Ana Sayfa Blog Sayfa 6318

Can Dündar: Barışın sesini duymaz olduk

Savaş ortamında barışı konuşmak aynı zamanda yarını inşa etmek anlamına geliyor diyen Cumhuriyet gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Can Dündar, “barışın sesini duymaz olduk” dedi.

 

Türkiye PEN Merkezi ile Kürt PEN Merkezi’nin, Uluslararası PEN’in desteğiyle Diyarbakır’da düzenlediği Barış Konferansı’nda konuşan Dündar, gazetecilere yönelik baskılara dikkat çekerek şunları söyledi:

“Savaş ortamında barışı konuşmak aynı zamanda yarını inşa etmek anlamına geliyor. Bu sabah İzmir’de bir gazeteci gözaltına alındı. O sırada DİHA’dan bir gazeteci tutuklandı. Bir Hollandalı gazeteci de sınır dışı edildi. Kürt coğrafyası bunlara alışık deniliyordu. Şimdi bu sirayet tüm ülkeye yayılmış durumda.

Türkiye basını savaş suçlusu. Uzun zamandır biz savaş suçu işliyoruz. Savaş suçu mahkemesi kurulduğunda birçok sarı basın kartı olan basın mensupları yargılanacak. Hiçbir dönemde hiçbir zaman savaş tantanası yapılmadı. Savaş yükseldikçe bu tantana da yükseldi. Ve barışın sesin duyamaz olduk. OHAL, sivil diktatöryal denetiminde savaş dili konuşuldu.”

Türkiye’de Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan ‘alkış almak’ için basılan gazeteler olduğuna dikkat çeken Dündar, şöyle devam etti:

“İktidar medya kenetlemesi olarak görüldü. Bugün Türkiye’nin en büyük medya patronu Erdoğan olduğunu söyleyebiliriz. Sadece onun dilini konuşmak ve alkış sesini çıkarmak için çıkan basılan gazeteler var. Yüzde 90’nı aşan bir medya bloğu var.

‘MEDYA, DEVLETİN SUÇLARINI ÖRTBAS EDİYOR’

Surlu bir yurttaş Sur’da yaşadığını ve TV’de gördüğü yalan karşısında çıldırıyordur. Yasama, yürütme, yargı ve medya olarak var aslında. Bazen medya devletin suçlarını örtbas ediliyor, bazen alkış tutuyor iktidara, bazen tetikçi olarak görmek mümkün. Buna karşı duran vicdan sahibi gazeteciler de var. Bunların sayıları az, birliktelik az oluyor. Bundan dolayı barış gazeteciliği tam gelişmiyor.”

Cumhiriyet

21 Nisan: Ergenekon Bayramı

AHMET ALTAN

Generallerin “siyasi liderleri acilen tutuklamak” üzere konuşmaları şaka… 200 bin kişiyi stadyumlara hapsetme planları, başka bir şaka…

Artık “ulu önder” olma sırasının kendisine geldiğini düşünen biri etrafta dolandığından, “ulu önder” Atatürk’le ilişkili her şey, bu arada 23 Nisan bayramı da kurnaz manevralarla tedavülden kaldırılıyor.

Bu yıl, 23 Nisan’ı kutlayamadık ama onun yerine başka bir bayramımız oldu:

21 Nisan Ergenekon Bayramı.

Noel Baba, AKP’lilerle ulusalcıların bacalarından içeri “Ergenekon diye bir şey yoktur” yazılı hediye paketlerini attı.

Medyada bir sevinç, bir sevinç.

“Yeni Türkiye’nin” hukuki ve ahlaki çatısı böylece çizildi.

17-25 Aralık’ta AKP’liler hırsızlık yapmadı, Balyoz darbe planı değildi, Ergenekon diye bir şey yok ve Türk futbolu asla şike denilen o korkunç suçla karşılaşmadı.

Adına “paralel” denilen “kötü cin”, bizim tertemiz, pirüpak ülkemizde böyle suçlar uydurmuş, eğer o “kötü cin” olmasaymış biz aslında cennette yaşıyormuşuz.

Bu “kötü cin”, zavallı AKP’li yöneticilerle onların masum ve mağdur, mağduriyeti ölçüsünde zengin medyasını, AKP’liler hırsızlıktan yakalanana kadar çok fena “kandırmış”, kandırdığı yetmemiş bir de bunları kullanmış.

