Ana Sayfa Blog Sayfa 6314

Küçüarmutlu’ya polis baskını

Devletin Alevilerin yoğunlukta yaşadığı mahallelere baskılar devam ediyor.  Polis bu sabaha karşı Küçükarmutlu Fatih Sultan Mahallesi’ne operasyon düzenledi.

 

1 Mayıs yaklaşırken devletin de Alevilerin yoğunlukta yaşadığı mahallelere de baskınlar sürüyor…Bu sabaha karşı Sarıyer Küçükarmutlu’ya özel harekat havadan ve karadan baskın düzenledi. Armutlu’da bulunan cemevi çevresini saran ve çevresine yapılan baskında 10 kişinin gözaltına alındığı bildirildi.

İstanbul Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü ekipleri Sarıyer Küçük Armutlu’da birçok eve yönelik operasyon düzenledi.

Operasyona polis helikopteri de havadan destek verdi.

Emniyet Müdürlüğü’ne bağlı polis ekipleri, saat 04.00 sıralarına Küçük Armutlu’ya girerek mahalleyi abluka altına aldı.

AKP ‘dokunma’ işini kısa yoldan halledelim derdinde…

“Anayasa Komisyonu salonunda hava ağır mı ağır. HDP’yi Meclis’te ‘bitirmeyi’ planlamak yetmiyor olmalı ki, AKP bu ‘dokunma’ işini komisyona ve sonra savcılara, mahkemelere bırakmadan, yumruklarla dayakla filan kısa yoldan halledelim derdinde”
Mecliste dokunulmazlık tartışmaları sürerken HDP milletvekilleri saldırıya uğradı. Konuyla ilgili Cumhuriyet gazetesinden Çiğdem Toker‘in kavgalı oturum izlenimleri şu şekilde:

Üç kadın HDP’li milletvekilinin onlarca AKP’li erkek milletvekilince dövüldüğü bir gecenin sabahındayız.

Anayasa Komisyonu salonu, çoktan dolmuş. Hava ağır mı ağır.

On saat önce Genel Kurul’da “Kolluk kuvvetleri sivilleri katletti” dedi diye Şırnak Milletvekili Ferhat Encü, AKP’li vekillerce yumruklanmış, Encü’yü bu saldırıdan korumak isteyen HDP’li iki kadın vekil de AKP’li vekillerin toplu saldırısının hedefi olmuş.

Komisyon üyesi HDP milletvekillerinin öfkesi yüzlerine yansımıştı.

Komisyon üyesi olmayan ve oturumu izlemeye gelen HDP’li vekiller, Burcu Çelik Özkan, Ayşe Acar Başaran, Feleknas Uca, Sırrı Süreyya Önder, Osman Baydemir, Garo Paylan hep ayakta.

Boş yerlerin tamamında çünkü, Komisyon üyesi olmayan ve oturumu izlemeye gelen AKPli milletvekilleri. Çok sayıda başörtülü milletvekili.

***

Dokunulmazlık toplantısı AKP’li vekillerin HDP’li vekillere gece yarısı Genel Kurul oturumunda yaşattığı şiddetin etki alanında başlıyor.

Aslında bir türlü başlayamıyor demek daha doğru.

Bir gece önce saldırıya uğrayan HDP’li kadın vekiller ile AKP’li vekillerin yakın olduğu bölge, zaten fokurdayan bir tencere gibi.

İlk arbede yer sıkıntısıyla başlayıp karşılıklı laf atmayla başladı. Meral Daniş Beştaş’ın “Burayı dağbaşı mı sandınız?” sözüne, AKP’linin “Dağbaşı olmadığı için buradasınız” yanıtı, gerilimin o kısa itiş kakışla sınırlı kalmayacağının habercisi.

İlk arbede birkaç pet şişe ve itiş kakışla atlatılır gibi oluyor.

Prof. Mithat Sancar Meclis içtüzüğünü anımsatmak ve yorumunu sunmak için söz istiyor. Beklediği söz bir türlü gelmeyince komisyonu izlemeye gelen sırrı Süreyya Önder “Ya bi söz verin Allahaşkına Hoca’ya. Adam dünyanın mektebini okumuş” diye takılıyor Başkan’a. Önder’in kendine has üslubuyla yaptığı bu çıkış kısacık da olsa gerilen sinirleri yatıştırıyor. Ama o kadar.

Prof. Sancar, kolay çözülecek bir meselenin çok uzadığını, danışmanların salonda bulunmasının teamül gereği mümkün olduğunu anlatıyor.

Sert bir konuyu görüşecek olan Komisyon salonuna üniversite amfisi havası veren şu sözleri söylüyor:

Parlamentoda emir olmaz

“Asıl olan en olgun şekilde konuşmak, anlatmaktır. Zaten Parlamento ‘parle’den yani ‘söz’den gelir. Bu 350 yıldır söyledir. Bazen sert, bazen yumuşak ama parlamentoda emir olmaz.”

Komisyon Başkanı Şentop’un HDP’nin taleplerini büyük bir sükunetle geri çevirmesi akşamki büyük kavganın da zeminini hazırlıyor.

Ne daha büyük bir salon, ne görüntülü kaydın alınması kabul ediliyor. Dahası bir gece önce Genel Kurul’daki saldırıyı hatırlatıp “istendiğinde periscope ile yayın yapıldığı” yanıtı, gizli bir alay barındırıyor içinde.

Saatlerce ayakta not aldığım o salondan çıktıktan kısa sonra o inanılmaz kavga patlıyor. Beş milletvekili yaralanıyor.

Öyle anlaşılıyor ki, AKP üzerindeki baskı da, sokulduğu acele de sanıldığından çok büyük. HDP’yi Meclis’te “bitirmeyi” planlamak yetmiyor olmalı ki, bu “dokunma” işini Komisyon’a ve sonra savcılara, mahkemelere bırakmadan, yumruklarla dayakla filan kısa yoldan halledelim derdindeler.

