Ana Sayfa Blog Sayfa 6325

Maraş Narlı esnafı kepenk kapattı

Maraş’ta yapılması planlanan kapma karşı tepkiler sürürken çadır nöbetinin devam ettiği bölgede Narlı esnafı  bugün boykot kararını gerçekleştirdi. Esnaf direnişe destek vermek için kepenklerini kapattı.

Maraş’ta yapılmak istenen kampa karşı günlerdir devam eden çadır eylemi devam ediyor. Avrupa’dan ve Türkiye’den binlerce kişinin destek verdiği direnişe Pazarcık Narlı esnafı kepenk kapatarak ‘kampı’ boykot etti.  Alınan boykot kararı bugün sabah 11:00 sularında gerçekleşti ve tüm gün devam edecek. Maraş/Pazarcık/Narlı’da eş zamanlı olarak esnaflar dayanışma amacıyla kepenklerini kapatırken Pazarcık halkı hala yapımı devam eden kampın yapılmaması için direnişi her geçen gün artıracaklarını da ifade ediyorlar.

Öte yandan karşı oluşlarının mülteci kampına değil Alevi köylerinin ortasına kurulan cihatçı gruplar için yapılan kampa karşı olduklarını da her fırsatta dile getirerek, “bir kez daha 78 katliamını yaşamak istemiyoruz, daha kaç kez sürgün edileceğiz…” diyorlar.

Maraş’ta soykırım anlayışı devam ediyor

Maraş’ta Alevilerin yoğun olarak yaşadığı Sivricehöyük Mahallesi’ne Suriyeli mülteciler için kurulması planlanan “sığınmacı kampı“ Avrupa’da yaşayan Alevileri harekete geçirdi.

Mustafa Akpolat- Süheyla Kaplan

Almanya’nın Hamburg kentinde faaliyet gösteren Alevi Kurumlarından Geesthacht Alevi Kültür Derneği, Hamburg Alevi Kültür Merkezi, Avrupa Maraşlılar İnisiyatifi ve Hakevi’nin yanı sıra diğer sivil toplum kuruluşları konuya yönelik ortak basın açıklaması yaptılar.

Geesthacht Alevi Kültür Merkezi Başkanı Yusuf Çetin, Hamburg Alevi Kültür Merkezi Başkanı Nurali Demir ve Hakevi Başkanı Fethi Özdemir yaptıkları ortak basın açıklamasında şöyle dediler:

“Yüzyıllardan günümüze dek Alevilere inkar ve soykırım politikaları, akla ve hayale gelmeyecek yöntemlerle bir devlet politikası olarak kurumsallaşmış vaziyettedir. Yakın geçmişte Ermeniler’e ve diğer etnisitelere de uygulanan soykırım, Türk-İslam sentezi anlayışı ile Kürtleri, Kürt coğrafyasını, köyleri, şehirleri de imha ederek ülkeyi kan gölüne çevirmiştir.

SOYKIRIMCI ANLAYIŞ DEVAM EDİYOR

Soykırımcı ve inkarcı anlayış, zamana, padişahlara, paşalara, ittihat ve terakicilere, generallere ve iktidarlara göre değişerek, hız kesmeden sistematik olarak devam etmektedir.

Alevileri ortadan kaldırmak için binlerce kez soykırım girişimleri yapan bu anlayış, yüzbinlerce Alevi’yi katletmiştir. Ancak, tek tek ya da toplu halde sonunu getirmeyeceğini gördükten sonra, Alevi inancını yasaklayarak, asimilasyon ve sünnileştirmeye tabi tutma yöntemleri ile de soykırıma başka boyutlar kazandırmıştır.

Alevileri ve Alevi inancını ortadan kaldırmak için her türlü yöntemi deneyen soykırımcı anlayış, katliam, asimilasyon ve sürgün politikalarından sonra ise, yeni bir soykırım yöntemi ile baraj-inşaatı ve ipe sapa gelmez gerekçeler öne sürerek “Alevi Coğrafyasını“ ortadan kaldırma girişimlerine başlamış ve Alevileri yerlerinden yurtlarından etmiştir. Mevcut faşist ve şeriatçı AKP iktidarı ise 600 yıllık Osmanlı ve 93 yıllık Cumhuriyet döneminin tüm inkar ve soykırımcı tecrübesinden de yararlanarak, soykırım sürecini daha da hızlandırmıştır.

Katliamlar, sürgünler, sünnileştirmenin bin türlü yöntemi ve coğrafya imhaları devam ederken, mülteci kampı kurma bahanesi ile, Alevilerin yoğunlukla yaşadığı yerleşim yerlerine, köylerine, Maraş’ta, Sivas’ın Zara ve İmranlı ilçelerine şeriatçı IŞİD çetelerini yerleştiren AKP iktidarı, Alevileri eritip, sindirip, yerlerinden, yurtlarından etmeyi hedeflemektedir. Bu soykırıma karşı biz Aleviler, Kürtler, aydınlar ve tüm yurtseverler olarak faşist AKP’nin tüm uygulamalarına karşı ve bu faşist-şeriatçı anlayışı, tarihin çöplüğüne atmak için var gücümüzle mücadele edeceğiz“.

SIĞINMACI KAMPI AKP’NİN BİLİNÇLİ POLİTİKASI

Avrupa Maraşlılar Komitesi adına konuşan Ali Köylüce ise mültecilerin Türkiye’ye yerleşmesine karşı olmadıklarını ancak özellikle Maraş gibi Alevilerin yoğun yaşadığı bir bölgede çoğunluğu selefilerden oluşan mülteci grubuna yönelik sığınmacı kampının kurulmasının AKP’nın bilinçli politikasından kaynaklandığını söyledi. Köylüce, önümüzdeki günlerde Avrupa’daki siyasi parti yetkilileri ve sivil toplum kuruluş temsilcilerinin bölgeye giderek tepkilerini göstereceklerini duyurdu.

HAAK-BİR VE BAKM BİLDİRİYE İMZA ATMADI

Öte yandan Hamburg’da faaliyet gösteren Bergedorf Alevi Kültür Derneği, HAAK-BİR ve Harburg Alevi Derneği sözkonusu sivil toplum kuruluşlarının, hazırlanan ortak bildiriye “radikal“ olduğunu ileri sürerek imza atmadıkları açıklandı. Bergedorf Alevi Kültür Merkezi Başkanı Alper Doğan, “açıklamayı çok radikal ve politik buldum. Tarihte neler olduğunu zaten herkes biliyor. Tarihin bu derinliklerine girmeden daha kısa ve öz bir açıklama yapılabilinirdi. Daha güncel bir konuda ortak tavır alabilirdik. Ancak bu şekilde hazırlanmadı“ şeklinde açıklamada bulundu.

 

Alevilere yönelik sistematik bir nefret üretiliyor

Haberdar yazarı Murat Aksoy Türkiye’yi terk eden insanlarla görüştü ve yaşam hikayelerini yazdı. İşte onlardan biri Emrah Aslan. Aslan Suriye Savaşıyla Aleviliği keşfeden çok sayıda insan olduğunu söylüyor.

 

Emrah Aslan (Doktora adayı, Almanya’da özel bir bankada çalışıyor.)

Almanya’da yüksek lisansını bitirdikten sonra özel bir bankada çalışmaya başlayan Emrah Aslan aynı zamanda doktoraya hazırlanıyor. Aslan da, Türkiye’ye dönüşünü erteleyenlerde. Aslan; “Suriye’de Alevilerin iktidarda pay sahibi olmaları üzerinden Alevilere dönük sistematik bir nefret üretilmesi ve bu nefretin iç-dış politika ayrımı gütmeden sıkça karşımıza çıkması, kimliğe dönük bir sahiplenmeyi beraberinde getirdi.” dedi

 Kısaca seni tanıyabilir miyiz?

1986 yılında Berlin’de doğdum. 1970’lerin başında Almanya’ya göç etmiş bir ailenin çocuğuyum. Ailem ben henüz 1 yaşındayken, 1987’de Türkiye’ye kesin dönüş yaptı. İstanbul’da büyüdüm.

Eğitim durumun…

İlk ve orta öğrenimimi İstanbul’da tamamladım. İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde Uluslararası İlişkiler okudum, 2009 yılında mezun oldum. Mezuniyetimin ardından, Alman Akademik Değişim Servisi  (DAAD) Basarı Bursu`yla Hamburg Üniversitesi-Akdeniz Üniversitesi’nin ortak diploma programı Euro Master AB Çalışmaları Bölümü’nü bitirdim. Staj, dersler ve seminerlerle birlikte 2014 yılında Yüksek Lisans eğitimimi tamamladım.  Üniversiteye başladığımdan itibaren akademisyen olma yönünde bir eğilimim oldu. Bir yandan farklı üniversitelerin doktora programlarına başvururken, bir yandan da hayatımı idame ettirmek için de bankada çalışıyorum.

Neden akademisyenliği tercih ediyorsun?

Akademisyenlik benim için bir nevi öğrenci kalma tercihi. Akademisyen adayıyım, bir şeyler anlatmak, üretmek ve aktarmak;  ama aynı zamanda o öğrenci kalma isteğim anlamına da geliyor bu.

Kaç yıldır Almanya’dasın?

Almanya’da 4. yılım bitti.

SOSYAL MEDYA İLK KAYNAĞIM

Türkiye’yi nasıl, hangi araçlarla izliyorsun?

En çok sosyal medya üzerinden izliyorum. Daha çok güncel bilgilere buradan ulaşabiliyorum. Haber siteleri ve gazetelerin pek çoğunun yanlı haber yaptığını düşünüyorum. Bu yüzden alternatif haber mecraları bulmaya çalışıyorum. Sosyal medyada fikirlerini ve verdiği bilgilere güvendiğim insanları takip ediyorum.

Hangi alternatif mecraları izliyorsun?

Genellikle T24, Bianet ve Cumhuriyet`i takip ediyorum, zaman zaman İMC TV’yi izliyorum. Hoş artık internetten yayın yapıyor.  Radikal’i takip ediyordum ama kapandı. sendika.org sitesi var, özellikle çalışma ve eğitim hayatıyla ilgili merkez medyaya yansımayan konuları işleyebiliyorlar. Bunlar dışında yerel medya organlarını da takip ediyorum. İktidara yakın kanalları da, gündeme nasıl yaklaştığını görmek için zaman zaman izliyorum. Öte yandan, Deutsche Welle ve BBC de sıkça takip ettiğim yabancı mecralar.

Kendini siyaseten nasıl tanımlarsın?

Dar bir ideolojik çerçeve içerisinde tanımlamıyorum kendimi. Özgürlüklerden ve çoğulcu bir toplum tasavvurundan, hukukun üstünlüğünden yanayım. İnsanların birbirlerinin hayatlarını kolaylaştırması taraftarıyım. Bunu ideolojik bir çerçeve içinde tanımlayacaksak buna en yakın, en uygun duran yer sosyal demokrasi. Kendimi sosyal demokrat olarak görüyorum.

Gündelik hayatında öne çıkan bir kimliğin var mı?

