Ana Sayfa Blog Sayfa 6304

Sarıyer Edebiyat Günleri başlıyor

Sarıyer Belediyesi tarafından ilki 2012 yılında gerçekleştirilen Sarıyer Edebiyat Günleri’nin 5. si 13-14-15 Mayıs’ta Kireçburnu Haydar Aliyev Parkı’nda gerçekleşecek.

 

Sadece Sarıyerlilerin değil, tüm İstanbulluların da yakından takip ettiği etkinlik, birçok şair, yazar, gazeteci, akademisyen ve edebiyatçıya ev sahipliği yapacak. İmza günleri, söyleşiler, şiir teknesi, sergi ve konserlerle renklenecek program, 3 gün sürecek.

2014 yılında verilmeye başlanılan Beyaz Martı Edebiyat Onur Ödülü, Yaşar Kemal ve Zülfü Livaneli’nin ardından bu sene Vedat Türkali’ye verilecek.

2016 Sarıyer Edebiyat Günleri programı çerçevesinde; şiirseverler için hazırlanan Şiir Teknesi, Orhan Alkaya, Taner Cindoruk, Mehtap Meral ve Pelin Batu’nun seslendireceği şiirler eşliğinde boğazda tur atacak.

“Edebiyatın Dizilere Etkileri”, “Futbol Ve Edebiyat”, “Haber Ve Edebiyat”, “Edebiyatta Boğaziçi”, “Edebiyatın Müziğe Etkileri” ve “Bekle Bizi İstanbul” başlıkları altında düzenlenecek söyleşilerde, Altan Erkekli, Oktay Kaynarca, Orhan Alkaya, Renan Bilek, Serhan Asker, Mehmet Arslan, Rıdvan Akar, Ahmet Çakır, Kolaylaştırıcı Zafer Arapkirli, Mete Çubukçu, Duygu Canbaş, Ceren Kerimoğlu, Doğan Hızlan, Zülfü Livaneli, Deniz Türkali, Onur Akın ve Nazım Alpman görüşlerini edebiyatseverlerle paylaşacaklar.

İbrahim Balcı, Cafer Hergünsel, Arif Arslan, Tuncay Dağlı, Dilek Ünal, Emine Topçu, Erdoğan Sarıgül, Emine Ataman Koç, M. Cemal Beşkardeş, M. Gökhan Bulut, Muhip Sueltürk, Mustafa Ağır, Şahin Ünal, Yaşar İliksiz, Yekta Aydın, Yetkin Aröz etkinlik süresince edebiyatseverlerle birlikte olacaklar.

KONSER, SÖYLEŞİ VE İMZA GÜNLERİ

Feryal Öney ve Ayfer Vardar’ın vereceği konserlerle devam edecek etkinlikler boyunca Hüseyin Avni Dede, Işık Öğütçü, Süreyya Filiz, Emrah Serbes, Orhan Alkaya, Nilüfer Açıkalın, Neslihan Önderoğlu, Karolis İnokaitis, Gizem Fere Halil Genç, Aydın Ilgaz, Nilgün Ilgaz, Dilek Neşe Açıker, Melisa Kesmez, Karolis İnokaitis, Gizem Fere, Cihan Demirci, Mine Söğüt, Mehmet Coşkundeniz, Gülse Birsel, Ceren Kerimoğlu, Ayhan Bozkurt, Melike İlgün, Sezgin Yılmaz, Gülşen İşeri, Özer Topçu, Nazlı Eray, Rıdvan Akar, Ahmet Çakır, Zafer Doruk, Vecdi Çıracıoğlu, Jaklin Çelik, Özgür Çakır, Fuat Sevimay, Cem Kertiş, Murat Uyurkulak, Ferhat Uludere, Nazlı Karabıyıkoğlu, Tuna Kiremitçi, Nazlı Eray, Hıfzı Topuz, Öner Ciravoğlu, Aynur Tümen, Adnan Özyalçıner, Nazım Alpman, Doğan Hızlan ve Yaşar Seyman sanat ve edebiyatseverlere kitaplarını imzalayacak.

 

Barikatın ardı direniş, önü katliam: Çorum

Çorum Katliamının üzerinden yaklaşık 36 yıl geçti. Hiç unutulmasın diye Hafızakaydi.org’da yer alan yazıyı hafızalarımızdan hiç silinmesin diye alevigazetesi.com olarak yeniden yayımlıyoruz: Barikatın ardı direniş, önü katliam: Çorum

 

12 Eylül 1980 darbesinin 4 ay öncesi… İktidarda MHP ve MSP’nin “kerhen” desteklediği Demirel’in azınlık hükümeti var. Cumhurbaşkanlığı seçimleri yaklaşıyor, mecliste kriz var ve seçim için toplanılamıyor. Ülkede her gün çatışma yaşanıyor, THY grevi başta olmak üzere grevler yaygınlaşıyor.

Çorum da bu iklimden nasibini alıyor. 15 Mayıs günü, bir anne ve oğlu kimliği belirlenemeyen kişilerce vuruluyor. 19 Mayıs hazırlıkları var. Örgütlü sağcı gruplar, yapılacak kutlamalardan rahatsız, şehirde bildiriler dağıtıyor: “namuslu bacılarımızı”, açık seçik kıyafetlerle teşhir edecekler deniyor, cihat çağırısı yapılıyor. Liseler gergin, farklı siyasi görüşten öğrenciler okullarına polis nezaretinde girip çıkıyor. Devlet katında görev değişiklikleri var. Çorum Emniyet Müdürlüğü’ne Dersim’de (Tunceli) Alevi ve sol gruplara karşı sert tavrıyla bilinen Nail Bozkurt geliyor. Valilik görevine ise Rafet Üçelli tayin ediliyor. Şehirde bir de cami inşaatı var, Alaaddin Camii… Bir ay içerisinde adından çokça söz ettirecek, o günlerde henüz tuğlaları taşınıyor.

Çorum’da Çatışmalar Başlıyor

Tarih 27 Mayıs… MHP Genel Başkan Yardımcısı Gün Sazak Ankara’da öldürülüyor. Ertesi gün ülkücüler her yerde sokağa dökülüyor, bir çok ilde çatışmalar yaşanıyor. Ancak Çorum, diğer illerden farklı biçimde kitlesel bir linç girişimiyle karşı karşıya kalıyor. Sokağa dökülen sağcı kesimler, kentin en işlek caddesinde silah ve sopalarla yürümeye başlıyor.

Polis telsizleri hareketli. Ancak gelen emirler, yürüyüşün toplumsal muhalefet kapsamında sayılmayacağı şeklinde, müdahale edilmeyecek. Kent merkezinde “Sazaklar ölmez”, “Çorum Komünistlere Mezar Olacak”, “Kana Kan, İntikam” sloganları yankılanıyor. Ülkücü hareket bir yandan da liseleri hedef alıyor: Terlemez Evler bölgesindeki Sanat Okulu ve Ticaret Lisesi’ne ilerleyen gruba, solcu öğrenciler okulda barikatlar kurarak karşılık veriyor. Jandarma, okul bölgesinde araya girince çatışma önleniyor. Ancak şehrin geri kalanında, solcu ve Alevi nüfusun işyerleri ve dükkanları tahrip ediliyor. Gün sonuna doğru saldırılar kesildiğinde, Alevi mahallelerinde 6 kişi ağır yaralanmış, çatışmalar sırasında vurulan Servet Yıldırım da hayatını kaybetmiş.

28 Mayıs gecesi Alevi mahallelerinde, halkın ve devrimci örgütlerin katılımıyla komiteler kuruluyor. Şehirde daha önce bir araya gelmemiş fraksiyonlar aynı masa etrafında. Halkın Kurtuluşu, Dev-Yol, Kurtuluş, İGD gibi örgütler bir arada; Alevi ve devrimci mahalleleri savunmaya karar veriyorlar. Barikatlar kuruluyor. Çorum’da sol hareketler ve Alevi halk yeni bir Maraş Katliamı’na izin vermemek için bir araya geliyor.

29 Mayıs sabahı, sağcı gruplar yine ana caddeleri kuşatmış durumda. İşyerleri yeniden yağmalanıyor. Sol görüşlü Bahar Yayınevi ve Çorum Gazetesi büro ve matbaası da yağmalanan dükkanlar arasında. Gazete 15 gün boyunca yayın yapamayacak hale geliyor. Ülkücü gruplar, yolda yalnız gördükleri insanları rehin alıp, işkence ediyor.

Olaylar çok geçmeden, Alevilerin yoğun olarak yaşadığı Milönü bölgesine sıçrıyor. Ancak, sağcı gruplar Milönü bölgesinde barikatları aşamıyor. Çıkan çatışmalardan sonra valilik, sokağa çıkma yasağı ilan ediyor ve askerlere barikatların kaldırılması talimatını veriyor. Devrimci gruplar ise barikatları kaldırmamakta kararlı. Asker ikna ediliyor, barikatlar kalkmıyor.

29 Mayıs akşamı şehir sessizliğe gömülmüş durumda. Birkaç polis, Milönü barikatlarını aşarak sivil bir araçla Alevilerin bulunduğu mahalleye giriyor. Havaya açılan taciz ateşi sonrasında ölüm ya da yaralanma olmuyor. Ülkücü harekete yakın POL-BİR üyesi birçok polis; ilerleyen günlerde de çatışmalara bizzat dahil oluyor.

30 Mayıs’tan itibaren olaylar durulsa da şehir, her gün gergin bir havaya uyanıyor. CHP’li vekillerin araya girmesiyle birkaç gün içinde, can güvenliği garanti edilerek barikatlar kaldırılıyor. Ancak, özellikle örgütlü olmayan veya köylerde bulunan Alevilere yönelik saldırılar Haziran boyunca devam edecek. 30 Mayıs günü İçişleri Bakanı Mustafa Gülcügil: “Çorum’da devleti yıkmak isteyen solun karşısına, devlete destek fikrinden hareket eden sağ çıktı” diyor.

