Ana Sayfa Blog Sayfa 6307

Çadırlar imha edildi ! Alevi dedesi yanmaktan son anda kurtuldu.

Sivricehöyük olarak geçen Terolar mevkinde bulunan 374 dönümlük alana yapılan AFAD kampına 25040 kişinin yerleştirilmesine karşı protesto ve oturma eyleminin yapıldığı alanda kurulan direniş çadırları yandı.

Bugün bu alanda yapılması planlanan miting ve müzik etkinliğine izin vermeyen emniyet güçlerinin ablukayı daraltması sonucu alanda bulunan halk Cemevi önüne sığındı. Zor anların yaşandığı kuşatmada çadırlar ateşe verilerek imha edildi.

Yangın sırasında çadırların önünde bulunan yaşlılar zor uzaklaşırken Pir Aziz Güler yanmaktan son anda bir başka Pir tarafından kurtarıldı. Kalp hastası olan Pire orada bulunanlar tarafından müdahale edildi. Şuan sağlık durumunun iyi olduğu bildirildi.

Terolar’a giriş yasak bekleyiş devam ediyor

Maraş Teran (Terolar) bölgesine yapılmak istenilen kampa itiraz eden Alevi yurttaşlara destek için çeşitli illerden hareket eden Alevi dernek, kurum üyeleri ve STK temsilcilerinin bulunduğu otobüslerin Terolara ulaşmasına izin verilmiyor.

İstanbul’dan 2, Ankara’dan 1 Adana’dan 1 Mersin’den 1 Antep’ten 2 ve Adıyaman’dan gelen otobüslerin valilik kararı gerekçe gösterilerek durdurulduğu ve köye gitmelerine izin verilmediği bilgisi alındı. Adana’dan gelen Alevilerin terolara yakın bir köyde bulunan ziyarete giderek niyazda bulunmuş ve daha sonrasında yürüyerek Terolar köyüne giriş yaptı.

Aldığımız bilgiye göre Adana kafilesinden başka hiçbir otobüs köye giriş yapamadı. Otobüslerin Maraş girişlerinde bekleyişleri sürüyor. İçlerinde yaşlılarında bulunduğu Alevi canlar çok zor koşullarda ve de susuz kaldıklarını belirtiyorlar.

xece çevik

Terolar’da kadınlara saldırı, Pınar Aydınlar gözaltında

Terolar’da bugün yapılması planlan miting ve konsere katılmak için alanda olan kadınlara jandarma tarafından saldırıldı. Saldırıda HDP PM üyesi Pınar Aydınlar, Döne Sarıkaya ve soyadı bilemeyin Hediye isimli kadın darp edilerek gözaltına alındı.

 

Maraş’ta işbirlikçilerin hedef göstermesiyle gözaltılar başladı

İşbirlikçilerin hedef haline getirdiği 6 kişi gözaltına alınıp Maraş’a götürülüyor!

Maraş’a Alevi Kurumlarının çağrısı üzerine yola çıkanlara önce Ankara’da müdahale edildi, tehdit edildiler, yola devam edenlerin ise Göksun girişinde halen bekletiliyor.

Aralarında HDP Milletvekili Besime Konca’nın olduğu gruba, Gelenlere Jandarma Komutanlığı İl Yardımcı imzalı, Valilikten eylemlerin iptal edilmesi talebini içeren yazı gösterilmiştir.

Jandarma iddiasında bu eylemliğin KCK üst düzey yöneticilerin talebi üzerine yapıldığını iddia etmekte, basında yer alan açıklamaları da bu iddialarına gerekçe olarak sunmaktadır.

Ayrıca, Maraş’da Terolarda gelenleri karşılamak için hazırlık yapan vatandaşlardan 6 kişinin hedef gösterilmesinden dolayı gözaltına alındıkları iddia edildi.

Maraş, Terolar’da devlet ve işbirlikçi oyunu devam ediyor!

Maraş’ı ve Terolar’ı kuşatan asker IŞİD kampının yapılan alana girişi engelliyor.

Teran (Terolar) bölgesine yapılmak istenilen kampa itiraz eden Alevi yurttaşlara destek için Gurgum’a gelen yüzlerce askerlerin engeliyle karşılaştı. Bölgenin etrafını kuşatan askerler, yurttaşların girişine izin vermiyor.

Maraş Merkez Dulkadiroğlu ilçesine bağlı Teran (Terolar) bölgesine yapılmak istenen kampa itiraz eden Alevi yurttaşlara destek olmak için bölgeye gelen HDK bileşenleri, Alevi dernekleri ve sanatçıların olduğu yüzlerce kişi askerlerin engeliyle karşılaştı. Türkiye ve Kürdistan’ın birçok noktasından kente gelen yurttaşların önü Maraş girişinden itibaren, alana girmek isteyenlerinse Terolar girişinde bölgeyi ablukaya alan askerler tarafından kesildi. Aralarında HDP Siirt Milletvekili Besime Konca, HDP PM Üyesi Pınar Aydınlar ve onlarca Alevi kuruluş temsilcisinin yer aldığı yüzlerce kişinin bulunduğu otobüslerin bölgeye girmesine izin verilmiyor.

Öte yandan bölgede kurulan platform valinin talimatı ve açıklaması üzerine, işbirlikçilerinin saldırılarıyla kaldırılmıştı.

Üç fidanın idamına onay veren Alevi vekiller

ALİ KENANOĞLU

6 Mayıs 1972’de Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan idam edildiler. İdamları ve gerekçeleri yıllardır yazılıp çiziliyor. Aleviler de her yıl, içerisinde bir dede çocuğu olan ve arkadaşları arasında “Dede” diye adlandırılan Hüseyin İnan’ın da olduğu üç fidanın idamını lanetleyip, üç fidan için anmalar yapmaktadırlar.

