Ana Sayfa Blog Sayfa 6309

Hıdırellez üzerine bir Tahtacı söylencesi

Hıdır ile İlyas iki kardeşlermiş. Hıdır evli, İlyas bekar. Bir sene öyle bir kış olmuş ki, herkesin evindeki unu, bulguru, buğdayı tükenmeye, insanlar aç kalmaya, çocuklar ağlamaya, koyunlar, keçiler iyice zayıflamaya başlamış.

Hıdır ile İlyas ayrı evlerde kalsalar da, iki gözlü bir ekin ambarları varmış. İlyas ekin almaya gittiğinde, bir ölçü kendi payından alır “Abimin eşi, çocukları var” diyerek iki ölçü (şinik derler) kardeşinin ambarına koyarmış kendi hakkını.

İlyas ambara gittiğinde bir ölçü kendi ailesi için alır, “Kardeşim evlenecek, çoluk çocuğu olacak” diye iki ölçü de o kardeşinin ambarına koyarmış.

İki kardeşin bu paylaşımcılığı Güzellik ve Paylaşım Tanrısının o kadar hoşuna gitmiş, o kadar duygulanmış ki, alınan her şiling (ölçü) buğdayın yerine on ölçü buğday doldurmaya başlamış.

Paylaşım Tanrısı’nın bu cömertliğinden haberi olmayan Hıdır, abisinin tüm hakkını kendi ambarına koymuş sanıyor, ambarındaki un, bulgur, buğdayları çuvallara koyarak evine, kardeşi görmeden gizlice bırakıp dönmeye başlamış.

İlyas’da, abimler aç kalmasın diyerek, gizlice abisinin evine durmadan yiyecek saklıyormuş.

O kış iki kardeşin ne ekini azalmış nede yiyeceği, köylerindeki tüm insanlar doyduğu gibi, çevre köylerdeki yaşayan herkesi doyurmuşlar. İnsanlar çok mutlu olmuşlar, çocukların gözleri gülmüş, hayvanlar keyifle oynamışlar.

Güzellik ve Paylaşım Tanrısının daha çok hoşuna gitmiş iki kardeşin paylaşımcılığı, çok mutlu olmuş. Evlerde eksilen her yiyeceğin yerini hemen gizlce doldurmuş. Bu insan yürekli iki kardeş için dağ başlarında, yaylalarda yurt vermiş kendini göstermeden.

Hızır ve İlyas’ın bolluğu, bereketi, paylaşımcılığı o tarihten bu yana Bayram olarak kutlansın istemiş.

Hepinizin Hıderellez Bayramı kutlu olsun.

(Babam Hasan Gül’ün bize aktardığı)

DTK’dan Terolar’daki nöbet eylemine çağrı

Demokratik Toplum Kongresi (DTK) Maraş’ta Sivrice Höyük (Terolar) Köyü’nde AFAD kampı yapımına ilişkin yazılı açıklama yaptı. Açıklamada, AKP Hükümeti’nin farklılıklara karşı inkar ve imha politikalarını güncelleyerek hayata geçirdiği kaydedildi. Cizre, Sur, Silopi, Nusaybin ve Kürdistan’ın diğer kentlerinde yürütülen saldırılar ve katliamların ardından “kamulaştırma” adı altında halkın topraklarının ve mekanlarını gasp edildiği açıklamada şunlar kaydedildi:

“Aynı politika daha da derinleştirilerek Sünni bir toplum yaratma projesi kapsamında yaygınlaştırılmaktadır. Bu politikanın sonucu olarak Alevi halkımızın toprakları ve yaşam alanları büyük bir tehditle karşı karşıyadır. Özelde Alevi toplumunu, genelde de tüm halkımızı mülteci toplumu ile karşı karşıya getirmeye hizmet eden mültecileri Maraş’a yerleştirme projesi son derece stratejik bir planın hayata geçirilmesidir. Kürdistan’daki demografik yapıyı değiştirmeyi de içinde barındıran bu plan, Alevi halkımızı kendi topraklarından göç ettirmeyi ve asimilasyonu hedeflemektedir. Mülteci meselesi tüm insanlığın en canalıcı bir meselesidir. Bu sorunun yaşanmasından da birinci derecede ülkelerin iç işlerine müdahele eden ve İŞİD gibi terör örgütlerine destek veren hükümetler ve devletler sorumludur.

Mülteci yerleşim alanları, o topraklarda yaşayan toplumların sosyal, inançsal ve kültürel değerleri de dikkate alınarak yerel ve uluslararası bağımsız sivil kuruluşlarla birlikte planlanmalı ve uygulamaya konulmalıdır. Bu nedenle, Maraş’ın demografik yapısı için bir tehdit oluşturan bu politika acilen terk edilmelidir. 1978 Maraş katliamının ve ortaya çıkardığı vahim toplumsal sonuçların bir kez daha yaşanmaması için tüm halkımızı, demokratik sivil toplum vörgütlerini ve hukuk çevrelerini duyarlı olmaya, 7-8 Mayıs tarihlerinde Maraş’ta gerçekleştirilecek nöbet eylemine ve direnişine sahip çıkmaya, destek vermeye çağırıyoruz.”

DTK Maraş’ta Alevilerin yaşadığı bölgede kamp yapımının bilinçli bir Sünni toplum yaratma politikasının parçası olduğunu belirterek, 7-8 Mayıs’ta Maraş’ta gerçekleştirilecek nöbet eylemine çağrı yaptı.

Demokratik Toplum Kongresi (DTK) Maraş’ta Sivrice Höyük (Terolar) Köyü’nde AFAD kampı yapımına ilişkin yazılı açıklama yaptı. Açıklamada, AKP Hükümeti’nin farklılıklara karşı inkar ve imha politikalarını güncelleyerek hayata geçirdiği kaydedildi. Cizre, Sur, Silopi, Nusaybin ve Kürdistan’ın diğer kentlerinde yürütülen saldırılar ve katliamların ardından “kamulaştırma” adı altında halkın topraklarının ve mekanlarını gasp edildiği açıklamada şunlar kaydedildi:

“Aynı politika daha da derinleştirilerek Sünni bir toplum yaratma projesi kapsamında yaygınlaştırılmaktadır. Bu politikanın sonucu olarak Alevi halkımızın toprakları ve yaşam alanları büyük bir tehditle karşı karşıyadır. Özelde Alevi toplumunu, genelde de tüm halkımızı mülteci toplumu ile karşı karşıya getirmeye hizmet eden mültecileri Maraş’a yerleştirme projesi son derece stratejik bir planın hayata geçirilmesidir. Kürdistan’daki demografik yapıyı değiştirmeyi de içinde barındıran bu plan, Alevi halkımızı kendi topraklarından göç ettirmeyi ve asimilasyonu hedeflemektedir. Mülteci meselesi tüm insanlığın en canalıcı bir meselesidir. Bu sorunun yaşanmasından da birinci derecede ülkelerin iç işlerine müdahele eden ve İŞİD gibi terör örgütlerine destek veren hükümetler ve devletler sorumludur.

Mülteci yerleşim alanları, o topraklarda yaşayan toplumların sosyal, inançsal ve kültürel değerleri de dikkate alınarak yerel ve uluslararası bağımsız sivil kuruluşlarla birlikte planlanmalı ve uygulamaya konulmalıdır. Bu nedenle, Maraş’ın demografik yapısı için bir tehdit oluşturan bu politika acilen terk edilmelidir. 1978 Maraş katliamının ve ortaya çıkardığı vahim toplumsal sonuçların bir kez daha yaşanmaması için tüm halkımızı, demokratik sivil toplum vörgütlerini ve hukuk çevrelerini duyarlı olmaya, 7-8 Mayıs tarihlerinde Maraş’ta gerçekleştirilecek nöbet eylemine ve direnişine sahip çıkmaya, destek vermeye çağırıyoruz.”

DTK Maraş’ta Alevilerin yaşadığı bölgede kamp yapımının bilinçli bir Sünni toplum yaratma politikasının parçası olduğunu belirterek, 7-8 Mayıs’ta Maraş’ta gerçekleştirilecek nöbet eylemine çağrı yaptı.

Demokratik Toplum Kongresi (DTK) Maraş’ta Sivrice Höyük (Terolar) Köyü’nde AFAD kampı yapımına ilişkin yazılı açıklama yaptı. Açıklamada, AKP Hükümeti’nin farklılıklara karşı inkar ve imha politikalarını güncelleyerek hayata geçirdiği kaydedildi. Cizre, Sur, Silopi, Nusaybin ve Kürdistan’ın diğer kentlerinde yürütülen saldırılar ve katliamların ardından “kamulaştırma” adı altında halkın topraklarının ve mekanlarını gasp edildiği açıklamada şunlar kaydedildi:

“Aynı politika daha da derinleştirilerek Sünni bir toplum yaratma projesi kapsamında yaygınlaştırılmaktadır. Bu politikanın sonucu olarak Alevi halkımızın toprakları ve yaşam alanları büyük bir tehditle karşı karşıyadır. Özelde Alevi toplumunu, genelde de tüm halkımızı mülteci toplumu ile karşı karşıya getirmeye hizmet eden mültecileri Maraş’a yerleştirme projesi son derece stratejik bir planın hayata geçirilmesidir. Kürdistan’daki demografik yapıyı değiştirmeyi de içinde barındıran bu plan, Alevi halkımızı kendi topraklarından göç ettirmeyi ve asimilasyonu hedeflemektedir. Mülteci meselesi tüm insanlığın en canalıcı bir meselesidir. Bu sorunun yaşanmasından da birinci derecede ülkelerin iç işlerine müdahele eden ve İŞİD gibi terör örgütlerine destek veren hükümetler ve devletler sorumludur.

Mülteci yerleşim alanları, o topraklarda yaşayan toplumların sosyal, inançsal ve kültürel değerleri de dikkate alınarak yerel ve uluslararası bağımsız sivil kuruluşlarla birlikte planlanmalı ve uygulamaya konulmalıdır. Bu nedenle, Maraş’ın demografik yapısı için bir tehdit oluşturan bu politika acilen terk edilmelidir. 1978 Maraş katliamının ve ortaya çıkardığı vahim toplumsal sonuçların bir kez daha yaşanmaması için tüm halkımızı, demokratik sivil toplum vörgütlerini ve hukuk çevrelerini duyarlı olmaya, 7-8 Mayıs tarihlerinde Maraş’ta gerçekleştirilecek nöbet eylemine ve direnişine sahip çıkmaya, destek vermeye çağırıyoruz.”

Ayşe Yıldırım yazdı: 78 yıl sonra gömüldüler

Ayşe Yıldırım Cumhuriyet gazetesindeki köşesinde Dersim katliamını unutturmadığı gibi  “78 yıl sonra gömüldüler” başlığıyla 78 yıl süren kemiğe hasret bekleyenleri anlatıyor…

 

“Dersim’e gidiyorum. Bir isteğin, mesajın var mı” diye sordum. “Bir avuç toprak getirir misin mezardan. Nenemin mezarına koyacağız” dedi Miyase (İlknur), “Biliyorsun hep onların yasını tutup bir mezarları olsun diye ağlayarak öldü.”