Aile köklerine bakarsak; baba tarafım Muş Vartolu, anne tarafım da Erzincanlı. Hayatımda iki tarafın da etnik kimliği belirleyici olmadı hiçbir zaman. Sadece etnik kimlik değil, inanç kimliği de çok belirleyici olmadı. Sözgelimi kendimi bildim bileli, çekirdek ailem içerisinde etnik bir tasavvurla Türk olmak da Kürt ya da Zaza olmak da, bize uzak şeylerdi. Hiçbir zaman bir Kürt gettosunda yaşamadık, ağırlıkla orta sınıf Sünni – Türk çevrelerde sosyalleştik. Dolayısıyla etnik bir bilincin gelişmesini tetikleyecek ortamlardan uzaktaydık. Fakat kültürel form olarak Alevilik belirleyici oldu hayatımda.

SURİYE’DEKİ SAVAŞ İLE ALEVİLİĞİMİ YENİDEN KEŞFETTİM

Ne demek kültürel form olarak Alevilik?

Aleviliğin insan hayatıyla ilgili, toplumsal hayatla ilgili, bireysel ilişkilerle ilgili verdiği öğütlerden tutun; Aleviliğin müzikle alakalı formları, deyişleri, türküleri, şiirleri bu tür şeylerin toplamı Alevilik oldu benim için. Kültürel form dediğim bu. Aleviliğin ibadet pratiklerini, yani dinsel boyutunu ise epey geç keşfettim. Mesela Cem törenine ilk kez 24-25 yaşlarımdayken katıldım. Ancak son yıllarda Alevilik benim için kültürel form olmaktan çıkıp, dinsel ve siyasal bir pozisyona dönüştü.

Ne demek bu, açabilir misin?

Suriye İç Savaşı ile başlayan süreçte, AKP iktidarının mezhepçi bir iç ve dış politikaya yönelmesiyle beraber daha çok kültürel formda hissettiğim Aleviliğin, dinsel boyutunu da merak etmeye başladım. Çünkü karşımda sabahtan akşama benim kültürel form olarak benimsediğim bütünlüğü, dinsellik üzerinden yeren bir güç vardı ve ben de Aleviliğin bu boyutuna giderek ilgi duymaya başladım. Bu sadece bende değil aile bireylerinde de oldu. Daha önce olmayan şekilde Alevilik konuşmaya başladık. 27-28 yaşından sonra Alevi olmak daha önemli olmaya başladı benim için.

Suriye’deki iç savaş nasıl etkiledi Alevi kimliğini daha çok keşfetmeni?

Suriye’de Alevilerin iktidarda pay sahibi olmaları üzerinden Alevilere dönük sistematik bir nefret üretilmesi ve bu nefretin iç-dış politika ayrımı gütmeden sıkça karşımıza çıkması, kimliğe dönük bir sahiplenmeyi beraberinde getirdi. Tabi bu gözleri kapayıp edinilen bir sahiplenmeden çok, öğrenerek ve anlamaya çalışarak gerçekleşen bir süreç oldu, oluyor.

AKP SONSUZA KADAR İKTİDAR OLACAĞINI SANIYOR

Türkiye’de yaşananlar hakkında ne düşünüyorsun?

Ben yaşananlara tarihsel bir perspektiften bakmak gerektiğini düşünüyorum. Türkiye iyi kötü, yaklaşık 120-130 yıllık bir anayasa geçmişi olan bir coğrafya. Bu coğrafyada, özgürlük isteriz deyip, padişah devirip ardından gerçekleştirdikleri seçimlerde sandıkların başında sopalı nöbetçiler diken bir gelenek var. İttihat ve Terakki’den bahsediyorum. Yani hürriyet isteriz diye gelenlerin daha sonra baskıcı bir şekilde iktidara hükmettiği bir gelenekten, siyasal kültürden geliyoruz. İttihat Terakki öyle, CHP tek parti dönemi öyle, DP böyle, AP böyle, ANAP böyle. Bu açıdan AKP’nin yaptıkları beni şaşırtmıyor.

Modernleşme tarihi boyunca kamusal alandan dışlanmış bir kesimin kapsamlı ve yaygın bir demokratikleşme iddiası ile iktidara gelip, ardından otoriterleşmesi beni şaşırtmıyor. Beni şaşırtan insanların buna şaşırması. Buna şaşırmak ancak bu tarihsel perspektiften yoksun olmakla mümkün. Benim açımdan Türkiye’de olan tarih tekerrür etmesidir, yeni bir şey yok yani.

Sonu ne olacak bu sürecin?

Türkiye etnik olarak, politik olarak bölünmüş bir toplum. Toplumda farklı fay hatları var. Dolayısıyla gücün tek elde toplanması pek mümkün değil. Sadece belli dönemlerde, belli bir gruplar gücü elinde topluyor ama bu kalıcı olmuyor. Sıkıntı şu ki toplumsal ve tarihsel bellek zayıf olduğu için gücü eline geçiren bunun sonsuza kadar süreceğini düşünüyor. Oysa tarihsel perspektife sahip olsalar bu gerçeği görecekler. Şu an AKP, bu gücü ele geçirmiş halde ve bunu sonsuza kadar elinde tutacağını sanıyor. Bu süreç geçecek ve ardından muhtemelen Türkiye uzun bir koalisyonlar dönemiyle yönetilecek. Bugün AKP ile özdeş pek çok insanın orta veya uzak gelecekte, AKP`li olduğunu dahi anımsamayacağız belki de.

OTORİTERLEŞME DEĞİL TOTALİTERLEŞME VAR

 AKP’nin gücü, iktidarı gündelik hayatlarını nasıl etkiliyor?

Karşımızda her iki kişiden birinin oy verdiği ama diğer birinin oy vermediği bir parti var. Güçlü iktidar partisinin olduğu dönemlerde insanlar kendilerini baskı altında hissederler. Bu normal. Ama ben ülkenin freni boşalmış bir kamyon gibi diktatörlüğe sürüklendiğini de düşünmüyorum. Bugüne baktığımda geçmişten tek fark, Erdoğan’ın daha önceki iktidarlardan daha fazla otoriterleşme imkanı bulabilmesi. Bugün Türkiye’de hissedilen baskı bu. Diğer yandan toplumda genel bir muhafazakârlaşma olduğunu görmek gerek. Fakat ben umutluyum, çünkü Gezi bize her an her şey olabileceğini gösterdi. Ve otoriterleşme arttıkça Gezi benzeri eylemler yeniden ortaya çıkabilir.

Genel dediğin muhafazakârlaşmayı açabilir misin?

Şunu bir kez daha ifade edeyim; Türkiye’de bir otoriterleşme eğilimi var, buna şüphe yok. Ama ben ülkenin tek parti diktatörlüğüne gittiği tezlerine katılmıyorum. Ülkenin mesela bir Saddam, bir Kaddafi rejimi gibi bir yere gittiğimi düşünmüyorum. Türkiye`de şüpheye yer düşmeyecek şekilde otoriterleşme ve aslında bir adim ötesinde, totaliterlesme var. Bu gidişatın boyutunu sözgelimi basında görebiliyoruz. Gazetecilerin, yazarların gelecekleri bir kişinin iki dudağının arasında ve o kişi ne gazetenin patronu değil, Cumhurbaşkanı Erdoğan. Erdoğan olmazsa Davutoğlu oluyor, Davutoğlu olmazsa bir bakan oluyor.

Bununla birlikte ülkede genel bir muhafazakârlaşma eğilimi de söz konusu. Ben bu muhafazakârlaşmanın çok kalıcı olacağını düşünmüyorum. İki nedenden dolayı. İlki Türkiye çok hızlı kentleşti. Bu hızlı kentleşmeyle beraber köyden kente göçen insanlar, gelenekselliklerini muhafazakârlıklarını büyük şehirlere taşıdılar ve kente, kentin dönüştürücü gücüne karşı bu muhafazakârlıkları ile direndiler. AKP’nin beslendiği damar da bu. Bu zaman içinde normalleşecektir. Toplumsal değişim budur.

AKP MUHAFAZAKÂRLIĞININ KARŞILIĞI YOK

İkinci neden…

Şu da var, AKP’nin topluma dayatmaya çalıştığı muhafazakârlık var. Bunun kalıcı olmamasının nedeni de; bu pratiğin entelektüel ve düşünsel zemininin zayıf olmasıdır. Bu muhafazakârlık Selçuklu mimarisiyle yapılan binalardan öteye gitmiyor. Ya da Karacaahmet Mezarlığı’nın karşısına modern tarzda cami yapmaktan öteye gitmiyor. Bu muhafazakârlığın sanatta, müzikte, edebiyatta, mizahta bir karşılığını göremiyorsunuz. Bu muhafazakârlık köksüz, temelsiz ve sadece görsellik üzerine bina ediliyor. Sığ bir muhafazakârlık var ve Erdoğan var oldukça olacak bu, zaten meşruiyetini de Erdoğan`ın bireysel karizmasından alan bir iktidar AKP.  Erdoğan gittiğinde bunların hepsi azalacak.

Tekrar Aleviliğe gelelim. Suriye’deki iç savaştan sonra bu kimlik daha mı belirgin hale geldi senin ve ailen için?

Ben 2010 yılına kadar AKP’nin Alevilerin sorunlarını çözme konusunda samimi olduğunu düşünüyordum. 2010’da önemli bir kırılma oldu. İlki, Dersimli bir Alevi olan Kemal Kılıçdaroğlu’nun CHP Genel Başkanı olması. İkincisi de Arap Baharı ve 2011’de Suriye’de iç savaşın başlaması. Kılıçdaroğlu’nun CHP Genel Başkanı olması AKP’nin Alevilerden destek almasının imkansız olacağını görmesine yol açtı. Kemal Kılıçdaroğlu hem Alevi, hem Aleviler için önemli bir sembol olan dedelik makamında birisi. Bu pek çok Alevi’nin söylem ve politikalardan bağımsız olarak CHP’ye oy vermesine vesile oldu. Bununla birlikte Erdoğan`in, Arap Baharı ile beraber Ortadoğu’da Sünnilik üzerinden mezhep dayanışması ile bölgesel güç olma yönünde izlediği politika, Alevilere mesafe almasına yol açtı.

AKP’nin Aleviler/Alevilikle ilişkisi ne?

AKP’nin Alevilerle diyalog kurmaktan anladığı şey, Alevileri eşit yurttaş kabul etmeksizin can ve mal güvenliklerinin sağlamak. Aleviler yerine Aleviliği tanımlıyorlar, Aleviler yerine Cemevlerini tanımlıyorlar, Aleviliğin sınırlarının ne olması gerektiğini söylüyorlar. Buna bir de Alevilere dönük agresif söylemler eşlik edince; Alevilik bir zihinsel direniş hattı kuruyor. Ve siz de Alevilik nedir sorusu başta olmak üzere bir keşfe çıkıyorsunuz. Yani baskıyı yediğiniz yerden direnişi kuruyorsunuz.