Peki bu üç fidanı idama götüren Meclis oylamasında o dönemde TBMM’de yedi vekili bulunan ve Alevi partisi olarak anılan Birlik Partisi ne oy vermiştir? O dönemde Mecliste Birlik Partisinin yedi vekilinden üçü Hacı Bektaş Veli evlatlarından “Ulusoy” ailesindendir. Birlik Partisinin başında ise daha sonra CHP’de siyaset yapan ve Alevi kamuoyunun da yakından tanıdığı Mustafa Timisi bulunmaktadır.
24 Nisan 1972’de Mecliste yapılan oylama şu şekilde gerçekleşiyor: (Kaynak: Bianet’in ilgili haberi)

Üye sayısı: 450,

Oy verenler: 323,

Kabul edenler: 273,

Reddedenler: 48,

Çekimserler: 2,

Oya katılmayanlar: 118,

Açık üyelikler: 9

Yani üç fidanın oylamasında ‘hayır’ diyenlerin sayısı sadece 48 vekilden oluşmaktadır. Bu dönemde Mecliste CHP’nin 144 vekili bulunmaktadır. Bu 144 vekilden sadece 47’si red oyu verirken geriye kalan 97 vekil, ya evet demiş ya da oylamaya katılmayarak idam kararının çıkmasına destek olmuştur.

O dönemde Mecliste Adalet Partisi (AP), Bağımsız (Bğz.), Birlik Partisi (BP), Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), Güven Partisi (GP), Milliyetçi Hareket Partisi (MHP), Millet Partisi (MP) Türkiye İşçi Partisi (TİP), Yeni Türkiye Partisi (YTP) bulunmaktadır.

Hayır oyu verenlerin 47’si CHP’den olurken 1 vekil de TİP’li Mehmet Ali Aybar’dır. Diğer TİP’li vekil ise oylamaya katılmayanlar arasındadır. O dönemde Mecliste Alevi olarak bilinen Birlik Partisinden de üç fidanın idamına hayır diyen olmamıştır. Hacı Bektaş evlatlarından Yusuf Ulusoy evet oyu verirken, Mustafa Timisi dahil diğer 6 vekil oylamaya katılmayarak idam kararı çıkmasına destek vermişlerdir. Çünkü oylamaya katılmamak “Ben görmeyeyim ama siz gidin asın” demekten başka bir şey değildir.

Aleviler tarihteki bu yüz karası durumlarını hiç irdelemedikleri gibi bu oylamada hayır demeyen Alevi vekillerin ne dedikleri de bilinmemektedir.

Bu yazıyı yazarken Birlik Partisi ile ilgili kitap yazan yazar Kelime Ata’yı arayıp tekrar teyit ettirdim. Bu yedi vekilden hayatta sadece Mustafa Timisi vardır, ancak Kelime Ata, Mustafa Timisi’nin de bu konuda konuşmayı reddettiğini söyledi.

Bu yedi vekil dışında CHP ve diğer partilerde Alevi olan bir vekil var mıydı bilmiyorum, ama Birlik Partisinin tavrı başlı başına Aleviler açısından utanç vericidir. Üç fidanın idamı ile ilgili olarak ona idam kararı verenleri sistemi eleştirdiğimiz gibi bu idamlara onay veren CHP ve Birlik Partilileri de unutmamalıyız.

09 Mayıs 2014 / Evrensel

‘Kaybedecek hiçbir şeyimiz kalmadı’

7 Mayıs’ta İşçi Filmleri Festivali’nde gösterilecek olan İlker Köklük’ün yazıp yönettiği Birol Hanbayat’ın oynadığı İş filmi yeniden işçi ölümlerini hatırlatıyor… Bu hatırlatmada Köklük “kaybedecek hiçbir şeyimiz kalmadı” diyor. 

 

 

Kötü bir dönemden geçerken, sanatını her şeye rağmen devam ettirenler bugünlerde bize de umut oldu. Her sıkışmışlıktan bir ışık doğar ya, Aksine Tiyatro da öyle…

Gezi direnişiyle birlikte tiyatro oyunlarıyla ve kendi ekibiyle yola devam eden Aksine Tiyatro oyunlarından sonra kısa metraj filmleriyle de adından söz ettiriyor.

7 Mayıs’ta İşçi Filmleri festivalinde gösterilecek olan İlker Köklük’ün yazıp yönettiği Birol Hanbayat’ın oynadığı İş filmi Aksine Sahne’nin önemli filmlerinden biri.  Film, bir tersane işçisinin işsiz kalmasıyla bir Pazar kahvaltısında tanıştığı karıncayla olan diyaloğunu anlatıyor…

Daha çok kendilerine dert edindikleri konulara gündeme getiren Aksine Sahne, kadın erkek ilişkilerini anlattıkları Sıkıntı, yine kadın cinayetlerini konu edindikleri Unuttum adlı kısa metraj filmleri bulunuyor… Tiyatroları ise sezon boyunca seyircisiyle buluştu.

Gezi Direnişi öykülerinin yer aldığı Aradığınız Topluma Ulaşılamıyor ve yine iş dünyasına uzanan, kapitalizmi eleştiren Sevgili Pazartesilerim oyunlarından bazıları…

Aksine Sahne’nin yaratıcılarından biri olan ve İş filmini yazıp yöneten İlker Köklük ile bir araya geldik. Hem tiyatroyu, hem Aksine Sahne’yi hem de bugünün sanatını konuştuk.

GÜLŞEN İŞERİ

Aksine Tiyotra’yla başlarsak, pek çok tiyatro sahneye koydunuz, şimdi de kısa metraj İş filmi… Toplumsal bir derdi sahneye taşımak zor değil mi?

