimliğinin tanınması, kabulü, biz aleviler için önemli bir gelişmedir. Aslında Türkiye Cumhuriyeti Devleti için bu büyük bir utançtır! Çünkü Anadolu’dan ve Mezopotamya’dan gelen aleviler kendi memleketlerinde bir Hacı Bektaş Dergâhını dahi müze statüsünden dolayı para vererek ziyaret edebilirken, gelip Almanya gibi bir devlette haklarını kazanabilmesi bir yönüyle güzel bir kazanımken, diğer yönüyle bize yapılan asimilasyon politikalarının şüphe götürmez ispatıdır ve acıdır. Almanya’da tanınan bu hakların sürekliliği bizim Aleviliğimize sahip çıkabilmemizle doğru orantılı olacaktır. Çünkü Alevilik bir inançtır ve bu inancın bu haklarından yararlanabilmesi, inancına sahip çıkması ve bu inancı gelecek nesillere doğru aktarabilmesiyle doğrudan ilgilidir. Oysa ben günümüzde Aleviliğin inanç gerçeğinden kaydırılmaya çalışıldığına bu açıdan bakıldığında Aleviliğin gelecek nesillere doğru aktarılamadığıdır.   inancındayım. Yolumuzun temeli belli! “Allah Muhammed ya Ali” diye haykıran bir inanç geleneğinden, bugün daha çok, hani nerdeyse hiçbir şeye inanmayan, ama inanıyormuş gibi yapan nesiller oluşturuluyor. Bu da samimiyeti ve aşkla yola bağlanmayı yüzyıllardır kendine şiar edinen Muhammed Ali Yolunun özüne ters; bünyesine kesinlikle uygun değil. Sonuçta samimiyetten uzak bir duruş, yozlaşmayı beraberinde getiriyor. Bundan tez elden kurtulmak gerekiyor. Aksi takdirde gelecekte hakları kazanılmış, ama inanç temellerinden uzaklaşmış, yozlaşmış bir yığınla karşı karşıya kalacağız.

-Dedelerin ve Dedelik Kurumunun sorunları nelerdir? Bu sorunların giderilmesi konusunda dilekleriniz nelerdir? 

Dedelik öncelikle soyla ilgili bir “kurumdur”. Yani soyunuzun Hz. Ali ve On İki İmamlar aracılığıyla Hz. Muhammed’e ulaşması gerekir. Burada icazetle dedelik yapan dikme dedeleri ve Bektaşiliğin babagân kolunu konu dışı bırakıyorum. Çünkü onlarda soy, yani Seyitlik aranmaz. Bunu yani soyu da temsil eden Anadolu ve Mezopotamya’da varlığını sürdüren ocaklardır. Mesela bendeniz Ağuçan’a bağlı bulunan Sultan Sinemilli Ocağı evladıyım. Öncelikle DEDE diye gezen ama dedelikle uzaktan yakından ilgisi olmayan dedelerin ya eğitilmesi, ya da bu hizmetten uzaklaştırılması gerekir. Dedelik birkaç duayı ezberlemekten ibaret değildir. Dede dediğin ahlakıyla, duruşuyla, gönül bilgisiyle, sohbetinin lezzetiyle, içindeki Allah Muhammed Ali Aşkıyla, bulunduğu her yerde bu özellikleriyle öne çıkan bir engin kişilik olmalı! Bu olduktan sonra da Dedeler bulundukları bölgelerde gençlerin Alevilik yolunda eğitilmesinde birincil derecede rol oynamalı. Bunların her Alevi Derneğinde Cem Evinde düzenli bir biçimde hayata geçirilmesi ve sürekli hale getirilmesi gerekmektedir. Bunlar yapılmazsa tükeniş kaçınılmazdır. Dedeliğin günümüzdeki sorunları oldukça ağırdır. Hem de iki başlı ağırdır. Birinci baştan, dedeliğin kendi ocağına sahip çıkmaktan aciz, dedelik yapma konusunda oldukça zayıf, hatta inançtan bihaber dedelerin olmasıdır. Bunların belli bir ocağın evladı olma dışında hiçbir özellikleri yoktur. Bu tür dedelerin varlığı dedelik kurumunun saygınlığına ağır darbeler vurmaktadır. Bunun bir an önce düzeltilmesi gerekmektedir. Öte yandan talip olan insanlarda da inanç zayıflığı söz konusudur. Talip ne dedesine saygı duymayı bilmektedir, ne de dedesinin yanlışını görebilecek bir bilince sahiptir. Alevilik edeb temelli bir inançtır. Edeb üzerine gelişir her şey! Aleviler dedesiyle talibiyle bunu yeniden hatırlayarak sorunlarını çözmeye başlayabilir diye düşünüyorum. Bu güzel söyleşi için  Bülent Dedeye Haber Sitemiz ve okurlar adına Teşekkür ediyorum.

ha-ber.com/Mehmet Tanl

Alman Meclisi Maraş’ı gündemine aldı

Alman Meclisi Maraş’a yapılmak istenen o kampı tartışıyor Maraş merkez Dulkadir ilçesine bağlı Alevilerin yaşadığı Sivrice Höyük (Terolar) Mahallesi’nde mülteciler için yapılmak istenen mülteci kampları Alman Meclisi’nde gündeme geldi.

 

