Ana Sayfa Blog Sayfa 6307

‘Kaybedecek hiçbir şeyimiz kalmadı’

7 Mayıs’ta İşçi Filmleri Festivali’nde gösterilecek olan İlker Köklük’ün yazıp yönettiği Birol Hanbayat’ın oynadığı İş filmi yeniden işçi ölümlerini hatırlatıyor… Bu hatırlatmada Köklük “kaybedecek hiçbir şeyimiz kalmadı” diyor. 

 

 

Kötü bir dönemden geçerken, sanatını her şeye rağmen devam ettirenler bugünlerde bize de umut oldu. Her sıkışmışlıktan bir ışık doğar ya, Aksine Tiyatro da öyle…

Gezi direnişiyle birlikte tiyatro oyunlarıyla ve kendi ekibiyle yola devam eden Aksine Tiyatro oyunlarından sonra kısa metraj filmleriyle de adından söz ettiriyor.

7 Mayıs’ta İşçi Filmleri festivalinde gösterilecek olan İlker Köklük’ün yazıp yönettiği Birol Hanbayat’ın oynadığı İş filmi Aksine Sahne’nin önemli filmlerinden biri.  Film, bir tersane işçisinin işsiz kalmasıyla bir Pazar kahvaltısında tanıştığı karıncayla olan diyaloğunu anlatıyor…

Daha çok kendilerine dert edindikleri konulara gündeme getiren Aksine Sahne, kadın erkek ilişkilerini anlattıkları Sıkıntı, yine kadın cinayetlerini konu edindikleri Unuttum adlı kısa metraj filmleri bulunuyor… Tiyatroları ise sezon boyunca seyircisiyle buluştu.

Gezi Direnişi öykülerinin yer aldığı Aradığınız Topluma Ulaşılamıyor ve yine iş dünyasına uzanan, kapitalizmi eleştiren Sevgili Pazartesilerim oyunlarından bazıları…

Aksine Sahne’nin yaratıcılarından biri olan ve İş filmini yazıp yöneten İlker Köklük ile bir araya geldik. Hem tiyatroyu, hem Aksine Sahne’yi hem de bugünün sanatını konuştuk.

GÜLŞEN İŞERİ

Aksine Tiyotra’yla başlarsak, pek çok tiyatro sahneye koydunuz, şimdi de kısa metraj İş filmi… Toplumsal bir derdi sahneye taşımak zor değil mi?

Hayatta ki duruşumuz da, sanata bakışımız da böyle. Aksine Tiyatro’yu kurma nedenlerimizden biri de bu zaten. Oyunlarımızı yazarken de hep şu temellerde ilerledik: Bugünün Türkiye’sinde bugünün insanın yaşadığı dünyayı anlatmak. Temel hedefimiz bu. Hayatın içinde olmak, her gün sıradanlaşan yozlaşmaların aksine işler yapmak ve bu işleri özellikle sanata ulaşma şansı olmayan insanlardan oluşan kitlelere ulaştırmak.

– Oyunlarınıza baktığımızda bugünün Türkiye’sini görüyoruz. Sanattan uzaklaşılan bir yerde derdinizi sanatla anlatmaya çalışıyorsunuz…

Sanattan uzaklaşmak! Daha kötüsünü düşünemiyorum. Başımıza gelecek en kötü şey bu. Sanattan ve bununla bağlantılı olarak özgür düşünceden korkanlardan uzak durmalıyız, sanattan değil. Tam da bu yüzden sanat kimsenin tekelinde olmamalı. Halkın her kesimi sanata bulaşmalı, sanatın her türü halka bulaşmalı. Ancak bu yolla yaşadığımız zamanı, yaşanır bir zaman haline getirebiliriz bence. Ben de bu yüzden üstatlarımın eleştirilerine kulak asmayıp, yazarlık kariyerimi düşünerek değil, Aksine Tiyatro’yu düşünerek yazdım oyunlarımı. Mesela bu sezon repertuarımıza eklenen oyunumuz “Aradığınız Topluma Ulaşılamıyor” bir üçlemenin son oyunu ve bu üçleme üretim terörü ile tüketim terörünün dünyayı getirdiği korkunç tablo içinde bir umut ışığı olarak Gezi direnişini anlatıyor. Son oyun “Aradığınız Topluma Ulaşılamıyor” da bir beyaz yakalı ile bir gazetecinin yolları Gezi Direnişi’nin ortasında bir barın alt katında kesişiyor. Biri satış hedeflerini tutturamadığı, diğer ise Gezi Direnişi’nin haberini yaptığı için işinden olmuş bu iki adam o gece bu direnişin şok etkisine uğruyorlar.

-Peki İş’e gelirsek, 7 Mayıs’ta İşçi Filmleri Festivali’nde gösterilecek… Kısa merrajlı bir film. İşçilerin işsiz kaldığı, işçi ölümlerin arttığı bir dönemde çektiniz. Bu bir tesadüf müydü yoksa hep aklınızda var mıydı?

Eskiden beri işçi cinayetlerine karşı bir iş yapmak istiyordum, bugün iş adında bir filmle gerçekleşti bu. Üniversite yıllarında bir sendikada çalışmalar yürüttüm. Çöp işçilerinin bir direnişi olmuştu Bursa’da. O direniş sayesinde işçilerin çalışma koşullarını ve uğradıklarını haksızlıkları görmüştüm. Elbette hayata dair gözlemler yapıyoruz, ama birebir içinde olmak gerçekten farklıydı. Mesela üç kardeş vardı o direnişe katılan çöp toplama işçilerinin arasında. Üçü de zihinsel engelliydi. O dönem Bursa’nın en zengin adamlarından biri olan patronları onları paranın rengiyle kandırıyordu. Mesela 10 lira kırmızı renk, 20 lira yeşil renk gibi. Kırmızı olan yeşilden daha büyük diyordu ve maaşlarının onda birini veriyordu onlara bu yolla. Buna benzer trajediler ne yazık ki saymakla bitmiyor bu ülkede.

– İşçilerin arasında bulunmak sizi etkiledi diyebiliriz o halde?

Tabi ki. Vicdanı olan kim şu anlattığım gibi bir duruma karşı sessiz kalabilir ki? Yazdığım ilk oyun olan “Mendil Alır mısınız” da sokakta çalıştırılan çocuklar hakkındaydı ve Ahmet adında tartıcılık yapan bir çocuğun yaşadıkları üzerinden kurgulandı. Çevrenize bakmak artık cesaret istiyor bu ülkede, çünkü nereye baksanız kafanızı başka tarafa çeviremeyeceğiniz bir trajedi ile karşılaşıyorsunuz. Bu serüven içinde bir süre sonra dahil olduğum beyaz yakalıların problemlerini de anlatmaya çalıştım, ağır işlerde çalışan işçilerin de; “İş” de onlardan biri.

 -İş kısa metraj ve bir sürü soruna değiniyor… Ki bu ülkenin kanayan yarasıdır işçiler

AKP iktidarından sonra Türkiye’de biliyorsun iki şey rekor kırdı: İşçi cinayetleri ile kadın cinayetleri. İşçi cinayetlerinde ve işçi ölümlerindeki artışın tesadüfi bir sonuç olduğunu kimse söyleyemez. Ortada sistematik olarak uygulanana bir şiddet var. Rakamlar ortada, yasalar ortada, yok saymalar ortada. Biz bu sonucu işliyoruz İş’de de…

İŞÇİ ÖLÜMLERİNİN NEDENİ SINIRSIZ AÇ GÖZLÜLÜK!

-İş tersanede çalışan ve işsiz kalan bir işçinin hikayesini anlatıyor, genel olarak anlattığınız hikaye bütün işçiler için geçerli mi? Bunu düşünerek mi yola çıktınız?

