Ana Sayfa Blog Sayfa 6320

Suriye Savaşı,  AKP’nin mülteci politikası ve MaraşTerolar direnişi

Savaş beklenen veya hesaplanandan farklı sonuçlar yaratan komplike bir vakadır. Çoğu zaman savaş, politik planlarını uygulamak isteyenlerin öngörmediği ve hatta arzu  etmediği sonuçlar yaratacağı gibi, hesapta olmayan ikincil veya farklı sonuçlara da yol açabilmektedir.  Böyle olduğu içindir ki 1. Emperyalist savaş,  Ekim Devrimi’ni, 2. Emperyalist savaş ise başka devrimlerle birlikte yeni devletlerin doğmasına yol açmıştır.

Bölgemizde birçok devletin birlikte kotarıp başlattığı Suriye savaşı da bu genel doğruya uygun bazı sonuçların doğmasına yol açmıştır. Bu  anlamda söz konusu Suriye savaşında konumuzu ilgilendiren  gelişme, mültecilerle ilgili olan durumdur.

Aslında böyle  bir savaşta mülteci sorunu bilinmeyen veya öngörülemeyen bir durum değildir. Ancak mülteci sorununun Türkiye için yarattığı sonuç ve taşıdığı anlam, çok mümkündür ki, savaşın planlayıcıları tarafından önceden öngörülmemiş, hesaba katılmamıştı. Buna rağmen savaşın bir aşamasından sonra, mültecilerin, Türkiye’nin iç ve dış politikalarında özel bir rol oynamaya başladıklarını görüyoruz.

Konuya daha yakından bakmaya çalışalım. Savaş başladığında ve Türkiye’ye Suriyeli göçmenler geldiğinde, ilk olarak devlet bunlara sahip çıkmayan, hatta öteleyen bir tutum içindeydi. Bunun sonucu olarak bir çok yerde Suriyeli mültecilere yönelik toplu saldırıların olduğunu biliyoruz. Akın eden mültecilerin önlenemeyen yoğunluğu ve İŞİD’i  destekleyen politikalar, devletin, kısa sürede, mültecilere sahipleniyor gibi davranmasına  yol açtı. AKP iktidarı, samimiyetten uzak bu iki yüzlü  tutumunu, insani kılıflarla pazarlamayı da ihmal etmiyordu. Bu politika, bir süre böyle devam etti. Daha sonra mültecilerin, devletten destek alan insan tacirleri tarafında, Avrupa ülkelerine taşınmaya başlandığına tanık olduk. Çocuk, kadın, yaşlı ve hasta demeden, botlar dolusu sayısız mültecinin Egenin sularına gömüldüğünü  ve her katliamda yetkililerin timsah gözyaşları döktüklerini izledik günlerce. Yani devlet, bir yanda mültecileri barındırdığını iddia ederek, insani sahiplenme duygusunun avantajında prestij üretmeye çalışırken, diğer yandan da illegal yollarla mültecilerin Avrupa’ya taşınmasını sağlamaya çalışıyordu.

Bu süreç, hesaplandı mı, yoksa beklenmiyor muydu, bilinmez, ama başka bir sonuç yarattı. Avrupa devletleri, özellikle Almanya,  mültecilerin kendi ülkelerine gelmelerini önlemek için AKP iktidarıyla anlaşmaya, hatta bu amaçla önemli tavizler vermeye başladılar. Bilindiği gibi “Kayseri pazarlığı” yoluyla önce üç, sonra altı milyar Euro verilmesi,  ayrıca  vize muafiyeti,  bu gelişmenin sonunda gündeme gelen sonuçlar  oldu. Bu avantajların yanında, AB’nin, Türkiye’nin insan hakları, basın, ifade ve düşünce özgürlüğü, Kürdistan’da sürdürülen savaş gibi çok temel konularda işlediği hukuksuzlukları görmezden gelmek veya  üstünü örtmek gibi ilkesiz ve çıkarcı tutumunu da AKP’nin kazanç listesine eklemek gerekir.

Mültecilerin kendi ülkelerine gelmesini  istemeyen Avrupa devletleri,  böylece, hem para vererek, hem vize konusunda, sözden de olsa,  AKP’nin  eline bir “avantaj kart” tutuşturarak, hem de  en sıkışık olduğu bir anda, sürdürülen kirli savaşı ve suçlarını görmezden gelmeyi, dolayısıyla suç ortaklığını kabul ederek, AKP devletinin elinin rahatlamasına yardımcı oluyordu.

Böylece  altın yumurtlayan tavuk misali, dış politikada mültecilerin, hem maddi olarak, hem siyasi olarak ranta tahvil edildiğini gören devlet, aynı sonucu iç politika için de planlamaya yöneldi. Buna güncel politikalar açısında fazlasıyla ihtiyacı bulunmaktaydı.

Bu yönelimin tarihsel arka planı, sürdürülen asimilasyoncu, katliamcı, etnik ve dinsel arındırmayı amaçlayan politikalardır. Türk devleti oluşturulurken yaşanan” arındırma” politikalarının o günden bu güne değişmeden devam ettiği bilinmektedir. Zaten  ‘tekçi’ politikaların reddine veya terk edilmişliğine dair  her hangi bir politik düzenleme, hiçbir zaman gündeme gelmedi.  Bu yönde AKP iktidarı döneminde  yaratılan değişim görüntüsünün bir illüzyon olduğu 7 Haziran seçimlerinden sonraki süreçte çok net olarak ortaya çıkmış bulunmaktaydı.

Tam bu gelişmelerin ortasında, yani AKP’nin iç politikada ve özellikle Kürt sorununda yaratmak istediği  illüzyondan da vazgeçtiği koşullarda, ortaya çıkan bu mülteci avantajı, yukarıda belirtilen bir seyir içinde,  büyük bir fırsat olarak değerlendirilerek, kadim asimilasyoncu politikaların zemini olarak kullanılarak ganimete dönüştürülmek istenmiştir. Zaten bu tarz imha ve asimilasyon projelerinin hemen tamamı başka bir siyasal gelişmenin gölgesinde yapılarak gizlenmiş,  böylece amaçlanan etnik-dinsel “arındırma” daha  kolay yapılabilmiştir. Tarihte yaşanan Ermeni, Rum ve Yahudi soykırımları, Kürtlere ve Alevilere  yapılan bütün kırım operasyonları, her biri, bir başka siyasal gelişme gerekçe gösterilerek yapılmıştır.

Ermeniler başka devletlerle işbirliği yaptıkları için, Rumlar ve Yahudiler, devletin ve toplumun nizamını bozdukları için,  Şeyh Sait ve Seyit Rıza hareketleri  İngiliz oyunu oldukları  iddia edilerek kitlelerin imhası sağlanmıştır. Maraş ve diğer katliamlarsa solcuların işiydi zaten. Yani devlet, bir toplumsal kesimi yok etmek istediğinde başka bir siyasal gelişmenin gölgesinde bu amacını gerçekleştirmeyi planlamaktadır.

Böylece Suriye savaşında “Esad’ı yıkıp  Şam da namaz kılmayı” hesaplayan Türkiye’yi yöneten siyasal irade, AKP,bunu yapamadı. Ancak AKP iktidarı, savaşın ortaya çıkardığı mültecileri, önce dış politikada ekonomik- siyasal  ranta çevirdi, şimdi de aynı mültecileri iç politikada etnik-dinsel ve mezhepsel arındırma politikalarının malzemesi yaparak,  hem kendi sosyal tabanını güçlendirmek, hem de siyasal ikbalini garantiye almak istemektedir. İşte Terolar’da yapılan kamp bu politikanın ete kemiğe büründürülmüş halidir.