AKP’liler “askerî vesayet” diye bir güç var sanmışlar.

On yıl, o “aslında olmayan” gücü yenmek için uğraşmışlar, bir de bakmışlar ki zaten öyle bir güç yokmuş.

Bir ara kendilerine, madem “askerî vesayet yoktu biz on yıl neyle uğraştık acaba” diye sorarlar herhalde, bu soru canlarını sıkarsa bankalardaki paralarını sayarak biraz teselli bulurlar.

Bizim ülkedeki 17 bin “faili meçhul” cinayet de aslında münferit olay.

17.000 münferit cinayet… 17.000 farklı insan, 17.000 farklı insanı, 17.000 farklı nedenden dolayı öldürüp, 17.000 farklı nedenle yakalanmadı.

JİTEM, baştan başa iftira… Zaten eski jandarma komutanlarından biri “JİTEM yok” dememiş miydi? Koskoca generale inanmayacak mıyız?

Mahkeme kayıtlarına “JİTEM “belgeleri geçmiş, aman ne gam… “Kötü cin” uydurmuştur onu.

Balyoz darbe girişimi denen şey ise külliyen “kumpas”.

Generallerin toplanıp, “bütün siyasi liderleri acilen tutuklamak” üzere konuşmaları şaka… 200 bin kişiyi hapsetmek için stadyumları hapishaneye çevirme planları, başka bir şaka…

Buna “darbe hazırlığı” demek, generallerin “şaka özgürlüğüne” müdahale, generallerin şaka özgürlüğüne kurulmuş bir tuzak.

Balyoz belgelerinin Gölcük’teki Donanma İstihbarat Başkanlığından çıkması tamamen “kötü cinin” işi…  Onun için kimse yıllardır dönüp de orduya “o belgeler oradan nasıl çıktı” diye sormuyor.

Niye sorsun?

Donanma Komutanlığı İstihbarat Başkanlığı canı isteyen herkesin girip bu planları bırakıp çıkabileceği bir yer… Sanırsın orası Mahmutpaşa pazarı… Giren çıkan belli olmadığı için planların oraya nasıl konduğunu da kimse bulamıyor.

Şike dersen… Bütün futbol camiası sana dönüp, “o ne demek, ilk defa duyuyoruz” der… Şike, “kötü cinin” uydurduğu bir kelime… Onun için kimse onun ne anlama geldiğini bile bilmiyor.

Ortada dolaşan para dolu bavullar, neredeyse her kulübün bir mafya babasıyla ilişkili olması, telefon konuşmaları, ilişkiler… “Pamuk Prenses” kadar saf ve temiz futbol dünyamıza atılmış iftiralar.

Hele o 17-25 Aralık… İftiraların anası… “Kötü cinin” en kötü kumpası.

Hiç AKP’liler rüşvet alır mı?

İhaleleri keyiflerine göre dağıtıp komisyonları cebe indirir mi?

Altın kaçakçılığına bulaşır mı?

Silah ticareti yapar mı?

Milletin anasının “şeyiyle” ilgilenir mi?

Tertemiz çocuklar…

Evlerinden milyonlarca dolar çıkmış… Bir sor bakalım neden çıkmış… “Hayır işi” yapacaklardı da ondan çıktı…

Zarrab’ın Amerika’da tutuklanması, bu “kumpasın” uluslarası boyutunu da gösteriyor… Obama da işin içinde… Herkes, AKP’lilere karşı.

Pek yakında, AKP vakıflarındaki çocuk tacizlerinin de “kötü cinin” komplosu olduğunu öğreniriz.

Karda leke var bu AKP’lilerde leke yok.

21 Nisan Ergenekon Bayramı münasebetiyle medyamızda anlatılan “masallar” bunlar işte.

Noel Baba’ya inananlar, bu “kumpas” masallarına da, “kötü cine” de inanıyorlar.

Ülkenin tertemiz olduğuna da inanıyorlar.

Ülkenin medyasının neredeyse yüzde doksanı bu “masalları” anlatmakla meşgul.