Tersane’de işçi ölümlerinin Türkiye’nin en önemli gündem maddelerinden biri olması gerekirken olamadığı bir dönemdeyiz. O insanalar inanılmaz çalışma koşulları yüzünden öldüler. Tersane patronları o ölümlerle dalga geçti. İşçilerin cahilliğinden dem vuruldu, köyden geldikleri için önlemleri alamıyorlar, iskelelerin üzerinde durmayı başaramıyorlar denildi. İskelelerin çöktüğü gerçeğinden bahsedilmedi, çalışma saatleri ve koşulları gizlendi. Gerçekten vicdanı olan herkesin müdahale etmesi gereken bir insanlık ayıbı bu. Sadece tersane için değil, bütün işçiler için geçerli tabi ki. Madenlerde inşaatlarda yaşanan ölümler hep sınırsız açgözlülükler yüzünden alınmayan önlemler yüzündendi.

-Bir işçinin bir günü anlatılıyor sanırım değil mi?

İşten atılmış bir tersane işçisinin mütevazı kahvaltısına konuk oluyoruz “İş”de. Kahvaltı sırasında iş ilanlarını tarıyor ve iş ararken bir karınca ile karşılaşıyor. Bu tanışmadan sonra o gecekonduda beraber yaşadıkları o kısacık zaman dilimindeki olayları anlattım filmde.

-Karınca ve  işçi arasında ironik bir bağ kurdunuz… Bu bağı nasıl anlatırsınız?

İkisinin de hikayesi bir biriyle örtüşen hikayelerdi. İkisi de çalışkandı, ikisi de hayatın içinden geliyordu. İkisi de hemen hemen hiçbir şeyle ilgilenemeyecek şekilde ekmek parasının peşindeydi. Karınlarını doyurmak zorundaydı. İkisi de bunu yaparken yüksek oranda ölüm riski taşıyorlardı. Karıncanın yaşadıkları, adamın kendi hikayesiyle kurduğu özdeşleşme, işçinin hayatı çok daha güzel yerden görebildikleri çok daha basit ama çok daha önemli bir açıdan görebildiğini anlatmaya çalıştığım bir hikaye İş…

BİR İNSAN MADENE BOŞUNA İNMEZ!

 -Karınca hikayesi, işçi hikayesi… Bu hikayelerle nereye varmaya çalışıyorsunuz?

Aslında trajedi ortada duruyor, gözümüzün önünde, ama sıradan hayatımızın dışına çıkıp bakmadıkça göremiyoruz onu. Bursa’daki işçi direnişi benim için o sıradanlığı kıran dönemdi. Aynı hikayeler gün geçtikte sertleşerek yaşanmaya devam ediyor. Torunlar Center’da asansörün düşmesi sonucu 10 işçinin ölmesi… Alınması gereken önlemlerin alınmaması, madenlerde yaşam odası denilen odanın yapılmaması, ufacık maliyetler gerektiren bu önlemlerin alınmamış olması yüzünden, insanların ölmesi, aç gözlülük, bunun karşısında inanılmaz bir çaresizlikle çalışan işçiler. Bir insan madene boşuna inmez, bu şartları boşuna kabul etmez… Aç bıraktılar, yoksul bıraktılar… Ben iktisat okudum, gelir bölüşümündeki adaletsiz oranının ölçüldüğü tablolar vardır. Gerçek değerlerle bu tablolar Tüm Türkiye toplumu için oluşturulabilse inanılması güç sonuçlar çıkacaktır ortaya. AKP’den sonra da devam eden bir yol bu; zengin inanılmaz şekilde zenginleşirken fakir aynı ölçüde fakirleşiyor.

-Türkiye işçi olmak da bu fakirleşen bir yolun sonu mu oluyor?

Tabi ki. Mesela mevsimlik işçi olarak tarım sektöründe 15 gün çalışabiliyorsan devlet seni işsiz olarak saymıyor. İşçinin işsizliği 365 günün 15 günü için girebiliyor Akp’nin dönüştürdüğü istatistik kurumunun istatistiklerine. İşçi açısından tam bir çaresizlik, başka neden bahsedebiliriz… Bu bir suç, şartlar böyle, koşullar böyle diyerek bunun kabul etmemek lazım. Bu bir cinayet, ölen belli, öldüren belli. Buna karşı sesimizi çıkartmamız lazım.

Sanat ne kadar etkili bu sesi çıkartmakta?

Sanattan neden bu kadar korkuyorlar? AKM neden kapalı hala? Sanatın çok büyük bir iyileştirme gücü var toplumsal hastalıkların üzerinde. O bir panzehir. İşte bu yüzden sanat hayatın dışında kalmamalı. Tam içine bulaşmalı. Bıçak sırtı bir konu aslında. Sanatta yaptığımız işin kalitesi çok önemli bir yandan. Hayatın içine bulaşmak derken hayatın rutini haline getirdikleri yozlaşmayı sanat dili haline getirmeyi kastetmiyorum. Tam tersine gerçek sanat hayata bulaştığında onun dilini ve yaşam kalitesini yükseltir.

GÜNEŞİ BALÇIKLA SIVAYAMIYORSUNUZ

 -Peki siz bu riski doğru yönetebildiniz mi? Doğru sanat diye bir kavram var mı?

Doğru sanat yapılmıyor, o çok net! Hayatın yaşadığı çıkmazı sanat da yaşıyor bence. Kaldı ki o çıkmazı önce sanatçılar kırmalı, ama şu suni umutsuzluk bulutu öyle bir çöktü ki insanlığın üzerine özgürce düşünmek büyük bedeller ödemeyi gerektirir oldu. O yüzden de sanat da bir sektör artık. Çoğunluk kariyer peşinde. Topluma ulaşmak, toplumu dönüştürmek, topluma doğru yerden seslenmek çoğu zaman önemsenmiyor. İnsanların bireysel kaygıları her şeyin önüne geçiyor.

– İktidarın yaptıklarının dışında biraz da bireysellik mi ön plana çıktı diyorsunuz?

Stanislavski’nin bir sözü vardır, sanatı kendinde sev, kendini sanatta degil der. Ama Türkiye’de sanatçılar kendilerini sanatta seviyorlar daha çok.

-Tüm bunlar yaşanırken sanat yine de kendi var ediyor, bununla ilgili ne düşünüyorsunuz?

Bu konuda da güzel gelişmeler de yaşanıyor, bu durum bir dönem tiyatroda tıkanmaya neden oldu ve şimdi mesela Taksim’de, Kadıköy’de, bir çok yerde küçük sahneleri olan, alternatif işler üreten en önemlisi kendi oyunlarını yazan, bugünün dili olabilen tiyatrolar ortaya çıktı. Aynı şeyi bizde yaşadık, tiyatrolarımız kapatıldı, bir yerlerde engellendik, onlara karşı kendi mekanlarımızı yarattık. Kendi işlerimizi üretmek durumunda kaldık. Güneşi balçıkla sıvayamıyorsunsuz, siz ne yaparsanız yapın doğru bir şekilde bir gün ortaya çıkıyor. Ve böyle bir açılım meydana geldi.

Tiyatroda alternatif mekanların, alternatif metinlerin yeniden ortaya çıkmasını bir umut olarak mı görüyorsunuz?

İlerisi için önemli bir adım bence. Biz de bu dönemin aslında geçici bir dönem olduğunu, tarihte bu ve buna benzer dönemlerin yaşandığını, sıkışmışlıkların olduğunu, en sıkışmış dönemlerden bile çok güzel şeyler doğduğunu biliyoruz. Bu dönemlerde geçecek… Ona göre hareket etmek gerektiğini düşünüyorum.

UMUTSUZLUĞA KAPILMADAN YOLUMUZA DEVAM EDECEĞİZ

-Ne yapılmalı sizce?

Vicdanlı insanların evlerine kapanmaması gerek… Bence en kritik nokta bu. Aslında çok var vicdanlı insan bu ülkede, ama onlar televizyon dizisi izliyorlar ve o diziler onların vicdanlarını törpülüyor. Buna engel olabilmek için hayatın tam içine girmek, o hayatın içinden bir şeyler üretmek gerek diye düşünüyorum. O yüzden de bu tür insanlardan oluşan seyirci kitlemizi her geçen gün büyütmeye çalışarak umutsuzluğa kapılmadan yolumuza devam ediyoruz.

