Ana Sayfa Blog Sayfa 6308

Maraş’ıma, vekilime dokunma

Maraş Girişimi’nin çağrısıyla, Alevi kurumları 7 Mayıs’ta Terolar’da olacaklar. Devletin yoğunlaştırmış olduğu etnik arındırma politikalarına karşı tavırlarını bir kez daha dile getirecekler. Bölgedeki yapılmak istenen IŞİD kampına karşı halkımızla birlikte seslerini yükseltecekler.

Devlet bölgede selefist Arap kemeri yaratmak istemektedir. Suriye savaşındaki uğursuz politikalarını burası üzerinden sürdürecektir. Halkları, inançları birbirine çatıştırarak, gerginlik ortamlarını canlı tutarak, iktidarını şiddet üzerinden devam ettirme arzusunda olduğu bilinmektedir. Terolar’dan, Antep’e, Kilis’e oradan da Suriye’ye uzanan hat üzerinden çetelere arka bir destek hattı oluşturmaktadır.

Diğer yandan Kürt ve Alevilerden arındırılma bölgesi olarak görülen alanların etnik yapısını değiştirerek Türk-İslamcı tekleştirilmiş yapıya ulaşmayı hedeflemektedir. 1978 Maraş Katliamı ve 1980 sonrası göçertme politikalarının bir devamı olarak bu kamp üzerinden sonuç almayı örgütlemektedir. Yavuz Sultan Selim’den beri bölgeyi hedef alan bu zihniyet yeni Osmanlıcı politika uygulayanlar tarafından da kararlı bir şekilde sürdürülmektedir. Sorun hukuki adli veya ticari bir konu değildir. Siyasi, politik ve bölgeye bakış biçimiyle ilgilidir.

Onun içindir ki buna karşı direnişinde aynı kararlılıkta siyasi ve politik bir duruşu gerektirmektedir. Kimliğini, itikadını, dünyaya bakışını gizleyerek, “aman bir şey yapmayalım, bize karışmazlar” diyerek bu sürecin üstesinden gelemez. Toplumun varlık ve yokluk meselesini ciddiyetsiz bir şekilde yaklaşıp, Yezit’ten ve onun taifesi kapı kulundan medet umamaz.

Her direniş gibi kendi köklerinden beslenir ve beslenmelidir. Hiç kimse iktidarların yarattığı korkuların arkasına sığınarak, halkı bu korkulara mahkûm edemez. Korkular üzerinden siyaset üretemez.

Herkes sorumluluklarına sahip çıkmalıdır. Devrimci demokratların, sol, sosyalistlerin, sosyal demokratların,  anarşistlerin, feministlerin, mücadele alanında, bugün Terolar’da olmaları gerekmektedir. Gezi ruhundan bahsedenler çadırlarını ve bayraklarını Terolar’a taşıyabilirler. Halkımızın yürekleri onları bağrına basacaktır. Maraş rengârenk pankartlarla her kesimden insanlarla bir kez daha kendi gerçek kimliğiyle buluşacaktır.

İktidarların korktuğu da, Maraş’ın, Kürt, Kızılbaş ve sol kimliğidir. 12 Eylül darbesi böylesine bir saldırının kendisidir. 3 K’yı ortadan kaldırmak isteyenlere karşı Maraş direniş, temsil ve bu kimliklerin buluşma merkezidir.

Maraş’ın hedef alınması sıradan bir durum değildir. Derindir. Direnişte derinden gelmelidir. Tüm kesimler bu sorumluluk içerisinde Maraş’a olan borcunu ödeme bilinci ile dâhil olmalıdır…

Yine TBMM’de dokunulmazlıkların kaldırılması adı ile Kürtler başta olmak üzere, devrimci demokrat ve sosyalistlere karşı başlatılan operasyon savaşın meclisteki boyutunu göstermektedir. Kürt illeri bombalanırken, Rojava çeteleri halkın üzerine saldırtılırken, Alevi yerleşim yerlerine çeteler yerleştirilmek sureti ile yeni göç ve katliamlar dayatılırken mecliste de dokunulmazlık adı altında halkların vekilleri siyasi linçe maruz kalmaktadır.

Görünen o ki iktidar erki topyekûn savaşa girişmiştir. Her yeri savaş alanına çevirmiştir. Buna karşı top yekûn bir direniş gerekmektedir. Herkes kendi cephesinde bulunduğu yerde sesini yükseltmek, var olan direnişlere ve direnişçilere destek vererek geleceğine sahip çıkmalıdır.

Sessizlik, teslimiyet, korkaklık yüzyıllara varan bir kaybın, imhanın ve yok oluşun kendisini getirmektedir. Görünen köy kılavuz istemez misali yapılan bu kadar net ortadadır. Geleceğimiz, çocuklarımız için “Maraş’ıma, vekilime dokunma” demek en asgari direniştir. Bu direnişte yerimizi alma zamanı gelmiştir.

Ya Ali…

Ah benim giden abim, TÜRKÜLERE, DAĞLARA

 

“Ben bu bahar çok değiştim be anne,

 yüreğim durup durup rüzgarlanıyor,

ben bu bahar bir tiryaki gibi aydınlık içtim,

unutmak istedim olmuyor…

Beni eski sokaklardan bir ses çağırıyor

gidince kaybedecek bir şey kalmıyor,

Bu güller var ya bu güller, bu bahar akşamında …

Ben bu bahar Mayıs’ın 5’yim…  “

Ah benim güzel abim, uzun abim uçurum çiçeği abim… Ah benim giden abim türkülere dağlara…

Böyle diyordu Hüsnü Arkan 5 Mayıs şarkısında.  Ne de güzel diyordu… Denizlere yakılmış bu ezgi, 5 Mayıs’ı 6 Mayıs’a bağlayan geceye; gidenlere ve dönemeyenlere. 1972’ye yazılmıştı…

Her solcu ailenin çocuğu gibi Denizleri öğrenerek başladık hayata. 80 kuşağı olmanın dayanılmaz ağırlığıyla önce duvarlarımıza düştü fotoğrafları sonra kitaplardan öğrendik hayatlarını.  Darağacında üç fidanla başlayan hikayeler sadece hayatımızda hikaye olarak kalmadı.

O hikayelerin bir parçası olmuştuk bile. Evinin duvarında, Mahir, Deniz, İbo varsa;  bir Che…  Sana biçilmiş bir hayatı giymiş gibi olursun.

En azından o hayatın tam ortasından geçtim ben. Denizler idam edildiğinde (6 Mayıs 1972)  doğmamıştım, Mahirler vurulduğunda da yoktum… 80 darbesinin gölgesinde doğan biri umut da umutsuzluk da hayatıma tezahür etti.

90’da gecekondularla tanıştığımda 9 yaşındaydım, mücadele etmenin en temel hak olduğunu o yıllarda çoktan öğrenmiştim.  Evde “Ser Verip Sır vermeyen Yiğit” İbo hep anlatılırdı, babasına parça parça verilen bedenini,  bir torbaya koyup hamala verdiklerini… Kızıldere’de “teslim alamayacaksınız” diyen Mahir’i; başı dik darağacına giden Denizleri, Hüseyinleri, Yusufları…

Hiç görmeden ne çok tanıdık değil mi? Hiç bilmeden ne çok sevdik? Ne çok onlar olduk, ne çok onların direnciyle direndik; ne çoktuk! Ne çok yasaklandık, ne çok ağıtlar yaktık… Ne çok söyledik onlara yakılan türküleri.

Vicdan ve onur  O’nlardan kalan miras bize… Ne güzel! Ağır ama ne güzel taşıyabilene!

