Ana Sayfa Blog Sayfa 6304

TSBD Soma Raporu: ‘Doğal değil sosyal felaket’

Türk Sosyal Bilimler Derneği (TSBD) Soma Katliamı’nın ikinci yılında Soma Davası’nda mahkemeye de sunulan raporu bir basın toplantısı ile duyurdu. Raporda katliama götüren mülksüzleştirme, işçileştirme, güvencesizleştirme ve üretim zorlaması gibi süreçler ifade edildi

 

Soma Davası’nın Nisan ayındaki grup duruşmalarına da sunulan, katliamda hayatını kaybedenlerin avukatlarının talepleri doğrultusunda hazırlanan ve katliama sebep olan mülksüzleştirme, işçileştirme, güvencesizleştirme ve üretim zorlaması gibi süreçlerin incelendiği TSBD Soma Raporu, kamuoyuna duyuruldu. Mülkiyeliler Birliği’nde gerçekleştirilen basın toplantısında raporla ilgili basın açıklamasını Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden Prof. Dr. Gamze Yücesan Özdemir gerçekleştirdi. Özdemir, Soma maden faciasının doğal değil sosyal bir felaket olduğunu vurgularken sosyal bir felaketin ancak iktisadi, siyasi ve toplumsal ilişkiler ve süreçler içerisinde anlamlandırılabileceğini ifade etti.

TSBD’nin oluşturduğu çalışma grubunun sorumluluğunun facianın doğallaştırılması karşısında onun toplumsal niteliğini ve siyasal uygulama ve eğilimlerle ilişkisini ortaya koymak olduğunu belirten Özdemir, şöyle konuştu:

TSBD çalışma grubu olarak, facianın sosyal niteliğini ortaya çıkarak neden sorusunu facianın doğallaştırılması sürecinde hakim olan nasıl sorusundan önce sormayı sorumluluk edindik. Soma maden faciasının neden meydana geldiğini kavramaya çalıştığımızda geçtiğimiz iki yılda belirgin olan hukuk yaklaşımındaki beş problemli alanı ortaya koymamız gerekiyor.

Açıklamada beş problemli alan şöyle sunuldu:

Söz konusu hukuk yaklaşımında facianın bir işyerinde gerçekleşmesi dolayısıyla, salt o işyerinin sahibi olan işverenin sorumlu olduğu gibi bir eğilim öne çıkmaktadır. Bu kabul edilemez. Dolayısıyla Soma maden faciası genelleşmiş sermaye ilişkilerinin, özel teknik koşullar ile birleşmesinin bir ürünü olarak açığa çıkmış yapısal ve genel bir olaydır.

Soma faciasını bir iş kazası olarak görmenin uygun olmadığını vurgulamak gerekir. Soma maden faciasını teknik bir iş kazası olarak ele almak faciayı Türkiye kapitalizminin ve parçası olduğu küresel ekonominin dışındaymış gibi ele almak tehdidi taşımaktadır. Facia tam da kapitalist sistemin işleyişine dairdir.

Facianın hukuki açıdan ele alınış biçimi faciaya neden olan etkileri birbirinden ayrı olarak ele aldığı için sorunlu hale gelmektedir.

Facia biricik bir olay gibi ele alınmaktadır. Bu facianın benzerlerini yaratabilecek genel politika ve eğilimler görünmemektedir.

Olaydaki işçi hatasına odaklanılmaktadır.İşverenin üretim maliyetlerini düşürme ve verimi artırma çabası gözardı edilmektedir.

Açıklamada son olarak faciaya neden olan ilişkiler ve süreçler şöyle özetlendi:

Soma faciasının ardındaki en önemli neden 2000’li yıllarda ivme kazanan özelleştirme ve piyasalaştırma süreçleridir.

Soma faciasına neden olan bir başka önemli etken de madenlerdeki ölümcül düzeyde güvencesiz çalışma koşullarına razı olacak kadar yoksullaşma sürecidir.

Soma’daki faciayı ortaya çıkaran iş örgütlenmesi ve üretim süreci üç boyutun (iktisadi, siyasi ve ideolojik) bir arada etkisiyle oluşan bir emek rejimi içerisinde gerçekleşmiştir.

Madendeki üretim zorlaması, kar hırsı ve rekabetle ilgili olduğu kadar siyasi ihtiyaç ve ilişkiler ile de bağlantılıdır.

Soma maden faciasında işçi sağlığı ve iş güvenliğini ihmal eden TKİ, şirket ve dayıbaşılıktan oluşan bir üçlü oluşum söz konusudur.

Soma maden faciasında bir başka oluşum ise hükümet, şirket ve sendika ilişkileri olarak ortaya çıkmaktadır. Şirket yönetimi hükümet ile yandaşlık, sendikayla ise hükmetme ilişkisi içinde yerel emek piyasasını ve iş ilişkilerini belirleyen bir niteliğe sahiptir.

Basın açıklamasının ardından gelen soruları yanıtlayan Özdemir yarın ( Mayıs) saat 17.00’da Mimarlar Odası’nda Halkevleri ve TSBD’nin “Katliamın ikinci yılında Soma” başlıklı paneline de çağrı yaptı.

 Kaynak: Sendika.Org/ Ankara

“Türkiye baskı rejimine doğru gidiyor”

Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu (ITUC) yaptığı açıklamada, Türkiye’de insan hakları ve demokrasinin aşındığına dikkat çekti.

 

ITUC, Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından görevden alınmasını, “Türkiye’yi baskı rejimine giden yolda bir adım daha ileri taşıdı” şeklinde değerlendirdi.

Gazeteciler üzerindeki baskılara de değinen ITUC, “Cumhuriyet gazetesinden Erdem Gül’ün 5, Can Dündar’ın ise 5 yıl 10 ay hapse mahkûm edilmesi ise Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın hükümet ve AKP üzerindeki mutlak kontrolünü tesis ettiği bir süreçte temel hakların ortadan kaldırılmakta olduğunun başka bir diğer örneğidir” dedi.

ITUC Genel Sekreteri Sharan Burrow, konu ile ilgili yaptığı açıklamada şu ifadeleri kullandı: “Türkiye, tüm iktidarın bir politik aktörde toplanmasıyla birlikte ifade, örgütlenme ve toplanma hakkı gibi temel hakların baskı altına alınmasıyla fiili bir diktatörlüğe doğru ilerliyor.”