-Tiyatroyu uzun yıllardır yapıyorsunuz ama aynı zamanda da sinema var…

Tiyatro temel sanatımız, sinemada daha yeniyiz. Müzikte yapıyoruz ayrıca Aksine Sanat yapısı altında. Her işimizin kendine has bir dili ve kitlesi oluyor. O insanları Türkiye tiyatrosunun tarihi mekanı Tepebaşı’ndaki ufak mekanımızda bir araya getirmek bizim için paha biçilmez bir mutluluk. Aksine Sinema yıllardır alt yapısı oluşmakla birlikte sevgili dostumuz senarist Tamer Baran’ın katılımı ile ivme kazandı. Şu ana kadar 5 kısa metraj film çektik.

-Bir yandan sanat yaparken öte yandan toplumsal sıkışmışlık devam ediyor. Umudu nasıl diri tutuyorsunuz?

Umarım bir gün ölen işçileri değil, haklarını kazanan işçilerin belgesellerini çekiyor oluyoruz ve o günler gelecektir mutlaka… Hak mücadelelerinin verildiği alanlarda aklımda hep şu soru oldu yıllarca, Acaba bir gün polislerden daha kalabalık olabilecek miyiz? Sonra kimsenin beklemediği bir anda Gezi Direnişi yaşandı. Umudu şöyle koruyordum öncesinde, toplumlar tarihi adına okuduğum ne varsa, bütün kitaplarda şu vardı; toplumlar dönüşmek zorunda. Sonsuza kadar bu böyle gitmeyecek. Biz de ilk işareti gördük. Dibe çöker gibi göründüğümüze bakmayın, büyük bir kalkışın arifesindeyiz. Çünkü kaybedecek hiçbir şeyimiz kalmadı neredeyse.

-Projeleriniz devam edecek mi?

Seçim adında bir kısa filmimiz daha var. Kurgusu devam ediyor. Uzun metraj projelerimiz de var. Kısa metraj filmlerimiz uzun metraja hazırlıyor bizi. Derdimizi anlatma maceramız bitmeyecek zaten…

Can Dündar: Kabul etmiyoruz

MİT TIR’ları haberi nedeniyle beş yıl 10 ay hapis cezasına çarptırılan Cumhuriyet Genel Yayın Yönetmeni Can Dündar, kararı ‘davanın savcısı’ gibi davranmakla suçladığı Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a ‘hediye etti

 

Dündar devletin gizli belgelerini elde edip yayınlamaktan beş yıl 10 ay, birlikte yargılandığı Cumhuriyet Ankara Temsilcisi Erdem Gül de aynı suçtan beş yıl hapis cezasına çarptırılmıştı. İkili darbeye teşebbüs ve casusluk suçlamalarından beraat etmiş, örgüt üyeliği ve örgüte yardım suçu yönünden ise dosyalarının ayrılmasına karar verilmişti.

Hükümler beklenirken Dündar’a adliye binası önünde silahlı saldırı düzenlenmişti.

‘Cumhurbaşkanı davanın savcısı gibi davrandı’

Dündar mahkumiyet kararının ardından şunları söyledi: “Bugün burada iki saat içinde iki suikast yaşadık. Biri silahlıydı, biri yasal. İlk suikast dışarıda sizlerin gözünün önünde yaşandı. İkinci suikast ise kapalı oturumda gerçekleşti. Bir habercilik suçundan ceza aldık. Bu cezalar, bu kurşanlar sadece bizi sindirmeye, susturmaya yönelik değil, aynı zamanda sizleri ve Türkiye basınını yazmaktan, konuşmaktan korkar hale getirmek için. Bu hukuki bir suikastti. AYM bizim yaptığımızın suç olmadığına, ifade özgürlüğüne kanaat getirdi ancak mahkeme, AYM’nin kararını elinin tersiyle iterek suç dedi. Biz baştan beri eylemin suç olduğunu söyledik. Karşımızda cumhurbaşkanını bulduk. Cumhurbaşkanı başından beri davanın savcısı gibi davrandı. Şantaj yaptı, tehdit etti, hedef gösterdi ve bu tehditlerden vazife çıkaran birisinin silahlı ateş etmesine yol açtı.”

‘Kurşunların nedeni devletin en üst kademesinin hedef göstermesi’

Yaşananların ders olması gerektiğini kaydeden Dündar, Erdoğan’a şu sözlerle seslendi: “Umarım bir daha bir gazeteciyi hedef alırken iki kere düşünür. Haftalardır, aylardır aldığımız tehditlerin, bugün sıkılan kurşunların nedeni bizzat devletin en üst kademesi tarafından hedef gösterilmemizdir. Bugün verilen kararda da devletin en üst kademesinden bizzat verilen talimataların rol oynadığı endişesi sonsuza kadar yaşayacaktır.”

‘Cesur olmamız lazım’

Dündar, “Peki bizi sindirmeye yeter mi bu kararlar, bu kurşunlar” diye sorup şöyle devam etti: “Asla. Biz doğru bildiğimiz gibi konuşmaya, yazmaya, söylemeye devam edeceğiz. Bu tehditler, bu baskılar asla bizi yıldırmayacak. Yeter ki kalan gazetecileri yıldırmasın. ‘Yazarsak başımıza bunlar gelir’ diye düşündürmesin. Korkarım asıl hedef budur. Hepimiz çok cesur olmak zorundayız. Halkın gerçekleri öğrenme hakkı adına, basın özgürlüğü, ifade özgürlüğü adına her zamankinden cesur ve kararlı olmak zorundayız.”

‘Kabul etmiyoruz’

Dündar’ın ardından söz alan Erdem Gül ise aldıkları cezanın gazeteciliğe verildiğini söylerken, yargılanmalarına neden olan haberleri “Katliamlar olmasın” diye düşünerek yaptıklarını söyledi.

Dündar’ın adliye önünde yaşadığı saldırıyı “Bir tane eli kanlı katil, bir gazeteciyi yargılandığı sırada öldürmek istiyorsa bu yaşanacak bir Türkiye değildir” sözleriyle hatırlatan Gül, şöyle devam etti: “Siyasi demeçlerle insanlar tehdit ediliyor. Aldığımız ceza moralimizi bozmadı. Bu ceza gazeteciliğe verilmiştir. Bu cezayı verdilerse biz de bu cezayı kabul etmiyoruz.”

Ne olmuştu?

Cumhuriyet gazetesinin 29 Mayıs 2015 tarihli nüshasında ‘İşte Erdoğan’ın yok dediği silahlar’ manşetiyle MİT’e ait TIR’larla Suriye’deki gruplara silah gönderildiğine dair bir haber yer almış, habere savcılık dosyasından alınan görüntüler de eklenmişti.

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, iki gün sonra haberin yapılmasını‘casusluk faaliyeti’ diye niteleyerek “Bu casusluk faaliyetinin içine o gazete de girmişti. Haberi yapan, bedelini ağır ödeyecek. Öyle kolay bırakmam onu..” diye konuşmuştu.

Erdoğan’ın bu sözleri üzerine Dündar ve Gül hakkında ‘askeri ve siyasi casusluk’ suçlamasıyla dava açılmıştı.

26 Kasım 2015’te ifadeye çağrılan Dündar ve Gül, aynı gün tutuklanarak Silivri Cezaevi’ne gönderilmişti.

Anayasa Mahkemesi (AYM), avukatlarının ‘tutuklama kararıyla kişi güvenliği ve özgürlüğü, düşünceyi açıklama ve yayma özgülüğü, basın özgürlüğü, ifade özgürlüğü haklarının ihlal edildiği’ gerekçesiyle yaptıkları başvuruyu haklı bularak Dündar ve Gül’ün tahliyesine karar vermişti. İki gazeteci, 26 Şubat’ta tahliye edilmişti.

Erdoğan ise AYM kararıyla ilgili “Ben Anayasa Mahkemesi’nin vermiş olduğu karara sadece sessiz kalırım o kadar ama kabul etmek durumunda değilim. Karara uymuyorum, saygı da duymuyorum” demişti.