Can Yücel’in Denizler asıldıkyan sonra yazdığı bir şiiri  vardır, o şiirde “Aşk Olsun Sana Çocuk” der ve şöyle devam ederi…

“Elbette Türkiye’de de en uzun koşuysa devrim

O, onun en güzel yüz metresini koştun

İlk o fırladı lüverden en sekmez mermisiynen

En hızlısıydı hepimizin,

İlk o göğüsledi ipi…

Acıyorsam sana anam avradım olsun,

Ama aşk olsun sana çocuk, aşk olsun!”

Bu bahar onların, Denizlerin 44. Ölüm yıldönümü… Ya da ölümsüzlük!  Onlara yazılan türküler de şiirler de sonsuz…

Şimdi devrimin yüz metresini kim koşar, kim göğüsler o ipi bilmiyorum ama göğüsleyenler varoldukça baharlar da var olacak.

O yüzden de Mayıs biraz hüzün kokar, biraz da umut… Biraz da şarkıdır… Ezgidir… Türküdür…

“Ben bu bahar çok değiştim be anne,

Ben bu bahar burada değilim,

 ben bu bahar hayatın pencerelerinden kaçıp

 bir ilmeği çözer dönerim…

Beni eski sokaklardan bir ses çağırıyor,

gidince kaybedecek bir şey kalmıyor

Bu güller var ya bu güller, bu bahar akşamında  / Ben bu bahar Mayıs’ın 5’yim…  

Ah benim güzel abim, uzun abim uçurum çiçeği abim… Ah benim giden türkülere dağlara…”

 

 

Hıdırellez üzerine bir Tahtacı söylencesi

Hıdır ile İlyas iki kardeşlermiş. Hıdır evli, İlyas bekar. Bir sene öyle bir kış olmuş ki, herkesin evindeki unu, bulguru, buğdayı tükenmeye, insanlar aç kalmaya, çocuklar ağlamaya, koyunlar, keçiler iyice zayıflamaya başlamış.

Hıdır ile İlyas ayrı evlerde kalsalar da, iki gözlü bir ekin ambarları varmış. İlyas ekin almaya gittiğinde, bir ölçü kendi payından alır “Abimin eşi, çocukları var” diyerek iki ölçü (şinik derler) kardeşinin ambarına koyarmış kendi hakkını.

İlyas ambara gittiğinde bir ölçü kendi ailesi için alır, “Kardeşim evlenecek, çoluk çocuğu olacak” diye iki ölçü de o kardeşinin ambarına koyarmış.

İki kardeşin bu paylaşımcılığı Güzellik ve Paylaşım Tanrısının o kadar hoşuna gitmiş, o kadar duygulanmış ki, alınan her şiling (ölçü) buğdayın yerine on ölçü buğday doldurmaya başlamış.

Paylaşım Tanrısı’nın bu cömertliğinden haberi olmayan Hıdır, abisinin tüm hakkını kendi ambarına koymuş sanıyor, ambarındaki un, bulgur, buğdayları çuvallara koyarak evine, kardeşi görmeden gizlice bırakıp dönmeye başlamış.

İlyas’da, abimler aç kalmasın diyerek, gizlice abisinin evine durmadan yiyecek saklıyormuş.

O kış iki kardeşin ne ekini azalmış nede yiyeceği, köylerindeki tüm insanlar doyduğu gibi, çevre köylerdeki yaşayan herkesi doyurmuşlar. İnsanlar çok mutlu olmuşlar, çocukların gözleri gülmüş, hayvanlar keyifle oynamışlar.

Güzellik ve Paylaşım Tanrısının daha çok hoşuna gitmiş iki kardeşin paylaşımcılığı, çok mutlu olmuş. Evlerde eksilen her yiyeceğin yerini hemen gizlce doldurmuş. Bu insan yürekli iki kardeş için dağ başlarında, yaylalarda yurt vermiş kendini göstermeden.

Hızır ve İlyas’ın bolluğu, bereketi, paylaşımcılığı o tarihten bu yana Bayram olarak kutlansın istemiş.

Hepinizin Hıderellez Bayramı kutlu olsun.

(Babam Hasan Gül’ün bize aktardığı)

DTK’dan Terolar’daki nöbet eylemine çağrı

Demokratik Toplum Kongresi (DTK) Maraş’ta Sivrice Höyük (Terolar) Köyü’nde AFAD kampı yapımına ilişkin yazılı açıklama yaptı. Açıklamada, AKP Hükümeti’nin farklılıklara karşı inkar ve imha politikalarını güncelleyerek hayata geçirdiği kaydedildi. Cizre, Sur, Silopi, Nusaybin ve Kürdistan’ın diğer kentlerinde yürütülen saldırılar ve katliamların ardından “kamulaştırma” adı altında halkın topraklarının ve mekanlarını gasp edildiği açıklamada şunlar kaydedildi:

“Aynı politika daha da derinleştirilerek Sünni bir toplum yaratma projesi kapsamında yaygınlaştırılmaktadır. Bu politikanın sonucu olarak Alevi halkımızın toprakları ve yaşam alanları büyük bir tehditle karşı karşıyadır. Özelde Alevi toplumunu, genelde de tüm halkımızı mülteci toplumu ile karşı karşıya getirmeye hizmet eden mültecileri Maraş’a yerleştirme projesi son derece stratejik bir planın hayata geçirilmesidir. Kürdistan’daki demografik yapıyı değiştirmeyi de içinde barındıran bu plan, Alevi halkımızı kendi topraklarından göç ettirmeyi ve asimilasyonu hedeflemektedir. Mülteci meselesi tüm insanlığın en canalıcı bir meselesidir. Bu sorunun yaşanmasından da birinci derecede ülkelerin iç işlerine müdahele eden ve İŞİD gibi terör örgütlerine destek veren hükümetler ve devletler sorumludur.

Mülteci yerleşim alanları, o topraklarda yaşayan toplumların sosyal, inançsal ve kültürel değerleri de dikkate alınarak yerel ve uluslararası bağımsız sivil kuruluşlarla birlikte planlanmalı ve uygulamaya konulmalıdır. Bu nedenle, Maraş’ın demografik yapısı için bir tehdit oluşturan bu politika acilen terk edilmelidir. 1978 Maraş katliamının ve ortaya çıkardığı vahim toplumsal sonuçların bir kez daha yaşanmaması için tüm halkımızı, demokratik sivil toplum vörgütlerini ve hukuk çevrelerini duyarlı olmaya, 7-8 Mayıs tarihlerinde Maraş’ta gerçekleştirilecek nöbet eylemine ve direnişine sahip çıkmaya, destek vermeye çağırıyoruz.”

DTK Maraş’ta Alevilerin yaşadığı bölgede kamp yapımının bilinçli bir Sünni toplum yaratma politikasının parçası olduğunu belirterek, 7-8 Mayıs’ta Maraş’ta gerçekleştirilecek nöbet eylemine çağrı yaptı.

Demokratik Toplum Kongresi (DTK) Maraş’ta Sivrice Höyük (Terolar) Köyü’nde AFAD kampı yapımına ilişkin yazılı açıklama yaptı. Açıklamada, AKP Hükümeti’nin farklılıklara karşı inkar ve imha politikalarını güncelleyerek hayata geçirdiği kaydedildi. Cizre, Sur, Silopi, Nusaybin ve Kürdistan’ın diğer kentlerinde yürütülen saldırılar ve katliamların ardından “kamulaştırma” adı altında halkın topraklarının ve mekanlarını gasp edildiği açıklamada şunlar kaydedildi:

“Aynı politika daha da derinleştirilerek Sünni bir toplum yaratma projesi kapsamında yaygınlaştırılmaktadır. Bu politikanın sonucu olarak Alevi halkımızın toprakları ve yaşam alanları büyük bir tehditle karşı karşıyadır. Özelde Alevi toplumunu, genelde de tüm halkımızı mülteci toplumu ile karşı karşıya getirmeye hizmet eden mültecileri Maraş’a yerleştirme projesi son derece stratejik bir planın hayata geçirilmesidir. Kürdistan’daki demografik yapıyı değiştirmeyi de içinde barındıran bu plan, Alevi halkımızı kendi topraklarından göç ettirmeyi ve asimilasyonu hedeflemektedir. Mülteci meselesi tüm insanlığın en canalıcı bir meselesidir. Bu sorunun yaşanmasından da birinci derecede ülkelerin iç işlerine müdahele eden ve İŞİD gibi terör örgütlerine destek veren hükümetler ve devletler sorumludur.