21 Mayıs 2016 Cumartesi 11:37 24 3 Alman Meclisi Maraş’a yapılmak istenen o kampı tartışıyor Maraş merkez Dulkadir ilçesine bağlı Alevilerin yaşadığı Sivrice Höyük (Terolar) Mahallesi’nde mülteciler için yapılmak istenen mülteci kampları Alman Meclisi’nde gündeme geldi. Türkiye’den Maraş Yasam Platformu adına avukat Mehmet Ercosman, Berlin Alevi Toplumu Başkanı Halit Büyükgöl ve Cemevi Başkan Yardımcısı Numan Emre Sol Parti Federal Milletvekili Sevim Dağdelen’i Meclis ‘deki makamında ziyaret etti. Görüşmede Maraş’ın Sivrice Höyük Mahallesinde mülteci kampına neden karsı olduklarını hukuksal,  coğrafi, teknik, toplumsal ve siyasal boyutlarıyla karşı çıktıklarını anlatan avukat Ercosman burada anayasaya aykırı işlem yapıldığını söyledi. Çevrede 3 bin bölge halkının yaşamasına karsın yaklaşık 27 bin mültecinin barınacağı kampın halkı tedirgin ettiğini söyleyen Ercosman, hayvancılıkla geçinen ve mera yeri olarak kullanılan alanın AKP’ye yakın şirketler tarafından getirim olarak görüldüğünü söyledi. Ercosman bu bölgenin ayni zamanda deprem bölgesi olduğunu hatırlatarak “Yürütmeyi durdurma kararı alınıncaya kadar hukuksal mücadelemizi sürdüreceğiz. Çevre köyleri de dahil olmak üzere nüfusu üç bin olan bir alana 27 bin kişinin sığınacağı mülteci kampı yapmak bölgenin ekolojik dengesini de bozacaktır. Aynı zamanda kamp yakınına küçük sanayi bölgesi yapılmak isteniyor bununla ucuz işgücü ve taşeron işçiliğinin de zemini hazırlanmış olacak” dedi. Kürt ve Alevilerin yasadığı yerlerde mülteci kampının bilinçli olarak seçildiğine dikkat çeken Ercosman, AB ile Türkiye arasında imzalanan anlaşma sonrası kamp yapımının hızlandığını söyledi. Sol Parti Federal Milletvekili Sevim Dağdelen de konu ile ilgili önünüzdeki günlerde soru önergesi vereceğini belirterek “Bütün bunlar AB ve Almanya’nın Türkiye ile yaptığı mülteci anlaşmasının sonucudur. Biz Sol Parti olarak bu koşullar altında vize muafiyetine karşı çıkıyoruz. Bir taraftan vize muafiyeti getirmek bir taraftan da Türkiye’yi güvenlikli ülke olarak değerlendirip, iltica başvurularını engellemek istiyorlar. Geçtiğimiz ay iltica başvurusunda bulunanların yüzde 90’nı Kürt kökenli vatandaşlardı. AB ve Almanya Kürtlere karşı suç ortaklığı yapmakta” dedi. Mülteci kampının kurulmak istenmesinin özellikle Alevi yurttaşların yasadığı yerlerde olduğuna dikkati çeken Dağdelen “Burada bilinçli bir şekilde yerleşim planını dönüştürme var. İsrail Filistin’de nasıl bir politika izliyorsa Türkiye de burada politik dengeyi bozmak istiyor” şeklinde konuştu.

ha-ber.com/Süheyla Kaplan / Berlin

Kampın yapımı durdurulsun!

İstanbul’daki Alevi kurumları Mereş’ın Terolar bölgesinde yapımı süren mülteci kampını protesto ederek, kampın yapımının bir an önce durdurulmasını istedi.

Demokratik Alevi Derneği (DAD), Alevi Kurumları Maraş Girişimi, Arap Alevi Gençlik Meclisi ve Hubyar Sultan Alevi Kültür Derneği, Mereş’in (Maraş) Terolar bölgesinde yapımı süren mülteci kampını protesto etti. Galatasaray Meydan’ında bir araya gelen kitle, “Don değiştirip gelmiş yezidin soyu, zulme direnmektir şahım Hüseyin’in huyu”, “Yaşamıma, Maraşıma, ovama dokunma” ve “Maraş El-Zara olmayacak direnen halklar kazanacak” pankartlarını açarak, “Terolar halkı yalnız değildir” sloganları attı. Açıklamanın Kürtçe, Türkçe ve Arapça yapıldığı eylemde konuşan DAD Eşbaşkanı Bülent Felekoğlu, Alevilerin yerleşim alanlarında demografik dönüşüm projesi yapılmak istendiğine vurgu yaptı. Türkiye’de mültecilerin “ticari meta” olarak görüldüğünü söyleyen Felekoğlu, “Biz binbir rengin yaşadığı Anadoluyuz. Biz misafir kabul ederiz. Biz can cana durabiliriz. Bizler nice halkına zulüm eden imparatorluklar gördük. Hepsi yıkıldı ve gitti ama biz Anadoluyuz ve buradayız” dedi.

Alevilere yönelik katliamları hatırlatan Hubyar Sultan Alevi Kültür Derneği Başkanı Aydın Deniz ise “BM’nin kendi sözleşmesine uymasını talep ediyoruz. Kendi sözleşmelerine hakim olmalarını ve orada beslenen cihatçı çetelere desteklerin kesilmesini istiyoruz. Aynı zihniyetin AFAD kamplarında beslendiğini de biliyoruz. Hatay ve Antep’te yapılan AFAD kampları şeffaf değildir. Şuan Terolar’da yapılmak istenen AFAD kampı da şeffaf olmayacak” dedi.

DİHA

Berlin’de soykırım taslağı

Alman Meclisi’nde oylanacak soykırım tasarısına DW Türkçe ulaştı. Tasarıda ilk kez Ermeni soykırımı ifadesine net bir şekilde yer verilirken, dönemin Alman İmparatorluğu’nun da sorumluluğu olduğu belirtiliyor.

 

Almanya Federal Meclisi 1915 Ermeni tehcirindeki katliamları soykırım olarak tanımaya hazırlanıyor.

DW Türkçe’nin ulaştığı karar taslağında Ermeni soykırımının “20’nci yüzyıldaki etnik temizlik, kitlesel katliam ve soykırımlar tarihindeki örneklerden biri olduğu” ifade ediliyor.

Başbakan Angela Merkel liderliğindeki Hristiyan Birlik partileri (CDU/CSU), koalisyon ortağı Sosyal Demokrat Parti (SPD) ve muhalefetteki Yeşiller Partisi’nin son aşamaya getirdiği taslak metin 2 Haziran’da genel kurulda oylanacak.

Tasarıda ilk kez Ermeni soykırımı ifadesine net bir şekilde yer verilirken, yaşananlarda dönemin Alman İmparatorluğu’nun da rolü olduğu belirtiliyor, Alman hükümetinin Türkiye ile Ermenistan arasında ilişkilerin normalleşmesi çabalarını teşvik etmesi isteniyor.

Tasarının başlığı, “101 yıl önce Osmanlı İmparatorluğu’nda Ermenilere ve diğer Hristiyan azınlıklara uygulanan soykırımın hatırlanması ve anılması” başlığını taşıyor.

Metnin giriş kısmında, Federal Meclis’in, Ermeni ve diğer Hristiyan azınlıklara uygulanan tehcir ve katliamlarda ölen kurbanların anısı önünde eğildiği belirtiliyor. Bu dönemde diğer Hristiyan toplulukların da özellik Asuriler, Süryaniler ve Keldanilerin sürgün ve katliamlardan etkilendikleri kaydediliyor.

Jön Türkler sorumlu tutuluyor

Tasarıda, yaşananlardan Jön Türk hükümeti sorumlu tutuluyor ve “Dönemin Jön Türk Hükümeti’nin talimatıyla bir milyonu aşkın Ermeni’nin sistematik tehcir ve kıyımı 24 Nisan 1915 tarihinde Osmanlı Konstantinopolis’inde başladı” ifadesine yer veriliyor.