Bu akıl almaz zorbalığın işleyip işlemeyeceğini birlikte göreceğiz.
/yarın

Uşak’ta Kürtçe konuştuğu için 2 işçi bıçaklı saldırıya uğradı

Uşak’ta Kürtçe konuştukları için bıçaklı saldırıya uğrayan 2 inşaat işçisi, 5 gündür yoğun bakımda tutulurken, saldırganların serbest bırakıldığı belirtildi.

Uşak’ta inşaat işçiliği yapan 26 yaşındaki Eren Sömer ve 28 yaşındaki Ufuk Çelik, Uşak Valiliği’nin karşısında bulunan parkta Kürtçe sohbet ettikleri için bıçaklı saldırıya uğradı.

İlk olarak parkta Kürtçe konuşarak sohbet ettikleri için özel güvenlik tarafından “Burada oturamazsınız” denilerek uyarıldı. İki kişi oturmakta ısrar edince, gelen polisler tarafından kimlik kontrolü yapıldı. Kısa bir süre sonra parktan ayrılan Sömer ve Çelik, 3 kişinin bıçaklı saldırısına uğradı.

Eren Sömer, boynundan, karnından ve göğsünden olmak üzere 4 bıçak darbesi alırken, Çelik ise, sırtından ve karnından 2 bıçak darbesi ile yaralandı. Hastaneye kaldırılarak yoğun bakıma alınan Çelik ve Sömer’in hayati tehlikeleri devam ediyor.

Aileler bilgi almak amacıyla gittiği Emniyet Müdürlüğü’nde, ilk olarak saldırganların alkolsüz oldukları bilgisi verilirken, ertesi gün ise, “İki taraf da alkollüydü. Saldırganları da tutukladık” denildi. Ancak iki kişinin hayati tehlikesi devam etmesine rağmen saldırganlar denetimli serbestlik şartı ile serbest bırakıldı.
/etha

Hatay’da Alevi öğrencilere zorla ilahi…

Hatay’da nüfusun büyük çoğunluğunun Alevi olduğu Defne ilçesinde yer alan Harbiye Şükrü Kanadlı İlköğretim Okulu’nda, okul yönetimi ve bazı öğretmenler bu yıl ilk kez “Kutlu Doğum Haftası” kutlama kararı aldı.

Sendika.org’un haberine göre; Velilerden gizli tutulan etkinlik için 4. sınıf öğretmeni Nail Yurtbekler, kendi sınıfındaki öğrencilere peygamberin hayatını anlatan bir metin ve ilahiler verdi ve 29 Nisan günü son ders saatinde bütün okul karşısında okumak üzere ezberlemelerini istedi.

Etkinlikten tesadüfen haberdar olan ve söz konusu öğretmenle daha önce pek çok kez sorun yaşadıklarını belirten veliler, etkinliğin Müdür Ahmet Bülent Sert, Müdür Yardımcısı Medet Çapar ve sınıf öğretmeni Nail Yurtbeklerin özel inisiyatifiyle örgütlendiğini, tepki olarak çocuklarını etkinlik günü okula göndermeyeceklerini söylediler.

“Türkçe dersinde din, Matematik dersinde din”

Sendika.Org’a konuşan öğrenci velisi K.D, “Ben çocuğumu okula göndermeyeceğim. Arkadaşlarımın da göndermemesini istiyorum. Durum ortada. Ankara’dakiler laikliği kaldıralım deyince, buradaki de okulda ilahi okutmaya başladı” dedi.

K.D. çocuklarının henüz 9 yaşında olduğunu, daha önce de pek çok kez uyardıkları sınıf öğretmeni Yurtbekler’in tutumu yüzünden içe kapanmaya, kabus görmeye, sürekli dinden söz etmeye başladıklarını belirtti:

“Benim kızım eve her geldiğinde dinden bahsediyor. Sınıf öğretmeni diğer dersleri de verirken, mesela Türkçe dersinde, mesela Matematik dersinde sürekli dinden bahsediyor. Bu durum da bizim çocukların ilgisini yönlendiriyor.”

 

“Geçen gün kızım birden interneti açıp ilahi dinlemeye başladı. Babası, durumu böyle fark etti. Kızıma ne yapıyorsun diye sorduğunda ‘hocamız yarın ilahi okumamızı istedi’ dedi. Bize sorulmadı, haber verilmedi, tesadüfen öğrendik.”

“Çocuklarımız kabus görmeye başladı”

Bir başka veli (S.M.) de çocuklarının birden ölümü, cennet ve cehennemi konuşmaya, araştırmaya başladığını söylüyor:

“Çocuklarımız daha 9 yaşında sürekli dinden bahsetmeye başladı, çocuklarımız bizden uzaklaşmaya, dini konularla ilgili korkularını anlatmaya başladı. Bu beni rahatsız ediyor.”

“Öğretmenle daha önce çok konuştuk. ‘Özür dileriz’ dedi ama aynı şeyi yapmaya devam etti. ‘Hırsızlık yaparsanız, öbür dünyada kurtlar organlarınızı yer’ demiş. Komşumuzun kızı kabus görmeye başlıyor. Komşumuz bir gün çocuk sıçrayarak uyanınca soruyor ‘ne oldu’ diye. Çocuk da öğretmenin bahsettiği şeyleri gördüğünü söylüyor. Bunun üzerine öğreniyoruz.”

“Bizi test ediyorlar”

K.D. “kutlu doğum haftasının” çevre okullarda kutlanmadığını, Defne ilçesinde nüfusun büyük çoğunluğunun Alevi olduğunu belirterek şunları söyledi: “Bunlar şimdi Ankara’daki tartışmalardan cesaretlendiler. Burada bizim üzerimizde test yapıyorlar, belki de yukarıdakilere kendilerini ispatlamaya çalışıyorlar. Çocuklarımız üzerinde oynamalarına müsaade etmeyeceğiz.”

 

 

Büyük projeler değil, büyük yıkımlar!