Hayatta ki duruşumuz da, sanata bakışımız da böyle. Aksine Tiyatro’yu kurma nedenlerimizden biri de bu zaten. Oyunlarımızı yazarken de hep şu temellerde ilerledik: Bugünün Türkiye’sinde bugünün insanın yaşadığı dünyayı anlatmak. Temel hedefimiz bu. Hayatın içinde olmak, her gün sıradanlaşan yozlaşmaların aksine işler yapmak ve bu işleri özellikle sanata ulaşma şansı olmayan insanlardan oluşan kitlelere ulaştırmak.

– Oyunlarınıza baktığımızda bugünün Türkiye’sini görüyoruz. Sanattan uzaklaşılan bir yerde derdinizi sanatla anlatmaya çalışıyorsunuz…

Sanattan uzaklaşmak! Daha kötüsünü düşünemiyorum. Başımıza gelecek en kötü şey bu. Sanattan ve bununla bağlantılı olarak özgür düşünceden korkanlardan uzak durmalıyız, sanattan değil. Tam da bu yüzden sanat kimsenin tekelinde olmamalı. Halkın her kesimi sanata bulaşmalı, sanatın her türü halka bulaşmalı. Ancak bu yolla yaşadığımız zamanı, yaşanır bir zaman haline getirebiliriz bence. Ben de bu yüzden üstatlarımın eleştirilerine kulak asmayıp, yazarlık kariyerimi düşünerek değil, Aksine Tiyatro’yu düşünerek yazdım oyunlarımı. Mesela bu sezon repertuarımıza eklenen oyunumuz “Aradığınız Topluma Ulaşılamıyor” bir üçlemenin son oyunu ve bu üçleme üretim terörü ile tüketim terörünün dünyayı getirdiği korkunç tablo içinde bir umut ışığı olarak Gezi direnişini anlatıyor. Son oyun “Aradığınız Topluma Ulaşılamıyor” da bir beyaz yakalı ile bir gazetecinin yolları Gezi Direnişi’nin ortasında bir barın alt katında kesişiyor. Biri satış hedeflerini tutturamadığı, diğer ise Gezi Direnişi’nin haberini yaptığı için işinden olmuş bu iki adam o gece bu direnişin şok etkisine uğruyorlar.

-Peki İş’e gelirsek, 7 Mayıs’ta İşçi Filmleri Festivali’nde gösterilecek… Kısa merrajlı bir film. İşçilerin işsiz kaldığı, işçi ölümlerin arttığı bir dönemde çektiniz. Bu bir tesadüf müydü yoksa hep aklınızda var mıydı?

Eskiden beri işçi cinayetlerine karşı bir iş yapmak istiyordum, bugün iş adında bir filmle gerçekleşti bu. Üniversite yıllarında bir sendikada çalışmalar yürüttüm. Çöp işçilerinin bir direnişi olmuştu Bursa’da. O direniş sayesinde işçilerin çalışma koşullarını ve uğradıklarını haksızlıkları görmüştüm. Elbette hayata dair gözlemler yapıyoruz, ama birebir içinde olmak gerçekten farklıydı. Mesela üç kardeş vardı o direnişe katılan çöp toplama işçilerinin arasında. Üçü de zihinsel engelliydi. O dönem Bursa’nın en zengin adamlarından biri olan patronları onları paranın rengiyle kandırıyordu. Mesela 10 lira kırmızı renk, 20 lira yeşil renk gibi. Kırmızı olan yeşilden daha büyük diyordu ve maaşlarının onda birini veriyordu onlara bu yolla. Buna benzer trajediler ne yazık ki saymakla bitmiyor bu ülkede.

– İşçilerin arasında bulunmak sizi etkiledi diyebiliriz o halde?

Tabi ki. Vicdanı olan kim şu anlattığım gibi bir duruma karşı sessiz kalabilir ki? Yazdığım ilk oyun olan “Mendil Alır mısınız” da sokakta çalıştırılan çocuklar hakkındaydı ve Ahmet adında tartıcılık yapan bir çocuğun yaşadıkları üzerinden kurgulandı. Çevrenize bakmak artık cesaret istiyor bu ülkede, çünkü nereye baksanız kafanızı başka tarafa çeviremeyeceğiniz bir trajedi ile karşılaşıyorsunuz. Bu serüven içinde bir süre sonra dahil olduğum beyaz yakalıların problemlerini de anlatmaya çalıştım, ağır işlerde çalışan işçilerin de; “İş” de onlardan biri.

 -İş kısa metraj ve bir sürü soruna değiniyor… Ki bu ülkenin kanayan yarasıdır işçiler

AKP iktidarından sonra Türkiye’de biliyorsun iki şey rekor kırdı: İşçi cinayetleri ile kadın cinayetleri. İşçi cinayetlerinde ve işçi ölümlerindeki artışın tesadüfi bir sonuç olduğunu kimse söyleyemez. Ortada sistematik olarak uygulanana bir şiddet var. Rakamlar ortada, yasalar ortada, yok saymalar ortada. Biz bu sonucu işliyoruz İş’de de…

İŞÇİ ÖLÜMLERİNİN NEDENİ SINIRSIZ AÇ GÖZLÜLÜK!

-İş tersanede çalışan ve işsiz kalan bir işçinin hikayesini anlatıyor, genel olarak anlattığınız hikaye bütün işçiler için geçerli mi? Bunu düşünerek mi yola çıktınız?