Bu suçu işlemiş olanların sorumluluğu ile günümüzde yaşayanların taşıdığı sorumluluk arasında fark gözetilmesi gerektiği vurgulanırken, geçmişte yaşananları hatırlamanın, bugün de güncelliğini koruyan nefret ve yok etme anlayışıyla mücadele etmek için gerekli olduğu kaydediliyor.

Alman İmparatorluğu’nun rolü

Taslak kararda, Osmanlı İmparatorluğu’nun baş müttefiki olan Alman İmparatorluğu’nun Ermenilere uygulanan sürgün ve kırımı durdurmaya dönük çaba göstermeyerek “yüz kızartıcı” bir rol oynadığı ifade ediliyor.

Alman İmparatorluğu’nun, Alman diplomatlar ve misyonerlerin açık bilgilendirmelerine rağmen, insanlığa karşı bu suçu önlemek için harekete geçmediği, bundan üzüntü duyulduğu kaydediliyor.

Karar tasarısıyla sadece kurbanların anılmadığını aynı zamanda 100 yıl önce hem Alman İmparatorluğu hem de Osmanlı’da güç koşullar altında katliamlara direnenler ve Ermenilerin kurtarılmasını sağlayanların da saygıyla anıldığı vurgulanıyor.

Taslak kararda, soykırımın Almanya’da okul müfredatına dahil edilmesi, tarih derslerinde okutulması isteniyor.

Bu derslerin özellikle Türk ve Ermeni kökenli Almanya yurttaşlarının uyumuna ve barışçıl bir şekilde birlikte yaşamaya katkı sağlayacağı belirtiliyor. Eğitim konusunun eyalet hükümetleri yetkisinde olması sebebiyle bu konuda eyaletlere önemli bir rol düştüğü kaydediliyor.

Türkiye-Ermenistan yakınlaşması

Karar tasarısında, Alman hükümetinin Türkiye ile Ermenistan arasında ilişkilerin normalleşmesi çabalarını teşvik etmesi isteniyor.

Türkiye ile Ermenistan arasındaki uzlaşı arayışlarının son yıllarda sekteye uğradığına dikkat çekilen tasarıda, iki ülke ilişkilerinde gerilim ve karşılıklı güvensizliğin devam ettiği kaydediliyor. Almanya’nın yakınlaşmaya destek vermesi gerektiği, bunun zeminin de ancak tarihle yapıcı bir anlayışla yüzleşerek olabileceği kaydediliyor.

Alman hükümetinden, Türklerle Ermeniler arasında diyaloğu geliştirmeyi, geçmişle yüzleşmeyi, tarihsel sorumluluğun kabul edilmesini, suçun affını sağlamayı amaçlayan girişimleri desteklemesi isteniyor.

Türkiye ile Ermenistan arasında ilişkilerin normalleşmesinin, Kafkasya bölgesinin istikrarı için önem taşıdığı vurgulanırken, hükümetten bunu sağlamaya dönük desteğini sürdürmesi beklentisi dile getiriliyor. Bu çerçevede, 2009 yılında Türkiye ile Ermenistan arasında imzalanan, ortak tarih komisyonu kurulması, diplomatik ilişkilerin yeniden tesisi ve ortak sınırın açılmasını öngören Zürih protokollerinin onaylanması için Türk ve Ermenistan hükümetleri nezdinde girişimlerde bulunulması isteniyor.

“Türkiye reddetmeye devam ediyor”

Taslak kararın gerekçe bölümünde, çok sayıda bağımsız tarihçi, parlamento ve uluslararası kuruluşun Ermenilerin tehcir ve katliamını soykırım olarak tanımladığına dikkat çekiliyor. Türkiye’nin ise Ermenilerin tehcir ve öldürülmesinin planlı bir eylem ve kitlesel ölümlerin Osmanlı Hükümeti’nin istediği bir sonuç olduğunu reddetmeye devam ettiği ifade ediliyor.

Ankara’nın itirazları

Muhalefetteki Yeşiller Partisi’nin girişimleriyle yeniden gündeme gelen Ermeni soykırımı tasarısı, Türkiye’nin Almanya nezdinde çeşitli diplomatik girişimlerde bulunmasını beraberinde getirdi.

Ancak hazırlanan son taslak metin, iktidardaki koalisyon ortakları Hristiyan Birlik partileri (CDU/CSU) ile Sosyal Demokrat Parti’nin (SPD) de desteğine sahip bulunuyor.

Konunun Başbakan Angela Merkel’in Pazartesi günü İstanbul’da Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile yapacağı görüşmede de gündeme gelmesi bekleniyor. Görüşme sonrasında taslakta bir değişiklik olma ihtimalinin olup olmadığı belirsiz.

Türk tarafı, “soykırımın uluslararası sözleşmelerle tanımlanmış hukuki bir tanım olduğunu, 1915 olayları hakkında parlamentoların tek yanlı kararlar alamayacağını, bu tür tarihi siyasallaştırma girişimlerin Türkiye ile Ermenistan arasında normalleşme çabalarını daha da zorlaştırdığını” savunuyor.

Türkiye’nin yaşananların araştırılması için ortak bir tarih komisyonu kurulması önerisinde bulunduğunu, Rus ve Ermenistan arşivlerinin açılması beklentisinin dile getirildiğini belirten Türk diplomatlar, günümüz Türkiye’sinde konunu çok farklı yönleriyle tartışıldığını, ancak konunun özellikle siyasallaştırılması çabaları nedeniyle iyiniyetli girişimlerden de sonuç alınamadığını öne sürüyor.

© Deutsche Welle Türkçe

Değer Akal / Berlin

“Ya Sev Ya Terk Et” Yıkıcılığı

Bianet’ten Banu Tuna “Ya Sev Ya Terk Et” yıkıcılığını yazdı. Tuna, “Kendinden olmayana tahammülsüzlüğün, muhafazakar faşist sözlükten bir numaralı sloganı “Ya sev ya terk et” diyor.

 

Kendinden olmayana tahammülsüzlüğün, muhafazakar faşist sözlükten bir numaralı sloganı “Ya sev ya terk et”. Bugüne kadar solculara, Kürtlere ve daha nice azınlık grubuna karşı kullanıldığını, dağa taşa yazıldığını çok gördük. Aynı slogan şimdi neoliberal sözlükten sesleniyor bize ve hedefinde, iktidarın dayattığı hızda zenginleşmeyi beceremeyen, yeni Türkiye’nin İstanbul silueti yerine nostaljik bir hayale bağlı kalmakta ısrar eden kentliler var.