Bir önceki duruşmada dosyaya dava başlamadan kısa süre önce atanan savcı Evliya Çalışkan, Dündar’ın savunmasını ‘kopuş savunması’ olarak nitelemiş, ancak tutuklama talep edilmemişti. Dava, savcı Çalışkan tarafından, ‘Selam Tevhid Kumpas’ dosyasıyla birleştirilmek isteniyor.

‘Pelikan Dosyası ve Aleviler’

Ali Kenanoğlu Başbakan Davutoğlu ve Cumhurbaşkanı Erdoğan arasındaki çatışmalardan birinin de Alevilik olduğunu yazdı.

 

Kenanoğlu, “Alevilik ve Aleviler… Bu konu ‘Pelikan Dosyası’nda ele alınmamış, ancak Hoca – Reis çatışma alanlarından birisi de budur. Kanımca ya bilgi eksikliğinden, ya da önemsenmediğinden eksik bırakılmıştır.

Ali Kenanoğlu’nun Evrensel’de yayınlanan,” Pelikan dosyasının Alevilik eki” başlıklı yazısı şöyle:

Türkiye gündemine “Pelikan Dosyası” olarak oturan dosya, Saray’daki Reis ile Başbakan Davutoğlu (Hoca) arasındaki çatışmayı yansıtan kimi hususların deşifresinden ibarettir. Okurken hayli eğlendiğimiz ‘Pelikan Dosyası’nın gördüğüm ve bildiğim bir eksikliğini tamamlayayım dedim. Konu Alevilik ve Aleviler… Bu konu ‘Pelikan Dosyası’nda ele alınmamış, ancak Hoca – Reis çatışma alanlarından birisi de budur. Kanımca ya bilgi eksikliğinden, ya da önemsenmediğinden eksik bırakılmıştır.

Şöyle sıralayalım:

Hoca’nın göreve geldiğinden bu yana; Alevilere Alevilerin diliyle hitap etmeye çalıştığını, Hacıbektaş ziyaretini, çat kapı cemevi ziyaretini, Alevi Kültür Dernekleri Başkanı Doğan Demir’in “aracının kurşunlanması” iddiası sonrasında yakından ilgilendiğini ve kendisine koruma verdiğini, Alevi Kültür Derneklerini bizzat ziyaretini, Alevi açılımının moderatörü Nejdet Subaşı’yı başdanışman yapmasını, diğer Başdanışmanı Hatem Ete’nin Alevilerle yakından ilgilenmesini, HDP’den bakan yapılan iki milletvekilinin özellikle Alevi seçilmesini ve Alevilikle ilgili çalışmaların hızlandırılmasını alt alta sıraladığımızda Hoca’nın Aleviler açısından farklı bir şeyler yaptığını görebiliyoruz.

Tayyip Erdoğan meydanlarda Aleviliği yuhalatırken, Hoca’nın Alevilere “mihman” olmaya geldim demesinin bir izahı olması gerekmektedir.

Tabii bu izahı yaparken Hoca’nın bu yaklaşımın salt Aleviliğe ve Alevilere olan safiyane ilgisinden olduğunu düşünmek saflık olur. Bu ilginin nedeni Reisin sorunlu ve başarısız olduğu tüm alanlarla olumlu ilişkiler kurarak, yanına doğal müttefikler arama ihtiyacıdır.

Hoca, Tayyip Erdoğan’dan farklı olarak; Erdoğan’ın aksine Cem Vakfını değil, Alevi Kültür Derneklerini muhatap görüyor ve sadece bu kurumu değil bu kurum üzerinden diğer kitlesel Alevi kurumlarıyla da görüşmeler ve istişareler yapıyor. Alevi kurumları ile Hoca arasındaki kişi, hükümet kanadından Hatem Ete; Alevi kurumları kanadından da Doğan Demir’dir.

HDP’den bakan yapılan vekillerin seçiminde de bu ikilinin etkisini biliyoruz. Zaten Doğan Demir de bu ilişkiyi saklamıyor, kamuoyuna açık bir şekilde dile getiriyor. Hoca’nın danışmanı Hatem Ete’nin yardımcısı ise Su TV’nin son sahibi ve AKP Çankaya Meclis üyesi Alevi bir kişi olan Yalçın Özdemir’dir. Yalçın Özdemir, Alevi dünyasına Su TV’yi satın alarak girdiğinden bu tarafa belirleyici bir aktör olmak için çaba harcamaktadır.

Bu ismini saydığım kişiler görünürde olanlar. Bir de şimdilik görünür olmayı istemeyen ama işin içinde olan başka Alevi kurum temsilcileri de var. Bunlar bir ekip şeklinde çalışıyor. Cemevleri sorununun “ibadethane” denilmeden çözülmesi formülünden tutun da, 12 kişilik bir “Alevi üst kurulu” kurulması gibi birçok husus bu ekip tarafından belirleniyor.

Bu 12 kişinin isminin de bu ekip tarafından belirlendiğini söyleyebiliriz. Hoca bu ekip ve ekibin çalışmasından memnun, o yüzden Alevilik konusunda cesur söylemlerde bulunuyor.

Tayyip Erdoğan döneminde yapılan Alevi açılımının başarıya ulaşamamasının ve yapılan onca çalışmadan tek bir olumlu sonuç çıkamamasının nedeni Tayyip Erdoğan’ın ekibidir. O ekipte işin hakkını veren sadece Necdet Subaşı olmuştur.

Bu nedenle de Subaşı, Hoca’nın baş danışmanı olarak bu ekipte yer almaktadır. Tayyip Erdoğan’ın ekibi ile Hoca’nın ekibi arasındaki en önemli fark Hoca’nın ekibinin bugüne kadar hep muhalif olarak bilinen Alevilerden oluşmasıdır.

Tayyip Erdoğan’ın ekibi Alevi kamuoyunda her daim ve her dönemde kendisini Hükümetlerin yanında konumlandıran ve dolayısıyla Alevi dünyasında deşifre olmuş kişilerdi ve inandırıcılıkları kalmamıştı.

Tabii ki Tayyip Erdoğan’ın dini konulardaki esas hocası olan Hayrettin Karaman’ın Alevi karşıtlığı, o dönemde Aleviler için hiçbir adım atılmamasına neden olan faktörlerdendir. Reis Alevilik işlerini kendi döneminde Gülen Cemaatine havale etmek gibi önemli bir hata da yapmış ve Cemaatle kavgaya tutuşunca da Alevilik meselesi tümden kapatılmıştı.

Hoca bu işi daha stratejik ve daha akıllıca yürütüyor yürütmesine de; Hoca’nın ömrü de Reis’in onayını almadan başlattığı bu çalışmaları yürütüp sonuçlandırmaya yetmedi. Sanırım AKP’de ki bu değişim Alevi dünyasında da birçok kişiyi boşluğa düşüreceğe benziyor. Her sabahın bir hayrı vardır.

Aşk ile…

İrfan Dayıoğlu’ndan “Dik Duruş”

Dayıoğlu’nun Mayıs 2016 ‘da yayınlanacak olan kitabının ana konusunu geçmişle hesaplaşma oluşturuyor. Dayıoğlu “Dik Duruş” adını verdiği kitapta devrimci hareketin sorunlarını 1975-1988 yılları arasında içinde yer aldığı THKP-C Acilciler örgütü özgülünde değerlendiriyor.

Acilciler örgütü içinde yaşanan tartışmaları, ihanetleri ve iç hesaplaşma adı altında yapılan infazları bildiği ölçüde değerlendiren Dayıoğlu, kitabın önsözünde şu belirlemelerde bulunuyor;
“İnsan geçmişiyle insandır. Geçmişin izlerini taşıyan varlıktır. Kendini anlamak isteyen, geçmişiyle anlayabilir. Belleğimiz, bireysel düzeyde geçmiş deneylerimizi taşıyıp yaşamımızın sürdürülmesine nasıl katkıda bulunursa, tarihimiz de toplum olarak, kültür olarak, var olma çabamızda geçmişimizi bize anımsatır. Geçmişten öğrenmemize destek verir.”
Kitabın sunuş bölümünde 12 eylül sonrası genel durum değerlendirmesi, devrimci duruş, eleştiri-özeleştiri konularını irdeleyen Dayıoğlu; Acilciler örgütü içinde yer aldığı dönemi ve yaşanmışlıkları da örnekleriyle, kanıtlarıyla ve yorumlarıyla irdeleyerek, örgütü şahsında kendi oto kritiğini de yapmış oluyor.