Tersane’de işçi ölümlerinin Türkiye’nin en önemli gündem maddelerinden biri olması gerekirken olamadığı bir dönemdeyiz. O insanalar inanılmaz çalışma koşulları yüzünden öldüler. Tersane patronları o ölümlerle dalga geçti. İşçilerin cahilliğinden dem vuruldu, köyden geldikleri için önlemleri alamıyorlar, iskelelerin üzerinde durmayı başaramıyorlar denildi. İskelelerin çöktüğü gerçeğinden bahsedilmedi, çalışma saatleri ve koşulları gizlendi. Gerçekten vicdanı olan herkesin müdahale etmesi gereken bir insanlık ayıbı bu. Sadece tersane için değil, bütün işçiler için geçerli tabi ki. Madenlerde inşaatlarda yaşanan ölümler hep sınırsız açgözlülükler yüzünden alınmayan önlemler yüzündendi.

-Bir işçinin bir günü anlatılıyor sanırım değil mi?

İşten atılmış bir tersane işçisinin mütevazı kahvaltısına konuk oluyoruz “İş”de. Kahvaltı sırasında iş ilanlarını tarıyor ve iş ararken bir karınca ile karşılaşıyor. Bu tanışmadan sonra o gecekonduda beraber yaşadıkları o kısacık zaman dilimindeki olayları anlattım filmde.

-Karınca ve  işçi arasında ironik bir bağ kurdunuz… Bu bağı nasıl anlatırsınız?

İkisinin de hikayesi bir biriyle örtüşen hikayelerdi. İkisi de çalışkandı, ikisi de hayatın içinden geliyordu. İkisi de hemen hemen hiçbir şeyle ilgilenemeyecek şekilde ekmek parasının peşindeydi. Karınlarını doyurmak zorundaydı. İkisi de bunu yaparken yüksek oranda ölüm riski taşıyorlardı. Karıncanın yaşadıkları, adamın kendi hikayesiyle kurduğu özdeşleşme, işçinin hayatı çok daha güzel yerden görebildikleri çok daha basit ama çok daha önemli bir açıdan görebildiğini anlatmaya çalıştığım bir hikaye İş…

BİR İNSAN MADENE BOŞUNA İNMEZ!

 -Karınca hikayesi, işçi hikayesi… Bu hikayelerle nereye varmaya çalışıyorsunuz?

Aslında trajedi ortada duruyor, gözümüzün önünde, ama sıradan hayatımızın dışına çıkıp bakmadıkça göremiyoruz onu. Bursa’daki işçi direnişi benim için o sıradanlığı kıran dönemdi. Aynı hikayeler gün geçtikte sertleşerek yaşanmaya devam ediyor. Torunlar Center’da asansörün düşmesi sonucu 10 işçinin ölmesi… Alınması gereken önlemlerin alınmaması, madenlerde yaşam odası denilen odanın yapılmaması, ufacık maliyetler gerektiren bu önlemlerin alınmamış olması yüzünden, insanların ölmesi, aç gözlülük, bunun karşısında inanılmaz bir çaresizlikle çalışan işçiler. Bir insan madene boşuna inmez, bu şartları boşuna kabul etmez… Aç bıraktılar, yoksul bıraktılar… Ben iktisat okudum, gelir bölüşümündeki adaletsiz oranının ölçüldüğü tablolar vardır. Gerçek değerlerle bu tablolar Tüm Türkiye toplumu için oluşturulabilse inanılması güç sonuçlar çıkacaktır ortaya. AKP’den sonra da devam eden bir yol bu; zengin inanılmaz şekilde zenginleşirken fakir aynı ölçüde fakirleşiyor.

-Türkiye işçi olmak da bu fakirleşen bir yolun sonu mu oluyor?

Tabi ki. Mesela mevsimlik işçi olarak tarım sektöründe 15 gün çalışabiliyorsan devlet seni işsiz olarak saymıyor. İşçinin işsizliği 365 günün 15 günü için girebiliyor Akp’nin dönüştürdüğü istatistik kurumunun istatistiklerine. İşçi açısından tam bir çaresizlik, başka neden bahsedebiliriz… Bu bir suç, şartlar böyle, koşullar böyle diyerek bunun kabul etmemek lazım. Bu bir cinayet, ölen belli, öldüren belli. Buna karşı sesimizi çıkartmamız lazım.

Sanat ne kadar etkili bu sesi çıkartmakta?

Sanattan neden bu kadar korkuyorlar? AKM neden kapalı hala? Sanatın çok büyük bir iyileştirme gücü var toplumsal hastalıkların üzerinde. O bir panzehir. İşte bu yüzden sanat hayatın dışında kalmamalı. Tam içine bulaşmalı. Bıçak sırtı bir konu aslında. Sanatta yaptığımız işin kalitesi çok önemli bir yandan. Hayatın içine bulaşmak derken hayatın rutini haline getirdikleri yozlaşmayı sanat dili haline getirmeyi kastetmiyorum. Tam tersine gerçek sanat hayata bulaştığında onun dilini ve yaşam kalitesini yükseltir.

GÜNEŞİ BALÇIKLA SIVAYAMIYORSUNUZ

 -Peki siz bu riski doğru yönetebildiniz mi? Doğru sanat diye bir kavram var mı?

Doğru sanat yapılmıyor, o çok net! Hayatın yaşadığı çıkmazı sanat da yaşıyor bence. Kaldı ki o çıkmazı önce sanatçılar kırmalı, ama şu suni umutsuzluk bulutu öyle bir çöktü ki insanlığın üzerine özgürce düşünmek büyük bedeller ödemeyi gerektirir oldu. O yüzden de sanat da bir sektör artık. Çoğunluk kariyer peşinde. Topluma ulaşmak, toplumu dönüştürmek, topluma doğru yerden seslenmek çoğu zaman önemsenmiyor. İnsanların bireysel kaygıları her şeyin önüne geçiyor.

– İktidarın yaptıklarının dışında biraz da bireysellik mi ön plana çıktı diyorsunuz?

Stanislavski’nin bir sözü vardır, sanatı kendinde sev, kendini sanatta degil der. Ama Türkiye’de sanatçılar kendilerini sanatta seviyorlar daha çok.