Türkiye’deki demografik yapı hızla değişiyor. İktidarın Büyük Projeler diye gündemden düşürmediği bu betonlaşmanın, yok etmenin, kuraklaştırmanın neler getirip neler götüreceğini şöyle bir düşünelim.

Toki ve benzeri inşaat firmaları tüm yerleşim alanlarına sığmadığı gibi dağlara, ovalara durmadan bina yapıyor.

Sahil bölgelerinde yeni yetme paralıların yaptığı yapılar deniz kenarlarını yaşanmaz bir hale getirdiği gibi, sahillerdeki meyve bahçelerini, zeytinlikleri, sebze bahçelerini de yok ediyor. Ormanlık arazilere iktidar destekli kaçak yapılar soluduğumuz havayı yok ettiği gibi, hızla her tarafı betonlaştırıyor, doğal alanları tüketiyor.

Her şey en ince detayına kadar hesaplanmış. Kimisi gökdelen kimisi villa olan bu yapıların su, yol, ulaşım, alışveriş merkezlerine kadar para kazanmanın sürekliliği yönünden.

Dünyanın her yanında evler yapılır ama böylesi ilkel, böylesi düşünceden uzak, böylesi hesapsız, böylesi açgözlülükle yapılan binalar ancak bizim ülkemizde olur. Tüm bu binaların yapılabilmesi için malzemeye ihtiyaç var, asıl gözü doymazlık burada aşlıyor.

Uçakla Türkiye üzerinden geçerken dikkat edin yada Google Earth haritasını bilgisayarınıza kurun ve yukarıdan aşağı dağlarımızın haline bir bakalım. Ne kadar dağ varsa Taş ocağı, mermer ocağı, çakıl ocağı nedeniyle delik deşik edilmiş durumda. Ocaklar açılmadan önce ormanlar yok ediliyor, kazılan topraklar gelişigüzel her tarafa dökülüyor. Dağlardaki tüm canlıların doğal yaşamı yok ediliyor. Kuşlar ölüyor, karıncalar ölüyor, sincaplar ölüyor, arılar ölüyor, çiçekler ölüyor. Çeşmeler kuruyor, dereler kuruyor ve kazılıp dökülen topraklar ilk yağmurlarla beraber derelere çamur olarak akıyor. Balıklar ölüyor, kurbağalar ölüyor, suda yaşayan tüm canlılar ölüyor.

Toprağından çıkarılan taş ve mermerler kesilirken tüm havaya toz bulutları salıyor, ilk önce o taş sökenlerin ciğerlerine yerleştiriyor kanser mayasını.

Yaşlılarımız eski taş ustalarını anlatırlardı. “Her taştan bina yapılmaz” derlermiş büyük ustalar. Taş kazılacak yerin üstünde, altında, yakınında su olduğunda oradan taş çıkartılmazmış. “Börtü böcü rahatsız olmasın” derlermiş, “kurdun, kuşun suyuna zarar gelmesin” diye de eklerlermiş. Su içene yılan dokunmaz halk sözünde olduğu gibi.
Ormanların ve orman canlılarının yok olduğu, akarsuların kuruduğu bir ülkede yaşam nasıl olacak? Toprak ekilmezse, bağ, bahçe dikilmezse ne yiyecek, ne içecek bu insanlar?

Büyük çıkar projelerindeki en ince hesap burada yapılmış. Alış-veriş merkezleriyle denetlenebilir tüketim toplumu yaratmak ve bağımlı kılmak. Kendi toprağında yetiştiremeyen insanlar ithal yiyecek, giyecek gibi ihtiyaç gereksinimlerini buralardan alacakları için uluslararası ticari şirketlere muhtaç hale getirilecek. Şirketlere muhtaçlık, iktidar yandaşlığına doyumsuz ve süresiz bir ticaret devamlılığı demek olacak.
Su şirketleri kazanacak. Su şirketlerinin kazanması için kaynak suları yetmeyecek, daha çok baraja ihtiyacımız olduğu söylenen projeler peşinden gelecek.

Elektrik şirketleri kazanacak, elektrik şirketlerinin kazanması için daha çok Termik Santrallere ihtiyaç olduğu iddia edilerek projeler geliştirilecek.

Büyük projeler adı altında sunulan ve toplum tarafından kabul gören bu durum, insanımızın kendi kendisini yok etmesi projesinden öte bir şey olmayacak. Sorunun bilincine varan insanlar iktidarın büyük projelerine tepki gösteriyor, topraklarını, ormanlarını, sularını korumak için direniyorlar.

Artvin

Her şeyi çıkar gözüyle görenler, kendi savunmasını yapan herkesi, her şeyi karşı görürler. Hem laf cambazlığı, hem aba altından sopa gösterme yoluna başvururlar. Artvin, Maraş Terolar, Soma Kozluören köylerindeki direniş tam da bu söyleme denk düşüyor. Oysa Artvin 25 yıldır, özellikle son 5 yıldır genç, yaşlı, kadın, esnaf, partili, siyasetsiz topyekûn madenlere karşı topraklarını, sularını korumaya çalışıyor.
Sahip çıkılan her ağaç, her yeşil alan, her orman, her akarsu, her kaynak suyu, bu sularda ve ormanlarda yaşayan tüm canlılar doğamızın bir parçasıdır diye korumaya çalışıyorlar. Tüm bu canlılar toplumsal yaşamın bir parçasıdır. Ağaçları kadar şehirlerine, geleneklerine, kültürlerine, sağlıklarına, sağlıklı su ve havaya erişim haklarına, dağ çiçeklerine ve yırtıcı hayvanlarına, kısaca hem maddi hem manevi yaşam alanlarına sahip çıkıyorlar.

Çünkü madencilik yapılmak istenen bölge sadece ağaçlık değil. Cerattepe yamaç üzerine kurulmuş Artvin kentinin birkaç yüz metre yukarısında yer alıyor. Artvin’in bütün su kaynakları bu bölgeden geliyor. Dolayısıyla Artvinliler, kendi devletlerinden kendi geleceklerini, kendi sağlıklarını kurtarmaya çalışıyorlar. Dağların altında altın olması birilerinin iştahını kabartırken, üstündeki en değerli altın olan “Sağlıklı Yaşam”ı korumak görevi Artvinlilere düşüyor.

