Ana Sayfa Blog Sayfa 6305

Terolar’da direnişi CHP’liler kırıyor…

Terolar’da direniş 47’nci gününe girerken, kamp bitme aşamasına geldi. Direniş alanındaki CHP’lilerin askerle anlaştığını ve rant peşinde olduğunu söyleyen mahalle sakini Tülay Aydın (29), ‘Kampın yapılmaması için mücadele veriyoruz. Ama çıkarcılar yüzünden direnişten çok hep teslimiyet öne çıkarıldı. Bunların başını çeken CHP’lilerdir’ dedi

Mereş’in (Maraş) merkez Dulkadiroğlu ilçesine bağlı Terolar (Sivrice Höyük) bölgesindeki Alevi köylerinin ortasına AKP’nin yapmak istediği mülteci kampının çalışmaları devam ederken, Alevi yurttaşların da kampa karşı direnişi 47’inci gününde. 27 bin kişilik kampın bölgede 8 bin nüfusları bulunan Aleviler için tehdit olduğunu söyleyen direnişçiler, kamplarda Alevi düşmanları olan selefi cihatçı Nusra ve DAİŞ çetelerinin beslenmesinden endişe ediyor. Alevi yurttaşların direnişine saldıran jandarma, desteğe gelen Halkların Demokratik Kongresi (HDK), Alevi dernekleri ve sanatçılara da saldırarak direnişin toplumsallaşmasını engellemek istiyor. Ancak direnişçiler kampı yaptırmamakta kararlı.

‘CHP’liler devletle anlaştı’

Öte yandan tüm itirazlara rağmen bitme aşamasına getirilen kamp için bölgeye konteynırlar getirildi. Herkesin siyasi görüşünü bir kenara bırakıp tek yürek olarak kampın yapımını engellemesi gerektiğini belirten Terolar köyü sakini Tülay Aydın (29) isimli kadın, bazı kesimlerin desteğiyle kampın yapımının daha da hızlandırıldığını söyledi. Başta CHP’li olan birçok kişinin devlet ile anlaştığını ve kampın yapılması için ellerinden gelen her şeyi yaptıklarını aktaran Aydın, direnişçilerin işbirlikçiler tarafından fişlendiklerini ve askerlerin hedefi haline getirildiğini vurguladı.


‘CHP’liler gösteriyor, asker saldırıyor’

Kampın bitme aşamasına geldiğini vurgulayan Aydın, “Biz bir buçuk aydır bu kampın yapılmaması için mücadele veriyoruz. Ama bazı çıkarcılar yüzünden direnişten çok hep teslimiyet öne çıkarıldı. Bunların başını çeken CHP’lilerdir. Devlet ve yetkililer ile anlaştılar. Biz direnişçileri dışladılar, dinlemediler. Şu anda onların ekmeğine yağ sürüyorlar. Askerler bize saldırırken, onlar bizi hedef olarak gösterdiler. Gözaltına alındık. Onlardan tek bir kişi bile gözaltına alınmadı. Onların bir an önce bölgeyi terk etmelerini istiyoruz. Biz sonuna kadar direneceğiz” dedi.

Direniş vakti!

Genç, kadın, yaşlı, çoluk çocuk olarak direnişte olduklarını belirten Aydın, herkesin tek amaçta birleşmesi, kampın yapılmaması için mücadele verilmesi gerektiğini ifade etti. Farklı amaçlar ile yurttaşları birbirine kırdırtan kesime çağrıda bulunan Aydın, şöyle konuştu: “Biz burada farklı emeller için direnmiyoruz. Bizim burada tek bir amacımız var; Alevilerin bölgesinde çetelerin kampının yapılmasını engellemek ve doğamızın talan edilmesini önlemektir. Direnişimize destek veren herkes baş göz üstüne. Buraya gelen herkes siyasi kimliğini bırakıp gelecek. Bizim amacımız siyaset yapmak değildir. Ama ne yazık ki CHP’de tıpkı AKP gibi rant peşinde. Buradaki halkı birbirlerine kırdırtmak için her şeyi deniyorlar. Başta buranın muhtarı olmak üzere herkes aklını başına alsın ve direnişimizi büyütelim. Vakit direniş vaktidir. Eğer biz birlik olursak bu zalimler ile başa çıkarız.”

(DİHA)

Coşkun Çelebi’ye gerici saldırı

Kartal’da ‘Laik eğitim’ eylemi yapan Eğitim Sen üyesi öğretmene müdür yardımcısı saldırdı.

 

Kartal Atalar Teknik Lise Öğretmeni ve Eğitim Sen 5 No’lu Şube Yönetim Kurulu Üyesi Coşkun Çelebi aynı okulda müdür yardımcısı olan Gökhan Başaran’ın sözlü ve fiili saldırısına maruz kaldı.

Eğitim Sen’in yürüttüğü “Laik eğitim, laik yaşam istiyoruz” kampanyası çerçevesinde dün kokart takma eylemi gerçekleştiren Coşkun Çelebi’ye müdür yardımcısı, “Yine tencere tava çalma zamanı mı geldi, şerefsiz adam, seni bu okulda çalıştırmam” dedi ve saldırıda bulundu. 3 günlük iş göremez  raporu alan Coşkun Çelebi ve Eğitim Sen yöneticileri, okul müdürü ve ilçe milli eğitim müdürüyle yaptıkları görüşmeden sonra olayın peşini bırakmayacaklarını ifade ettiler. EVRENSEL

Almanya’da Aleviler Hıdırellez’i kutladı

Almanya’nın Hausen kentinde, Alevi-Bektaşi Kültür Enstitüsü’nün düzenlediği 10. Geleneksel Hıdrellez Etkinliği coşkulu geçti.

 

Avrupa’nın farklı ülkeleri ve Türkiye’den yüzlerce davetlinin katıldığı etkinlikte nefesler söylendi; gülbenkler okundu. Su salımı ile başlayan Hıdrellez şenliğinde İzmir Bademler Köyü Tahtacı Semah Ekibi’nin semahı ilgiyle izlendi.

Anadolu Halk Danslarından örneklerin sunulduğu etkinlikte davetliler davul-zurna eşliğinde halay çekti. Yakılan Hıdrellez ateşinin üzerinden atlayan konuklar dilek tuttular. Etkinlikte sivil toplum örgütlerinin ve çeşitli dinlerin temsilcileri konuşmalar yaptılar.

Alevi-Bektaşi Kültür Enstitüsü Yönetim Kuruluna adına konuşan Gülizar Cengiz, “Hak erenler daha nice Hıdrellezler kutlamak nasip etsin. Kültürümüzü, geleneğimizi, göreneğimizi, inancımızı ve en çok önemsediğim de Türkçemizi geleceğe ancak bu şekilde aktarabiliriz” diye konuştu.

Enstitünün çalışmaları hakkında bilgi veren Cengiz, 6 ayda bir bilimsel çalışmalar içeren Türkçe-Almanca dergi çıkarttıklarını ifade etti.

Gülizar Cengiz, Alevi-Bektaşi kültürü konusunda geniş bir arşive sahip olduklarını da dile getirdi. Arşivlerinde el yazması belgeler bulunduğunu belirten Cengiz, “Bu konuda çalışmalar yapılıyor. Ama tabii ki en büyük arzumuz Türkiye’de de bu çalışmaları yapacak gençlerimizin yetişmesi” dedi.

Edirnelilerin bile bilmediği Edirneli Ermeniler

Bütün ailesi Edirneli ve anne tarafından Pomak, baba tarafından Selanik göçmeni olan ben, Edirne’de ve Trakya’da birçok halkın olduğunun elbette farkındaydım. Fakat Roy Arakelian’ın ‘Edirne (Adrianupolis) ve Ermeni Toplumu’ adlı kitabını okurken karşılaştığım bir harita Ermeni halkının Edirne’den ne kadar derinden silindiğini görmeme sebep oldu.

NAZAN ÖZCAN /AGOS

Arakelian’ın kitabına koyduğu ve Ermeni nüfusu gösteren minik bir grafik, kırmızıyla işaretli yerin Edirne’deki tek Ermeni köyü olduğunu gösteriyordu. İşin en vurucu yanı ise, şimdi ismi Elmalı olan o köyün annemin doğduğu köy olmasıydı. Sonrasında biraz araştırınca, köyün isminin de ‘Elin Malı’ndan Elmalı’ya dönüştüğünü görmek çok acayip gelmedi. Acayip gelen, bizlere, hâlâ dayımın yaşadığı o köyün Ermeni geçmişine dair tek kelime edilmemesiydi.