Aslında daha korkunç gerçek, bu ülkenin çok büyük çoğunluğu, başka başka nedenlerle bu masallara inanmayı tercih ediyor, birbirlerine kızanlar da kendi “camialarının” günahlarını örtmek için “kötü cin” masalına sığınıyor… Bu ülke de zaten bu yüzden böyle cehenneme dönüyor… Herkes bir yanından kendini ve toplumunu kandırıp kazıklamaya çalıştığı için.

AKP’lileri anladım da asıl Atatürkçülerin, CHP’lilerin, kendilerine solcu diyenlerin bu masallara inanma iştiyakını anlayamıyorum.

Hırsızlık yaparken yakalanan AKP’nin, panik içinde Ergenekon’la, darbecilerle anlaştığını, neredeyse bütün Ergenekon sanıklarının AKP’ye güzellemeler döktürdüğünü, “kahraman” eski genelkurmay başkanlarının “övgüler” düzüp, hırsızlıkları da Ergenekon’la beraber akladığını görmüyorlar mı?

Mafyanın yeniden kafasını kaldıracak gücü nereden bulduğunu sormuyorlar mı?

Çok yakında, “yok işte, yok işte” diye bağırıp alkışladıkları Ergenekon’un, AKP’yle elele kendilerine karşı döneceğini kavrayamıyorlar mı?

“Askerî vesayetin” Kürtleri, solcuları, dindarları, demokratları ezmek için oluşturduğu hukuk siteminin işleyişindeki aksaklıkları, bugün Ergenekon’un ve Balyoz’un olmadığının “kanıtı” olarak sunuyorlar.

O sistem, askerî vesayetin oluşturduğu sistemdi.

Hani şu hapishanelerde “özgürlük” operasyonları yapıp insanları öldüren, İlhan Sami Çomak’ı tam 21 yıldır PKK’lı diye “tutuklu” yargılayan, Sabancı cinayeti sanığını hapishanede vurdurtan, Kürtleri, solcuları, demokratları DGM’lerde hapislere mahkûm eden sistem.

O sistemi eleştirdiğimiz, değiştirilmesini istediğimiz için yüzlerce sorgulamadan, mahkemeden, davadan geçtik… Hep başkaları yargılanır, hep başkaları hapse girer sandıklarından sistemi asla değiştirmediler, bir de utanmadan bizi “hainlikle” suçladılar.

Sistemin sahipleri, kendi sistemleriyle yargılandığında ortaya çıkan haksızlıklar, o sistemin olmadığını mı gösteriyor yoksa o sistemin düzeltilmemesinin herkesin başını derde sokacağını mı?

AKP’liler de bugün “hukukun ırzına geçmeyin” diyenleri dinlemiyor.

AKP’liler de yarın kendi yarattıkları hukuk sistemiyle yargılanacaklar, büyük bir ihtimalle bu sistemden dolayı aralarında haksızlığa uğrayanlar olacak, o haksızlıklar, AKP’nin işlediği suçların aslında olmadığının kanıtı mı sayılacak?

Ha, bir de Balyoz CD’lerindeki tuhaflıklar var.

Donanma Komutanlığı’ndan çıkan o CD’lerdeki “tuhaflıklar” Balyoz’un olmadığını gösteriyorsa…

28 Şubat davasındaki CD’lerde ortaya çıkan “tuhaflıklar” da 28 Şubat’ın olmadığını mı gösteriyor?

Aynı “tuhaflıklar” çıktı 28 Şubat CD’lerinde de.

Neden bu CD’lere dayanarak “28 Şubat darbe değildi” demiyorsunuz?

Duyamadım… Neden demiyorsunuz?

Tertemiz ülkemin, tertemiz medyası, sesiniz az geliyor.

Neden demiyorsunuz?

Balyoz davasındaki CD’lerin tuhaflıkları Balyoz’un darbe olmadığının kanıtı sayılıyor da… 28 Şubat davasının CD’lerindeki tuhaflıklar neden 28 Şubat’ın darbe olmadığının kanıtı sayılmıyor?

Hırsızlarla darbecilerin, mafyacıların, katillerin elele verdiği bir dönemden geçiyoruz.

AKP’lilerin ve onların “gizli yandaşlarının” bu olanları alkışlamasını anlıyorum… Onların bu işlerden büyük çıkarları var.

Bu kendilerine solcu diyenleri, CHP’lileri, Atatürkçüleri pek anlayamıyorum.