Mülteci yerleşim alanları, o topraklarda yaşayan toplumların sosyal, inançsal ve kültürel değerleri de dikkate alınarak yerel ve uluslararası bağımsız sivil kuruluşlarla birlikte planlanmalı ve uygulamaya konulmalıdır. Bu nedenle, Maraş’ın demografik yapısı için bir tehdit oluşturan bu politika acilen terk edilmelidir. 1978 Maraş katliamının ve ortaya çıkardığı vahim toplumsal sonuçların bir kez daha yaşanmaması için tüm halkımızı, demokratik sivil toplum vörgütlerini ve hukuk çevrelerini duyarlı olmaya, 7-8 Mayıs tarihlerinde Maraş’ta gerçekleştirilecek nöbet eylemine ve direnişine sahip çıkmaya, destek vermeye çağırıyoruz.”

DTK Maraş’ta Alevilerin yaşadığı bölgede kamp yapımının bilinçli bir Sünni toplum yaratma politikasının parçası olduğunu belirterek, 7-8 Mayıs’ta Maraş’ta gerçekleştirilecek nöbet eylemine çağrı yaptı.

Demokratik Toplum Kongresi (DTK) Maraş’ta Sivrice Höyük (Terolar) Köyü’nde AFAD kampı yapımına ilişkin yazılı açıklama yaptı. Açıklamada, AKP Hükümeti’nin farklılıklara karşı inkar ve imha politikalarını güncelleyerek hayata geçirdiği kaydedildi. Cizre, Sur, Silopi, Nusaybin ve Kürdistan’ın diğer kentlerinde yürütülen saldırılar ve katliamların ardından “kamulaştırma” adı altında halkın topraklarının ve mekanlarını gasp edildiği açıklamada şunlar kaydedildi:

“Aynı politika daha da derinleştirilerek Sünni bir toplum yaratma projesi kapsamında yaygınlaştırılmaktadır. Bu politikanın sonucu olarak Alevi halkımızın toprakları ve yaşam alanları büyük bir tehditle karşı karşıyadır. Özelde Alevi toplumunu, genelde de tüm halkımızı mülteci toplumu ile karşı karşıya getirmeye hizmet eden mültecileri Maraş’a yerleştirme projesi son derece stratejik bir planın hayata geçirilmesidir. Kürdistan’daki demografik yapıyı değiştirmeyi de içinde barındıran bu plan, Alevi halkımızı kendi topraklarından göç ettirmeyi ve asimilasyonu hedeflemektedir. Mülteci meselesi tüm insanlığın en canalıcı bir meselesidir. Bu sorunun yaşanmasından da birinci derecede ülkelerin iç işlerine müdahele eden ve İŞİD gibi terör örgütlerine destek veren hükümetler ve devletler sorumludur.

Mülteci yerleşim alanları, o topraklarda yaşayan toplumların sosyal, inançsal ve kültürel değerleri de dikkate alınarak yerel ve uluslararası bağımsız sivil kuruluşlarla birlikte planlanmalı ve uygulamaya konulmalıdır. Bu nedenle, Maraş’ın demografik yapısı için bir tehdit oluşturan bu politika acilen terk edilmelidir. 1978 Maraş katliamının ve ortaya çıkardığı vahim toplumsal sonuçların bir kez daha yaşanmaması için tüm halkımızı, demokratik sivil toplum vörgütlerini ve hukuk çevrelerini duyarlı olmaya, 7-8 Mayıs tarihlerinde Maraş’ta gerçekleştirilecek nöbet eylemine ve direnişine sahip çıkmaya, destek vermeye çağırıyoruz.”

Ayşe Yıldırım yazdı: 78 yıl sonra gömüldüler

Ayşe Yıldırım Cumhuriyet gazetesindeki köşesinde Dersim katliamını unutturmadığı gibi  “78 yıl sonra gömüldüler” başlığıyla 78 yıl süren kemiğe hasret bekleyenleri anlatıyor…

 

“Dersim’e gidiyorum. Bir isteğin, mesajın var mı” diye sordum. “Bir avuç toprak getirir misin mezardan. Nenemin mezarına koyacağız” dedi Miyase (İlknur), “Biliyorsun hep onların yasını tutup bir mezarları olsun diye ağlayarak öldü.”

Nenesi Elif İlknur’du. Dersim’in Hozat ilçesine bağlı Bargini, şimdiki adıyla Karabakır köyünde Tertele’de öldürülen Cenan ailesinin kızıydı.

Tarih 14 Ağustos 1938’i gösteriyordu. 4 Mayıs 1937’de alınan Bakanlar Kurulu’nun “Tunceli Tenkil Harekâtı” kararıyla başlayan katliamın sonlarına gelinmişti. Ağuçan ocağından olan ve ellerine hiç silah almamış Bargini halkı, kırımın kendi köylerine ulaşmayacağını düşünüyordu. Öyle olmadı tabii. O sabah köye gelen askerler köyde birbirlerine akraba olan Cenan ve Baran ailelerinden 24 kişiyi alıp götürdü. Aralarında 2 yaşındaki Feramuz da vardı. “Sizi Hozat’a götüreceğiz” demişlerdi. Ama aslında hepsi nereye götürüldüklerini biliyordu. Seyit Turabi Baran, kızlarından birisini, “Benim kızımdır” diye askerin elinden alıp kurtarmaya çalışan köylüsüne kızıp, “Hayır, o benim kızımdır. Bizimle gelecek. Kerbela’ya gidiyoruz” demişti. Cenan ailesinden 12, Baran ailesinden 12 kişi elleri bağlı bir şekilde Sakasure mezrasına doğru yola çıkarıldılar. Xece Cenan, yolda rahatsızlanıp yürüyemeyince orada bıraktılar. Daha sonra cesedini bulan çocuklarının “Başına taşlarla vurarak öldürmüşler, vücudunu hayvanlar yemişti, kırmızı saçı kalmıştı” diye anlattığını söylüyor akrabaları Ali Baran.

Diğerlerini mezradaki evlere sokup yakmışlar. Ama sadece yakılmadıkları, kurşunlandıkları kemiklerin yanında bulunan mermi çekirdekleri ve kovanlardan anlaşılmış. 2 yaşındaki Feramuz’u da öldürmemişler önce. Karakol komutanına vermek istemişler. Komutanın karısı kabul etmeyince 2 gün daha hayatta kalmış Feramuz. Ali Baran, “Kadınlar anlatıyordu o zamanlar. Uzaktan izliyorlarmış. Feramuz hep ağlıyormuş ama bir şey yapamıyorlarmış. Sonra rahatsız olmuşlar ağlamalarından ki çocuğu burada bir çeşme varmış onun üstüne koyup nişan almışlar” diyor.