Kendi adıma söyleyeyim, ben Aleviliğin dinsel boyutuna ilişkin öğrendiğim şeylerin çoğunu son üç-dört seneki okumalarımdan öğrendim. Bir nevi ne olduğunu yeniden keşfettim. Keza Almanya’da konuştuğum bir Alevi dedesi, ki kendisi Türkiye’den gelmiş birisiydi, Türkiye’de özellikle 18-30 yaş arası grupta Cemevlerine dönük ilginin müthiş artığını söyledi bana. Daha önce hiç Cemevine gitmemiş insanların, Cemevine gitmeye başladığını, Alevilikle ilgili kitaplara dönük ilginin arıttığını anlattı. Bu açıdan AKP iktidarı, Alevilere Aleviliklerini hatırlatma gibi bir işleve sahip oldu. Suriye ve Esad’a yaklaşımı bunu pekiştirdi. Ki ben yüksek lisans tezinde CHP çalıştım, doktora sürecinde Alevilerin oy verme davranışları üzerinde çalışmayı planlıyorum. Bunların hepsi son yıllarda oldu. Ve bütün bunlar Türkiye’ye dönüş planlarımın değişmesine neden oldu.

ALEVİ KİMLİĞİMLE AKEDEMİDE İŞ BULAMAM

Nasıl bir değişim oldu?

En başta akademisyenliğe ve doktora çalışmalarıma Almanya’da devam etme kararı aldım ve Türkiye’ye dönme fikrini bir süre erteledim. Aklımda hep şu var; acaba Türkiye’de olsam bu doktora konusu ve bu master tezi ile bir kadroya talip olsam, şansım olur mu?

Olmaz mı?

Olacağını düşünmüyorum. Sırf benim çalışma konularıma bakıp CHP ve sosyal demokrasi,  Alevilerin oy verme davranışlarını çalışmış biri olarak kadro bulmakta şansım olacağını pek düşünmüyorum. Bu yüzden doktoramı burada yapıp ardından postdoc’u da Avrupa`da gerçekleştirmek istiyorum. Türkiye belki ondan sonra. Bir de doktorayı Almanya’da yapmayı önemli de buluyorum.

Daha önce Türkiye’ye dönme fikrin var mıydı?

Türkiye’den 2011’de ayrıldım. AKP iktidara geldiğinde ben 17 yaşındaydım. 2002 yılında AKP’nin Avrupa Birliği üyeliği hedefini, demokratikleşme perspektifini oy vermesem de uzun yıllar destekledim. Benim için kopuş, 2010 yılındaki anayasa referandumunda oldu. Çünkü 2010 yılında anayasa referandumu olduğunda, yeni bir anayasanın pek de mümkün olmayacağını o zaman anlamıştım. Yeni bir anayasa sözü verilmişti, fakat parçalı anayasa değişikliği yapıldı. 2007’deki seçimlerle askeri vesayeti gerileten iktidarın, 2010’daki referandumla sivil vesayeti gerileteceğini ve bundan sonra da hızla otoriterleşmeye gideceğini öngördüm ve maalesef bu öngörü gerçekleşti. Dolayısıyla 2010’dan itibaren ülkenin daha kötüye gideceğini öngördüm. Bu, bir faktördü benim için. Onun dışında en azından birkaç sene yurt dışı deneyiminin iyi olacağını düşündüm. Çünkü bir çevre ülkesinde yaşıyorum, Türkiye’deyken böyle düşünüyordum ve akademisyen olmak isteyen biri olarak Avrupa’da, merkezi bir ülkede olmayı önemli buldum.

Türkiye neden çevre ülke?

Türkiye sadece siyasi açıdan değil özellikle düşünsel ve entelektüel ortam açısından bir çevre  ülkesi. Dünya ölçeğinde yaşanan pek çok düşünsel ve siyasal tartışma ne yazık ki Türkiye’de tartışılamıyor. Sadece akademik yetersizlikten değil, siyasi baskılar da bunda etkili. Son yıllarda düşünce ve ifade özgürlüğü üzerindeki baskılar bu tartışmaları da önlüyor. En son akademisyenlerin imzaladıkları bildiri nedeniyle başlarına gelenleri düşündüğünüzde tablo ne biçimde ortaya çıkacaktır.

Kısaca hem politik ortam hem de Alevi kimliğim beni biraz daha burada kalmaya itiyor. Diğer yandan Almanya hep benim için ikinci vatan oldu. Muhakkak. Ama şimdi olmasa bile bir gün Türkiye’ye döneceğim. Ama şu an o cesaretim yok.

NORMALLEŞMEYE OLURSA DÖNERİM

Hangi şartlarda Türkiye’ye dönersin?

Bir devrim olması, iktidarın değişmesi, iktidarı elinde tutanların yargılanması gibi büyük beklentilerim yok. Beklentim ülkenin normalleşmesi. Yani iktidarda AKP olsa bile kendini eleştiren insanlara normal tepkiler vermeleri. Ülkenin normalleşmesi.

Ne demek bu normalleşme, açabilir misin?

Yani bir tivit atarken, “Acaba bu yüzden göz altına alınır mıyım?” diye korkmamak ya da yolda yürürken bir polis arabası gördüğünüz zaman, kimlik kontrolü yaparlar mı diye korkmamak mesela. Veya bir gazetecinin eleştiri dozu yüksek bir yazısını okurken, bu gazetecinin bir daha yazısı yayınlanır mı diye düşünmemek. Yani iktidarda AKP’nin olup olmamasından bağımsız bir şekilde özgürlüklerin gerçekten Anayasa da ifade edildiği şekilde somut ve anlamını hakkını verecek şekilde kullanıldığı bir ortam normalleşme.

Bugün doktoran bitmek üzere olan biri olsan Türkiye’ye döner misin?

Sanırım dönmem ve doktora sonrası süreci bir biçimde uzatırım sanırım.

 

 

 

Neden Alevi yerleşim yerleri?

“Mülteci kampları neden Alevilerin yoğun yaşadığı yerlere yapılıyor?” diye soran Terolar direnişinde ortak yaşamı örgütleyen yurttaşlar, kendi topraklarında mülteci olmak istemediklerini söyledi. Gurgum (Maraş) Yaşam Platformu öncülüğünde merkez Dulkadir ilçesi Terolar (Sivrice Höyük) Mahallesi’nde yapılmak istenen 27 bin kişilik mülteci kampına, yaşam alanlarını daraltacağı ve DAİŞ, El Nusra gibi çetelerin yetiştirileceği nedeniyle Alevi yurttaşların başlattığı direniş 27’nci gününde sürüyor. Jandarma saldırısının ardından Terolar Cemevi’nde devam eden direnişte kolektif komünal yaşamı örgütleyen Aleviler, destek için gelen misafirlerinin tüm ihtiyaçlarını gideriyor.
Direnişin ilk gününden bu yana direnişte yerini alan mahalle sakinleri Mehmet Deliter ve Veli Deliter, direniştekilerin yemek, çay gibi temel ihtiyaçlarını karşılarken, her direnişçi çevre temizliği dahil birçok görevi paylaşmış. Meralar, hayvanlar, tarım arazileri yok olacak Direnişçi Mehmet Deliter, kamp için mahallelerinin uygun olmadığını belirtti. Alevi mahallelerinin bulunduğu Pazarcık Ovası’nın bitkisi, hayvan türleri ile koruma altında olduğunu söyleyen Deliter, “Köyümüz merası ile hayvanlarımızın barınacağı tek yerdir. Birinci sınıf tarım arazileri ile verimlidir. Bu kamp kurulduğu zaman bölgemizin tamamını tahrip eder” dedi. 360 dönümlük arazinin üzerine yapılacak olan kampa 27 bin kişinin yerleştirilmesinin bölge halkı açısından kaygı uyandırdığını ifade eden Deliter, Suriyeli mültecilere karşı olmadıklarını, ancak hem kamp yeri seçiminin yanlış olduğunu, hem de gelecek kişilerin kim olduklarını bilmediklerini söyledi.
Neden Alevi bölgeleri?
Kendi toprağımızda mülteci olmak istemiyoruz” diyen Deliter, Maraş Alevilerinin katliamından kaynaklı mülteci olduklarını ve nüfusun yüzde 90’ının Avrupa’da olduğunu ifade etti. Kampın daha uygun, daha geniş ve daha güvenlikli bir yere kurulması gerektiğini dile getiren Deliter, “Köy sorunundan çıkıp toplumsal bir mesele haline gelmiştir. Sivas’ın Zara bölgesindeki Alevilerin arasında da kamp kurulmak isteniyor. Alevilerin yoğun olarak yaşadığı yerlerde kamp kurulması insanların kafasında soru işaretleri oluşturuyor.
Bu kamplar neden Alevilerin yoğun yaşadığı yerlere yapılıyor?” diye sordu. Deliter, herkesin kampın yapılmaması için başlattıkları direnişe destek olmaları çağrısında bulundu. Okul yerine direnişe Okuduğu üniversitede sınav dönemi olmasına rağmen okula gitmeyip direnişte yemek ve çay dağıtımı yaparak yerini alan Veli Deliter de, kampın yapılacağı alanın uygun olmadığını ve Alevilerin yoğun yaşadığı alana kamp yapılmasını istemediklerini ifade etti. Deliter, Gezi ve Cerattepe direnişlerinin 14 yıllık AKP iktidarına karşı patlama noktaları olduğunu aktararak, Terolar direnişinin de bundan farklı olmadığını vurguladı.
/DİHA

Demokratik Alevi Federasyonu’ndan örnek dayanışma

Yayını hayatını yılladır yılmadan sürdüren Tv 10’na destek Alevi Dernekleri Federasyonu’ndan geldi. Federasyon 24 Nisan’da düzenleyecekleri  gecenin gelirini Tv 10’un yaşaması için bağışlayacak.

 

Günümüzde yaşanılan medyanın sıkıntısını en çok alternatif yerde duranlar çekiyor. Alternatif medya örneğini gösteren ve zor koşullara, kapatılma tehlikesine rağmen sürdüren Tv 10’la dayanışmak için Alevi Dernekleri Federasyonu bir gece düzenleyecek.

24 Nisan’da düzenlenecek geceye FEDA Başkanı Erdoğan Yalgın ve Diyarbakır Belediye Eş Başkanı Gültan Kışanak katılacak. Sunuculuğunu Mustafa Deprem ve Hülya Şimşek’in üstlendiği gecede şarkı ve türküleriyle Metin Öztem,  Fırat İmirza, Hasan Ali ve  Zeynep Enhas yer alacak. Saat 14:00 yapılacak gecenin geliri yayın hayatını sürdüren tv10’a ayıracak. Adres saal 2000 Schlodderdicher Weg 48 51469 bergisch Gladbach Köln’de yapılacak geceye yoğun katılım bekleniyor.

alevigazetesi.com

Malatya Katliamı–3

Malatya Katliamı–3

Hamit Fendoğlu (Hamido) Olayı ve Katliam (1978)

Fendoğlu’na Gönderilen Bombalı Paket

Cumhuriyetin ilânından 1980’e kadar Malatya’da CHP ağırlıklıydı. 1946’dan 1960’a kadar Malatya’nınmilletvekillerinin tümünü CHP kazanıyordu. 1961’den 1980’e kadar yapılan milletvekili seçimlerinde Malatya’nın 6 milletvekilinin 4’ünü CHP, geri kalan ikisini de sağ partiler alıyordu. (1965 seçimlerinde 1 milletvekilini TİP almıştı.) Malatya’nın iki senatörünü de CHP alıyordu.

Malatya Belediye Başkanlığını, 1920’den 1977’ye kadar CHP adayları kazanıyordu. 11 Aralık 1977’de yapılan Belediye Başkanlığı seçimlerini bağımsız aday Hamit Fendoğlu kazandı. Fendoğlu sağ görüşlüydü.