Bu “yeni koalisyon” silahını size doğrultuyor…

Siz, sizi vuracak tetiği niye öpüyorsunuz?

Aptal mısınız?

Yoksa Noel Baba gelip sizi kurtaracak mı sanıyorsunuz?

http://platform24.org/

Terolar için yöresel dayanışma

İstanbul Sev-DER’de bir araya gelen çeşitli yöre derneklerinin başkanları ve yöneticileri Terolar’da yaşanılan sorunları tartıştı.

İstanbul’da Sev-Der derneğinde toplanan kurum temsilcileri Terolarla ilgi yapılacak dayanışma etkinliklerini konuştu. Toplantıya Sev-der Başkanı Salman Gümüş ve Yönetim Kurulu, Hasder (Hasanalililer Dernek ) Başkanı Haydar Taş, Akel Yöneticisi Ahmet Güden ve yazar Mehmet Kömür ve Maraş Girişimi bileşenleri bölgedeki sorunları tartışmak için bir araya geldiler.

Devir birlik ve dayanışma devridir diyen yöre halkları Terolar’da yaşanılan ve Alevileri yeni bir sürgün politikasıyla karşı karşıya bırakan bu sorunları hep birlikte çözme kararı aldılar.

Cambridge’de Alevi Festivali yapıldı

Bu yıl 6’ncı düzenlenen Britanya Alevi Festivali Cambridge Üniversitesi’nde yapıldı. Festivale katılımın yüksek olduğu gözlenirken hak için de semah dönüldü.
Cambridge’de  bugün (24 Nisan Pazar günü) saat 13.00’te başlayan Britanya Alevi Federasyonuna binlerce kişi katıldı. Festivalin açılışının gerçekleştiği Cambridge Üniversite’nde semah ve deyişlerin yanı sıra konuşmalar yapıldı. Britanya Alevi Federasyonu tarafından yapılan açılış konuşmasında Cambridge Üniversitesi’nde gerçekleşen açılış buluşmasına katılanlara teşekkür edildi. Ücretsiz ulaşım imkanı sağlanan festivale İAKM ve Cemevi önünden araçlar kalktı.

Yoğun ilginin olduğu festivalde semahlarla birlikte deyişler okundu, birlik çağrısı yapıldı.

Geçtiğimiz yıl Oxford Üniversitesi’nde yapılan açılış töreninin ardından Londra’da devam eden festival etkinliklerine binlerce kişi katılmıştı. Hackney Downs Park’ta gerçekleştirilen ve tüm gün süren etkinliklerde 10 binden fazla insan Bournemouth, Edinburg, Nottingham, East Midlands, Doncaster ve Glasgow gibi Britanya’nın çeşitli bölgelerinden gelerek Londra’da buluşmuştu. Sade vatandaşların yanı sıra İngiliz siyasetçilerin de katıldığı festivalin geçen yılki konukları arasında Tottenham İşçi Partisi Milletvekili David Lammy, Enfield North İşçi Partisi Milletvekili Joan Ryan, Enfield bölgesi İşçi Partisi lideri Doug Taylor, Enfield Belediyesi Meclis Üyeleri Ahmet Karahasan, Ahmet Öykener, Suna Hurman gibi isimler yer aldı.

Çocuk işçilerin çığlığı: Çocukluğumu istiyorum

23 Nisan’da 23 çocuk işçinin yazdığı mektuplar Meclis’e gönderildi. Çocuklar milletvekillerine, “Sadece çocukluğumu istiyorum, fazla bir şey değil” diye seslendi

Hayata Destek Derneği’nin çocuk işçiliği konusunda farkındalık oluşturmak amacıyla yürüttüğü ‘Bu İş Çocuk Oyuncağı Değil’ kampanyası kapsamında, 23 Nisan’da 23 çocuk işçinin yazdığı mektuplar Meclis’e gönderildi. Viranşehir’de ailesiyle birlikte mevsimlik tarımda; Urfa ve Hatay’da sanayide, mobilyacıda, markette ve ev içi işlerde çalışan Türkiyeli ve Suriyeli çocuklar, yazdıkları mektuplarda çalışmak istemediklerini, yalnızca okumak istediklerini dile getirdi. Hayallerini anlatan çocuklar, milletvekillerine “Sadece çocukluğumu istiyorum, fazla bir şey değil” diye seslendi.