Mayıs ayının bilançosu ikisi polis memuru 5 kişi. Servet Yıldırım, Abdurrahman Koçak, Muzaffer Yeşilyurt, Osman Aksu ve Yahya Baran. Bunlardan ikisi sağcı.

Haziran ayı Çorum’u Dönüştürüyor

Haziran ayı, Çorum’da çatışmanın durulduğu bir dönem olarak anılsa da çatışma, insan kaçırma, işkence vakaları hem şehir merkezinde hem de köylerde yaşanıyor. Vali Rafet Üçelli, 1 Haziran’da görevden alınıyor, yerine Yüksel Çavuşoğlu atanıyor.

Haziran başlarında barikatlar kalkar kalkmaz, polis ve jandarma yüzlerce gözaltı yapıyor, solcu, devrimci örgüt üyeleri evlerinden alınıyor. Şehrin giriş-çıkışları, ülkücü gruplar tarafından kontrol noktalarıyla denetlenmeye çalışılıyor. O günleri anlatanlar insanların şehre, çevre tepeleri dolaşarak, zorlu yollardan girdiğini anlatıyor. Şehre girmek isteyen Alevi yurttaşlar arasında eşyaları gasp edilen, işkence görenler oluyor.

3 Haziran günü, Selahattin Ardıç ve 10 yaşındaki kardeşi Metin, kamyonlarıyla Kozluca Köyü’ne giderken; ülkücü militanlar tarafından durduruluyorlar. Silahla vurulan Selahattin Ardıç ve abisinin vuruluşuna tanık olan Metin, merkezdeki SSK Hastanesi’ne ulaşmayı başarıyorlar ancak ülkücülerin kontrolünde olduğu bilinen hastanede Selahattin, sigortalı olmaması gerekçesiyle tedavi edilmeyerek Devlet Hastanesi’ne sevk ediliyor. O esnada oğlunun kan grubunu belirlemek için elindeki örnekle Kan Merkezi’ne giden baba Cemal Ardıç ve Metin’in yolları yine ülkücü grup tarafından kesiliyor, kan örneğinin bulunduğu tüp fırlatılıp kırılıyor, Selahattin Ardıç kan kaybından ölüyor.

Haziran ayında Çorum’un bir başka gündemi de iç göç… Alevi ve Sünnilerin bir arada yaşadığı mahalleler, yavaş yavaş ayrışıyor. Alevi ve Sünni yurttaşlar arasından evlerini birbirleriyle değiştirenler var. Bir grup emlak simsarı da çatışmalardan faydalanarak, insanların mülklerini asgari fiyatlarla satın alıyor ya da terk edilen evlere el koymaya çalışıyor. Bugün, Milönü semti hâlen, “Yeşil Hat” diye anılan görünmez bir çizgiyle Alevi ve Sünni nüfusun birbirinden ayrıldığı bir bölge. Resmi rakamlara göre 1980 Mayıs-Ağustos ayları arasında 600’den fazla aile Çorum içinde yer değiştiriyor.

Temmuz Gelirken

1980 Çorum Olayları’nın ikinci dalgası bir katliama dönüşüyor.

30 Haziran günü CHP İl Başkanı Cemal Solmaz ve AP İl Başkan Yardımcısı Erol Şahin, Vali Yüksel Çavuşuğlu ile görüşüyor. Ülkücülerin şehirde örgütlü bir saldırı planladığını ve acil önlemler alınması gerektiği konuşuluyor. Aynı gün akşamüstü, Milönü bölgesine aniden giren bir otomobil, çevreye rastgele ateş açıyor, Hatice İlhan isimli bir öğrenci, ağır yaralanıyor.

İçişleri Bakanlığı’ndan Valiliğe gelen emirde: “Su Deposu, Milönü, Nadık gibi bölgelerde silahlanmalar başlamıştır ve bu bölgelerdeki devrimcilerin gözaltına alınması gerekmektedir” deniyor. Emri takiben 100’e yakın devrimci gözaltına alınırken; İskilip, Alaca gibi ilçelerde, ülkücülerin dağıttıkları bildirilerde “Aleviler çeşme sularını zehirlemiştir. Gün birlik olma, cihad etme günüdür” deniyor.

1 Temmuz ile birlikte, şehir merkezinde çatışmalar başlıyor. SSK Hastanesi, ülkücülerin üssü. Hastaneye gelen solcu yaralılar tedavi edilmedikleri gibi işkence görüyorlar. SSK Hastanesi çalışanlarından Necati Göktaş’ın cesedi bir tarlada bulunuyor. Nitekim olayların yatışmasından birkaç gün sonra hastanede çalışan 21 personel, Çorum Valiliği’ne dilekçe yazarak can güvenliklerinin olmadığını söyleecekler.

3 Temmuz’da sokağa çıkma yasağı ilan eden devlet, bir gün içinde yasağı kaldırıyor ve 4 Temmuz’da en vahşi halini alacak saldırıların önünü açıyor.

Benzin Bidonları ve Uzun Namlulu Silahlar Hazır

1 Temmuz’u 2 Temmuz’a bağlayan gece… Terlemez Evler ve SSK Hastanesi civarında şehri tepeden gören mevziler var. Uzun namlulu silahlarla tepelere konuşlanan sağ görüşlü gruplar, Alevi mahallelerine doğru ateş açmaya başlıyor. Görgü tanıkları, şehir merkezinin düz coğrafyası ve o dönemde yapılaşmanın azlığı nedeniyle yaylım ateşinin nerelerden geldiğinin rahatlıkla görülebildiğini söylerler. Alevilerin yaşadığı evler işaretlenmiş; sokaklar “ya tam susturacağız, ya kan kusturacağız!” sloganlarıyla inliyor. Stadyumun arkasındaki duvarda “Yunusça anlamayana Yavuzca anlatırız; polis lojmanlarının önündeki duvara ise “Saygımız sonsuzdur polise, hıncımız çoktur komünizme” yazılmış.

Şehir 2 Temmuz Çarşamba gününe uyandığında gerginlik iyice tırmanmış durumda. Merkeze giden yollar ülkücü gruplar tarafından tutuluyor. Çarşamba, Çorum’un pazarının kurulduğu gün. Köylerden mallarını satmaya şehre inenler, yolda ülkücülerin kurduğu barikatlarla karşılaşıyor. Barikati yalnızca ülkücülerin önceden verdiği parolayı söyleyebilen insanlar geçebiliyor. Bir çok köylü barikatlara takılıyor, kaçırılıyor, işkenceye uğruyor. 1 ay önce yaşananların aynısı, Temmuz ayı başında da yaşanıyor.

3 Temmuz günü, Alevilere ait evler yakılıyor; evlerini can havliyle terk eden ailelerin eşyaları da yağmalanıyor. Şehirde sokağa çıkma yasağı ilan ediliyor, saldırılar yoğunlaşıyor. Devrimci mahalleler, barikatlar ardında yeniden savunma ve direnişe geçiyor.

4 Temmuz… Çorum için bir kırılma noktası… İzleri bugün halen çok belirgin ve taze olan olayların en şiddetli yaşandığı gün… Camilerde Cuma hutbesi okunurken: “Komünistler, Milönü’ndeki Alaaddin Camii’ni yaktı” bağırtıları duyuluyor. İnşaatı henüz bitmemiş Alaaddin Camii’nde yangın yok ancak caminin minaresine kum torbalarıyla mevzilenmiş maskeli ve silahlı insanlar var.

Ulu Camii gibi camilerin hoparlörlerinden, İslama el uzatıldığı anonsları yapılıyor. Kanlı cumalarda Bağdat, Tahrir, Maraş nasılsa o gün Çorum da öyle. “Kızılbaşlara Ölüm” sloganları atmaya başlayan kitle yolda çoğalarak Milönü’ne doğru yürümeye başlıyor.

Aynı anda Milönü’nde yaşayanlar, Alaattin Camii’nin hoparlöründen gelen sesler üzerine o tarafa doğru yürüyorlar. Caminin etrafını jandarma tarafından sarılmış buluyorlar, bir anda panzerlerden ateş başlıyor. Camilerden çıkan güruhlar da şehrin Alevi-Sünni karışık bölgelerinde Alevilere karşı saldırıya geçiyor.

Tıp öğrencisi Süleyman Atlas polis panzerinden açılan ateş sonucu omzundan yaralanıyor. Polis panzerle alıp SSK Hastanesi’ne götürüyor. Süleyman Atlas’ın ailesi ancak jandarma eşliğinde ertesi gün hastaneye gidebildiğinde, oğullarının işkence edilmiş cesedini teslim alıyor.

Ulukavak’ta bir Alevi dedesi Veli Solmaz, evini apar topar taşımaya çalışan arkadaşı Ahmet Doğan’ı sakinleştirmeye çalışıyor. Protesto yapan “çocuklarla” konuşacak, yolu açmalarını isteyecek. Gün sonunda, Veli Solmaz da Ahmet Doğan da mahalle fırınında yakılarak öldürülüyor. Aynı anda şehrin başka yerlerinde işe giden belediye işçilerine işkence ediliyor, insanlar kurşuna diziliyor, şehre gelmeye çalışan köylüler öldürülüyor, insanlar, evler yakılıyor…

Tüm bunlar olduğu sırada; TRT radyosu Alaaddin Cami’ne bomba atıldığını duyurmakta. Sağ parti siyasetçileri ve devlet yetkilileri; Çorum’da komünistlerin tezgahı var, açıklamaları yapmakta.