BU İŞ NASIL  VE NİÇİN PLANLANMAKTADIR.

Plan şudur: mülteciler genel olarak gittikleri yerlerde kalıcı olmaya eğilimlidirler. Hemen hiçbir mülteci, gittiği yerde kalmayacağını düşünse de, gelişmelere bağlı olarak  gittiği yerde, yaşamaya alışmakta ve kalmaktadır. Aynı durum Suriyeli mültecilerin de bu topraklarda kalması şeklinde gelişmek durumundadır. Bu tespit lokal bir tespit değil, genel bir tespittir.

Bu genel durumun  yanında devlet, Suriyeli mültecilerin kalmasını özellikle istemektedir. Bu durumda, mültecilerin kalıcı olmalarını sağlamak için bir dizi düzenlemenin yapılması kaçınılmaz olarak söz konusu olacaktır. Bu düzenlemelerden birisi de bu göçmenlerin üretimde konumlandırılmalarının sağlanmasıdır. Bu amaçla Maraş ovasının  Suriyeli mültecilere peşkeş çekilerek, onların kalıcı olmalarının sağlanması planlanmaktadır. Tam da bu noktadan sonra ikinci adım olarak, mültecileri yerleştirme maskesi altında etnik- dinsel ve mezhepsel arındırma politikası da devreye konmaktadır. Böylece  Türkiye  demokrasi mücadelesinin en önemli toplumsal dayanağı durumunda olan Kürtleri ve Alevileri, özellikle bölgede arındırarak daha önce tamamlanamamış olan projeyi tamamlamak,  bu planlamanın ana  dayanağı olmaktadır. Bölgenin nispeten boşaltılmış olması, arındırma politikalarına karşı direncin zayıf olacağının, dolayısıyla amacın kolayca gerçekleşeceğinin düşünülmesine yol açmıştır.

Sonuçta buraya yapılacak olan ve toplamda birkaç bini bulmayan Kürt- Türk Alevinin yaşam alanlarının ortasında  27 bin Suriyelinin yerleştirileceği kampla,  bölgede yaşayan ve Maraş katliamının ceylan tedirginliğini üzerinde atamamış olan bir avuç Türk- Kürt alevinin buraları terk etmesi  sağlanmak istenmektedir. Hiç kimse halklara yalan söylemesin . Alevilerin , 27 bin farklı, hatta zıt inançta  topluluğun içinde, yaşam tarzıyla, inancıyla ve bütün sosyal- siyasal farklılıklarıyla, yaşamlarına özgürce ve tedirginlik duymadan,taciz, saldırı vs.  olmadan devam edebileceklerini söylemesin. Demek ki devletin Terolarda yapmaya çalıştığı, masum bir mülteci yerleştirme değildir.  Özetle bu kamp kalıcıdır ve amaç mülteciler üzerinde   kadim varoluş politikası olan etnik-dinsel  arındırmanın pratikleştirilmesidir söz konusu olan.  Böylece etnik ve mezhepsel olarak farklılıklarını koruyan Kürtlerin ve Alevilerin bölgede ayrılması sağlanmak istenmektedir.

Terolarda kurulmak istenen kampın, yukarıda bir cümle ile değindiğimiz  bir diğer yanı daha günceldir, o da bu mülteciler üzerinde 2023’ün hesapları yapılmaktadır. 2023’te Kemalizm’den  rövanş almak isteyen AKP’nin toplumsal dayanaklarını güçlendirmeye ihtiyacı bulunmaktadır.  Bunun için Alevilerin ve muhalif Kürtlerin, siyasal-sosyal güçlerinin kontrol edilebilir bir noktaya indirilmesi  zorunludur. Yüz milyonluluk bir Türkiye’de 10-15 milyona indirilmiş toplumsal muhalefet gücünün kontrol edilebilirliği daha fazla mümkün ve kolay olacaktır. Söz konusu kampın  yapılmasının böyle bir amacı olduğunu görmek için müneccim olmaya da derin analiz  ferasetine  de gerek yok. Terolara yapılan kampla ilgili ayrıntıların incelenmesi bu durumun görülmesini sağlayacak yeterli verilere sahiptir. Hiçbir geçerli kriterin olmadığı, kampın fiziki yerinin   uygunsuzluğu, alternatif kamp yerlerinin varlığına rağmen burada ısrar edilmesi,  Maraş katliamını yaşamış olan Alevi toplumunun tam ortasına katliamdan sorumlu bulunan bir toplumsal kesimin en fanatik guruplarının orantısız bir biçimde yerleştirilmesi,  yaygın ve etkili toplumsal muhalefetin dikkate alınmaması,  bir dizi hukuksuzluğun yapılması  ve bu kampın, “yangından mal kaçırırcasına” alelacele  kurulması  gibi bir çok olgu, gerçeğin anlaşılması için yeterince açıklayıcıdırlar. Bütün bunlar göstermektedir ki  Maraş-Terolarda kurulmak istenen kamp,  devlet açısında önemli bir projedir ve merkezi  olarak tasarlanmış ve  kararlaştırılmıştır. Gerçekliğin böyle olduğu anlaşılamadan Maraş- Terolarda kurulmak istenen kamp ve buna neden karşı çıkıldığı da yeterince anlaşılamayacaktır. Aynı şekilde bu kampa karşı mücadelenin yöntem ve araçlarını doğru belirlemek de mümkün  olmayacaktır.

NE YAPMALI?

Maraş – Terolarda  yapılmaya çalışılan kampa yerleştirilen mültecilerin kalıcı olması sağlanarak, AKP kendi gelecek planlarının toplumsal dayanağını tahkim etmektedir, dedik.  Gerçeğin böyle olduğunu  anladığımızda neler yapmamız gerektiğini daha net görebiliyoruz. Öncelikle meselenin Maraşlı bir avuç Kürt- Türk Alevinin sorunu olmadığını ve daha önemlisi  mültecilere karşı bir tutum olmadığını  belirtmemiz ve buna özellikle vurgu yapmamız gerekiyor. İki nedenden dolayı bu konuya vurgu yapılmalıdır. Birincisi, mülteci karşıtlığı iddia edilerek,  bu şekilde devletin kurduğu tuzağın üstüne, asimilasyoncu politikalarını gizleyen, bir şal örtmüş ve  etnik-dinsel arındırma politikalarının da fiilen destekçisi durumuna düşmüş olacağız. O nedenle bu projenin kendisinin ne olduğunun anlaşılması çok önemlidir.  Şu gerçekliğin altı çizilmelidir, devletin Sur’da ve Cizre’de yaptığının Maraş’a uyarlanmış halidir Maraş’ta yapılan kamp.

Ayrıca bu kamp, yerleştirilecek olanların dinsel ve sosyal özellikleri itibarıyla ve göçmenlik koşullarının yarattığı sonuçlardan dolayı, potansiyel “İŞİD militanı üretme kampı” olarak işlev görecektir. İŞİD’in zorla veya çeşitli imkanlar sunarak bu kamplarda militan devşirdiği, aynı şekilde İŞİD’in, bu kampları bir çok amaç için kullandığı sır değildir, bilinmektedir.