AB ile ilişkilerin kötüye gittiğini kaydeden ITUC, “Erdoğan, ülke genelinde sivil hakların baskı altına alınması için kullanılan ‘anti-terör’ yasalarının uygulanmaya devam edeceğini açıkladı” denilerek bu yasalar nedeniyle Türkiye’de barış isteyen akademisyenlerin de dâhil olduğu çok sayıda kişinin tutuklu yargılandığına dikkat çekildi.

ITUC açıklamasında, Uluslararası Gazeteciler Federasyonu Genel Sekreteri Anthony Bellanger’in konuyla ilgili şu ifadelerine de yer verdi: “Suriye’ye silah gönderilmesini açığa çıkaran iki gazeteci hakkında hapis cezası verilmesi, gülünç olduğu kadar demokrasinin temel ilkelerinin açık bir ihlalidir. Türkiye, gazeteciler için Avrupa’nın en büyük hapishanesi haline gelmiştir.”

 

(Kaynak: ETHA)

Öker Erdoğan’a hakaret ettiği gerekçesiyle ifade verdi

Hakkında Erdoğan’a hakaret ettiği gerekçesiyle üç ayrı dava açılan  Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu (AABK) Onursal Başkanı Turgut Öker , bugün Ankara Adalet Saray’ında  ifade verdi.

 

Turgut Öker hakkında açılan dava için Ankara Adalet Saray’ında ifade verdi. Geçen yıl 1 Eylül Dünya Barış gününde, Hatay’ da yaptığı konuşmasında “Tayip Erdoğan’a günümüzün Hitleri”  dediği için dava açılmış, açılan üç ayrı davada da ifadeye çağrılmıştı.

Öker bugün, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na ifade verdi…

Alevi kurumları Maraş Terolar için yola çıkıyor

Alevi kurumları, Maraş’ta AFAD kampına direnenlere destek için yola çıkıyor. İstanbul’daki Alevi kurumları, Maraş’ın Aşağı Terolar köyünde yapılmak istenen AFAD konteyner kentine karşı direnenlere destek olmak için 13 Mayıs’ta bölgeye gidecek

 

 

Maraş’ta AKP tarafından AFAD eliyle Alevilerin yaşam alanlarına cihatçı çeteleri yerleştirmek üzere yapılmak istenen konteyner kentine karşı direnişi büyütmek için 12 Alevi kurumu 13 Mayıs Cuma günü İstanbul’dan Maraş’a doğru yola çıkacak.

İstanbul’da bulunan bazı Alevi kurumlar tarafından oluşturulan Maraş Girişimi üyeleri, “Yaşamıma, Maraş’ıma, Ovama dokunma” sloganıyla direnişe katılacak. Direnişe katılmak isteyenler için Avrupa ve Anadolu Yakası’ndan araçlar kaldıracak.

Avrupa yakası araç kalkış yerleri ve saatleri şu şekilde: Garip Dede Dergahı, Okmeydanı Cemevi ile Gazi Cemevi, Yeşilkent Cemevi, Alibeyköy Cemevi, Yenibosna Hacı Bektaş Derneği, Armutlu Cemevi, PSAKD Zeytinburnu Cemevi önü – saat 20.30

Anadolu yakasında ise Sarıgazi Cemevi, 1 Mayıs Cemevi, Gülsuyu Cemevi, Sultanbeyli PSAKD Cemevi, Gebze PSAKD Cemevi ile Tuzla DAD önü – saat 21.30

Celal Fırat: Mekanizmaya dönüştürülen Alevilik bireyleri özgürleştirmez

Alevilik tartışması Cemevilerinin gölgesinde devam ediyor. AİHM’in Alevileri haklı bulmasıyla başlayan sürç Avrupa vee Türkiye’deki Alevilerde de tartışmaya neden oldu. Pir Celal Fırat konuyu ilişkin düşüncelerini ifade eden bir yazı kaleme aldı, Furat; “Mekanizmaya dönüştürülen Alevilik bireyleri özgürleştirmez” diyor… 

 

Celal Fırat’ın yazısı şu şekilde; “Alevilerin gücünü hangi alanda görebiliyoruz?   Ahlakı, hukuku, ritüelleri işlemez olan inancımız hızla Sünnilik ilkelerine benzeştirme yöntemiyle yok ediliyor. Ya da çarpıtılarak özünden koparılıyor. Bu nedenle karşı toplumun zihninde şöyle bir algı oluşuyor “bu kadar ortak noktamız varken” neden bireysel haklardan bahsediyorsunuz, neden artık camilere gelmiyorsunuz algısı hayat bulmuştur.

Tabi bu bakış açısı kurumsal kimlikleriyle Alevilere hizmet ettiğini sanan dernek, vakıf ve benzeri kurumların sebep olduğu bir algıdır. Çünkü inanç merkezi olarak oluşturulan bu mekânların birçoğunda Sünnilik motifleri inanç ritüellerinin içine alınmış, “cem Alevilerin namazıdır “deyimi kalıplaştırılmış. İnancımız felsefesinden uzaklaştırılmıştır. Ve Alevilik Perşembe akşamları yapılan ve yaklaşık iki saat süren bir ritüelle sınırlandırılmış hatta birçok yerde bu iki saatin bir saati söyleşiye dönüştürüldüğünden Cem başlangıcındaki muhabbette yavaş, yavaş kurum yöneticilerin istek ve arzularını ceme gelen canlara iletme iletişimine dönüşmüştür. ( tıpkı cami imamının namazdan önceki vaazı gibi)  Ceme katılanları heyecanlandıracak, tanrıya sevgiyle şevkle, yakınlaşan bireyleri de görmek mümkün olmuyor çünkü ibadete katılan canlara akıl süzgecinden geçen, düşünce biçimini, zihnini harekete geçirecek Aleviliğe dair bir iletişim oluşmamaktadır.  Saz, deyişler, semah kısır döngü ile cem evlerinde ezberlenmiş vakit namazlarına dönüştürülmüştür. Böylece birbirine sarılan değil birbirinden korkan, sesi çıkanı sistemden atmaya çalışan, tüm haksızlıkları sineye çeken kurumsallaşmış bir Alevilik yapısı oluşturulmak istenmektedir. Oysa Alevilerin büyük çoğunluğu bu sistemin dışında yapılan cemlere katılımda zaten bunu gösteriyor. Öyleyse kamuoyuna cem evleri yasalaşırsa Aleviler özgürleşir dayatmasını da sorgulamak gerekir oysa öncelik bireysel haklarımız ve eşit yurttaşlık haklarımız, demografik haklarımız bunların olmadığı bir ülkede PERŞEMBE AKŞAMLARI SOKAĞA ÇIKARAK, CEMEVLERİNE GİDİP CEM OLMAK HAYAL…”