Nenesi Elif İlknur’du. Dersim’in Hozat ilçesine bağlı Bargini, şimdiki adıyla Karabakır köyünde Tertele’de öldürülen Cenan ailesinin kızıydı.

Tarih 14 Ağustos 1938’i gösteriyordu. 4 Mayıs 1937’de alınan Bakanlar Kurulu’nun “Tunceli Tenkil Harekâtı” kararıyla başlayan katliamın sonlarına gelinmişti. Ağuçan ocağından olan ve ellerine hiç silah almamış Bargini halkı, kırımın kendi köylerine ulaşmayacağını düşünüyordu. Öyle olmadı tabii. O sabah köye gelen askerler köyde birbirlerine akraba olan Cenan ve Baran ailelerinden 24 kişiyi alıp götürdü. Aralarında 2 yaşındaki Feramuz da vardı. “Sizi Hozat’a götüreceğiz” demişlerdi. Ama aslında hepsi nereye götürüldüklerini biliyordu. Seyit Turabi Baran, kızlarından birisini, “Benim kızımdır” diye askerin elinden alıp kurtarmaya çalışan köylüsüne kızıp, “Hayır, o benim kızımdır. Bizimle gelecek. Kerbela’ya gidiyoruz” demişti. Cenan ailesinden 12, Baran ailesinden 12 kişi elleri bağlı bir şekilde Sakasure mezrasına doğru yola çıkarıldılar. Xece Cenan, yolda rahatsızlanıp yürüyemeyince orada bıraktılar. Daha sonra cesedini bulan çocuklarının “Başına taşlarla vurarak öldürmüşler, vücudunu hayvanlar yemişti, kırmızı saçı kalmıştı” diye anlattığını söylüyor akrabaları Ali Baran.

Diğerlerini mezradaki evlere sokup yakmışlar. Ama sadece yakılmadıkları, kurşunlandıkları kemiklerin yanında bulunan mermi çekirdekleri ve kovanlardan anlaşılmış. 2 yaşındaki Feramuz’u da öldürmemişler önce. Karakol komutanına vermek istemişler. Komutanın karısı kabul etmeyince 2 gün daha hayatta kalmış Feramuz. Ali Baran, “Kadınlar anlatıyordu o zamanlar. Uzaktan izliyorlarmış. Feramuz hep ağlıyormuş ama bir şey yapamıyorlarmış. Sonra rahatsız olmuşlar ağlamalarından ki çocuğu burada bir çeşme varmış onun üstüne koyup nişan almışlar” diyor.

İşte o katledilen 24 kişinin kemiklerine Sakasure mezrasında onların anısına bir anıt yapılırken rastlandı. 2015 yılında savcılık kararıyla kazı yapılmasına karar verildi. Kazı yapılan yerde 13 kafatası ve kemikler bulundu. Bir yıl boyunca İstanbul’daki Adli Tıp’ta yapılan incelemelerde 7’sinin çocuk olduğu tespit edildi. İkisi 9-10 yaşlarında, ikisi 4-5 yaşlarında, biri 5-6, diğeriyse 6-7 yaşlarındaydı. Avukat Cihan Söylemez’in verdiği bilgiye göre kemiklerden, çıkan takı ve mühürlerden yaş ve cinsiyet ayrımları yapılınca İbrahim Baran, Besime Cenan, Sultan Cenan, Halil Baran, Ali Baran, Hıdır Cenan, Ahmet Cenan, Kevher Cenan, Hasan Cenan’ın kimlikleri tespit edilebildi.

Dün öldürüldükleri yerin hemen yanı başına kazılan mezara törenle gömüldü 13 insan, tek tabutun içinde.

Sağanak yağmur altında toprağa verilirken tek bir tabutta 13 masum insan, yaşlı bir Dersimlinin ağzından Seyit Rıza’nın idama giderken söylediği son sözler dökülüyor:

“Ayıptır, zulümdür, cinayettir…”

Ağıtlar ve gözyaşlarının eksik olmadığı törene DBP Eş Genel Başkanı Kamuran Yüksek, HDK Eş Sözcüsü Gülistan Koçyiğit, Diyarbakır Belediyesi Eşbaşkanı Gülten Kışanak, HDP Dersim milletvekili Alican Önlü, Dersim Belediyesi eşbaşkanları Nurhayat Altun ve Mehmet Ali Bul’un yanı sıra İsmail Beşikçi, Oya Baydar da katıldı.

Katliam ilk kez resmi kayıtlara girmişti ama 11 kişinin kemiklerine hâlâ rastlanamamıştı. Avukat Cihan Söylemez, onların mezarının da bulunması için yasal girişimlere başlayacaklarını söylüyordu.

78 yıllık bir travma yaşanıyordu Sakasura’da. Aileler birer birer söz alıyordu törende. Suat Baran, “Onlar gittiler, bize dillerini, geleneklerini bıraktılar” diyordu Kürtçe konuşmasında: “Bu çok ağır bir gün bizim için. Hem 24 canın cenazesini kaldırıyoruz hem katliamdan geçirilen 60- 70 bin insanı anıyoruz. Ağucan ocağı, ocaklardan bir tanesidir. Neden bizi öldürdüler? Özellikle pirlerimizi öldürdüler. Bu hem dil, hem inanç soykırımıdır. Dersim’in rengini, dilini kaybetmek istediler.”

Haydar Canan da “O günleri yeniden yaşıyoruz. O kemiklerin sesi bugün torunlarının ağzından çıkıyor: Saltanatınız sonsuza kadar sürmeyecek” diyordu.

Yüksek, Kışanak ve Koçyiğit de devletin azınlıklara yönelik düşmanca politikasını eleştiriyordu konuşmalarında. Kürtlerin ve Alevilerin kökünün her dönem kazılmak istendiğini anlatıyorlardı.

Aslında Dersim’de bulunan ilk kemikler değildi bunlar. Daha önce 1999’da da bulunmuştu. Resmi olarak bir şey yapamayınca aileler sessiz sedasız gömmüşlerdi kemiklerini. Ama bundan sonra sessiz sedasız gömmeye niyetleri yok.

Tertele’de öldürülenler de zaten bu yıl ilk kez Dersim’de yapılan etkinliklerle anılıyordu. 6 yıl boyunca Avrupa’da yapılan “Unutturmak değil yüzleşmek! Soykırım tanınsın, Dersim’i yeniden inşa edelim” başlıklı 1937-1938 Dersim Konferansı’nın 7’ncisi iki gün sürecek. Kentin tüm bilboardları 1937-1938’i anlatan fotoğraf ve yazılarla donatılmış. Onlardan birisi de Erdoğan’ın 2010 yılında henüz Başbakan iken söylediği “Dersim’de 50 bin kişi öldürüldü! Gerekirse devlet adına özür dilerim” sözü ve altındaki “Dersim halen o özürü bekliyor” yazısıydı. Ama o afiş iki gün önce polis tarafından gerekçesiz bir şekilde kaldırıldı.

Karanfillerin atıldığı, etrafında mumların yakıldığı mezardan Miyase’nin istediği bir avuç toprağı alıp Seyit Rıza Meydanı’ndaki anmaya gitmeye hazırlanırken genç bir kadının ağlayan kadınlara “Gidin rahat uyuyun bugün” dediğini duydum.

Tabii bu ülkede ne kadar rahat uyuyabilirlerse…

Dersim’de sokağa çıkma yasağı

Kürdistan’da yaşanan sokağa çıkma yasaklarının ardından Dersin’in Mazgirt ilçesinde de sokağa çıkma yasağı uygulanıyor.

 

Dersim’in Mazgirt ilçesinin 15 köy ve mahallesinde bugün saat 14.00’den itibaren sokağa çıkma yasağı ilan edildi.

Maraş’taki konteyner kent projesini üstlenen Kalyon İnşaat’ın araçları imha edildi

AKP-Saray iktidarının Suriyeli mültecilere yardım adı altında sunduğu ancak içinde hem cihatçılara barınak sağlama ve Alevilere yönelik asimilasyon politikasını sürdürme niyetini barındıran Maraş’taki konteyner kent projesini üstlenen Kalyon İnşaat’ın araçları imha edildi. Kalyon İnşaat’ın Beykoz’daki plazasına ait araçlar 3 Mayıs günü Talat Türkoğlu Özgürlük Gücü Milis Örgütü tarafından üstlenilen eyleme ilişkin bir açıklama yapıldı. Açıklamada şöyle denildi:

AKP-IŞİD faşizmi Suriyeli mültecilere yardım etmemektedir. Tersine kendi iktidar hedefleri olarak onları kullanmaktadır. Bu doğrultuda göç yollarında Suriye halkını ölümle sonuçlanan yolculuklara zorlayarak katletmekte, ucuz iş gücü kaynağı olarak kullanarak sömürmekte ve AFAD kamplarında beslediği faşist çetelere kalkan-kamuflaj yaparak istismar etmektedir. Maraş’ta AKP-IŞİD faşizminin kurmak istediği konteyner kent’te bu politikanın bir ürünüdür.

Kalyon İnşaat katliamcı-faşist politikaların aracı ve kâr ortağı olduğu için hedefimiz olmuştur ve olacaktır. Kalyon İnşaat’ın patronlarının ve yöneticilerinin bu uyarı eylemimizi dikkate almalarını öneriyoruz. Maraş’ta yürütmekte oldukları inşaat faaliyetinin yıkıcı sonuçlarını hesaplamalı ve paradan daha önemli kaybedecek şeyleri olduğunu bilmelidirler. Maraş’ta sürdürmekte oldukları konteyner kent inşaatından vazgeçmek tüm bölge halkları ve en çok kendileri için hayırlı olacaktır!

Sendika.Org

‘Dersim’de kültürel soykırım, asimilasyon devam ediyor’

Dersim’de 1938 katliamının yıldönümünde gerçekleştirilen anma çerçevesinde düzenlenen konferans devam ediyor. Konferansta, soykırım, yüzleşme, asimilasyon tartışmaları yürütülerek, Dersim soykırımının tanınması istendi.

Dersim katliamının 78. yılında düzenlenen anma etkinlikleri kapsamında dün başlayan 7. Dersim 1937-38 Konferansı Dersim Belediyesi Düğün Salonu’nda devam ediyor. Konferansın 3. oturumu Avukat Nihat Kagalak’ın moderatörlüğüyle gerçekleşirken, oturuma Avukat Erdal Doğan, Ankara Üniversitesi’nden öğretim görevlisi Kerem Altıparmak, MAZLUM-DER Başkanı Faruk Ünsal, İHD Genel Başkanı Avukat Öztürk Türkdoğan ve akademisyen Eleonora Iannott konuşmacı olarak katıldı. Nihat Kaygalak, Dersim soykırımı tanığı Dünya ananın sözlerini anımsatarak, “Dünya ana, ‘sizden rica ediyorum bunu tanıyın, bunu tanıyın bunu tanıyın’ demişti. Biz de söz verdik. 37-38’de yaşanan katliamı unutmayacağız. Kendimiz bu terteleyle yüzleşmeliyiz. Buradan da Türk devletine çağrı yapıyoruz: Bu katliamı tanı” dedi.