4 Temmuz uzun, çok uzun sürüyor. Barikatın ardı direniş, önü katliam…

Çorum bir daha eskisi gibi olamayacak. Mayıs’taki olaylar sonrası evlerini taşımamış olanlar, Temmuz’da Ramazan ayının da başlamasıyla olaylar yatışır yatışmaz kendi mezheplerinden insanların çoğunlukta olduğu mahallere taşınıyorlar. Ekonomik imkanları olanların bir çoğu Çorum’u toptan terkediyor. Ölen 65 kişi, yaralanan, işkenceye, saldırıya uğrayan yüzlerce kişi, talan edilen yüzlerce ev ve iş yeri… geriye kalan ikiye ayrılmış sessiz sedasız bir Çorum.

Suçlu kim? “Dış güçler” mi? Devlet mi? Yalnızca devlet mi? Yıllar sonra insanları nasıl öldürdüklerini itiraf eden ülkücü lider Seydi Esenyel gibiler mi? Yoksa “galeyana gelen” halk mı? Hepsi mi? Çorum olduğu yerde duruyor, 36 yıl önce içinde insanların yakıldığı fırında halen ekmek pişiyor…

Karasu’dan Erdoğan’ın “bizim kültürümüzde başkanlık vardır” sözlerine yanıt

KCK Yürütme Konseyi Üyesi Mustafa Karasu, Türkiye’de sistem sorunlarının değil demokratikleşme sorunlarının olduğunu söyledi

“Hüseyin Ali” mahlasıyla yazan KCK Yürütme Konseyi Üyesi Mustafa Karasu, ‘başkanlık sistemi’ tartışmalarının yanlış yerden karşı çıkıldığını savunarak “Türkiye’nin sorunlarının tümüne yakını demokratikleşme sorunlarıdır. Bu açıdan sistem tartışmaları çözümsüzlükte ısrardır” dedi.

Karasu, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “bizim kültürümüzde başkanlık vardır” sözleriyle Erdoğan’ın otoriterleşme peşinde olduğunu iddia etti.

Mustafa Karasu’nun Yeni Özgür Poltika’da yayımlanan “Sistem sorunu mu, demokratikleşme sorunları mı?” başlıklı yazısı şöyle:

Tayyip Erdoğan Türkiye’de nerede bir eksiklik varsa sistem sorunudur diyerek kendisinin düşündüğü otoriter faşist başkanlık sistemini meşrulaştırmaya çalışıyor. Mecliste AKP’liler HDP’lilere saldırıyor, başkanlık sisteminde bunlar olmazdı diyor. Sonunda baklayı ağzından çıkardı; bizim kültürümüzde başkanlık sistemi vardır, dedi. Cumhuriyetin tek parti ve milli şef dönemini eleştirdiğine göre, kast ettiği Osmanlı dönemindeki padişahlık sistemidir. Belki de “devlet baba” kültürünü kast etmiştir. Baba sever de döver de!

Türkiye’de Erdoğan’ın başkanlık isteğine karşı çıkan çok önemli bir kesim var. Son dönemdeki uygulamaları dikkate alındığında bunun fazlasıyla haklı nedenleri ortaya çıkmıştır. Ancak başkanlık sistemine karşı çıkışlar yetersiz noktalardan ele alınıyor. Türkiye’de sistem tartışması özünde bir saptırmadır. Bu tartışmalar, Erdoğan’ın başkanlık projesine hizmet ediyor. Çünkü sanki sorunların kaynağı sistemdeymiş gibi bir algı yaratıyor. Türkiye’de sorunların kaynağı esas olarak sistemden kaynaklanmamaktadır; demokratikleşme sorunları vardır. Sistem sorunu olarak ifade edilen şeyler de demokratikleşme sorunlarıdır. Tabii ki aynı zamanda zihniyet sorunlarıdır. Türkiye’nin en temel sorunları en başta da Kürtlerin ve Alevilerin çözülmeyen sorunlarıdır. Bunlar sistem sorunu değil, zihniyet ve demokratikleşme sorunlarıdır. Kadın sorunu, emekçilerin sorunu, hak ve adalet sorunları demokratikleşme sorunlarıdır. Bu temel sorunlar parlamenter sistemde çözülmüyor da başkanlık sisteminde çözülür diyen var mı? Tabii ki yoktur. Demokratikleşmenin olmadığı bir ülkede başkanlık sistemi daha da otoriter ve antidemokratik olur. Dolayısıyla temel sorunların çözülme olasılığı daha da zayıflar.

Türkiye’nin sorunlarının tümüne yakını demokratikleşme sorunlarıdır. Bu açıdan sistem tartışmaları çözümsüzlükte ısrardır. Hatta demokratikleşmeyle birlikte ele alınmayan bir sistem tartışması daha baskıcı ve sorunları ağırlaştıran durumlar ortaya çıkarır. Sorunları demokratikleşme temelinde ele alıp çözmeyenler sorunları hep sistem sorunu olarak görmüşlerdir. Bundan da kast edilen, sistemin daha katı hale getirilmesidir. 12 Eylül askeri faşizmi iktidara gelince hemen sistemin daha sıkı ve daha otoriter hale gelmesi üzerinde çalışmıştır. Demokratikleşme üzerinde değil de şu kurum, bu kurum işlevli hale getirilsin konuları üzerinde durulmuştur. Bu konularda da hep daha fazla otoriterleşme önermişlerdir. Kuşkusuz demokrasilerde de sistem sorunları vardır. Demokratik ülkelerin sistemleri demokratikleşmeye uygun hale getirilerek sorunlar çözülür. Otoriter zihniyet ve ülkeler de sistemlerini kendi çözüm zihniyet ve tarzlarına göre dizayn ederler.

Tayyip Erdoğan’ın zihniyeti demokratik olmadığından düşündüğü tüm sistem değişiklikleri otoriterleşmeye yöneliktir. Başkanlık sistemi olsaydı şunlar olmazdı sözü aslında halk içinde dillendirilen “birkaç kişiyi sallandır da bakalım bunlar oluyor mu” sözünün örtülü halidir. Zaten Tayyip Erdoğan kürsüye her çıktığında birilerini azarlıyor. İşte düşündüğü sistem bu azarladıkları üzerinde baskı kurma ve yaptığı sistem değişikliğiyle bunları susturmayı hedeflemektedir.

Tayyip Erdoğan “bizim kültürümüzde başkanlık vardır” diyor. Aslında merdi Kıpti gibi “şecaat arz eylerken sirkatin söylüyor”; yani otoriter bir rejim istediğini itiraf ediyor. Doğrudur, Osmanlı’da ve daha öncesinde tek adama dayalı padişahlık, sultanlık, başbuğluk ve hanlık vardır. İlk ve ortaçağın siyasal sistemlerinin esası otoriter ve tek adamlığa dayanmaktadır. Ancak bu sadece Türklere ya da Müslüman topluluklara has bir durum değildir. Avrupa ülkeleri krallıkla, Rusya çarlıkla, Araplar emirliklerle, İranlılar Şahlıkla, Çinliler hanlıkla yönetilmiştir. Tayyip Erdoğan tamamen böyle tek adamlığa dayalı sistem istiyor. Bizim kültürümüzde var diyerek savunduğu ilk ve orta çağda dünyanın tüm devletlerinde hakim olan yönetim anlayışıdır.

Aslında doğal toplumlarda esas yönetim biçimi yasama, yürütme ve yargı denen fonksiyonların aynı kurumda olduğu bir sistemi ifade eder. Bu fonksiyonların tümü de mecliste ifadesini bulur. Ancak sınıflaşma, sömürü ve baskı ortaya çıkınca ilk önce yürütme, sonra yargı giderek toplumların elinden alınır. Toplumlar her zaman meclisin yetkilerinin kısılmasına ve tümden ellerinden alınmasına direnmişlerdir. Meclisler toplumların ve halkların otoriterleşmeye karşı direndikleri son mevziler gibi olmuştur. Otoriter rejimler tam hakim olmak için yargıyı kendilerine bağladıkları gibi, Meclisleri de işlevsizleştirip kendi kontrollerine almışlardır. İşte bu nedenle Avrupa’da Rönesans ve Reform hareketi başlayıp özgür düşüncenin mayalandığı topluluklar gerçeğinin ortaya çıkarılması çabaları artınca, Avrupa’da halk devrimleri başlayınca ilk önce Meclisler güçlendirilmiştir. Avrupa’da halk devrimleriyle altüst oluşlar yaşandıktan sonra egemen sınıfların ağırlığı altında bir sistemleşmeye yönelme olunca eski kral ve padişahlardaki gibi yetkiler bir kişi ya da bir zümrenin elinde toplanmasın diye kuvvetler ayrılığı prensibi benimsenmiştir. Bu sınıflı, sömürücü ve baskıcı sistemler için kendi içlerinde bir istikrar, denge ve barış yaratmak için kurulmuştur. Tarih içinde halk açısından bu kuvvetlerin parçalanma ve dağılması olumsuz bir durum yaratırken; bugün sınıflı, sömürücü ve egemen sistemler için bir denge yaratmayı ifade etmektedir.

Bu dengeler içinde halk güçleri her zaman yasamanın, yani Meclisin yetkilerini güçlü tutmak istemişlerdir. Egemenler ise yürütmenin yetkisini arttırarak daha otoriter bir sistem yaratmaya çalışmışlardır. Bu açıdan halklarla egemenler arasında meclis ve yürütmenin yetkilerini arttırma mücadelesi her zaman olmuştur. Bilinçli, örgütlü ve demokratik toplumlarda meclisin yetkisini genişletme esastır.

Şu anda Erdoğan da yürütmenin yetkisini arttırarak sistemi daha da otoriterleştirmek istemektedir. Bu durum, amiyane deyimle 2×2=4 gibi bir gerçekliktir. Tayyip Erdoğan, Kürtlere karşı, Alevilere karşı, demokrasi güçlerine, emekçilere ve kadına karşı böyle bir sistemle daha etkili mücadele edilir demekte ve çevresinde Kürt, Alevi ve demokrasi düşmanlarını toplamaktadır. Türkiye’de başkanlık sistemi ve sistem tartışmaları bu çerçevede gündemleştirilmiştir.