Fırat Nehri üzerinde Keban ve Karakaya Barajlarının yapılmasından sonra, baraj suyunun altında kalan yüzlerce köyün halkı Malatya’ya göç ettiler. Göçün altyapısı hazırlanmamıştı. Göçle gelenlerin büyük çoğunluğu varoşlara (gecekondu) yerleştiler. Bu insanlar, kent yapısıyla uyum sağlayamadılar. Ekonomik ve kültürel bunalımla karşı karşıya kalmışlardı. Göçün olumsuz etkilerinden doğan siyasal ve kültürel boşluğu, siyasal İslamcılar (tarikatlar) ile ırkçı-milliyetçiler doldurmaya, kente yeni gelen bu insanları siyasal düşünceleri doğrultusunda yönlendirmeye çalıştılar. İzinli-izinsiz sayısız Kuran kursu açıldı. Bu gelişmelerin sonucu Malatya’nın demokratik ve siyasal yapısında büyük değişimler oldu. Malatya İl Merkezinde güçlenen siyasal İslamcılar ve ırkçılar, Malatya’da Alevi-Sünni, Türk-Kürt ayrımı yaratmaya yöneldiler. Kent merkezinde işyeri açmış olan Aleviler, baskıyla göçe zorlanıyordu.

Sık sık sağcılarla solcular çatışmaya; çeşitli mahalleler kurtarılmış bölge ilan edilmeye, faili meçhul cinayetler artmaya başladı. Mezhepsel ve etnik ayrışım ve saldırılar ilçe ve köylere değin uzandı. Hamit Fendoğlu, böyle bir ortamda (11.12.1977) bağımsız olarak Belediye Başkanlığı’na seçildi.

Hamit Fendoğlu, Malatya merkezine bağlı Burgurlu Köyü’nde dünyaya gelir. Küçük yaşta ailesiyle birlikte Malatya’ya taşınırlar, ama köyü ve mensup olduğu İzollu Aşiretiyle ilişkilerini ve bağını koparmadan sürdürür. Genç yaşta politikayla ilgilenmeye başlar. 1946’da DP’nin gençlik kollarıyla ilişkisi gelişir, partiye üye olur. Lise öğreniminden sonra çiftçilikle uğraşan Hamit Fendoğlu, renkli, hareketli kişiliğiyleMalatya’da isim yapar; etkin kişiler arasında yerini alır.

27 Mayıs 1960 darbesiyle DP kapatılır. DP’nin milletvekilleri, bakanları ve yöneticilerinin çoğunluğu gözaltına alınır. Hamit Fendoğlu da gözaltına alınarak Yassıada’ya gönderilir. Orada DP’nin üst yöneticileriyle birlikte yargılanır.

1965 Milletvekili Genel Seçimlerinde DP’nin devamı olan AP’nin listesinde Malatya Milletvekili seçilenFendoğlu, 1969’a kadar Milletvekili olarak TBMM’de görev yaptı. TBMM’de Tabii Senatör Sıtkı Ulay’a, TİP Milletvekili Çetin Altan’a, İrfan Solmazer’e saldırır. Bu nedenle adı kavgacı olarak yayılır. Yakın arkadaşı olan gazeteci Abdullah Uraz, gazetedeki köşesinde Hamit Fendoğlu hakkında şunları yazar:

“… Sık sık çıkan kavgalarda buna dayanamayan Hamido, ön safta bu kavgalara karşın kendisini tutamazdı. Hakkında yayınlar başlar. O, bunlardan üzülür şöyle derdi: ‘Yahu bu işi anlamıyorum. Beni hadise makinesi gibi gösteriyorlar. Yahu siz ne biçim gazetecisiniz… Sizde Allah korkusu yok mu? Görmediniz mi? Ben mi olay çıkardım? Ben mi bir kimseye hakaret ettim? Tahrik ettim? Onlar tahrik edecek, küfür edecek, benim liderime, hatibime bunları yapacak, üstlerine yürüyecek… Sonra… Sonra ben de duracağım. Olur mu öyle şey? Bu Hamido’ya yakışır mı? Sonra da beni suçlu gösteriyorlar’…” (13)

Hamit Fendoğlu, hareketliliği nedeniyle AP yönetimiyle anlaşamaz, partiden ihraç edilir. Ferruh Bozbeyli’nin kurduğu Demokratik Parti’ye geçer. 1973 Milletvekili Genel Seçimlerinde bu partiden aday olur, ama seçimi kazanamaz. 15 Şubat 1975’de Malatya’da meydana gelen saldırıda yer alır. Tutuklanarak Adana Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde yargılanır.

Fendoğlu, 1977’de yapılan seçimlerde MSP, MHP ve sağ güçlerin, örgütlerin desteğiyle bağımsız olarak Belediye Başkanlığını kazandı. Belediye Başkanı olduktan sonra siyasal İslamcılar ve milliyetçilerle (ülkücüler) arasının açıldığı söylentisi yaygınlaşıyordu. 1978’de Türkiye’de politik ortam oldukça karışıktı, sol ve sağ gruplar birbirleriyle kıyasıya çatışma içindeydi. Halk tedirgin, muhalefet partileri (AP, MSP, MHP) tahrik ediciydi. Siyasal iktidar (CHP) yetersizdi… Böyle bir ortamda, Ankara-Emek PTT’sinden Hamit Fendoğlu adına bir koli gönderilir. Koli, Kasım Önadım adıyla gönderilmiştir. Kasım Önadım, Hamit Fendoğlu’nun çok sevdiği bir arkadaşı, dostudur. Koli, Malatya PTT’sine gelir; Fendoğlu 14 Nisan 1978’de koliyi aldırtır. İşlerin yoğunluğu nedeniyle koli birkaç gün belediyede kalır. 17 Nisan günü akşamıFendoğlu koliyi arabasıyla evine götürür. O anı, Hamit Fendoğlu’nun eşi Mukaddes şöyle anlatmaktadır: “Hamit eve geldi. Elinde bir paket vardı. Çocuklar ‘Ne o dede?’ deyip etrafını sardılar. Hamit de ‘Kasım amcanız size çikolata göndermiş’ dedi.” (14)
Hamit Fendoğlu, koltuğuna oturmuş, kolinin ambalajını açmaya çalışıyordu. Kolinin kapağı açıldığında ani bir ses ve patlama binayı sarsar. Mutfakta bulunan eşi salona koştuğunda Hamit’in paramparça olduğunu, torunlarının ve gelinin de kanlar içinde yerde yattıklarını görür, korkunç olay karşısında ne yapacağını şaşırır. O sırada komşuları koşuşarak olay yerine yetişirler. Hamit Fendoğlu’yla aynı köyden ve yakını olanAP İl Başkanı Avukat Bayram Özcan da ilk yetişenlerden biridir. Avukat Özcan’ın anlatımından:

Yakın komşuyuz. Olayı duyduğumda ilk yetişenlerden biriyim. Hamit parçalanmıştı, torunları ve gelini halen canlılardı. Onları bir an evvel hastaneye yetiştirmeye çalışıyorduk. O sırada evin önünde sayıları 100 kadar olan bir grup birikti, slogan atmaya başladılar. Bu acıya yenilerinin ekleneceğinden kuşku duyuyordum. Ölü ve yaralıları hastaneye yetiştirdik, maalesef yaralıları kurtaramadık. Biz bu telaşın içindeyken, hastanenin önünde sayılarının 1000 kadar olduğu tahmin edilen bir grubun toplanmış olduğunu, sloganlarla şehir merkezine doğru yürüyüşe geçtiklerini, sağa sola saldırdıklarını sonradan öğrendim. Kuşkularım daha da arttı. Malatya’nın yeni acılarla karşılaşmasını istemiyordum. Bu ülke, bu toprak, bu insanlar bizim. Uygarca ve hoşgörü içinde sorunlarımıza çözüm aramalıyız. Maalesef sağ-sol grupların çatışması hepimizi üzmektedir. Yarın nelerin olacağını tahmin etmiştim. Hastaneden şehir merkezine yürüyüşümde emniyetin ortalıklarda görünmemesi kuşkularımı daha da arttırıyordu. Hemen il yetkilileriyle görüştüm, önlem alınmasını önerdim, Hunharca yapılan bir katliamın sorumlularını Malatya’da aramak acelecilik olurdu…”

Malatya Cumhuriyet Savcısı Halim Karabeyoğlu: “Olayın olduğu gece Adalet Bakanlığı Müsteşarına olayları ayrıntılı olarak anlattım. Sıkıyönetimin mutlaka gerekli olduğunu da anlattım. İlgililere anlattım…” (15)

Malatya’da bulunan CHP senatörleri, düzenledikleri basın toplantısında Hamit Fendoğlu’nun ve yakınlarının ölüm olayını kınayarak ertesi gün meydana gelmesi muhtemel olaylara yetkililerin dikkatini çekerek önlem alınmasını istiyorlardı. (16)

Hamit Fendoğlu ve yakınlarının ölüm haberi hemen İçişleri Bakanına bildirildi. Bunun üzerine Diyarbakır’da bulunan Emniyet Genel Müdürü Gündüz Atabek ve Jandarma Genel Komutanı Şahap Yardımcıoğluuçakla Malatya’ya geldiler. Vilayette Vali, Emniyet Müdürü ve Jandarma İl Komutanı ortak toplantı yaparak önlemleri görüştüler.

Gelişmelerden kuşku duyan CHP Malatya İl Örgütü, demokratik kitle örgütleri, basın ve duyarlı kişiler, Başbakanı, İçişleri Bakanını, Valiyi ve diğer yetkilileri arayarak önlem alınmasını istediler. Bütün bu çabalar, “Sakin olunuz, tahriklere kapılmayınız, devlet güçlüdür, her şeyin üstesinden gelecektir. Gerekli önlemler alınmıştır” yanıtıyla karşılaşıyordu.

Oysa katliamın olduğu gece, göstericilerin saldırı ve taşkınlıkları, ertesi günün nasıl olacağının işaretiydi. Bunca uyarılara ve saldırılara karşın önlem alınmaması düşündürücüdür. En azından yakın illerden güvenlik kuvveti istenilerek, şehrin giriş ve çıkışlarını denetleyebilirlerdi. Şehir merkezinde güvenlik güçlerinin sayısını artırabilirlerdi. Ama hiçbiri olmadı…

Bindirilmiş Kıtalar Görev Başında

18 Nisan 1978 Salı. Sabahın erken saatlerinden itibaren kente, komşu il ve ilçelerden, köylerden akın akın insan gelmeye başlamıştı. Gelenlerin bir bölümü belediyenin önünde, diğer bir bölümü deSamanpazarı’nda toplandı. Toplananların sayısı kısa sürede on bini aştı. Çoğu 15-20 yaşlarında gençlerdi. Gençlerin ellerinde özel hazırlanmış sopalar, zincirler, nacak gibi saldırı aletleri bulunuyordu. Yüzleri maskeli olan çok sayıda kişi de, toplanan grupların önüne geçtiler. Bir kol, Cezmi Kartay Caddesine yöneldi. Burada bulunan işyerlerinin çoğunluğu Alevilere aitti. Bir kol, Fuzuli Caddesine, bir kol Akpınar, Yoğurtpazarı, Mısırlı Çarşısı ve eski Halep Caddesine; bir kol da Turan Emeksiz Caddesine doğru “Kahrolsun Komünizm, katil Ecevit, Müslüman Türkiye, Dan Dan Hamido’ya intikam” sloganlarıyla yürüyüşe ve saldırıya geçtiler.