Pazarcık Terolar Köyü

Maraş ile Pazarcık arasında Alevi köylerinin bulunduğu bölgeye 25 bin kişilik mülteci kampı yapılıyor. Yöre halkına hiç sorulmamış, kendilerine yakın buldukları bir iki insan ile anlaşmışlar ve iş makineleriyle çalışmaya başladılar.

Yöre halkı “Obama Dokunma” diye, yine kendi devletlerinden kendi topraklarını korumak için direnmeye başladılar. Aleviler, en çok da Maraş Alevileri Katliamın ve mülteci olmanın ne olduğunu en iyi bilenlerdir. Türlü baskılar yetmemiş, katliamlar yaşamış, dünyanın her yanına mülteci olarak göç etmiş insanlar çoğunluğu. Yaşlandıklarında köylerine, anılarını üstünde yaşadıkları topraklarında yaşamak istiyorlar.

Sorun şu; yapılacak olan kampa getirilecek insanlar Mülteci değil, IŞID taraftarı katillerin yaşayacağı kamp olacağından endişe ediyorlar. Bu kamplar üzerine daha önce Antakya ve Antep’e birçok olumsuz haber çıktı medya kanallarında. Terolar’daki kampın aynı gruplar için yapıldığı söylemleri de ortada dolaşırken, yöre halkına topraklarına, kendi deyimleri ile obalarına sahip çıkmaktan öte bir şey kalmıyor ve Aleviler kendi gelecekleri, kendi yarınları için değil ülkenin yarınları için direniyorlar.

Suriyeli göçmenlere karşı olmadıklarını ancak hükümetin ve AFAD’ın bu güne kadar yaptıklarına güvenmediklerini, yapılacak kampın IŞİD, El Nusra gibi cihatçı örgütleri buraya yerleştirilmek istendiğinden kaygı duyduklarını söylüyorlar. Çok haklı olarak dile getirilen bu kaygılı sorulara karşı hükümetten herhangi güvenilir bir açıklama gelmemesi kaygıları daha da derinleştiriyor. Terolar ve yöre köylülerine topraklarını korumaktan başka çare kalmıyor.

Soma Kozluören Köyü

Soma, batısında Bakırçay, doğusunda Kırkağaç ovalarının buluştuğu çok verimli topraklarla anılır Yunan mitoloji yazıtlarında. 1913 yılında Linyit kömürü bulunmasıyla beraber Madencilik başlamış. 1980’li yıllara kadar yeraltı madenciliği olduğu için çevre zarar görmüyordu.  1980’ler sonrası “Açık İşletme” adını verdikleri sistemle, önce ormanların yok ettiler, daha sonra kömürün üzerindeki toprağı alarak bir başka alana dökmeye başladılar. Yetmedi, dağların (örneğin Sivri dağı) yarısını kazarak, bir başka ormanlık alanı yok ettiler. Şu an güneyde Deniş köyü, doğuda Tekeli Işıklar, kuzey de Çerkez Sultaniye, batı da Kozluören köylü olarak çok geniş bir merayı, ekin tarlalarını yok ettiler. Yine yetmedi, Soma’nın güneyindeki dağları yıkarak, Kınık ovasına kadar olan ormanlık bölge ortadan kaldırıldı. Bu kadar katliama hangi mühendislerin vicdanı, hangi çıkar karşılığı onay verdi bilemiyoruz. Ancak, o soğuk sulu çeşmeler, kuzuların, oğlakların otladığı, binbir kuşun konduğu, yaşadığı güzelliklerin nasıl yok edildiğini sadece izliyoruz.

Kömür madenlerinin çoğalmasıyla, 1940’larda Almanların yapmış olduğu bir Termik Santrali vardır. 1980’lerde Japonlara iki üniteli bir Termik Santrali daha yaptırdı devletimiz. Yaptırmaz olaydı! Soma kül bulutu altına alınmış oldu. Akşam yıkanan arabaların üzeri sabah tozdan görünmez hale geliyor şimdi. Bakırçay kömür renginde akmaya başladı. Bakırçay ovasındaki topraklar da sebze yetişmez hale geldi. İlk önce Tespih ağaçları öldü.

Yetmedi; 2014 yılında iktidar yanlısı Kolin adında bir şirket Yırca köyüne Santral yapma girişiminde bulundu. Yircalıların 6 bin Zeytin ağacı kesildikten, köylüler asker dayağından geçtikten bir gün sonra Mahkeme İşletmeyi durdurma kararı verdi.

İktidar kafasına koymuştu ve bu zehir fabrikasını Soma’ya kuracaktı. Kazaya 25 KM uzaklıktaki Türk Piyala ve Kayrakaltı köylerinin bir avuç arazisini satın alarak inşaata başladı. Termik Santrali yapılacaktı ama kömür bandı nereden geçecekti, yüksek gerilim hattı güzergâhı neresiydi? Bunlardan kimsenin haberi yoktu. Şirket birkaç muhtar ile iş bitirmeye çalışıyordu.

Yukarıda bahsettiğim açık işletme madenler nedeniyle Soma’nın nefes alacak bir avuç ormanı Tahtacı Alevi Kozluören köyünün ormanları kalmıştı. Köylülere haber verilmeden ormanları kesilmeye başlandı. Ormanların niçin kesildiğini soran köylülere verilen cevap; “Ormanların Gençleştirileceği” yalanıydı.

Daha sonra ortaya çıktı ki, Soma’dan başlayan Kömür bandı güneyden kuzeye Kozluören köyü ormanları içinden ve köye 150 metre mesafeden, bu da yetmiyor; Yeni dede ile Çakmak dede ziyaretleri üzerinden geçirilecekmiş. Köylülerden bir iki kişinin tarlasını satın aldıktan sonra, köylülerden herhangi bir tepki gelmeyince bir başka gizli proje daha ortaya çıktı; Köyün altındaki dereye baraj yapacaklar ve buradan aldıkları suyu Termik Santralinde kullanacaklarmış.