alevigazetesi.com

Terolar CHP’nin gündeminde; 10 vekille Maraş çıkarması

Terolar köyünde yaşanan olaylar CHP’nin gündeminden düşmüyor. CHP’li 10 vekil Maraş’ta yaşanan olaylar için Terolar’daydı… 

 

A.Rezzak ORAL / GERÇEKMUHABİR- ANKARA

Kahramanmaraş Valiliği’nin, Alevi köyü Sivricehöyük’e ait mera alanını kamulaştırarak Suriyeli mültecilere kamp yapmak üzere AFAD’a devretmesine yönelik Sivricehöyük’de binlerce köylü yurttaşın tepkisi devam ederken Anamuhalefet CHP, PM üyeleri ve 10 milletvekilinin katılımı ile bölgeye yeni bir çıkarma yapmaya hazırlanıyor.

HEYET PERŞEMBE GÜNÜ MARAŞ’TA

1 Kasım seçimlerinde CHP’den 1. sıra milletvekili adayı olan Parti Meclisi Üyesi Ali Öztunç’un organizasyonuyla yaklaşık 10 CHP milletvekilinin perşembe günü bir kez daha Sivricehöyük’e giderek “yetkililere ve hükümete son bir uyarıda” bulunacağı öğrenildi. CHP heyetinde Uşak Milletvekili Özkan Yalım, Balıkesir Milletvekili Mehmet Tüm ve İzmir milletvekili Mustafa Balbay başta olmak üzere yaklaşık on milletvekilinin yer alacağı ifade edildi.

VALİ VE STK’LARLA GÖRÜŞME

CHP heyetinin Kahramanmaraş’ta il valisi, sivil toplum kuruluşları temsilcileriyle görüşmeler yapacağı ardından da Sivricehöyük’e giderek burada tepkili olan mağdur vatandaşlarla bir araya geleceği kaydedildi.

YERİNDEN SON BİR UYARI

Heyetin gezisini koordine eden CHP PM Üyesi Ali Öztunç, amaçlarının Sivricehöyük’te yapılmak istenen yanlışlık konusunda başta il valisi olmak üzere tüm yetkililere ve hükümet temsilcilerine yerinden son bir uyarı yapmak olduğunu bildirdi.

“Sivricehöyük’ün peşini bırakmayacağız, yargı sürecinin sonuçlanmasını bekliyoruz” diyen Öztunç şu tespitleri yaptı:

MARAŞ’IN UYUMU BOZULMASIN

“Önceliğimiz şu andaki yargı sürecinin sonuçlanmasıdır. Herkesin bildiği ve kabul ettiği gibi Kahramanmaraş çok hassa dengelerin geçerli olduğu bir il. Geçmişten gelen dengeler, hassasiyetler ve acılar var. Bunlar herkesin, her kesimin malumudur. Biz bir dengenin korunmasını, buna özen gösterilmesini, kentteki uyumun bozulmamasını talep ediyoruz. Maraş’ın bir kez daha acıların, yanlışların odağı yapılmasını istemiyoruz.”

Kente bir süredir yapılan eylemlere ve bu eylemler sırasında köylülere yönelik yanlış uygulamalara da dikkati çeken Öztunç şöyle konuştu:

KIŞKIRTMALARI RET EDİYORUZ

“Bu çerçevede biz CHP’liler olarak elimizden gelen tüm yapıcılığı gösteriyoruz. Ancak aynı zamanda birtakım odakların kışkırtma ve provokasyon eylemlerini de kabul etmiyoruz. Bu konudaki kararı Sivricehöyük ile hiç ilgisi olmayan ve il dışından gelenler değil bizzat Sivricehöyük halkının kendisi verir. Başka illerden gelen kışkırtma ve provokasyonlarını ret ediyoruz.  Ama aynı zamanda güvenlik güçlerinin gariban, masum ve sadece hak arayan, gelecekte olması olası yanlışların önüne geçmek isteyen vatandaşlarımıza yönelik şiddet içeren müdahalelerini de yine ret ediyoruz.”

BM: Cizre’de insanlar canlı canlı yakıldı

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiseri Prince Zeid Ra’ad Zeid al-Hussein, Şırnak’ın Cizre ilçesinde devam eden çatışmalara ilişkin çarpıcı bir açıklama yaptı. BM, “Elimizde 100’den fazla kişinin Cizre’de canlı canlı yakıldığına dair tanık raporları var” dedi.

 

 

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiseri Prince Zeid Ra’ad Zeid al-Hussein, “Elimizde, Türk güvenlik güçlerinin Cizre’de etrafı sarıp 100’den fazla insanı canlı canlı yaktığına dair tanık raporları var” diyerek iddiaları yerinde incelemek istediklerini söyledi.

BM İnsan Hakları Yüksek Komiseri PKK’nin gençlik örgütlenmesi ve diğer devlet dışı yapıların yasa dışı eylemleri ve şiddetini” de kuvvetle kınadığını, terör eylemleri sonucu meydana gelmiş tüm can kayıplarından üzüntü duyduğunu söyledi ve şöyle devam etti:

“Ne var ki kendi halkını şiddet eylemlerinden korumak Türkiye’nin görevidir. Yetkililerin terörizm karşıtı operasyonlar yaparken insan haklarına, işkence, yargısız infaz, orantısız öldürücü şiddet ve keyfi gözaltı eylemlerini yasaklayan uluslararası hukuka daima saygı göstermesi temel önem arzetmektedir.”