İşte o katledilen 24 kişinin kemiklerine Sakasure mezrasında onların anısına bir anıt yapılırken rastlandı. 2015 yılında savcılık kararıyla kazı yapılmasına karar verildi. Kazı yapılan yerde 13 kafatası ve kemikler bulundu. Bir yıl boyunca İstanbul’daki Adli Tıp’ta yapılan incelemelerde 7’sinin çocuk olduğu tespit edildi. İkisi 9-10 yaşlarında, ikisi 4-5 yaşlarında, biri 5-6, diğeriyse 6-7 yaşlarındaydı. Avukat Cihan Söylemez’in verdiği bilgiye göre kemiklerden, çıkan takı ve mühürlerden yaş ve cinsiyet ayrımları yapılınca İbrahim Baran, Besime Cenan, Sultan Cenan, Halil Baran, Ali Baran, Hıdır Cenan, Ahmet Cenan, Kevher Cenan, Hasan Cenan’ın kimlikleri tespit edilebildi.

Dün öldürüldükleri yerin hemen yanı başına kazılan mezara törenle gömüldü 13 insan, tek tabutun içinde.

Sağanak yağmur altında toprağa verilirken tek bir tabutta 13 masum insan, yaşlı bir Dersimlinin ağzından Seyit Rıza’nın idama giderken söylediği son sözler dökülüyor:

“Ayıptır, zulümdür, cinayettir…”

Ağıtlar ve gözyaşlarının eksik olmadığı törene DBP Eş Genel Başkanı Kamuran Yüksek, HDK Eş Sözcüsü Gülistan Koçyiğit, Diyarbakır Belediyesi Eşbaşkanı Gülten Kışanak, HDP Dersim milletvekili Alican Önlü, Dersim Belediyesi eşbaşkanları Nurhayat Altun ve Mehmet Ali Bul’un yanı sıra İsmail Beşikçi, Oya Baydar da katıldı.

Katliam ilk kez resmi kayıtlara girmişti ama 11 kişinin kemiklerine hâlâ rastlanamamıştı. Avukat Cihan Söylemez, onların mezarının da bulunması için yasal girişimlere başlayacaklarını söylüyordu.

78 yıllık bir travma yaşanıyordu Sakasura’da. Aileler birer birer söz alıyordu törende. Suat Baran, “Onlar gittiler, bize dillerini, geleneklerini bıraktılar” diyordu Kürtçe konuşmasında: “Bu çok ağır bir gün bizim için. Hem 24 canın cenazesini kaldırıyoruz hem katliamdan geçirilen 60- 70 bin insanı anıyoruz. Ağucan ocağı, ocaklardan bir tanesidir. Neden bizi öldürdüler? Özellikle pirlerimizi öldürdüler. Bu hem dil, hem inanç soykırımıdır. Dersim’in rengini, dilini kaybetmek istediler.”

Haydar Canan da “O günleri yeniden yaşıyoruz. O kemiklerin sesi bugün torunlarının ağzından çıkıyor: Saltanatınız sonsuza kadar sürmeyecek” diyordu.

Yüksek, Kışanak ve Koçyiğit de devletin azınlıklara yönelik düşmanca politikasını eleştiriyordu konuşmalarında. Kürtlerin ve Alevilerin kökünün her dönem kazılmak istendiğini anlatıyorlardı.

Aslında Dersim’de bulunan ilk kemikler değildi bunlar. Daha önce 1999’da da bulunmuştu. Resmi olarak bir şey yapamayınca aileler sessiz sedasız gömmüşlerdi kemiklerini. Ama bundan sonra sessiz sedasız gömmeye niyetleri yok.

Tertele’de öldürülenler de zaten bu yıl ilk kez Dersim’de yapılan etkinliklerle anılıyordu. 6 yıl boyunca Avrupa’da yapılan “Unutturmak değil yüzleşmek! Soykırım tanınsın, Dersim’i yeniden inşa edelim” başlıklı 1937-1938 Dersim Konferansı’nın 7’ncisi iki gün sürecek. Kentin tüm bilboardları 1937-1938’i anlatan fotoğraf ve yazılarla donatılmış. Onlardan birisi de Erdoğan’ın 2010 yılında henüz Başbakan iken söylediği “Dersim’de 50 bin kişi öldürüldü! Gerekirse devlet adına özür dilerim” sözü ve altındaki “Dersim halen o özürü bekliyor” yazısıydı. Ama o afiş iki gün önce polis tarafından gerekçesiz bir şekilde kaldırıldı.

Karanfillerin atıldığı, etrafında mumların yakıldığı mezardan Miyase’nin istediği bir avuç toprağı alıp Seyit Rıza Meydanı’ndaki anmaya gitmeye hazırlanırken genç bir kadının ağlayan kadınlara “Gidin rahat uyuyun bugün” dediğini duydum.

Tabii bu ülkede ne kadar rahat uyuyabilirlerse…

Dersim’de sokağa çıkma yasağı

Kürdistan’da yaşanan sokağa çıkma yasaklarının ardından Dersin’in Mazgirt ilçesinde de sokağa çıkma yasağı uygulanıyor.

 

Dersim’in Mazgirt ilçesinin 15 köy ve mahallesinde bugün saat 14.00’den itibaren sokağa çıkma yasağı ilan edildi.

Maraş’taki konteyner kent projesini üstlenen Kalyon İnşaat’ın araçları imha edildi

AKP-Saray iktidarının Suriyeli mültecilere yardım adı altında sunduğu ancak içinde hem cihatçılara barınak sağlama ve Alevilere yönelik asimilasyon politikasını sürdürme niyetini barındıran Maraş’taki konteyner kent projesini üstlenen Kalyon İnşaat’ın araçları imha edildi. Kalyon İnşaat’ın Beykoz’daki plazasına ait araçlar 3 Mayıs günü Talat Türkoğlu Özgürlük Gücü Milis Örgütü tarafından üstlenilen eyleme ilişkin bir açıklama yapıldı. Açıklamada şöyle denildi:

AKP-IŞİD faşizmi Suriyeli mültecilere yardım etmemektedir. Tersine kendi iktidar hedefleri olarak onları kullanmaktadır. Bu doğrultuda göç yollarında Suriye halkını ölümle sonuçlanan yolculuklara zorlayarak katletmekte, ucuz iş gücü kaynağı olarak kullanarak sömürmekte ve AFAD kamplarında beslediği faşist çetelere kalkan-kamuflaj yaparak istismar etmektedir. Maraş’ta AKP-IŞİD faşizminin kurmak istediği konteyner kent’te bu politikanın bir ürünüdür.

Kalyon İnşaat katliamcı-faşist politikaların aracı ve kâr ortağı olduğu için hedefimiz olmuştur ve olacaktır. Kalyon İnşaat’ın patronlarının ve yöneticilerinin bu uyarı eylemimizi dikkate almalarını öneriyoruz. Maraş’ta yürütmekte oldukları inşaat faaliyetinin yıkıcı sonuçlarını hesaplamalı ve paradan daha önemli kaybedecek şeyleri olduğunu bilmelidirler. Maraş’ta sürdürmekte oldukları konteyner kent inşaatından vazgeçmek tüm bölge halkları ve en çok kendileri için hayırlı olacaktır!

Sendika.Org

‘Dersim’de kültürel soykırım, asimilasyon devam ediyor’

Dersim’de 1938 katliamının yıldönümünde gerçekleştirilen anma çerçevesinde düzenlenen konferans devam ediyor. Konferansta, soykırım, yüzleşme, asimilasyon tartışmaları yürütülerek, Dersim soykırımının tanınması istendi.