Kozluörenli köylüler kendi devletlerinden, kendi topraklarını, ormanlarını, sularını korumak için dağlarda nöbet tutuyorlar şu an. Sadece ormanları, suları değil, Soma, Kırkağaç, Kınık, Savaştepe kazalarındaki köylerde yaşayan insanları, hayvanları, velhasıl tüm canlıları kanser ve nefes darlığı hastalıklarından korumak için mücadele veriyorlar.

Son olarak; Ülkenin demografik yapısı çıkar siyaseti üzerine değişirken, topraklarını gerçekten sevenler ile sahte vatanseverleri not ediyor tarih anamız…

Şimdi birbirimize el verme, gönül verme, cesaret verme zamanı, yarın çok geç olmadan, Sevgili Hrant’ın deyimiyle, Bizim bu toprakların üstünde gözümüz yok, altında soyumuz, erlerimiz, pirlerimiz, mezarlarımız var. Bu topraklar hepimizin…
28.04.2016

Avrupa’da Terolar’la ilgili üç günlük panel

Terolar direnişi sürerken Avrupa’dan da destek çığ gibi büyüyor. Yarından (29 Nisan) itibaren Almanya’nın üç ayrı kentinde Terolar’la ilgili panel düzenlenecek. Panelin konusu ise “Etnik Arındırma..” 

Maraş Girişimi Avrupa’da üç gün sürecek bir panel düzenliyor. 29 Nisan’da Hegan’da başlayacak panel Alman’yanın farklı kentlerinde konuklarıyla “Maraş’ta Etnik Arındırma” konusunu tartışacak.

İlk panel Hagen Alevi Dergahı’nda 29 Nisan Cuma günü saat 17:00’de başlayacak. Panelin konukları  Avukat Mehmet Carman, Maraş Girişimi Türkiye Sözcüsü Şükrü Yıldız, Hagen Alevi Dergahı Eşbaşkanı Hüseyin Bakır, Gazteci Fidan Yıldırım.

30 Nisan Cumartesi ise Düren Alevi Kültür Merkezi’de aynı konu tartışılacak. Saat 17:00’de başlayacak panele, Avukat Mehmet Carman, Maraş Girişimi Türkiye Sözcüsü Şükrü Yıldız, Kürt Toplum Merkezi Eşbaşkanı Mehmet Yenialtun katılacak.

Yine Avukat Mehmet Carman, Maraş Girişimi Türkiye Sözcüsü Şükrü Yıldız, Alevi Kültür Merkezi Eşbaşkanı Fikret Güneş’in katılacağı üçüncü günün paneli Moers Alevi Kültür Merkezi’nde 1 Mayıs Pazar saat:14:00’de gerçekleşecek.

29 Nisan Cuma saat 17:00

Hagen Alevi Dergahı

Hindenbug STR 19 58095 Hagen

 

30 Nisan Cumartesi/Saat: 17:00

Düren Alevi Kültür Merkezi/Düren Kürt Toplum Merkezi

Rötgen von Scherenstr 3 52349 Düren

 

1 Mayıs Pazar /Saat: 14:00

Moers Alevi Kültür Merkezi’

Zwickauerstr.19 47441 Moeres

AKP’nin Laiklik Düşmanlığı, Işid- AKP Ortaklığının İlanıdır!

Britanya Alevi Federasyonu, TBMM Başkanı İsmail Kahraman’ın “Yeni Anayasa’da laiklik olmamalı” sözlerini sert bir dille eleştirerek, “AKP’nin Laiklik Düşmanlığı, Işid- AKP Ortaklığının İlanıdır!” dedi.

 

Tartışmalara neden olan Kahraman’ın sözlerine Avrupa Alevilerinden de sert tepki geldi. Britanya Alevi Federasyonu bir açıklama yayınlayarak AKP’yi eleştirdi. Açıklamada, “Kilis Işid tarafından bombalansın ses çıkarma, Çocuklar din adına istismar edilsin ses çıkarma, Laikliği savunan üniversite öğrencileri linç edilsin ses çıkarma, Maraş’ta AFAD tarafından insanların yaşam alanları talan edilsin ses çıkarma, Sonra gel ‘Laikliği Kaldırıyoruz’ diye saçmala…” denildi.

Açıklamanın tam metni şu şekilde;

AKP Hükümeti, TBMM Başkanı İsmail Kahraman ‘’Yeni anayasa’da laiklik olmamalı, Dindar anayasa meselesinden anayasamızın kaçınmaması lazım, dini olarak bahsetmesi lazım, Yeni ve dindar bir anayasa olmalı’’ diye konuştu.

Yıllardır sokaklarda AKP-Işid ortaklığını protestolarla, mitinglerle, yürüyüşlerle, basın açıklamaları ile ve doğrudan devlet kurumlarına yaptığımız başvurularla anlatmaya çalışıyoruz. Gazeteciler bu ortaklığı yazdı diye yüzlerce yıl mahkumuyetle yargılandılar, kendi algıları ile donattıkları bir din yönetimini savunan ve yaptığı katliamları din kanunlarına dayandıran Işid ve benzeri guruplar AKP’nin bugün mecliste savunduklarını savunuyor.

Özü itibarı ile Suriye’de Işid’in uygulamaları AKP’nin Türkiye’de kurmak istediği düzenin aynısıdır.

TBMM başkanı İsmail Kahraman’ın sözleri birçok kesim tarafından sadece endişe verici bir çıkış gibi karşılanırken, biz Aleviler için doğrudan yaşamlarımıza müdahale olarak algıladık. Çünkü Aleviler olarak doğal yaşamlarımız içindeki davranışlarımızda laik bir düzen var. Kadınlarımızın yaşam içindeki yerleri, inancımızı yaşarken, başkalarına hiçbir dayatmanın yapılmaması, tüm inançlarla bir arada olmaktan çekinmeyen ve hayata insan-can merkezli bakıyor olmamızdan kaynaklı doğal laik bir hayatın içindeyiz.