‘Asimilasyona devam ediyorlar’

Ardından soykırıma ilişkin yürütülen davanın avukatların Erdal Doğan sunum yaptı. Dersim’de insanlığa karşı bir suç işlendiğini belirterek, devletin sadece özür dilemesini değil arşivleri halka açması gerektiğini vurguladı. Dersim’in sadece 37-38’de soykırıma tabi tutulmadığını belirten Erdal, “1935 yılında çıkarılan kanunla bu devlet soykırım yasasını belirtmiş 61 madde ile nasıl soykırım yapacağını anlatmış. 1940’a kadar uçaklarla bombalanma oluyor. Darbe döneminde ise ayrı bir uygulama yapılıyor. 94’den sonra yine ayrı uygulamalara alınıyor. Bölgeler tehcir ediliyor. 2001 yılıyla birlikte yine uygulamalar devam ediyor. Bugün 2016 yılında 4-5 Mayıs’tayız mayınlar duruyor. Güvenlik bölgeleri, zorunlu din dersleri, Alevilik inancını asimile devam ediyor. Alevi köylerine cami yapılıyor. Kültürel soykırım asimilasyon çabaları devam ediyor” diye kaydetti.

‘İhlallerde genel sorun zaman aşımı’

Ankara Üniversitesi’nden akademisyen Kerem Altıparmak da Türkiye’de ağır insan hakkı ihlallerinin önemli duraklarından birinin Dersim olduğunu ifade ederek, bu tür davaların genellikle zaman aşımından düştüğünü ifade etti. AYM’nin 2012’den beri bireysel başvuru aldğını belirten Kerem, AYM’nin başvuruculara “Ben bireysel başvuruyu 2012 yılından itibaren alıyorum. Bu söylenilenler ise 2011 yılından önce yapılmış. Ben bu noktada zaman aşımından dolayı karar veremem” dediğini aktardı.

‘Kadınlarla kültürel asimilasyon sağlanmak istendi’

MAZLUM-DER Başkanı Faruk Ünsal ise Dersim soykırımıyla birlikte 50 bin insanın katledilmesi sonrası kurtulan kız çocuklarının memur ailelere, subay ailelerine verilmesinin ‘Türkleştirmek’ ve ‘Sünnileştirilmek’ olduğunu belirtti. Faruk, “Kadını ele geçirmek kültürü ele geçirmektir. Erkekler zaten devletle iletişim halinde olduğu için onları dize getirmek daha kolay. Askerlik olsun, iş anlamında olsun erkek devletle bağlantıda. Ama kadınlar devletle herhangi bir bağ kurmuyor. Soykırım sonrasında ise Dersimli kız çocuklarının başka ailelere verilmesiyle kültürel geçiş bu şekilde engellenmek istendi.”

İHD Genel Başkanı Öztürk Türkdoğan da geçmişle yüzleşmeye ilişkin şunları söyledi: “Özellikle onarıcı adalet konusunda baskın olmalıyız. Hakikat Komisyonu kurulmalı ve bunun üzerinden onarıcı adalet konusunda çalışılabilir. Öneri olarak da Dersim’de bulunan STK’lar, siyasal yapılanmalar belediyeler bir araya gelmeli bu konuları tartışmalı, sembolik anıt yapılmalı, toplu mezarları tespit etmeliyiz. Toplu mezarların nasıl oluştuğuna dair sembolik çalışmalar yapılmalı, müze oluşmalı böylelikle toplumsal hafıza ayakta tutulmalı, travmayla ancak bu şekilde ayakta durabiliriz.”

‘Gelecek için ortak bir geçmiş önemli’

‘Dünyada yaşanan soykırımlarda Dersim örneği’ üzerine söz alan akademisyen Elaonora Iannott ise soykırımın süreç ilişkisi üzerine anlaşılabilirliğinden bahsederek, “Baskı yapan ve baskıya uğrayan. Gerçek bir barış sürecinin ancak her iki tarafının da hakları vermek konusunda uzlaşma olmasıyla mümkün olacaktır. Dersim soykırımı sırasında olanları bireysel anlatımlarla anlayabilmekten memnunum. İnsanların ortak hafızası olmasının halk olarak ne kadar önemli olduğunu biliyorum. Gelecek için yeni bir perspektif sağlamak için yeni bir gelecek kurmak için en önemli adım ortak bir geçmişe sahip olması ve affetme duygusuna sahip olabilmesi” dedi.

‘Kültürel soykırım tanımlanmadı’

Soykırım tanımı üzerine konuşan Elaonora, “Birçoğunuz bildiği gibi soykırım kavramı Polonyalı bir profesör tarafından Yahudilere dönük saldırıları tanımlamak amacıyla kullanıldı. Bu durumu tanımlamak için kavram oluştururken iki kelimeyi birleştirdiğini görüyoruz. Birincisi insan topluluğu ikincisi ise öldürme yok etme anlamına geliyor. Bu da belirli bir topluluğu yok etme anlamına geliyor. BM’de çeşitli şeyler tartışılırken Holokost yaşanmaması için neler yapılması gerekir diye tartışıldı. İlk taslakta BM’de, tanım bir insan topluluğunun tamamının yok edilmesine yönelik bir tanımlama olarak çıkmıştır. Bu yapılırken farklı taslaklarda da belirli bir kültürel varlığın yok edilmesine yönelik olduğunu görüyoruz. Ancak ne yazık ki sözleşme tamamlanıp sözleşme kesinleştiğinde kültürel soykırım kavramı sözleşmede yer almadı” şeklinde konuştu.

Oturum soru-cevap bölümünün ardından sona erdi.

Moderatörlüğünü Haluk Çeliktaş‘ın gerçekleştireceği ve Sur, Cizre ve Silopi tanıklarının anlatımının yer alacağı 4. oturuma geçildi.
/diha

AKP’de ‘’Yavuz’’ dönemi ve Maraş’ta etno-dinsel arındırma politikası

Maraş’da etno-dinsel  arındırmanın tarihçesi, Selçuklular döneminde 1240 lü yıllar daki Babailer dönemine kadar  uzanmaktadır. Yaklaşık bin yıldır bu bölgeyi yurt edinmeye çalışan Türklük, bölgede yaşayan tüm kadim halkları ve kültürleri bir,bir katliamlarla, zorunlu göç ve asimilasla,sürgünlerle sindirerek ya tarih sahnesinden silmiş, yada bölgeden göçertmiştir.

Selçuklular döneminde başlayan bu sürecin devamında ,Anadoludaki Türk beylikler dönemi, Osmanlılar ve nihayet Türkiye Cumhuriyeti’ne kadar uzanan bir seyr-i sürec içinde hep devam etmiştir.Bu konu da oldukça uzun bir katliyamlar kronolojisi vardır ki ,tümünü yazsak bir kaç sayfalık bir arşiv oluşur.Bazı dönemler vardır ki zulüm ayyuka çıkmıştır.

Osmanlının 1500’lü yıllarda ‘’Yavuz Sultan Selim’’ döneminde ,  ‘’Taş üstünde Taş, Omuz üstünde baş ‘’ kalmasın denilen fetvaların verildiği tarihi bir gerçek. Osmanlının Alevilere ve  müslüman olmayan halklara yönelik katliyam politikasına ,Cumhuriyet döneminde Kürtler de eklenerek devam ettirildi.

İttiat Terakicilerin, bir ulus devlet kurma ve Türklük şuuruna dayalı bir ulus yaratma politikası çerçevesinde ,1900 lü yılların başından itibaren,planlı bir politika ile önce müslüman olmayan ERMENİLER,SÜRYANİLER başta olmak üzere , Ezidiler ve Aleviler, Soykırıma varan katliyamlar ile birere birer bölgeden çıkarılmış veya katledilmişlerdir.Tıpkı İŞİD’,in  Şengal de ve suriyede yaptığı gibi.

1915-20 arasında süren , Ermeni-Süryani  hırıstiyan soykırımından sonra kurulan Türkiye Cumhuriyeti devleti döneminde, aynı politikalar devam etmiştir.

1920  Koçgiri katliyamı  ile devam eden katliyamların yeni hedefi bu kez, başta Kızılbaş-Alevi Kürtlerler olamak üzere ,Türk ulus kimliğine uymayan başta 1925 Şeyh Sait katliyamı ile kürtler olmak üzere ,Anadoludaki Laz,Çerkez,Rumlar gibi diğer kimliklerdir.Ermeni soykırımını 1937-38  Dersim Kürt,Alevi-Kızılbaş  soykırımı izlemiştir.

1950 li yıllara kadar CHP iktidarında  adeta siyah,beyaz bir resim gibi yaşanan tek tipleştirme politikası,Tekke ve Zaviyeler yasası olarak bilinen ,onlara göre devrim, bize göre  Ulus oluşturma Yasası başta olmak üzere , İşlamın sünni/hanefilik mezhebi dışındaki tüm inanç kimlikleri yasaklanmış, Diyanet Başkanlığı ile topluma tek din dayatılmıştır.Yine Türk Tarih ve Türk Dil kurumu ile ,tarih ve dil Türklük esasına göre örgütlendirilmiş,Köy enstütüleri ile başlayan eğitim politikasıyla Tüm halklara asimilasyon dayatılmıştır.

1950 li yıllardan itibaren bu siyah-beyaz yaşama, toplumsal itirazlar başlamıştır. Demokrat partinin CHP içinden ayrışması ile siyasete sözümona yeni  bir hareketlilik gelmiştir. Demokrat partisi (DP) de ilk başta, AKP’ gibi ,Hak ve Özgürlüklerden bahsederek iktidar olmuştur. Ancak daha sonra görülmüştürki, o da devletin resmi ideolojisi olan TÜRK-İSLAMIN sadık bir savunucusu olarak ,daha çok islam vurgusunu öne çıkarırken, CHP de devletin resmi ideolojisindeki Türklü’ğe ağırlık vererek adeta bir iş bölümü ile Türkçülüğü de ,İslamı ve dini de  devletin istediği biçim ve oranda halka sunmuşlardır.

Bu dönemlerde Kürtler ve Aleviler ,DP ‘ye Demırkırat  aksan olarak mı yoksa amplemin resminden dolayımıydı acaba?(amplemi beyaz bir at dı )diyorlardı ve ilk çıkışında ,başta aleviler olmak üzere muhalif kesimlerden ciddi bir destek bulmasına rağmen ,kısa zamanda gerçek yüzü açığa çıktı.

1960 ve 1970 askeri darbelerden sonra muhalif kimliklerin arayışları sürdü. Behice Boran’ın İşçi Partisini, Mustafa Timsinin  aslan’ın çevresindeki oniki yıldız amplemli ilk alevi partisi izlesede kısa zaman sonra satıldı ,sattı söylemiyle tarihe karıştı, 1970 li yıllardaki radikal sol yükselişe kürt ulusal uyanışı da eklenince ,tüm ülkeyi büyük bir muhalif başkaldırı sardı ve bu duruma Maraş katliyamı ile müdahale edilerek  1980 askeri darbesi ile bir kez daha özgürlük isteyen tüm kesim ve kimlikler katliyam ve asimilasyona tabi tutuldu. Yakın tarihimizde PKK nin  1984  silahli mücadeleyi başlatmasından sonraki süreci hep birlikte izliyor ve yaşıyoruz.