Dersim katliamının 78. yılında düzenlenen anma etkinlikleri kapsamında dün başlayan 7. Dersim 1937-38 Konferansı Dersim Belediyesi Düğün Salonu’nda devam ediyor. Konferansın 3. oturumu Avukat Nihat Kagalak’ın moderatörlüğüyle gerçekleşirken, oturuma Avukat Erdal Doğan, Ankara Üniversitesi’nden öğretim görevlisi Kerem Altıparmak, MAZLUM-DER Başkanı Faruk Ünsal, İHD Genel Başkanı Avukat Öztürk Türkdoğan ve akademisyen Eleonora Iannott konuşmacı olarak katıldı. Nihat Kaygalak, Dersim soykırımı tanığı Dünya ananın sözlerini anımsatarak, “Dünya ana, ‘sizden rica ediyorum bunu tanıyın, bunu tanıyın bunu tanıyın’ demişti. Biz de söz verdik. 37-38’de yaşanan katliamı unutmayacağız. Kendimiz bu terteleyle yüzleşmeliyiz. Buradan da Türk devletine çağrı yapıyoruz: Bu katliamı tanı” dedi.

‘Asimilasyona devam ediyorlar’

Ardından soykırıma ilişkin yürütülen davanın avukatların Erdal Doğan sunum yaptı. Dersim’de insanlığa karşı bir suç işlendiğini belirterek, devletin sadece özür dilemesini değil arşivleri halka açması gerektiğini vurguladı. Dersim’in sadece 37-38’de soykırıma tabi tutulmadığını belirten Erdal, “1935 yılında çıkarılan kanunla bu devlet soykırım yasasını belirtmiş 61 madde ile nasıl soykırım yapacağını anlatmış. 1940’a kadar uçaklarla bombalanma oluyor. Darbe döneminde ise ayrı bir uygulama yapılıyor. 94’den sonra yine ayrı uygulamalara alınıyor. Bölgeler tehcir ediliyor. 2001 yılıyla birlikte yine uygulamalar devam ediyor. Bugün 2016 yılında 4-5 Mayıs’tayız mayınlar duruyor. Güvenlik bölgeleri, zorunlu din dersleri, Alevilik inancını asimile devam ediyor. Alevi köylerine cami yapılıyor. Kültürel soykırım asimilasyon çabaları devam ediyor” diye kaydetti.

‘İhlallerde genel sorun zaman aşımı’

Ankara Üniversitesi’nden akademisyen Kerem Altıparmak da Türkiye’de ağır insan hakkı ihlallerinin önemli duraklarından birinin Dersim olduğunu ifade ederek, bu tür davaların genellikle zaman aşımından düştüğünü ifade etti. AYM’nin 2012’den beri bireysel başvuru aldğını belirten Kerem, AYM’nin başvuruculara “Ben bireysel başvuruyu 2012 yılından itibaren alıyorum. Bu söylenilenler ise 2011 yılından önce yapılmış. Ben bu noktada zaman aşımından dolayı karar veremem” dediğini aktardı.

‘Kadınlarla kültürel asimilasyon sağlanmak istendi’

MAZLUM-DER Başkanı Faruk Ünsal ise Dersim soykırımıyla birlikte 50 bin insanın katledilmesi sonrası kurtulan kız çocuklarının memur ailelere, subay ailelerine verilmesinin ‘Türkleştirmek’ ve ‘Sünnileştirilmek’ olduğunu belirtti. Faruk, “Kadını ele geçirmek kültürü ele geçirmektir. Erkekler zaten devletle iletişim halinde olduğu için onları dize getirmek daha kolay. Askerlik olsun, iş anlamında olsun erkek devletle bağlantıda. Ama kadınlar devletle herhangi bir bağ kurmuyor. Soykırım sonrasında ise Dersimli kız çocuklarının başka ailelere verilmesiyle kültürel geçiş bu şekilde engellenmek istendi.”

İHD Genel Başkanı Öztürk Türkdoğan da geçmişle yüzleşmeye ilişkin şunları söyledi: “Özellikle onarıcı adalet konusunda baskın olmalıyız. Hakikat Komisyonu kurulmalı ve bunun üzerinden onarıcı adalet konusunda çalışılabilir. Öneri olarak da Dersim’de bulunan STK’lar, siyasal yapılanmalar belediyeler bir araya gelmeli bu konuları tartışmalı, sembolik anıt yapılmalı, toplu mezarları tespit etmeliyiz. Toplu mezarların nasıl oluştuğuna dair sembolik çalışmalar yapılmalı, müze oluşmalı böylelikle toplumsal hafıza ayakta tutulmalı, travmayla ancak bu şekilde ayakta durabiliriz.”

‘Gelecek için ortak bir geçmiş önemli’

‘Dünyada yaşanan soykırımlarda Dersim örneği’ üzerine söz alan akademisyen Elaonora Iannott ise soykırımın süreç ilişkisi üzerine anlaşılabilirliğinden bahsederek, “Baskı yapan ve baskıya uğrayan. Gerçek bir barış sürecinin ancak her iki tarafının da hakları vermek konusunda uzlaşma olmasıyla mümkün olacaktır. Dersim soykırımı sırasında olanları bireysel anlatımlarla anlayabilmekten memnunum. İnsanların ortak hafızası olmasının halk olarak ne kadar önemli olduğunu biliyorum. Gelecek için yeni bir perspektif sağlamak için yeni bir gelecek kurmak için en önemli adım ortak bir geçmişe sahip olması ve affetme duygusuna sahip olabilmesi” dedi.

‘Kültürel soykırım tanımlanmadı’

Soykırım tanımı üzerine konuşan Elaonora, “Birçoğunuz bildiği gibi soykırım kavramı Polonyalı bir profesör tarafından Yahudilere dönük saldırıları tanımlamak amacıyla kullanıldı. Bu durumu tanımlamak için kavram oluştururken iki kelimeyi birleştirdiğini görüyoruz. Birincisi insan topluluğu ikincisi ise öldürme yok etme anlamına geliyor. Bu da belirli bir topluluğu yok etme anlamına geliyor. BM’de çeşitli şeyler tartışılırken Holokost yaşanmaması için neler yapılması gerekir diye tartışıldı. İlk taslakta BM’de, tanım bir insan topluluğunun tamamının yok edilmesine yönelik bir tanımlama olarak çıkmıştır. Bu yapılırken farklı taslaklarda da belirli bir kültürel varlığın yok edilmesine yönelik olduğunu görüyoruz. Ancak ne yazık ki sözleşme tamamlanıp sözleşme kesinleştiğinde kültürel soykırım kavramı sözleşmede yer almadı” şeklinde konuştu.

Oturum soru-cevap bölümünün ardından sona erdi.

Moderatörlüğünü Haluk Çeliktaş‘ın gerçekleştireceği ve Sur, Cizre ve Silopi tanıklarının anlatımının yer alacağı 4. oturuma geçildi.
/diha

AKP’de ‘’Yavuz’’ dönemi ve Maraş’ta etno-dinsel arındırma politikası

Maraş’da etno-dinsel  arındırmanın tarihçesi, Selçuklular döneminde 1240 lü yıllar daki Babailer dönemine kadar  uzanmaktadır. Yaklaşık bin yıldır bu bölgeyi yurt edinmeye çalışan Türklük, bölgede yaşayan tüm kadim halkları ve kültürleri bir,bir katliamlarla, zorunlu göç ve asimilasla,sürgünlerle sindirerek ya tarih sahnesinden silmiş, yada bölgeden göçertmiştir.

Selçuklular döneminde başlayan bu sürecin devamında ,Anadoludaki Türk beylikler dönemi, Osmanlılar ve nihayet Türkiye Cumhuriyeti’ne kadar uzanan bir seyr-i sürec içinde hep devam etmiştir.Bu konu da oldukça uzun bir katliyamlar kronolojisi vardır ki ,tümünü yazsak bir kaç sayfalık bir arşiv oluşur.Bazı dönemler vardır ki zulüm ayyuka çıkmıştır.