Devletin laikliği ortadan kaldırma girişimi biz Aleviler için ülkemizde hakim inanç olan islami-sünni yaşam biçiminin evimizin içine kadar gelerek hayatımızın her alanına dayatılması anlamına gelecektir.

Sadece Aleviler değil, ateist, eşcinsel, hıristiyan, musevi, yahudi, ezidi yani sünni ya da islam olmayan kim varsa toplumsal hayatın dışına itilecek ve baskı altına alınacaktır.

Bu projenin özünde gerçek anlamda bir islam ya da sünnilik inancını savunmak olmadığını, islam yaşam biçimini dayatma görüntüsü altında, emperyalistlerin maşası konumuna getirilen halklar yaratılmak istendiğini biliyoruz.

Yakın geçmişte Irak, Afganistan ve orta doğu girişimleri örneklerinde bunları yaşadık.

Dolayısı ile AKP-Işid sistemi ve emperyal projenin dışında kalan sünni-müslüman toplumlarda aynı baskıyı hissedecektir.

95 yıl önce, Aleviler Cumhuriyet fikrine içinde laiklik olduğu için destek verdi. Bu nedenle her nekadar ülkemizde laiklik istenilen düzeyde uygulanmıyor olsada, laiklik ilkesinin korunması ve laikliğin Türkiye’de en iyi şekilde uygulanması için mücadele etmeye devam edeceğiz.

 

 

 

İnsan hakları savunucusu hayatını kaybetti

Türkiye’de uzun yıllar boyunca insan hakları alanında çalışan, raporlamalar yapan, Almanyalı hak savunucusu ve yazar Helmut Oberdiek hayatını kaybetti. Oberdiek, 1980 sonundan 90’lı yıllara dek Uluslararası Af Örgütü Türkiye temsilciği yaptı. Uzun süre Ankara’da yaşadı ve Türkiye’yi yakından inceledi.

Bianet’ten Ayça Söylemez’in haberine göre; Kürt meselesi, 90’lı yıllarda Kürt illerindeki gazetecilerin yaşadıkları zorluklar ve cinayetlerin yanı sıra Türkiye’deki hak ihlalleriyle yakından ilgilendi ve Türkçe yazdığı kitap ve raporlarıyla ihlalleri belgeledi ve tarihe not düştü.

Bu konulardaki çalışmalarını internet sitesinde topladı.

Uluslararası Af Örgütü’nden TİHV’e Helmut Oberdiek 1949 Herford doğumlu. Tübingen Üniversitesini 1977’de bitirdi. 1981’e dek öğretmenlik yaptı.

Türkiye ile ilgisi 1970’lerin başından beri devam eden Oberdiek Türkçeden Almancaya birçok çeviri yaptı.

1986’da Uluslararası Af Örgütünün Türkiye sorumlusu olarak çalıştığı Londra’ya yerleşti. 1990’da Ankara’da Türkiye İnsan Hakları Vakfı Genel Merkezinde çalıştı.

1995’te, Mesut Yılmaz hükümetince “persona non grata” (istenmeyen insan) ilan edildi.

Helmut Oberdiek’in Af Örgütünde Türkiye sorumlusu olarak çalıştığı döneme ait, tarihsel değer taşıyan gazete haberlerine ve kendisiyle yapılan söyleşiler sonucu hazırlanan haberler de internet sitesindeki “Sergim” bölümünde bulunuyor.

1992-1998 arasındaki gazete arşivi de burada.

12 Eylül’ün “katkısı”: Dışarıdakiler

1991 yılında Türkçe olarak yazdığı “Dışarıdakiler” isimli kitabı Belge Yayınları’ndan yayınlandı. Baskısı tükenen kitabı daha sonra izin alarak internet sitesinde yayınladı.

Dışarıdakiler Helmut Oberdiek’in ilk Türkçe ilk yapıtı. Kitabını, “12 Eylül’ün katkısı” olarak tanımladı

Telefon sesi ile uyanmak

12 Eylül 1980, sabah saat 6’da, yatağımın yanında bulunan telefonun sesi ile uyandım. Telefonun diğer ucunda Hamburg’dan Memet, heyecanla darbe haberini iletiyor:

“Duydun mu, Türkiye’de darbe olmuş.”

“Yapma, nereden duyacağım ki?”

“İlk haberi Bavyera Radyosu vermiş, yani NATO’nun onayı ile olmuş bir darbe bu.”

Kitabın tanıtımında, darbe dönemini “içeriden” yaşayanların yanı sıra bu kitapta “dışarıdakilerin”, dışarıda kalanların yaşadıklarının anlatıldığı belirtiliyor.

Oberdiek, neden “dışarıdakileri” yazdığını da şöyle anlattı:

“Neden ‘dışarıdakiler’?

  1. a) 12 Eylül darbesinden 10 yıl önce gurbetçiler (Türkiye’nin dışındakiler) ile tanıştım,
  2. b) 12 Eylül ile birlikte gönüllü 1402’li olup hapistekilerin dertleriyle “dışarıda” olan biri olarak uğraştım,
  3. c) 12 Eylül’den 10 yıl sonra deneyimlerim hakkında yazmaya karar verdim.”

Helmut Oberdiek’in “11, 12 Eylül: Darbenin Gerçek Boyutu” başlıklı yazısı, bianet’te 15 Eylül 2007’de yayınlandı.

“Dışarıdakiler”e buradan ulaşabilirsiniz.

“Yardımseverliği hak arama mücadelesine dönüştü”

Perwer Yaş, 25 Eylül 2011’de Fırat Haber Ajansında (ANF) yayınlanan “Bir Alman’ın 12 Eylül Günlüğü” başlıklı söyleşisinde Oberdiek’le ilgili şunları anlatıyordu:

“Avrupa’yı sarsan 68 kuşağına yetişmediği için üzülmüştü, fakat Almanya’dan bir türlü gitmek istemeyen ‘misafirlerle’ macerası 68 kuşağının yaşadıklarını aratmayan cinstendi.