Bu yaşanılanların Maraşdaki karşılığına bakarsak, 1900-1920 arasında maraş da yaşayan yaklaşık 67 bin (1913 sayımından) nüfusun yaklaşık yüzde kırkı (100/40) Ermeni veya azda olsa Süryani iken,sehir merkezi birçok köy ve mahalle  ve bugünkü adıyla Süleymaniye olarak adı değiştirilen Ermeni yerleşkesi Zeytun, 1910-1920 arasında  ermeni özerk yönetimi olarak resmi bir yönetime dahi sahipti. Bilinen Ermeni soykırımı çerçevesinde,Maraşda bu ermenilerden bugün derde derman bir kişi dahi bulamazsınız. Malları ,Mabetkeri, gasp edilip katliyamdan kurtulanlar kaçmak zorunda kalmışlardır.

Maraşdaki diğer nufusun büyük çoğunluğu Kızılbaş kürtlerden oluşmaktaydı. Maraş şehir merkezindeki Ermeni-Süryani Zanaatkar ve ticaret esnafının yaşadığı kapalı Çarşı tamamen İslamcı ,Türk ırkçıların eline geçmiş oldu. 1960 li yıllara kadar daha çok hayvancılıkla uğraşan bölgedeki Kürtler ,1960 lı yıllardan itibaren  Tarımda gelişmekte olan makineleşmeninde etkisiyle ,sahip oldukları verimli ,başta Pazarcık ve maraş ovası olmak üzere ,hızla tarımda bir büyüme ve zenginleşme  sürecine girmişlerdi.Tarıma dayalı sanayi ve ticaretin ham maddesini üreten kürt aleviler giderek şehir merkezinde sanayi ve ticarete de el atmaya başlamış ve  hızla bir şehirleşme süreci başlamıştı. Ekonomik gücü ve kaynakları ellerinde sermaye artışını hızla geliştirmekteydi. Bu durumun devam etmesi halinde Maraş ve ilçelerde hem nüfus olarak ,hemde ekonomik güç olarak ,şehirlerde etkin bir konuma gelecek ve yönetimi kontrol edeceklerdi. Sadece Pazarcıkta 100 köy ve mezrada alevi  ve kürtler yaşamaktaydı. Bu dönemdeki kürt ailelerdeki 8- 10 çocuklu nüfus artışını da göz önüne alırsak, hem çoğalma ,hemde zenginleşme bölgede devletin resmi kimliklerini zora sokuyordu. Yani Türk ve islam kimlikleri etkisini kaybedecekti.Bundan dolayı diğer sosyal gelişmeler yanında bu temel gerekçelerle bilinen, 1978 deki Maraş Kürt-Kızılbaş katliyamı yaşandı. Son 60 yılın en büyük ve uzun süren katliyamı ile Kürt aleviler şehirden kaçırtılmış, mallarına el konulmuş ve şehirin ticareti ve sanayisinden sökülüp atılmışlardır.Bu gün bölgede kalan alevi kürtlerin oranı ,yurtdışı veya metropollerde yaşayanların üçte veya dört de biridir.Maraş merkezi ezici çoğunlukla türk-islamlaştırıldığı gibi ,şimdi ovadaki köy ve mezralardaki nüfusunda bölgeden göçertilip kaçırtılması için de yine İŞİD ve benzeri ırçı-dinci paramiliter güçler örgütlendirilip kullanılacaktır.Tıpkı maraş katliyamında kullanılan ÜGD,MHP,Kontrgerilla v.b gibi.

Bugünkü paramiliter güçlerin adı DAİŞ/İŞİD,El Nusra ,Alperan,gibi islami rengi baskın AKP ile aynı mayadan oluşan örgütlü ve devlet destekli kesimlerdir.

Maraş’ın TEROLAR/SİVRİCEHÖYÜK köyü-mahllesi alevi-kürt köylerinin neredeyse 15 köyün ortasındadır.Buraya yapılacak 25-30 bin kişilik Selefist islamcı kampı bölgede yaşayan nüfusun 8-10 katı kadardır.Yerleştirilenlerin 300 dönümlük bir alana sığması mümkün olamayacağına göre ,bölgedeki halkın tarlalarına evlerine zorla el koyacak bir dehdit olarak ,Kürt alevilerin mal ve can güvenliğinin kalmayacağı kesindir.

Buraya yerleştirilenlerin suriyede düşman ve katli vacip belledikleri alevileri,şimdi yanıbaşında görmeleri ise başlı başına katliyama davetiye  hazırlamaktır.AKP de en az bunları bizler kadar bilmektedir. Bildiği için bu kampları buralara kurmaktadır. Amaç kürt ve alevileri bölgeden temizleyerek ,Ermenilerden sonra Kürt ve Alevileri de bu bölgeden çıkarıp atmaktır. R.Tayip Erdoğan ,Osmanlı padişahı, Yavuz sultan Selimi  örnek almış durumda. Boşuna köprülere ismini vermiyor. Ondan çok etkilendiği ve örnek aldığı her halinden bellidir. Uygulamalarındaki politikalar ve Sünni islama dayalı bir devlet ideolojisini  yeniden örgütlediği ve tüm topluma dayattığı açıkça yaşanmaktadır.

Bu nedenle Terolardaki AFAD kampı ,sıradan masumane,insani bir mülteci yardım kampı değildir.Politik bir planın parçasıdır ve bizim katlimizin fermanıdır.Karşı çıkmak,direnmek ve mücadele etmek meşru ve yaşam hakkımızı korumaktır.

Onun için diyoruz ki, Ovamıza, Ocaklarımıza,İnancımıza ve Yaşam alanlarımıza dokunma.

Artık gidecek yer yok,mücadeleye devam. Kimliğimize ve  vatanımıza sahip çıkma zamanı.

Daha duyarlı,daha kararlı, bir irade ile yürüyelim Maraşlılar.

 

AKP faşizmini algı operasyonları da kurtaramaz!

AKP medyası algı operasyonları ile içine girdiği çöküş sürecinden kurtulmaya çalışıyor.  Bir yandan Kürdistan’da taş üstünde taş bırakmama amacıyla savaşı sürdürürken, öte yandan bazı yazarları aracılığıyla sanki birkaç ay sonra bir çözüm süreci başlayacakmış propagandası yaparak, halkta sahte beklentiler yaratmaya çalışmaktadır.  Bu yöntemin esas amacı AKP faşizmine karşı sürdürülen mücadele de gevşeklik yaratmaktır.

AKP artık tamamen özel savaş güçlerinin psikolojik harekât planlarını uygulamaya koymuş bulunuyor.  Kendisine muhalefet adını takmış iki düzen partisi MHP ve CHP’de kendilerine verilmiş rol gereği oyuna dâhil olarak sistemi ayakta tutma görevlerini yerine getiriyorlar. Zaman zaman aralarında çelişki varmış gibi yapmak da, bu oynanan oyunun gereğidir sadece.

AKP içine girdiği baş aşağı gidişi durdurmanın planlarını yaparken, onu alaşağı yapması gereken güçler, özellikle CHP bu gerçeği görmezden gelerek, bile isteye AKP iktidarına koltuk değneği oluyor.  CHP AKP’yi eleştirirken bugün yürüttüğü kirli savaşı neden önceden başlatmadı diye eleştiriyor. PKK’ye ve dolayısıyla Kürt halkına karşı bu saldırıları yapmada geç kaldığı için eleştiriyor.  MHP ise AKP’ye açık çek vererek Kürtlere karşı savaştığı sürece AKP’yi destekleyeceğini açıktan deklare etmiş bulunuyor.

Düzen içi muhalefet güçleri AKP’nin yarattığı sahte gündemlerin arkasına takılarak, Kürt halkına karşı yürütülen soykırım amaçlı saldırıları toplumdan gizlemenin aracı oluyorlar. En son Meclis başkanını “Laiklik anayasadan çıkarılmalıdır” söyleminin üstüne atlayan CHP “Türkiye laiktir laik kalacak” sloganı eşliğinde kitleleri sokağa indirmeye çalışırmış gibi yaptı. Ama bunda da başarılı olamadı.

Bir kere Türkiye devleti hiçbir zaman laik olmadı ki, laik kalsın. TC devleti Sünni İslam’ın Hanefilik mezhebinin resmi devlet dini kabul edildiği bir devlettir. Osmanlıdaki hilafetin yerine ise, Hanefi mezhebi liderliğindeki Diyanet İşleri Başkanlığı’nı kurmuştur. Tekke ve Zaviyeleri kapatma yasasıyla, Alevi ibadet yerleri, Ezidi mabetleri ve Kürt Şafii kurumları yasaklanmıştır.

Türk devleti her şeyde olduğu gibi dini olarak da tekçidir. Ülkede yaşayan tüm etnisiteleri Türkleştirmenin yanında, tüm inanç mensuplarını da Hanefi İslam dinine katma amacı da bulunmaktadır.  Laikliği sahtedir. Laik bir devlette devlet himayesinde Diyanet İşleri Başkanlığı olmaz. Laik devlet tüm inançlara eşit mesafede durur. Türkiye bundan uzaktır ve dolayısıyla şimdi yürütüldüğü iddia edilen laiklik tartışmaları da sadece gündem çarpıtma amaçlıdır.

Bugün AKP faşizmi esas amaç olarak HDP’yi meclisten atmayı önüne hedef koymuş gibi görünüyor. Muhalefet olduğunu iddia eden MHP ve CHP ise bu işe dünden razı görünüyor. Kürt halkını göçe zorlayan, evlerini başına yıkan AKP’nin yaptıklarını görmezden gelen CHP, HDP’li milletvekillerine alçakça saldıran AKP’li faşistleri seyretmekle yetiniyor.

Yani aslında sorun Kürtler, işçiler, emekçiler, Aleviler olunca sözde çok partili gibi görünen sistem hemen tek partiye dönüşüyor. HDP milletvekillerinin dokunulmazlığı söz konusu olunca hepsi oybirliği ile söz konusu yasayı hemen onayladılar. HDP’li milletvekilleri linç edilirken seyretmekle yetindiler.

AKP algı operasyonlarına sığınarak kendisine çıkış ararken, muhalefet olması gerekenler, sanki çözüm masasından kalkan Kürtlermiş, sanki savaşı başlatan PKK imiş gibi propaganda yapmaya devam ediyorlar.

Oysa herkes de biliyor ki, Kürt sorunu çözülemiyorsa bu devletin politikalarından kaynaklanıyor.  Kürtlerle devlet arasında yüz yıldır süren sorunlar ve çatışmalar da, devletin politikalarından kaynaklanıyor. Kürt halkının varlığı resmi olarak tanınmadığı ve buna uygun pratik adımlar atılmadığı sürece çözüm olmaz.