Göstericilerin önünde bulunan maskeliler, solcu ve Alevilere ait önceden işaretlenmiş işyerlerini göstererek tahrip ettiriyor, arkasından gaz dökerek yakıyorlardı. Yanan yağların, mobilyaların, halıların, deterjanların kokusu ve dumanı tüm Malatya’yı sardı.

Siyasi partilerin, demokratik kitle örgütlerinin (CHP, TÖB-DER, TÜM-DER, Tütüncüler Derneği) merkez binalarıyla, Gayret, Görüş, Ekspres, Baydağı, Güneş Gazetelerinin matbaa ve idarehaneleri, Tekel bayileri, gazete bayileri yerle bir edildi. Rakı, şarap ve benzeri içkilerin satıldığı lokantaların, Tekel bayilerinin ve marketlerin önü kırılmış şişelerle, masalarla birbirine karışmıştı. Ateşe verilen bu yerlerden çıkan kokular insanları sersemletiyordu. Malatya’nın üstüne pis kokulu kara bir duman çökmüştü. Alçaktan uçan jetlerin sesleri karmaşa havasını artırıyordu.

Yeni katılanlarla göstericilerin sayısı 20 bine yaklaşıyordu. Denetim elden çıkmıştı. Artık kimin ne yaptığı bilinmez olmuştu. İşaretlenmiş işyerleri ve konutlar tahrip ve yağma edilerek ateşe veriliyordu.

Ortaklıkta başlarında maskeliler olduğu halde, ellerinde benzin bidonuyla dolaşan on binlerce saldırgandan başka kimse yoktu. Güvenlik güçleri de yoktu. Belki o gün izinlilerdi! Yalnızca jet uçakları alçaktan uçarak ve sesleriyle saldırganları caydırmaya çalışıyorlardı. Ancak bu bir işe yaramamıştı. Sokaklara dökülen eşyalar alev alev yanıyordu. Cadde ve sokaklar atılmış buzdolapları, mobilyalar, televizyon ve radyolar, içki şişeleri, yağ kutuları, kumaşlar, ayakkabılar, sebze ve meyveler, cam parçaları, kapı ve pencere kırıkları, gaz tüpleri, devrilmiş otolardan geçilmiyordu. İçin için yanan eşyalardan yükselen ağır ve değişik kokular ve kara duman göz açtırmıyordu. Ateşi söndürmeye gelen itfaiye araçları, hortumları kesilmiş olarak sokaklarda bekletiliyordu.

Şehir merkezinde sağlam yer kalmamış ve saldırganların da işi bitmişti. Bu kez mahallelere yöneldiler. Rastladıkları genç kızlara sarkıntılık etmeye, yaşlı kadınları dövmeye başladılar. Bu ortamda nereden geldiği bilinmeyen bir kurşun, saldırganlar arasında bulunan İnönü Üniversitesi öğrencisi Tahir Kökçü’yü kafasından ağır yaralamıştı. Hastaneye kaldırılan yaralı kurtarılamış ve yaşamını yitirmişti.

Olayları yatıştırmak amacıyla bir konuşma yapan Malatya Cumhuriyet savcılarından Necati Sezener ile Adıyaman‘dan gelen Jandarma Komando Birliği komutanı Yüzbaşı Arif Doğan saldırıya uğradı ve her ikisi de bıçak ve kurşunla yaralandı.

Malatya’nın etkin ailelerinden birine mensup olan Devlet Hastanesi Başhekimi Yüksel Fenercioğlu, olayları yatıştırmak, yakma ve yıkmayı önlemek amacıyla bir konuşma yapmak istedi, ancak gözlerini kin bürümüş maskeli saldırganlar yine saldırdı. Dr. Yüksel Fenercioğlu ve yanındakiler ateşli silahla yaralandı. Yaralılar Devlet Hastanesinde tedavi altına alındı.

Kalabalık bir grup, Alevilerin yoğun olduğu Ata (Haçova), Cemal Gürsel ve Başharık Mahallelerine doğru yürüyüşe geçti. Turan Emeksiz Caddesinin üzerinde bulunan yüzlerce işyeri ve evin camlarını kırarak eşyalarını sokaklara atıyor, gaz dökerek yakıyorlardı. Bu sırada bir apartmandan saldırganların üstüne ateş açılır. İki kişi yaralanır. Saldırganlar da apartmanı ateşe verirler.

Saldırganların geliş haberini alan üç mahallenin sakinleri sokak ve yollarda barikat kurarak güvenliklerini sağlamaya çalışırlar. Aralarında silahlı kimseler de bulunmaktadır. Yaşlılar, silahlı bir çatışma olasılığını ortadan kaldırmaya çalışıyor, “Komşular, gençler sizden ricamız, aman kimseye silahla karşılık vermeyesiniz, öldürmeye çalışmayasınız. Varsın evlerimizi, işyerlerimizi yağmalasınlar, yaksınlar. Evler yapılır, işyerleri yeniden açılır. Ama ölüm unutulmaz; kin ve kan davasına dönüşür. Malatya’da hepimiz (Alevi-Sünni, Türk-Kürt) komşuyuz. Her gün yüz yüze bakıyoruz. Şu kötü niyetlilere uymayınız, oyuna gelmeyiniz” diye gerginliği yatıştırmaya çalışıyorlardı.

Saldırganlar, Turan Emeksiz Caddesinde “Komünistlere ölüm, katil Ecevit, dan dan Hamido’ya intikam, Müslüman Türkiye” diye slogan atarak, önlerine gelen işyerlerini, konutları tahrip ediyor ve yakıyorlardı. Tam bu sırada askeri birlikler cemselerle olay yerine yetişerek, olası kanlı bir çatışmayı önlediler.

Saldırganların bir kolu, Malatya’nın büyük semtlerinden biri olan Sıtmapınarı’na yönelmişti. Burası, işçilerin yoğun olduğu bir semtti. Saldırganlar, yıka yaka Sıtmapınarı’na ulaştı ve Alevi ve solculara ait işyerlerinin tümünü tahrip etti.

Üç öğrencinin hunharca öldürülüşü

Çilesiz Mahallesi, Malatya’nın güneybatısında, bahçeli bir semttir. Kentin eski mahallelerinden biri sayılır. Yüzyıldan beri Alevilerle Sünniler iç içe yaşamaktadır. Mezhep sorunları yaşamadan ortak iş yapmışlar, az da olsa birbirlerine kız alıp-vermişlerdir. Karanlık eller durmaz ki; Hamit Fendoğlu’nun hunharca öldürülmesini fırsat bilenler saldırılarını bu semte de yönelttiler.

Çilesiz Mahallesi’nin halkı, Malatya Merkezi’ndeki saldırı olayını üzüntü ve kuşkuyla izlerken; mahallenin çocukları da bahçede top oynamaktadırlar. Saat 12.00’ye doğru bir araba, top oynayan çocuklara yaklaşır. Arabadan biri iner, “Naci, Sait, Özcan” diye ismen çağırdığı üç çocuğu arabaya alır ve uzaklaşırlar. Arkadaşları da, herhalde öğretmenleridir, bir yeri göstermek için götürdüler, düşüncesiyle başta ailelerine haber vermezler. Ama sonra kuşkulanırlar ve ailelerine bildirirler.

Götürülen çocuklar (Özcan Türksever, Sait Hazar, Naci Erguvanlı) 14-15 yaşlarında olup, Gazi Lisesinin öğrencileridir. Üçü de Alevi ailenin çocuklarıdır. Birkaç saat sonra acı haber gelir. Çocuklar önce işkencegörmüş, sonra kafalarına sıkılan kurşunlarla öldürülmüştür. Katiller bununla da yetinmemişler, cesetleri, Malatya’ya 8 kilometre uzaklıktaki Beylerderesi’nde demiryolu tüneli önünde rayların üstüne bırakmışlardır. Üzerlerinden tren geçen cesetler paramparça olarak bulunmuştur. Çocukların aileleri, katillerin bulunması için kuşkulandıkları bazı isimleri ilgili makamlara vermişler, ancak sanki yer yarılmış katiller içine girmiş gibi, cinayetler yapanların yanına kar kalır.

Saat 16.30 sıralarında komşu illerden gelen askeri birlikler saldırganları ve saldırıyı denetim altına alırlar.

Celal Bayar ve Süleyman Demirel Malatya’da

Hamit Fendoğlu’nun ve yakınlarının cenazeleri, Bulgur Köyü’ne götürüldü. Cenaze törenine katılmak üzere eski Cumhurbaşkanı Celal Bayar, AP Genel Başkanı Süleyman Demirel, MSP Genel Başkanı Necmettin Erbakan ile MHP Genel Başkanı Alpaslan Türkeş, Esenboğa Havalimanına giderler. Ancak, olaylar nedeniyle Malatya Havaalanı hava trafiğine kapatıldığı için, Bayar ve parti başkanları, uzunca bir süre Havaalanının açılmasını bekler. Sonunda uçakla Malatya’ya, oradan da karayoluyla doğruca Bulgurlu Köyü’ne giderler.

Celal Bayar, bir gazetecinin sorusu vesilesiyle değerlendirmesini yapar: “Bu münasebetle tekrar edeyim ki, bugünkü tutumla anarşi dediğimiz milletlerarası ihtilalci komünizmin önüne geçilemez. Ancak bu mesele, komünizm tehlikesine inanmış olan kimselerin, alacakları çok ciddi ve şumullü tedbir ve icraatları ile hal ve tasfiye olunur.” 17 Celal Bayar, bir zamanlar “Kışla birlikte komünizm gelecek” demişti.

Cihad ve din

Hamit Fendoğlu’nun ölümünden iki gün önce Bilim ve Kültür Derneği adlı bir kuruluş, Malatya’da “Milletim Uyan” başlıklı bir bildiri dağıtır. Bildiride şu ifadeler yer almaktadır:

Milletini seven subay, öğretmen, memur, talebe, işçi, köylü, kendini devletin, milletin temiz ideallerine adayan değerli kardeşlerimiz, komünistler tarafından kahpece şehit edilmişlerdir. Müslümanlar, bizi yok etmeye yönelen İslam ve millet düşmanlarının karşısında, müdafaa kavgasında birleşelim. İçinde bulunduğumuz zor günler, bütün Müslümanları bir araya getirmelidir. Vedatlar, İbrahimler; sizlerin bıraktığınız yerden davamız daha da yükselecek, komünist katillerden intikamınız mutlaka alınacaktır.”(18)

18 Nisan günü, Malatya’da saldırı başladığı saatlerde Belediye hoparlöründen Kuran okumaya başlanır. Kuran’ın okunmasından sonra sağcı bir grubun hoparlörden yaptığı “Din elden gidiyor. Camilere de bomba konuluyor” anonsları aralıksız akşama kadar sürmüştür. Böylece halkın dini duyguları kışkırtılarak katılımın çoğaltılmasına, saldırıların yaygınlaştırılmasına çalışılmıştır. “Güçlü devlet”in Malatya’daki temsilcileri ise bu tahriklere seyirci kalmıştır.