Dayıoğlu önsözün devamında şu çarpıcı belirlemelerde bulunuyor;

“Bizler eğer hâlâ insanlığın kurtuluşu davasını güttüğümüzü iddia ediyorsak, bir görevimiz de örgütsel deneyimlerimizi, örgüt içinde yaşanan tartışma ve ayrılıkları, yaşanmış ihanetleri gelecek kuşaklara aktarma yükümlülüğüdür. Birilerinin kalbi kırılacak, birileri üzülecek veya genel deyimle düşman sevinecek diye yaşanmış gerçekleri gizleyenler de, tarih önünde suç ortağı olmaktan kurtulamayacaktır. İnanıyorum ki, hiçbir yoldaşımız kişisel kaygılarla, suçluların suçlarının üstünü örtme erdemsizliğine düşmez. Çünkü yine biliyorum ki, devrimci kişi en başta kendisiyle hesaplaşmayı bilendir. Yaşadıklarıyla doğru dürüst yaşam savaşında dost düşman herkesle hesaplaşandır.

Benim yapmak istediğim de işte tam budur. En başta kendimle hesaplaşmak, buradan çıkarak içinde yer aldığım yapılar ile hesaplaşmak, yanlışlarımızı hatalarımızı nedenleriyle ve sonuçlarıyla birlikte ortaya sermek, gelecek kuşaklara yaşanmış deneyimleri olduğu gibi aktarmak ve onların gözünü açmak.“

İrfan Dayıoğlu Kimdir?

1954 yılında Malatya ili Akçadağ ilçesi, Kürecik Nahiyesi, Harunuşağı Köyünde dünyaya geldi. İlkokulu köyünde okuduktan sonra, orta ve lise öğrenimini Gaziantep’te yaptı. 1974-78 yılları arasında İstanbul Boğaziçi Üniversitesinde Matematik okudu, okulunu bitiremeden siyasi faaliyetlerinden dolayı aranır duruma düşerek üniversite’den devamsızlıktan atıldı.

Bir kaç yıl illegal yaşadığı Türkiye’den ayrılan Dayıoğlu,1982 yılından beri Fransa’da politik mülteci olarak yaşamaya başladı. Halen Fransa’da yaşayan ve Türkiye’ye hiç dönmemiş olan Dayıoğlu evli ve bir kız çocuğu babasıdır.

Siyasi faaliyetlerine Avrupa’da devam eden Dayıoğlu, Cephe, Toplumsal Kurtuluş ve Berxwedan Dergilerinde yazarlık yaptı. Yine Özgür gündem günlük gazetesinden başlayarak Özgür Politika gazetesi sürecine kadar Kürt gazetelerinde köşe yazarlığı ve muhabirlik dahil çeşitli alanlarda çalışmalar yürüttü. 1996-2003 yılları arasında Kürdistanlı Aleviler Federasyonu’nda yönetici olarak çalışan Dayıoğlu, Avrupa’da çıkan Zülfikar Dergisi’nin son iki yılında ve sonrasında Semah Dergisinin ilk bir yılında Genel Yayın yönetmenliği yaptı, yine Medya TV’de Ayda bir yayınlanan Alevi Erkanı adlı programı bir yıl boyunca yönetti.

Dayıoğlu, Kürdistan Aleviler Birliği temsilcisi olarak iki dönem Kürdistan Ulusal Kongresi üyeliği yaptı. Halen Yazı Kuruluda görev yaptığı Semah Dergisi’nde Alevilik ile ilgili yazılar kaleme alan Dayıoğlu aynı zamanda Demokratik Alevi Federasyonu yönetim kurulunda görev yapmaktadır.
Dayıoğlu uzun yıllardır Alevilik üzerine yaptığı çalışmaları kitaplaştırıyor. Alevilik üzerine hazırladığı kitap çalışması da kısa sürede bitecek olan Dayıoğlu 2011 yılından bu yana Engin Erkiner sitesinde makaleler yayınlamaktadır.

Dayıoğlu’nun, İbrahim Yalçın ile birlikte kaleme aldığı « Bir Örgüt-Bir Yaşam; Mehmet Koç » isimli bir kitabı yayınlanmıştır.

Maraş’ıma, vekilime dokunma

Maraş Girişimi’nin çağrısıyla, Alevi kurumları 7 Mayıs’ta Terolar’da olacaklar. Devletin yoğunlaştırmış olduğu etnik arındırma politikalarına karşı tavırlarını bir kez daha dile getirecekler. Bölgedeki yapılmak istenen IŞİD kampına karşı halkımızla birlikte seslerini yükseltecekler.

Devlet bölgede selefist Arap kemeri yaratmak istemektedir. Suriye savaşındaki uğursuz politikalarını burası üzerinden sürdürecektir. Halkları, inançları birbirine çatıştırarak, gerginlik ortamlarını canlı tutarak, iktidarını şiddet üzerinden devam ettirme arzusunda olduğu bilinmektedir. Terolar’dan, Antep’e, Kilis’e oradan da Suriye’ye uzanan hat üzerinden çetelere arka bir destek hattı oluşturmaktadır.

Diğer yandan Kürt ve Alevilerden arındırılma bölgesi olarak görülen alanların etnik yapısını değiştirerek Türk-İslamcı tekleştirilmiş yapıya ulaşmayı hedeflemektedir. 1978 Maraş Katliamı ve 1980 sonrası göçertme politikalarının bir devamı olarak bu kamp üzerinden sonuç almayı örgütlemektedir. Yavuz Sultan Selim’den beri bölgeyi hedef alan bu zihniyet yeni Osmanlıcı politika uygulayanlar tarafından da kararlı bir şekilde sürdürülmektedir. Sorun hukuki adli veya ticari bir konu değildir. Siyasi, politik ve bölgeye bakış biçimiyle ilgilidir.

Onun içindir ki buna karşı direnişinde aynı kararlılıkta siyasi ve politik bir duruşu gerektirmektedir. Kimliğini, itikadını, dünyaya bakışını gizleyerek, “aman bir şey yapmayalım, bize karışmazlar” diyerek bu sürecin üstesinden gelemez. Toplumun varlık ve yokluk meselesini ciddiyetsiz bir şekilde yaklaşıp, Yezit’ten ve onun taifesi kapı kulundan medet umamaz.

Her direniş gibi kendi köklerinden beslenir ve beslenmelidir. Hiç kimse iktidarların yarattığı korkuların arkasına sığınarak, halkı bu korkulara mahkûm edemez. Korkular üzerinden siyaset üretemez.

Herkes sorumluluklarına sahip çıkmalıdır. Devrimci demokratların, sol, sosyalistlerin, sosyal demokratların,  anarşistlerin, feministlerin, mücadele alanında, bugün Terolar’da olmaları gerekmektedir. Gezi ruhundan bahsedenler çadırlarını ve bayraklarını Terolar’a taşıyabilirler. Halkımızın yürekleri onları bağrına basacaktır. Maraş rengârenk pankartlarla her kesimden insanlarla bir kez daha kendi gerçek kimliğiyle buluşacaktır.

İktidarların korktuğu da, Maraş’ın, Kürt, Kızılbaş ve sol kimliğidir. 12 Eylül darbesi böylesine bir saldırının kendisidir. 3 K’yı ortadan kaldırmak isteyenlere karşı Maraş direniş, temsil ve bu kimliklerin buluşma merkezidir.

Maraş’ın hedef alınması sıradan bir durum değildir. Derindir. Direnişte derinden gelmelidir. Tüm kesimler bu sorumluluk içerisinde Maraş’a olan borcunu ödeme bilinci ile dâhil olmalıdır…

Yine TBMM’de dokunulmazlıkların kaldırılması adı ile Kürtler başta olmak üzere, devrimci demokrat ve sosyalistlere karşı başlatılan operasyon savaşın meclisteki boyutunu göstermektedir. Kürt illeri bombalanırken, Rojava çeteleri halkın üzerine saldırtılırken, Alevi yerleşim yerlerine çeteler yerleştirilmek sureti ile yeni göç ve katliamlar dayatılırken mecliste de dokunulmazlık adı altında halkların vekilleri siyasi linçe maruz kalmaktadır.