Tüm TC hükümetleri gibi AKP’de yüz yıllık inkâr ve imha politikası koşullara uydurarak sürdürmektedir. Yani ortada iki taraflı bir çözümsüzlük durumu yoktur. Kürt halkı ta 90’lı yılların ortalarından itibaren çözüm için en makul yaklaşımları göstermiş, ama gerek AKP öncesi hükümetler, gerekse de AKP Kürt sorununun kalıcı çözümü için adımlar atmamıştır. AKP’nin adım atması için her türlü koşul ve imkânlar ortaya çıkarılmış, ama AKP önderlikli devlette sorunu çözme zihniyeti olmadığı için kalıcı sonuçlar alınamamıştır.

Çözüm amaçlı yürütülen görüşmeleri adım adım takip eden, her hareketten haberi olan, onayının olmadığı konuların gündeme gelmediği bilinen Tayyip Erdoğan, son ana kadar çözüm yanlısı imiş gibi yaparak, kendisinin de onayı ile Dolmabahçe’de Mutabakatın açıklanmasından hemen sonra bu Mutabakatı kabul etmediğini belirtmiştir.

Yani süreci bozan AKP iktidarıdır. Ya da daha doğru bir deyişle diktatörlüğünü ilan eden Tayyip Erdoğan’dır.

Çözüm masası orta yerdeyken 2014 ortalarında toplanan MGK’da (bu toplantıya CHP’nin de katıldığı söyleniyor) savaş kararı alınmıştır. Tayyip bu kararı uygulamaya sokan kişidir. Artık hükümet ve meclis sadece şekli olarak vardır. Tüm yetkiler saraydadır. Bu saray iktidarı çözümsüzlüğü, kaosu, baskı ve zulmü kendi iktidarını sürdürmenin biricik yolu olarak görüyor. Barış, kardeşlik, demokrasi diktatörlüklerin panzehiridir. Bu yüzden tüm diktatörler önce bunları yok ederler. Tayyib’in yaptığı da budur.

O zaman çözümün biricik yolu da Tayyip diktatörlüğünü yerle bir etmekten geçiyor. Tayyip Erdoğan şahsında somutlaşan zihniyet ve politikalar ortadan kaldırılmadan Kürt sorununun çözümünde bir süreç başlaması ve müzakerelerin yapılması mümkün değildir.

Kısacası Türk devletinin inkar ve imha politikaları bir kez daha boşa çıkarılmadan Kürt sorununda kalıcı çözüme gitmek söz konusu olamayacaktır.

Hatırlanırsa başta Abdullah Öcalan olmak üzere Kürt Özgürlük Hareketi ve Kürt halkı geçtiğimiz dönemde herkesin takdir ettiği gibi en makul yaklaşımları göstermiştir. Ancak iktidar hep daha fazla nasıl taviz koparırım, nasıl daha az hak verebilirim, nasıl daha az demokrasi uygulayabilirimin hesabında olmuştur.

Oysa Kürt hareketinin ve Kürt halkının bundan daha tavizkar yaklaşımları göstermesi, özgür ve demokratik yaşamdan vazgeçme anlamına geliyordu. Hükümet Kürt hareketinin Türkiye’nin birliğini esas alan demokratik çözüm projesini kabul etmemiş, tersine Kürt halkının özgürlük iradesinin kırılması kararını alarak uygulamaya sokmuştur. Bugünkü savaş bu nedenle ortaya çıkmıştır.

Türk devletinin şu andaki politikası ve pratiği Kürt halkını göçertme ve Kürt Özgürlük Hareketini ezme ve tasfiye etme politikasıdır. Uygulamaları da bu yöndedir. Bu yüzden hiç kimse direnme olmadan ve demokrasi mücadelesi vermeden, AKP’nin çökertme politikalarını boşa çıkarmadan AKP hükümetinin bu politikayı bırakıp Kürt sorununun çözümünde adım atacağını beklememelidir.

Bugün sorunun çözümü önünde engel olan, AKP’nin tekçi klasik inkar ve imha politikasıdır. Kürt Hareketi iktidarı ve klasik devleti hedeflemeyen, doğrudan demokrasiyi hedefleyen, sadece yerel demokrasiyi ve halkın özyönetimini esas alan bir projeyle çözüm yolunu göstermiştir. Ancak bunu reddeden ve soykırımcı ezme politikasında ısrar eden AKP iktidarı olmuştur.

Söz konusu düzen partilerinin tek bir parti gibi hareket etmesi bir yana, kendisine solcu diyen birçok çevre de sorun Kürtlerin yerinden yurdundan edilmesi olunca, en azından yürekli bir tutum sergileyemiyorlar. Elbette Kürt tarafının hataları vardır. Elbette HDP gereken her şeyi yapamamıştır. Tüm bunlar Türkiye solunun önemli bir kesiminin suskunluğunun gerekçesi olmamalıdır.

Bugün hepimize düşen HDP’li olmaktır. En azından HDP şahsında ezilenlere, emekçilere, ötekileştirilen toplum kesimlerine yapılan hakarete, alçakça saldırılara karşı çıkmak, yüksek sesle karşı çıkmak gerekiyor.

Kürt Özgürlük Hareketine yönelik yürütülen imha amaçlı saldırılar,  sadece Kürt halkına değil, Türkiye’nin tüm emekçilerine yapılmış saldırı olarak algılanmalı ve AKP faşizmine karşı aktif mücadele edilmelidir. Bugün susulursa, yarın ses çıkarmanın anlamı da kalmayacaktır.

AKP faşizmi Kürdistan’da tüm barbarca saldırılarına rağmen sonuç alamamıştır. Kudurganlığı bundandır. HDP milletvekillerine alçakça saldırısı da bundandır. Tüm imha amaçlı saldırılar bahar ile birlikte Kürt silahlı güçlerinin direnişine çarparak tuzla buz olmuştur. Kürdistan’da savaşı kaybeden AKP, iktidarı da kaybedeceğinin bilincindedir. Son olaylar AKP-DAİŞ ilişkilerini açığa vurmuştur.

Tayyip DAİŞ’e ısmarlama eylemler yaptırarak işin içinden sıyrılmaya çalışmaktadır.  Ancak artık kral çıplaktır. AKP içinde alttan alta gelişen kaynama giderek kendini açığa vurmaktadır. Davutoğlu artık uzun süre o makamda oturamayacaktır.

Hal böyle iken ana muhalefet partisi CHP bu gerçeği görüp ona uygun halkçı politikalar geliştirip AKP iktidarının çöküşünü hızlandıracağına, aksine bir tutumla Tayyip’in sultanlığına giden yoldaki taşları temizlemektedir. CHP için tehlike AKP’nin İslamcı faşist düzeni değil, HDP’dir. Yani CHP, MHP gibi düzen partileri için Kürtler, Aleviler, işçiler, memurlar tehlikedir.  Bu partiler Halkların birleşik gücünden korkuyorlar. Her üçü de AKP, CHP ve MHP bugün Türk derin devlet güçlerinin istemleri doğrultusunda gizli bir ittifak içindedir.

Son dokunulmazlık görüşmeleri ile bu gizli ittifak aleni hale gelmiştir. Biz devrimcilere düşen de bu kirli ittifak karşısında halkların demokratik iktidar yolunu açacak devrimci bir ittifak oluşturmak olmalıdır.

Böyle bir ittifak kuramazsak Türkiye tek parti ve tek şef sürecine doğru hızla ilerleyecektir.  Ömürlerini devrim mücadelesi uğruna büyük bedeller ödeyerek geçiren bizlerin önünde direnmek ve direnerek kazanmaktan başka bir seçenek bulunmamaktadır.  Tayyip’in iktidardan uzaklaştırılması gerekmektedir ve bunu sağlayacak olan da halkların birleşik devrimci gücüdür. Bu görev de bizlerin 68-78 kuşağının omuzlarındadır. Ömrümüzün son baharında göçüp gitmeden önce üzerimize düşeni yerine getirip,  yaratacağımız örgütlülüğü evlatlarımıza devredebilirsek gözümüz arkada kalmayacaktır.

 

Dersim Tertelesi: Yalanlar ve Gerçekler

Kazım Gündoğan Dersim’in derinlerine inmeye devam ediyor. Demokrathaber’deki köşesinde Dersim katliamını unutturmayan Gündoğan bu kez gerçekleri,  “Dersim Tertelesi: Yalanlar ve Gerçekler” başlığı altında yeniden gün yüzüne çıkartıyor.

 

4 Mayıs 1937 yılında Bakanlar Kurulu’nda alınan kararla gerçekleştirilen Dersim Tertelesi’nin 79. Yılında kefensiz ve mezarsız ölüleri saygıyla, bu zulmü gerçekleştiren karanlık zihniyeti ise lanetle anıyorum.

Gerici iktidarlar halklara karşı uyguladıkları politikalarına haklı ve meşru bir zemin hazırlamak isterler. Bunun için amaçlarını evrensel değerlerin ve kavramların içine yedirerek son derece etkili biçimde sunmaya çalışırlar.

Sözgelimi: yakın zamanda Amerikan emperyalizmi Irak işgalinin gerçek nedenini gizlemek için; “kimyasal silah var”, “Saddam diktatör”, “biz Irak’a özgürlük götüreceğiz” yalanını son derece etkili biçimde kullandı. Libya, Suriye, Afganistan vb. yerlerde de benzer söylemler. Dönemin Başbakanı Bülent Ecevit 19 Aralık 2000 de gerçekleştirdiği hapishane katliamını haklı göstermek için katliamın adına“ Hayata Dönüş” demişti. Ya da Cumhurbaşkanı R. T. Erdoğan’ın temsil ettiği iktidar uyguladığı politikalara “ileri demokrasi” diyebiliyor. Ve daha başkaları…

Cumhuriyet Devletinin Dersim katliamını meşru göstermek için başvurduğu yalanlarda bunlardan farklı değildir. Yerine göre “feodalizmin tasfiyesi”, “İngilizlerin kışkırttığı Kürt isyanı”, “ ilkel, rafizi, Kızılbaşların devleti tanımaması”na karşı yapılan harekat… Veya gayri medeni yaşayan bir toplumu “medeniyet”e kavuşturma gibi ulvi amaçlar… Kim medeni, kim değil, demokrasi nedir, ilkellik nedir vb tartışmalara girmeyeceğim. Zira devletin Osmanlıdan beri uyguladığı İslamlaştırma politikalarına, Türkleştirme politikaları da eklenince kırımın nedenleri açıkça görülecektir.

1937-38 yıllarında Dersimde bir isyanın olup olmadığını anlamak için değişik açılardan bazı sorular sorarak yanıtlar almaya çalışalım. Hiç şüphesiz bu sorulara yeni ve değişik yanıtlar verilebilir. Bu bir yeniden öğrenme ve ortak görüş oluşturma sürecidir. Dolayısıyla soruların yanıtları mutlak doğrular değildir. Şöyle bir soruyla başlayalım:

1)      “Dersimliler Cumhuriyete karşı” mıydı?