BM insan hakları yetkilisinin açıklamasında, bölgeden işkence, keyfi gözaltı, sivillere ait binaların orantısız tahribi haberlerinin de geldiği kaydediliyor.

Zeyd el Hüseyin, “Güvenlik güçlerine karşı savaşan gruplara yöneltilenler de dahil, tüm bu iddialar son derece ciddidir ve titizlikle soruşturmalıdır. Ancak bugüne kadar bu yapılmamış görünüyor. Türkiye hükümeti bizim ve Birleşmiş Milletler’in diğer organlarının bölgeyi ziyaret etme ve birinci elden bilgi toplama taleplerine yanıt vermedi” diye sürdürüyor.

“Türkiye Cumhuriyeti hükümetinden sivillere yönelik şiddete dair iddiaların araştırılmasını talep ediyoruz” diyen al-Hussein, daha önce bu taleplerinin reddedildiğini aktardı.

Sarıyer Edebiyat Günleri başlıyor

Sarıyer Belediyesi tarafından ilki 2012 yılında gerçekleştirilen Sarıyer Edebiyat Günleri’nin 5. si 13-14-15 Mayıs’ta Kireçburnu Haydar Aliyev Parkı’nda gerçekleşecek.

 

Sadece Sarıyerlilerin değil, tüm İstanbulluların da yakından takip ettiği etkinlik, birçok şair, yazar, gazeteci, akademisyen ve edebiyatçıya ev sahipliği yapacak. İmza günleri, söyleşiler, şiir teknesi, sergi ve konserlerle renklenecek program, 3 gün sürecek.

2014 yılında verilmeye başlanılan Beyaz Martı Edebiyat Onur Ödülü, Yaşar Kemal ve Zülfü Livaneli’nin ardından bu sene Vedat Türkali’ye verilecek.

2016 Sarıyer Edebiyat Günleri programı çerçevesinde; şiirseverler için hazırlanan Şiir Teknesi, Orhan Alkaya, Taner Cindoruk, Mehtap Meral ve Pelin Batu’nun seslendireceği şiirler eşliğinde boğazda tur atacak.

“Edebiyatın Dizilere Etkileri”, “Futbol Ve Edebiyat”, “Haber Ve Edebiyat”, “Edebiyatta Boğaziçi”, “Edebiyatın Müziğe Etkileri” ve “Bekle Bizi İstanbul” başlıkları altında düzenlenecek söyleşilerde, Altan Erkekli, Oktay Kaynarca, Orhan Alkaya, Renan Bilek, Serhan Asker, Mehmet Arslan, Rıdvan Akar, Ahmet Çakır, Kolaylaştırıcı Zafer Arapkirli, Mete Çubukçu, Duygu Canbaş, Ceren Kerimoğlu, Doğan Hızlan, Zülfü Livaneli, Deniz Türkali, Onur Akın ve Nazım Alpman görüşlerini edebiyatseverlerle paylaşacaklar.

İbrahim Balcı, Cafer Hergünsel, Arif Arslan, Tuncay Dağlı, Dilek Ünal, Emine Topçu, Erdoğan Sarıgül, Emine Ataman Koç, M. Cemal Beşkardeş, M. Gökhan Bulut, Muhip Sueltürk, Mustafa Ağır, Şahin Ünal, Yaşar İliksiz, Yekta Aydın, Yetkin Aröz etkinlik süresince edebiyatseverlerle birlikte olacaklar.

KONSER, SÖYLEŞİ VE İMZA GÜNLERİ

Feryal Öney ve Ayfer Vardar’ın vereceği konserlerle devam edecek etkinlikler boyunca Hüseyin Avni Dede, Işık Öğütçü, Süreyya Filiz, Emrah Serbes, Orhan Alkaya, Nilüfer Açıkalın, Neslihan Önderoğlu, Karolis İnokaitis, Gizem Fere Halil Genç, Aydın Ilgaz, Nilgün Ilgaz, Dilek Neşe Açıker, Melisa Kesmez, Karolis İnokaitis, Gizem Fere, Cihan Demirci, Mine Söğüt, Mehmet Coşkundeniz, Gülse Birsel, Ceren Kerimoğlu, Ayhan Bozkurt, Melike İlgün, Sezgin Yılmaz, Gülşen İşeri, Özer Topçu, Nazlı Eray, Rıdvan Akar, Ahmet Çakır, Zafer Doruk, Vecdi Çıracıoğlu, Jaklin Çelik, Özgür Çakır, Fuat Sevimay, Cem Kertiş, Murat Uyurkulak, Ferhat Uludere, Nazlı Karabıyıkoğlu, Tuna Kiremitçi, Nazlı Eray, Hıfzı Topuz, Öner Ciravoğlu, Aynur Tümen, Adnan Özyalçıner, Nazım Alpman, Doğan Hızlan ve Yaşar Seyman sanat ve edebiyatseverlere kitaplarını imzalayacak.

 

Barikatın ardı direniş, önü katliam: Çorum

Çorum Katliamının üzerinden yaklaşık 36 yıl geçti. Hiç unutulmasın diye Hafızakaydi.org’da yer alan yazıyı hafızalarımızdan hiç silinmesin diye alevigazetesi.com olarak yeniden yayımlıyoruz: Barikatın ardı direniş, önü katliam: Çorum

 

12 Eylül 1980 darbesinin 4 ay öncesi… İktidarda MHP ve MSP’nin “kerhen” desteklediği Demirel’in azınlık hükümeti var. Cumhurbaşkanlığı seçimleri yaklaşıyor, mecliste kriz var ve seçim için toplanılamıyor. Ülkede her gün çatışma yaşanıyor, THY grevi başta olmak üzere grevler yaygınlaşıyor.

Çorum da bu iklimden nasibini alıyor. 15 Mayıs günü, bir anne ve oğlu kimliği belirlenemeyen kişilerce vuruluyor. 19 Mayıs hazırlıkları var. Örgütlü sağcı gruplar, yapılacak kutlamalardan rahatsız, şehirde bildiriler dağıtıyor: “namuslu bacılarımızı”, açık seçik kıyafetlerle teşhir edecekler deniyor, cihat çağırısı yapılıyor. Liseler gergin, farklı siyasi görüşten öğrenciler okullarına polis nezaretinde girip çıkıyor. Devlet katında görev değişiklikleri var. Çorum Emniyet Müdürlüğü’ne Dersim’de (Tunceli) Alevi ve sol gruplara karşı sert tavrıyla bilinen Nail Bozkurt geliyor. Valilik görevine ise Rafet Üçelli tayin ediliyor. Şehirde bir de cami inşaatı var, Alaaddin Camii… Bir ay içerisinde adından çokça söz ettirecek, o günlerde henüz tuğlaları taşınıyor.