‘Benim için ağır’

Judi (11): Benim adım Judi. Çalışmaya mecburum çünkü babam hasta. Annemle birlikte evlere gidiyorum, temizlik yapıyoruz. Yerleri, camları siliyorum. Bu işler benim için ağır. Bazen sırtım ve belim ağrıyor. Bazen yükseklere ulaşabilmek için merdivene çıkıyorum, korkuyorum. İşi bırakmak, sadece okumak istiyorum. Hayalim avukat olmak. Dünyadan tek istediğim bir şey var, haklarım ve arkadaşlarımla oynamak. Sadece çocukluğumu istiyorum, fazla bir şey değil.

Beşşar (16): İsmim Beşşar. Halep’ten geldim, 16 yaşındayım. Sanayide bir camcının yanında çalışıyorum. Çalışmayı bırakıp sadece okumak istiyorum. İleride mühendis olmak istiyorum. Çalıştığım yerde çok zorluk yaşıyorum. Camlar sırtıma çok ağır geliyor. Ama çalışmaya mecburum. 12 saat çalışıyorum ve çok yoruluyorum. Derslerime iyi hazırlanamıyorum. Umarım buradaki çalışanlar bize yardımcı olsun ve bu çocuklara yardımcı olsun sadece okula gitsinler, çalışmasınlar.

Emin (11): Sayın Bakanım. Yazın fındığa gidiyoruz. Ama ben yazın İstanbul’a denize gitmek istiyorum. Fındığa gitmem lazım, çünkü bize para lazım ama ben gitmek istemiyorum. Fındıkta çok yoruluyorum ve gücüm yetmiyor. Çok zorlanıyoruz. Çünkü orada akrep, yılan, ısırgan otu var. Güneşin altında ter içinde kalıyoruz ve hastalanıyoruz. Çadırlarımız su altında kalıyor. Fındıkta tuvaletimiz ve banyomuz yok. Bazen suyumuz da yok. Fındıkta oyun oynayamıyoruz. Sayın Bakanım ben okumayı çok seviyorum. Okulumuz ve eğitimimiz iyi olsun. Arz ederim.

‘Çalışırsak geleceğimiz gider’

Diyar (15): Benim adım Diyar. Markette günde 12 saat çalışıyorum. Okula gidemiyorum. En sevmediğim şey iştir. Hayalim petrol mühendisi olmak. İşi sevmiyorum çünkü eğitimimin zamanını alıyor. Çok yoruluyorum. Ödevlerimi yapmak için zaman bulamıyorum. Türk devletinden koruma istiyoruz. Maddi destek. Çünkü çalışırsak bizim geleceğimiz gider. Güzel bir geleceği hayal edemeyiz.

PSAKD delegeleri Gani Kaplan’la yola devam dedi

Pir Sultan Abdal Kültür Derneği 14. Olağan Genel Kurulu tamamlandı. Kurul Gani Kaplanla yola devam dedi.

 

Pir Sultan Abdal Kültür Derneği’nin dün başlayan ve bugün devam eden 14. Olağan Genel Kurulu sonuçlandı. Ankara Büyükhanlı Otel’de gerçekleşen kurul, iki gün boyunca pek çok Alevi kurumunu da karşıaldı.

İki günlük değerlendirmesinin ardından Gani Kaplan’la yola devam kararı aldı. Pir Sultan Abdal Kültür Derneği delegeleri Kaplan’a, “yolun açık olsun, Pirim yardımcın olsun” diyerek kurulu sonlandırdı.

Gültan Kışanak: Alevilik varlığımızın temelidir

Yayını hayatını yılladır yılmadan sürdüren Tv 10’la dayanışmak için Demokratik Alevi Federasyonu bir gece düzenledi. Almanya’nın Köln kentinde yapılan dayanışma gecesi büyük ilgi görürken, gecede konuşan Kışanak “Alevilik varlığımızın temelidir” dedi.

Günümüzde yaşanılan medyanın sıkıntısını en çok alternatif yerde duranlar çekiyor. Alternatif medya örneğini gösteren ve zor koşullara, kapatılma tehlikesine rağmen sürdüren Tv 10’la dayanışmak için Demokratik Alevi Federasyonu düzenlediği dayanışma gecesi bugün (24 Nisan) yapıldı. Geceye pek çok Alevi kurumu katıldı.