Dün Hürriyet yazarı Cengiz Semercioğlu’nun yazısından öğrendik, İstanbul’da yıkılacaklar listesine Harbiye Açıkhava Tiyatrosu’nun da eklendiğini. Bilgiyi bizzat İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür Daire Başkanı Abdurrahman Şen’den aldığını, 4 bin 500 kişilik tiyatronun tamamen yıkılıp yerine daha modern 7 bin kişilik yeni bir salon yapılacağını söylüyordu.

Haberin yarattığı tepki üzerine İBB’den hemen bir açıklama geldi. Özetle, “Yok öyle bir şey, daha evvel dediğimiz gibi sadece üstünü kapatacağız. Yazık halkımız konser izlerken üşüyor, ıslanıyor. Tiyatrodan da 4 mevsim faydalanamıyoruz. Anıtlar Kurulu’ndan izin bekliyoruz, özgün yapısını da koruyacağız” diyorlar.

İBB ve sermaye ne zaman “özgün yapıyı korumak”tan bahsetse, korkulacak bir şey olduğunu anlamamız gerektiğini artık biliyoruz. Bir AVM’nin dördüncü katında, sinema salonu maketi olarak izleyicisini bekleyen Emek’ten biliyoruz. Tarlabaşı’nda, geriye cephelerinden başka bir şey kalmayan tarihi Rum evlerinden biliyoruz. Özgünlüğü korunacak vaadiyle, dostlar alışverişte görsün diye tahtaları numaralandırılarak sökülen sonra yerine beton dökülen tarihi Ayvansaray evlerinden biliyoruz. O tarihi ahşaplar hangi depolarda çürümeye terk edildi, hangi sobalarda yakıldı ya da hangi inşaata perde oldu bilmiyoruz.

İstanbul’un sokaklarında lobotomiye uğramış gibi, hafızasız dolaşıp duruyoruz. Henüz 30’lu yaşlarındaki insanların bile özlemle burun direği sızlıyor. Bundan 10 yıl evvel hayatın parçası olan pek çok yer artık yok. Mezun olduğumuz okullar artık yok çünkü arsaları iyi para ediyordu. İlk sevgilimizle gittiğimiz sinema yok çünkü yerine AVM yapıldı. En parasız zamanlarımızda bile hayata karışabildiğimiz, dostlarla buluşabildiğimiz çay bahçeleri yok, çünkü yerine denize nazır siteler yapıldı. Balıkçı barınaklarındaki salaş meyhaneler yok, belediye tesisleri var. Mahalle arkadaşlarıyla top koşturduğumuz saha yok çünkü o da AVM oldu. Veresiye gazoz aldığımız bakkal amcanın yerinde artisan kahve satan “Coffee House” açıldı.

Örneğin Kadıköy’de oturuyorsanız ve biraz uzun bir seyahate çıksanız, dönüşte sokaktaki iki apartmanın daha yıkıldığını görebilirsiniz. Yıllardır oturduğunuz sokağın iki yıl önceki halini hatırlayamayabilirsiniz. Üç katlı, nesli tükenmekte olan evimin penceresinden her gün daha az gökyüzü görünüyor. Ağaçlar kesilip yerine otopark yapılıyor.

Yıkılacaklar listesi hep uzuyor. Evler, okullar, hastaneler, tiyatrolar, kültür merkezleri, sinemalar, parklar, koca koca mahalleler, hatta mezarlıklar… Her yıkılanla hafızamız biraz daha siliniyor. Her yıkımla evimizi sırtlanıp başka mahallelere, başka hayatlara taşınıyoruz.

Nüfusunun büyük bölümü, bu şehrin vahşi bir at gibi sırtından atmaya çalıştığı yük gibi. Düşmemek için sıkı sıkıya tutunuyor, her düşüşte yeniden sırtına binebilmek için çırpınıyor. Çünkü İstanbul’un artık eskiliğe, fakirliğe, para getirmeyen hiçbir şeye tahammülü yok. “Ya sev ye terk et” diyor. “Ya tutun, ya da düş ve bir daha gözüme gözükme”…

Demokrasi güçlerine karşı parlamento darbesi

Dr. Mustafa Peköz Sendika.org’daki yazısında Demokrasi güçlerine karşı parlamento darbesini yazdı.  Peköz; “HDP’ye yönelik gerçekleşen parlamento darbesinin ciddi bir etkisi olmayacağı gibi, tersten demokrasi mücadelesinin güçlendirilmesi bakımından çok daha güçlü olanaklar yarattığı söylenebilir” diyor.

 

 

Türkiye’de son birkaç haftadır ciddi politik gelişmeler yaşanıyor. AKP içerisinde Davutoğlu’na yönelik gerçekleştirilen darbeden sonra, AKP’nin önderliğinde MHP ve CHP’nin aktif desteğiyle parlamentoda ikinci bir darbe gerçekleştirildi. Bu iki yönelim birlikte ele alındığında Türkiye’nin nereye doğru gittiğine dair çok daha somut bir fikir edinebiliriz. Erdoğan’ın Davutoğlu’nu tasfiyesiyle başlayan ve parlamentoda HDP’nin tasfiye edilmesiyle devam eden süreç, Türkiye’nin politik geleceği bakımından önemli veriler sunuyor. Artık darbeleri askerden beklemeye gerek yok. Küresel kapitalist sistemde demokrasi ve özgürlükler karşıtı darbe türleri oldukça fazlalaşmış bulunuyor.

HDP’nin tasfiyesi bir devlet politikası olarak kabul gördüğü için sistemin parlamentodaki üç partisi tarafından aktif olarak desteklendi. Bu bakımdan Erdoğan’ın Davutoğlu’na karşı gerçekleştirmiş olduğu darbe, sistemin kendi iç krizi veya darbesi olarak görülebilir. Parlamentoda AKP-MHP-CHP ittifakına dayanan HDP’ye yönelik gerçekleştirilen darbe ise doğrudan rejimin geleceğiyle ilişkilidir. Bu bakımdan Türkiye’nin karşı karşıya olduğu yapısal sorunlar bilince çıkartılmadan Saray ve parlamento darbelerinin nedenleri yeterince anlaşılamaz.

Sorunlar karşısında çözüm basireti gösteremeyen ve hemen her alanda yürütülen politikaların başarısızlıkla sonuçlanması, devletin çok önemli oranda işlevsizleştiğini ve tıkandığını gösteriyor. Rejimin yönetememe krizi çok daha belirgin olarak ortaya çıkıyor. Böylesi özel süreçlerde sisteme muhalif olan güçlerin tasfiyesi özellikle ön plana çıkarılır. Öncelikli olarak toplumun muhalif güçlerini etkileyen kesimlerini etkisizleştirmeye yönelirler.