Olay gecesi

18 Nisan’ı 19 Nisan’a bağlayan gece, sağcı ve solcular, olası bir saldırının korkusunu yaşıyorlardı. Kimi mahallelerde azınlıkta olan Aleviler, Alevilerin yoğunlukta olduğu ‘Cemal Gürsel, Ata, Samanlı, Özalper, Çavuşoğlu, Başharık Mahallelerine sığınarak kendilerini güvenceye almaya çalışıyorlardı. Tüm mahalle ve sokaklarda nöbet tutuluyordu. Aleviler ve solcular, olası bir saldırıda haberleşmek üzere birbirlerinin telefonlarını alıyorlardı. Sokaklardaki nöbetlerin yanı sıra, evlerde de nöbet tutuluyordu. Silahlı olmayanlar mutfak bıçaklarını, tahra, balta gibi kesici aletlerini yanlarında bulunduruyorlardı. Evlerin ışıkları söndürülmüştü ve insanlar yangına karşı kendilerince önlemler almışlardı. Az da olsa bazı kişiler, gecenin karanlığında evlerinin yol cephesini yeşile boyamışlardı. Kimi evlerin pencerelerinde ise, “Bu evde Hamido’nun yası var” yazılı kağıtların asılı olduğu görülüyordu. Telefonla mahalleler arası haberleşme aksamadan sürdürülüyordu.

Gece yarısı olmuştu ki, bazı mahallelerden silah sesleri duyulması heyecan ve korkuyu doruğa çıkardı. Telefonlaşmalar, çeşitli yollarla haberleşmeler ve bilgi alma çabaları yoğunlaşmıştı. Gözü yaşlı anneler, bebelerini katliamdan nasıl kurtaracaklarının umutsuz çareleri üzerine kafa yoruyordu. Kimi kadınlar ise, erkeklerin yanında çatışmaya hazırlanıyorlardı.

Şehir merkezinde tahrip edilen ve yakılan işyerlerinin yangını devam ediyordu. Karanlığı artıran ağır ve kokulu bir dumanla kaplı gökyüzü, korkuyu artırıyor, tehdidi insanların yanan genizlerine ulaştırıyordu. İlk gece, önemli bir olay yaşanmadan ama herkesin tetikte olduğu bir şekilde geçti.

Ertesi günün gazetelerinde saldırıya ilişkin manşetler şöyleydi:

* Bine yakın işyeri yakılıp tahrip edildi. Polis ve Jandarma müdahale etmeyince Jetler uçuruldu. (Son Havadis, 19. 04. 1978)

* Fendoğlu’nun mensubu olduğu Bulgurlu Aşiretlerinden onbinlerce kişinin şehre girmesiyle büyüyen olaylar sırasında bin kadar işyeri ve ev kundaklanarak, 3 kişi öldürülmüş, 30 kişi yaralanmıştır. (Tercüman, 19. 04. 1978)

* Dün sabah erken saatlerde çoğunluğu köylerden gelen ellerinde uzun sopa ve zincir bulunan binlerce kişi şehir içinde gösteri yaptılar. Polisin kendilerine karşı koymaması sonucu, birçok işyeri tahrip edilerek yakıldı. (Hürriyet, 19. 04. 1978)

* Malatya, saldırgan gruplar tarafından savaş alanına çevrildi. (Cumhuriyet, 19.04. 1978)

* Malatya’da en az 700 işyeri tahrip edildi. Belediye hoparlörlerinden “Din elden gidiyor, camilere bomba konuluyor” anonsları yapıldı. (Milliyet, 19. 04. 1978) (19)

Saldırganlar Mahallelerde

Beydağı tepelerinde kente ulaşan güneşin ışıkları, yangının karabulutunu delerek tahrip edilmiş ve yakılmış yerleri aydınlatmaya çalışıyordu. Yeni bir günün sabahında, geceyi ayakta nöbet tutarak geçirmiş olanlar, görevlerini yenilere bırakıyordu.

Mahallelerden ya da sokaklardan birer temsilcisi, yakılan ve tahrip edilen yerleri görmek, ayrıntılı bilgiler getirmek üzere, şehir merkezine gönderildi. Kimi işyerlerinin sahipleri de enkazı temizlemeye, arta kalan eşyalarını toplamaya gelmişti. Caddeler, sokaklar dükkan ve işyerlerinden çıkarılmış kırık dökük ve yanık eşya kalıntılarıyla doluydu. Yangın için için devam ediyordu. Kokudan ve enkazdan geçilmiyordu. Askeri birlikler ve güvenlik güçleri tam teçhizatla ikişer ikişer dolaşıyorlardı. Motorize birlikler de caddelerde ve mahalle aralarında devriye geziyorlardı.

Şehir merkezinde tahrip edilen ve yakılan işyerlerinin önü ile, cadde ve sokaklar insanla dolmuştu. Herkes birbirine kuşkuyla bakıyordu. En ufak bir tartışma kanlı olaylara dönüşebilirdi. Böyle bir ortamın yaratılmasının sorumluluğunu kimse üstlenmek istemediğinden olacak ki, kimse kimseyle konuşmak istemiyordu.

Saldırganların, Alevilerin yoğun olduğu mahallelere yöneldiği haberi fısıltıyla yaygınlaşınca; şehir merkezi yavaş yavaş boşalmaya başladı.

Beydağı Mahallesi, Beydağı’nın batı cephesinin dik yamaçlarına yerleşiktir. Buraya yerleşenlerin çoğunluğu Elazığ, Tunceli, Sivas, Adıyaman’ın köylerinden gelenlerdir. Varoş olarak (gecekondu) tanınan bu mahallenin kanalizasyonu, suyu, yolu yoktur. Cemal Gürsel Mahallesi de aynı sorunlarla karşı karşıyadır. Bu mahalleler, gecekonduların tüm tipik sorunlarını yaşayan, işsizliğin kol gezdiği, yoksulluğun bel büktüğü yerlerdir. Böyle bir ortamda tarikatların, milliyetçilerin, solcuların egemenlik yarışına girmeleri kaçınılmaz olmuştur.

Silahlı çatışmanın patladığı haberi ilk bu semtten geldi. Beydağı Tepesinden bir grubun otomatik silahlarla ateş açması üzerine, mahalleden, adeta “Geleceğiniz varsa, göreceğiniz de var” dercesine, silahını eline alan rasgele ateş eder. Binlerce mermi sıkılır. Bu sırada 10-15 kişi de yaralanır. Haberi alan askeri birlikler olay yerine yetişirler. Tepeden ateş edenler, Beydağı’nın yükseklerine doğru kaçışırlar. Mahalle içindekiler de kaçışarak görünmemeye çalışırlar. Beydağına kaçmak isteyenler, havadan izleyen helikopterin yardımıyla silahlarıyla birlikte yakalanırlar. Yakalananların sağ gruptan olduğu söylenir. Bu arada, güvenlik güçleri tarafından mahallede de arama yapılır, çok sayıda kişi gözaltına alınır. Aramada bol miktarda silah ve mermi ele geçirilir.

Beydağı, Başharık ve Cemal Gürsel Mahallelerinde silahlı çatışma çıktığı sırada, Başharık’ın Yakıncı Sokağında oturan biri dışarı fırlayarak, “Ey Müslümanlar ve duruyorsunuz, Aleviler ve komünistler yukarıda yüzlerce Müslümanı öldürdüler. Dernek kanalı cesetlerle dolu…” diye bağırır. Bunun üzerine, bağıranın karşı komşusu ve mahallede “Babaanne” olarak tanınan, namazlı, aptesli yaşlı bir kadın dışarı çıkar ve“Ulan sahtekâr, yalancı, sen evindeydin. Silah sesleri ta uzaklardan geliyor. Kapı komşularını birbirlerine mi düşürmek istiyorsun?” diyerek eline aldığı taşla adamın arkasına düşer. Eğer o yaşlı anne olmasaydı, belki bu sokakta da çatışma çıkmıştı.

Bu kez kötü haber Çavuşoğlu Mahallesinden geldi. Habere göre, bu mahallede silahlı çatışma çıkmıştı. Çavuşoğlu Mahallesinde oturanların yüzde 80’i Alevi kökenlidir. Sağcı bir grup mahalleyi silahla basar, belirli yerlere ateş ederler. Mahalleden de karşılık verilir. Az sonra olay yerine yetişen polisin, saldırganların peşine düşeceğine, mahallenin içine dalarak evleri aramaya başlamasından yararlanan sağcı grup kayıplara karışır.

Mahalle sakinleri, polisin yanlı tutumunu protesto ederek “Bizim evlerimiz burada, önce burayı basıp ateş edenleri, evlerimizi yakanları yakalayın” diye sert tepki gösterirler. Silahlı saldırı sırasında mahalleli gençlerden 16 yaşlarındaki Aziz Yüce bacağından yaralanmış, birkaç ev de ateşe verilmiştir. Polis yanlı tutumunda kararlıdır, evleri aramaktan vazgeçmez. Bazı evlerde silah ve mermi ele geçirilir. Ayrıca mahallede kırk kişi de gözaltına alınır.

Özalper (Samanharkı) Mahallesi de sağcı bir grubun silahlı baskınına uğrar. Saldırganlar, bazı işyerlerinin ve evlerin camlarını kırar. Konutlardan da silahla karşılık verilmiş, ardından saldırganlarla mahalleli, sokakta taş ve sopalarla birbirlerine girmişlerdir. Çok sayıda kişi yaralanır; Polis, silahlı ve sopalı sağcı grupları görmezlikten gelerek; işyerleri ve evleri saldırıya uğrayanları toplamaya yönelir. Bu kez polise karşı tepki yoğunlaşır. Bu sırada olay yerine askeri birlik yetişir, mahalleyi kontrol altına alır. Yapılan aramalarda silah ve mermi ele geçirilir, bunları taşıyan ya da bulunduranlar da gözaltına alınır.

Özalper Mahallesinde, saygınlığıyla tanınan Yusuf Güzel tepkisini dile getiriyordu: “Hamido’nun ve yakınlarının ölümü hepimizi çok üzmüştür. Ama mahallede oturan Alevilerin suçu nedir? İki gündür evlerimizi, işyerlerimizi tahrip ettiler, yaktılar. Kanlı bir olay çıkmasın diye gençlerimizi evlerde tutarak dışarı bırakmadık. Onların canı varsa, bizim de var. Bir yanda faşistler saldırıyor, bir yanda polis bizi eziyor. Böyle devlet, adalet olmaz. Bizi canımızdan bezdirdiler.”