Gecenin sunuculuğunu Mustafa Deprem ve Hülya Şimşek’in yaparken FEDA Başkanı Erdoğan Yalgın ve Diyarbakır Belediye Eş Başkanı Gültan Kışanak’ gecede yaptığı konuşmasına da Alevileri göçertmek istiyorlar dedi. Kışanak “Aleviler göçertilmek isteniyor. Alevilik varlığımızın temelidir. Kadim gecmişimizdir. Birlikte direnerek bu günleri aşacağız” dedi.

Gecede şarkı ve türküleriyle Metin Öztem,  Fırat İmirza, Hasan Ali ve  Zeynep Enhas yer Aldı.

 

Niyazi Koyuncu: Biz bunu hak etmiyoruz

Kansere kurban verdiğimiz Karadenizli sanatçı Kazım Koyuncu’nun ardından, Artvin’in Hopa ilçesinde yaşayan babası Cavit Koyuncu da, akciğer kanseri nedeniyle tedavi gördüğü hastanede yaşamını yitirdi. Koyuncu bugün sevenlerinin gözyaşları arasında toprağa verildi.

 

Kanser hastalığı nedeniyle 33 yaşında hayatını kaybeden ünlü sanatçı Kazım Koyuncu’nun babası Cavit Koyuncu da aynı hastalık nedeniyle bir süredir Hopa Devlet Hastanesi’nde tedavi görüyordu. Dün sabah hayatını kaybeden 6 çocuk babası Cavit Koyuncu için Hopa Merkez Cami’nde öğlen vakti cenaze töreni düzenlendi.

Cenaze namazı öncesi Cavit Koyuncu’nun ağabeyi Selahattin Koyuncu ile oğulları Hüseyin, Oğuz, Orhan ve Niyazi Koyuncu taziyeleri kabul etti. CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun çelenk gönderdiği cenaze namazına Kazım Koyuncu Kültür Merkezi Başkanı Mehmet Çarmıklı, Kadıköy Belediye Başkan Yardımcısı Onur Temurlenk, Halkevleri Merkez Yöneticisi Kamil Ustabaş, Karadenizli sanatçılar Selçuk Balcı ve Bayar Şahin de katıldı.

BUNU HAK ETMİYORUZ’

Kazım Koyuncu’nun sanatçı kardeşi Niyazi Koyuncu ise kanser hastalığının yine bir can aldığını belirterek, “Bunu hak etmiyoruz. İnsanlar kaderini kendileri çizer ama birileri bunu bize çiziyor. Her gün bölgede kanserden bir cenaze kalkıyor” ifadeleri ile tepkisini dile getirdi.

Cavit Koyuncu’nun cenazesi, öğle namazı sonrasında kılınan cenaze namazının ardından Sugören Köyü’nde, oğlu Kazım Koyuncu’nun anıt mezarının yan tarafındaki aile kabristanlığında toprağa verildi.

BİR OĞLU DAHA KANSER TEDAVİSİ GÖRÜYOR

Bu arada, ailenin büyük oğlu Hüseyin Koyuncu’nun da kanser hastalığı ile mücadele ettiği öğrenildi. Çernobil faciasının ardından bölgenin bu dramı yaşadığına dikkat çeken Hüseyin Koyuncu, “Kazım’la başladı, ardından da bir sürü genç ayrıldı aramızdan. Bu hastalıkla zor şartlarda mücadele eden bir sürü insanımız var. Hayatta kalabilmek için çözüm istiyorlar ama bulunamadı, bulunacağını da sanmıyorum. Her evde bir kanser hastası var. Kazım ve babam bu hastalıktan gitti. Ben de kanserim. Bu hastalığa alıştık” dedi.

 

Urfa Kısas köyü Maraş Terolar’da

Terolar’daki çadırı Urfa Kısas köylüleri ziyaret etti. Ziyaret sırasında da AFAD kampını yaptırmamak için tüm halkı direnişe ve mücadeleye çağırdılar.

 

Maraş Terolar köyüne yapılmak istenen kampla ilgili tepki ve destekler devam ediyor. Avrupa’dan ve Türkiye’den bir çok kurum ve kuruluşun destek verdiği çadıra bu kez Urfa Kısas köylüleri ziyarette bulundu.