Bütün bu tespit ve belirlemeler, demokratik güçlerin neler yapması gerektiğini  göstermektedir. Asimilasyoncu politikaların bir versiyonu olarak ve halkların  toprakları gasp edilerek, sürdürülen merkezi ve önemli bir politik uygulama olan bu projeye karşı mücadele de buna uygun olmak zorundadır. Buna göre, öncelikle, mücadelenin lokal olarak algılanmaması  gerekir. Aynı şekilde projenin bölgenin Kürtlerine ve Kürt-Türk  Alevilerine yönelik olması, sorunun tarafı olarak, mücadelenin, sadece onların sırtına yıkılmasına yol açmamalıdır. Bu iki noktayı birleştirdiğimizde Terolardaki kampa karşı mücadele,  genel demokrasi güçleri tarafında, uzun vadeli bir planlamayla ele alınması gereken bir mücadele olarak karşımıza çıkmaktadır.

Pratik olarak, bütün demokratik kurum, çevre ve şahsiyetlerin, bu kampa yerleştirilecek olanların  burada ayrılması sağlanana kadar, belli bir plan dahilinde, ısrarlı ve kararlı bir mücadeleyi gündemlerine alması bu sorunun çözülmesi için zorunludur. Çünkü onların niyeti bu  mültecileri kalıcı kılarak kendi siyasal geleceği için toplumsal dayanak üretmektir. Buna göre bizim görevimizde ortaya çıkmaktadır. Bu sürecin kısa vadeli ve  basit olmadığı  açıktır. Kimse kolay zafer rüyalarıyla kendinden geçmemelidir.

Terolar’da sürdürülen mücadele sadece Terolar’a, Maraşlı Alevilere bırakılmayacağı gibi, mücadelenin kapsamı da kampın engellenmesinden ibaret değildir. Bu kampa karşı mücadele, biçimi, içeriği, bileşenleri ne kadar farklı olursa olsun sonuçta demokrasi mücadelesinin bir parçası olarak görülmeli, öyle ele alınmalı ve  ona uygun  bir duyarlılıkla, kazanma azmi ve perspektifiyle sürdürülmelidir. Toplumsal mücadele bir bütündür.  Ülkede sürdürülen demokrasi mücadelesi açısında Terrolar bir mevzi durumuna gelmiştir. Mesela artık Teroların veya tek başına bölgenin demokratik güçlerinin sorunu  olarak ele alınmamalı, görülmemelidir.

Bu mücadelenin   klasik belirilenmiş bir şekle mahkum edilmesi ne kadar zararlıysa, daha kolaycı yöntemlere başvurmakta o denli yanlış ve gereksiz olacaktır. Aynı şekilde mücadelenin dar, sekter ve ben merkezci yaklaşımlara feda edilmesine yol açacak  hiçbir davranışa, tutuma fırsat ve yol verilmemelidir.  Tam tersine bölge halkının mücadele deney ve pratiği göz önüne alınarak, ciddiyetle ve kazanmanın sorumluluğuyla bu süreç  yürütülmelidir. Halkın kendisine daha çok fırsat ve inisiyatif verilmesine uygun bir tutum alınması daha doğru olacaktır.

Eylemin sürekliliğinin yanında eylem biçimlerinin de çeşitlendirilmesi buna uygun yaratıcı eylemlerin ortaya çıkartılması da kazanmak için gerekli ve önemlidir. Yine eylem alanı olarak sadece Terroların belirlenmesine de gerek yok, bildiğimiz sloganla “her yer Terrolar” diyerek bu mücadele sürdürülmelidir.   Bu amaçla ilk olarak söz konusu  sürecin tamamını yürütecek olan esnek, kararlı,  güven veren ve çok yönlü yetenek ve yetkinliğiyle umut üretecek olan  bir düzenlemenin yapılması gerekir. Bu yapılanmanın ortaya koyacağı ve ilgili tüm kesimlerin katılacağı planlamaların sürecin  başarısı için önemli olduğu açıktır.

Özetle ve tekraren, Terrolarda yapılmak istenen bir kamp değil,  AKP’nin,  Suriye savaşında yurdunu terk etmeye zorlanmış olan Suriyeli mültecilerin dramıyla, devletin kadim politikasını pratikleştirerek, kendisine  siyasal ikbal yaratmaya çalışmasıdır. Demokratik muhalefet güçlerinin de bu kapsamlı oyunu görerek bunu boşa çıkartacak olan uzun vadeli, kararlı ve etkili bir  pratik eylemlilik planlaması yapması  mümkündür. Önümüzdeki dönemde sayısız alanlarda sayısız eylemliliklerle bu süreç devam ettirilebilinir.

Son olarak oldukça önemli bir noktanın daha altının çizilmesi gerekir. Bu süreç, Maraş katliamının yaralarının sarılmasını sağlamaya hizmet etmelidir. Bu amaçla, bütün faaliyetler,  Maraşlı halklar ve inançlar arasında yaratılmış olan düşmanlıkların aşılmasına, yaşatılan katliamlarla yüzleşme olanaklarının yaratılacağı bir sonuca evrilmesine uygun bir  perspektifle  yürütülmelidir. Buna göre sürecin tüm evrelerinde Maraşlıların yer almaları ve katkı sunmaları sağlanmalı, buna uygun bir dil, üslup ve tutum geliştirilmelidir. Son dönemlerde oldukça geride bırakılmış olan Maraşı negatifleştirme, olumsuzlama tutumlarının  terk edilmesi, bu sürecinin sonunda elde edilecek olan yegane kazanç olacaktır. Özellikle halen güncelliğini koruyan  Maraş katliamının yarattığı Alevi-Sünni, Kürt-Türk  güvensizliğinin  aşılarak halklar ve inançlar arasında kardeşliğin yeniden tesis edilmesine hizmet etmelidir  bu çalışmalar. Bu anlamda eylem perspektifi, Maraşı  ve Maraşlıyı dıştalayan, ötekileştiren  değil, onların varlığını mutlak gerekli gören, onlarla birlikte olmaya özel bir anlam ve özen gösteren, onların katkılarının koşullarını oluşturan ve gerektiğinde bu amaçla özel düzenlemeler ve çalışmalar yapmaya önem veren bir tarz ve tutum oluşturulmalıdır.  Çünkü tüm Maraşlı halklar bu sürecin mağduru durumundadırlar ve bu durum yıllardır yok edilmiş olan kardeşliğinin yeniden üretilmesi için önemli bir olanak olarak değerlendirilmelidir. Hiçbir Maraşlının bu kampta, hiçbir menfaati söz konusu değildir.

Savaşın mağdurlarını ticari bir metaya dönüştürerek, fırsattan  ganimet çıkartan, dışarıda ve içerde, hem ekonomik hem siyasi kazanımlar elde etmek isteyen AKP’nin bu hevesinin kursağında kalması sağlanmalıdır. Ve sanılanın aksine bu gelişme çok mümkündür. Yeter ki  vazgeçilmesin, terk edilmesin.  Söylendiği gibi, taşı delen suyun sürekliliğidir.

 

Türkiye’den ‘Berkin Elvan fotoğrafına’ itiraz

Türkiye’nin Cenevre Konsolosluğu, fotoğraf sanatçısı Demir Sönmez’in sergisinde yer alan Berkin Elvan fotoğrafına Türkiye’den itiraz geldi. İtirazın Türk makamları tarafından olduğu belirtildi.