Çorum’da Çatışmalar Başlıyor

Tarih 27 Mayıs… MHP Genel Başkan Yardımcısı Gün Sazak Ankara’da öldürülüyor. Ertesi gün ülkücüler her yerde sokağa dökülüyor, bir çok ilde çatışmalar yaşanıyor. Ancak Çorum, diğer illerden farklı biçimde kitlesel bir linç girişimiyle karşı karşıya kalıyor. Sokağa dökülen sağcı kesimler, kentin en işlek caddesinde silah ve sopalarla yürümeye başlıyor.

Polis telsizleri hareketli. Ancak gelen emirler, yürüyüşün toplumsal muhalefet kapsamında sayılmayacağı şeklinde, müdahale edilmeyecek. Kent merkezinde “Sazaklar ölmez”, “Çorum Komünistlere Mezar Olacak”, “Kana Kan, İntikam” sloganları yankılanıyor. Ülkücü hareket bir yandan da liseleri hedef alıyor: Terlemez Evler bölgesindeki Sanat Okulu ve Ticaret Lisesi’ne ilerleyen gruba, solcu öğrenciler okulda barikatlar kurarak karşılık veriyor. Jandarma, okul bölgesinde araya girince çatışma önleniyor. Ancak şehrin geri kalanında, solcu ve Alevi nüfusun işyerleri ve dükkanları tahrip ediliyor. Gün sonuna doğru saldırılar kesildiğinde, Alevi mahallelerinde 6 kişi ağır yaralanmış, çatışmalar sırasında vurulan Servet Yıldırım da hayatını kaybetmiş.

28 Mayıs gecesi Alevi mahallelerinde, halkın ve devrimci örgütlerin katılımıyla komiteler kuruluyor. Şehirde daha önce bir araya gelmemiş fraksiyonlar aynı masa etrafında. Halkın Kurtuluşu, Dev-Yol, Kurtuluş, İGD gibi örgütler bir arada; Alevi ve devrimci mahalleleri savunmaya karar veriyorlar. Barikatlar kuruluyor. Çorum’da sol hareketler ve Alevi halk yeni bir Maraş Katliamı’na izin vermemek için bir araya geliyor.

29 Mayıs sabahı, sağcı gruplar yine ana caddeleri kuşatmış durumda. İşyerleri yeniden yağmalanıyor. Sol görüşlü Bahar Yayınevi ve Çorum Gazetesi büro ve matbaası da yağmalanan dükkanlar arasında. Gazete 15 gün boyunca yayın yapamayacak hale geliyor. Ülkücü gruplar, yolda yalnız gördükleri insanları rehin alıp, işkence ediyor.

Olaylar çok geçmeden, Alevilerin yoğun olarak yaşadığı Milönü bölgesine sıçrıyor. Ancak, sağcı gruplar Milönü bölgesinde barikatları aşamıyor. Çıkan çatışmalardan sonra valilik, sokağa çıkma yasağı ilan ediyor ve askerlere barikatların kaldırılması talimatını veriyor. Devrimci gruplar ise barikatları kaldırmamakta kararlı. Asker ikna ediliyor, barikatlar kalkmıyor.

29 Mayıs akşamı şehir sessizliğe gömülmüş durumda. Birkaç polis, Milönü barikatlarını aşarak sivil bir araçla Alevilerin bulunduğu mahalleye giriyor. Havaya açılan taciz ateşi sonrasında ölüm ya da yaralanma olmuyor. Ülkücü harekete yakın POL-BİR üyesi birçok polis; ilerleyen günlerde de çatışmalara bizzat dahil oluyor.

30 Mayıs’tan itibaren olaylar durulsa da şehir, her gün gergin bir havaya uyanıyor. CHP’li vekillerin araya girmesiyle birkaç gün içinde, can güvenliği garanti edilerek barikatlar kaldırılıyor. Ancak, özellikle örgütlü olmayan veya köylerde bulunan Alevilere yönelik saldırılar Haziran boyunca devam edecek. 30 Mayıs günü İçişleri Bakanı Mustafa Gülcügil: “Çorum’da devleti yıkmak isteyen solun karşısına, devlete destek fikrinden hareket eden sağ çıktı” diyor.

Mayıs ayının bilançosu ikisi polis memuru 5 kişi. Servet Yıldırım, Abdurrahman Koçak, Muzaffer Yeşilyurt, Osman Aksu ve Yahya Baran. Bunlardan ikisi sağcı.

Haziran ayı Çorum’u Dönüştürüyor

Haziran ayı, Çorum’da çatışmanın durulduğu bir dönem olarak anılsa da çatışma, insan kaçırma, işkence vakaları hem şehir merkezinde hem de köylerde yaşanıyor. Vali Rafet Üçelli, 1 Haziran’da görevden alınıyor, yerine Yüksel Çavuşoğlu atanıyor.

Haziran başlarında barikatlar kalkar kalkmaz, polis ve jandarma yüzlerce gözaltı yapıyor, solcu, devrimci örgüt üyeleri evlerinden alınıyor. Şehrin giriş-çıkışları, ülkücü gruplar tarafından kontrol noktalarıyla denetlenmeye çalışılıyor. O günleri anlatanlar insanların şehre, çevre tepeleri dolaşarak, zorlu yollardan girdiğini anlatıyor. Şehre girmek isteyen Alevi yurttaşlar arasında eşyaları gasp edilen, işkence görenler oluyor.