Görünen o ki iktidar erki topyekûn savaşa girişmiştir. Her yeri savaş alanına çevirmiştir. Buna karşı top yekûn bir direniş gerekmektedir. Herkes kendi cephesinde bulunduğu yerde sesini yükseltmek, var olan direnişlere ve direnişçilere destek vererek geleceğine sahip çıkmalıdır.

Sessizlik, teslimiyet, korkaklık yüzyıllara varan bir kaybın, imhanın ve yok oluşun kendisini getirmektedir. Görünen köy kılavuz istemez misali yapılan bu kadar net ortadadır. Geleceğimiz, çocuklarımız için “Maraş’ıma, vekilime dokunma” demek en asgari direniştir. Bu direnişte yerimizi alma zamanı gelmiştir.

Ya Ali…

Ah benim giden abim, TÜRKÜLERE, DAĞLARA

 

“Ben bu bahar çok değiştim be anne,

 yüreğim durup durup rüzgarlanıyor,

ben bu bahar bir tiryaki gibi aydınlık içtim,

unutmak istedim olmuyor…

Beni eski sokaklardan bir ses çağırıyor

gidince kaybedecek bir şey kalmıyor,

Bu güller var ya bu güller, bu bahar akşamında …

Ben bu bahar Mayıs’ın 5’yim…  “

Ah benim güzel abim, uzun abim uçurum çiçeği abim… Ah benim giden abim türkülere dağlara…

Böyle diyordu Hüsnü Arkan 5 Mayıs şarkısında.  Ne de güzel diyordu… Denizlere yakılmış bu ezgi, 5 Mayıs’ı 6 Mayıs’a bağlayan geceye; gidenlere ve dönemeyenlere. 1972’ye yazılmıştı…

Her solcu ailenin çocuğu gibi Denizleri öğrenerek başladık hayata. 80 kuşağı olmanın dayanılmaz ağırlığıyla önce duvarlarımıza düştü fotoğrafları sonra kitaplardan öğrendik hayatlarını.  Darağacında üç fidanla başlayan hikayeler sadece hayatımızda hikaye olarak kalmadı.

O hikayelerin bir parçası olmuştuk bile. Evinin duvarında, Mahir, Deniz, İbo varsa;  bir Che…  Sana biçilmiş bir hayatı giymiş gibi olursun.

En azından o hayatın tam ortasından geçtim ben. Denizler idam edildiğinde (6 Mayıs 1972)  doğmamıştım, Mahirler vurulduğunda da yoktum… 80 darbesinin gölgesinde doğan biri umut da umutsuzluk da hayatıma tezahür etti.

90’da gecekondularla tanıştığımda 9 yaşındaydım, mücadele etmenin en temel hak olduğunu o yıllarda çoktan öğrenmiştim.  Evde “Ser Verip Sır vermeyen Yiğit” İbo hep anlatılırdı, babasına parça parça verilen bedenini,  bir torbaya koyup hamala verdiklerini… Kızıldere’de “teslim alamayacaksınız” diyen Mahir’i; başı dik darağacına giden Denizleri, Hüseyinleri, Yusufları…

Hiç görmeden ne çok tanıdık değil mi? Hiç bilmeden ne çok sevdik? Ne çok onlar olduk, ne çok onların direnciyle direndik; ne çoktuk! Ne çok yasaklandık, ne çok ağıtlar yaktık… Ne çok söyledik onlara yakılan türküleri.

Vicdan ve onur  O’nlardan kalan miras bize… Ne güzel! Ağır ama ne güzel taşıyabilene!

Can Yücel’in Denizler asıldıkyan sonra yazdığı bir şiiri  vardır, o şiirde “Aşk Olsun Sana Çocuk” der ve şöyle devam ederi…

“Elbette Türkiye’de de en uzun koşuysa devrim

O, onun en güzel yüz metresini koştun

İlk o fırladı lüverden en sekmez mermisiynen

En hızlısıydı hepimizin,

İlk o göğüsledi ipi…

Acıyorsam sana anam avradım olsun,

Ama aşk olsun sana çocuk, aşk olsun!”

Bu bahar onların, Denizlerin 44. Ölüm yıldönümü… Ya da ölümsüzlük!  Onlara yazılan türküler de şiirler de sonsuz…

Şimdi devrimin yüz metresini kim koşar, kim göğüsler o ipi bilmiyorum ama göğüsleyenler varoldukça baharlar da var olacak.

O yüzden de Mayıs biraz hüzün kokar, biraz da umut… Biraz da şarkıdır… Ezgidir… Türküdür…

“Ben bu bahar çok değiştim be anne,

Ben bu bahar burada değilim,

 ben bu bahar hayatın pencerelerinden kaçıp

 bir ilmeği çözer dönerim…

Beni eski sokaklardan bir ses çağırıyor,

gidince kaybedecek bir şey kalmıyor

Bu güller var ya bu güller, bu bahar akşamında  / Ben bu bahar Mayıs’ın 5’yim…  

Ah benim güzel abim, uzun abim uçurum çiçeği abim… Ah benim giden türkülere dağlara…”

 

 

Hıdırellez üzerine bir Tahtacı söylencesi

Hıdır ile İlyas iki kardeşlermiş. Hıdır evli, İlyas bekar. Bir sene öyle bir kış olmuş ki, herkesin evindeki unu, bulguru, buğdayı tükenmeye, insanlar aç kalmaya, çocuklar ağlamaya, koyunlar, keçiler iyice zayıflamaya başlamış.

Hıdır ile İlyas ayrı evlerde kalsalar da, iki gözlü bir ekin ambarları varmış. İlyas ekin almaya gittiğinde, bir ölçü kendi payından alır “Abimin eşi, çocukları var” diyerek iki ölçü (şinik derler) kardeşinin ambarına koyarmış kendi hakkını.

İlyas ambara gittiğinde bir ölçü kendi ailesi için alır, “Kardeşim evlenecek, çoluk çocuğu olacak” diye iki ölçü de o kardeşinin ambarına koyarmış.

İki kardeşin bu paylaşımcılığı Güzellik ve Paylaşım Tanrısının o kadar hoşuna gitmiş, o kadar duygulanmış ki, alınan her şiling (ölçü) buğdayın yerine on ölçü buğday doldurmaya başlamış.

Paylaşım Tanrısı’nın bu cömertliğinden haberi olmayan Hıdır, abisinin tüm hakkını kendi ambarına koymuş sanıyor, ambarındaki un, bulgur, buğdayları çuvallara koyarak evine, kardeşi görmeden gizlice bırakıp dönmeye başlamış.

İlyas’da, abimler aç kalmasın diyerek, gizlice abisinin evine durmadan yiyecek saklıyormuş.

O kış iki kardeşin ne ekini azalmış nede yiyeceği, köylerindeki tüm insanlar doyduğu gibi, çevre köylerdeki yaşayan herkesi doyurmuşlar. İnsanlar çok mutlu olmuşlar, çocukların gözleri gülmüş, hayvanlar keyifle oynamışlar.

Güzellik ve Paylaşım Tanrısının daha çok hoşuna gitmiş iki kardeşin paylaşımcılığı, çok mutlu olmuş. Evlerde eksilen her yiyeceğin yerini hemen gizlce doldurmuş. Bu insan yürekli iki kardeş için dağ başlarında, yaylalarda yurt vermiş kendini göstermeden.

Hızır ve İlyas’ın bolluğu, bereketi, paylaşımcılığı o tarihten bu yana Bayram olarak kutlansın istemiş.

Hepinizin Hıderellez Bayramı kutlu olsun.