Türkiye’de tüm demokrasi güçleri sorunların kaynağını sistem sorunu olarak değil de, sorunları çözecek bir demokratik ülke olmamak olarak ortaya koymalı ve mücadelelerini bu çerçevede yürütmelidirler.

Kaynak: Yeni Özgür Politika

Terolar’da direnişi CHP’liler kırıyor…

Terolar’da direniş 47’nci gününe girerken, kamp bitme aşamasına geldi. Direniş alanındaki CHP’lilerin askerle anlaştığını ve rant peşinde olduğunu söyleyen mahalle sakini Tülay Aydın (29), ‘Kampın yapılmaması için mücadele veriyoruz. Ama çıkarcılar yüzünden direnişten çok hep teslimiyet öne çıkarıldı. Bunların başını çeken CHP’lilerdir’ dedi

Mereş’in (Maraş) merkez Dulkadiroğlu ilçesine bağlı Terolar (Sivrice Höyük) bölgesindeki Alevi köylerinin ortasına AKP’nin yapmak istediği mülteci kampının çalışmaları devam ederken, Alevi yurttaşların da kampa karşı direnişi 47’inci gününde. 27 bin kişilik kampın bölgede 8 bin nüfusları bulunan Aleviler için tehdit olduğunu söyleyen direnişçiler, kamplarda Alevi düşmanları olan selefi cihatçı Nusra ve DAİŞ çetelerinin beslenmesinden endişe ediyor. Alevi yurttaşların direnişine saldıran jandarma, desteğe gelen Halkların Demokratik Kongresi (HDK), Alevi dernekleri ve sanatçılara da saldırarak direnişin toplumsallaşmasını engellemek istiyor. Ancak direnişçiler kampı yaptırmamakta kararlı.

‘CHP’liler devletle anlaştı’

Öte yandan tüm itirazlara rağmen bitme aşamasına getirilen kamp için bölgeye konteynırlar getirildi. Herkesin siyasi görüşünü bir kenara bırakıp tek yürek olarak kampın yapımını engellemesi gerektiğini belirten Terolar köyü sakini Tülay Aydın (29) isimli kadın, bazı kesimlerin desteğiyle kampın yapımının daha da hızlandırıldığını söyledi. Başta CHP’li olan birçok kişinin devlet ile anlaştığını ve kampın yapılması için ellerinden gelen her şeyi yaptıklarını aktaran Aydın, direnişçilerin işbirlikçiler tarafından fişlendiklerini ve askerlerin hedefi haline getirildiğini vurguladı.


‘CHP’liler gösteriyor, asker saldırıyor’

Kampın bitme aşamasına geldiğini vurgulayan Aydın, “Biz bir buçuk aydır bu kampın yapılmaması için mücadele veriyoruz. Ama bazı çıkarcılar yüzünden direnişten çok hep teslimiyet öne çıkarıldı. Bunların başını çeken CHP’lilerdir. Devlet ve yetkililer ile anlaştılar. Biz direnişçileri dışladılar, dinlemediler. Şu anda onların ekmeğine yağ sürüyorlar. Askerler bize saldırırken, onlar bizi hedef olarak gösterdiler. Gözaltına alındık. Onlardan tek bir kişi bile gözaltına alınmadı. Onların bir an önce bölgeyi terk etmelerini istiyoruz. Biz sonuna kadar direneceğiz” dedi.

Direniş vakti!

Genç, kadın, yaşlı, çoluk çocuk olarak direnişte olduklarını belirten Aydın, herkesin tek amaçta birleşmesi, kampın yapılmaması için mücadele verilmesi gerektiğini ifade etti. Farklı amaçlar ile yurttaşları birbirine kırdırtan kesime çağrıda bulunan Aydın, şöyle konuştu: “Biz burada farklı emeller için direnmiyoruz. Bizim burada tek bir amacımız var; Alevilerin bölgesinde çetelerin kampının yapılmasını engellemek ve doğamızın talan edilmesini önlemektir. Direnişimize destek veren herkes baş göz üstüne. Buraya gelen herkes siyasi kimliğini bırakıp gelecek. Bizim amacımız siyaset yapmak değildir. Ama ne yazık ki CHP’de tıpkı AKP gibi rant peşinde. Buradaki halkı birbirlerine kırdırtmak için her şeyi deniyorlar. Başta buranın muhtarı olmak üzere herkes aklını başına alsın ve direnişimizi büyütelim. Vakit direniş vaktidir. Eğer biz birlik olursak bu zalimler ile başa çıkarız.”

(DİHA)

Coşkun Çelebi’ye gerici saldırı

Kartal’da ‘Laik eğitim’ eylemi yapan Eğitim Sen üyesi öğretmene müdür yardımcısı saldırdı.

 

Kartal Atalar Teknik Lise Öğretmeni ve Eğitim Sen 5 No’lu Şube Yönetim Kurulu Üyesi Coşkun Çelebi aynı okulda müdür yardımcısı olan Gökhan Başaran’ın sözlü ve fiili saldırısına maruz kaldı.

Eğitim Sen’in yürüttüğü “Laik eğitim, laik yaşam istiyoruz” kampanyası çerçevesinde dün kokart takma eylemi gerçekleştiren Coşkun Çelebi’ye müdür yardımcısı, “Yine tencere tava çalma zamanı mı geldi, şerefsiz adam, seni bu okulda çalıştırmam” dedi ve saldırıda bulundu. 3 günlük iş göremez  raporu alan Coşkun Çelebi ve Eğitim Sen yöneticileri, okul müdürü ve ilçe milli eğitim müdürüyle yaptıkları görüşmeden sonra olayın peşini bırakmayacaklarını ifade ettiler. EVRENSEL

Almanya’da Aleviler Hıdırellez’i kutladı

Almanya’nın Hausen kentinde, Alevi-Bektaşi Kültür Enstitüsü’nün düzenlediği 10. Geleneksel Hıdrellez Etkinliği coşkulu geçti.

 

Avrupa’nın farklı ülkeleri ve Türkiye’den yüzlerce davetlinin katıldığı etkinlikte nefesler söylendi; gülbenkler okundu. Su salımı ile başlayan Hıdrellez şenliğinde İzmir Bademler Köyü Tahtacı Semah Ekibi’nin semahı ilgiyle izlendi.

Anadolu Halk Danslarından örneklerin sunulduğu etkinlikte davetliler davul-zurna eşliğinde halay çekti. Yakılan Hıdrellez ateşinin üzerinden atlayan konuklar dilek tuttular. Etkinlikte sivil toplum örgütlerinin ve çeşitli dinlerin temsilcileri konuşmalar yaptılar.

Alevi-Bektaşi Kültür Enstitüsü Yönetim Kuruluna adına konuşan Gülizar Cengiz, “Hak erenler daha nice Hıdrellezler kutlamak nasip etsin. Kültürümüzü, geleneğimizi, göreneğimizi, inancımızı ve en çok önemsediğim de Türkçemizi geleceğe ancak bu şekilde aktarabiliriz” diye konuştu.

Enstitünün çalışmaları hakkında bilgi veren Cengiz, 6 ayda bir bilimsel çalışmalar içeren Türkçe-Almanca dergi çıkarttıklarını ifade etti.

Gülizar Cengiz, Alevi-Bektaşi kültürü konusunda geniş bir arşive sahip olduklarını da dile getirdi. Arşivlerinde el yazması belgeler bulunduğunu belirten Cengiz, “Bu konuda çalışmalar yapılıyor. Ama tabii ki en büyük arzumuz Türkiye’de de bu çalışmaları yapacak gençlerimizin yetişmesi” dedi.

Edirnelilerin bile bilmediği Edirneli Ermeniler

Bütün ailesi Edirneli ve anne tarafından Pomak, baba tarafından Selanik göçmeni olan ben, Edirne’de ve Trakya’da birçok halkın olduğunun elbette farkındaydım. Fakat Roy Arakelian’ın ‘Edirne (Adrianupolis) ve Ermeni Toplumu’ adlı kitabını okurken karşılaştığım bir harita Ermeni halkının Edirne’den ne kadar derinden silindiğini görmeme sebep oldu.

NAZAN ÖZCAN /AGOS

Arakelian’ın kitabına koyduğu ve Ermeni nüfusu gösteren minik bir grafik, kırmızıyla işaretli yerin Edirne’deki tek Ermeni köyü olduğunu gösteriyordu. İşin en vurucu yanı ise, şimdi ismi Elmalı olan o köyün annemin doğduğu köy olmasıydı. Sonrasında biraz araştırınca, köyün isminin de ‘Elin Malı’ndan Elmalı’ya dönüştüğünü görmek çok acayip gelmedi. Acayip gelen, bizlere, hâlâ dayımın yaşadığı o köyün Ermeni geçmişine dair tek kelime edilmemesiydi.

“Baba tarafından ailem, üyeleri İtalyan uyruğuna kabul edilebildikleri için 1915 sürgünlerinden etkilenmemişti. Atalarımdan, Viyana’da mimarlık yapan biri, o zamanlar Avusturya –Macaristan İmparatorluğuna bağlı olan Venedik’te Avusturya Macaristan uyruğuna geçmiş, şehrin 1866’da İtalya Krallığı’na bağlanmasıyla da İtalyan olmuştu. Dahası bütün ailesini İtalyan uyruğuna geçirmeyi başarmıştı. Bizzat ben bu uyruğu muhafaza ettim. Buna rağmen anne tarafından dedem, Osmanlı İmparatorluğu uyruklu Mıgırdiç Avedisyan (Müjdesever) sürgünlerden kurtulamadı. O zamanlar 17-18 yaşındaydı. 27 Ekim 1915 gece yarısı, annesi Kornilya, babası Stepan ve küçük kardeşi Aram’la birlikte baskına uğrarlar. Kısmen yayan, kısmen hayvan vagonları içinde şimendiferlerle sürülen bu insanlar, çölde, Şam yakınlarındaki bir kampa götürülürler. Dedem, Edirne’de Arşagunyan okulundaki öğrenimi sırasında Almanca da öğrenmiş olduğu için Suriye’de üslenen Osmanlı ordusuyla Alman ordusu arasında tercümanlık yapar. Bu ölüm kampına ailesiyle birlikte terk edip İstanbul’a gitmeyi başarır. Ancak Edirne’deki ev ve Alipaşa pazarındaki dükkan ise müsadere ve kesin olarak işgal edilir.”