-Tüm bunlar yaşanırken sanat yine de kendi var ediyor, bununla ilgili ne düşünüyorsunuz?

Bu konuda da güzel gelişmeler de yaşanıyor, bu durum bir dönem tiyatroda tıkanmaya neden oldu ve şimdi mesela Taksim’de, Kadıköy’de, bir çok yerde küçük sahneleri olan, alternatif işler üreten en önemlisi kendi oyunlarını yazan, bugünün dili olabilen tiyatrolar ortaya çıktı. Aynı şeyi bizde yaşadık, tiyatrolarımız kapatıldı, bir yerlerde engellendik, onlara karşı kendi mekanlarımızı yarattık. Kendi işlerimizi üretmek durumunda kaldık. Güneşi balçıkla sıvayamıyorsunsuz, siz ne yaparsanız yapın doğru bir şekilde bir gün ortaya çıkıyor. Ve böyle bir açılım meydana geldi.

Tiyatroda alternatif mekanların, alternatif metinlerin yeniden ortaya çıkmasını bir umut olarak mı görüyorsunuz?

İlerisi için önemli bir adım bence. Biz de bu dönemin aslında geçici bir dönem olduğunu, tarihte bu ve buna benzer dönemlerin yaşandığını, sıkışmışlıkların olduğunu, en sıkışmış dönemlerden bile çok güzel şeyler doğduğunu biliyoruz. Bu dönemlerde geçecek… Ona göre hareket etmek gerektiğini düşünüyorum.

UMUTSUZLUĞA KAPILMADAN YOLUMUZA DEVAM EDECEĞİZ

-Ne yapılmalı sizce?

Vicdanlı insanların evlerine kapanmaması gerek… Bence en kritik nokta bu. Aslında çok var vicdanlı insan bu ülkede, ama onlar televizyon dizisi izliyorlar ve o diziler onların vicdanlarını törpülüyor. Buna engel olabilmek için hayatın tam içine girmek, o hayatın içinden bir şeyler üretmek gerek diye düşünüyorum. O yüzden de bu tür insanlardan oluşan seyirci kitlemizi her geçen gün büyütmeye çalışarak umutsuzluğa kapılmadan yolumuza devam ediyoruz.

-Tiyatroyu uzun yıllardır yapıyorsunuz ama aynı zamanda da sinema var…

Tiyatro temel sanatımız, sinemada daha yeniyiz. Müzikte yapıyoruz ayrıca Aksine Sanat yapısı altında. Her işimizin kendine has bir dili ve kitlesi oluyor. O insanları Türkiye tiyatrosunun tarihi mekanı Tepebaşı’ndaki ufak mekanımızda bir araya getirmek bizim için paha biçilmez bir mutluluk. Aksine Sinema yıllardır alt yapısı oluşmakla birlikte sevgili dostumuz senarist Tamer Baran’ın katılımı ile ivme kazandı. Şu ana kadar 5 kısa metraj film çektik.

-Bir yandan sanat yaparken öte yandan toplumsal sıkışmışlık devam ediyor. Umudu nasıl diri tutuyorsunuz?

Umarım bir gün ölen işçileri değil, haklarını kazanan işçilerin belgesellerini çekiyor oluyoruz ve o günler gelecektir mutlaka… Hak mücadelelerinin verildiği alanlarda aklımda hep şu soru oldu yıllarca, Acaba bir gün polislerden daha kalabalık olabilecek miyiz? Sonra kimsenin beklemediği bir anda Gezi Direnişi yaşandı. Umudu şöyle koruyordum öncesinde, toplumlar tarihi adına okuduğum ne varsa, bütün kitaplarda şu vardı; toplumlar dönüşmek zorunda. Sonsuza kadar bu böyle gitmeyecek. Biz de ilk işareti gördük. Dibe çöker gibi göründüğümüze bakmayın, büyük bir kalkışın arifesindeyiz. Çünkü kaybedecek hiçbir şeyimiz kalmadı neredeyse.

-Projeleriniz devam edecek mi?

Seçim adında bir kısa filmimiz daha var. Kurgusu devam ediyor. Uzun metraj projelerimiz de var. Kısa metraj filmlerimiz uzun metraja hazırlıyor bizi. Derdimizi anlatma maceramız bitmeyecek zaten…

Can Dündar: Kabul etmiyoruz

MİT TIR’ları haberi nedeniyle beş yıl 10 ay hapis cezasına çarptırılan Cumhuriyet Genel Yayın Yönetmeni Can Dündar, kararı ‘davanın savcısı’ gibi davranmakla suçladığı Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a ‘hediye etti

 

Dündar devletin gizli belgelerini elde edip yayınlamaktan beş yıl 10 ay, birlikte yargılandığı Cumhuriyet Ankara Temsilcisi Erdem Gül de aynı suçtan beş yıl hapis cezasına çarptırılmıştı. İkili darbeye teşebbüs ve casusluk suçlamalarından beraat etmiş, örgüt üyeliği ve örgüte yardım suçu yönünden ise dosyalarının ayrılmasına karar verilmişti.

Hükümler beklenirken Dündar’a adliye binası önünde silahlı saldırı düzenlenmişti.