Parlamentoda Kürt merkezli bütün demokratik muhalif güçlere karşı kurulan açık bir ittifak var. Devletin savaş ittifakı dediğimiz politikasının parlamentodaki temsilcileri AKP-MHP-CHP üçlüsüdür. Bunlar arasında bir kısım küçük farklılıklar olmasına rağmen devletin stratejik çıkarları için bütünlüklü hareket etme kabiliyetini gösterebilmektedirler. Aksi takdirde varlıklarını devam ettirme şansları olmaz.

Devletin stratejik krizinin politik yansıması parlamentodur. İktidar partisi AKP kendi başbakanına, genel başkanına darbe yapıyor. Partinin kurumsal kimliği hiçbir şekilde hesaba katılmaksızın başbakan da, bakanlar da, cumhurbaşkanı tarafından atanıyor.  Böylelikle tek kişilik yönetim ve iktidar gücü çok daha belirgin hale gelmiş bulunuyor.

MHP, çok ciddi bir iç kriz yaşıyor. Seçim yenilgisi MHP’nin iç dinamiklerini çok daha belirginleştirdi ve saflaşma netleşmiş bulunuyor. Artık farklı grupları temsil eden ve hatta aralarında şiddet içerikli çatışmayı da yaşayacak olan ülkücü grupları göreceğiz. Çözülme sürecinde olan MHP’deki etkisini sürdürmek isteyen Bahçeli, AKP’nin desteğiyle ayakta kalıyor. Bunun karşılığı olarak diyet borcunu da ödüyor. Dik başlı görünen Bahçeli, uslu koyun gibi Erdoğan karşısında hazır ol vaziyetinde bulunuyor.

Halen kendisini çöküş sürecine giren kokuşmuş rejimin bekçisi gören CHP, politik kriz dönemlerin yoğunlaştığı her kritik dönemde devletçi kimliğini ön plana çıkartmaya devam ediyor. Parlamento darbesinin Erdoğan’ın başkanlık hesaplarını güçlendirdiği bilinmesine rağmen özellikle CHP tarafından desteklenmiş olması, devletin stratejik çıkarları ve rejimin varlık yokluk sorunu yaşamasıyla doğrudan ilişkilidir. CHP, Kürt sorununa yaklaşımı HDP’ye yönelik izlenen tasfiye politikasına tam destek vermesiyle çok daha belirginleşti.

Bugün de birbirinin kopyası olan ve parlamentoda cirit atan üç partinin hedefinde HDP’nin olması bir tesadüf olmayıp artık dikiş tutmayan rejimin darbelerle ayakta tutma çabalarıdır. Bu çabaların etkili olmaması bir yana, politik olarak her üçünün de aynı safta yer almış olmaları yürütülen savaş politikalarına verilen desteğin bir sonucudur.

Politik, askeri ve ekonomik bakımdan tahmin edilenin çok ötesinde büyük sorunlarla karşı karşıya olan bir devlet gerçeği karışımızda duruyor. Politik çözülme sürecini çok yönlü yaşayan, bölgesel ve uluslararası ilişkilerde kaybeden bir devlet var. Bölgesel dengelerin dışına düşmüş, kendi çalan kendi oynayan bir konuma gelmiş olan rejimin bölgesel savaş kışkırtıcılığı, uluslararası alanda başını çok daha ciddi olarak ağrıtacak gibi görünüyor. Süreklileşen ekonomik kriz, toplumun bütün katmanlarını kontrol altına almış bulunuyor. Krizin ertelenmesi veya örtbas edilmesi artık söz konusu değil. Davutoglu darbesiyle avro yeniden 3.40 civarına çıktı. Bundan sonra çok daha artacak gibi görünüyor. Savaş politikasına yönelen Türkiye’nin ekonomik dengeleri tahmin edilenden çok daha fazla kırılgan ve güvensiz bir konumda duruyor. Bu dezavantajlara paralel olarak HDP’lilere yönelik başlatılan tasfiye hareketinin politik istikrarsızlığı derinleştirmesine yol açacağı, bunun da ekonomiye yansımalarının beklenilenden çok daha fazla olacağı açıktır.

Çökme noktasına gelen rejimin yeniden yapılandırılması bir türlü organize edilemiyor. Rejimin üzerinde şekillendiği kurumsal yapıların iflas ettiği, toplumsal ve politik gelişmelerin çok gerisinde kaldığı herkesin kabul ettiği bir realitedir. Artık hiçbir özelliği ve işlevi kalmamış olan parlamenter rejimin yerine neyin konulacağı konusunda da sistem içi güçler arasında belli bir farklılaşma bulunuyor.

Politik gücü kendisinde somutlaştırmak isteyen olan Erdoğan, AKP’yi bütünüyle kendisine bağlı hale getirecek tarzda dizayn ederken, Kürtlere karşı savaşı merkeze alarak hem askeri güçlerdeki ittifakı belirlemek hem de CHP-MHP dengesini kendi lehine kullanmak istiyor. Cumhurbaşkanının ısrarla, HDP’lilerin parlamentodan atılmasını ve yargılanmalarının önünün açılmasını gündemde tutarak CHP ve MHP’yi baskı altında tutması, Milli Güvenlik Kurulu’nda çıkan kararların uygulattırılmasının bir parçasıdır. Bu bakımdan Bahçeli ve Kılıçdaroğlu’nun Erdoğan’a boyun eğmesi, devletin belirlemiş olduğu politikaların bir parçasıdır.

Devlet krizini çıkarları için kullanmak isteyen Erdoğan, kendisine sadık Yıldırım’ı başbakan yaparak önemli bir adım attı. Ancak en önemli hamlesi, HDP’lilere yönelik başlatılan savaşın politik lideri haline gelerek stratejik ittifaklarını güçlendirmeye çalışmasıdır. Böylelikle oluşturmaya çalıştığı dengelerde kendi geleceğini süreklileştirmeyi esas alıyor. Genelkurmay, MHP ve CHP’nin en zayıf halkasının Kürt sorunu olduğunu biliyor. Milliyetçi ve ırkçı politikaları esas alan bu üçlü üzerinde bir denge oluşturmak için Kürtlere karşı topyekun bir savaşın lideri olarak birkaç adım öne çıkıyor.