Roy Arakelian, Paros Yayıncılık’tan çıkan Tomas Terziyan’ın çevirdiği kitabı ‘Edirne (Adrianupolis) ve Ermeni Toplumu’ kitabında böyle anlatıyor aile hikâyesini. Bu aile hikâyesi, aslında kitabın sadece çıkış noktası. Yoksa 1968’de İstanbul’da doğan ve 35 yıldır Fransa’da yaşayan hukuk doktoru ve avukat Roy Arakelian, ‘Edirne (Adrianupolis) ve Ermeni Toplumu’ kitabını yazarken başka bir şeyi dert etmiş: Roma döneminden başlayıp Bizans İmparatorluğu egemenliğinde güç kazanan ve 1915’le yok olan Edirne’deki Ermeni varlığını, tarihi ve sosyolojik açıdan incelemek.

Selimiye Camii’nden çekilmiş bir fotoğraf. Eski Cami; ön planda, Ermenilerin dükkânlarının bulunduğu Bedesten ve arkada Rüstem Paşa Kervansarayı. Tanıklıklar, avlunun ortasında Sinan tarafından inşa edilen 1877-88 Rus harpleri sırasında yıkılan bir çeşme ile bir cami bulunduğunu belirtiyorlar. Kartpostal: Jv. D. Bajdaroff, Sofya (Roy Arakelian koleksiyonu)

Selimiye Camii’nden çekilmiş bir fotoğraf. Eski Cami; ön planda, Ermenilerin dükkânlarının bulunduğu Bedesten ve arkada Rüstem Paşa Kervansarayı. Tanıklıklar, avlunun ortasında Sinan tarafından inşa edilen 1877-88 Rus harpleri sırasında yıkılan bir çeşme ile bir cami bulunduğunu belirtiyorlar. Kartpostal: Jv. D. Bajdaroff, Sofya (Roy Arakelian koleksiyonu)

10 yıllık çalışma

Roy Arakelian, kitap için 10 yıl çalışmış. Kolay bir çalışmadan bahsetmiyoruz. Çünkü Edirne coğrafi konumu nedeniyle tarihi Ermeni platosunda yer almıyor. Bu yüzden eldeki veriler, kaynaklar çok kısıtlı. Arakelian’ın kitaptaki başarısı da burada yatıyor. Bugüne kadar yazılmış az sayıdaki ve dağınık bütün kaynakları bir araya getirmeye gayret etmiş. Kimi zaman dönemin ticaret yıllıkları, kimi zaman kilise kayıtları, kimi zaman Osmanlı arşivleri, kimi zaman tanıklıklar, kimi zaman ailesinin öyküsü, kimi zaman da Edirneli Ermeniler hakkında yazılmış birkaç kitap rehberi olmuş ve ortaya derli toplu bir Edirne ve Ermeniler tarihi çıkmış. Üstelik, kitapta Roy Arakelian’ın kişisel arşivinden ve başka arşivlerden nefis fotoğraflar var. Gözünüzle görmek, Roy Arakelian’ın tanıklığına tanıklık etmek, hafızaya kazınmasına sebep olur.

Arakelian kitabında kentin tarihsel çizgisini izliyor. Tarihsel çizgisine Roma dönemindeki ismiyle Andrianupolis’teki Ermeni varlığıyla başlıyor, Bizans ve Haçlılar dönüşüne de bakıyor. Akabinde Adrianupolis’in Osmanlı İmparatorluğu’na geçmesine ve Balkan Savaşları ve 1915’te yok olan Ermeni varlığına bakıyor. Üçüncü bölümde ise Ermenilerin sayısından mahallelerine, Ermenilerin icra ettiği mesleklere ve Ermeni cemaatinin ileri gelenlerine ışık tutuyor. En son bölüm ise Arakelian’ın aile hatıralarına ait. Söz aile hatıralarından açılmışken, kitapla ilgili kendi adıma en çarpıcı noktayı yazmadan geçmek olmazdı. Bütün ailesi Edirneli ve anne tarafından Pomak, baba tarafından Selanik göçmeni olan ben, Edirne’de ve Trakya’da birçok halkın olduğunun elbette farkındaydım. Rumlar, Yahudiler, Pomaklar, Gacallar, Muhacirler, yerliler, Yunanlar, Çingeneler hep hayatımızın içindeydi. Fakat Roy Arakelian’ın kitabını okurken, karşılaştığım bir harita Ermeni halkının Edirne’den ne kadar derinden silindiğini görmeme sebep oldu. Roy Arakelian’ın kitaba koyduğu ve Ermeni nüfusu gösteren minik bir grafik, kırmızıyla işaretli yerin Edirne’deki tek Ermeni köyü olduğunu gösteriyordu. İşin en vurucu yanı ise şimdi ismi Elmalı olan o köyün annemin doğduğu köy olmasıydı. Sonrasında biraz araştırınca, köyün isminin de ‘Elin Malı’ndan Elmalı’ya dönüştüğünü görmek çok acayip gelmedi. Acayip gelen, hala dayımın yaşadığı o köyün Ermeni geçmişine dair bizlere tek kelime edilmemesiydi.

Osmanlı’dan önce

Yazarın takip ettiği tarihsel çizgiye uyarak gidelim. Arakelian, ilk önce Roma dönemine bakıyor, arkasından Bizans yönetimi altında Bizans imparatorlarının Ermeni soylularından çok sayıda temsilciyi maiyetleriyle birlikte Balkanlar’a göndermeyi adet edindiklerini anlatıyor. 6. yüzyılda Ermeni tarihçi Sebeos şöyle yazıyor: “İmparator şu fermanı çıkardı: Ermenistan’dan haraç olarak alınacak 30 bin atlıya ihtiyacım var, dolayısıyla 30 bin ailenin bir araya gelip Trakya’ya yerleşmesi gerekmektedir.” Elbette gelenlerin kaynak göstererek kaldıklarını ispatlamak mümkün değil ama kaldıkları kesin. Adrianupolis Ermenilerinin varlığı 9. ve 11. yüzyıllar arasında yani Bizans’ın Makedonyalı Hanedanı döneminde daha da belirginlik kazanıyor. Hiçbir kaynak Bizans dönemi için Adrianupolis’teki Ermeni nüfusuyla ilgili bir değerlendirme vermiyor. Ama kitapta tarihçi Adonts, o dönemdeki savaşlar sırasında “çok sayıda Ermeni’nin tutsaklar arasında boy gösterdiğini” yazıyor. “Ya da ganimetler arasında Ermeni işi halılar, yün örtüler ya da her türlü giysi olduğu”nu kayıtlarına geçiriyor. Tıpkı, Bulgarlara karşı savaşa katılmaları için Bizans tarafından Trakya’ya gönderilen Ermenilerin askeri işlevleriyle ilgili önemli mevkiler işgal ettikleri kayıtlarda olduğu gibi.

Adrianupolis İncili

“Ermenilerin Adrianupolis’teki varlığının önemli ve somut bir tanıklığı, 11. yüzyıl başlarına tarihlenmektedir. Söz konusu olan Adrianupolis İncili’dir. Bilinen en eski Ermenice el yazmalarından biri olan Adrianupolis İncili, 1007’de burada kaleme alınmıştır. Ermenice yazılmış ve bu şehirle müsemma İncil, Bugün Venedik Aziz Lazarus Adası’ndaki Mıkhitaristlerin kütüphanesinde muhafaza edilen üçüncü en eski el yazmasıdır” diye anlatıyor Arakelian. Sonra devam ediyor: “Bir Ermeni’nin tarihi Ermenistan toprakları dışında bir Ermeni için kaleme aldığı bu eser büyük bir öneme sahiptir. Gerçekten bizzat Adrianupolis ve bulunduğu bölgede hatırı sayılır bir Ermeni kolonisinin varlığını kanıtlamaktadır.” İncili sipariş eden Hovhannes isimli bir asker, kaleme alan ise Karikos isimli bir rahip.

Osmanlı’nın Edirnesi

Edirne, 1316’da I. Murat tarafından alınıyor ve başşehir oluyor.  Arakelian anlatsın: “Büyük bir ihtimalle Ermeni tüccarlar, sultanların getirdiği canlılık karşısında, sarayın ya da ordunun ihtiyaçlarını tatmin için kalabalık bir halde oraya yönelmiş olmalılar. Böylece Ermenilerin varlığıyla ilgili belli sayıda tanıklık zikredebiliriz. Söz gelimi 1605’te Malatya şehrindeki bir Ermeni aileden Ermeni Süleyman Paşa adında biri, Müslümanlaştırılıp gerekli kademeleri aştıktan sonra Osmanlı hiyerarşisi içinde önemli bir simaya dönüşür ve Sultan’ın sarayının idareciğinin yapar.” Fakat tatsız olaylar da yaşanır. Lamartine’in aktardığına göre, “Evlendiği gün adet olduğu üzere sarı terlikler giyen genç bir Ermeni, düğün alayı ve nişanlısından koparılarak ölümle cezalandırıldı. Delikanlı Müslümanlara has giysiler kuşanmak suçunu işlemiştir.”