‘Cumhurbaşkanı davanın savcısı gibi davrandı’

Dündar mahkumiyet kararının ardından şunları söyledi: “Bugün burada iki saat içinde iki suikast yaşadık. Biri silahlıydı, biri yasal. İlk suikast dışarıda sizlerin gözünün önünde yaşandı. İkinci suikast ise kapalı oturumda gerçekleşti. Bir habercilik suçundan ceza aldık. Bu cezalar, bu kurşanlar sadece bizi sindirmeye, susturmaya yönelik değil, aynı zamanda sizleri ve Türkiye basınını yazmaktan, konuşmaktan korkar hale getirmek için. Bu hukuki bir suikastti. AYM bizim yaptığımızın suç olmadığına, ifade özgürlüğüne kanaat getirdi ancak mahkeme, AYM’nin kararını elinin tersiyle iterek suç dedi. Biz baştan beri eylemin suç olduğunu söyledik. Karşımızda cumhurbaşkanını bulduk. Cumhurbaşkanı başından beri davanın savcısı gibi davrandı. Şantaj yaptı, tehdit etti, hedef gösterdi ve bu tehditlerden vazife çıkaran birisinin silahlı ateş etmesine yol açtı.”

‘Kurşunların nedeni devletin en üst kademesinin hedef göstermesi’

Yaşananların ders olması gerektiğini kaydeden Dündar, Erdoğan’a şu sözlerle seslendi: “Umarım bir daha bir gazeteciyi hedef alırken iki kere düşünür. Haftalardır, aylardır aldığımız tehditlerin, bugün sıkılan kurşunların nedeni bizzat devletin en üst kademesi tarafından hedef gösterilmemizdir. Bugün verilen kararda da devletin en üst kademesinden bizzat verilen talimataların rol oynadığı endişesi sonsuza kadar yaşayacaktır.”

‘Cesur olmamız lazım’

Dündar, “Peki bizi sindirmeye yeter mi bu kararlar, bu kurşunlar” diye sorup şöyle devam etti: “Asla. Biz doğru bildiğimiz gibi konuşmaya, yazmaya, söylemeye devam edeceğiz. Bu tehditler, bu baskılar asla bizi yıldırmayacak. Yeter ki kalan gazetecileri yıldırmasın. ‘Yazarsak başımıza bunlar gelir’ diye düşündürmesin. Korkarım asıl hedef budur. Hepimiz çok cesur olmak zorundayız. Halkın gerçekleri öğrenme hakkı adına, basın özgürlüğü, ifade özgürlüğü adına her zamankinden cesur ve kararlı olmak zorundayız.”

‘Kabul etmiyoruz’

Dündar’ın ardından söz alan Erdem Gül ise aldıkları cezanın gazeteciliğe verildiğini söylerken, yargılanmalarına neden olan haberleri “Katliamlar olmasın” diye düşünerek yaptıklarını söyledi.

Dündar’ın adliye önünde yaşadığı saldırıyı “Bir tane eli kanlı katil, bir gazeteciyi yargılandığı sırada öldürmek istiyorsa bu yaşanacak bir Türkiye değildir” sözleriyle hatırlatan Gül, şöyle devam etti: “Siyasi demeçlerle insanlar tehdit ediliyor. Aldığımız ceza moralimizi bozmadı. Bu ceza gazeteciliğe verilmiştir. Bu cezayı verdilerse biz de bu cezayı kabul etmiyoruz.”

Ne olmuştu?

Cumhuriyet gazetesinin 29 Mayıs 2015 tarihli nüshasında ‘İşte Erdoğan’ın yok dediği silahlar’ manşetiyle MİT’e ait TIR’larla Suriye’deki gruplara silah gönderildiğine dair bir haber yer almış, habere savcılık dosyasından alınan görüntüler de eklenmişti.

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, iki gün sonra haberin yapılmasını‘casusluk faaliyeti’ diye niteleyerek “Bu casusluk faaliyetinin içine o gazete de girmişti. Haberi yapan, bedelini ağır ödeyecek. Öyle kolay bırakmam onu..” diye konuşmuştu.

Erdoğan’ın bu sözleri üzerine Dündar ve Gül hakkında ‘askeri ve siyasi casusluk’ suçlamasıyla dava açılmıştı.

26 Kasım 2015’te ifadeye çağrılan Dündar ve Gül, aynı gün tutuklanarak Silivri Cezaevi’ne gönderilmişti.

Anayasa Mahkemesi (AYM), avukatlarının ‘tutuklama kararıyla kişi güvenliği ve özgürlüğü, düşünceyi açıklama ve yayma özgülüğü, basın özgürlüğü, ifade özgürlüğü haklarının ihlal edildiği’ gerekçesiyle yaptıkları başvuruyu haklı bularak Dündar ve Gül’ün tahliyesine karar vermişti. İki gazeteci, 26 Şubat’ta tahliye edilmişti.

Erdoğan ise AYM kararıyla ilgili “Ben Anayasa Mahkemesi’nin vermiş olduğu karara sadece sessiz kalırım o kadar ama kabul etmek durumunda değilim. Karara uymuyorum, saygı da duymuyorum” demişti.

Bir önceki duruşmada dosyaya dava başlamadan kısa süre önce atanan savcı Evliya Çalışkan, Dündar’ın savunmasını ‘kopuş savunması’ olarak nitelemiş, ancak tutuklama talep edilmemişti. Dava, savcı Çalışkan tarafından, ‘Selam Tevhid Kumpas’ dosyasıyla birleştirilmek isteniyor.

‘Pelikan Dosyası ve Aleviler’

Ali Kenanoğlu Başbakan Davutoğlu ve Cumhurbaşkanı Erdoğan arasındaki çatışmalardan birinin de Alevilik olduğunu yazdı.

 

Kenanoğlu, “Alevilik ve Aleviler… Bu konu ‘Pelikan Dosyası’nda ele alınmamış, ancak Hoca – Reis çatışma alanlarından birisi de budur. Kanımca ya bilgi eksikliğinden, ya da önemsenmediğinden eksik bırakılmıştır.