Kalender Ağdaş isimli yaşlı bir vatandaş da, bir polis yetkilisiyle tartışıyordu. “Memur bey, iki-üç gündür var mıyız, yok muyuz. Gözümüze uyku girmedi. Şu karşıdaki evlerin, şu yukarıdaki evlerin, şu sokaktaki evlerin tümü Sünni. 30-40 yıldan beri komşuyuz. Aramızda değil mezhep, çocuk kavgası bile olmadı. İki günden beri Alevilere, solculara ait ev ve işyerlerimizi yaktılar. Kanlı olay olmasın diye çocuklarımızı, gençlerimizi sokağa bırakmıyoruz. Faşistler silahla kollarını sallayarak geliyorlar, dükkanları, evleri yakıyorlar, tahrip ediyorlar. Polisler de geliyor, onları değil, suçlu diye bizi alıp götürüyorlar. Devlet, Alevilere, şehirde işiniz yok, işyeri açamazsınız, işçi olarak çalışamazsınız, çocuklarınızı okutamazsınız, yeniden köylerinize gidin, davar-sığır güdün desin. Bu nedir? Faşistler uzaklardan gelip bize saldırıyor, ateş ediyor. Polis geliyor bize saldırıyor, bizi toplayarak götürüyor…”

Mahallelerde silahlı çatışmaların yoğunlaştığı haberleri yaygınlaşıyordu. Olayın birinci günü Çilesiz Mahallesinde bahçede top oynayan üç lise öğrencisi kaçırılmış ve işkenceyle öldürülmüşlerdi. Öldürülen bu gençlerin cenaze törenine on bin kadar kişi katılmıştı. Cenaze törenine katılan kadınlar gözyaşlarıyla ağıt söyleyerek, yaşlılar suskun, gençler slogan atarak yürüyorlardı. Güvenlik güçleri, kortejin yolunu değiştirmek için engellemeye çalışmıştı. Kortejdekiler de direniyor ve belirlenen güzergâha gitmek istiyorlardı. Güvenlik güçleriyle kortejdekiler arasında sert tartışmalar, itişmeler de olmuştu. Güvenlik güçleri, bazı gençleri gözaltına almaya kalkışınca, tartışmalar daha da sertleşiyordu. Askeri birliklerin devreye girmesiyle olay tatlıya bağlandı. Cenazeler, Kuyuönü Mezarlığında toprağa verildi. Tam bu sıradaCemal Gürsel Mahallesine silahlı saldırı düzenleyen sağcı bir grupla solcular arasında çatışma başlamıştı. Binlerce merminin sıkıldığı çatışmada 10 kadar kişi yaralandı. Askeri birliklerin yetişmesi üzerine çatışan gruplar kaçışmaya başladılar. Çok sayıda kişi gözaltına alındı. Aramalarda bol miktarda silah ve mermi yakalandı.

Çatışmaların çıktığı mahallelerin tümü Alevilerin yoğun olduğu yerlerdi.

Başka yerlerden gelen sağcı gruplar silahla saldırıyor, güvenlik güçleri gelince kaçışıyorlardı Güvenlik güçleriyse kendini savunan mahalle halkını gözaltına alıyordu. Tüm bunların, Alevileri gözaltına almak için hazırlanmış bir oyun olduğunu düşünenler de olmuştu. Çünkü silahla saldıran sağcılar nedense yakalanmıyordu. Yakalanan az sayıda sağcıyı da askeri birlikler ele geçirmişti.

19 Nisan akşamı, güvenlik güçleri ve askeri birliklerin ortaklaşa çabalarının sonucu olaylar denetim altına alınmıştı. Ama korku ve kuşkular günlerce sürdü. Mahalle, sokak ve ev nöbetleri devam etti.

İçme suyuna zehir konulması

İki günden beri devam eden saldırının, işyerlerinin ve konutların yakılıp yıkılmasının yarattığı sinir gerginliği, korku ve heyecan sürüyordu. Bu gece ve yarın neler olabileceği olasılıkları üzerine tahminler, yorumlar yapılıyordu. Tam bu sırada, şehrin içme suyuna zehir konulduğu haberi kısa süre içinde tüm kentte yayıldı. Bilinmeyen biri tarafından, emniyete, bazı kurumlara ve basına telefon edilerek içme suyunun bulunduğu ana depoya çok miktarda zehir atıldığı bildirilir. Bunun üzerine Valilik, her olasılığı düşünerek tahlil sonuçları gelinceye kadar kent suyunun içilmemesini anons eder.

İki-üç günden beri uykusuzluğun ve olumsuz ortamın gerginliğinden rahatsız olan bazıları zehirlendikleri şüphesiyle hastanelere başvurur; hastanelere kasıtlı olarak başvuranlar da olmuştur. Haber üzerine 8. Kolordu Komutanı, Sağlık Müdürünü de yanına alarak, tüm hastaneleri bizzat dolaşmış, hastalarla görüşmüş; hastane yetkililerinden bilgi almıştır. Kolordu komutanı ayrıca kentteki resmi, özel ve askeri hastanelerden suyun tahlilini istemiştir. Kısa süre sonra tahlil sonuçları rapor halinde gönderilir. Gelen raporların tümünde içme suyunda zehirli maddelerin bulunmadığı belirtilmiştir. Ancak Türkeş’i Malatya’ya geldiğinde evinde konuk etmiş olan Muhittin Turgut’un sahibi olduğu “Doğu Özel Hastanesi”ne zehirlenme şikayetiyle 200’e yakın başvuru olduğu, Muhittin Turgut’un gelenleri geri göndermediği, zehirlenme belirtilerini teyid ettiği, fakat böyle bir şeyin şimdilik olanaksız olduğu bildirilmiştir.

Silah kaçakçıları devrede

Malatya’da silah kaçakçılığı yapan bir şebekenin Sünni elemanlarının, Sünni mahallelerinde tanıdıklarının aracılığıyla “Alevilere dışarıdan çok silah geldi. Saldırıya hazırlanıyorlar” diye söylenti çıkardığı, bu duruma karşı önerilerde de bulunduğu bildiriliyordu. Bu kişilerin şöyle konuştuğu anlatılır: “Bir Müslüman olarak, zorumuza gitti. Böyle bir gün ve ortamda Müslümanlara yardımcı olmazsak, Müslümanlığımızdan şüpheleniriz. Sağdan-soldan silah temin ettik. Size istediğiniz kadar silah vereceğiz. Para önemli değil, elinize geçtiğinde ödersiniz.”

Aynı şebekenin Alevi ortaklarının da, Alevilerin yoğun olduğu mahallelere giderek aynı biçimdeki söylemlerle güya yardımcı olmaya çalıştığı belirtilir. Kaçakçılar, böylece silahlarını, o günün fiyatlarının 3–4 kat üstünde pazarlama imkânı bulmuşlardır.

Hamit Fendoğlu’nun eşi hükümetin telgraflarını kabul etmiyor

Hamit Fendoğlu’nun eşi Mukaddes Hanım, saygın bir ev hanımıdır. Konukseverdir. Her akşam evinde en azından üç-dört konuğu bulunmaktadır. Tatlı dil, güleryüzle konuklarını, komşularını, arkadaşlarını memnun etmeye çalışır. İnsanlar arasında ayırım gözetmeden, fakir-zengin demeden herkesi aynı gözle görür, sever ve yardım elini uzatır. Çevrede sevilen bir hanımefendidir.

Mukaddes Hanım, eşinin, gelininin ve torunlarının acısını yaşarken Malatya’da işyerlerinin tahrip edildiğini, yakıldığını, üç öğrencinin öldürüldüğünü duyduğunda, “Bunlar olmamalıydı. Acımıza yeni acılar eklenmemeliydi. Biz ve Malatyalılar böyle acıyı hak etmemiştik” diye üzüntülerini belirtmiştir.

Hamit Fendoğlu’nun ve yakınlarının katledilmesinden dört gün sonra Başbakan Bülent Ecevit ile İçişleri Bakanı İrfan Özaydınlı, Fendoğlu’nun eşine birer başsağlığı telgrafı göndermişlerdir. Mukaddes Hanım, gelen her iki telgrafı da almaz ve gerekçesini şöyle belirtir:

“Bu suikast bir Kotil’e (İstanbul Belediye Başkanı), bir Dinçer’e (Ankara Belediye Başkanı) yapılmış olsaydı, Ecevit’in temsilcisi veya kendisi o cenaze töreninde bulunmaz mıydı? Bu acılı gönlümle Ecevit’e soruyorum: Eşimin cenaze törenine hükümeti temsilen kim gönderilmiştir?

“Hükümetin İl’deki temsilcisi Vali bile başsağlığı ziyaretine dört gün sonra gelmiştir. Ecevit iktidar olurken; ‘Analar ağlamayacak, göz yaşlarımız dinecek’ demişti. Şimdi anneler değil, babalar, babaanneler, kayınvalideler de ağlıyor..”

Bir Bilanço

17 Nisan 1978 akşamı başlayan saldırı, tahrip ve silahlı çatışma; 20 Nisan akşamına kadar sürdü. Ancak üç gün içinde denetim altına alınabildi. Bu süre içinde 8 kişi ölmüş, 20’si ağır olmak üzere 100 kişi yaralanmış, 100 işyeri ve konut tamamen olmak üzere, toplam 960 işyeri ve konut tahrip edilmiştir. Olaylar sırasında onlarca oto da zarar görmüştür.

Bazı işyerlerinde yangının halen devam ettiği 20 Nisan günü şehir merkezindeki enkazı kaldırma çalışmaları başlatıldı. Cadde ve sokaklar ancak iki günde temizlenebildi. Bir yandan enkaz kaldırılıyor, bir yandan da mahkeme kanalıyla hasar tespiti yapılıyordu. Hasarın o dönemin değeriyle 100 Milyon TLolduğu belirlenmiştir. Ancak devlet 60 Milyon TL ödemiştir.

Doğu illerine gönderilen bombalar

Hamit Fendoğlu’na gönderilen bomba dışında, birbirinin benzeri ve ağırlıkları 1 kilo 350’şer gram, ambalajları da aynı olan üç paket daha 7 Nisan’da Ankara’dan postaya verildi. Bombalı paketler, Kahramanmaraş’ın Pazarcık İlçesi CHP İlçe Başkanı Memiş Özdal’a

(Alevi), Adıyaman Emniyet Müdür Yardımcısı Abdülkadir Aksu’ya ve Ahmet Akalın adında Adanalı bir işadamına gönderilmiştir.

Pazarcık’taki alıcı Memiş Özdal kuşkulanır ve paketi almaz. Postaneye getirilen paketi burada iki memur açar. Açılır açılmaz meydana gelen patlama sonucu, bir memur parçalanarak yaşamını yitirirken, diğeri de ağır yaralanır.

Adıyaman ve Adana’ya gönderilen paketlere, alıcılarına ulaşmadan İçişleri Bakanlığınca el konulur. Uzmanlar tarafından röntgen ışınlarıyla incelenen paketlerde bomba olduğu belirlenir ve paketler imha edilir.

Yapılan inceleme sonucu, bu paketlerdeki patlayıcıların, daha önce İstanbul Üniversitesi’nde öğrencilerin üzerine atılan bomba ve ADMMA yakınlarında atılarak 5 kişinin yaralanmasına neden olan bombalarda kullanılanla aynı olduğu belirlenmiştir. Bombaların dinamit üzerine demir çubuklar ve şarapnel parçaları konduktan sonra telle sarılarak yapıldığı, ateşleme piminin kutunun kapağına bağlandığı saptanmıştır.