Genel olarak Alevi-Kızılbaş ve özel olarak ta Dersim toplumunun Osmanlıdan Cumhuriyete geçiş sürecinde nasıl bir tavır aldığını incelemek gerekir. Zira Dersim’in başından itibaren Cumhuriyet devletine karşı çıktığı ve isyan halinde olduğu görüşü yaygındır. Kanımca bu görüş doğru değildir.

Çoğunluğu İttihat-Terakki içinden gelen Cumhuriyet devletinin kurucu kadrolarının oluşturduğu 1. Meclis üzerinden Alevilerle ve Dersimlilerle kurulan ilişkiye bakıldığında 400 yıllık Osmanlı Saltanatı ve Hilafet baskısının, zulmünün kaldırılacağı vaadi üzerinedir. Bu vaat tek başına Alevi-Kızılbaş toplumunun Cumhuriyeti benimsemesi için hayati bir öneme sahip olmuştur.

Bu nedenledir ki; Dersim halkının da büyük çoğunluğu Cumhuriyeti benimseme eğilimindedir. Dersim aşiretleri Cumhuriyeti kuracak olan 1. Meclise 6 milletvekili (Abdulhak Tevfik Bey, Diyab Ağa, Hasan Hayri Bey, Mustafa Ağa, Mustafa Zeki Bey, Ramiz Bey ) gönderirler.

Osmanlıyla barışık olmayan Dersimlilerin sorunları Cumhuriyetle birlikte ortadan kaldırılmıyor elbet, ancak bunlara son verileceği vaadiyle ilişkiler önemli ölçüde yumuşatılıyor. Sancak beyleri üzerinden sürdürülen ilişkiler, aşiret liderleri ve Seyitlerle doğrudan ilişkiye dönüşünce devletle ilişkilerin zemini güçleniyor. Dolaysıyla Dersimliler bu “yeni” ilişki biçimini Osmanlı devlet yapısı ve zihniyetine tercih ediyor ve esas olarak karşı çıkmıyor. Çok değişik nedenlerle Cumhuriyeti benimsemeyen Dersimli aşiretlerde vardır elbet. Ancak bunların toplamdaki yeri ve nüfusları azınlıktadır.

2)       “Dersim isyanı, Koçgiri isyanının devamı” mıdır?

Dersim isyanı tezi bir yanıyla Koçgiri direnişi üzerinden temellendirilmeye çalışılır. Koçgiri katliamından sonra Dersim’e kaçan-sığınan Koçgirililerin Dersim isyanını organize ettikleri anlatımı hem resmi Türk tarih tezinde, hem de Kürt tarih tezinde yer almaktadır. Koçgiri direniş önderlerinin Dersim’e sığındıkları ve orada bir örgütleme çabasına girdikleri doğrudur. Hatta Koçgiri direnişini destekleyen birkaç aşiretin olduğunu da bilinmektedir. Ancak Dersim aşiretlerinin büyük çoğunluğu bu sürecin dışında kalmışlardır. Koçgirililerin çabası devletin 1925 yılında çıkardığı afla sona ermiştir. Aliser (Dakni) Efendi ve Zarife Xatun hariç direnişin liderleri Erzincan ve Elazığ da devlete teslim olmuşlardır. Kürt Tarih yazımı cephesinde “Dersim İsyanı” tezini geliştiren Baytar Nuri (Dersimi) 1926 yılından itibaren Dersimden ayrılarak Elazığ’a yerleşmiştir. Alişer Efendi’nin Dersimde ki varlığı devlete teslim olmama ve orada bir yaşam kurma biçiminde katledildiği 9 Temmuz 1937 yılına kadar devam etmiştir. Dolayısıyla Dersim de her hangi bir isyan olmadığı gibi bunun “Koçgiri isyanı”yla ilişkisinin kurulma çabası da temelsizdir ve bir kurgudur.

3)       Dersimliler “Şeyh Sait isyanı”nı neden desteklemediler?

Ulusal ve dini içerikli bir kalkışma olan 1925 yılındaki “Şeyh Sait isyanı”na Dersimlilerin katılmaları bir yana bu isyana oldukça mesafeli durmuş olmaları üzerinde durulması gereken son derece önemli bir konudur. Zira Şeyh Sait isyanına karşı tutum Dersim’de Kürt ulusal bilincinin ve ulusal örgütlenme düzeyini görmek açısından önemlidir.

Kürdistan da Şeyh Sait ile başlayan ve 1930 Ağrı isyanına kadar devam eden Cumhuriyet dönemi Kürt ulusal direnişleri ve katliamları incelendiğinde Dersim aşiretlerinin hiç birine destek vermemiş olmaları düşündürücü değil midir? Bırakalım Dersim aşiretlerini; Kürt Teali Cemiyeti adına Dersim isyanına önderlik ettiği iddia edilen Baytar Nuri (Dersimi) bu dönemde nerededir ve ne yapmaktır?

Dersim aşiretleri Cumhuriyete bağlılığını bildirmek ve var olan sorunları diyalog yoluyla çözmek için 1926 yılında Ankara ya giderler. Aşiret reislerinin büyük kısmı buna katılır ve Çankaya Köşkünde ağırlanırlar. İşte bu gidişi ve görüşmeyi Vali Cemal Bardakçı ile Baytar Nuri Dersimi birlikte organize ederler. Bu durumu hem devlet belgelerinden, hem de Nuri Dersimi kitaplarından biliniyor. Burada iki yeni soruya yanıt bulunması gerekir. Bir; isyan liderlerinden ve ‘’Seyit Rıza’nın sağ kolu’’ konumundaki Nuri Dersimi neden böyle bir rol üstlenir ve bunu neden yapar? İki; İsyan etmek isteyen Dersimliler Ankara ya neden gider?

Bir başka soru: Nuri Dersimi 1926 yılında Vali Cemal Bardakçı’nın “ Dersim’in en şerir aşireti” olarak lanse ettiği Kocan aşiretine yönelik devlet tarafından gerçekleştirilen askeri harekâtta bazı Dersim aşiretleriyle birlikte neden yer alır?

Sorulması gereken pek çok soru var; ancak şu soruyla tartışmayı sürdürelim. Bu sorulara yanıt bulamadan Nuri Dersimi’nin “Dersim Kürt İsyanı” tezini temellendirmek için Dersim üzerine yazdıkları bugün veri olarak kabul edebilir mi?

4)      Aşiret yapısı “kolektif isyan” örgütlenmesine uygun mudur?

Dersim aşiret yapısının ilişki ve çelişkilerini incelediğimizde iddia edildiği gibi uzun süreli bir ittifakla “ kolektif isyan” organizasyonu yapabilme gerçeğinden uzaktır. Öte yandan aşiret yapısını incelendiğinde ne kadar aşiret varsa o kadarda güç odağı olduğu ve bunların bir biriyle sürekli kavga halinde oldukları görülmektedir. Bu anlamda Dersim de homojen bir toplumsal yapıdan bahsetmek olanaklı değildir. Söz gelimi resmi tarih anlatımında “1926 Dersim İsyanı” denildiğinde zannedilir ki bütünlüklü bir isyan olmuştur. Oysa orada devletin bir aşirete (Kocan) yönelik harekâtı/ katliamı söz konusudur. Ve bunu diğer aşiretler desteklemediği gibi, devletin yanında bu harekâta katılan aşiretler olmuştur. Yâda “1930 Dersim isyanı”na bakalım; Pülümür kazasında devletin birkaç aşirete yönelik gerçekleştirdiği bir asayiş hareketine karşi aşiretlerin kendini savunması nedeniyle çıkan lokal çatışmanın adı resmi tarihte bilmem kaçıncı “Dersim İsyanı” olarak yazılmaktadır.

Belirtmek gerek ki Devlet, Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren bütün Kürt illerinde ve Dersimde ekonomik, sosyal, kültürel ve siyasal yaşam hakkında son derece ayrıntılı bilgiye sahiptir. Dersimde 1926 yılından itibaren sistematik olarak hazırlanan raporlar hem derin bir istihbarat bilgisi, hem de geniş bir sosyolojik analiz içermektedir. 1928 yılından itibaren aşiretler arası çelişkileri kışkırtmak ve ilişkileri bozmak amaçlı çalışmalar olduğu raporlardan da görebiliyoruz.

Devletin bütün aşiretlerin kadın-erkek nüfusları, ekonomik ve sosyal durumları, silah sayıları, hatta hayvan sayıları, devletle ilişkileri, diğer aşiretlerle ilişkileri vb konularda hem MAH (istihbarat), hem de Umumi Müfettişlik üzerinden detaylı çalışmaları vardır.

Nitekim gerek İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’nın 1931 yılı Dersim gezisi ve raporu, gerek Başbakan İnönü’nün 1935 Şark/Kürt Raporu, gerekse Jandarma Umum Komutanlığının hazırladığı raporlarda aşiretlerin devletle ilişkilerinin bütün detayları tespit ve analiz edilmektedir. Tabi bu raporlarda özellikle Şükrü Kaya ve İsmet İnönü’nün aşiret liderleriyle görüşmelerinden çıkardıkları sonuçlar oldukça önemlidir. Şükrü Kaya görüştüğü aşiret Liderlerinin hepsinin “muti” olduğunu belirtmektedir. Keza İnönü de benzer bir sonuca varmakla birlikte “ sayıları çok olmamakla birlikte 5-6 aşiretin Cumhuriyetin imar ve islah programına karşı” olduklarını rapor etmektedir. Tüm bu süreçleri bütünlüklü anlayabilmek için, bu aşiretlerin kimler olduklarını, nerede ve nasıl yaşadıklarını, hangi nedenlerle devletin imar ve ıslah programına karşı çıktıklarına, keza bu “imar ve iskan” denilen şeyin ne olduğuna da ayrıca bakmakta yarar var.

Elbette sayıları az olmakla birlikte Dersimin bazı aşiretleri çok farklı nedenlerle Osmanlıyı olduğu gibi Cumhuriyeti de benimsemediler. Devlet bunu bir asayiş konusu yaparak değişik yöntemlerle çözebilirdi. Oysa bu durumu oradaki etnik ve inançlara yönelik yapacağı katliamın gerekçesi olarak kullanmayı tercih etti. Buna rağmen genel bir direniş organize edilemedi, isteseler de edemezlerdi; zira silahlarını bir 1936 yılında teslim etmişlerdi. Direnen aşiretler oldu elbet. Evlerini, yurtlarını, yaşam tarzlarını, inançlarını, koruma güdüsüyle direndiler. Bu anlamda bir direnişten söz edilebilir. Bu haklı ve meşru bir direniştir. Ancak son derece güçsüz ve lokaldi.

5)      “İsyan”cılar neden silahlarını teslim ettiler?