“Baba tarafından ailem, üyeleri İtalyan uyruğuna kabul edilebildikleri için 1915 sürgünlerinden etkilenmemişti. Atalarımdan, Viyana’da mimarlık yapan biri, o zamanlar Avusturya –Macaristan İmparatorluğuna bağlı olan Venedik’te Avusturya Macaristan uyruğuna geçmiş, şehrin 1866’da İtalya Krallığı’na bağlanmasıyla da İtalyan olmuştu. Dahası bütün ailesini İtalyan uyruğuna geçirmeyi başarmıştı. Bizzat ben bu uyruğu muhafaza ettim. Buna rağmen anne tarafından dedem, Osmanlı İmparatorluğu uyruklu Mıgırdiç Avedisyan (Müjdesever) sürgünlerden kurtulamadı. O zamanlar 17-18 yaşındaydı. 27 Ekim 1915 gece yarısı, annesi Kornilya, babası Stepan ve küçük kardeşi Aram’la birlikte baskına uğrarlar. Kısmen yayan, kısmen hayvan vagonları içinde şimendiferlerle sürülen bu insanlar, çölde, Şam yakınlarındaki bir kampa götürülürler. Dedem, Edirne’de Arşagunyan okulundaki öğrenimi sırasında Almanca da öğrenmiş olduğu için Suriye’de üslenen Osmanlı ordusuyla Alman ordusu arasında tercümanlık yapar. Bu ölüm kampına ailesiyle birlikte terk edip İstanbul’a gitmeyi başarır. Ancak Edirne’deki ev ve Alipaşa pazarındaki dükkan ise müsadere ve kesin olarak işgal edilir.”

Roy Arakelian, Paros Yayıncılık’tan çıkan Tomas Terziyan’ın çevirdiği kitabı ‘Edirne (Adrianupolis) ve Ermeni Toplumu’ kitabında böyle anlatıyor aile hikâyesini. Bu aile hikâyesi, aslında kitabın sadece çıkış noktası. Yoksa 1968’de İstanbul’da doğan ve 35 yıldır Fransa’da yaşayan hukuk doktoru ve avukat Roy Arakelian, ‘Edirne (Adrianupolis) ve Ermeni Toplumu’ kitabını yazarken başka bir şeyi dert etmiş: Roma döneminden başlayıp Bizans İmparatorluğu egemenliğinde güç kazanan ve 1915’le yok olan Edirne’deki Ermeni varlığını, tarihi ve sosyolojik açıdan incelemek.

Selimiye Camii’nden çekilmiş bir fotoğraf. Eski Cami; ön planda, Ermenilerin dükkânlarının bulunduğu Bedesten ve arkada Rüstem Paşa Kervansarayı. Tanıklıklar, avlunun ortasında Sinan tarafından inşa edilen 1877-88 Rus harpleri sırasında yıkılan bir çeşme ile bir cami bulunduğunu belirtiyorlar. Kartpostal: Jv. D. Bajdaroff, Sofya (Roy Arakelian koleksiyonu)

Selimiye Camii’nden çekilmiş bir fotoğraf. Eski Cami; ön planda, Ermenilerin dükkânlarının bulunduğu Bedesten ve arkada Rüstem Paşa Kervansarayı. Tanıklıklar, avlunun ortasında Sinan tarafından inşa edilen 1877-88 Rus harpleri sırasında yıkılan bir çeşme ile bir cami bulunduğunu belirtiyorlar. Kartpostal: Jv. D. Bajdaroff, Sofya (Roy Arakelian koleksiyonu)

10 yıllık çalışma

Roy Arakelian, kitap için 10 yıl çalışmış. Kolay bir çalışmadan bahsetmiyoruz. Çünkü Edirne coğrafi konumu nedeniyle tarihi Ermeni platosunda yer almıyor. Bu yüzden eldeki veriler, kaynaklar çok kısıtlı. Arakelian’ın kitaptaki başarısı da burada yatıyor. Bugüne kadar yazılmış az sayıdaki ve dağınık bütün kaynakları bir araya getirmeye gayret etmiş. Kimi zaman dönemin ticaret yıllıkları, kimi zaman kilise kayıtları, kimi zaman Osmanlı arşivleri, kimi zaman tanıklıklar, kimi zaman ailesinin öyküsü, kimi zaman da Edirneli Ermeniler hakkında yazılmış birkaç kitap rehberi olmuş ve ortaya derli toplu bir Edirne ve Ermeniler tarihi çıkmış. Üstelik, kitapta Roy Arakelian’ın kişisel arşivinden ve başka arşivlerden nefis fotoğraflar var. Gözünüzle görmek, Roy Arakelian’ın tanıklığına tanıklık etmek, hafızaya kazınmasına sebep olur.

Arakelian kitabında kentin tarihsel çizgisini izliyor. Tarihsel çizgisine Roma dönemindeki ismiyle Andrianupolis’teki Ermeni varlığıyla başlıyor, Bizans ve Haçlılar dönüşüne de bakıyor. Akabinde Adrianupolis’in Osmanlı İmparatorluğu’na geçmesine ve Balkan Savaşları ve 1915’te yok olan Ermeni varlığına bakıyor. Üçüncü bölümde ise Ermenilerin sayısından mahallelerine, Ermenilerin icra ettiği mesleklere ve Ermeni cemaatinin ileri gelenlerine ışık tutuyor. En son bölüm ise Arakelian’ın aile hatıralarına ait. Söz aile hatıralarından açılmışken, kitapla ilgili kendi adıma en çarpıcı noktayı yazmadan geçmek olmazdı. Bütün ailesi Edirneli ve anne tarafından Pomak, baba tarafından Selanik göçmeni olan ben, Edirne’de ve Trakya’da birçok halkın olduğunun elbette farkındaydım. Rumlar, Yahudiler, Pomaklar, Gacallar, Muhacirler, yerliler, Yunanlar, Çingeneler hep hayatımızın içindeydi. Fakat Roy Arakelian’ın kitabını okurken, karşılaştığım bir harita Ermeni halkının Edirne’den ne kadar derinden silindiğini görmeme sebep oldu. Roy Arakelian’ın kitaba koyduğu ve Ermeni nüfusu gösteren minik bir grafik, kırmızıyla işaretli yerin Edirne’deki tek Ermeni köyü olduğunu gösteriyordu. İşin en vurucu yanı ise şimdi ismi Elmalı olan o köyün annemin doğduğu köy olmasıydı. Sonrasında biraz araştırınca, köyün isminin de ‘Elin Malı’ndan Elmalı’ya dönüştüğünü görmek çok acayip gelmedi. Acayip gelen, hala dayımın yaşadığı o köyün Ermeni geçmişine dair bizlere tek kelime edilmemesiydi.

Osmanlı’dan önce

Yazarın takip ettiği tarihsel çizgiye uyarak gidelim. Arakelian, ilk önce Roma dönemine bakıyor, arkasından Bizans yönetimi altında Bizans imparatorlarının Ermeni soylularından çok sayıda temsilciyi maiyetleriyle birlikte Balkanlar’a göndermeyi adet edindiklerini anlatıyor. 6. yüzyılda Ermeni tarihçi Sebeos şöyle yazıyor: “İmparator şu fermanı çıkardı: Ermenistan’dan haraç olarak alınacak 30 bin atlıya ihtiyacım var, dolayısıyla 30 bin ailenin bir araya gelip Trakya’ya yerleşmesi gerekmektedir.” Elbette gelenlerin kaynak göstererek kaldıklarını ispatlamak mümkün değil ama kaldıkları kesin. Adrianupolis Ermenilerinin varlığı 9. ve 11. yüzyıllar arasında yani Bizans’ın Makedonyalı Hanedanı döneminde daha da belirginlik kazanıyor. Hiçbir kaynak Bizans dönemi için Adrianupolis’teki Ermeni nüfusuyla ilgili bir değerlendirme vermiyor. Ama kitapta tarihçi Adonts, o dönemdeki savaşlar sırasında “çok sayıda Ermeni’nin tutsaklar arasında boy gösterdiğini” yazıyor. “Ya da ganimetler arasında Ermeni işi halılar, yün örtüler ya da her türlü giysi olduğu”nu kayıtlarına geçiriyor. Tıpkı, Bulgarlara karşı savaşa katılmaları için Bizans tarafından Trakya’ya gönderilen Ermenilerin askeri işlevleriyle ilgili önemli mevkiler işgal ettikleri kayıtlarda olduğu gibi.