 

Türk makamlarının tepkisini çeken afişte, Gezi olayları sırasında yaralanan ve daha sonra hayatını kaybeden Berkin Elvan’ın bir resmi ile birlikte “Benim adım Berkin Elvan. Polis beni Türkiye Başbakanı’nın emri ile öldürdü” sözleri yer alıyor.

Cenevre il yönetiminin Türkiye’nin talebini incelediği ve salı günü Türk konsolosluğuna yanıtını ileteceği açıklandı.

Cenevre’de Birleşmiş Milletler binasının karşısındaki meydanda düzenlenen etkinlikte 58 fotoğraf sergileniyor. Serginin pazar gününe kadar devam etmesi planlanıyor.

Berkin Elvan, 15 yaşındayken Haziran 2013’de Gezi olayları sırasında Okmeydanı’nda ekmek almaya giderken polisin attığı biber gazı kapsülü ile kafasına ağır darbe almış ve ardından aylarca komada yatmıştı.

Berkin Elvan, 11 Mart 2014 tarihinde ise hayatını kaybetmişti.

(Kaynak: Deutsche Welle Türkçe)

Ferda Koç yazdı: Yok başka cehennem

Ferda Koç Sendika10.org’a yazdığı köşesinde, “Türkiye’nin ucuz işçiliğe dayanan neoliberal kapitalizmi bir “mülteci emeği çöplüğü”nden “çöplenmeye” başlıyor” diyor.

 

Davutoğlu, “Haziran ayında vize muafiyetinin olmaması durumunda Türkiye de yapması gerekeni yapmayacaktır” dedi. Anlaşma öncesinde Türkiye “yapması gerekeni yapmadığı için” yaşanmıştı Aylan bebek trajedisi. Yüzlerce bebek, binlerce savaş mağduru Ege Denizi’nin dalgaları arasında yitip gitmişti Türkiye “yapması gerekeni yapmadığı” için.

AB ile Türkiye arasındaki mülteci anlaşması imzalanır imzalanmaz, Ege’deki ölüm yolculukları şıp diye kesilivermişti. Bu olgu, hükümetin, bir yıl boyunca Suriye iç savaşının Türkiye’ye kaçan mağdurlarını kitleler halinde ölüme yolladığının, açık bir insanlık suçu işlediğinin kanıtıydı.

İki milyon Suriyeli mülteci Ege Denizi’nde kitleler halinde ölmeye başlamadan çok önce Türkiye’ye gelmişlerdi. 2011’den 2015’e kadar Antep’te, Urfa’da, Hatay’da kamplarda kaldıktan sonra bir anda Ege kıyılarında insan tüccarlarının derme çatma teknelerine hücum ettiler ve Ege kıyıları mülteci cesetleriyle kaynamaya başladı.

Ege Denizi’nde 2015’ten itibaren bir yıl boyunca tanık olduğumuz bu insanlık dışı tablo, herkes biliyor ki, AKP hükümeti tarafından gerçekleştirilmiş planlı bir “tehcir” operasyonuydu.

Operasyon iki kademeliydi.

Birinci kademede, AKP hükümeti mültecileri kaldıkları kamplardan kitleler halinde ayrılmaya sevk etti. Bir yıl içinde, beş parasız, yol-iz bilmeyen, çoluk çocuk 1 milyon insanın Urfa’dan, Antep’ten devlet desteği, yönlendirmesi olmadan Ege sahillerine ulaşabilmesi dahi mümkün değildi.

İkinci kademede, yine AKP hükümeti tarafından Ege sahillerindeki Sahil Muhafaza birimlerinin kaçak geçişlere göz yumması ve güvenlik birimlerinin insan kaçakçılığına “yol vermeleri” talimatları verildi. Hatta, emniyetçe bilinen “insan kaçakçılığı” şebekelerine devlet tarafından “cezasızlık vaadiyle” görev bile verilmiş olabilir.

AKP, Suriye iç savaşının neden olduğu mülteci sorununu uluslararasılaştıramayınca, mültecileri tehcire başladı ve AB’yi bu insanlık dışı yolla masaya oturmak zorunda bıraktı. Çocuk cesetlerinin üzerine kurdukları masanın iki tarafına da oturanlar çirkin bir köle pazarı kurdular.

Avrupa hükümetlerinin temsilcileri köle alıcılarının, AKP hükümeti köle tacirlerinin “asaletiyle” birbirlerine poz yaptılar.

Bu dehşet verici tablonun yaratıcısı, Ege Denizi’ni çocuk cesetleriyle doldururken, “Suriyeli mültecilere kucak açmamızın şanı şerefi, torunlarımıza miras olarak kalacaktır” diyebilecek kadar iğrençleşmekte beis görmedi.

Türkiye ile AB arasında imzalanan “mülteci anlaşması” ahlaksız, utanç verici bir anlaşma oldu. Anlaşma, Türkiye yurttaşlarına vize zorunluluğunun kaldırılması ve 3 milyar avro ödenmesi karşılığında, AB’ye mülteciler içinden ihtiyaç duyduğu unsurları seçme hakkını veriyordu. Türkiye, Avrupa’nın köle pazarı haline geliyordu. Almanya ve diğerleri mülteciler arasından “vasıflı, genç, entegre edilebilir” olanlarını alacak; vasıfsız, yaşlı ve çocuk, entegrasyonu güç mültecileri Türkiye’ye bırakacaktı.

Peki Avrupalının “beğenip almadığı” mülteciler ne olacaktı. Ne olacağını görmek için fazla beklememiz gerekmedi. DİHA’nın 19 Nisan’da verdiği habere göre, “İzmir’in Torbalı ilçesinde kalan 3 bin mülteci, jandarmanın ‘Geldiğiniz kampa gidin, yoksa sizi zorla göndereceğiz’ tehditlerine maruz kalmaları sonrası dayıbaşları tarafından Manisa ve Aydın’daki tarım arazilerinde çalıştırılmak üzere kamyon kasalarına bindirilerek götürüldü”. Yani Avrupalının beğenip almadığı mülteciler Türkiye’de mevsimlik tarım işçiliği, inşaat işçiliği gibi vasıf gerektirmeyen, emek yoğun işlerde, perişan yaşam koşullarına mahkum edilerek 20 TL yevmiyeyle dayıbaşlarının, taşeron kalfalarının eline bırakılıyorlar. Dibe doğru yarış, her defasında yeni bir çaresizler kitlesiyle coşturuluyor. Yerli işçiye karşı köyü yakılan Kürt köylüsü, Kürt mevsimlik işçisine karşı ülkesi yakılan Suriyeli…

Türkiye’nin ucuz işçiliğe dayanan neoliberal kapitalizmi bir “mülteci emeği çöplüğü”nden “çöplenmeye” başlıyor.

Şimdi Davutoğlu Haziran’a kadar vize serbestiyeti sağlanmazsa “yapmamız gerekenleri yapmayız” diyerek AB’nin vize serbestiyeti için ileri sürdüğü ve AKP diktatörlüğünün tabiatına uygun olmayan kırka yakın şartı, Ege’yi yeniden ölüm denizine çevirme tehdidiyle bertaraf etmeye çalışıyor. Türkiye’nin eğitimli, vasıflı işsizleri bu kanlı şantajla hükümetin kendilerine Avrupa kapısını açmasını sessizce bekliyorlar. Eğitimsiz, vasıfsız milyonlarca işçi ve işsiz ise kendilerinden çok daha kötü koşullarda çalışmaya hazır milyonluk bir yeni işçi kitlesinin kuşatması altına gireceğinin farkında bile değil.