Cumhuriyet Devleti 1936 yılında Dersim de silah toplama kararı çıkarır. Beş- altı aşiret dışında neredeyse bütün Dersimliler silahlarını teslim ederler. JGK’nın raporuna göre Dersim Aşiretlerinin elinde toplam 9.070 adet silah bulunmaktadır. Aynı rapora göre teslim edilen silah sayısı: 7.880 adettir. (N. Hakkı Uluğ, Tunceli Medeniyete Açılıyor). Burada şu soru sorulabilir; Silahını teslim etmeyen aşiretler hangileriydi ve neden teslim etmediler? Görüldüğü kadarıyla bu aşiretler daha çok Harçik suyunun kuzeyinde, Munzur suyunun kuzey doğusunda olan ve “iç Dersim” denilen bölgede yaşayan ve Başbakan İnönü’nün sözünü ettiği “ 5-6 aşiret”tir. Bu mıntıkanın coğrafi, ekonomik ve sosyal yapısı incelendiğinde o koşullarda neredeyse tek “geçim aracı” silahtır. Dolayısıyla ekonomik ve sosyal nedenlerle silahını teslim etmedikleri görülüyor.

6)      “Devlet Dersim’e giremedi” mi?

Bu son derece tartışmalı bir konudur. Birincisi; bundan ne anlaşılmaktadır? İkincisi; Osmanlı devleti idari yapısıyla Cumhuriyet devleti idari yapısı bir ve aynı mıdır? Özellikle Osmanlı idari yapısı incelenmeden bunun yeterince anlaşılamayacağı kanısındayım. Devletin girmesi veya girememesinden ne anlıyoruz? Osmanlı ile en sorunlu dönemlerde bile devlet Osmanlı idari yapısı içinde “Sancak Beyliğı” üzerinden doğrudan veya dolaylı bir ilişki olduğu gibi, bu bölgenin değişik dönemlerde değişik idari merkezlere bağlı olduğunu biliyoruz. Söz gelimi Prof. Dr. Mehmet Ali Ünal’ın 16. yüzyılda Çemişgezek Sancağı adlı çalışması son derece önemli bir belgedir. Bu belgeler Osmanlı devletinin Dersim coğrafyasının esasında var olduğunu gösteriyor.

Keza Cumhuriyet Devleti’nin 1938’e kadar Dersim’e giremediği algısı da tamamen yanlıştır. 1925 yılına kadar Sancak yönetimiyle, Sancak yönetiminin kaldırılmasıyla da Kaymakamlıklar üzerinden Elazığ’a bağlanan Pertek, Çemişgezek, Mazgirt, Hozat, Nazimiye ve Erzincan’a bağlı olan Pülümür’ de devletin idari yapısı mevcuttur.

Ayrıca; Türkiye de 1927 yılında yapılan ilk nüfus sayımında DİE raporlarına göre hemen tüm köylere dair detaylı nüfus bilgilerinin mevcut olduğu da görülmektedir.

1935 yılında yapılan genel nüfus sayımında da aynı ayrıntıları görmek mümkündür. Genel nüfus bilgilerini bir yana bırakalım Dersimde ki sakatlar hakkında bile çok net bilgiler toplayacak kadar Dersimde olan Devlet nasıl oluyor da “Dersim’e giremiyor”du?

Dersim’de Sakat Nüfus: 1936 yılında 350 kör, 240 kolu çolak, 26 iki kolu çolak, 334 bir ayağı topal, 85 iki ayağı topal, 131 sağır ve dilsiz, 36 kambur, 40 kötürüm, 79 müteaddit sakat, 31 sair sakat.

Dersim’de Sağlam Nüfusun Toplamı: 91.807 kişidir. (Ö. Kemal Ağar. Tunceli Dersim Coğrafyası)

7)      “Dersimliler vergi vermedi” mi?

Elbette vermeyenler vardı. Peki neden? Yokluk yoksulluk nedeniyle mi yoksa “ ben seni tanımıyorum vergi vermeyeceğim” diye mi? Son derece zayıf bir ekonomik güce sahip olan bazı aşiret mensupları geçimini sağlamak için çoğu zaman komşu il, ilçe ve köylere “talan”a gider oradan getirdikleriyle yaşamını sürdürürlerdi. Bazı bölgeler için bir “talan ekonomisi” olduğu da söylenebilir. Bu gerçeklik içinde nasıl vergi verilebilir ki? Kaldı ki sırf vergi vermedi diye bir toplumu, bir kültürü hedef tahtasına koymak ve soykırıma tabi tutmak nasıl meşru görülebilir? Aynı dönemde ülkenin başka bölgelerinde vergi vermediler diye katliama uğratılan başka bir topluluk var mıdır? Kaldı ki Osmanlı tahrir defterleri ( M.Ali Ünal Çemişgezek Sancağı) incelendiğinde vergi oranları görülebilir. Keza Cumhuriyet döneminde de Dersimlilerin önemli oranda vergi verdiklerini 1939 yılından itibaren CHP Tunceli Milletvekili olan C. Sahir Sıla’dan öğreniyoruz. Sözgelimi; “1936-37 yıllarında Tunceli de belirlenen vergi ile tahsil edilen vergi rakamları birbirine yakındır. Bu rakamlar 1940’lı yıllar da devlet otoritesinin sağlandığı dönemlerle neredeyse aynıdır.” (C. Sahir Sıla. CHP milletvekili. Dersim Raporu)

8)      “Dersimliler okullara karşı” mı çıktılar?

Bu da resmi tarih yalanlarından biridir. Varsayalım ki okula karşı çıktılar bu bir toplumu yok etmek için gerekçe yapılabilir mi? Kaldı ki; İzzetin Çalışlar “Osmanlı döneminde 1891 yılında Dersim’de 170 talebeli 6 medrese ve 750 talebeli 9 ilk mektep…” olduğunu yazmaktadır.

Cumhuriyet döneminde ve “1935 de Tunceli ili kurulduğu zaman il genelinde 18 ilk mektep vardır ve talebe sayısı 1.412’dir.

1936 yılından itibaren köylerde bile okullar vardır. Nazimiye, Mazgirt, Türüşmek, Dervişcemal, İncik, Şahsik, Türktanır ve Ovacık’ta toplam 8 okul bulunmaktadır ve bu okullarda küçümsenmeyecek oranda kız öğrenciler vardır.” ( İzzettin Çalışlar, Dersim Raporu.)

9)      “Dersimliler askere gitmedi” mi?

Resmi tarih yalanlarından biri de bu konudadır: Osmanlı dönemini bir yana bırakarak yine C. Sahir Sıla’nın konu hakkındaki raporundan aktaralım: “ 930 ve 931 sene zarfında Dersimlilerden askere gidenlerin ve bakaya kalanların adedi:” dedikten sonra Mazgirt, Hozat, Nazimiye, Ovacık ilçelerinden toplam 605 kişinin askere gittiğini, 257 kişinin de “bakaya” kaldığını yazıyor. Ve devamında şöyle bir belirleme yapıyor: “ Bu nispet Dersimlileri vatani vazifelerine alıştırmak için bir asırdan beri başlayan gayretin ve mesainin ancak Cumhuriyet dönemine nasip olduğunu gösterir bir neticedir.” ( C. Sahir Sıla, D. Anadolu’da Top. Müh. Dersim-Sason 1934-1946, sf: 80-81)

Bu rapor; Dersim de Cumhuriyet döneminde askerlik sorunun esas olarak çözüldüğünü ve “asker vermediler” tezinin de doğru olmadığını gösteriyor.

Bu anlattıklarımız Cumhuriyet devletinin dolayısıyla resmi tarihçilerin katliamı/soykırımı meşru göstermek için geliştirdiği “Dersim isyanı” tezinin başlıca gerekçeleridir.

Oysa açığa çıkan belgeler, sözlü tarih çalışmaları, belgesel filmler, kitaplar, makaleler “isyan” tezin tamamen dayanaksız ve yanlış olduğunu açığa çıkarmış durumdadır.

O halde bu katliam/soykırım neden yapıldı? Bu soruya doğru yanıt verebilmek için öncelikle; Cumhuriyet Devletinin kuruluş felsefesi olan ırka dayalı ulus devlet anlayışının “siyaset belgesi” niteliğindeki “Şark Islahat Planı”na (1925) bakmamızda yarar var. Bu planın özü ve özetini dönemin Başbakanı İsmet İnönü şöyle formüle etmiştir:

“Vazifemiz, Türk vatanı içinde bulunanları mutlaka Türk yapmaktır. Türklüğe ve Türkçülüğe muhalefet edecek unsurları kesip atacağız. Vatana hizmet edeceklerde arayacağımız nitelikler her şeyden evvel o adamın Türk ve Türkçü olmasıdır.” ( Başbakan İsmet İnönü, 1925)

Evet, Türk ırkına (Türk) ve Sünni İslam (Hanefi) inancına tabi olmayan “ unsurları kesip atacağız” diyen devletin Kürdistan’da, Dersim’de Kızılbaş, Kürt, Zaza, Ermeni unsurları kesip atması için kimsenin isyan etmesine gerek var mı?

Şunu da belirtmek isterim; Elbette ezilen her ulusun, her inancın ve ezilen her sınıfın baskıya ve zulme karşı isyan etme hakkı vardır; baskının ve zulmün olduğu yerde isyan etmek meşrudur. Dolayısıyla isyan etse bile yapılan katliam/soykırım meşru görülemez/gösterilemez!

‘Bağlar’ belgeseli Uçan Süpürge’de

15. !f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali’nin Jüri Özel Ödülü’nü alan ‘Bağlar’ belgeseli, 5 Mayıs’ta başlayacak 19. Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali’nin açılış filmlerinden biri olarak gösterilecek.

 

5 Mayıs’ta başlayacak 19. Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali’nin açılış filmlerinden ‘Bağlar’ belgeseli, zorunlu göçün büyüttüğü Diyarbakır’ın Bağlar semtinde yaşayan basketbolcu Kürt gençlerin koçları Gökhan Hoca liderliğinde verdikleri mücadeleyi temel alsa da, gerçekte siyasetin içinden geçen her şey gibi sporun da kırıldığı Diyarbakır’da ölümün sizi bir katırın sırtında da, evinizin balkonunda da bulabileceğini en gerçekçi şekliyle gösteriyor. Yönetmenler Berke Baş ve Melis Birder’le filmi konuştuk.

Yıllardır bu ülkede yaşanan kaosun kalbindeki bir ilçe Bağlar. Bugün güneydoğuda yaşanan acının başlıca adreslerinden biri olsa da, birkaç yıl öncesine kadar yöre çocuklarıyla kurulan Bağlar Belediyesi Basketbol Takımı’nın başarılarıyla da gazetelere yansıyordu. Yerel gazetelerde Bağlarlı çocukların sahada kazandıkları zaferler haberleştirilirken, ana akım medyadan bir gazetenin birinci sayfa manşetine taşındıkları da oldu. Ama “Taş değil basket attı” başlığıyla. Gazetenin bu başarı hikâyesine yakıştırdığı başlıkla hem takımın kaderi değişti, hem de medya dilinin hükümetin ağzından dışarı nasıl da vicdansızca uzanabildiğini bir kez daha görmüş olduk. Ne tesadüf ki, Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) milletvekillerinin, Kürt mahpusların PKK lideri Abdullah Öcalan’ın sağlık, güvenlik ve özgürlük koşullarının sağlanması ile anadil önündeki engellerin kaldırılması talepleriyle başlattıkları açlık grevine süresiz ve dönüşümsüz olarak destek verdikleri günlerdi.