Adrianupolis İncili

“Ermenilerin Adrianupolis’teki varlığının önemli ve somut bir tanıklığı, 11. yüzyıl başlarına tarihlenmektedir. Söz konusu olan Adrianupolis İncili’dir. Bilinen en eski Ermenice el yazmalarından biri olan Adrianupolis İncili, 1007’de burada kaleme alınmıştır. Ermenice yazılmış ve bu şehirle müsemma İncil, Bugün Venedik Aziz Lazarus Adası’ndaki Mıkhitaristlerin kütüphanesinde muhafaza edilen üçüncü en eski el yazmasıdır” diye anlatıyor Arakelian. Sonra devam ediyor: “Bir Ermeni’nin tarihi Ermenistan toprakları dışında bir Ermeni için kaleme aldığı bu eser büyük bir öneme sahiptir. Gerçekten bizzat Adrianupolis ve bulunduğu bölgede hatırı sayılır bir Ermeni kolonisinin varlığını kanıtlamaktadır.” İncili sipariş eden Hovhannes isimli bir asker, kaleme alan ise Karikos isimli bir rahip.

Osmanlı’nın Edirnesi

Edirne, 1316’da I. Murat tarafından alınıyor ve başşehir oluyor.  Arakelian anlatsın: “Büyük bir ihtimalle Ermeni tüccarlar, sultanların getirdiği canlılık karşısında, sarayın ya da ordunun ihtiyaçlarını tatmin için kalabalık bir halde oraya yönelmiş olmalılar. Böylece Ermenilerin varlığıyla ilgili belli sayıda tanıklık zikredebiliriz. Söz gelimi 1605’te Malatya şehrindeki bir Ermeni aileden Ermeni Süleyman Paşa adında biri, Müslümanlaştırılıp gerekli kademeleri aştıktan sonra Osmanlı hiyerarşisi içinde önemli bir simaya dönüşür ve Sultan’ın sarayının idareciğinin yapar.” Fakat tatsız olaylar da yaşanır. Lamartine’in aktardığına göre, “Evlendiği gün adet olduğu üzere sarı terlikler giyen genç bir Ermeni, düğün alayı ve nişanlısından koparılarak ölümle cezalandırıldı. Delikanlı Müslümanlara has giysiler kuşanmak suçunu işlemiştir.”

Selimiye’nin minareleri

Elbette neredeyse Selimiye Camii’yle özdeşleşmiş olan Edirne’yi anlatırken Roy Arakelian Mimar Sinan’a atlamayacaktır. ‘Sinan sayesinde yücelme’ üst başlığını taşıyan özel bölümde Arakelian şunları anlatıyor: “En önemli olaylardan biri Ermeni asıllı devşirme Mimar Sinan’ın 1569’da Sultan II. Selim’in buyurduğu Selimiye Camii’nin inşaatına başlamak üzere şehre gelmesidir. Sinan, Selimiye Camii dışında Edirne’ye on beş kadar eser kazandırmıştır. Cami kadar önemli olan Ali Paşa Çarşısı’dır.  Bugün Sinan’ın Ermeni kökenli oluşu ve ünü ile ilgili belli bir siyasi arka-planla orantılı tartışma yaşandığını görmek şaşırtıcı. Oysa şehrin Ermenilerinin bu konuda herhangi bir kuşkuları yaptı. Toplayabildiğim  tanıklıklarının hepsi, bu noktada birleşiyor. Edirneli Ermenilerin ortak belleğinde Ermeniler, Sinan ve işçileri arasındaki bağlar güçlüydü.”  Arakelian’ın çokça referans aldığı Hagop Ağasyan’ın 1935’te Plovdiv’de yayınlanan ‘Adrianupolis’in Ermeni Azınlığı’ kitabından da alıntı yapar: “Tanıyabildiğim, bu şehrin yerlisi Ermeniler, aile üyelerinin Sinan’ın idaresi altındaki caminin inşaatına katıldıklarını gururla anlatıyorlardı. O dönemde birçok Ermeni meslektaşı ve zanaatkârın, Selimiye Camii’nin inşaatını katılmak için Edirne’ye yerleşmeye geldiklerine hiç şüphe yok. Kendisi de Ermeni olduğundan, eserlerini icra etmek için ata vergiyi ustalıklarıyla ünlü Ermeni işçileri çağırmış olması pek tabiidir. Geçmişten gelen bilgilerimiz, Selimiye Camii’nin inşaatında Sinan’ın yanında çalışmış olmaları gereken taşçı, duvarcı, demirci, marangoz ve diğer mesleklerden iki yüz elli kadar Ermeni’den bahsediyor. Bu çalışma arkadaşlarının bir kısmı, sonradan bulundukları yere yerleşerek şehirde yaşayan Ermenilerin sayısını artırmışlardır. Sinan’ın Ermeniliği, 1785 tarihli Pyssonnel isimli birini yazdığı kitapta şöyle bir anekdotta yer alır: “Sultan Selim, biri İstanbul diğeri Edirne’de bulunan muhteşem ibadethanelerini inşa işini bir Ermeni’ye emanet eder.”

  1. yüzyılda Ermeni nüfus

Yazar, Sinan’dan sonra Edirne’ye daha detaylı bakabiliyor çünkü artık kaynaklar biraz daha fazlalaşmıştır. “ 1700 ve 1750 arasında, aşağı yukarı 200 bin kişi tahmin edilen nüfusuyla Avrupa’nın en büyük şehirlerinden biri. Ermeni tüccarlar da oraya yerleşirler. Faal bir Ermeni kilisesi tanıklıkları, şehirde hatırı sayılır ve etkili bir dini varlığını bulunduğu gösterebilecek onlarca tanıklık var” diye başlıyor bu bölüme ve devamını şöyle getiriyor: “Edirne muhtemelen 19. yüzyıldaki kadar çok sayıda Ermeni’yi bir arada görmemişti. Hiç kuşkusuz, bizzat şehirde beş binden fazla kişi yaşamaktaydı. 1874’te demiryolunun gelmesi daha da çok Ermeni’yi bölgeye çekerek İstanbul’la olan bağları ziyadesiyle pekiştirecektir. Şehrin tarihi surlarının dışında bulunan At Pazarı Mahallesi, bu dönemde gelişecek ve bir Ermeni Kilisesi ile okulu yine bu dönemde hayata geçirilecektir. Edirne’deki Ermeni toplumunun yapılaşması da yine 19. yüzyılda gerçekleşecektir. Şehir elli yıllık bir süre içinde ve tarihinde ilk kez, eğitimdeki gelişme sayesinde İstanbul’a iki patrik verecektir. 1. Boğos Kirkoryan (1815-1823) ve Sarkis Kuyumcuyan (1860-1861).” Şehir ve hayat gelişirken, Osmanlı siyaseti ve entelektüel hayatı da bundan payına düşeni alacaktır. 1876’nın I. Kurucu Meclisi’ne Edirne mebusu Rupen Yazıcıyan gidecek, aynı görevi 1908 Anayasası’nın ilanından sonra II. Kurucu Meclis sırasında Tekirdağ mebusu olarak Hagop Babikyan üstlenecektir.

Paşa Kapısı binası. 14 Ekim 1915 gecesi baskına uğrayan ilk 100 Ermeni, sorgulanmak üzere  bu hükümet binasına getirilecekler ve mallarına el konulacaktır. (Ağasyan, 1935)

Paşa Kapısı binası. 14 Ekim 1915 gecesi baskına uğrayan ilk 100 Ermeni, sorgulanmak üzere bu hükümet binasına getirilecekler ve mallarına el konulacaktır. (Ağasyan, 1935)

Ve 1915

“Osmanlı İmparatorluğunun tamamını etkisi altına alan karışıklık dönemi, Edirne nüfusunun dalgalar halinde sürülmeye başlandığı 1915’te en trajik noktasına ulaşır” diye anlatmaya başlıyor Arakelian ve şöyle devam ediyor: “Ağasyan’a göre birçok Ermeni’nin tutuklanması, cemaati öncü belirtiler olarak telaşlandırmaya yetmemişti. Karaağaç’ta sürgünler, 27 Eylül’de baş gösterecektir. Şehrin merkezindeki tutuklama ve sürgünler Ağasyan’a göre 14, Kevarkyan’a göre ise 27-28 Ekim 1915 akşamı başlayacak, bir başka dalga da 16 Şubat 1916’da baş gösterecektir. Tanıklar, sürgün emirlerini gece yarısı ve büyük bir gizlilikle icra edildiğin de birleşiyor. Edirneli Ermeniler, baskına uğratılıp Babaeski, Muratlı, Tekirdağ üzerinden gemiyle ya İstanbul’a ya da İzmit’e doğru sürülür, sonra iki kafile halinde, İstanbul-Konya-Pozantı ekseninde, hayvan vagonları içinde demiryoluyla Suriye ya da Mezopotamya’ya yayan götürülürler.”