Ali Kenanoğlu’nun Evrensel’de yayınlanan,” Pelikan dosyasının Alevilik eki” başlıklı yazısı şöyle:

Türkiye gündemine “Pelikan Dosyası” olarak oturan dosya, Saray’daki Reis ile Başbakan Davutoğlu (Hoca) arasındaki çatışmayı yansıtan kimi hususların deşifresinden ibarettir. Okurken hayli eğlendiğimiz ‘Pelikan Dosyası’nın gördüğüm ve bildiğim bir eksikliğini tamamlayayım dedim. Konu Alevilik ve Aleviler… Bu konu ‘Pelikan Dosyası’nda ele alınmamış, ancak Hoca – Reis çatışma alanlarından birisi de budur. Kanımca ya bilgi eksikliğinden, ya da önemsenmediğinden eksik bırakılmıştır.

Şöyle sıralayalım:

Hoca’nın göreve geldiğinden bu yana; Alevilere Alevilerin diliyle hitap etmeye çalıştığını, Hacıbektaş ziyaretini, çat kapı cemevi ziyaretini, Alevi Kültür Dernekleri Başkanı Doğan Demir’in “aracının kurşunlanması” iddiası sonrasında yakından ilgilendiğini ve kendisine koruma verdiğini, Alevi Kültür Derneklerini bizzat ziyaretini, Alevi açılımının moderatörü Nejdet Subaşı’yı başdanışman yapmasını, diğer Başdanışmanı Hatem Ete’nin Alevilerle yakından ilgilenmesini, HDP’den bakan yapılan iki milletvekilinin özellikle Alevi seçilmesini ve Alevilikle ilgili çalışmaların hızlandırılmasını alt alta sıraladığımızda Hoca’nın Aleviler açısından farklı bir şeyler yaptığını görebiliyoruz.

Tayyip Erdoğan meydanlarda Aleviliği yuhalatırken, Hoca’nın Alevilere “mihman” olmaya geldim demesinin bir izahı olması gerekmektedir.

Tabii bu izahı yaparken Hoca’nın bu yaklaşımın salt Aleviliğe ve Alevilere olan safiyane ilgisinden olduğunu düşünmek saflık olur. Bu ilginin nedeni Reisin sorunlu ve başarısız olduğu tüm alanlarla olumlu ilişkiler kurarak, yanına doğal müttefikler arama ihtiyacıdır.

Hoca, Tayyip Erdoğan’dan farklı olarak; Erdoğan’ın aksine Cem Vakfını değil, Alevi Kültür Derneklerini muhatap görüyor ve sadece bu kurumu değil bu kurum üzerinden diğer kitlesel Alevi kurumlarıyla da görüşmeler ve istişareler yapıyor. Alevi kurumları ile Hoca arasındaki kişi, hükümet kanadından Hatem Ete; Alevi kurumları kanadından da Doğan Demir’dir.

HDP’den bakan yapılan vekillerin seçiminde de bu ikilinin etkisini biliyoruz. Zaten Doğan Demir de bu ilişkiyi saklamıyor, kamuoyuna açık bir şekilde dile getiriyor. Hoca’nın danışmanı Hatem Ete’nin yardımcısı ise Su TV’nin son sahibi ve AKP Çankaya Meclis üyesi Alevi bir kişi olan Yalçın Özdemir’dir. Yalçın Özdemir, Alevi dünyasına Su TV’yi satın alarak girdiğinden bu tarafa belirleyici bir aktör olmak için çaba harcamaktadır.

Bu ismini saydığım kişiler görünürde olanlar. Bir de şimdilik görünür olmayı istemeyen ama işin içinde olan başka Alevi kurum temsilcileri de var. Bunlar bir ekip şeklinde çalışıyor. Cemevleri sorununun “ibadethane” denilmeden çözülmesi formülünden tutun da, 12 kişilik bir “Alevi üst kurulu” kurulması gibi birçok husus bu ekip tarafından belirleniyor.

Bu 12 kişinin isminin de bu ekip tarafından belirlendiğini söyleyebiliriz. Hoca bu ekip ve ekibin çalışmasından memnun, o yüzden Alevilik konusunda cesur söylemlerde bulunuyor.

Tayyip Erdoğan döneminde yapılan Alevi açılımının başarıya ulaşamamasının ve yapılan onca çalışmadan tek bir olumlu sonuç çıkamamasının nedeni Tayyip Erdoğan’ın ekibidir. O ekipte işin hakkını veren sadece Necdet Subaşı olmuştur.

Bu nedenle de Subaşı, Hoca’nın baş danışmanı olarak bu ekipte yer almaktadır. Tayyip Erdoğan’ın ekibi ile Hoca’nın ekibi arasındaki en önemli fark Hoca’nın ekibinin bugüne kadar hep muhalif olarak bilinen Alevilerden oluşmasıdır.

Tayyip Erdoğan’ın ekibi Alevi kamuoyunda her daim ve her dönemde kendisini Hükümetlerin yanında konumlandıran ve dolayısıyla Alevi dünyasında deşifre olmuş kişilerdi ve inandırıcılıkları kalmamıştı.

Tabii ki Tayyip Erdoğan’ın dini konulardaki esas hocası olan Hayrettin Karaman’ın Alevi karşıtlığı, o dönemde Aleviler için hiçbir adım atılmamasına neden olan faktörlerdendir. Reis Alevilik işlerini kendi döneminde Gülen Cemaatine havale etmek gibi önemli bir hata da yapmış ve Cemaatle kavgaya tutuşunca da Alevilik meselesi tümden kapatılmıştı.

Hoca bu işi daha stratejik ve daha akıllıca yürütüyor yürütmesine de; Hoca’nın ömrü de Reis’in onayını almadan başlattığı bu çalışmaları yürütüp sonuçlandırmaya yetmedi. Sanırım AKP’de ki bu değişim Alevi dünyasında da birçok kişiyi boşluğa düşüreceğe benziyor. Her sabahın bir hayrı vardır.