Üç dönümlük tarlası verim vermeyince fabrikada çalışmaya başlayan bir babanın çocuğuydu. Hem köylü hem işçi bir aileden, yani ‘alttan’ geliyordu ve bu yüzden de “alttakilerle” dostluk kurmakta hiç zorlanmadı.

Herford doğumlu Oberdiek, Tübingen Üniveristesi’nde okurken okul tatillerinde çalıştığı fabrikalarda misafir işçilerin sorunlarını hal ediyor, danışmanlık yapıyor, doktorda sıra beklerken ‘Tarzanca’ tercüman oluyor, ailesini getirmek isteyenlere ve öğrencilerin ev ödevlerinde yardımcı oluyordu. Hatta o dönem Türkiye hakkında yeterli bilgi sahibi olmayan mahkemeler bilirkişi olması için onun peşinden koşuyordu.

Artık zamanla bu yardımseverliği onun deyimiyle bir hak arama mücadelesine dönüştü…”

Türkiye’de yaşam hakkı

Oberdiek, Eylül 2007’de “Türkiye’de yaşam hakkı” başlıklı raporu hazırladı.

Raporda, 12 Eylül 1980’den 12 Eylül 2000 yılına kadarki 20 yıllık bilanço ve 1990-1999 arasındaki silahlı grupların sivillere saldırılar hakkında 10 yıllık bilanço yer alıyor.

Raporda, açıklamalı ve rakamlar olarak kayıplar, gözaltında ölüm, silahlı grupların saldırıları, öldürülen öğretmenler, öldürülen gazetecilerle ilgili bilgiler var.

 

Oberdiek, raporla ilgili açıklamasında sorumluların yargı önüne çıkarılmasını umduğunu yazdı:

“Oluşturduğum listeler bu haliyle bile belirli bir döneme ışık tutmakla beraber belki ileride bunun yargılanması için de faydalı olabilir.

Sivillere yönelik saldırılar konusunda öğretmenler ve gazeteciler bence ayrı bir öneme sahip. Bunun için (çatışan her iki tarafın sorumlu olduğu) bu tür cinayetleri ayrı birer listede topladım.”

Rapora buradan ulaşabilirsiniz.

“Kaybolanlar”

Oberdiek, Almanya’dan bir milletvekili için 1998 yılında Türkiye’de “kaybedilenler” hakkında bir araştırma yaptı.

Çalışmasında özellikle 20 Aralık 1996 tarihinde Emniyet Genel Müdürlüğü’nün Terörle Mücadele Birimi içinde bulunan “İnsan Hakları ve Yurtdışı İlişkiler Şube Müdürlüğü’nde” kurulan “Kayıp Kişileri Araştırma Büro Amirliği”nde kamuoyu için hazırlanan yanıtlara baktığını söyledi.

Oberdiek, İHD’nin 1995/1996 raporlarında 360 zorla kaybetme vakasından söz edildiğini, buna rağmen Emniyet’in 150 kayıp olayı hakkında hiç bilgi vermediğini; aralarında Fehmi Tosun ve Hasan Ocak’ın da olduğu kaybedilen veya öldürülenlerle ilgili verdiği bilgilerin de “sözde” olduğunu not düştü.

Öldürülen gazeteciler

Helmut Oberdiek, bianet’in Öldürülen Gazeteciler ve Cezasızlık dizisinde, “Bundan 20 Yıl Önce” başlıklı yazıyı yazdı:

“Gazetecilerin öldürüldüğü yıllarda araştırmanın ne denli zor (hatta olanaksız) olduğunu hatırlatmak için şunu belirtmekte fayda var.

Benden sonra Uluslararası Af Örgütü’nde Türkiye işlerinden sorumlu olan Jonathan Sugden’in Türkiye girişi Eylül 1994’te yasaklandı. Bunun üzerine Af Örgütü araştırma yapmakla tekrar beni görevlendirdi. Adana’da bu görevi yürütürken 6 Haziran 1995 tarihinde gözaltına alındım. 44 saatlik bir gözaltıdan sonra İstanbul’a götürüldüm ve sınırdışı edildim…”

Laiklik

SÜLEYMAN DEPREM

Bir DİN değildir.
Bir MEZHEP değildir.
Bir Kültür değildir.
Bir Felsefe değildir.
Halklar laik olamaz.
Bireyler Laik olamaz.

LAİK lik  farklı inançtaki toplumların birbirine üstünlük kurmalarını engelleyen ve onların birlikte yaşamasını sağlayacak olan bir kuraldır. Bu kural ancak yönetim organizasyonu olan DEVLET tarafından uygulanır. Uygulanmalıdır. Laik olması gereken Devlet tir. Tüm Demokrasilerde hatta Burjuva Demokrasilerinde dahi bu değişmez bir kuraldır.

Türkiye, her ne kadar adı nın başında “CUMHURİYET” yaftasını taşısa da. Kurulduğu günden bu yana LAİK lik kuralını uygulamamıştır.  Osmanlıda bu yana DİYANET’i  yanıbaşında tutmuştur. Diyanetin görevi de mutlak çoğunluk olan SÜNNİ İslam’a hizmet etmek olmuştur. Diğer tüm mezhepler ve inançlar yok sayılmıştır. Her ne kadar “Sosyal  Demokratlarımızın” “Türkiye Laiktir. Laik Kalacak” sloganıyla kitlelerin gazını almaya çalıştıklarına rastlansa da, durum hiç de öyle değildir. Çünkü, onlar da bu suça ortaktır.