Geriye kalmayanlar

Sonra rakamlara geliyor: “1919 sonlarına doğru Edirne Vilayeti’nde, 1914’ten önceki sayıma göre 19 bin kişiden 6 bin kişi sağ kalmış olsa gerek. Bunların büyük bir kısmı Bulgar yetkililerin müdahalesi sayesinde kurtulabilmiş. Ağasyan, Yunanlardan boşaldıktan sonra şehirde 1922’de 127 Ermeni, 1935’te ise 50 Ermeni kaldığını belirtiyor. Edirneli tarihçi Oral Onur, Edirneli Ermenilerle ilgili kitabının yayınlanması vesilesiyle yapılan bir görüşmede, şehirde 1950’den itibaren artık daimi olarak ikamet eden Ermeni kalmadığını açıklıyordu. Şahsen ben 1970’lere kadar bir avuç Ermeni kaldığını ama bildiğim kadarıyla bugün hepsinin ortadan kaybolduğunu söyleyebilirim. Bugün şehirdeki bin yıllık Ermeni varlığından harabeler dışında neredeyse hiçbir iz kalmamıştır. Bir zamanlar Ermeni toplumuna ait yapıyı seçebilmek için dikkatli gözle bakmak gerekir, böylece Gazi Paşa Caddesi’nde, Doktor Vasil Mayisyan’ın ailesine ait olan ve bugün Mihran Hanım Konağı adını taşıyan butik otel gibi tipik Ermeni evlerini saptamak mümkün. Ermeni kilisesi ve okuluna ait, Serhat Kız Meslek Lisesi adlı okulun yer aldığı binayı, Ermeni ruhban sınıfına ait olduğu için ‘papaz evi’ tabir edilen eski Vali Konağı’nı bulmak hâlâ mümkün. Ekrem Demiray Spor Salonu, Surp Toros Kilisesi arsası üzerinde yer alıyor. Doktor Artin Bey’in ahşap evini Meydan Mahallesi’nde, Kayık Caddesi 67 numarada hâlâ görebilirsiniz. Evin avlusuna bitişik, kırmızı renkli başka bir bina, bugün artık var olmayan diğer üç binayla birlikte Ermeni papazlara aitti.”

Nüfus yapısı

Yazar birçok kaynaktan nüfusla ilgili bilgi toplamış ve bunları belli bir anlayış içinde okuyucuya sunuyor. 1915 yılının Şark Yıllığı’na göre Edirne’de toplam 83 bin kişi yaşıyor ve bunların 40,437’si Türk, 23,342’si  Yunan ve Bulgar, 15,420’si Yahudi, 3,300’u Ermeni ve 500’ü Katolik. Onun öncesindeki sayımlara da göz atıyor yazar. Osmanlı tarafından yapılan sayımlara göre, 1870-71’de 771 hanede 3,657 Ermeni, 1890-91’de 3,779, 1897-98’oe 4,021 rakamları veriyor. Karşılaştırılan birçok belge bilgiye göre Edirne’deki Ermeni nüfusu 1915 öncesi 3500-5000 arasında oynuyor. Patrikliğin notlarına göre Edirne, şimdiki adı Kırklareli olan Kırkkilise, Dedeağaç ve Gümülcine’deki “müminlerin sayısı 8 bin, yerel yönetim sayısı 4, kilise sayısı ise 5 idi.”

Ermeni kiliseleri

Elbette yerinde yeller esiyor hepsinin, ama Edirne’de sur içinde Surp Toros adlı bir, sur dışında At Pazarı’nda Surp Garabed ve Karaağaç’ta Surp Krikor olmak üzere toplamda üç kilise bulunduğu kayıtlarla sabit.  Surp Toros Kilisesi’nin yanındaki iki okulun binaları, bugün Türk Ocağı Caddesi üzerinde bulunan Akşam Kız Meslek Okulu ve Şehit Asım İlköğretim Okulu’na hizmet veriyor. Arakelian, “Hıristiyan simgesi küçük melekleri/Kerubi bezemeleri büyük giriş kapısı üzerinde görmek hâlâ mümkün. Bu okullar toplam 450 öğrenci ve 17 öğretmene sahipti” diye yazıyor. İki yıl önce restore edilerek kullanıma açılan Edirne Sinagog’unun şansının bu kiliseler ve okullara da uğramasını temenni etmekten başka çaremiz yok gibi.

Nasıl geçiniyorlardı?

Nüfusa bakarken elbette yazar, Ermenilerin Edirne’deki mesleklerini es geçmemiş. Şöyle diyor: “Ermeniler banker, avukat, mimar, doktor, eczacı, fotoğrafçı, kuyumcu, marangoz ya da pansiyon işletmecisi gibi her türlü mesleği icra etmekteydiler. Karaağaç ile Edirne arasındaki Ermenilerin çoğu bostancılıkla geçinirken, şehirliler daha ziyade sanat ve ticaretle uğraşıyorlardı. Ağasyan kitabında Ermenilerin 19.yüzyıl sonu ile 20. yüzyıl başları arasında icra ettiklerini mesleklerin uzun bir listesini yapar ve çeşitli zanaatkarların adlarını zikreder. Yine de idare meslekleri göz ardı etmemeli. Nitekim 1891 yılının Şark Ticaret Yıllığı’da Ticaret Mahkemeleri Reisi’nin Artin Selyan Efendi, keza Beynelmilel Posta İdaresi Reisi’nin Papazyan Efendi adlı Ermeniler olduğu görülebilir. Harbisan Efendi adlı biri 1867 ile 1870 arasında Belediye Meclis üyeliği yapmıştır. Tütün Rejisi ve Şimendifer Kunpanyası da birçok Ermeni çalıştırmıştır. Özeltle cemaat, Edirne’de yaşayan 800 kadar ailesiyle yüzlerce ticarethaneye sahipti.”

 

Artık ne Ermeni kültürü ne Ermeniler var Edirne’de ama unutmamalı, ne olursa olsun, Ermeni Sinan’ın yaptığı Selimiye’nin kubbeleri şehre nereden girerseniz girin, ilk gözünüze görünendir.

Aleviler’den nüfus sayımı hamlesi-Britanya

İngiltere genelinde Alevi toplumunun ulusal nüfus sayımında kapsanmasını sağlamak amacıyla bir anket çalışması başlatıldı.

Anketin amacı önümüzdeki nüfus sayımında Alevi toplumunun ayrı bir dini ve etnik grup olarak resmi düzeyde tanınmasını sağlamak. Britanya’da yaşayan Alevi nüfusunu saptayabilmek için Alevilerin internet üzerinden bu anketi doldurmaları gerekiyor.

Britanya’da yaşayan Alevi toplumu hakkında ilk defa yapılan bu anket, Westminster Üniversitesi ve Britanya Alevi Federasyonu tarafından yürütülmekte ve Leverhulme Trust/British Akademisi tarafından desteklenmektedir.

BAF anketle ilgili şu açıklmayı yaptı: ‘Bu anket Alevi toplumunun Britanya’daki ve dünyadaki görünürlüğüne katkıda bulunacaktır. Anket Alevilerin Türkiye’deki tanınma mücadelesini de güçlendirecektir.

Bu anketi doldurmak için zaman ayırabilirseniz, size müteşekkir oluruz. Lütfen anketin 1. ve 2. bölümüne Aleviler’den nüfus sayımı hamlesi katılın. İki bölümü tamamlamak 20- 30 dakikanızı alacaktır. Eğer anketi tamamlamak için vaktiniz yoksa, verilerinizin kaybolmaması için her sayfanın sonunda bulunan ‘daha sonra tamamla’ butonunu tıklayın. Eğer bu botunu tıklarsanız karşınıza bir e-posta adresi kutucuğu çıkacaktır. Bu kutuya e-posta adresinizi girerseniz, anket linki otomatik olarak e-posta adresinize ulaşır. Böylelikle vaktiniz olduğunda linke tıklayarak ankete kaldığınız yerden devam edebilirsiniz’ Baf ankette yer alan bilgilerin gizliliği ile ilgili de şu açıklamayı yaptı: ‘Bu anketteki yanıtlarınız gizli ve anonim kalacaktır.