(Babam Hasan Gül’ün bize aktardığı)

DTK’dan Terolar’daki nöbet eylemine çağrı

Demokratik Toplum Kongresi (DTK) Maraş’ta Sivrice Höyük (Terolar) Köyü’nde AFAD kampı yapımına ilişkin yazılı açıklama yaptı. Açıklamada, AKP Hükümeti’nin farklılıklara karşı inkar ve imha politikalarını güncelleyerek hayata geçirdiği kaydedildi. Cizre, Sur, Silopi, Nusaybin ve Kürdistan’ın diğer kentlerinde yürütülen saldırılar ve katliamların ardından “kamulaştırma” adı altında halkın topraklarının ve mekanlarını gasp edildiği açıklamada şunlar kaydedildi:

“Aynı politika daha da derinleştirilerek Sünni bir toplum yaratma projesi kapsamında yaygınlaştırılmaktadır. Bu politikanın sonucu olarak Alevi halkımızın toprakları ve yaşam alanları büyük bir tehditle karşı karşıyadır. Özelde Alevi toplumunu, genelde de tüm halkımızı mülteci toplumu ile karşı karşıya getirmeye hizmet eden mültecileri Maraş’a yerleştirme projesi son derece stratejik bir planın hayata geçirilmesidir. Kürdistan’daki demografik yapıyı değiştirmeyi de içinde barındıran bu plan, Alevi halkımızı kendi topraklarından göç ettirmeyi ve asimilasyonu hedeflemektedir. Mülteci meselesi tüm insanlığın en canalıcı bir meselesidir. Bu sorunun yaşanmasından da birinci derecede ülkelerin iç işlerine müdahele eden ve İŞİD gibi terör örgütlerine destek veren hükümetler ve devletler sorumludur.

Mülteci yerleşim alanları, o topraklarda yaşayan toplumların sosyal, inançsal ve kültürel değerleri de dikkate alınarak yerel ve uluslararası bağımsız sivil kuruluşlarla birlikte planlanmalı ve uygulamaya konulmalıdır. Bu nedenle, Maraş’ın demografik yapısı için bir tehdit oluşturan bu politika acilen terk edilmelidir. 1978 Maraş katliamının ve ortaya çıkardığı vahim toplumsal sonuçların bir kez daha yaşanmaması için tüm halkımızı, demokratik sivil toplum vörgütlerini ve hukuk çevrelerini duyarlı olmaya, 7-8 Mayıs tarihlerinde Maraş’ta gerçekleştirilecek nöbet eylemine ve direnişine sahip çıkmaya, destek vermeye çağırıyoruz.”

DTK Maraş’ta Alevilerin yaşadığı bölgede kamp yapımının bilinçli bir Sünni toplum yaratma politikasının parçası olduğunu belirterek, 7-8 Mayıs’ta Maraş’ta gerçekleştirilecek nöbet eylemine çağrı yaptı.

Demokratik Toplum Kongresi (DTK) Maraş’ta Sivrice Höyük (Terolar) Köyü’nde AFAD kampı yapımına ilişkin yazılı açıklama yaptı. Açıklamada, AKP Hükümeti’nin farklılıklara karşı inkar ve imha politikalarını güncelleyerek hayata geçirdiği kaydedildi. Cizre, Sur, Silopi, Nusaybin ve Kürdistan’ın diğer kentlerinde yürütülen saldırılar ve katliamların ardından “kamulaştırma” adı altında halkın topraklarının ve mekanlarını gasp edildiği açıklamada şunlar kaydedildi:

“Aynı politika daha da derinleştirilerek Sünni bir toplum yaratma projesi kapsamında yaygınlaştırılmaktadır. Bu politikanın sonucu olarak Alevi halkımızın toprakları ve yaşam alanları büyük bir tehditle karşı karşıyadır. Özelde Alevi toplumunu, genelde de tüm halkımızı mülteci toplumu ile karşı karşıya getirmeye hizmet eden mültecileri Maraş’a yerleştirme projesi son derece stratejik bir planın hayata geçirilmesidir. Kürdistan’daki demografik yapıyı değiştirmeyi de içinde barındıran bu plan, Alevi halkımızı kendi topraklarından göç ettirmeyi ve asimilasyonu hedeflemektedir. Mülteci meselesi tüm insanlığın en canalıcı bir meselesidir. Bu sorunun yaşanmasından da birinci derecede ülkelerin iç işlerine müdahele eden ve İŞİD gibi terör örgütlerine destek veren hükümetler ve devletler sorumludur.

Mülteci yerleşim alanları, o topraklarda yaşayan toplumların sosyal, inançsal ve kültürel değerleri de dikkate alınarak yerel ve uluslararası bağımsız sivil kuruluşlarla birlikte planlanmalı ve uygulamaya konulmalıdır. Bu nedenle, Maraş’ın demografik yapısı için bir tehdit oluşturan bu politika acilen terk edilmelidir. 1978 Maraş katliamının ve ortaya çıkardığı vahim toplumsal sonuçların bir kez daha yaşanmaması için tüm halkımızı, demokratik sivil toplum vörgütlerini ve hukuk çevrelerini duyarlı olmaya, 7-8 Mayıs tarihlerinde Maraş’ta gerçekleştirilecek nöbet eylemine ve direnişine sahip çıkmaya, destek vermeye çağırıyoruz.”

DTK Maraş’ta Alevilerin yaşadığı bölgede kamp yapımının bilinçli bir Sünni toplum yaratma politikasının parçası olduğunu belirterek, 7-8 Mayıs’ta Maraş’ta gerçekleştirilecek nöbet eylemine çağrı yaptı.

Demokratik Toplum Kongresi (DTK) Maraş’ta Sivrice Höyük (Terolar) Köyü’nde AFAD kampı yapımına ilişkin yazılı açıklama yaptı. Açıklamada, AKP Hükümeti’nin farklılıklara karşı inkar ve imha politikalarını güncelleyerek hayata geçirdiği kaydedildi. Cizre, Sur, Silopi, Nusaybin ve Kürdistan’ın diğer kentlerinde yürütülen saldırılar ve katliamların ardından “kamulaştırma” adı altında halkın topraklarının ve mekanlarını gasp edildiği açıklamada şunlar kaydedildi:

“Aynı politika daha da derinleştirilerek Sünni bir toplum yaratma projesi kapsamında yaygınlaştırılmaktadır. Bu politikanın sonucu olarak Alevi halkımızın toprakları ve yaşam alanları büyük bir tehditle karşı karşıyadır. Özelde Alevi toplumunu, genelde de tüm halkımızı mülteci toplumu ile karşı karşıya getirmeye hizmet eden mültecileri Maraş’a yerleştirme projesi son derece stratejik bir planın hayata geçirilmesidir. Kürdistan’daki demografik yapıyı değiştirmeyi de içinde barındıran bu plan, Alevi halkımızı kendi topraklarından göç ettirmeyi ve asimilasyonu hedeflemektedir. Mülteci meselesi tüm insanlığın en canalıcı bir meselesidir. Bu sorunun yaşanmasından da birinci derecede ülkelerin iç işlerine müdahele eden ve İŞİD gibi terör örgütlerine destek veren hükümetler ve devletler sorumludur.

Mülteci yerleşim alanları, o topraklarda yaşayan toplumların sosyal, inançsal ve kültürel değerleri de dikkate alınarak yerel ve uluslararası bağımsız sivil kuruluşlarla birlikte planlanmalı ve uygulamaya konulmalıdır. Bu nedenle, Maraş’ın demografik yapısı için bir tehdit oluşturan bu politika acilen terk edilmelidir. 1978 Maraş katliamının ve ortaya çıkardığı vahim toplumsal sonuçların bir kez daha yaşanmaması için tüm halkımızı, demokratik sivil toplum vörgütlerini ve hukuk çevrelerini duyarlı olmaya, 7-8 Mayıs tarihlerinde Maraş’ta gerçekleştirilecek nöbet eylemine ve direnişine sahip çıkmaya, destek vermeye çağırıyoruz.”