HDP’yi tasfiyeye yönelmelerinin ana unsuru, HDP’nin milyonları arkasına almış örgütlü bir güç olmasıdır. Bu güç çok zor koşullarda parlamentoda ses getiriyor, devletin özellikle kirli savaş politikalarını deşifre ediyor. Bu bakımdan HDP milletvekillerinin tutuklanmasına gerekçe oluşturulması esasen Kürtlere karşı başlatılan savaşı stratejik çıkarları için kullanmasıdır. HDP’nin tasfiyesine yönelik izlenen politika, Kürtlere karşı yürütülen çok yönlü savaşın önemli bir halkasını oluşturuyor. Yaklaşık 5 milyon kişinin oy verdiği HDP’nin toplumsal tabanı yaklaşık olarak 12-14 milyondur. Bunların çok önemli bir kesimini Kürtler oluşturuyor. Bu bakımdan Sur’da, Nusaybin’de, Yüksekova’da yürütülen savaş ile parlamentoda HDP’ye karşı yürütülen savaş aynı nitelikte ve düzeydedir.

Dokunulmazlıkların kaldırılmasıyla tarihin tekerrür edileceği mesajı verilmek isteniyor. Ancak 22 yıl önce Orhan Doğan’lara, Leyla Zana’lara karşı yapılan tasfiye operasyonlarının benzerinin yeniden gündemleştirilmesi sanıldığı gibi kolay değil. Ne uluslararası politik ilişkiler, ne Kürtlerin elde ettiği politik güç ve denge bunu izin verir. HDP’ye yönelik gerçekleşen parlamento darbesinin ciddi bir etkisi olmayacağı gibi, tersten demokrasi mücadelesinin güçlendirilmesi bakımından çok daha güçlü olanaklar yarattığı söylenebilir.

HDP yöneticilerinin yaptığı açıklamalarda görüleceği gibi HDP için mücadelenin esası bundan sonra başlıyor. Parlamento darbesini işlevsizleştirmek ve tersten bir mücadeleye dönüştürmek için yapılması gerekenler üzerine birkaç öneri sunmakta yarar var.

HDP’ye yönelik gerçekleştirilen darbeye uluslararası alanda ve özellikle büyük küresel güçlerde önemli bir tepkinin oluştuğu ve oluşacağı çok açıktır. Bu kararın uluslararası ilişkilerde yansıması oldukça fazla olacaktır. Bu bakımdan uluslararası tepkinin çok yönlü örgütlendirilmesi ve toplumsal-politik alarak güçlü bir baskıya dönüştürülmesini sağlamak gerek. Özellikle vizesiz seyahatin tartışıldığı AB ülkelerinde güçlü ve sürekliliği olacak politik-diplomatik ilişkiler üzerinde özel olarak durulması gerekiyor. Devletlerin Ankara’daki büyükelçileriyle ilişkilerin kurulması önemsenmelidir. Aynı şekilde Avrupa’nın demokratik kamuoyunu harekete geçirilmesine özellikle ihtiyaç var.

HDP milletvekillerinin parlamento binasını, demokratik tepkinin örgütlendirildiği bir merkez haline getirmeleri önemlidir. Gerektiğinde parlamento binası 24 saat kullanılarak demokratik tepkinin merkezi haline getirilmelidir. Sivil toplum örgütlerinin toplumsal mücadelenin örgütlendirilmesinde önemli bir rol üstlenilmesi sağlanmalıdır. Demokratik kitle hareketlerinin örgütlendirilmesi, 5 milyon seçmenin oy verdiği bir partiye karşı başlatılan savaşın insanlığa karşı yürütülen bir savaş olduğu vurgusu ön plana çıkartılmalıdır. Türkiye’nin 81 ilinden eş zamanlı olarak Ankara’ya HDP’yi sahiplenme yürüyüşü yapılması önemli bir ses getirir. Burada önemli olan HDP’ye ve vekillerine yönelik yapılan saldırının, demokrasi mücadelesini yönelik bir saldırı olduğu, dikta rejimini kurmanın bir aracı haline getirilmek istenildiğini çok yalın bir şekilde topluma anlatmaktır. Aydınların, akademisyenlerin, yazarların, sanatçıların, sivil toplum temsilcilerin içerisinde yer aldığı destek eylemleri yapılmasının hem uluslararası hem de iç kamuoyu bakımından yararlı olacağı kesindir.

HDP, yaşama geçirilen çok yönlü savaş politikasıyla tasfiye edilmek isteniyor. Ancak bu silahın ters tepeceğine dair çok sayıda veri var. Önemli olan güçlü ve bilinçli bir karşı koyuşu örgütlemektir. HDP, parlamento darbesini ciddi bir şekilde örgütlü ve politik bir avantaja dönüştürebilir. Oy potansiyelini yeniden yüzde 15’in üzerine çıkarması sürpriz sayılmaz. AKP’ye oy veren muhafazakar Kürt kitlesinin HDP’ye yönelmesi oldukça yüksek bir olasıdır. CHP’ye oy veren Alevi kitlesinin kopuşu çok daha üst düzeyde artar. Ayrıca demokratik ve laik bir toplumdan yana olan kitlenin kazanılması için olanaklar oluşmuş durumda. Bu bakımdan hiçbir grupsal çıkar hesabı yapılmadan demokrasi güçlerine yönelik saldırılarda en geniş birliklere ihtiyaç olduğu herkesin gördüğü ve arzuladığı bir durum.

Ankara’da kalmak mutlak bir zorunluluk değil. Politik yaşam Ankara’ya göre örgütlendirilmez ancak politik dengeler ve ilişkiler bakımından gerekli. Böylesi bir dönemde Ankara’da kalıp, toplumsal dinamikleri örgütlemek gereklidir. Bu bakımdan HDP yönetimi ve vekilleri bu dönemi, tarihsel bir fırsata dönüştürme imkanına sahiptirler. Kurumsal yapısını oturmuş çok yönlü örgütsel ağları oluşturarak, parlamento darbesi, demokrasi direnişine/mücadelesini dönüştürülebilir. HDP yöneticileri önderlik gücünü konuşturmayı başardıklarında toplumun farklı katmanlarını çok daha fazla etkileyeceklerdir. Başta HDP’yi temsil eden milletvekilleri olmak üzere tabandan tavana kadar örgütlü gücü oluşturmak başarının esasıdır. Önemli olan istemektir.

Yunanistan’da grev!

Yunanistan’da 48 saatlik grev süresince otobüs, metro ve şehir içi demiryolları hizmet veremeyecek

 

Yunanistan’da toplu ulaşım çalışanları, Mecliste vergi artışlarını da içeren torba yasa tasarısını protesto etmek amacıyla greve gitti.

Bu sabahtan itibaren başlayan 48 saat devam edecek.

İki günlük grev boyunca vatandaşlar, otobüslerin yanı sıra metro, şehir içi demiryolları ve tramvay hizmetlerinden faydalanamayacak.