Verdiğiniz yanıtlar Bristol Online Anket platformunda saklanacaktır ve Avrupa Birliği veri koruma mevzuatına tabidir. Anketler tamamlandıktan sonra bu anket platformundan kaldırılacaktır. Kişisel olarak yanıtlamak istemediğiniz sorular olursa, bir sonraki soruya geçebilirsiniz. Devam etmek istemediğiniz takdirde anketi tamamlamadan sistemden çıkabilirsiniz.

Anketi yanıtlamadan önce bir sorunuz olursa Dr. Celia Jenkins’e jenkinc@ westminster.ac.uk adresinden veya Dr. Ümit Çetin’e cetinu@ westminster.ac.uk adresinden ulaşın. Eğer anketle ilgili bir şikayetiniz olursa lütfen, Fakülte Etik Komitesi Başkanı Professor Lisa Webley’nin webleyl@westminster.ac.uk e-posta adresine yazın’

ANKET İÇİN

https://westminster.onlinesurveys.ac.uk/alevi-survey-part-1-englishturkish-02052016-with-lin

Aleviler: ‘Cemevi ibadethane değildir’ dersen o İslam’da yokuz

Hükümetin Aleviler için reform paketinde neler var, kanaat önderleri ne diyor? T24’de yer alan haberde Alevi önderleri tepkili, onlar,  “Cemevi ibadethane değildir’ dersen kusura bakma o zaman ben o İslam’da yokum” diyor. 

 

Hükümetin Alevilere ilişkin reform paketinde, cemevlerine ilişkin düzenlemeyle ilgili olarak, Hubyar Sultan Alevi Kültür Derneği Başkanı Ali Kenanoğlu, “Cemevi ibadethane değildir” dersen kusura bakma o zaman ben o İslam’da yokum” derken, Eski İstanbul Müftüsü Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı ise Aleviliğin Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde temsilinin ve cemevlerine ibadethane statüsü verilmesinin önünde dinî açıdan aşılması mümkün olmayan üç büyük engel gördüğünü söyledi.

Karar’dan Sami Bayraktar’ın haberine göre, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) 26 Nisan’da, cemevlerinin statüsü konusunda verdiği kararla Alevileri haklı buldu. Büyük Daire, ibadethanelere tanınan ‘elektrik faturasından muaf tutulma’ hakkının cemevlerinde uygulanmamasının ‘din ve vicdan özgürlüğüne’ aykırı olduğuna hükmetti. Alevilere ‘dini ayrımcılık’ yapıldığı sonucuna varan AİHM oybirliğiyle aldığı kararla, cemevlerinin de listeye eklenmesini istedi.

AİHM’in kararı, ‘fatura’ ile sınırlı değil. Asıl mesele, Türkiye’nin cemevlerini ibadethane olarak kabul edip etmeyeceği. Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez, geçen haftalarda yaptığı açıklamada, “Bizim daima iki kırmızı çizgimiz olmuştur, bundan hiçbir zaman vazgeçmedik. Bir tanesi; Aleviliğin İslam’ın dışında bir yol olarak tarif edilmesi. Çünkü bin yıllık tarih bunu yalanlıyor, doğru olmadığını ortaya koyuyor. İkincisi de; cemevlerinin caminin alternatifi, başka bir inancın mabedi gibi gösterilmesi” demişti.

“İslam bölünür mü?”

Diyanet’in endişesi, cemevlerine ibadethane statüsü verilmesi halinde İslam’ın bölünmesi. Tam tersini söyleyen Aleviler ise asıl cemevine ibadethane statüsü verilmezse bölünme olacağını savunuyor. Eski AK Parti Milletvekili ve Alevi Çalıştayı Koordinatörü Reha Çamuroğlu, bunun vahim sonuçları olacağı görüşünde: Biz devletten bize itikadımızı öğretmesini istemiyoruz. Eşit davranmasını istiyoruz. Aleviler ikinci sınıf vatandaş olarak görülmeye devam edilirse Alevilerin doğrudan İslamla bağlantısını sorgulamasının yaygınlaşacağını düşünürüm. Bu Alevilik için köklerinden kopma, çürüme anlamına gelir ama sosyal olarak da çok vahim sonuçları olur.

Liberal Düşünce Topluluğu Alevi Araştırmaları Direktörü Şenol Kaluç, Alevilerin devletten elektrik parası alma peşinde olmadığını söylüyor ve ekliyor: Aleviler sembolik olarak biz varız ve devlet de bizi kabul ediyor demek istiyor… Hepsi bu kadar.

“Geleneksel İrfan Merkezi’ tanımına itiraz”

Cemevler düzenlemesi hükümetin masasında bekliyor. 1 Kasım sonrası açıklanan reform paketinde cemevlerine yasal statü verileceği vaadinde bulunulmuştu. Hükümetin reform paketinde cemevleri için ‘geleneksel irfan merkezleri’ tanımına yer verileceği belirtiliyor.

“10 yıl önce olurdu ama…”

Ama Aleviler’in buna itirazı var. Reha Çamuroğlu, “Hükümet kendi tabanının tepkilerinden korkup Alevilere uluslararası demokratik standartlarda vatandaş muamelesi yapmayacaksa hiç dokunmasalar” diyor. Şenol Kaluç da, “Devlet 10 sene önce bunu söylese olabilirdi ama bugün bütün Aleviler ibadethane denmesini istiyor” diyerek kırmızı çizgiyi kalınlaştırıyor.

“Diyanet’in aşılamayan 3 ‘olmazsa olmaz’ı”

Eski İstanbul Müftüsü Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Aleviliğin Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde temsilinin ve cemevlerine ibadethane statüsü verilmesinin önünde dinî açıdan aşılması mümkün olmayan üç büyük engel gördüğünü söylüyor ve bu engelleri şöyle sıralıyor:

1- İslâm dininin kaynakları olan Kur’an’da, hadislerde İslâmî kültür birikiminde ibadet şekilleri bellidir.  Bu durumda Diyanet veya başka bir kurumun bu ibadetlerin birini kaldırması veya yeni bir zorunlu ibadet ihdas etmesi mümkün değil. İslâm’da bu dinî bir kesinliktir. Beş farz ibadetin dışındakiler, ya nâfile ibadetlerdir veya mezhep ve tarikat denilen alt grupların geliştirdikleri dinî ve kültürel zenginliklerdir (Mevlevilik’te sema âyini, Alevilik’te semah gibi).

2- Diyanet İşleri, Müslümanların mabedlerini yönetmekten sorumlu bir kurum. Yine İslâm dininin kaynaklarında ve bütün İslâm memleketlerinde dinî oluşumların ortak ibadethanesi mescidler/camiler olmuştur.  Alevi-Bektaşi kesimler de hiçbir zaman herhangi bir ayini namaza alternatif saymamışlardır. Diyanet’in ortak ibadetlerin dışında ve bunların dengi olan bir ibadeti, ibadethaneyi kabul etmesi dinî hükümler açısından mümkün değil.

3- Diyanet, kendisinden hizmet isteyen tüm Müslüman yurttaşlara hizmet götürür. Aleviliğin özel bir mezhep olarak temsil edilmesi halinde diğer mezhep ve tarikatlerin de bu yönde getirebilecekleri taleplere olumlu cevap verilmesi gerekir. Türkiye böyle bir sistem değişikliğine karar verebilir. Ancak bu karara varmadan önce böyle bir sistem değişikliğinin ne tür sıkıntılara yol açabileceğinin dikkatli şekilde düşünülmesi gerekir.

“Peki ilahiyatçılar ne diyor?”

Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden Prof. Dr. İlyas Üzüm: Cemevlerine ‘yasal statü’ verilmesi gerektiği görüşündeyim. Cemevlerine herhangi bir şekilde yasal bir statü kazandırılması İslam’ı bölmez. Tam aksine bu statünün sağlanması toplumsal barışa ve dayanışmaya katkı sağlayacaktır.

Şehir Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi’nden Prof. Dr. Mehmet Ali Büyükkara: Cemevlerine yasal statü verilmesine kimsenin itirazı olamaz. Cemevlerinin ‘camiye alternatif’ bir ibadethane olarak sayılması talebi, aslında Alevi kamuoyunun genel bir talebi değil. Bunu azınlıkta bulunan  fakat sesleri çok fazla çıkan örgütlü marjinal bir kesim savunuyor. Bundaki ama da bazı Avrupa ülkelerinde kazandıkları ‘bağımsız bir dini kimlik’ statüsünü Türkiye’de de kazanmak. Hiç olmazsa en azından ‘bağımsız bir dini kimlik’ statüsü için kapıyı açmak.