Osmanlının 1500’lü yıllarda ‘’Yavuz Sultan Selim’’ döneminde ,  ‘’Taş üstünde Taş, Omuz üstünde baş ‘’ kalmasın denilen fetvaların verildiği tarihi bir gerçek. Osmanlının Alevilere ve  müslüman olmayan halklara yönelik katliyam politikasına ,Cumhuriyet döneminde Kürtler de eklenerek devam ettirildi.

İttiat Terakicilerin, bir ulus devlet kurma ve Türklük şuuruna dayalı bir ulus yaratma politikası çerçevesinde ,1900 lü yılların başından itibaren,planlı bir politika ile önce müslüman olmayan ERMENİLER,SÜRYANİLER başta olmak üzere , Ezidiler ve Aleviler, Soykırıma varan katliyamlar ile birere birer bölgeden çıkarılmış veya katledilmişlerdir.Tıpkı İŞİD’,in  Şengal de ve suriyede yaptığı gibi.

1915-20 arasında süren , Ermeni-Süryani  hırıstiyan soykırımından sonra kurulan Türkiye Cumhuriyeti devleti döneminde, aynı politikalar devam etmiştir.

1920  Koçgiri katliyamı  ile devam eden katliyamların yeni hedefi bu kez, başta Kızılbaş-Alevi Kürtlerler olamak üzere ,Türk ulus kimliğine uymayan başta 1925 Şeyh Sait katliyamı ile kürtler olmak üzere ,Anadoludaki Laz,Çerkez,Rumlar gibi diğer kimliklerdir.Ermeni soykırımını 1937-38  Dersim Kürt,Alevi-Kızılbaş  soykırımı izlemiştir.

1950 li yıllara kadar CHP iktidarında  adeta siyah,beyaz bir resim gibi yaşanan tek tipleştirme politikası,Tekke ve Zaviyeler yasası olarak bilinen ,onlara göre devrim, bize göre  Ulus oluşturma Yasası başta olmak üzere , İşlamın sünni/hanefilik mezhebi dışındaki tüm inanç kimlikleri yasaklanmış, Diyanet Başkanlığı ile topluma tek din dayatılmıştır.Yine Türk Tarih ve Türk Dil kurumu ile ,tarih ve dil Türklük esasına göre örgütlendirilmiş,Köy enstütüleri ile başlayan eğitim politikasıyla Tüm halklara asimilasyon dayatılmıştır.

1950 li yıllardan itibaren bu siyah-beyaz yaşama, toplumsal itirazlar başlamıştır. Demokrat partinin CHP içinden ayrışması ile siyasete sözümona yeni  bir hareketlilik gelmiştir. Demokrat partisi (DP) de ilk başta, AKP’ gibi ,Hak ve Özgürlüklerden bahsederek iktidar olmuştur. Ancak daha sonra görülmüştürki, o da devletin resmi ideolojisi olan TÜRK-İSLAMIN sadık bir savunucusu olarak ,daha çok islam vurgusunu öne çıkarırken, CHP de devletin resmi ideolojisindeki Türklü’ğe ağırlık vererek adeta bir iş bölümü ile Türkçülüğü de ,İslamı ve dini de  devletin istediği biçim ve oranda halka sunmuşlardır.

Bu dönemlerde Kürtler ve Aleviler ,DP ‘ye Demırkırat  aksan olarak mı yoksa amplemin resminden dolayımıydı acaba?(amplemi beyaz bir at dı )diyorlardı ve ilk çıkışında ,başta aleviler olmak üzere muhalif kesimlerden ciddi bir destek bulmasına rağmen ,kısa zamanda gerçek yüzü açığa çıktı.

1960 ve 1970 askeri darbelerden sonra muhalif kimliklerin arayışları sürdü. Behice Boran’ın İşçi Partisini, Mustafa Timsinin  aslan’ın çevresindeki oniki yıldız amplemli ilk alevi partisi izlesede kısa zaman sonra satıldı ,sattı söylemiyle tarihe karıştı, 1970 li yıllardaki radikal sol yükselişe kürt ulusal uyanışı da eklenince ,tüm ülkeyi büyük bir muhalif başkaldırı sardı ve bu duruma Maraş katliyamı ile müdahale edilerek  1980 askeri darbesi ile bir kez daha özgürlük isteyen tüm kesim ve kimlikler katliyam ve asimilasyona tabi tutuldu. Yakın tarihimizde PKK nin  1984  silahli mücadeleyi başlatmasından sonraki süreci hep birlikte izliyor ve yaşıyoruz.

Bu yaşanılanların Maraşdaki karşılığına bakarsak, 1900-1920 arasında maraş da yaşayan yaklaşık 67 bin (1913 sayımından) nüfusun yaklaşık yüzde kırkı (100/40) Ermeni veya azda olsa Süryani iken,sehir merkezi birçok köy ve mahalle  ve bugünkü adıyla Süleymaniye olarak adı değiştirilen Ermeni yerleşkesi Zeytun, 1910-1920 arasında  ermeni özerk yönetimi olarak resmi bir yönetime dahi sahipti. Bilinen Ermeni soykırımı çerçevesinde,Maraşda bu ermenilerden bugün derde derman bir kişi dahi bulamazsınız. Malları ,Mabetkeri, gasp edilip katliyamdan kurtulanlar kaçmak zorunda kalmışlardır.

Maraşdaki diğer nufusun büyük çoğunluğu Kızılbaş kürtlerden oluşmaktaydı. Maraş şehir merkezindeki Ermeni-Süryani Zanaatkar ve ticaret esnafının yaşadığı kapalı Çarşı tamamen İslamcı ,Türk ırkçıların eline geçmiş oldu. 1960 li yıllara kadar daha çok hayvancılıkla uğraşan bölgedeki Kürtler ,1960 lı yıllardan itibaren  Tarımda gelişmekte olan makineleşmeninde etkisiyle ,sahip oldukları verimli ,başta Pazarcık ve maraş ovası olmak üzere ,hızla tarımda bir büyüme ve zenginleşme  sürecine girmişlerdi.Tarıma dayalı sanayi ve ticaretin ham maddesini üreten kürt aleviler giderek şehir merkezinde sanayi ve ticarete de el atmaya başlamış ve  hızla bir şehirleşme süreci başlamıştı. Ekonomik gücü ve kaynakları ellerinde sermaye artışını hızla geliştirmekteydi. Bu durumun devam etmesi halinde Maraş ve ilçelerde hem nüfus olarak ,hemde ekonomik güç olarak ,şehirlerde etkin bir konuma gelecek ve yönetimi kontrol edeceklerdi. Sadece Pazarcıkta 100 köy ve mezrada alevi  ve kürtler yaşamaktaydı. Bu dönemdeki kürt ailelerdeki 8- 10 çocuklu nüfus artışını da göz önüne alırsak, hem çoğalma ,hemde zenginleşme bölgede devletin resmi kimliklerini zora sokuyordu. Yani Türk ve islam kimlikleri etkisini kaybedecekti.Bundan dolayı diğer sosyal gelişmeler yanında bu temel gerekçelerle bilinen, 1978 deki Maraş Kürt-Kızılbaş katliyamı yaşandı. Son 60 yılın en büyük ve uzun süren katliyamı ile Kürt aleviler şehirden kaçırtılmış, mallarına el konulmuş ve şehirin ticareti ve sanayisinden sökülüp atılmışlardır.Bu gün bölgede kalan alevi kürtlerin oranı ,yurtdışı veya metropollerde yaşayanların üçte veya dört de biridir.Maraş merkezi ezici çoğunlukla türk-islamlaştırıldığı gibi ,şimdi ovadaki köy ve mezralardaki nüfusunda bölgeden göçertilip kaçırtılması için de yine İŞİD ve benzeri ırçı-dinci paramiliter güçler örgütlendirilip kullanılacaktır.Tıpkı maraş katliyamında kullanılan ÜGD,MHP,Kontrgerilla v.b gibi.