Ayrıca, yasa tasarısını protesto etmek üzere Kamu Çalışanları Federasyonunun (ADEDY) çağrısıyla yarın bir eylem düzenlenmesi bekleniyor.

Mecliste hareketli saatlerin yaşanmasına yol açan yasa tasarısı ise KDV ve diğer dolaylı vergilerde artışların yanında toplu ulaşım dahil özelleştirmeleri de içeriyor.

‘Sistem sorunu deyip kenara çekilemeyiz’

Türkiye’nin kanayan yaralarından biri olan aile içi cinsel tacizin yanı sıra anne-kız ilişkisini ele alan “Misafir”, trajediden beslenen bir umut duygusuyla, “tutunamayanların” hikâyesini anlatıyor.  20 Mayıs’ta vizyona girecek olan filmin yönetmen koltuğunda Mehmet Eryılmaz oturuyor. Başrollerini ise,  Zümrüt Erkin, Tamer Levent, Ayten Uncuoğlu, Hale Akınlı, Ersin Umut Güler ve genç oyuncu Melek Çınar paylaşıyor.

Evrensel bir konu olan anne-kız ilişkisini, ölüm teması çerçevesinde ele alan “Misafir,  36. Montreal Dünya Film Festivali’nde FIPRESCI ödülü ve büyük jüri özel ödülüne layık görülmüştü.

Film ayrıca İletişim Akademisyenlerince ‘Yılın Farkındalık Yaratan Filmi’ olarak ödüllendirildi ve filmin genç oyuncusu Ersin Umut Güler Uluslar arası Boğaziçi Film Festivali’nde en iyi erkek oyuncu ödülünü kazandı.

20 Mayıs’ta vizyona girecek filmle ilgili filmin genç oyuncusu Ersin Umut Güler’le bir araya geldik. Uzun yıllardır tiyatro oyunculuğu yapan,  Güler Yolcu Tiyatro’yu hayata geçirdi  “Karanlığın Ötesinden Gelen Sesler, Kapıların Dışında” oyunlarını yönetti ve oynadı. Şimdilerde yeni oyunu için kolları sıvayan Ersin Umut Güler’le hem Misafir filmini hem de tiyatroyu konuştuk.

 

-“Misafir” filmi 20 Mayıs’ta vizyona giriyor…  Uzun metrajda ilk başrol oyuncusu olarak gördük. Meselesi olan bir film Misafir, bu süreç siz de nasıl ilerledi?

Senaryoyu okuduğumda ekibi öğrendim. Yönetmenimiz Mehmet Eryılmaz’la bir araya geldik. Senaryoyu okuyunca o karakterle ilişki kurdum. O kişinin babasıyla kurduğu ilişki, baba baskısı… Bir yandan da tutunamayanların hikayesiydi.

-Türkiye’nin kanayan yaralarından biri olan aile içi cinsel istismar meselesi film boyunca seyirciyi de etkisi altında bırakıyor…

Anne hasta, Baba baskısını çok net görüyorsunuz. Bir taraftan da alttan alta seyirciye bırakarak meseleyi babanın taciz meselesini görüyoruz.

-Filmde sizin oynadığın Nuri karakteri de her şeyden habersiz…

Evet, o bu meselelerden haberli değil… Film o yüzden de bir üçgen içinde. Seyirciyi sürprizler bekliyor diyebiliriz.

Senaryoda seni çeken neydi? Tiyatro da yapıyorsun bir yandan çünkü…

Senaryoda bana en çok dokunan kadın hikayesi olması.  Erkek tarafından yazılmış bir hikaye ayrıca…. Ama kadın dünyasını iyi anlamış bir yönetmen, bu çok önemliydi benim için.

-Öte yandan da günümüzde görünür olmaya başlayan bir mesele cinsel istismar meselesi, sen nasıl bakıyorsun?

Cinsel istismar ayyuka çıkmış durumda doğru. … Küçük çocuklara vakıflarda uygulanan bu istismar yeni değil. Hep vardı aslında. Belki artmıştır, toplum kapanmaya başladıkça bunlarda yaşanmaya devam ediyor.  O yüzden de iki yüzlü bir toplum aslında.

-Gecekondu da geçen bir hikaye Misafir… Kentle köy arasına sıkışmış bir meseleden mi bu durum?

Bu bir sıkışmışlık değil, bu durumlar gelir düzeyi yüksek insanlar arasında da yaşanıyor. Daha çok bugünlerde vakıflar ve buna benzer yerlerde gördük ama diğer tarafta açığa çıkmıyor sadece.

Artık var olan bu durum şu günlerde sadece görünür oldu.

-Türkiye’de pek çok sorun var, insanların öldürüldüğü bir ülkede yaşıyoruz ve bazı şeyleri de kanıksadık… Kadın sorunu, kadın cinayetleri vs sadece sistem sorunu mu peki?

Önemli sorunlarından biri kadın sorunu.  Türkiye’de kadın ne yazık ki ataerkil bir toplumda ikinci planda. Bizim ülkemizde hem kültürel olarak hem de İslamiyet açısından kadın ikinci plana atan bir din anlayışı var.  Bu kadar sistemsel soruna bir de bu eklenince elbette ki büyük bir sorun haline geliyor.

Doğu ile batı arasına sıkışmış bir ülkedeyiz. Aslında Ortadoğuluyuz ama başka yerde duruyoruz, bu sıkışmşlık durumu üzerine İslamiyet geldiğinde bu meseleler de artacaktır.  Bir yıl da binlerce işçi ölmüş, istatistiklere baktığında kadın ölümü, işçi ölümü, kadına şiddet artıyor.  Tüm bunlar yaşanırken de “bu sistem sorunu” deyip kenara çekilmek yerine mücadeleye devam edilmeli. Kadınların her daim sokakta olması gerekli…

-Sinemanın dışında asıl olarak tiyatro alanındasın. Yolcu Tiyatro’da iki oyun sahneye koydun. Tiyatro senin için nerede duruyor?

Tiyatro benim için büyük bir öğrenme alanı oldu. Seyirci sosyolojisiyle ilgili vs de… Yaklaşık 3,5 yıl önce Yolcu Tiyatro’yu kurduğumuzda ve yol aldığımızda,  özel tiyatronun yaşadığı zorlukları, karşısına çıkan engelleri… Hepsini gördük ve yaşadık.   Tiyatroyu 10 yıldır profesyonel olarak yapıyorum…. Bize ait bir şey tiyatro. Oyuncu olarak, yönetmen olarak daha özgür olduğum bir alan. Ekibimiz var, birlikte karar alıp, söylemek istediğimiz şeyleri daha net ifade ediyoruz. Sinemada da sadece iyi işler yapmak istiyorum.. Ama tiyatro kendi istediğim her şeyi yapabileceğim bir alan,  ben onu o da beni asla terk etmeyecektir.  Öyle hissediyorum.