Hubyar Sultan Alevi Kültür Derneği Başkanı Ali Kenanoğlu: “Cemevi ibadethane değildir” dersen kusura bakma o zaman ben o İslam’da yokum. Sen bu şekilde bana ‘Sen İslam’dan ayrıl’ demek istiyorsun. “Tamam ayrılıyorum” dediğim zaman bu sefer de sen ülkeyi bölmeye çalışıyorsun, Avrupa Birliği’nde, Türkiye’de bir azınlık yaratmaya çalışıyorsun, marjinal Alevisin, ateist Alevisin… Hayır öyle değilim. Ben diyorum ki benim ibadetimi gerçekleştirdiğim yer, ibadethanem cemevidir.

Panama Belgeleri sızdı!

Panama Belgeleri’nde dev sızıntı; Çalık’tan Koç ve Sabancı’ya, Zorlu ve Ağaoğlu’ndan Remzi Gür’e, Türkiye’den 101 isim ve 684 şirket açıklandı

 

Off shore hesapları üzerinden “vergi cenneti” olarak bilinen bölgelerde mali imkânlardan yararlanarak vergiden kaçınan şirket ve isimleri gösteren Panama belgelerinin, 200 binden fazla hesabın ayrıntılarını içeren ikinci kısmı yayımlandı. Belgeler arasında Türkiye’den 101 şirket ve 684 isim geçtiği iddia edildi. Panama belgelerinde öne sürülen Türkiye’deki isimlerin arasında Zorlu Enerji, Çalık Enerji, Sembol İnş, Rixos, Koç Holding şirketleri, Ağaoğlu, Sabancı, Ulusoy aile üyelerinin de bulunması dikkat çekti.

Belgelerin tamamı erişime açılırken, isimler belgeleri ortaya çıkaran Uluslararası Araştırmacı Gazetecilik Konsorsiyum’unun (ICIJ) internet sitesinden duyuruldu.

Türkiye’den önemli isimler

Cumhuriyet’te yer alan habere göre, listede ilk belirlemelere göre Ömer Sabancı, Vuslat Doğan Sabancı, Mehmet Emre Zorlu, Olgun Zorlu, Vakkas Altınbaş, Hüseyin Altınbaş, İmam Altınbaş, Nurettin Çarmıklı, Erol Çarmıklı, M. Oğuz Çarmıklı,  Anadolu Grubu CEO’su Tuncay Özilhan, Hattat Holding Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Hattat, eski Galatasaray Spor Kulübü başkanı Adnan Polat, eski Beşiktaş Başkanı Serdar Bilgili, Tuncay Özilhan, Mehmet Hattat’ın isimleri de yer alıyor.

Panama belgelerinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a yakınlığıyla bilinen ve çocuklarına burs veren işadamı olan Gürmen Group’un sahibi Remzi Gür de var.

Enerji Bakanı Albayrak’ın yöneticilik

yaptığı Çalık Holding de listede

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, başbakan adayları arasında adı geçen damadı ve Enerji Bakanı Berat Albayrak’ın uzun yıllar çalıştığı ve CEO’luğunu da üstlendiği Çalık Holding de Panama belgelerinde yer aldı.

Çalık Holding, Halk Bankası ile Vakıfbank’tan sağlanan 750 milyon dolarlık krediyle TMSF elinde bulunan Sabah grubunu satın almıştı. Sabah ve ATV’yi daha sonra elden çıkaran Çalık Holding’in sahibi olduğu Aktifbank’a “Passolig” imkânı tanınması tartışmalara yol açmıştı.

ALFABETİK TAM LİSTE; PANAMA BELGELERİ’NDE TÜRKİYE’DEN ADI GEÇEN İSİMLER VE ŞİRKETLER

11.5 milyon belge

Dünya bilgi çağının en büyük sızıntısı nisan ayının başında yaşanmıştı. 2.6 terabayt büyüklüğünde 11.5 milyon belge yayınlandı. Kayıtlar 214 bin şirket, 128 politikacı, 12 dünya liderinin gizli hesap ve şirketleriyle bağlantılı. Belgelerin 40 yıllık bir arşivi kapsadığı belirtiliyordu.

Panama belgeleri bazı büyük şirket ve varlıklı kişilerin offshore hesaplarını kullanarak vergi sorumluluklarından kaçındığını göstermişti. Belgeler Panama merkezli avukatlık şirketi Mossack Fonseca’dan kimliği belirsiz bir kaynak tarafından sızdırılmıştı.

Dün gece belgelerin ikinci kısmı açıklandı. 200 binden fazla hesabın ayrıntılarının ikinci bölümde aktarıldığı belirtilirken, açıklanan hesaplar arasında Türkiye’den de şirketler yer alıyor.

Türkiye’den 101 şirketin yer aldığı hesaplar da ilk kez dünya kamuoyuna açıklanıyor. Panama belgelerinde vergi ödememek adına off shore hesabı açan şirketleri ve o hesapların sahiplerinin isimleri yer alıyor. Belgelere, offshoreleaks.icij.org adresinden ulaşılabiliyor ve isimlerle arama yapılabiliyor.

İngiltere Başbakanı Cameron’dan Panama itirafı

Geçen ay açıklanan belgelerde belgelerde, İngiltere Başbakanı David Cameron, Rusya Cumhurbaşkanı Vladimir Putin, Ukrayna Cumhurbaşkanı Petro Poroşenko, Arjantin lideri Mauricio Macri, Arjantinli futbol yıldızı Lionel Messi, ünlü aktör Jackie Chan ve İspanyol yönetmen Pedro Almodovar’ın isimleri geçmişti.

Offshore şirketleri

Offshore şirketleri yasadışı değil ancak paranın geldiği yer ve sahiplerini saklayan, vergiden kaçınmaya imkân sağlayan yapılarıyla tartışılıyor.

11,5 milyon belgeden oluşan 2,6 terabaytlık veri tabanı ilk olarak geçen yıl Alman gazetesi Sueddeutsche Zeitung’a verilmişti.

Gazete belgeleri ICIJ’la paylaşmış, aralarında BBC muhabirlerinin de bulunduğu yüzlerce gazeteci üzerinde çalışmış ve bilgiler geçen ay kamuoyuyla paylaşılmıştı.

Basın emekçileri: Sanmayın nöbet biter

 

Basın emekçilerinin, Saray-AKP iktidarının savaş politikalarına karşı Kürt coğrafyasında yaşananları duyurmak ve bölgedeki meslektaşlarıyla dayanışmak için başlattığı Haber Nöbeti veda etti

 

 

Gazetecilerin, Saray-AKP iktidarının savaş politikalarına karşı Kürt coğrafyasında yaşananları duyurmak ve bölgedeki meslektaşlarıyla dayanışmak için başlattığı Haber Nöbeti veda etti.

‘Haber Nöbeti veda ederken; sanmayın ki nöbet biter’ başlığı ile yayınlanan açıklamada “Biz bu yola, ‘Gerçeğin peşinde, meslektaşlarımızın yanındayız’ diyen bir grup gazeteci olarak çıktık. Büyüdük, genişledik ve İstanbul, Ankara ve İzmir’den 68 gazeteci, çatışma bölgelerine gittik. Canı ve özgürlüğü pahasına basın özgürlüğü ve haber alma hakkı mücadelesini göğüsleyen meslektaşlarımıza sembolik olarak yalnız olmadıklarını göstermeye çalıştık. Amacımız seslerine güç katmak, becerebildiğimiz ölçüde üzerlerindeki haber karartmasını kırmak idi” denildi.

Haber Nöbeti koordinasyonu ve katılımcılarının mesleki dayanışma, basın özgürlüğü ve haber alma hakkı mücadelesinde üzerlerine düşeni yapmaya devam edecekleri belirtilen açıklamada şunlar söyledi:

Haber Nöbeti’nin Sevgili Takipçileri ve Okuyucuları,

Şubat’ın ilk haftası başlatıp 8 hafta sürdürdüğümüz Haber Nöbeti’nin finalini, 29 Mart’ta Beritan Canözer’in Diyarbakır’daki duruşmasına kitlesel katılım ve onun tahliye haberiyle yaptık.

Beritan’ın duruşmasının ardından, nöbetin koordinasyon ekibi olarak enine boyuna bir değerlendirme sürecine giriştik ve önümüze koyduğumuz görevi tamamladığımız ve bu nedenle Haber Nöbeti’ni bitirme kararı almamız gerektiği sonucuna vardık.

Haber Nöbeti artık yerini, biriktirdiği moral ve tecrübenin üzerine açılabilecek yeni sayfalara, oluşabilecek yeni dinamiklere bırakıyor.