Son günlerde TBMM başkanının “Yeni Anayasa da Laiklik olmasın” demesi , kesinlikle bireysel bir görüş değildir. Bir dil sürçmesi hiç değildir. Bu tamamen AKP nin proğramatik ve kuramsal hedefidir. Taktik olarak kitleleri bu fikre alıştırma ve gündem yaratma girişimidir. Adım adım şeriat hükmünün gereğini kurumlaştırma girişimidir. AKP iktidar olduğu günden bu yana tüm projelerini bu yöntemle gündeme sokmuştur. AKP gözünü karartmıştır. Hiç bir yasa,Kural tanımamamktadır. Benden sonrası tufan mantığıyla kitleleri birbirine kırdırarak aradan sıyrılma gayretinde olan yöneticileri herşeyi bilerek ve isteyerek yapmaktadır.

Türkiye halkları ve inanç gurupları ortak demokrasi paydasında buluşarak top yekun muhalefeti geliştirmek zorundadırlar. Aksi takdir de ülke kan gölüne dönmeyle yüz yüzedir.

‘Alevilerle ilgili AİHM’i dikkate alacağız’

TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Başkanı Mustafa Yeneroğlu Alevilerle ilgili AİHM’in kararlarını dikkate alarak Alevi vatandaşlarımızın sıkıntılarını çözeceğiz ifadelerini kullandı.

 

AİHM Türkiye Kararı, Ülkemiz, Alevi vatandaşlarımızın yaşadıkları sıkıntıları ortadan kaldırmak için gerekli adımları atmakta tereddüt etmemektedir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), 26 Nisan 2016 tarihinde İzzettin Doğan ve Diğerleri-Türkiye davasında, Alevilere, inanışları yönünde dini kamu hizmetinin sağlanmamasının, din özgürlüğü hakkının ihlali anlamına geldiğine karar verdi. TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Başkanı Mustafa Yeneroğlu verilen kararla ilgili “AİHM kararlarını her daim üstün tutan ve gözeten ülkemiz, Alevi vatandaşlarımızın yaşadıkları sıkıntıları ortadan kaldırmak için gerekli adımları atmakta tereddüt etmemektedir.” değerlendirmesinde bulundu.

Mustafa Yeneroğlu, “Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Büyük Dairesi, 26 Nisan 2016 Salı günü İzzettin Doğan ve Diğerleri-Türkiye davasında, Alevi inanç ve kültür geleneğine sahip başvuruculara, inanışları yönünde dini kamu hizmetinin sağlanmamasının, başvurucuların din özgürlüğü hakkının ihlali anlamına geldiğine karar vermiş ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS)’nin düşünce, vicdan ve din özgürlüğü başlıklı 9’uncu maddesinin ve 9’uncu madde ile beraber Ayrımcılık Yasağı başlıklı 14’üncü maddesinin ihlal edildiğine karar vermiştir. Kararda özetle, Alevilerin farklı bir muameleye tabi tutulmasının nesnel ve makul gerekçelere dayanmadığı, devletin Alevi topluluğuna, inanç ve geleneksel uygulamalarına ve ibadethanelerine yönelik tutumunun ve bakışının tarafsızlık ve yansızlık göreviyle çeliştiği ve bu konudaki takdir payını aştığı belirtilmiştir. AİHM, daha önce de cemevlerinin ibadethane statüsü kazanması ile ilgili Cumhuriyetçi Eğitim ve Kültür Merkezi Vakfı-Türkiye kararında da AİHS’nin 9’uncu maddesinin ve bu madde ile beraber 14’üncü maddesinin ihlal edildiğine karar vermiştir.

TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Başkanı Mustafa Yeneroğlu

Verilen bu ihlal kararları ışığında, Avrupa Konseyi’nin bir üyesi olan ve uluslararası insan hakları hukuku kuralları ile AİHM kararlarını her daim üstün tutan ve gözeten ülkemiz, Alevi vatandaşlarımızın karşılaştığı zorluklar ve yaşadığı sıkıntıları ortadan kaldırmak için gerekli adımları atmakta tereddüt etmemektedir. Ne yazık ki ülkemizde dini, mezhebi, etnik kökeni sebebiyle toplumun tüm kesimleri, geçmiş dönemlerde yaşanan sosyal travmalar neticesinde horlanmış, mağduriyet yaşamış ve sorunlarını dile getirmekte dahi zorlanmışlardır. Bu sorunları aşma maksadıyla, AK Parti Hükümetleri döneminde geçmişte görülen inkâr ve dışlama politikalarına geçit verilmemiş, vatandaşlarımız arasında hiç kimsenin kendisini yabancı hissetmemesi, devlet ile millet arasında kaynaşmanın sağlanması için cesur adımlar atılmıştır.

Bu süreçte, Alevi vatandaşlarımızın sorunlarının görüşülmesine platformlar sunulmuş, sorunları ilk elden, sorunun taraflarından dinleme imkanı oluşmuştur. 2009-2010 yıllarında gerçekleştirilen Alevi çalıştayları ile Alevilerin sorunları, geniş bir katılımcı topluluğu ile tartışılmış ve sorunlara çözümler bulunmaya çalışılmıştır. Bu çalıştaylar aynı zamanda, devletimizin Alevi vatandaşlarımıza ilişkin tarihsel hafızasını gözden geçirme, hatta yeniden oluşturma konusunda da bir milattır. Böylece tarihimizde ilk kez Alevi vatandaşlarımız ile devlet arasında bu samimiyet derecesinde bir görüşme ortamı sağlanmıştır.

64.Hükümetimizin 2016 Yılı Acil Eylem Planında, geleneksel irfan merkezleri ile cemevlerine hukuki statü tanınacağı ve bu mekânların ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde gerekli mevzuat düzenlemesi yapılacağı belirtilmiştir. Yine Hükümetimizin 5 Ocak 2016 tarihinde Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’ne sunduğu Eylem Planı’nda da 64. Hükümet Programı ve Eylem Planı’na atıfta bulunarak kısa sürede cemevlerine ve geleneksel irfan merkezlerine hukuki statü verileceği yinelenmiştir. Ayrıca basına da yansıdığı üzere, Adalet Bakanlığımız, Alevi Dedeleri ile konuyu istişare etmeye başlamıştır.“, dedi.