 

Behçet Aysan’ın unutulmaz dizelerinde denildiği gibi: “Yok başka bir cehennem / yaşıyorsunuz işte…”

Barışın, adaletin, özgürlüklerin yanında yer alacağız

PSAKD 14. Olağan Genel Kurulu’nda yeniden Gani Kaplan başkan seçildi. Kaplan ilk kez kurul sonrası alevigazetesi.com’a konuştu. Kaplan, “Barışın, adaletin, özgürlüklerin yanında yer alacağız” dedi. 

 

GÜLŞEN İŞERİ/alevigazetesi.com

Pir Sultan Abdal Kültür Derneği 14. Olağan Genel Kurulu’nun geçtiğimiz hafta sonu (23-24 Nisan) gerçekleştirdi. Kurul ve PSAKD delegeleri Gani Kaplan’la yola devam kararı aldı.

Bu kararın ardından  ilk kez alevigazetesi.com’un sorularını yanıtlayan Gani Kaplan’la bir araya geeldik. Kaplan, bundan sonra neler yapacaklarını, dernek olarak hangi sorunlarını önlerini koyacaklarını anlatırken herkesi iktidarla mücadeleye ve 1 Mayıs’a alanlara çağırdı…

 

14. Genel Kurulunuz yine yola sizinle devam kararı aldı… Nasıl değerlendiriyorsunuz?

Evet 14.olağan genel kurulumuzda delegasyon bizi tercih etti. Büyük bir olgunluk içinde geçen ve önemli kararların alındığı bu genel kurulda bizim tercih edilmemiz bizi onure etmiştir. Ancak aynı zamanda büyük görev ve sorumluluk yüklemiştir. İşimizin zorluğunun farkındayız ama bütün zorlukları aşacak birikime ve güvenlik de sahibiz. Bizi destekleyen, oy veren vermeyen bütün canlara teşekkür ediyoruz. Diğer aday arkadaşları da kutluyor ve birlikte çalışacağımıza inanıyoruz.
-Zor bir dönemden geçiyoruz, bu sürece PSAKD nasıl bakıyor ve neler yapacak?

Evet zor bir süreçten geçiyoruz. Sadece biz değil, bütün muhalif kesimler zor bir süreçten geçiyor. Bu süreci tek başımıza atlatamıyacağımızın farkındayız. PSAKD olarak bütün ezilenlerle birlikte bir mücadele programı oluşturmamız ve bu ceberrut iktidarla mücadele etmemiz gerektiğini düşünüyoruz. Önümüzdeki süreçte Pir Sultan Abdal örgütlülüğü olarak bize düşen görevi yerine getirmek için üzerimize düşenden fazlasını yapmaya kararlıyız.tüm Alevi halkımızın bizden beklentisini karşılayacak ciddi bir süreci başlatacak ve Alevi hareketini ayağa kaldıracak yeni bir örgütlenme dönemi oluşturacağız. Bütün bunları tabanımızın gücüne inanarak başaracağız….

-Önünüze koyduğunuz planlarınız var mı peki?

Yeni bir örgütlenme hamlesi yapmayı planlıyoruz. Alevi örgütleri ile ilişkileri güçlendirecek ve güçlü bir ABF örgütlülüğünün oluşmasına katkı sunacağız. Dağınık halde olan örgütlülüğü toparlamayı ve mücadeleye çevirmeyi planlıyoruz. En kısa sürede bir tüzük kurultayı yapıp günümüzün ihtiyaçlarına yanıt verecek hale getireceğiz. Diğer demokrasi ve emek güçleri ile ilişkileri güçlü kılacak bir sekreterya oluşturacağız.
-PSAKD olarak  hak ihlallerine karşı neler yapmayı planlıyorsunuz*

PSAKD Alevilerin onurlu ve direngen tarihinin mirasına sahiptir. Tarihimizden aldığımız bilinç ve güçle bütün saldırılara ve Hak ihlallerine karşı mücadele etmeye devam edeceğiz.

Sadece Alevilere yönelik değil bütün mazlumlara yönelik hak ihlallerinin karşısında olacağız. Barışın, adaletin, özgürlüklerin yanında yer alacağız.  Laik, demokratik bir ülkede herkesin özgürce bir arada yaşamını savunacağız.
-Son zamanlarda Aleviler gündemde… Cemevlerinin statüsü, Alevi köylerine yapılan kamplar vs…. Tüm bunlarla ilgili neler düşünüyorsunuz? 

Alevilere yönelik projeler devam ediyor. Bu projeler Alevileri asimile etmeyi hedefleyen ve köklerinden koparmayı hedefleyen projelerdir. Bu politikaların devamında yeni katliam planları hazırlanmakta imha ve inkar politikalarında ısrar edilmektedir. Aleviler yerlerinden yuvalarından edilmek istenmektedir. Mülteci kamplarından murat edilen budur. Biz PSAKD olarak bunun farkındayız ve kesinlikle direneceğiz. Bizi yok etmeyi beceremezler.
Cemevlerinin statüsü, dedelere maaş, diyabette pay meselesinde bu güne kadar sürdürdüğümüz politikanın arkasındayız. İlkelerimizden ve taleplerimizden vazgeçmedik.
Diyanet lav edilmeli, zorunlu din dersleri mutlaka kaldırılmalıdır. Laik ve bilimsel eğitim programı hazırlanmalı ve gerici dinsel eğitim terkedilmelidir.
Kürt halkına yönelik sürdürülen savaş ve çatışmayı esas alan siyaset terk edilmeli ve derhal barış ortamı sağlanmalıdır.

-Önümüzde 1 Mayıs var… Neler düşünüyorsunuz, katılacak mısınız?

1 Mayıs işçinin emekçinin bayramıdır. Biz dernek olarak inancımız ve felsefemiz gereği ezilen halkların ve sınıfların saflarında yer alırız. Bundan dolayı da 1 Mayıs’ta alanlarda olacağız ve  taleplerimizi haykıracağız. Bütün canları da 1 Mayıs’ta alanlarda olmaya davet ediyoruz.

Ağacın kurdu içindedir. Aleviler onurlu bir mücadele tarihine sahip olmakla beraber ihanetler konusunda da deneyimlidir.
Bizler işbirlikçi kurumlarla mücadele edeceğiz ama etki altına aldıkları Alevi canlara da sahip çıkacak ve ikna edeceğiz. Asimilasyon un her türlü süne karşı mücadele etmeyi sürdüreceğiz.

– Alevilerin asimile sürecini ve bazı Alevi kurumlarının iktidardan yakın olmasını nasıl değerlendiriyorsunuz? 

Son olarak şunu söylemek istiyorum. Bütün bu mücadele sürecini sürdürmemiz için hepimize önemli görevler düşmektedir. Herkesi sorumlu davranmaya, onuruna sahip çıkmaya davet ediyorum.