Aşk ile…

İrfan Dayıoğlu’ndan “Dik Duruş”

Dayıoğlu’nun Mayıs 2016 ‘da yayınlanacak olan kitabının ana konusunu geçmişle hesaplaşma oluşturuyor. Dayıoğlu “Dik Duruş” adını verdiği kitapta devrimci hareketin sorunlarını 1975-1988 yılları arasında içinde yer aldığı THKP-C Acilciler örgütü özgülünde değerlendiriyor.

Acilciler örgütü içinde yaşanan tartışmaları, ihanetleri ve iç hesaplaşma adı altında yapılan infazları bildiği ölçüde değerlendiren Dayıoğlu, kitabın önsözünde şu belirlemelerde bulunuyor;
“İnsan geçmişiyle insandır. Geçmişin izlerini taşıyan varlıktır. Kendini anlamak isteyen, geçmişiyle anlayabilir. Belleğimiz, bireysel düzeyde geçmiş deneylerimizi taşıyıp yaşamımızın sürdürülmesine nasıl katkıda bulunursa, tarihimiz de toplum olarak, kültür olarak, var olma çabamızda geçmişimizi bize anımsatır. Geçmişten öğrenmemize destek verir.”
Kitabın sunuş bölümünde 12 eylül sonrası genel durum değerlendirmesi, devrimci duruş, eleştiri-özeleştiri konularını irdeleyen Dayıoğlu; Acilciler örgütü içinde yer aldığı dönemi ve yaşanmışlıkları da örnekleriyle, kanıtlarıyla ve yorumlarıyla irdeleyerek, örgütü şahsında kendi oto kritiğini de yapmış oluyor.

Dayıoğlu önsözün devamında şu çarpıcı belirlemelerde bulunuyor;

“Bizler eğer hâlâ insanlığın kurtuluşu davasını güttüğümüzü iddia ediyorsak, bir görevimiz de örgütsel deneyimlerimizi, örgüt içinde yaşanan tartışma ve ayrılıkları, yaşanmış ihanetleri gelecek kuşaklara aktarma yükümlülüğüdür. Birilerinin kalbi kırılacak, birileri üzülecek veya genel deyimle düşman sevinecek diye yaşanmış gerçekleri gizleyenler de, tarih önünde suç ortağı olmaktan kurtulamayacaktır. İnanıyorum ki, hiçbir yoldaşımız kişisel kaygılarla, suçluların suçlarının üstünü örtme erdemsizliğine düşmez. Çünkü yine biliyorum ki, devrimci kişi en başta kendisiyle hesaplaşmayı bilendir. Yaşadıklarıyla doğru dürüst yaşam savaşında dost düşman herkesle hesaplaşandır.

Benim yapmak istediğim de işte tam budur. En başta kendimle hesaplaşmak, buradan çıkarak içinde yer aldığım yapılar ile hesaplaşmak, yanlışlarımızı hatalarımızı nedenleriyle ve sonuçlarıyla birlikte ortaya sermek, gelecek kuşaklara yaşanmış deneyimleri olduğu gibi aktarmak ve onların gözünü açmak.“

İrfan Dayıoğlu Kimdir?

1954 yılında Malatya ili Akçadağ ilçesi, Kürecik Nahiyesi, Harunuşağı Köyünde dünyaya geldi. İlkokulu köyünde okuduktan sonra, orta ve lise öğrenimini Gaziantep’te yaptı. 1974-78 yılları arasında İstanbul Boğaziçi Üniversitesinde Matematik okudu, okulunu bitiremeden siyasi faaliyetlerinden dolayı aranır duruma düşerek üniversite’den devamsızlıktan atıldı.

Bir kaç yıl illegal yaşadığı Türkiye’den ayrılan Dayıoğlu,1982 yılından beri Fransa’da politik mülteci olarak yaşamaya başladı. Halen Fransa’da yaşayan ve Türkiye’ye hiç dönmemiş olan Dayıoğlu evli ve bir kız çocuğu babasıdır.

Siyasi faaliyetlerine Avrupa’da devam eden Dayıoğlu, Cephe, Toplumsal Kurtuluş ve Berxwedan Dergilerinde yazarlık yaptı. Yine Özgür gündem günlük gazetesinden başlayarak Özgür Politika gazetesi sürecine kadar Kürt gazetelerinde köşe yazarlığı ve muhabirlik dahil çeşitli alanlarda çalışmalar yürüttü. 1996-2003 yılları arasında Kürdistanlı Aleviler Federasyonu’nda yönetici olarak çalışan Dayıoğlu, Avrupa’da çıkan Zülfikar Dergisi’nin son iki yılında ve sonrasında Semah Dergisinin ilk bir yılında Genel Yayın yönetmenliği yaptı, yine Medya TV’de Ayda bir yayınlanan Alevi Erkanı adlı programı bir yıl boyunca yönetti.

Dayıoğlu, Kürdistan Aleviler Birliği temsilcisi olarak iki dönem Kürdistan Ulusal Kongresi üyeliği yaptı. Halen Yazı Kuruluda görev yaptığı Semah Dergisi’nde Alevilik ile ilgili yazılar kaleme alan Dayıoğlu aynı zamanda Demokratik Alevi Federasyonu yönetim kurulunda görev yapmaktadır.
Dayıoğlu uzun yıllardır Alevilik üzerine yaptığı çalışmaları kitaplaştırıyor. Alevilik üzerine hazırladığı kitap çalışması da kısa sürede bitecek olan Dayıoğlu 2011 yılından bu yana Engin Erkiner sitesinde makaleler yayınlamaktadır.

Dayıoğlu’nun, İbrahim Yalçın ile birlikte kaleme aldığı « Bir Örgüt-Bir Yaşam; Mehmet Koç » isimli bir kitabı yayınlanmıştır.