Biz bu yola, “Gerçeğin peşinde, meslektaşlarımızın yanındayız” diyen bir grup gazeteci olarak çıktık. Büyüdük, genişledik ve İstanbul, Ankara ve İzmir’den 68 gazeteci, çatışma bölgelerine gittik. Canı ve özgürlüğü pahasına basın özgürlüğü ve haber alma hakkı mücadelesini göğüsleyen meslektaşlarımıza sembolik olarak yalnız olmadıklarını göstermeye çalıştık. Amacımız seslerine güç katmak, becerebildiğimiz ölçüde üzerlerindeki haber karartmasını kırmak idi.

Bu amaçla onlarla iş yerlerinde mesai yaptık, birlikte sahaya çıktık, haber yapmanın yanısıra karikatür çizdik, gazete dağıtımına çıktık, elimizin yetmediği, sokağa çıkma yasağının olduğu bölgelerdeki meslektaşlarla Twitter üzerinden söyleşi yaptık.

Haber ve izlenim, fotoğraf ve görüntülerimizi hem ağır baskılarla karşı karşıya olan yayın kuruluşlarında imzalarımızla, hem de ülke çapında mümkün olan en geniş medya yelpazesinde yayınlamaya çalıştık. Haber Nöbeti olmasa yapılmamış olacak 300’e yakın yazılı, sesli ve görüntülü haberi ve izlenim yazısını ürettik.

Bunların hepsi bloğumuzda toplandı, kayda geçti, Twitter ve Facebook hesaplarımızla sizlere ulaştı. Sosyal medya mecralarımızda ayrıca meslektaşlarımızın yüz yüze geldiği tehditleri, ne koşullarda çalıştıklarını duyurmaya çalıştık.

Bunlar neticesinde, Deutsche Welle tarafından düzenlenen Bobs En İyi Online Aktivizm Ödülleri’nde yurttaş gazeteciliği kategorisinde finale kaldık, Metin Göktepe Jüri Özel Ödülü’yle onurlandırıldık.

Geldiğimiz nokta itibariyle, Haber Nöbeti koordinasyonu ve katılımcıları kuşkusuz mesleki dayanışma, basın özgürlüğü ve haber alma hakkı mücadelesinde üzerlerine düşeni yapmaya devam edecek.

Mesleğimiz ve coğrafyamız bize bu konuda dinlenme lüksü vermiyor. Bunu bize her gün hatırlatıyorlar. Bu aşamada yaptığımız, yeni bir enerji ve bir aradalıkların ortaya çıkabilmesi için işlevini tamamlayan bir süreci kapatmak.

Bloğumuzda 8 hafta ve sonrasında biriken eşsiz malzeme arşiv olarak bir kenarda sizlerin erişimine açık şekilde duracak.

Sosyal medya hesaplarımızı ise ileride makul kullanım önerileri ortaya çıkabileceği düşüncesiyle deyim yerindeyse uykuya yatırmayı kararlaştırdık.

Biz gerçeğin peşindeki gazeteciler olarak, üzerimize düşen büyük sorumluluğun gereğini yerine getirebilmek için, küçük de olsa bir şeyler yapmaya devam edeceğiz.

Siz okuyucularımızdan ve takipçilerimizden de beklediğimiz, gerçeğin peşini bırakmamanız.

Dayanışmayla!

Haber Nöbeti Koordinasyon Ekibi

Dayanışmada bulunduğumuz medya kurumları: Azadi Tv, Azadiya Welat, Batman Yön Gazetesi, Batman Sonsöz gazetesi, Diha, Evrensel Gazetesi, Haberdar, Hayat Tv, İMC Tv, Jinha, Jiyan Tv, K24 Tv, Kurdsat News Tv, Özgür Gün Tv, Özgür Haber Gazetesi, Sabro gazetesi, Tigris Haber Gazetesi, Waar Tv.

Haber Nöbetçileri: Ali Akel (serbest gazeteci), Aram Duran (T24), Arzu Demir (Etha), Aslı Ceren Aslan (Özgür Gelecek), Aydın Bodur (Solfasol), Ayşe Yıldırım (Cumhuriyet), Ayşegül Doğan (İmc TV), Aysel Kılıç (Demokrat Haber), Aysel Sağır (T24), Çağrı Sarı (Evrensel), Cansu Pişkin (Evrensel), Cansu Yapıcı (Mimarist), Celal Başlangıç (Haberdar), Cem Dinlenmiş (Penguen), Cengiz Çandar (Radikal), Ceren Sözeri (Evrensel), Ceyda Karan (Cumhuriyet), Cihangir Balkır (Zete), Demet Yılan (Sendika.org), Elif Akgül (Bianet), Elif İnce (serbest gazeteci), Ergun Babahan (Özgür Düşünce), Evrim Kurdoğlu (serbest gazeteci), Eyüp Tatlıpınar (serbest gazeteci), Fatih Polat (Evrensel), Fehim Işık (gazeteci), Gökhan Biçici (Dokuz8 Haber), Gökhan Tan (serbest gazeteci), Gökhan Yılmaz (Yeni Asya), Gülistan Aydoğdu (Solfasol), Güliz Karaoğlan Vural (Nokta), Gülşen İşeri (İnsan Haber), Gülten Üstüntağ (Today’s Zaman), Hayko Bağdat (Diken), İmre Azem (belgesel sinemacı), İrfan Aktan (Express), İslam Özkan (On4 Tv), İsminaz Temel (Etha), Kumru Başer (serbest gazeteci), Leyla Alp (serbest gazeteci), Mehveş Evin (Diken), Meltem Akyol (Hayat TV), Mesut Bayram (Sol portal), Metin Cihan (İleri Haber), Murat Sabuncu (Cumhuriyet), Murat Sayan (Yeni Asya), Mürüvet Küçük (Alınteri), Nermin Pınar Erdoğan (Kadınların Postası), Nevin Sungur (Açık Radyo – İmc TV),Önder Öner (Etha), Onur Yılmaz (Solfasol), Pelin Cengiz (Haberdar), Pınar Öğünç (Cumhuriyet), Ragıp Duran(Liberation), Reyan Tuvi (serbest gazeteci, belgesel sinemacı), Şafak Timur (serbest gazeteci), Said Sefa (Haberdar), Semiha Şahin (Etha), Semra Çelebi (Özgür Radyo), Sevil Doğan (Özgür Gelecek), Tuğba Tekerek (serbest gazeteci), Tunca Öğreten (Diken), Ümit Kıvanç (Radikal – belgesel sinemacı), Yavuz Baydar (P24), Yetvart Danzikyan (Agos), Yıldırım Türker (Özgür Gündem), Yusuf Nazım (T24), Zeynep Yüncüler (Birgün).

Haber Nöbeti’yle birlikte, gazeteci Beritan Canözer’in Diyarbakır’daki duruşmasına katılanlar: Can Dündar (Cumhuriyet), Esra Yalazan (Haberdar), İshak Karakaş (Halkın Nabzı), Faruk Eren (İmc Tv), Mıgırdiç Margosyan (Evrensel yazarı), Nazım Alpman (Birgün).

‘AKP seküler yurttaşların uyarılarına kulak asmadı’

Tarihçi Erik Jan Zürcher, Türkiye’den aldığı ‘şeref madalyası’nı iade etti. 2005’te dönemin Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’den “Şeref Madalyası” alan tarihçi Erik Jan Zürcher Türkiye’deki “diktatoryal yönetim”i gerekçe göstererek madalyayı iade etti

 

 

Türkiye tarihi üzerine yaptığı bilimsel çalışmalar nedeniyle 2005’te dönemin Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’den “Şeref Madalyası” alan Erik Jan Zürcher Türkiye’deki “diktatoryal yönetim”i gerekçe göstererek madalyayı iade etti.

Zürcher, Türkiye tarihi üzerine yaptığı bilimsel çalışmalar sebebiyle 2005 yılında ‘Yüksek Şeref Madalyası’na layık görülmüştü. Zürcher törende Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne (AB) giderek daha çok yaklaştığını söylemişti.

Diken’in haberine göre, Hollanda’nın önde gelen gazetelerinden NRC’nin internet sitesinde bir makale kaleme alarak iade gerekçelerini açıklayan Zürcher, “Siyaset, yargı, medya, üniversiteler ve yurttaşlar her ne kadar Avrupa’da yaşıyor olsalar da fiili bir diktatörün oyuncağı, etrafındaki zümreler haline geldi. Temel özgürlüklerin ve yasaların gerçekte var olmadığı bir noktada, böyle bir ülke artık Avrupalı değildir” ifadelerini kullandı.