Kani Beko’dan 1 Mayıs açıklaması

DİSK Başkanı Kani Beko, İstanbul Valisi ile yapılan görüşmenin ardından, “Taksim bizim için vazgeçilmezdir. Biz, Vali Beye görüşlerimizi bildirdik. Ancak vali beyden çok da olumlu bir sonuç alamadık” dedi

 

Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) Genel Başkanı Kani Beko, Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK) temsilcisi Kadri Kılıcı, Türk Tabipler Birliği (TBB) İkinci Başkanı Raşit Tükel ve Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) temsilcisi Süleyman Solmaz, İstanbul Valiliğine gelerek 1 Mayıs’ın Taksim’de kutlanması için resmi başvuruda bulundu.

İstanbul Valisi Vasip Şahin ile görüşen heyet adına açıklama yapan DİSK Başkanı Kani Beko, “Avrupa’da ve Türkiye’de bütün alanlarda birlik ve mücadele günü nasıl kutlanıyorsa biz de İstanbul Taksim’de hiç kimsenin burnu kanamadan hep beraber yapmak istiyoruz. Biz vali beye görüşlerimizi bildirdik. Ancak vali beyden çok olumlu bir sonuç alamadık. Bu görüş ve düşünce çerçevesinde bileşenlerimiz ile birlikte bir değerlendirme yapacağız. Birliğe ve beraberliğe ihtiyacımız olduğu bu dönemde İstanbul’da hiç kimsenin burnu kanamadan nasıl bir organizasyon yaparız aramızda değerlendireceğiz” diye konuştu.

“BİZİM İÇİN VAZGEÇİLMEZ”

“Taksim bizim için vazgeçilmezdir” diyen Beko, “Taksim’de 1977 yılında 37 kardeşimiz katledildi. Taksimde katledilen arkadaşlarımızın katilleri adalete teslim edilinceye kadar bizim taksim konusundan vazgeçmemiz mümkün değildir. ‘İstanbul’da 1 Mayıs’ı nerede kutlamak İstersiniz?’ diye bir soru sorduğunuzda İstanbul’un hemen hemen tamamı ‘Taksim’ diye cevap verir. Ancak biz bu süreci yine de bu akşam kendi aramızda değerlendireceğiz. Alan belirlemesini birlikte yapacağız. Sonuç itibari ile alacağımız karar çerçevesinde 1 Mayıs birlik dayanışma gününü beraber kutlayacağız” ifadelerini kullandı.

(Kaynak: BirGün)

Kobani’de ‘Paramaz Kızılbaş Kültür Merkezi’ açıldı

 

Kobani’de 160 ailenin kaldığı Miştenur kampında Paramaz Kızılbaş Kültür Merkezi düzenlenen etkinlikle açıldı.

 

Etkinliğe Şehit Aileleri Kurumu, TEV-DEM, Kadın ve Çalışma Bakanlıkları, devrimci örgütler, Paramaz Kızılbaş’ın (Suphi Nejat Ağırnaslı) babası Hikmet Acun ve kampta yaşayan çok sayıda kişi katıldı.

24 Nisan Ermeni Soykırımı’nın tarihinin hatırlatılarak “Şehid Paramaz Ermeni halkının devrimci önderlerinin ismini alarak Ermeni direnişini kendi yaşam kılavuzu haline getirmiş, Ermeni halkının ve Kürt halkının direnişini birleştirmiştir” denildi.

Yapılan konuşmaların ardından Paramaz Kızılbaş Kültür Merkezi açılışı törenle yapıldı.

Açılışın ardından etkinlik çocukların oluşturduğu koronun söylediği stranlar eşliğinde çekilen halaylarla sona erdi.

PARAMAZ KIZILBAŞ KİMDİR?

Boğaziçi Üniversitesi, Fen ve Edebiyat Fakültesi, Sosyoloji Bölümü’nden mezunu Suphi Nejat Ağırnaslı (Kobani’deki kod adıyla: Paramaz Kızılbaş), IŞİD’e karşı enternasyonalist dayanışma için gittiği Kobani’de, Halk Koruma Birlikleri (Yekîneyên Parastina Gel – YPG) saflarında savaşırken yaşamını yitirmiştir.

Roboski katliamını anlatan belgesel festivalden çıkartıldı

Roboski Katliamı’nı anlatan belgesel filmi Hatırlıyorum (Bîra Mı’têtın) 27. Ankara Uluslararası Film Festivali’nden çıkarıldı.

 

T24’ün haberine göre bu yıl 28 Nisan – 8 Mayıs tarihleri arasında gerçekleşecek olan 27. Ankara Uluslararası Film Festivali’ne gönderilen Hatırlıyorum (Bîra Mı’têtın) ilk elemeyi geçerek ulusal belgesel kategorisinde yarışmaya alındı. Bakanlıktan kayıt –tescil belgesi almayı kabul etmedikleri için festival yönetimi tarafından belgeselin programdan çıkarıldığını söyleyen Yıldız, “İstanbul Film Festivali’nin Bakur filmine uyguladığı sansürü bize de uyguluyorlar. Oysa ticari olmayan gösterimler için kayıt-tescil belgesini alma zorunluluğumuz yok” dedi.

Belgeselin programdan çıkarılmasının yarışmanın meşruluğunu da ortadan kaldırdığını belirten Yıldız “Kayıt tescil belgesi zorunluluğu pek çok filmin başvuru yapmasının önünü kestiğinden bir değerlendirme için gerekli olan asgari eşitlik koşulları daha baştan sağlanamıyor” ifadelerini kullandı.

Hatırlıyorum’un (Bîra Mı’têtın) hikâyesi:

Roboskîliler, üç nesilden bu yana ekonomik faaliyetlerinin büyük bir kısmını kaçak yollarla idame ediyor. Sınırların çizildiği yaklaşık 100 yıllık süreçte hep ölümler meydana gelmiş. En son 28 Aralık 2011 yılında TSK uçakları tarafından sınır ticareti yaptıkları sınır hattında 19’u çocuk, 34 kişi katledildi. Son 62 yıllık sınır ticaretine tanıklık eden Ahmet Encü, “Her şeyi ‘Hatırlıyorum’’ diyor.

2011 yılındaki katliamda 16 yaşındaki abisini kaybeden 14 yaşındaki Sinan, eve bakma sorumluluğunu üstlenmiş. Sinan’ı telaşla hüzünle, korku ile bekleyip yaşayan Sinan’ın annesi, yani Hayyam’ın bütün isteği oğlunu kaybetmemek.

Sendika.Org

‘Gerekirse açlık grevine başlarız ’

Maraş‘ta yapılması planlanan 27 bin kapasiteli kampa tepkiler büyüyor: Yaşam alanlarımıza yapılan müdahaleye ve dayatmaya karşıyız, gerekirse açlık grevine gireceğiz

Maraş Pazarcık bölgesi Sivricehöyük köyüne 360 dönüm arazi üzerine 27 bin mültecinin yaşayabileceği şekilde planlanan kampa tepkiler büyüyor. Yöre halkı, sonuna kadar mücadele edeceklerini, köylerini kimseye teslim etmeyeceklerini söyledi
Direnişin 30′ uncu gününde Mersin Maraşlılar Derneği ve Mersin Birleşik Haziran Hareketi üyeleri bölgeyi ziyaret ederek mücadelenin yanında olduklarını söyledi. Birleşik Haziran Hareketi adına konuşan Gürkan Dağdeviren, “Burada yapılmak istenen kampın çok yönlü olduğunu biliyoruz. Burada yaşayan insanların kültürleri tehdit altında olacak. Ve ayrıca kampa gelecek insanların organize sanayi bölgelerinde emekleri sömürülecek. Bu çok yönlü kuşatmalara karşı hep birlikte mücadele etmeliyiz” dedi.
Köylülerin avukatlığını yapan Mehmet Ercoşman “Biz burada Sünniler, Aleviler olarak hep birlikte yaşadık. Şu an birileri bu kültürü yok etmeye çalışıyor. Alevi yurttaşlar ve burada kaynaştığımız Sünni yurttaşlar olarak buna izin vermeyeceğiz. Ve bütünlük halinde mücadeleyi devam ettireceğiz. Yürütmeyi durdurma davamız bu hafta içi sonuçlanacak” diye konuştu.