3 Haziran günü, Selahattin Ardıç ve 10 yaşındaki kardeşi Metin, kamyonlarıyla Kozluca Köyü’ne giderken; ülkücü militanlar tarafından durduruluyorlar. Silahla vurulan Selahattin Ardıç ve abisinin vuruluşuna tanık olan Metin, merkezdeki SSK Hastanesi’ne ulaşmayı başarıyorlar ancak ülkücülerin kontrolünde olduğu bilinen hastanede Selahattin, sigortalı olmaması gerekçesiyle tedavi edilmeyerek Devlet Hastanesi’ne sevk ediliyor. O esnada oğlunun kan grubunu belirlemek için elindeki örnekle Kan Merkezi’ne giden baba Cemal Ardıç ve Metin’in yolları yine ülkücü grup tarafından kesiliyor, kan örneğinin bulunduğu tüp fırlatılıp kırılıyor, Selahattin Ardıç kan kaybından ölüyor.

Haziran ayında Çorum’un bir başka gündemi de iç göç… Alevi ve Sünnilerin bir arada yaşadığı mahalleler, yavaş yavaş ayrışıyor. Alevi ve Sünni yurttaşlar arasından evlerini birbirleriyle değiştirenler var. Bir grup emlak simsarı da çatışmalardan faydalanarak, insanların mülklerini asgari fiyatlarla satın alıyor ya da terk edilen evlere el koymaya çalışıyor. Bugün, Milönü semti hâlen, “Yeşil Hat” diye anılan görünmez bir çizgiyle Alevi ve Sünni nüfusun birbirinden ayrıldığı bir bölge. Resmi rakamlara göre 1980 Mayıs-Ağustos ayları arasında 600’den fazla aile Çorum içinde yer değiştiriyor.

Temmuz Gelirken

1980 Çorum Olayları’nın ikinci dalgası bir katliama dönüşüyor.

30 Haziran günü CHP İl Başkanı Cemal Solmaz ve AP İl Başkan Yardımcısı Erol Şahin, Vali Yüksel Çavuşuğlu ile görüşüyor. Ülkücülerin şehirde örgütlü bir saldırı planladığını ve acil önlemler alınması gerektiği konuşuluyor. Aynı gün akşamüstü, Milönü bölgesine aniden giren bir otomobil, çevreye rastgele ateş açıyor, Hatice İlhan isimli bir öğrenci, ağır yaralanıyor.

İçişleri Bakanlığı’ndan Valiliğe gelen emirde: “Su Deposu, Milönü, Nadık gibi bölgelerde silahlanmalar başlamıştır ve bu bölgelerdeki devrimcilerin gözaltına alınması gerekmektedir” deniyor. Emri takiben 100’e yakın devrimci gözaltına alınırken; İskilip, Alaca gibi ilçelerde, ülkücülerin dağıttıkları bildirilerde “Aleviler çeşme sularını zehirlemiştir. Gün birlik olma, cihad etme günüdür” deniyor.

1 Temmuz ile birlikte, şehir merkezinde çatışmalar başlıyor. SSK Hastanesi, ülkücülerin üssü. Hastaneye gelen solcu yaralılar tedavi edilmedikleri gibi işkence görüyorlar. SSK Hastanesi çalışanlarından Necati Göktaş’ın cesedi bir tarlada bulunuyor. Nitekim olayların yatışmasından birkaç gün sonra hastanede çalışan 21 personel, Çorum Valiliği’ne dilekçe yazarak can güvenliklerinin olmadığını söyleecekler.

3 Temmuz’da sokağa çıkma yasağı ilan eden devlet, bir gün içinde yasağı kaldırıyor ve 4 Temmuz’da en vahşi halini alacak saldırıların önünü açıyor.

Benzin Bidonları ve Uzun Namlulu Silahlar Hazır

1 Temmuz’u 2 Temmuz’a bağlayan gece… Terlemez Evler ve SSK Hastanesi civarında şehri tepeden gören mevziler var. Uzun namlulu silahlarla tepelere konuşlanan sağ görüşlü gruplar, Alevi mahallelerine doğru ateş açmaya başlıyor. Görgü tanıkları, şehir merkezinin düz coğrafyası ve o dönemde yapılaşmanın azlığı nedeniyle yaylım ateşinin nerelerden geldiğinin rahatlıkla görülebildiğini söylerler. Alevilerin yaşadığı evler işaretlenmiş; sokaklar “ya tam susturacağız, ya kan kusturacağız!” sloganlarıyla inliyor. Stadyumun arkasındaki duvarda “Yunusça anlamayana Yavuzca anlatırız; polis lojmanlarının önündeki duvara ise “Saygımız sonsuzdur polise, hıncımız çoktur komünizme” yazılmış.

Şehir 2 Temmuz Çarşamba gününe uyandığında gerginlik iyice tırmanmış durumda. Merkeze giden yollar ülkücü gruplar tarafından tutuluyor. Çarşamba, Çorum’un pazarının kurulduğu gün. Köylerden mallarını satmaya şehre inenler, yolda ülkücülerin kurduğu barikatlarla karşılaşıyor. Barikati yalnızca ülkücülerin önceden verdiği parolayı söyleyebilen insanlar geçebiliyor. Bir çok köylü barikatlara takılıyor, kaçırılıyor, işkenceye uğruyor. 1 ay önce yaşananların aynısı, Temmuz ayı başında da yaşanıyor.

3 Temmuz günü, Alevilere ait evler yakılıyor; evlerini can havliyle terk eden ailelerin eşyaları da yağmalanıyor. Şehirde sokağa çıkma yasağı ilan ediliyor, saldırılar yoğunlaşıyor. Devrimci mahalleler, barikatlar ardında yeniden savunma ve direnişe geçiyor.

4 Temmuz… Çorum için bir kırılma noktası… İzleri bugün halen çok belirgin ve taze olan olayların en şiddetli yaşandığı gün… Camilerde Cuma hutbesi okunurken: “Komünistler, Milönü’ndeki Alaaddin Camii’ni yaktı” bağırtıları duyuluyor. İnşaatı henüz bitmemiş Alaaddin Camii’nde yangın yok ancak caminin minaresine kum torbalarıyla mevzilenmiş maskeli ve silahlı insanlar var.

Ulu Camii gibi camilerin hoparlörlerinden, İslama el uzatıldığı anonsları yapılıyor. Kanlı cumalarda Bağdat, Tahrir, Maraş nasılsa o gün Çorum da öyle. “Kızılbaşlara Ölüm” sloganları atmaya başlayan kitle yolda çoğalarak Milönü’ne doğru yürümeye başlıyor.