Ayşe Yıldırım yazdı: 78 yıl sonra gömüldüler

Ayşe Yıldırım Cumhuriyet gazetesindeki köşesinde Dersim katliamını unutturmadığı gibi  “78 yıl sonra gömüldüler” başlığıyla 78 yıl süren kemiğe hasret bekleyenleri anlatıyor…

 

“Dersim’e gidiyorum. Bir isteğin, mesajın var mı” diye sordum. “Bir avuç toprak getirir misin mezardan. Nenemin mezarına koyacağız” dedi Miyase (İlknur), “Biliyorsun hep onların yasını tutup bir mezarları olsun diye ağlayarak öldü.”

Nenesi Elif İlknur’du. Dersim’in Hozat ilçesine bağlı Bargini, şimdiki adıyla Karabakır köyünde Tertele’de öldürülen Cenan ailesinin kızıydı.

Tarih 14 Ağustos 1938’i gösteriyordu. 4 Mayıs 1937’de alınan Bakanlar Kurulu’nun “Tunceli Tenkil Harekâtı” kararıyla başlayan katliamın sonlarına gelinmişti. Ağuçan ocağından olan ve ellerine hiç silah almamış Bargini halkı, kırımın kendi köylerine ulaşmayacağını düşünüyordu. Öyle olmadı tabii. O sabah köye gelen askerler köyde birbirlerine akraba olan Cenan ve Baran ailelerinden 24 kişiyi alıp götürdü. Aralarında 2 yaşındaki Feramuz da vardı. “Sizi Hozat’a götüreceğiz” demişlerdi. Ama aslında hepsi nereye götürüldüklerini biliyordu. Seyit Turabi Baran, kızlarından birisini, “Benim kızımdır” diye askerin elinden alıp kurtarmaya çalışan köylüsüne kızıp, “Hayır, o benim kızımdır. Bizimle gelecek. Kerbela’ya gidiyoruz” demişti. Cenan ailesinden 12, Baran ailesinden 12 kişi elleri bağlı bir şekilde Sakasure mezrasına doğru yola çıkarıldılar. Xece Cenan, yolda rahatsızlanıp yürüyemeyince orada bıraktılar. Daha sonra cesedini bulan çocuklarının “Başına taşlarla vurarak öldürmüşler, vücudunu hayvanlar yemişti, kırmızı saçı kalmıştı” diye anlattığını söylüyor akrabaları Ali Baran.

Diğerlerini mezradaki evlere sokup yakmışlar. Ama sadece yakılmadıkları, kurşunlandıkları kemiklerin yanında bulunan mermi çekirdekleri ve kovanlardan anlaşılmış. 2 yaşındaki Feramuz’u da öldürmemişler önce. Karakol komutanına vermek istemişler. Komutanın karısı kabul etmeyince 2 gün daha hayatta kalmış Feramuz. Ali Baran, “Kadınlar anlatıyordu o zamanlar. Uzaktan izliyorlarmış. Feramuz hep ağlıyormuş ama bir şey yapamıyorlarmış. Sonra rahatsız olmuşlar ağlamalarından ki çocuğu burada bir çeşme varmış onun üstüne koyup nişan almışlar” diyor.

İşte o katledilen 24 kişinin kemiklerine Sakasure mezrasında onların anısına bir anıt yapılırken rastlandı. 2015 yılında savcılık kararıyla kazı yapılmasına karar verildi. Kazı yapılan yerde 13 kafatası ve kemikler bulundu. Bir yıl boyunca İstanbul’daki Adli Tıp’ta yapılan incelemelerde 7’sinin çocuk olduğu tespit edildi. İkisi 9-10 yaşlarında, ikisi 4-5 yaşlarında, biri 5-6, diğeriyse 6-7 yaşlarındaydı. Avukat Cihan Söylemez’in verdiği bilgiye göre kemiklerden, çıkan takı ve mühürlerden yaş ve cinsiyet ayrımları yapılınca İbrahim Baran, Besime Cenan, Sultan Cenan, Halil Baran, Ali Baran, Hıdır Cenan, Ahmet Cenan, Kevher Cenan, Hasan Cenan’ın kimlikleri tespit edilebildi.

Dün öldürüldükleri yerin hemen yanı başına kazılan mezara törenle gömüldü 13 insan, tek tabutun içinde.

Sağanak yağmur altında toprağa verilirken tek bir tabutta 13 masum insan, yaşlı bir Dersimlinin ağzından Seyit Rıza’nın idama giderken söylediği son sözler dökülüyor:

“Ayıptır, zulümdür, cinayettir…”

Ağıtlar ve gözyaşlarının eksik olmadığı törene DBP Eş Genel Başkanı Kamuran Yüksek, HDK Eş Sözcüsü Gülistan Koçyiğit, Diyarbakır Belediyesi Eşbaşkanı Gülten Kışanak, HDP Dersim milletvekili Alican Önlü, Dersim Belediyesi eşbaşkanları Nurhayat Altun ve Mehmet Ali Bul’un yanı sıra İsmail Beşikçi, Oya Baydar da katıldı.

Katliam ilk kez resmi kayıtlara girmişti ama 11 kişinin kemiklerine hâlâ rastlanamamıştı. Avukat Cihan Söylemez, onların mezarının da bulunması için yasal girişimlere başlayacaklarını söylüyordu.

78 yıllık bir travma yaşanıyordu Sakasura’da. Aileler birer birer söz alıyordu törende. Suat Baran, “Onlar gittiler, bize dillerini, geleneklerini bıraktılar” diyordu Kürtçe konuşmasında: “Bu çok ağır bir gün bizim için. Hem 24 canın cenazesini kaldırıyoruz hem katliamdan geçirilen 60- 70 bin insanı anıyoruz. Ağucan ocağı, ocaklardan bir tanesidir. Neden bizi öldürdüler? Özellikle pirlerimizi öldürdüler. Bu hem dil, hem inanç soykırımıdır. Dersim’in rengini, dilini kaybetmek istediler.”

Haydar Canan da “O günleri yeniden yaşıyoruz. O kemiklerin sesi bugün torunlarının ağzından çıkıyor: Saltanatınız sonsuza kadar sürmeyecek” diyordu.

Yüksek, Kışanak ve Koçyiğit de devletin azınlıklara yönelik düşmanca politikasını eleştiriyordu konuşmalarında. Kürtlerin ve Alevilerin kökünün her dönem kazılmak istendiğini anlatıyorlardı.

Aslında Dersim’de bulunan ilk kemikler değildi bunlar. Daha önce 1999’da da bulunmuştu. Resmi olarak bir şey yapamayınca aileler sessiz sedasız gömmüşlerdi kemiklerini. Ama bundan sonra sessiz sedasız gömmeye niyetleri yok.

Tertele’de öldürülenler de zaten bu yıl ilk kez Dersim’de yapılan etkinliklerle anılıyordu. 6 yıl boyunca Avrupa’da yapılan “Unutturmak değil yüzleşmek! Soykırım tanınsın, Dersim’i yeniden inşa edelim” başlıklı 1937-1938 Dersim Konferansı’nın 7’ncisi iki gün sürecek. Kentin tüm bilboardları 1937-1938’i anlatan fotoğraf ve yazılarla donatılmış. Onlardan birisi de Erdoğan’ın 2010 yılında henüz Başbakan iken söylediği “Dersim’de 50 bin kişi öldürüldü! Gerekirse devlet adına özür dilerim” sözü ve altındaki “Dersim halen o özürü bekliyor” yazısıydı. Ama o afiş iki gün önce polis tarafından gerekçesiz bir şekilde kaldırıldı.

Karanfillerin atıldığı, etrafında mumların yakıldığı mezardan Miyase’nin istediği bir avuç toprağı alıp Seyit Rıza Meydanı’ndaki anmaya gitmeye hazırlanırken genç bir kadının ağlayan kadınlara “Gidin rahat uyuyun bugün” dediğini duydum.

Tabii bu ülkede ne kadar rahat uyuyabilirlerse…

Dersim’de sokağa çıkma yasağı

Kürdistan’da yaşanan sokağa çıkma yasaklarının ardından Dersin’in Mazgirt ilçesinde de sokağa çıkma yasağı uygulanıyor.

 

Dersim’in Mazgirt ilçesinin 15 köy ve mahallesinde bugün saat 14.00’den itibaren sokağa çıkma yasağı ilan edildi.