-Özel tiyatroyu günümüzde yaşatmak oldukça zor, mekan bulmak sıkıntılı tiyatro için, alternatif sahnelerde oynanıyor çoğu oyunlar, ekip olarak siz nasıl aşıyorsunuz bu sorunları?

Mekanımız yok, çünkü paramız yok. Değişik salonlarda oynuyoruz,  mekansızlık buna itiyor; bunun da avantajını gördüğüme inanıyorum.  Şimdiye kadar 9-10 mekanda oynadık.  Seyirciyi ayağına getirmiyorsun, sen seyirciye gidiyorsun…. Bu da bence avantaj.

-Seyirci durumu nasıl tiyatronun?

Türkiye’de tiyatro seyircisi var, tiyatro seyircisini kaybetmiş sadece. O da diziler vs… Tiyatro iyi yere gidecek. Sadece devlet destekleri yönünden kötüye gidiyor…

Pek çok özel tiyatro var, yeni yeni sahneler ortaya çıkıyor. Seyirciye ulaşıyorlar, ulaşamıyorlar zaman gösteriyor ama bu kadar insanın deneme yapması,  tiyatro adına adım atmaya çalışması, bu yaratıcı süreçler içinde önemli. Kendi salonlarını kuruyorlar, alternatif mekanlar yaratıyorlar vs… Bunları çok önemsiyorum. Bir kısmı elenecek belki ama bu denemeler önemli ve kıymetli. Tiyatroda çeşitlilik yaratıyor.

-Karanlığın Ötesinden Gelen Sesler ve Kapıların Dışında 3 yıldır oynuyor… Animasyonlu ve teknolojiyi de kullanıyorsunuz tiyatronuzda…

“Kapıların Dışında” bizim ilk oyunumuz.  Bizim için önemli bir oyundu. Konservatuvarda okurken bu oyunu yapmak istiyordum. Animasyon tekniğini kullandık. Her şeyin ilki idi bizim içinde.  Benim yönetmenliğim, tiyatronun ilk oyunu vs…

-Metinleri seçerken neye dikkat ediyorsun hem bir tiyatro yönetmeni ve oyuncusu olarak?

Metinleri seçerken aslında derdi olan metinler seçtik.

Karanlığın Ötesinden Gelen Sesler’de de öyle, Kapıların Dışında da…  Metinlerin dertlerine bakıyoruz. Onları doğru ifade etmek istiyoruz. Bunları yaparken değişik biçimler deniyoruz.

-Yeni oyun var mı peki?

Yeni sezonda yeni bir oyunla seyirci karşısına çıkacağız. Fransız yazar Roland Topor’un bir oyunu…  Her oyunumuzda olduğu gibi seyircinin rahat izleyeceği bir oyun değil.  Bir işçinin hayatı üzerinden ilerliyor, bir işçinin üzerine bir kongreci atlıyor bir insan bir insanı taşır mı diye sorular soruluyor ama o işçi onu taşıyor…

-Kapitalizme gönderme var o halde?

Net olarak var. Bunu da en net figürlerle yapmış yazar. Net çizgilerle göstermiş. Tulumlarıyla işçiler var. İşçiler kongrecileri sırtlarında taşıyorlar.  Söylediği cümle bir insan başka birini sırtında taşımaya başladığı anda benliğini kaybediyor. İşçinin üstüne yapışmaya başlıyor. Sistemle de alakalı, kadın erkek ilişkisi içinde de böyle, bir birini sırtında taşıyor, beraber yürümek yerine, bu size yapışır… Bu oyunu da  animasyona tekniğiyle yapacağız…

-Animasyon tiyatroda yeni bir şey aslında… Alışık olduğumuz bir şey değil…

Daha yeni bir teknik, uzun yıllardır var aslında, biz görüntü teknolojisini bugünün şartları içinde kullanıyoruz. Bizim ülkemiz için çok yeni. Ben bunun tiyatroya hizmet eden bir araç olarak düşünüyorum.

HAYATIN KENDİSİ ZATEN POLİTİK!

-Sanat tartışması günümüzde de aldı başını gidiyor… 

Sanat sanat içindir, sanat halk içindir, ikisi de ayrı tutulamaz. Politiktir sanat evet, eğer bir tiyatro grubu, hiç bir şey anlatmayan, seyircileri sadece güldüren, eğlendirmek üzere metin seçmişse bu bence politik bir tavırdır. Hiçbir şey anlatmamayı tercih etmek çok politiktir bence. Hayatın kendisi çok politiktir zaten.

GÜLŞEN İŞERİ-EVRENSEL

Adalet Bakanlığı da Sivas katiline sahip çıktı!

Yeni Akit Madımak otelinde 37 kişinin katillerinden biri olan  ve cezaevinde bulunan Faruk Belkavli için “Sivas Mazlumu’ndan sevindirici haber!” diye başlık attı.  Adalet Bakanlığı da katil için hemen devreye girdi!

 

Katillere sahip çıkan Yeni Akit 23 yıldır cezaevinde olan Belkavli için epilepsi hastası olduğu gerekçesiyle salıverilmesi için katilin peşini bırakmıyor.  Akit, İş adamı Doğan Kasadoğlu’nun da devreye girdiği sürecin Cumhurbaşkanına iletildiği ve imza aşamasında olduğunu yazdı.

Gazetecilerin, aydınların tııtuklu olduğu günümüzde Yeni Akit’in 37 kişinin katili için ‘mazlum’ ifadesini kullanması da dikkatlerden kaçmadı…

Adalet Bakanlığı katil için devreye girdi! 

İş adamı Doğan Kasadolu’nun Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a yazdığı dilekçe sonrası harekete geçen Adalet Bakanlığı’ndan  hemen yanıt geldi. Sincan 2 Nolu F Tipi Yüksek Güvenlikli Ceza İnfaz Kurumu Müdürlüğü’nün 3 Mayıs’ta düzenlediği cevap metninde, Faruk Belkavli’nin tedavi işlemlerinin sürdüğü, af talebinin incelendiği, sağlık kurul raporunun ise imza aşamasında olduğu bildirildi.

Hiçbir tutuklu muhalif için kolları sıvamayan adalet bakanlığının 37 aydın ve yazarın katillerinden biri olan Belkavli için yaptığı  bu girişim bir kez daha adalet denilen kavramın öldüğünü gösterdi.