Selimiye’nin minareleri

Elbette neredeyse Selimiye Camii’yle özdeşleşmiş olan Edirne’yi anlatırken Roy Arakelian Mimar Sinan’a atlamayacaktır. ‘Sinan sayesinde yücelme’ üst başlığını taşıyan özel bölümde Arakelian şunları anlatıyor: “En önemli olaylardan biri Ermeni asıllı devşirme Mimar Sinan’ın 1569’da Sultan II. Selim’in buyurduğu Selimiye Camii’nin inşaatına başlamak üzere şehre gelmesidir. Sinan, Selimiye Camii dışında Edirne’ye on beş kadar eser kazandırmıştır. Cami kadar önemli olan Ali Paşa Çarşısı’dır.  Bugün Sinan’ın Ermeni kökenli oluşu ve ünü ile ilgili belli bir siyasi arka-planla orantılı tartışma yaşandığını görmek şaşırtıcı. Oysa şehrin Ermenilerinin bu konuda herhangi bir kuşkuları yaptı. Toplayabildiğim  tanıklıklarının hepsi, bu noktada birleşiyor. Edirneli Ermenilerin ortak belleğinde Ermeniler, Sinan ve işçileri arasındaki bağlar güçlüydü.”  Arakelian’ın çokça referans aldığı Hagop Ağasyan’ın 1935’te Plovdiv’de yayınlanan ‘Adrianupolis’in Ermeni Azınlığı’ kitabından da alıntı yapar: “Tanıyabildiğim, bu şehrin yerlisi Ermeniler, aile üyelerinin Sinan’ın idaresi altındaki caminin inşaatına katıldıklarını gururla anlatıyorlardı. O dönemde birçok Ermeni meslektaşı ve zanaatkârın, Selimiye Camii’nin inşaatını katılmak için Edirne’ye yerleşmeye geldiklerine hiç şüphe yok. Kendisi de Ermeni olduğundan, eserlerini icra etmek için ata vergiyi ustalıklarıyla ünlü Ermeni işçileri çağırmış olması pek tabiidir. Geçmişten gelen bilgilerimiz, Selimiye Camii’nin inşaatında Sinan’ın yanında çalışmış olmaları gereken taşçı, duvarcı, demirci, marangoz ve diğer mesleklerden iki yüz elli kadar Ermeni’den bahsediyor. Bu çalışma arkadaşlarının bir kısmı, sonradan bulundukları yere yerleşerek şehirde yaşayan Ermenilerin sayısını artırmışlardır. Sinan’ın Ermeniliği, 1785 tarihli Pyssonnel isimli birini yazdığı kitapta şöyle bir anekdotta yer alır: “Sultan Selim, biri İstanbul diğeri Edirne’de bulunan muhteşem ibadethanelerini inşa işini bir Ermeni’ye emanet eder.”

  1. yüzyılda Ermeni nüfus

Yazar, Sinan’dan sonra Edirne’ye daha detaylı bakabiliyor çünkü artık kaynaklar biraz daha fazlalaşmıştır. “ 1700 ve 1750 arasında, aşağı yukarı 200 bin kişi tahmin edilen nüfusuyla Avrupa’nın en büyük şehirlerinden biri. Ermeni tüccarlar da oraya yerleşirler. Faal bir Ermeni kilisesi tanıklıkları, şehirde hatırı sayılır ve etkili bir dini varlığını bulunduğu gösterebilecek onlarca tanıklık var” diye başlıyor bu bölüme ve devamını şöyle getiriyor: “Edirne muhtemelen 19. yüzyıldaki kadar çok sayıda Ermeni’yi bir arada görmemişti. Hiç kuşkusuz, bizzat şehirde beş binden fazla kişi yaşamaktaydı. 1874’te demiryolunun gelmesi daha da çok Ermeni’yi bölgeye çekerek İstanbul’la olan bağları ziyadesiyle pekiştirecektir. Şehrin tarihi surlarının dışında bulunan At Pazarı Mahallesi, bu dönemde gelişecek ve bir Ermeni Kilisesi ile okulu yine bu dönemde hayata geçirilecektir. Edirne’deki Ermeni toplumunun yapılaşması da yine 19. yüzyılda gerçekleşecektir. Şehir elli yıllık bir süre içinde ve tarihinde ilk kez, eğitimdeki gelişme sayesinde İstanbul’a iki patrik verecektir. 1. Boğos Kirkoryan (1815-1823) ve Sarkis Kuyumcuyan (1860-1861).” Şehir ve hayat gelişirken, Osmanlı siyaseti ve entelektüel hayatı da bundan payına düşeni alacaktır. 1876’nın I. Kurucu Meclisi’ne Edirne mebusu Rupen Yazıcıyan gidecek, aynı görevi 1908 Anayasası’nın ilanından sonra II. Kurucu Meclis sırasında Tekirdağ mebusu olarak Hagop Babikyan üstlenecektir.

Paşa Kapısı binası. 14 Ekim 1915 gecesi baskına uğrayan ilk 100 Ermeni, sorgulanmak üzere  bu hükümet binasına getirilecekler ve mallarına el konulacaktır. (Ağasyan, 1935)

Paşa Kapısı binası. 14 Ekim 1915 gecesi baskına uğrayan ilk 100 Ermeni, sorgulanmak üzere bu hükümet binasına getirilecekler ve mallarına el konulacaktır. (Ağasyan, 1935)

Ve 1915

“Osmanlı İmparatorluğunun tamamını etkisi altına alan karışıklık dönemi, Edirne nüfusunun dalgalar halinde sürülmeye başlandığı 1915’te en trajik noktasına ulaşır” diye anlatmaya başlıyor Arakelian ve şöyle devam ediyor: “Ağasyan’a göre birçok Ermeni’nin tutuklanması, cemaati öncü belirtiler olarak telaşlandırmaya yetmemişti. Karaağaç’ta sürgünler, 27 Eylül’de baş gösterecektir. Şehrin merkezindeki tutuklama ve sürgünler Ağasyan’a göre 14, Kevarkyan’a göre ise 27-28 Ekim 1915 akşamı başlayacak, bir başka dalga da 16 Şubat 1916’da baş gösterecektir. Tanıklar, sürgün emirlerini gece yarısı ve büyük bir gizlilikle icra edildiğin de birleşiyor. Edirneli Ermeniler, baskına uğratılıp Babaeski, Muratlı, Tekirdağ üzerinden gemiyle ya İstanbul’a ya da İzmit’e doğru sürülür, sonra iki kafile halinde, İstanbul-Konya-Pozantı ekseninde, hayvan vagonları içinde demiryoluyla Suriye ya da Mezopotamya’ya yayan götürülürler.”

Geriye kalmayanlar

Sonra rakamlara geliyor: “1919 sonlarına doğru Edirne Vilayeti’nde, 1914’ten önceki sayıma göre 19 bin kişiden 6 bin kişi sağ kalmış olsa gerek. Bunların büyük bir kısmı Bulgar yetkililerin müdahalesi sayesinde kurtulabilmiş. Ağasyan, Yunanlardan boşaldıktan sonra şehirde 1922’de 127 Ermeni, 1935’te ise 50 Ermeni kaldığını belirtiyor. Edirneli tarihçi Oral Onur, Edirneli Ermenilerle ilgili kitabının yayınlanması vesilesiyle yapılan bir görüşmede, şehirde 1950’den itibaren artık daimi olarak ikamet eden Ermeni kalmadığını açıklıyordu. Şahsen ben 1970’lere kadar bir avuç Ermeni kaldığını ama bildiğim kadarıyla bugün hepsinin ortadan kaybolduğunu söyleyebilirim. Bugün şehirdeki bin yıllık Ermeni varlığından harabeler dışında neredeyse hiçbir iz kalmamıştır. Bir zamanlar Ermeni toplumuna ait yapıyı seçebilmek için dikkatli gözle bakmak gerekir, böylece Gazi Paşa Caddesi’nde, Doktor Vasil Mayisyan’ın ailesine ait olan ve bugün Mihran Hanım Konağı adını taşıyan butik otel gibi tipik Ermeni evlerini saptamak mümkün. Ermeni kilisesi ve okuluna ait, Serhat Kız Meslek Lisesi adlı okulun yer aldığı binayı, Ermeni ruhban sınıfına ait olduğu için ‘papaz evi’ tabir edilen eski Vali Konağı’nı bulmak hâlâ mümkün. Ekrem Demiray Spor Salonu, Surp Toros Kilisesi arsası üzerinde yer alıyor. Doktor Artin Bey’in ahşap evini Meydan Mahallesi’nde, Kayık Caddesi 67 numarada hâlâ görebilirsiniz. Evin avlusuna bitişik, kırmızı renkli başka bir bina, bugün artık var olmayan diğer üç binayla birlikte Ermeni papazlara aitti.”

Nüfus yapısı

Yazar birçok kaynaktan nüfusla ilgili bilgi toplamış ve bunları belli bir anlayış içinde okuyucuya sunuyor. 1915 yılının Şark Yıllığı’na göre Edirne’de toplam 83 bin kişi yaşıyor ve bunların 40,437’si Türk, 23,342’si  Yunan ve Bulgar, 15,420’si Yahudi, 3,300’u Ermeni ve 500’ü Katolik. Onun öncesindeki sayımlara da göz atıyor yazar. Osmanlı tarafından yapılan sayımlara göre, 1870-71’de 771 hanede 3,657 Ermeni, 1890-91’de 3,779, 1897-98’oe 4,021 rakamları veriyor. Karşılaştırılan birçok belge bilgiye göre Edirne’deki Ermeni nüfusu 1915 öncesi 3500-5000 arasında oynuyor. Patrikliğin notlarına göre Edirne, şimdiki adı Kırklareli olan Kırkkilise, Dedeağaç ve Gümülcine’deki “müminlerin sayısı 8 bin, yerel yönetim sayısı 4, kilise sayısı ise 5 idi.”