‘AKP seküler yurttaşların uyarılarına kulak asmadı’

12 yıl önce üyelik sürecinin Türkiye’yi AB’ye yakınlaştıracağı öngörüsünde yanıldığını ve Türkiye’deki seküler yurttaşların uyarılarına kulak asmadığını belirten Zürcher, “Türkiye Avrupa’ya doğru ilerlemedi, Avrupa’nın çok uzağında. Üyelik mümkün olmayabilir” dedi.

Yazısında “Bu suça ortak olmayacağız” başlıklı bildiriye imza attıkları için Saray-AKP iktidarının hedefinde olan akademisyenlere ve çözüm sürecinin ortadan kaldırılmasını hatırlatan Zürcher, AKP’nin iktidar olduğu seçimleri “diktatoryal yönetim” diye nitelendirdi.

Zürcher, Türkiye’de İslami değerlerin yükselişine de değinerek şunları söyledi:

AKP, gücünü toplumda giderek belirleyici hale gelen İslami norm ve değerlerin yayılması için kullandı. Şimdi birçok yerde imam bulmak, içki satan bir yer bulmaktan daha kolay.

Bir Mezar Taşı Kaç Anne eder!

Bugün anneler günü… Oğullarına, kızlarına kavuşamayan anneler… Hani her hafta cumartesi saat 12:00’de Galatasaray lisesinde evlatlarının kemiklerine kavuşmak için beklediği yer! Bugün anneler günü, bugün onların günü… 

GÜLŞEN İŞERİ

 “BİR MEZAR TAŞI KAÇ ANNE EDER”

Türkiye “gözaltında kayıp” gerçeğiyle 1980 sonrasında karşılaştı. İlk kayıplardan Hayrettin Eren’in, 21 Kasım 1980’de İstanbul’da güvenlik güçlerince gözaltına alındığı arkadaşları kanalıyla ailesine iletildi…

Hayrettin Eren’den 33 yıldır haber alınamadığı gibi 1980 1990 arasında İstanbul,  Ankara,  Bingöl,  Siirt, Kars, Siverek ve Hakkari’den 12 insan daha gözaltında kaybedildi.

Gözaltında kayıplar 1990 yılı ile birlikte her gelen yılla birlikte, çoğu da Olağanüstü Hal Bölgesi’nden (OHAL) olmak üzere artış gösterdi. İnsan Hakları Derneği’ne (İHD) yapılan resmi başvurularda bugün gelinen noktada 3248 gibi bir sayıya ulaştı.

Cumartesi Anneleri’nin eylemlerine ilham veren başka kayıpları; Arjantin’i, Plaza Del Mayo annelerinin 30 yıl süren mücadeleleri bugün hala konuşulurken; Türkiye’de binlerce kayıp ve onu bekleyen anneler… Sadece bir mezar taşı isteyen anneler… Bir mezar taşı kaç yıla denk gelir ki? Bir mezar taşı annelerin gözyaşına merhem olur mu ki? Bir mezar taşı “anne ben geldim, bak oğlun” der mi ki?

“ANNE BEN GELDİM, OĞLUN”

Onlar çocuklarını bekledi pencere önünde… “anne ben geldim, oğlun…” lafını duymak için geceyle gündüzü birleştirdiler.

Berfo Ana mücadelenin sembolüydü… 33 yıl boyunca oğlu Cemil Kırbayır’ı aradı… 105 yaşına kadar direndi.  12 Eylül davasına müdahil oldu; “oğlumu neden vermiyorsunuz” diye soruyordu, kemiklerine kavuşmadan ölmeyeceğim dedi; olmadı… Berfo ana 105 yaşında oğlunun hasretiyle yaşama veda etti.

Oğlunun mezarına kavuşamayan bir başka anne ise 12 Eylül’de idam edilen ve sonrasında kaybedilen Veysel Güney’in annesi Zeynep Güney ‘di… O da oğlunun hasretiyle geçen yıl kalp yetmezliği nedeniyle hayatını kaybetti.

 “BİZ DE YOK!”

Hasan Ocak; 20-21 Mart 1995 tarihinde kaybolduktan 55 gün sonra Beykoz’da ormanlık alanda boğularak öldürülmüş ve vücudunda işkence izleriyle bulunmuştu… Ocak kimsesizler mezarlığındaydı…

Rıdvan Karakoç 20 Şubat 1995 yılında kaybedildi… İşkence yapılmış bedeni de Altınşehir Kimsesizler Mezarlığı’na gömüldü. Aile bu bilgiye 26 Mayıs 1995 tarihinde ulaştı. Ardından Karakoç’un cenazesi, Gazi Mezarlığı’nda toprağa verildi…

Aynı yıl kaybedilen Mehmet Emin Aslan’ın cesedine değil ama şubat’ta Mardin Dargeçit’te kemiklerine ulaşıldı…

Yine 1994 yılında gözaltına alındıktan sonra kaybedilen Ömer Çetin ve Ahmet Güler’e ait kemikler Dargeçit Güçlükonka’taki kazılarda ortaya çıktı.

Sait Şen, Beşir Başkök, Abdullah Güler ve Seyhan Doğan… Kazılarda kemiklerine ulaşılan isimler oldu…

1995 yılarında, Murat Yıldız, Kenan Bilgin, Mehmet Özdemir, Nazım Gülmez kaybedildi… Emniyete her başvuruda her kayıp için yanıt aynıydı: Bizde Yok!

“Bugün Anneler Günü, Annem Beni Unut”

ZEYCAN YEDİGÖL-Nurettin Yedigöl’ün annesi- 10 Nisan 1981 yılında kaybedildi

Biz tarlalarda çalışarak çocuklarımızı okuttuk. Ben oğlumu bin bir güçlükle okuttum. Bileydim böyle olacağını, oğlumu çoban yapar, okutmazdım. Öldüğümde oğlumun kemiklerini kucağıma koysunlar. En azından kemikleri bulunsun.

HANİFE YILDIZ-Murat Yıldız’ın annesi-23 Şubat 1995 yılında Kaybedildi

Murat 19 yaşındaydı… Tek çocuğumdu, onu da benden aldılar. Sevgi doluydu… Adalet oğlumu buradaki kayıplar gibi kaybetti, beni de 18 yıldır acıya mahkum etti. Kayıpların akıbetinin açıklanmasını, kaybedilenlerin yargılanmasını istiyoruz. Çok mu?

15 yılda ne acılarımız bitti, ne hasretimiz, ne de ızdırabımız. hep düşünüyorum bir anlam veremiyorum. Çünkü bu bir anaya yapılmaz. Beş yıl boyunca mahkemelere gittim geldim ne yazık ki ben mağdurdum, ama mağdur edenler mağdur gösterildi. Biz 15 yıldır  bağırıyoruz,  sesimizi duymadılar…

EMİNE OCAK-Hasan Ocak’ın annesi-21 Mart 1995 yılında kaybedildi

Oğlumu görmeye çiçeklerle gitmiştim, çiçekleri çöpe attılar. 18 yıldır Hasanı mı bekledim; ama hiç gelmedi. Kaybedilen herkes benim kardeşim, ciğerimdi…

ELMAS EREN-Hayrettin Eren’in annesi-21 Kasım 1980’de kaybedildi

Bütün evlatlar güzeldir. Benim evladım da dünyanın en güzel evladıydı. Bu güzel evlatların, annelerin suçu ne? Biz varız, onları neden kimsesizler mezarlığına gömdünüz? Onları verin bize… Başbakan Erdoğan’a demiştim;  “Senden oğlumun mezarını istiyorum. Tek bir kemiğine bile razıyım.” Oğlumun tek kemiğine razıyım.

HATİCE TORAMAN-HÜSEYİN TORAMAN’IN ANNESİ-27 Ekim 1991 yılında İstanbul’da kaybedildi

Oğlum kahvaltı için ekmek almaya gittiği sırada beyaz bir minibüse ite kaka bindirildi, tek suçu solcu olmaktı. Kimsenin gözünün yaşına bakmadılar. Ezilenlerin hakkını arayan çocukları katlettiler.  O dönemde Süleyman Demirel’e oğlumu sorduğumda “Senin oğlun benim cebimde mi!” dedi…  Vicdanı rahat mı? Bir gün duymadı, soruşturma başlatmadı. Ama neyi soruşturacak polise de devlet öldürtüyor… Keşke tabuta koyup getirselerdi oğlumun öldüğünü bilseydim… “