Takıma yakın değilseniz, muhtemelen ne o haberi ne de hadiseyi hatırlamıyorsunuzdur. Bugünlerde yeniden konuşulur olmasının sebebiyse, 15. !f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali’nde Jüri Özel Ödülü’nü de alan ve 19. Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali’nin açılış filmlerinden biri olarak gösterilecek “Bağlar” belgeseli. Koçluğunun ilk dönemlerinde kendi kurduğu basketbol kulübünü turnuvalara götürmek için eşinin altınlarını satacak kadar kendini bölge çocuklarına sporla yeni umutlar sunmaya adamış Gökhan Hoca’nın koçluğunda gençlerin basketbol tutkusu ve mücadelesini anlatsa da film, her şeyin, sporun bile siyasetin içinden geçerek kırıldığı Diyarbakır’da bölgedeki spor-siyaset sarmalındaki “dil sürçmeleri”nin yıkıcı, hırpalayıcı taraflarını gösteriyor. !f jürisinin ödül gerekçesinde dediği gibi, sonuçta “ölüm sizi bir katırın sırtında da buluyor, evinizin balkonunda da”. Ve filmi izlerken takımın Roboski’den sonraki ilk maçı kaybetmesine ya da Bağlarlı gençlerin Batılı takımla karşılaşınca basket atarken ellerinin titremesine hiç şaşmıyoruz. Filmi izledikten günler sonra ise aklımızda en çok sporculardan birinin söylediği şu tezahürat kalıyor: “Bağlar, burada herkes ağlar.”

* İkinizin yolları nasıl kesişti?

Berke Baş: Çok eskiye gitmemiz gerekiyor. 1992 yılının yazında ikimiz de üniversite öğrencisiydik. Bir reklam ajansında staj yaparken tanıştık. O yaz her günü bir arada geçirdik, yakınlaştık. 1994’te Melis yükseklisans için New York’a gitti. Bir buçuk sene sonra ben onu takip ettim. Beraber dersler aldığımız, ilk işlerimizi çıkardığımız bir dönem oldu. Beş yıl New York’ta birlikte yaşadık. 1998 yılının son derece karanlık bir şubat gününde de “birlikte üretmeye geçmeliyiz” diyerek Inhouse Projects diye bir ad koyduk kendimize. “Evden projeler” yani. 2001 yazında “Crossing Brooklyn” (Brooklyn’i Geçmek) adlı ilk profesyonel filmimizi çektik. O zamandan bu yana da birbirimize destek olarak hep kendi filmlerimizi yaptık. Bu bizim ikinci ortak filmimiz. Aslında hep sosyal meselelere değinen filmler çektik.

* Bağlar’ı çekme fikri ne zaman, nasıl oluştu?

Melis Birder: Ben yaklaşık 12 sene dışarıda yaşadım. Geri döndüğümde Kürt meselesi artık konuşulmaya başlanmıştı. Fakat benim gerçekten hiç haberim yoktu. Güneydoğuda böyle bir şeyler oluyordu ama ne yoğunluktaydı, hiç haberim yoktu. Anlamak istiyor, kendim çok cahil hissediyordum. Berke’nin daha çok deneyimi vardı Güneydoğu’da. Eşi gazeteci, çok gidip geliyorlardı. Gördüklerimiz ya taş atan ya da hapiste yatan çocuklardı. Biz oradan daha pozitif bir hikâye yapalım dedik.

* Kürt meselesini neden bir basketbol takımının hikâyesi üzerinden anlatmayı seçtiniz? Gökhan Hoca ve Bağlar Belediyesi Spor’la takımıyla nasıl tanıştınız?

BB: Biz spora baştan odaklanmıştık. Spordaki azmin, inancın, kendini ispat etme çabasının üzerine gidersek birlikteliği can alıcı noktasından yakalayabiliriz diye düşündük. Araştırma yaparken, Hürriyet’te de çıkmış bir haberle karşılaştık. “Varoştan EFES’e” idi başlığı. Baver’in (Yücesoy) hikâyesi. O haberde “Diyarbakır’ın Bağlar varoşundan Efes Pilsen’e transfer olan” diye tanımlanıyordu sporcu. Bu haber sonuna kadar yanlış ve korkunç önyargılıydı. Biz bu başarıyı doğru yerden yakalayalım istedik. Sonra arkadaşımız aracılığıyla Gökhan Hoca’yla telefon görüşmesi yaptık. Kameramızı alıp Diyarbakır’a gittiğimiz andan itibaren bizi aralarına aldılar. Çok çok güzel günler geçirdik birlikte ve o duyguyu ortaya çıkarmayı hedefledik filmin son sahnesinde de.

* Gökhan Hoca’nın öğretmenlik yaptığı ilkokulun zili ‘Bir Başkadır Benim Memleketim’ şarkısıyla çalıyor. Maç başlayacak, “PKK’nin öldürdüğü Türk askerleri için saygı duruşu”nda bulunuluyor. Bir yandan da o sahadaki gençlerin yaşıtları Roboski’de öldürülüyor… Vatan’ın “Taş değil basket attı” manşeti ise Batı’nın ve medyanın güneydoğunun başarısını bile terörist önyargısıyla okuduğunu açıkça gösteriyor. Bu çelişkili fotoğraf hakkında ne düşünüyorsunuz?

MB: Bu çelişkiyi bence Türkiye’de hepimiz farklı alanlarda yaşıyoruz. Oturmamış bir benliğin tezahürleri bunlar. Şizofrenik bir toplumda yaşıyoruz aslında. Aidiyet duygumuz tam olarak oluşmadığı için her şey bize normal gözüküyor. Orada mesela zilin o şarkıyla çalmasına alışmış insanlar. Şehitler için gerçekten içten saygı duruşunda bulunan çocuklar Roboski öldürüldüğünde devlete karşı bir hınç ve öfke de duyuyorlar. Bu siyasetin, savaşın getirdiği bir yer. Aslında her iki taraf için üzülmek normalken, herkesin baskısı var “benim kayıplarıma üzüleceksin” diye. Doğudaki savaş ortamı içerisinde normal olmak zaten mümkün değil. Çok zor bir varoluş biçimi.

* Gökhan Hoca’nın bir konuşması var takımla. “Bizi özgüvenli yetiştirmediler, sokakta bile tedirgin yürüdük” dediği…

Melis: Batıya geldiklerinde tamamen başka bir benliğe bürünüyorlar. Basket atarken bile elleri titriyor, çok daha farklı bir baskıyla sahaya çıkıyorlar. Bunları çocukların kendileri söylüyor.

Batıda özlemini çektiğimiz özgürlük bilinci orada var

* Roboski katliamının ardından kameranın sokağa girdiği bir sahne var. En çok 9 yaşında bir çocuk tüm yüzünü kapatmış bir poşuyla, içinde koca bir adamın öfkesiyle “kanları yerde kalmayacak” diye haykırıyor. Siz barış dilinin değişimini Bağlar belgeselinin çekimi sırasında iyice gözlemlemiş olmalısınız…

MB: Birebir içindeydik. Belli bir süre sonra çok sertleşmişti sokak. Kameraya insanların tahammülü kalmamıştı. Çünkü polisler gösteriler sırasında sürekli kamerayla çekimler yapıyordu. Pamuk ipliğine bağlı orada sokağın ruhu. Batı tarafında özlemini çektiğimiz özgürlük, demokrasi bilinci ve bu bilinç için mücadele gücü de var orada. En ufak bir olayda sokaklar dolup taşıyor.

BB: Haber sokaktan yayılıyor orada. Televizyonlarda verildiğinde haber sokakta tamamıyla yayılmış, sokaklar dolmuştu. Çocuklar da bu haberi yayma arzusundaydılar. Biz onlara ne düşünüyorsunuz filan demedik. Bizi gördüler, etrafımız sarıldı ve hemen anlatmaya başladılar. Bizim için de çok güçlüydü o deneyim.

* “Taş değil basket attı” manşeti üzerinden hükümet yanlısı ana akım medyanın dilini, Kürt halkı ve güneydoğuya bakışını nasıl yorumluyorsunuz?

BB: Biz Gökhan Hoca’yı senelerdir tanıyoruz. Onun ağzından çıkabilecek bir söz değil. Her şeyin farkında, çocukların hayatlarını ve şartlarını çok iyi biliyor ama bunları slogana çevirmiyor. O çocukların takımın kozasındaki o birliktelikten güç alarak okusunlar, kendi hayatlarını kursunlar diye uğraşıyor. Ben sonra gazeteciyi aradım. Biz Gökhan Hoca’nın böyle bir şey demediğini biliyoruz, dedim. Ben de biliyorum, editörler o başlığı attılar, dedi. Tamamen Türk okuyucusuna, asimilasyon duygusuna, milliyetçiliğe hizmet edecek biçime sokuyorlar.

MB: Gökhan Hoca’yla telefonla yapıldı o röportaj. Hoca birinci sayfa  manşetinde öyle bir başlıkla yer alınca, bir şeye alet edildiğini hissetti. Onu manşet yapmalarının sebebi açlık grevlerinin sürüyor olmasıydı bence.

* Filmin çekimleri ne kadar sürdü? Kaç dakikalık kaydın montajından çıktı belgesel ortaya?

BB: 200 saati aşkın kayıt yaptık. Üç yıl, daha doğrusu üç sezon boyunca takımla birlikteydik. Başlarda çok sık gidip geldik sonra bir ayda, iki ayda bir gelmeye başladık. İkimiz de çocuk büyütüyorduk ayrıca.

* Bu üç yıllık deneyim size bilmediğiniz ne gösterdi, ne öğretti?

MB: Hep söylüyorum, ailemizin yarısı orada. Etle tırnak gibiyiz. Bu kardeşlik duygularımız üzerinden devam etmek zorundayız. Savaşta bu çok zor, iki taraftan da ölenler var. Ama biz normal vatandaşlar oradaki bağlarımızı hatırlamak için biraz daha fazla çaba göstermeliyiz. Çünkü çok yalnız bırakılıyor orada burayla bağlarını koparmak istemeyen insanlar.

Berke: Biz filmi çözüm sürecinin konuşulduğu bir üç yılda çektik. Zaten filmin gittiği yer ilk kurguda “2013 Mart’ında ateşkes ilan edildi ve taraflar masaya oturdu” şeklindeydi. Film bittikten sonra final cümlesi değişti. Çok yaklaştığımız, kopuklukları çözebileceğimiz, anlayabildiğimiz ve anlatabileceğimiz bir döneme gelmişken çok daha ayrıştırıldığımız bir dönemdeyiz. İlla da Diyarbakır’a gitmemiz gerekmiyor orayla o ilişkiyi kurmamız için. Bakabilmeyi seçmek gerek. Filmlerin gücü bu belki de.

Ezgi Atabilen/Cumhuriyet Gazetesi