Ermeni kiliseleri

Elbette yerinde yeller esiyor hepsinin, ama Edirne’de sur içinde Surp Toros adlı bir, sur dışında At Pazarı’nda Surp Garabed ve Karaağaç’ta Surp Krikor olmak üzere toplamda üç kilise bulunduğu kayıtlarla sabit.  Surp Toros Kilisesi’nin yanındaki iki okulun binaları, bugün Türk Ocağı Caddesi üzerinde bulunan Akşam Kız Meslek Okulu ve Şehit Asım İlköğretim Okulu’na hizmet veriyor. Arakelian, “Hıristiyan simgesi küçük melekleri/Kerubi bezemeleri büyük giriş kapısı üzerinde görmek hâlâ mümkün. Bu okullar toplam 450 öğrenci ve 17 öğretmene sahipti” diye yazıyor. İki yıl önce restore edilerek kullanıma açılan Edirne Sinagog’unun şansının bu kiliseler ve okullara da uğramasını temenni etmekten başka çaremiz yok gibi.

Nasıl geçiniyorlardı?

Nüfusa bakarken elbette yazar, Ermenilerin Edirne’deki mesleklerini es geçmemiş. Şöyle diyor: “Ermeniler banker, avukat, mimar, doktor, eczacı, fotoğrafçı, kuyumcu, marangoz ya da pansiyon işletmecisi gibi her türlü mesleği icra etmekteydiler. Karaağaç ile Edirne arasındaki Ermenilerin çoğu bostancılıkla geçinirken, şehirliler daha ziyade sanat ve ticaretle uğraşıyorlardı. Ağasyan kitabında Ermenilerin 19.yüzyıl sonu ile 20. yüzyıl başları arasında icra ettiklerini mesleklerin uzun bir listesini yapar ve çeşitli zanaatkarların adlarını zikreder. Yine de idare meslekleri göz ardı etmemeli. Nitekim 1891 yılının Şark Ticaret Yıllığı’da Ticaret Mahkemeleri Reisi’nin Artin Selyan Efendi, keza Beynelmilel Posta İdaresi Reisi’nin Papazyan Efendi adlı Ermeniler olduğu görülebilir. Harbisan Efendi adlı biri 1867 ile 1870 arasında Belediye Meclis üyeliği yapmıştır. Tütün Rejisi ve Şimendifer Kunpanyası da birçok Ermeni çalıştırmıştır. Özeltle cemaat, Edirne’de yaşayan 800 kadar ailesiyle yüzlerce ticarethaneye sahipti.”

 

Artık ne Ermeni kültürü ne Ermeniler var Edirne’de ama unutmamalı, ne olursa olsun, Ermeni Sinan’ın yaptığı Selimiye’nin kubbeleri şehre nereden girerseniz girin, ilk gözünüze görünendir.

Aleviler’den nüfus sayımı hamlesi-Britanya

İngiltere genelinde Alevi toplumunun ulusal nüfus sayımında kapsanmasını sağlamak amacıyla bir anket çalışması başlatıldı.

Anketin amacı önümüzdeki nüfus sayımında Alevi toplumunun ayrı bir dini ve etnik grup olarak resmi düzeyde tanınmasını sağlamak. Britanya’da yaşayan Alevi nüfusunu saptayabilmek için Alevilerin internet üzerinden bu anketi doldurmaları gerekiyor.

Britanya’da yaşayan Alevi toplumu hakkında ilk defa yapılan bu anket, Westminster Üniversitesi ve Britanya Alevi Federasyonu tarafından yürütülmekte ve Leverhulme Trust/British Akademisi tarafından desteklenmektedir.

BAF anketle ilgili şu açıklmayı yaptı: ‘Bu anket Alevi toplumunun Britanya’daki ve dünyadaki görünürlüğüne katkıda bulunacaktır. Anket Alevilerin Türkiye’deki tanınma mücadelesini de güçlendirecektir.

Bu anketi doldurmak için zaman ayırabilirseniz, size müteşekkir oluruz. Lütfen anketin 1. ve 2. bölümüne Aleviler’den nüfus sayımı hamlesi katılın. İki bölümü tamamlamak 20- 30 dakikanızı alacaktır. Eğer anketi tamamlamak için vaktiniz yoksa, verilerinizin kaybolmaması için her sayfanın sonunda bulunan ‘daha sonra tamamla’ butonunu tıklayın. Eğer bu botunu tıklarsanız karşınıza bir e-posta adresi kutucuğu çıkacaktır. Bu kutuya e-posta adresinizi girerseniz, anket linki otomatik olarak e-posta adresinize ulaşır. Böylelikle vaktiniz olduğunda linke tıklayarak ankete kaldığınız yerden devam edebilirsiniz’ Baf ankette yer alan bilgilerin gizliliği ile ilgili de şu açıklamayı yaptı: ‘Bu anketteki yanıtlarınız gizli ve anonim kalacaktır.

Verdiğiniz yanıtlar Bristol Online Anket platformunda saklanacaktır ve Avrupa Birliği veri koruma mevzuatına tabidir. Anketler tamamlandıktan sonra bu anket platformundan kaldırılacaktır. Kişisel olarak yanıtlamak istemediğiniz sorular olursa, bir sonraki soruya geçebilirsiniz. Devam etmek istemediğiniz takdirde anketi tamamlamadan sistemden çıkabilirsiniz.

Anketi yanıtlamadan önce bir sorunuz olursa Dr. Celia Jenkins’e jenkinc@ westminster.ac.uk adresinden veya Dr. Ümit Çetin’e cetinu@ westminster.ac.uk adresinden ulaşın. Eğer anketle ilgili bir şikayetiniz olursa lütfen, Fakülte Etik Komitesi Başkanı Professor Lisa Webley’nin webleyl@westminster.ac.uk e-posta adresine yazın’

ANKET İÇİN

https://westminster.onlinesurveys.ac.uk/alevi-survey-part-1-englishturkish-02052016-with-lin

Aleviler: ‘Cemevi ibadethane değildir’ dersen o İslam’da yokuz

Hükümetin Aleviler için reform paketinde neler var, kanaat önderleri ne diyor? T24’de yer alan haberde Alevi önderleri tepkili, onlar,  “Cemevi ibadethane değildir’ dersen kusura bakma o zaman ben o İslam’da yokum” diyor. 

 

Hükümetin Alevilere ilişkin reform paketinde, cemevlerine ilişkin düzenlemeyle ilgili olarak, Hubyar Sultan Alevi Kültür Derneği Başkanı Ali Kenanoğlu, “Cemevi ibadethane değildir” dersen kusura bakma o zaman ben o İslam’da yokum” derken, Eski İstanbul Müftüsü Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı ise Aleviliğin Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde temsilinin ve cemevlerine ibadethane statüsü verilmesinin önünde dinî açıdan aşılması mümkün olmayan üç büyük engel gördüğünü söyledi.

Karar’dan Sami Bayraktar’ın haberine göre, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) 26 Nisan’da, cemevlerinin statüsü konusunda verdiği kararla Alevileri haklı buldu. Büyük Daire, ibadethanelere tanınan ‘elektrik faturasından muaf tutulma’ hakkının cemevlerinde uygulanmamasının ‘din ve vicdan özgürlüğüne’ aykırı olduğuna hükmetti. Alevilere ‘dini ayrımcılık’ yapıldığı sonucuna varan AİHM oybirliğiyle aldığı kararla, cemevlerinin de listeye eklenmesini istedi.

AİHM’in kararı, ‘fatura’ ile sınırlı değil. Asıl mesele, Türkiye’nin cemevlerini ibadethane olarak kabul edip etmeyeceği. Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez, geçen haftalarda yaptığı açıklamada, “Bizim daima iki kırmızı çizgimiz olmuştur, bundan hiçbir zaman vazgeçmedik. Bir tanesi; Aleviliğin İslam’ın dışında bir yol olarak tarif edilmesi. Çünkü bin yıllık tarih bunu yalanlıyor, doğru olmadığını ortaya koyuyor. İkincisi de; cemevlerinin caminin alternatifi, başka bir inancın mabedi gibi gösterilmesi” demişti.

“İslam bölünür mü?”

Diyanet’in endişesi, cemevlerine ibadethane statüsü verilmesi halinde İslam’ın bölünmesi. Tam tersini söyleyen Aleviler ise asıl cemevine ibadethane statüsü verilmezse bölünme olacağını savunuyor. Eski AK Parti Milletvekili ve Alevi Çalıştayı Koordinatörü Reha Çamuroğlu, bunun vahim sonuçları olacağı görüşünde: Biz devletten bize itikadımızı öğretmesini istemiyoruz. Eşit davranmasını istiyoruz. Aleviler ikinci sınıf vatandaş olarak görülmeye devam edilirse Alevilerin doğrudan İslamla bağlantısını sorgulamasının yaygınlaşacağını düşünürüm. Bu Alevilik için köklerinden kopma, çürüme anlamına gelir ama sosyal olarak da çok vahim sonuçları olur.

Liberal Düşünce Topluluğu Alevi Araştırmaları Direktörü Şenol Kaluç, Alevilerin devletten elektrik parası alma peşinde olmadığını söylüyor ve ekliyor: Aleviler sembolik olarak biz varız ve devlet de bizi kabul ediyor demek istiyor… Hepsi bu kadar.

“Geleneksel İrfan Merkezi’ tanımına itiraz”

Cemevler düzenlemesi hükümetin masasında bekliyor. 1 Kasım sonrası açıklanan reform paketinde cemevlerine yasal statü verileceği vaadinde bulunulmuştu. Hükümetin reform paketinde cemevleri için ‘geleneksel irfan merkezleri’ tanımına yer verileceği belirtiliyor.