Mültecilere karşı değiliz
Yöre halkından olan Besime Sayılır ise şöyle konuştu, “Kadınlar olarak mücadeleye çok cesaretli ve güçlü bir şekilde sahip çıkıyoruz. Kadınlar olarak bu mücadelenin en önünde yer alıyoruz. Mahkeme aleyhimize karar verse bile mücadeleye sonuna kadar devam edeceğiz. Gerekirse açlık grevine gideceğiz” dedi. Direnişin başından beri mücadele eden ve direniş çadırını ilk kuran kadınlar arasında olan Döne Göksungur ise “Köylü kadınlar kendi yerini ve yurdunu teslim etmeyecekler. Ne gerekiyorsa onu yapacaklar. İlk günden beri kadınlarımız çok duyarlı. Biz mülteciliğe karşı değiliz, mülteciliği en iyi de biz biliriz. Lakin gelecek insanların kim olduğunu bilmiyoruz. Biz bu dayatmaya karşıyız. Yaşam alanlarımıza yapılan müdahaleye karşıyız. Madem bu kadar istiyor Erdoğan alsın götürsün Kaçak Saray’a” dedi.

/Birgün

Can Dündar: Barışın sesini duymaz olduk

Savaş ortamında barışı konuşmak aynı zamanda yarını inşa etmek anlamına geliyor diyen Cumhuriyet gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Can Dündar, “barışın sesini duymaz olduk” dedi.

 

Türkiye PEN Merkezi ile Kürt PEN Merkezi’nin, Uluslararası PEN’in desteğiyle Diyarbakır’da düzenlediği Barış Konferansı’nda konuşan Dündar, gazetecilere yönelik baskılara dikkat çekerek şunları söyledi:

“Savaş ortamında barışı konuşmak aynı zamanda yarını inşa etmek anlamına geliyor. Bu sabah İzmir’de bir gazeteci gözaltına alındı. O sırada DİHA’dan bir gazeteci tutuklandı. Bir Hollandalı gazeteci de sınır dışı edildi. Kürt coğrafyası bunlara alışık deniliyordu. Şimdi bu sirayet tüm ülkeye yayılmış durumda.

Türkiye basını savaş suçlusu. Uzun zamandır biz savaş suçu işliyoruz. Savaş suçu mahkemesi kurulduğunda birçok sarı basın kartı olan basın mensupları yargılanacak. Hiçbir dönemde hiçbir zaman savaş tantanası yapılmadı. Savaş yükseldikçe bu tantana da yükseldi. Ve barışın sesin duyamaz olduk. OHAL, sivil diktatöryal denetiminde savaş dili konuşuldu.”

Türkiye’de Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan ‘alkış almak’ için basılan gazeteler olduğuna dikkat çeken Dündar, şöyle devam etti:

“İktidar medya kenetlemesi olarak görüldü. Bugün Türkiye’nin en büyük medya patronu Erdoğan olduğunu söyleyebiliriz. Sadece onun dilini konuşmak ve alkış sesini çıkarmak için çıkan basılan gazeteler var. Yüzde 90’nı aşan bir medya bloğu var.

‘MEDYA, DEVLETİN SUÇLARINI ÖRTBAS EDİYOR’

Surlu bir yurttaş Sur’da yaşadığını ve TV’de gördüğü yalan karşısında çıldırıyordur. Yasama, yürütme, yargı ve medya olarak var aslında. Bazen medya devletin suçlarını örtbas ediliyor, bazen alkış tutuyor iktidara, bazen tetikçi olarak görmek mümkün. Buna karşı duran vicdan sahibi gazeteciler de var. Bunların sayıları az, birliktelik az oluyor. Bundan dolayı barış gazeteciliği tam gelişmiyor.”

Cumhiriyet

21 Nisan: Ergenekon Bayramı

AHMET ALTAN

Generallerin “siyasi liderleri acilen tutuklamak” üzere konuşmaları şaka… 200 bin kişiyi stadyumlara hapsetme planları, başka bir şaka…

Artık “ulu önder” olma sırasının kendisine geldiğini düşünen biri etrafta dolandığından, “ulu önder” Atatürk’le ilişkili her şey, bu arada 23 Nisan bayramı da kurnaz manevralarla tedavülden kaldırılıyor.

Bu yıl, 23 Nisan’ı kutlayamadık ama onun yerine başka bir bayramımız oldu:

21 Nisan Ergenekon Bayramı.

Noel Baba, AKP’lilerle ulusalcıların bacalarından içeri “Ergenekon diye bir şey yoktur” yazılı hediye paketlerini attı.

Medyada bir sevinç, bir sevinç.

“Yeni Türkiye’nin” hukuki ve ahlaki çatısı böylece çizildi.

17-25 Aralık’ta AKP’liler hırsızlık yapmadı, Balyoz darbe planı değildi, Ergenekon diye bir şey yok ve Türk futbolu asla şike denilen o korkunç suçla karşılaşmadı.

Adına “paralel” denilen “kötü cin”, bizim tertemiz, pirüpak ülkemizde böyle suçlar uydurmuş, eğer o “kötü cin” olmasaymış biz aslında cennette yaşıyormuşuz.

Bu “kötü cin”, zavallı AKP’li yöneticilerle onların masum ve mağdur, mağduriyeti ölçüsünde zengin medyasını, AKP’liler hırsızlıktan yakalanana kadar çok fena “kandırmış”, kandırdığı yetmemiş bir de bunları kullanmış.

AKP’liler “askerî vesayet” diye bir güç var sanmışlar.

On yıl, o “aslında olmayan” gücü yenmek için uğraşmışlar, bir de bakmışlar ki zaten öyle bir güç yokmuş.

Bir ara kendilerine, madem “askerî vesayet yoktu biz on yıl neyle uğraştık acaba” diye sorarlar herhalde, bu soru canlarını sıkarsa bankalardaki paralarını sayarak biraz teselli bulurlar.

Bizim ülkedeki 17 bin “faili meçhul” cinayet de aslında münferit olay.

17.000 münferit cinayet… 17.000 farklı insan, 17.000 farklı insanı, 17.000 farklı nedenden dolayı öldürüp, 17.000 farklı nedenle yakalanmadı.

JİTEM, baştan başa iftira… Zaten eski jandarma komutanlarından biri “JİTEM yok” dememiş miydi? Koskoca generale inanmayacak mıyız?

Mahkeme kayıtlarına “JİTEM “belgeleri geçmiş, aman ne gam… “Kötü cin” uydurmuştur onu.

Balyoz darbe girişimi denen şey ise külliyen “kumpas”.