Aynı anda Milönü’nde yaşayanlar, Alaattin Camii’nin hoparlöründen gelen sesler üzerine o tarafa doğru yürüyorlar. Caminin etrafını jandarma tarafından sarılmış buluyorlar, bir anda panzerlerden ateş başlıyor. Camilerden çıkan güruhlar da şehrin Alevi-Sünni karışık bölgelerinde Alevilere karşı saldırıya geçiyor.

Tıp öğrencisi Süleyman Atlas polis panzerinden açılan ateş sonucu omzundan yaralanıyor. Polis panzerle alıp SSK Hastanesi’ne götürüyor. Süleyman Atlas’ın ailesi ancak jandarma eşliğinde ertesi gün hastaneye gidebildiğinde, oğullarının işkence edilmiş cesedini teslim alıyor.

Ulukavak’ta bir Alevi dedesi Veli Solmaz, evini apar topar taşımaya çalışan arkadaşı Ahmet Doğan’ı sakinleştirmeye çalışıyor. Protesto yapan “çocuklarla” konuşacak, yolu açmalarını isteyecek. Gün sonunda, Veli Solmaz da Ahmet Doğan da mahalle fırınında yakılarak öldürülüyor. Aynı anda şehrin başka yerlerinde işe giden belediye işçilerine işkence ediliyor, insanlar kurşuna diziliyor, şehre gelmeye çalışan köylüler öldürülüyor, insanlar, evler yakılıyor…

Tüm bunlar olduğu sırada; TRT radyosu Alaaddin Cami’ne bomba atıldığını duyurmakta. Sağ parti siyasetçileri ve devlet yetkilileri; Çorum’da komünistlerin tezgahı var, açıklamaları yapmakta.

4 Temmuz uzun, çok uzun sürüyor. Barikatın ardı direniş, önü katliam…

Çorum bir daha eskisi gibi olamayacak. Mayıs’taki olaylar sonrası evlerini taşımamış olanlar, Temmuz’da Ramazan ayının da başlamasıyla olaylar yatışır yatışmaz kendi mezheplerinden insanların çoğunlukta olduğu mahallere taşınıyorlar. Ekonomik imkanları olanların bir çoğu Çorum’u toptan terkediyor. Ölen 65 kişi, yaralanan, işkenceye, saldırıya uğrayan yüzlerce kişi, talan edilen yüzlerce ev ve iş yeri… geriye kalan ikiye ayrılmış sessiz sedasız bir Çorum.

Suçlu kim? “Dış güçler” mi? Devlet mi? Yalnızca devlet mi? Yıllar sonra insanları nasıl öldürdüklerini itiraf eden ülkücü lider Seydi Esenyel gibiler mi? Yoksa “galeyana gelen” halk mı? Hepsi mi? Çorum olduğu yerde duruyor, 36 yıl önce içinde insanların yakıldığı fırında halen ekmek pişiyor…

Karasu’dan Erdoğan’ın “bizim kültürümüzde başkanlık vardır” sözlerine yanıt

KCK Yürütme Konseyi Üyesi Mustafa Karasu, Türkiye’de sistem sorunlarının değil demokratikleşme sorunlarının olduğunu söyledi

“Hüseyin Ali” mahlasıyla yazan KCK Yürütme Konseyi Üyesi Mustafa Karasu, ‘başkanlık sistemi’ tartışmalarının yanlış yerden karşı çıkıldığını savunarak “Türkiye’nin sorunlarının tümüne yakını demokratikleşme sorunlarıdır. Bu açıdan sistem tartışmaları çözümsüzlükte ısrardır” dedi.

Karasu, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “bizim kültürümüzde başkanlık vardır” sözleriyle Erdoğan’ın otoriterleşme peşinde olduğunu iddia etti.

Mustafa Karasu’nun Yeni Özgür Poltika’da yayımlanan “Sistem sorunu mu, demokratikleşme sorunları mı?” başlıklı yazısı şöyle:

Tayyip Erdoğan Türkiye’de nerede bir eksiklik varsa sistem sorunudur diyerek kendisinin düşündüğü otoriter faşist başkanlık sistemini meşrulaştırmaya çalışıyor. Mecliste AKP’liler HDP’lilere saldırıyor, başkanlık sisteminde bunlar olmazdı diyor. Sonunda baklayı ağzından çıkardı; bizim kültürümüzde başkanlık sistemi vardır, dedi. Cumhuriyetin tek parti ve milli şef dönemini eleştirdiğine göre, kast ettiği Osmanlı dönemindeki padişahlık sistemidir. Belki de “devlet baba” kültürünü kast etmiştir. Baba sever de döver de!

Türkiye’de Erdoğan’ın başkanlık isteğine karşı çıkan çok önemli bir kesim var. Son dönemdeki uygulamaları dikkate alındığında bunun fazlasıyla haklı nedenleri ortaya çıkmıştır. Ancak başkanlık sistemine karşı çıkışlar yetersiz noktalardan ele alınıyor. Türkiye’de sistem tartışması özünde bir saptırmadır. Bu tartışmalar, Erdoğan’ın başkanlık projesine hizmet ediyor. Çünkü sanki sorunların kaynağı sistemdeymiş gibi bir algı yaratıyor. Türkiye’de sorunların kaynağı esas olarak sistemden kaynaklanmamaktadır; demokratikleşme sorunları vardır. Sistem sorunu olarak ifade edilen şeyler de demokratikleşme sorunlarıdır. Tabii ki aynı zamanda zihniyet sorunlarıdır. Türkiye’nin en temel sorunları en başta da Kürtlerin ve Alevilerin çözülmeyen sorunlarıdır. Bunlar sistem sorunu değil, zihniyet ve demokratikleşme sorunlarıdır. Kadın sorunu, emekçilerin sorunu, hak ve adalet sorunları demokratikleşme sorunlarıdır. Bu temel sorunlar parlamenter sistemde çözülmüyor da başkanlık sisteminde çözülür diyen var mı? Tabii ki yoktur. Demokratikleşmenin olmadığı bir ülkede başkanlık sistemi daha da otoriter ve antidemokratik olur. Dolayısıyla temel sorunların çözülme olasılığı daha da zayıflar.