Ziyaret sırasında köylülerle konuşan Kısaslılar bu direnişe sonuna kadar destek sunacaklarını söyledi ve herkesi bu mücadelenin bir parçası olmaya çağırdı…

Köylüler bunun sadece bir mülteci kampı olmadığını ifade ederek, “Alevileri ırkçılıkla suçlamak için böyle bir yöntem buldular oysa ki asıl ırkçılığı kendileri yapıyor. Buralara kamp yapılması demek köylüleri buradan ikinci bir sürgüne çıkartmak demek. Bunu artık herkes biliyor ve o yüzden de bu direnişe tüm insanlığı çağırıyoruz” denildi.

alevigazetesi.com

30. yılında Çernobil’den bize kalan!

Çernobil’deki patlamadan Türkiye’de en çok Karadeniz bölgesi nasibini aldı. Yetkililer önlem almak yerine, raporları gizleme yolunu seçti. TMMOB İstanbul İl Koordinasyon Kurulu Sekreteri Çevre Mühendisleri Odası İstanbul Şube Yönetim Kurulu Sekreteri Cevahir Efe AKÇELİK Evrensel gazetesine Çernobili ve sonuçlarını yazdı.

 

Ukrayna’daki bir kentle yollarınız nasıl kesişir? 26 Nisan 1986’da gerçekleşmiş bir kaza 2016 yılında bir insanın hayatını ne kadar etkiler? Ya da bir fotoğraf nasıl hala bir insanda nefret uyandırır? İnkar nasıl devlet geleneği haline gelmiştir? 30. yılında anlatalım.

26 Nisan 1986’da gerçekleşen Çernobil Nükleer Santrali kazası sonrası plütonyum ve yüksek radyoaktif madde içeren nükleer atık bulutları kazadan bir hafta sonra Türkiye’ye giriş yaptı. Nükleer atık yüklü bulutlar Doğu Karadeniz bölgesine yoğun yağış bırakarak bir kabusun başlangıcı oldu. Trakya ve Karadeniz kıyılarında normal koşullarda 8-10 microröntgen/saat olan radyasyon düzeyi; kazadan 10 gün sonra 30-40 microröntgen/saat düzeyinde ölçüldü. Yüksek seviyedeki bu ölçümler sonucu radyasyondan korunmak için önlem alınması gerekirken Türkiye’deki yetkililerin kaygısı halk sağlığı yerine dış ticaret ve ekonomi oldu. Çay ve fındık ihracatına zarar gelmemesi adına gerçekler halktan saklandı. Hiçbir resmi kurum köylerde konu ile ilgili bilgilendirme yapmadı. Kulaktan dolma bilgilerle ve televizyondan duydukları kadarıyla insanlar on gün hayvanlarını dışarı çıkartmadı, çay toplamadı, bahçeye girmedi, yağmurda ıslanmamaya özen gösterdi.

Türkiye Radyasyon Güvenliği Kurumu kurularak, dış turizmi ve ihracatı etkileyecek raporları ve açıklamaları bertaraf etmek amaçlandı. Üniversitelerin konu ile ilgili araştırma ve ölçüm raporlarını yayınlaması yasaklandı. Kurumun başında bulunan Sanayi ve Ticaret Bakanı Cahit Aral konu ile ilgili açıklama yapacak tek yetkili seçildi. Yine bu kurum tarafından, Karadeniz’deki radyasyonu belgeleyen “Clarke Raporu” halktan gizlendi.

TEHLİKE YOK DEYİP ÇAY İÇMİŞLERDİ

Radyoaktif olarak kirlenmiş gıda tüketiminin en önemli ışıma yolu olduğu, yeryüzünde biriken radyonüklitlerin besin zinciri yoluyla insan bünyesinde birikme yapabileceği uyarılarına rağmen, üstelik İtalya’da kaza sonrası süt ve süt ürünleri tüketimi yasaklanmışken Türkiye’de Cahit Aral tarafından bu ürünlerin tüketiminin rahatlıkla yapılabileceği söylendi. Çünkü bize bir şey olmazdı ve  “Dininize, imanınıza inandığınız gibi biliniz ki, Türkiye’de kesinlikle böyle bir tehlike mevcut değildir” gibi açıklamalar yapılarak içimiz rahatlatılmıştı.