Bugünkü paramiliter güçlerin adı DAİŞ/İŞİD,El Nusra ,Alperan,gibi islami rengi baskın AKP ile aynı mayadan oluşan örgütlü ve devlet destekli kesimlerdir.

Maraş’ın TEROLAR/SİVRİCEHÖYÜK köyü-mahllesi alevi-kürt köylerinin neredeyse 15 köyün ortasındadır.Buraya yapılacak 25-30 bin kişilik Selefist islamcı kampı bölgede yaşayan nüfusun 8-10 katı kadardır.Yerleştirilenlerin 300 dönümlük bir alana sığması mümkün olamayacağına göre ,bölgedeki halkın tarlalarına evlerine zorla el koyacak bir dehdit olarak ,Kürt alevilerin mal ve can güvenliğinin kalmayacağı kesindir.

Buraya yerleştirilenlerin suriyede düşman ve katli vacip belledikleri alevileri,şimdi yanıbaşında görmeleri ise başlı başına katliyama davetiye  hazırlamaktır.AKP de en az bunları bizler kadar bilmektedir. Bildiği için bu kampları buralara kurmaktadır. Amaç kürt ve alevileri bölgeden temizleyerek ,Ermenilerden sonra Kürt ve Alevileri de bu bölgeden çıkarıp atmaktır. R.Tayip Erdoğan ,Osmanlı padişahı, Yavuz sultan Selimi  örnek almış durumda. Boşuna köprülere ismini vermiyor. Ondan çok etkilendiği ve örnek aldığı her halinden bellidir. Uygulamalarındaki politikalar ve Sünni islama dayalı bir devlet ideolojisini  yeniden örgütlediği ve tüm topluma dayattığı açıkça yaşanmaktadır.

Bu nedenle Terolardaki AFAD kampı ,sıradan masumane,insani bir mülteci yardım kampı değildir.Politik bir planın parçasıdır ve bizim katlimizin fermanıdır.Karşı çıkmak,direnmek ve mücadele etmek meşru ve yaşam hakkımızı korumaktır.

Onun için diyoruz ki, Ovamıza, Ocaklarımıza,İnancımıza ve Yaşam alanlarımıza dokunma.

Artık gidecek yer yok,mücadeleye devam. Kimliğimize ve  vatanımıza sahip çıkma zamanı.

Daha duyarlı,daha kararlı, bir irade ile yürüyelim Maraşlılar.

 

AKP faşizmini algı operasyonları da kurtaramaz!

AKP medyası algı operasyonları ile içine girdiği çöküş sürecinden kurtulmaya çalışıyor.  Bir yandan Kürdistan’da taş üstünde taş bırakmama amacıyla savaşı sürdürürken, öte yandan bazı yazarları aracılığıyla sanki birkaç ay sonra bir çözüm süreci başlayacakmış propagandası yaparak, halkta sahte beklentiler yaratmaya çalışmaktadır.  Bu yöntemin esas amacı AKP faşizmine karşı sürdürülen mücadele de gevşeklik yaratmaktır.

AKP artık tamamen özel savaş güçlerinin psikolojik harekât planlarını uygulamaya koymuş bulunuyor.  Kendisine muhalefet adını takmış iki düzen partisi MHP ve CHP’de kendilerine verilmiş rol gereği oyuna dâhil olarak sistemi ayakta tutma görevlerini yerine getiriyorlar. Zaman zaman aralarında çelişki varmış gibi yapmak da, bu oynanan oyunun gereğidir sadece.

AKP içine girdiği baş aşağı gidişi durdurmanın planlarını yaparken, onu alaşağı yapması gereken güçler, özellikle CHP bu gerçeği görmezden gelerek, bile isteye AKP iktidarına koltuk değneği oluyor.  CHP AKP’yi eleştirirken bugün yürüttüğü kirli savaşı neden önceden başlatmadı diye eleştiriyor. PKK’ye ve dolayısıyla Kürt halkına karşı bu saldırıları yapmada geç kaldığı için eleştiriyor.  MHP ise AKP’ye açık çek vererek Kürtlere karşı savaştığı sürece AKP’yi destekleyeceğini açıktan deklare etmiş bulunuyor.

Düzen içi muhalefet güçleri AKP’nin yarattığı sahte gündemlerin arkasına takılarak, Kürt halkına karşı yürütülen soykırım amaçlı saldırıları toplumdan gizlemenin aracı oluyorlar. En son Meclis başkanını “Laiklik anayasadan çıkarılmalıdır” söyleminin üstüne atlayan CHP “Türkiye laiktir laik kalacak” sloganı eşliğinde kitleleri sokağa indirmeye çalışırmış gibi yaptı. Ama bunda da başarılı olamadı.

Bir kere Türkiye devleti hiçbir zaman laik olmadı ki, laik kalsın. TC devleti Sünni İslam’ın Hanefilik mezhebinin resmi devlet dini kabul edildiği bir devlettir. Osmanlıdaki hilafetin yerine ise, Hanefi mezhebi liderliğindeki Diyanet İşleri Başkanlığı’nı kurmuştur. Tekke ve Zaviyeleri kapatma yasasıyla, Alevi ibadet yerleri, Ezidi mabetleri ve Kürt Şafii kurumları yasaklanmıştır.

Türk devleti her şeyde olduğu gibi dini olarak da tekçidir. Ülkede yaşayan tüm etnisiteleri Türkleştirmenin yanında, tüm inanç mensuplarını da Hanefi İslam dinine katma amacı da bulunmaktadır.  Laikliği sahtedir. Laik bir devlette devlet himayesinde Diyanet İşleri Başkanlığı olmaz. Laik devlet tüm inançlara eşit mesafede durur. Türkiye bundan uzaktır ve dolayısıyla şimdi yürütüldüğü iddia edilen laiklik tartışmaları da sadece gündem çarpıtma amaçlıdır.

Bugün AKP faşizmi esas amaç olarak HDP’yi meclisten atmayı önüne hedef koymuş gibi görünüyor. Muhalefet olduğunu iddia eden MHP ve CHP ise bu işe dünden razı görünüyor. Kürt halkını göçe zorlayan, evlerini başına yıkan AKP’nin yaptıklarını görmezden gelen CHP, HDP’li milletvekillerine alçakça saldıran AKP’li faşistleri seyretmekle yetiniyor.

Yani aslında sorun Kürtler, işçiler, emekçiler, Aleviler olunca sözde çok partili gibi görünen sistem hemen tek partiye dönüşüyor. HDP milletvekillerinin dokunulmazlığı söz konusu olunca hepsi oybirliği ile söz konusu yasayı hemen onayladılar. HDP’li milletvekilleri linç edilirken seyretmekle yetindiler.

AKP algı operasyonlarına sığınarak kendisine çıkış ararken, muhalefet olması gerekenler, sanki çözüm masasından kalkan Kürtlermiş, sanki savaşı başlatan PKK imiş gibi propaganda yapmaya devam ediyorlar.

Oysa herkes de biliyor ki, Kürt sorunu çözülemiyorsa bu devletin politikalarından kaynaklanıyor.  Kürtlerle devlet arasında yüz yıldır süren sorunlar ve çatışmalar da, devletin politikalarından kaynaklanıyor. Kürt halkının varlığı resmi olarak tanınmadığı ve buna uygun pratik adımlar atılmadığı sürece çözüm olmaz.

Tüm TC hükümetleri gibi AKP’de yüz yıllık inkâr ve imha politikası koşullara uydurarak sürdürmektedir. Yani ortada iki taraflı bir çözümsüzlük durumu yoktur. Kürt halkı ta 90’lı yılların ortalarından itibaren çözüm için en makul yaklaşımları göstermiş, ama gerek AKP öncesi hükümetler, gerekse de AKP Kürt sorununun kalıcı çözümü için adımlar atmamıştır. AKP’nin adım atması için her türlü koşul ve imkânlar ortaya çıkarılmış, ama AKP önderlikli devlette sorunu çözme zihniyeti olmadığı için kalıcı sonuçlar alınamamıştır.