Türkiye’nin sorunlarının tümüne yakını demokratikleşme sorunlarıdır. Bu açıdan sistem tartışmaları çözümsüzlükte ısrardır. Hatta demokratikleşmeyle birlikte ele alınmayan bir sistem tartışması daha baskıcı ve sorunları ağırlaştıran durumlar ortaya çıkarır. Sorunları demokratikleşme temelinde ele alıp çözmeyenler sorunları hep sistem sorunu olarak görmüşlerdir. Bundan da kast edilen, sistemin daha katı hale getirilmesidir. 12 Eylül askeri faşizmi iktidara gelince hemen sistemin daha sıkı ve daha otoriter hale gelmesi üzerinde çalışmıştır. Demokratikleşme üzerinde değil de şu kurum, bu kurum işlevli hale getirilsin konuları üzerinde durulmuştur. Bu konularda da hep daha fazla otoriterleşme önermişlerdir. Kuşkusuz demokrasilerde de sistem sorunları vardır. Demokratik ülkelerin sistemleri demokratikleşmeye uygun hale getirilerek sorunlar çözülür. Otoriter zihniyet ve ülkeler de sistemlerini kendi çözüm zihniyet ve tarzlarına göre dizayn ederler.

Tayyip Erdoğan’ın zihniyeti demokratik olmadığından düşündüğü tüm sistem değişiklikleri otoriterleşmeye yöneliktir. Başkanlık sistemi olsaydı şunlar olmazdı sözü aslında halk içinde dillendirilen “birkaç kişiyi sallandır da bakalım bunlar oluyor mu” sözünün örtülü halidir. Zaten Tayyip Erdoğan kürsüye her çıktığında birilerini azarlıyor. İşte düşündüğü sistem bu azarladıkları üzerinde baskı kurma ve yaptığı sistem değişikliğiyle bunları susturmayı hedeflemektedir.

Tayyip Erdoğan “bizim kültürümüzde başkanlık vardır” diyor. Aslında merdi Kıpti gibi “şecaat arz eylerken sirkatin söylüyor”; yani otoriter bir rejim istediğini itiraf ediyor. Doğrudur, Osmanlı’da ve daha öncesinde tek adama dayalı padişahlık, sultanlık, başbuğluk ve hanlık vardır. İlk ve ortaçağın siyasal sistemlerinin esası otoriter ve tek adamlığa dayanmaktadır. Ancak bu sadece Türklere ya da Müslüman topluluklara has bir durum değildir. Avrupa ülkeleri krallıkla, Rusya çarlıkla, Araplar emirliklerle, İranlılar Şahlıkla, Çinliler hanlıkla yönetilmiştir. Tayyip Erdoğan tamamen böyle tek adamlığa dayalı sistem istiyor. Bizim kültürümüzde var diyerek savunduğu ilk ve orta çağda dünyanın tüm devletlerinde hakim olan yönetim anlayışıdır.

Aslında doğal toplumlarda esas yönetim biçimi yasama, yürütme ve yargı denen fonksiyonların aynı kurumda olduğu bir sistemi ifade eder. Bu fonksiyonların tümü de mecliste ifadesini bulur. Ancak sınıflaşma, sömürü ve baskı ortaya çıkınca ilk önce yürütme, sonra yargı giderek toplumların elinden alınır. Toplumlar her zaman meclisin yetkilerinin kısılmasına ve tümden ellerinden alınmasına direnmişlerdir. Meclisler toplumların ve halkların otoriterleşmeye karşı direndikleri son mevziler gibi olmuştur. Otoriter rejimler tam hakim olmak için yargıyı kendilerine bağladıkları gibi, Meclisleri de işlevsizleştirip kendi kontrollerine almışlardır. İşte bu nedenle Avrupa’da Rönesans ve Reform hareketi başlayıp özgür düşüncenin mayalandığı topluluklar gerçeğinin ortaya çıkarılması çabaları artınca, Avrupa’da halk devrimleri başlayınca ilk önce Meclisler güçlendirilmiştir. Avrupa’da halk devrimleriyle altüst oluşlar yaşandıktan sonra egemen sınıfların ağırlığı altında bir sistemleşmeye yönelme olunca eski kral ve padişahlardaki gibi yetkiler bir kişi ya da bir zümrenin elinde toplanmasın diye kuvvetler ayrılığı prensibi benimsenmiştir. Bu sınıflı, sömürücü ve baskıcı sistemler için kendi içlerinde bir istikrar, denge ve barış yaratmak için kurulmuştur. Tarih içinde halk açısından bu kuvvetlerin parçalanma ve dağılması olumsuz bir durum yaratırken; bugün sınıflı, sömürücü ve egemen sistemler için bir denge yaratmayı ifade etmektedir.

Bu dengeler içinde halk güçleri her zaman yasamanın, yani Meclisin yetkilerini güçlü tutmak istemişlerdir. Egemenler ise yürütmenin yetkisini arttırarak daha otoriter bir sistem yaratmaya çalışmışlardır. Bu açıdan halklarla egemenler arasında meclis ve yürütmenin yetkilerini arttırma mücadelesi her zaman olmuştur. Bilinçli, örgütlü ve demokratik toplumlarda meclisin yetkisini genişletme esastır.

Şu anda Erdoğan da yürütmenin yetkisini arttırarak sistemi daha da otoriterleştirmek istemektedir. Bu durum, amiyane deyimle 2×2=4 gibi bir gerçekliktir. Tayyip Erdoğan, Kürtlere karşı, Alevilere karşı, demokrasi güçlerine, emekçilere ve kadına karşı böyle bir sistemle daha etkili mücadele edilir demekte ve çevresinde Kürt, Alevi ve demokrasi düşmanlarını toplamaktadır. Türkiye’de başkanlık sistemi ve sistem tartışmaları bu çerçevede gündemleştirilmiştir.

Türkiye’de tüm demokrasi güçleri sorunların kaynağını sistem sorunu olarak değil de, sorunları çözecek bir demokratik ülke olmamak olarak ortaya koymalı ve mücadelelerini bu çerçevede yürütmelidirler.

Kaynak: Yeni Özgür Politika