Bölgenin bir diğer besin kaynağı olan ve haliyle yaşanan kazadan etkilenen fındık için; devlet bütün fındıkları Fiskobirlik aracılığıyla alacağını  açıkladı. Ancak ihracatın zarar görmemesi adına fındıktaki tehlike saklandı, insanlar kendi tüketimleri için fındık ayırdı. Yine o yılın mahsulü mısır, salatalık, fasulye gibi bahçe ürünleri de insanlar tarafından tüketildi.

Asıl manipülasyon ise çay konusunda yaşandı. İhracat ve tüketime zarar gelmemesi adına bakanlar televizyon karşısında çay içtiler, “Radyasyonlu çay daha lezzetlidir”, “Biraz radyasyon kemiklere iyi gelir” gibi akıl sınırlarını zorlayan açıklamalarda bulundular. Alınan karar gereği; 40 mikroröntgen/saat radyasyon içeren çaylar paketlenecek, 40-80 mikroröntgen/saat radyasyon içeren çaylar ayrı bir depoda saklanarak TAEK  uzmanlarınca temiz çaylarla harmanlanacak, 80 mikroröntgen/saat’tan fazla radyasyonlu olan çaylar ise bir depoda kilitli tutulacaktır. 40-80 mikroröntgen/saat radyason içeren çaylar 1985 yılı çaylarıyla harmanlarak insanlara içirildi.

Gömülmesine karar verilen çaylar, sızdırmaz haznelere değil toprağa kuyular açılarak gömülmesi sonucu yoğun yağışlarda sızarak denize karıştı. Ayrıca bu gömülecek olan çayların saklandığı depolarda nasıl bir temizlik yapıldığı, ertesi yılın mahsulünün o depolara nasıl konulduğu da bilinmemektedir. 1987 yılında ODTÜ’nün çaydaki radyasyon seviyesinin çocuk ölümlerine yol açabileceğini açıklamasının ardından TAEK, ODTÜ’yü yalanlayarak raporun hatalı olduğunu ve hazırlayanların özür dilediklerini açıkladı.

DOLMAZ DENİLEN MEZARLIKLAR DOLDU

2005 yılında, kazadan 19 yıl sonra, Hopa’da Türk Tabipler Birliği tarafından 1939 ev, 7831 kişiye ulaşılarak yapılan araştırma sonucu her iki kişiden birinin kanserden öldüğü ortaya çıktı. % 48’e ulaşan kanser ölüm oranı, dolmaz denilen mezarlıkları doldurdu. Kazadan sonra, bugüne kadar, kayıt bildirim sisteminin kurulmamış olmasından dolayı, kanıta dayalı olarak değerlendirilemeyen sonuçlar; Hopa’nın Türkiye’de Çernobil’den en çok etkilenen bölge olması ve düzenli kayıt sistemi olan Avrupa ülkelerinde Çernobil sonrası kanser oranındaki artışa baktığımızda bize sorumlunun Çernobil olduğunu gösteriyor.

Ancak 1986’nın inkar politikaları hala sürüyor. Dönemin Sağlık Bakanı Recep Akdağ, 2006 yılında Çernobil ile artan kanser vakalarının ilişkili olmadığını söylemiş, “Asıl Çernobil vatandaşın cebinde. Sigara, alkol tüketimi ve yüksek kalorili yiyecekler kanserin asıl nedenleri”diyerek inkarı sürdürmüştür. Bu inkar politikaları sonucu kanser oranının en fazla olduğu yerlerden biri olan Hopa’da bugün hala bir onkoloji merkez kurulmuyor. Ağır hastalar kemoterapi ve radyoterapi için kilometrelerce yol gidiyor.

Dünya Sağlık Örgütü radyasyon bilimciler ilerleyen yıllarda Çernobil’den kaynaklı meme, akciğer kanseri oranın artacağını söylemişlerdi; Karadeniz şu anda tam da o günleri yaşıyor.

Kaynakça:

Türk Tabibler Birliği (2006), “Çernobil Nükleer Kazası Sonrası Türkiye’de Kanser”

Keskin,M.(1996), “Çernobil Felaketi’nin Türkiye Üzerindeki Etkileri”