“10 yıl önce olurdu ama…”

Ama Aleviler’in buna itirazı var. Reha Çamuroğlu, “Hükümet kendi tabanının tepkilerinden korkup Alevilere uluslararası demokratik standartlarda vatandaş muamelesi yapmayacaksa hiç dokunmasalar” diyor. Şenol Kaluç da, “Devlet 10 sene önce bunu söylese olabilirdi ama bugün bütün Aleviler ibadethane denmesini istiyor” diyerek kırmızı çizgiyi kalınlaştırıyor.

“Diyanet’in aşılamayan 3 ‘olmazsa olmaz’ı”

Eski İstanbul Müftüsü Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Aleviliğin Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde temsilinin ve cemevlerine ibadethane statüsü verilmesinin önünde dinî açıdan aşılması mümkün olmayan üç büyük engel gördüğünü söylüyor ve bu engelleri şöyle sıralıyor:

1- İslâm dininin kaynakları olan Kur’an’da, hadislerde İslâmî kültür birikiminde ibadet şekilleri bellidir.  Bu durumda Diyanet veya başka bir kurumun bu ibadetlerin birini kaldırması veya yeni bir zorunlu ibadet ihdas etmesi mümkün değil. İslâm’da bu dinî bir kesinliktir. Beş farz ibadetin dışındakiler, ya nâfile ibadetlerdir veya mezhep ve tarikat denilen alt grupların geliştirdikleri dinî ve kültürel zenginliklerdir (Mevlevilik’te sema âyini, Alevilik’te semah gibi).

2- Diyanet İşleri, Müslümanların mabedlerini yönetmekten sorumlu bir kurum. Yine İslâm dininin kaynaklarında ve bütün İslâm memleketlerinde dinî oluşumların ortak ibadethanesi mescidler/camiler olmuştur.  Alevi-Bektaşi kesimler de hiçbir zaman herhangi bir ayini namaza alternatif saymamışlardır. Diyanet’in ortak ibadetlerin dışında ve bunların dengi olan bir ibadeti, ibadethaneyi kabul etmesi dinî hükümler açısından mümkün değil.

3- Diyanet, kendisinden hizmet isteyen tüm Müslüman yurttaşlara hizmet götürür. Aleviliğin özel bir mezhep olarak temsil edilmesi halinde diğer mezhep ve tarikatlerin de bu yönde getirebilecekleri taleplere olumlu cevap verilmesi gerekir. Türkiye böyle bir sistem değişikliğine karar verebilir. Ancak bu karara varmadan önce böyle bir sistem değişikliğinin ne tür sıkıntılara yol açabileceğinin dikkatli şekilde düşünülmesi gerekir.

“Peki ilahiyatçılar ne diyor?”

Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden Prof. Dr. İlyas Üzüm: Cemevlerine ‘yasal statü’ verilmesi gerektiği görüşündeyim. Cemevlerine herhangi bir şekilde yasal bir statü kazandırılması İslam’ı bölmez. Tam aksine bu statünün sağlanması toplumsal barışa ve dayanışmaya katkı sağlayacaktır.

Şehir Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi’nden Prof. Dr. Mehmet Ali Büyükkara: Cemevlerine yasal statü verilmesine kimsenin itirazı olamaz. Cemevlerinin ‘camiye alternatif’ bir ibadethane olarak sayılması talebi, aslında Alevi kamuoyunun genel bir talebi değil. Bunu azınlıkta bulunan  fakat sesleri çok fazla çıkan örgütlü marjinal bir kesim savunuyor. Bundaki ama da bazı Avrupa ülkelerinde kazandıkları ‘bağımsız bir dini kimlik’ statüsünü Türkiye’de de kazanmak. Hiç olmazsa en azından ‘bağımsız bir dini kimlik’ statüsü için kapıyı açmak.

Hubyar Sultan Alevi Kültür Derneği Başkanı Ali Kenanoğlu: “Cemevi ibadethane değildir” dersen kusura bakma o zaman ben o İslam’da yokum. Sen bu şekilde bana ‘Sen İslam’dan ayrıl’ demek istiyorsun. “Tamam ayrılıyorum” dediğim zaman bu sefer de sen ülkeyi bölmeye çalışıyorsun, Avrupa Birliği’nde, Türkiye’de bir azınlık yaratmaya çalışıyorsun, marjinal Alevisin, ateist Alevisin… Hayır öyle değilim. Ben diyorum ki benim ibadetimi gerçekleştirdiğim yer, ibadethanem cemevidir.

Panama Belgeleri sızdı!

Panama Belgeleri’nde dev sızıntı; Çalık’tan Koç ve Sabancı’ya, Zorlu ve Ağaoğlu’ndan Remzi Gür’e, Türkiye’den 101 isim ve 684 şirket açıklandı

 

Off shore hesapları üzerinden “vergi cenneti” olarak bilinen bölgelerde mali imkânlardan yararlanarak vergiden kaçınan şirket ve isimleri gösteren Panama belgelerinin, 200 binden fazla hesabın ayrıntılarını içeren ikinci kısmı yayımlandı. Belgeler arasında Türkiye’den 101 şirket ve 684 isim geçtiği iddia edildi. Panama belgelerinde öne sürülen Türkiye’deki isimlerin arasında Zorlu Enerji, Çalık Enerji, Sembol İnş, Rixos, Koç Holding şirketleri, Ağaoğlu, Sabancı, Ulusoy aile üyelerinin de bulunması dikkat çekti.

Belgelerin tamamı erişime açılırken, isimler belgeleri ortaya çıkaran Uluslararası Araştırmacı Gazetecilik Konsorsiyum’unun (ICIJ) internet sitesinden duyuruldu.

Türkiye’den önemli isimler

Cumhuriyet’te yer alan habere göre, listede ilk belirlemelere göre Ömer Sabancı, Vuslat Doğan Sabancı, Mehmet Emre Zorlu, Olgun Zorlu, Vakkas Altınbaş, Hüseyin Altınbaş, İmam Altınbaş, Nurettin Çarmıklı, Erol Çarmıklı, M. Oğuz Çarmıklı,  Anadolu Grubu CEO’su Tuncay Özilhan, Hattat Holding Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Hattat, eski Galatasaray Spor Kulübü başkanı Adnan Polat, eski Beşiktaş Başkanı Serdar Bilgili, Tuncay Özilhan, Mehmet Hattat’ın isimleri de yer alıyor.

Panama belgelerinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a yakınlığıyla bilinen ve çocuklarına burs veren işadamı olan Gürmen Group’un sahibi Remzi Gür de var.

Enerji Bakanı Albayrak’ın yöneticilik

yaptığı Çalık Holding de listede

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, başbakan adayları arasında adı geçen damadı ve Enerji Bakanı Berat Albayrak’ın uzun yıllar çalıştığı ve CEO’luğunu da üstlendiği Çalık Holding de Panama belgelerinde yer aldı.

Çalık Holding, Halk Bankası ile Vakıfbank’tan sağlanan 750 milyon dolarlık krediyle TMSF elinde bulunan Sabah grubunu satın almıştı. Sabah ve ATV’yi daha sonra elden çıkaran Çalık Holding’in sahibi olduğu Aktifbank’a “Passolig” imkânı tanınması tartışmalara yol açmıştı.

ALFABETİK TAM LİSTE; PANAMA BELGELERİ’NDE TÜRKİYE’DEN ADI GEÇEN İSİMLER VE ŞİRKETLER

11.5 milyon belge

Dünya bilgi çağının en büyük sızıntısı nisan ayının başında yaşanmıştı. 2.6 terabayt büyüklüğünde 11.5 milyon belge yayınlandı. Kayıtlar 214 bin şirket, 128 politikacı, 12 dünya liderinin gizli hesap ve şirketleriyle bağlantılı. Belgelerin 40 yıllık bir arşivi kapsadığı belirtiliyordu.

Panama belgeleri bazı büyük şirket ve varlıklı kişilerin offshore hesaplarını kullanarak vergi sorumluluklarından kaçındığını göstermişti. Belgeler Panama merkezli avukatlık şirketi Mossack Fonseca’dan kimliği belirsiz bir kaynak tarafından sızdırılmıştı.

Dün gece belgelerin ikinci kısmı açıklandı. 200 binden fazla hesabın ayrıntılarının ikinci bölümde aktarıldığı belirtilirken, açıklanan hesaplar arasında Türkiye’den de şirketler yer alıyor.

Türkiye’den 101 şirketin yer aldığı hesaplar da ilk kez dünya kamuoyuna açıklanıyor. Panama belgelerinde vergi ödememek adına off shore hesabı açan şirketleri ve o hesapların sahiplerinin isimleri yer alıyor. Belgelere, offshoreleaks.icij.org adresinden ulaşılabiliyor ve isimlerle arama yapılabiliyor.

İngiltere Başbakanı Cameron’dan Panama itirafı

Geçen ay açıklanan belgelerde belgelerde, İngiltere Başbakanı David Cameron, Rusya Cumhurbaşkanı Vladimir Putin, Ukrayna Cumhurbaşkanı Petro Poroşenko, Arjantin lideri Mauricio Macri, Arjantinli futbol yıldızı Lionel Messi, ünlü aktör Jackie Chan ve İspanyol yönetmen Pedro Almodovar’ın isimleri geçmişti.

Offshore şirketleri

Offshore şirketleri yasadışı değil ancak paranın geldiği yer ve sahiplerini saklayan, vergiden kaçınmaya imkân sağlayan yapılarıyla tartışılıyor.

11,5 milyon belgeden oluşan 2,6 terabaytlık veri tabanı ilk olarak geçen yıl Alman gazetesi Sueddeutsche Zeitung’a verilmişti.

Gazete belgeleri ICIJ’la paylaşmış, aralarında BBC muhabirlerinin de bulunduğu yüzlerce gazeteci üzerinde çalışmış ve bilgiler geçen ay kamuoyuyla paylaşılmıştı.