Generallerin toplanıp, “bütün siyasi liderleri acilen tutuklamak” üzere konuşmaları şaka… 200 bin kişiyi hapsetmek için stadyumları hapishaneye çevirme planları, başka bir şaka…

Buna “darbe hazırlığı” demek, generallerin “şaka özgürlüğüne” müdahale, generallerin şaka özgürlüğüne kurulmuş bir tuzak.

Balyoz belgelerinin Gölcük’teki Donanma İstihbarat Başkanlığından çıkması tamamen “kötü cinin” işi…  Onun için kimse yıllardır dönüp de orduya “o belgeler oradan nasıl çıktı” diye sormuyor.

Niye sorsun?

Donanma Komutanlığı İstihbarat Başkanlığı canı isteyen herkesin girip bu planları bırakıp çıkabileceği bir yer… Sanırsın orası Mahmutpaşa pazarı… Giren çıkan belli olmadığı için planların oraya nasıl konduğunu da kimse bulamıyor.

Şike dersen… Bütün futbol camiası sana dönüp, “o ne demek, ilk defa duyuyoruz” der… Şike, “kötü cinin” uydurduğu bir kelime… Onun için kimse onun ne anlama geldiğini bile bilmiyor.

Ortada dolaşan para dolu bavullar, neredeyse her kulübün bir mafya babasıyla ilişkili olması, telefon konuşmaları, ilişkiler… “Pamuk Prenses” kadar saf ve temiz futbol dünyamıza atılmış iftiralar.

Hele o 17-25 Aralık… İftiraların anası… “Kötü cinin” en kötü kumpası.

Hiç AKP’liler rüşvet alır mı?

İhaleleri keyiflerine göre dağıtıp komisyonları cebe indirir mi?

Altın kaçakçılığına bulaşır mı?

Silah ticareti yapar mı?

Milletin anasının “şeyiyle” ilgilenir mi?

Tertemiz çocuklar…

Evlerinden milyonlarca dolar çıkmış… Bir sor bakalım neden çıkmış… “Hayır işi” yapacaklardı da ondan çıktı…

Zarrab’ın Amerika’da tutuklanması, bu “kumpasın” uluslarası boyutunu da gösteriyor… Obama da işin içinde… Herkes, AKP’lilere karşı.

Pek yakında, AKP vakıflarındaki çocuk tacizlerinin de “kötü cinin” komplosu olduğunu öğreniriz.

Karda leke var bu AKP’lilerde leke yok.

21 Nisan Ergenekon Bayramı münasebetiyle medyamızda anlatılan “masallar” bunlar işte.

Noel Baba’ya inananlar, bu “kumpas” masallarına da, “kötü cine” de inanıyorlar.

Ülkenin tertemiz olduğuna da inanıyorlar.

Ülkenin medyasının neredeyse yüzde doksanı bu “masalları” anlatmakla meşgul.

Aslında daha korkunç gerçek, bu ülkenin çok büyük çoğunluğu, başka başka nedenlerle bu masallara inanmayı tercih ediyor, birbirlerine kızanlar da kendi “camialarının” günahlarını örtmek için “kötü cin” masalına sığınıyor… Bu ülke de zaten bu yüzden böyle cehenneme dönüyor… Herkes bir yanından kendini ve toplumunu kandırıp kazıklamaya çalıştığı için.

AKP’lileri anladım da asıl Atatürkçülerin, CHP’lilerin, kendilerine solcu diyenlerin bu masallara inanma iştiyakını anlayamıyorum.

Hırsızlık yaparken yakalanan AKP’nin, panik içinde Ergenekon’la, darbecilerle anlaştığını, neredeyse bütün Ergenekon sanıklarının AKP’ye güzellemeler döktürdüğünü, “kahraman” eski genelkurmay başkanlarının “övgüler” düzüp, hırsızlıkları da Ergenekon’la beraber akladığını görmüyorlar mı?

Mafyanın yeniden kafasını kaldıracak gücü nereden bulduğunu sormuyorlar mı?

Çok yakında, “yok işte, yok işte” diye bağırıp alkışladıkları Ergenekon’un, AKP’yle elele kendilerine karşı döneceğini kavrayamıyorlar mı?

“Askerî vesayetin” Kürtleri, solcuları, dindarları, demokratları ezmek için oluşturduğu hukuk siteminin işleyişindeki aksaklıkları, bugün Ergenekon’un ve Balyoz’un olmadığının “kanıtı” olarak sunuyorlar.

O sistem, askerî vesayetin oluşturduğu sistemdi.

Hani şu hapishanelerde “özgürlük” operasyonları yapıp insanları öldüren, İlhan Sami Çomak’ı tam 21 yıldır PKK’lı diye “tutuklu” yargılayan, Sabancı cinayeti sanığını hapishanede vurdurtan, Kürtleri, solcuları, demokratları DGM’lerde hapislere mahkûm eden sistem.

O sistemi eleştirdiğimiz, değiştirilmesini istediğimiz için yüzlerce sorgulamadan, mahkemeden, davadan geçtik… Hep başkaları yargılanır, hep başkaları hapse girer sandıklarından sistemi asla değiştirmediler, bir de utanmadan bizi “hainlikle” suçladılar.

Sistemin sahipleri, kendi sistemleriyle yargılandığında ortaya çıkan haksızlıklar, o sistemin olmadığını mı gösteriyor yoksa o sistemin düzeltilmemesinin herkesin başını derde sokacağını mı?

AKP’liler de bugün “hukukun ırzına geçmeyin” diyenleri dinlemiyor.

AKP’liler de yarın kendi yarattıkları hukuk sistemiyle yargılanacaklar, büyük bir ihtimalle bu sistemden dolayı aralarında haksızlığa uğrayanlar olacak, o haksızlıklar, AKP’nin işlediği suçların aslında olmadığının kanıtı mı sayılacak?

Ha, bir de Balyoz CD’lerindeki tuhaflıklar var.

Donanma Komutanlığı’ndan çıkan o CD’lerdeki “tuhaflıklar” Balyoz’un olmadığını gösteriyorsa…

28 Şubat davasındaki CD’lerde ortaya çıkan “tuhaflıklar” da 28 Şubat’ın olmadığını mı gösteriyor?

Aynı “tuhaflıklar” çıktı 28 Şubat CD’lerinde de.

Neden bu CD’lere dayanarak “28 Şubat darbe değildi” demiyorsunuz?

Duyamadım… Neden demiyorsunuz?

Tertemiz ülkemin, tertemiz medyası, sesiniz az geliyor.

Neden demiyorsunuz?

Balyoz davasındaki CD’lerin tuhaflıkları Balyoz’un darbe olmadığının kanıtı sayılıyor da… 28 Şubat davasının CD’lerindeki tuhaflıklar neden 28 Şubat’ın darbe olmadığının kanıtı sayılmıyor?

Hırsızlarla darbecilerin, mafyacıların, katillerin elele verdiği bir dönemden geçiyoruz.

AKP’lilerin ve onların “gizli yandaşlarının” bu olanları alkışlamasını anlıyorum… Onların bu işlerden büyük çıkarları var.

Bu kendilerine solcu diyenleri, CHP’lileri, Atatürkçüleri pek anlayamıyorum.

Bu “yeni koalisyon” silahını size doğrultuyor…

Siz, sizi vuracak tetiği niye öpüyorsunuz?

Aptal mısınız?

Yoksa Noel Baba gelip sizi kurtaracak mı sanıyorsunuz?

http://platform24.org/