Çözüm amaçlı yürütülen görüşmeleri adım adım takip eden, her hareketten haberi olan, onayının olmadığı konuların gündeme gelmediği bilinen Tayyip Erdoğan, son ana kadar çözüm yanlısı imiş gibi yaparak, kendisinin de onayı ile Dolmabahçe’de Mutabakatın açıklanmasından hemen sonra bu Mutabakatı kabul etmediğini belirtmiştir.

Yani süreci bozan AKP iktidarıdır. Ya da daha doğru bir deyişle diktatörlüğünü ilan eden Tayyip Erdoğan’dır.

Çözüm masası orta yerdeyken 2014 ortalarında toplanan MGK’da (bu toplantıya CHP’nin de katıldığı söyleniyor) savaş kararı alınmıştır. Tayyip bu kararı uygulamaya sokan kişidir. Artık hükümet ve meclis sadece şekli olarak vardır. Tüm yetkiler saraydadır. Bu saray iktidarı çözümsüzlüğü, kaosu, baskı ve zulmü kendi iktidarını sürdürmenin biricik yolu olarak görüyor. Barış, kardeşlik, demokrasi diktatörlüklerin panzehiridir. Bu yüzden tüm diktatörler önce bunları yok ederler. Tayyib’in yaptığı da budur.

O zaman çözümün biricik yolu da Tayyip diktatörlüğünü yerle bir etmekten geçiyor. Tayyip Erdoğan şahsında somutlaşan zihniyet ve politikalar ortadan kaldırılmadan Kürt sorununun çözümünde bir süreç başlaması ve müzakerelerin yapılması mümkün değildir.

Kısacası Türk devletinin inkar ve imha politikaları bir kez daha boşa çıkarılmadan Kürt sorununda kalıcı çözüme gitmek söz konusu olamayacaktır.

Hatırlanırsa başta Abdullah Öcalan olmak üzere Kürt Özgürlük Hareketi ve Kürt halkı geçtiğimiz dönemde herkesin takdir ettiği gibi en makul yaklaşımları göstermiştir. Ancak iktidar hep daha fazla nasıl taviz koparırım, nasıl daha az hak verebilirim, nasıl daha az demokrasi uygulayabilirimin hesabında olmuştur.

Oysa Kürt hareketinin ve Kürt halkının bundan daha tavizkar yaklaşımları göstermesi, özgür ve demokratik yaşamdan vazgeçme anlamına geliyordu. Hükümet Kürt hareketinin Türkiye’nin birliğini esas alan demokratik çözüm projesini kabul etmemiş, tersine Kürt halkının özgürlük iradesinin kırılması kararını alarak uygulamaya sokmuştur. Bugünkü savaş bu nedenle ortaya çıkmıştır.

Türk devletinin şu andaki politikası ve pratiği Kürt halkını göçertme ve Kürt Özgürlük Hareketini ezme ve tasfiye etme politikasıdır. Uygulamaları da bu yöndedir. Bu yüzden hiç kimse direnme olmadan ve demokrasi mücadelesi vermeden, AKP’nin çökertme politikalarını boşa çıkarmadan AKP hükümetinin bu politikayı bırakıp Kürt sorununun çözümünde adım atacağını beklememelidir.

Bugün sorunun çözümü önünde engel olan, AKP’nin tekçi klasik inkar ve imha politikasıdır. Kürt Hareketi iktidarı ve klasik devleti hedeflemeyen, doğrudan demokrasiyi hedefleyen, sadece yerel demokrasiyi ve halkın özyönetimini esas alan bir projeyle çözüm yolunu göstermiştir. Ancak bunu reddeden ve soykırımcı ezme politikasında ısrar eden AKP iktidarı olmuştur.

Söz konusu düzen partilerinin tek bir parti gibi hareket etmesi bir yana, kendisine solcu diyen birçok çevre de sorun Kürtlerin yerinden yurdundan edilmesi olunca, en azından yürekli bir tutum sergileyemiyorlar. Elbette Kürt tarafının hataları vardır. Elbette HDP gereken her şeyi yapamamıştır. Tüm bunlar Türkiye solunun önemli bir kesiminin suskunluğunun gerekçesi olmamalıdır.

Bugün hepimize düşen HDP’li olmaktır. En azından HDP şahsında ezilenlere, emekçilere, ötekileştirilen toplum kesimlerine yapılan hakarete, alçakça saldırılara karşı çıkmak, yüksek sesle karşı çıkmak gerekiyor.

Kürt Özgürlük Hareketine yönelik yürütülen imha amaçlı saldırılar,  sadece Kürt halkına değil, Türkiye’nin tüm emekçilerine yapılmış saldırı olarak algılanmalı ve AKP faşizmine karşı aktif mücadele edilmelidir. Bugün susulursa, yarın ses çıkarmanın anlamı da kalmayacaktır.

AKP faşizmi Kürdistan’da tüm barbarca saldırılarına rağmen sonuç alamamıştır. Kudurganlığı bundandır. HDP milletvekillerine alçakça saldırısı da bundandır. Tüm imha amaçlı saldırılar bahar ile birlikte Kürt silahlı güçlerinin direnişine çarparak tuzla buz olmuştur. Kürdistan’da savaşı kaybeden AKP, iktidarı da kaybedeceğinin bilincindedir. Son olaylar AKP-DAİŞ ilişkilerini açığa vurmuştur.

Tayyip DAİŞ’e ısmarlama eylemler yaptırarak işin içinden sıyrılmaya çalışmaktadır.  Ancak artık kral çıplaktır. AKP içinde alttan alta gelişen kaynama giderek kendini açığa vurmaktadır. Davutoğlu artık uzun süre o makamda oturamayacaktır.

Hal böyle iken ana muhalefet partisi CHP bu gerçeği görüp ona uygun halkçı politikalar geliştirip AKP iktidarının çöküşünü hızlandıracağına, aksine bir tutumla Tayyip’in sultanlığına giden yoldaki taşları temizlemektedir. CHP için tehlike AKP’nin İslamcı faşist düzeni değil, HDP’dir. Yani CHP, MHP gibi düzen partileri için Kürtler, Aleviler, işçiler, memurlar tehlikedir.  Bu partiler Halkların birleşik gücünden korkuyorlar. Her üçü de AKP, CHP ve MHP bugün Türk derin devlet güçlerinin istemleri doğrultusunda gizli bir ittifak içindedir.

Son dokunulmazlık görüşmeleri ile bu gizli ittifak aleni hale gelmiştir. Biz devrimcilere düşen de bu kirli ittifak karşısında halkların demokratik iktidar yolunu açacak devrimci bir ittifak oluşturmak olmalıdır.

Böyle bir ittifak kuramazsak Türkiye tek parti ve tek şef sürecine doğru hızla ilerleyecektir.  Ömürlerini devrim mücadelesi uğruna büyük bedeller ödeyerek geçiren bizlerin önünde direnmek ve direnerek kazanmaktan başka bir seçenek bulunmamaktadır.  Tayyip’in iktidardan uzaklaştırılması gerekmektedir ve bunu sağlayacak olan da halkların birleşik devrimci gücüdür. Bu görev de bizlerin 68-78 kuşağının omuzlarındadır. Ömrümüzün son baharında göçüp gitmeden önce üzerimize düşeni yerine getirip,  yaratacağımız örgütlülüğü evlatlarımıza devredebilirsek gözümüz arkada kalmayacaktır.