Uzmanlar, herhangi bir yerde yapılmasının mümkün olmadığını belirttikleri bu türden patlayıcıların ancakAtom Enerjisi Araştırma Merkezinde yapılabileceğini belirtmişlerdir. Bunun üzerine Ankara Nükleer Araştırma Merkezinde arama yapılmıştır. Bu merkezde çalışanların büyük çoğunluğu Ülkü Ocaklıdır. Ülkü Ocaklarının eski Genel Başkanı Muharrem Şemsek de burada çalışmaktadır. Muharrem Şemsek ve birkaç arkadaşı gözaltına alınır ve Nükleer Araştırma Merkezi de bir süre için kapatılır. Muharrem Şemsek ve arkadaşları daha sonra mahkemece serbest bırakılır. (22)

Bombalı paketler neden Doğu ve Güneydoğu Anadolu’ya gönderilmiştir? Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da feodal yapı (aşiret, şıhlık, tarikat, ağalık) ağırlıktadır. Mezhep, Kürt-Türk çelişkisi bulunmaktadır, Bu yapının her an kavgaya hazır olduğu beklentisiyle bu bölgeler seçilmiştir. Amaç, bölgede karışıklık çıkarmak, kavga ve çatışma ortamının fitilini ateşlemektir. Böylesine profesyonel planlar, PTT organizasyonun kullanılması, sıradan örgütlerin işi değildir. Bunlar ancak, deneyimli, çok ilişkili kurum ve örgütlerin yapabileceği eylemlerdir, hazırlıklardır. Hamit Fendoğlu’nun ölümüne neden olan bombanın sırrı hâlen çözülmüş değildir.

Hamido ile iki torununun ve gelininin katliyle ilgili suikastın, solcuların ve onlarla işbirliği halindeki bölücülerin eseri olduğuna dair bir bant gazetemizce ele geçirilmiştir.” (23)

Ortadoğu Gazetesi böyle yazıyordu. Ama aradan tam 20 yıl geçmiştir. Ortadoğu Gazetesinin ele geçirdiği söylenen bant nerededir? Niçin bu bant alınıp çözülmemiş, olay ortaya çıkarılmamıştır? Gazetenin ele geçirdiği ileri sürülen bant gerçekse, açıklanmasında bir sakınca mı vardır? Bombanın ve katliamların arkasında güçlü örgütler mi var? Bombalar Ankara Nükleer Enerji Araştırma Merkezi’nde mi imal edildi, eğer öyleyse bombalar kimler tarafından imal edildi, kimlere verildi? Birbirini izleyen sorular…kuşkular.. susan iktidarlar… tartışılan Kontr-Gerilla örgütü ve CIA…

Politikacıların söz düellosu

Başbakan Bülent Ecevit: “Malatya olayının rastlantı olmadığı, ülkede kutuplaşmayı körüklemek isteyen güçlerin, örgütlerin payının olduğu söylenmektedir. Muhalefet partileri Malatya’daki olaylara tam olarak temas etmemişlerdir, çünkü taraf tutmaktadırlar… Barışa razı olmayanlar vardır…” (24)

Tekin Erer (Son Havadis Gazetesi): “Komünist ve anarşist elbette bomba atacak, elbette yurtta huzursuzluk çıkaracaktır. Onun görevi esasen budur. Böyle olmazsa zaten biz onlara anarşist ve komünist damgasını vurmayız. Komünist ve anarşistlerin yurdu karıştırmak, milleti bölmek sabotajlar yapmak, cinayetler işlemek görevidir. Onların işi bu” (25)

Yaşar Okuyan (MHP Genel Başkan Yardımcısı): “Komünist alçaklar tarafından hunharca öldürülen Malatya Belediye Başkanı, değerli dava insanı merhum Fendoğlu’nun gerçek katillerini CHP iktidarı himayesine almaktadır. Ve milliyetçilere iftira savurmaktadır…” (26)

Süleyman Demirel (AP Genel Başkanı): “Hadiselerin altında komünizm, yıkıcılığın ve bölücülüğün bulunduğunu henüz hükümet hiç dillerine almıyor. Türkiye’yi rahatsız eden gerçek sebep budur… Bu olayların gerçek sebebini anlamaktan aciz bulunan hükümetin gaflet uykusundan uyanması için daha kaç vatandaşımız can verecektir? Bu hükümet gaflet uykusundadır…” (27)

Alpaslan Türkeş (MHP Genel Başkanı): “Ecevit ve İçişleri Bakanını, bizim hakkımızda ima yolu ile de olsa öne sürdükleri iddialarını ispata davet ediyorum. Bu iddialarını ispat edemedikleri takdirde dünyanın en alçak ve en şerefsiz insanları olacaklardır…” (28)

Görüldüğü gibi, siyasi partilerin lider ve yöneticileri, bu katliamların, olayların neden ve niçinlerini araştırmadan, önleyici çözüm önerileri üretmeden; demagojilerle birbirini suçlamaktadırlar.

Provokasyon kokusu

Malatya’da meydana gelen olaylar sırasında polislerin büyük bölümü müdahale etmemiştir. Saldırganlara engel olmaya, maskeli öncülerini yakalamaya çalışan bazı polisler ise diğer bazı polislerin sert ve küfürlü tepkileriyle karşılaşmışlardır. Hatta kendi aralarında kavga edenler de olmuştur. Malatya Emniyet Müdürü, polislerin kendi aralarındaki kavgadan dolayı POL-DER Başkanı Komiser Yusuf Değirmenci ile POL-BİR Başkanı Rıza Kaya’yı işten el çektirmiştir.

Yine adını açıklamak istemeyen bir polis yetkilisi, Milliyet Gazetesi’nin Malatya Muhabiri Erhan Akyıldız’a şu açıklamayı yapmıştır: “Malatya’da olaylar aynı anda, değişik yerlerde patlak vermiştir. Cenazenin kaldırılacağı caminin yanında bulunan bir dinamit patlamadan etkisiz hale getirilmiştir. Bazı yerlerden ateş açıldığı görülmüştür. Bütün bunlar, olayın kökünde bir provokasyon olduğunu işaret etmektedir. Dünkü protesto gösterisini yapanların büyük bir çoğunluğunu 15-20 yaşlarındaki gençlerin teşkil etmesi de bunun başka bir kanıtıdır.”

Cumhuriyet Gazetesi’nin Malatya muhabiri, aynı zamanda Görüş Gazetesinin de köşe yazarı Raşit Kısacık’a göre; “… Bu gergin hava, Emniyet kadrosunda da geniş ölçüde huzursuzluğa, gerginliğe ve küskünlüğe yol açıyor, polisin olaylar karşısındaki etkinliği kalmıyordu. Nitekim 17 Nisan akşamı saat 19.00’da Hamit Fendoğlu’nun evinde açılan bombalı kolinin yolaçtığı olayın nelere gebe olacağı hemen herkes tarafından değerlendiriliyorken; bu değerlendirmenin polis örgütünden neden yapılmadığına dikkat çekiliyordu. Aynı gece saat 20.00 sıralarında harekete geçen MSP’li, MHP’li ve AP’li militanların Kışla Caddesi’nde yaptıkları yürüyüş ve bu yürüyüş esnasındaki saldırılar ertesi gün için bir uyarı iken, bir gün sonra cadde ve sokaklarda hiçbir güvenlik görevlisinin görülmemesi çok anlamlıdır. “

17 Nisan gecesi saldırganlardan hemen sonra Malatya’da bulunan CHP’li senatör, bir basın toplantısı düzenleyerek… ertesi gün olabileceklere yetkililerin dikkatini çekerek önlem alınmasını istiyorlardı. Ancak ne yazık ki bu istem yetkilileri harekete geçirmiyordu…” (30)

Türkeş’in kehaneti

MHP Genel Başkanı Alpaslan Türkeş; “Hükümet, MHP’ye yönelik iftiralarını yoğunlaştırdığını ve milliyetçilere işkence ederek, canavar POL-DER üyesi işkenceci polisler hakkında hükümetin yasal yoldan hesap sormasını istemiş. Bu muameleler sürdüğü takdirde Erzurum ve Kahramanmaraş’ta da bu tür olayların çıkacağını belirterek gelecek hakkında tahminde bulunma sayılmamalıdır demiştir..” (31)

Türkeş’in bu kehânetinin gerçekleşmesi çok sürmez. Erzurum ve Kahramanmaraş’ta olaylar başlar. Pazarcıklı Memiş Özdal, 7 Nisan’da gönderilen bombalı paketi alıp açsaydı; 24 Aralık 1978’de Maraş’ta meydana gelen toplu katliam herhalde o zaman olacaktı. Türkeş; ezbere konuşmaz, bir olay olacaktır demişse mutlaka olur. Nitekim Kahramanmaraş’ta ve Erzurum’da olay çıkacak demişti. Çok sürmedi, olaylar her iki ilde artarda patlak verdi.

Kahramanmaraş’ta güvenlik güçleri, sağcı örgütlerin eylem hazırlığı içinde olduklarına dair ihbar alırlar. Bunun üzerine olay çıkmasını beklemeden genel bir arama yaparlar. Arama sırasında çeşitli eylemlere karışmış, adam öldürmüş ve yaralamış olanların da içinde bulunduğu 34 kişi gözaltına alınır. Sorguları yapılarak adliyeye sevkedilen ve tutuklanan bu kişilerin arasında, Büyük Ülkü Derneği’nin birinci ve ikinci başkanlarıyla MHP Maraş Milletvekili Mehmet Yusuf Özbaş’ın oğlu Avukat Edip Özbaş da bulunmaktadır. Tutuklama haberini alan MHP Milletvekili, Adliyeye giderek tutuklama kararını veren 2. Asliye Ceza Hakimi Kazım Demirsu ile Ertop Kazmaz’a saldırır, Savcıya hakaret eder.

Olayların soruşturmasında, “Türk Yıldırım Komandoları” ile “Esir Türkleri Kurtarma Ordusu” adıyla iki gizli örgüt ortaya çıkarılmıştır. Soruşturmayı yürüten yetkililerin açıklamalarına göre; “Ülkü Ocaklarının, lise öğrencilerinin eline az tesirli patlayıcı maddeler vererek ülkücülere ait yerlere attırdıkları, suçu sol örgütlere yükleyerek eyleme geçtikleri” saptanmıştır. (32)

Erzurum’da Atatürk Üniversitesi’nde ülkücüler, sol görüşlü öğrencilere ve öğretim üyelerine saldırarak dövmüşlerdir. Ayrıca Erzurum sokak ve caddelerinde sol görüşlü olanların işyerleri tahrip edilmiş ve dövülmüşlerdir. (33)

Malatya’dan Alevi göçü

Hamit Fendoğlu’nun öldürülmesinin ardından çıkarılan olaylarda 1000’e yakın işyeri tahrip edildi ve yakıldı. Yakılıp yıkılan işyerlerinin yüzde 90’ı demokrat, solcu ve Alevilere aitti. Saldırıdan yaralananların da çoğunluğu bu kesimin insanlarıydı. Artık Malatya’da demokratların, solcuların ve Alevilerin yaşamlarını sürdürme ve iş yapma olanakları zorlaşmıştı. Bu nedenle Malatya’dan göç başladı.

12 Eylül 1980’de yapılan askeri darbeden sonra da, demokrat, solcu ve Alevilere yönelik faşist baskılar yoğunlaştı. Neredeyse her gün evleri, işyerleri aramadan geçirilen bu insanlar, uyduruk gerekçelerle gözaltına alınıyor, işkencelerden geçiriliyordu. Bunca baskıyla karşılaşan demokrat, solcu ve Aleviler, sonunda Malatya’yı terk etmek zorunda kaldılar. İş sahibi olanlar, işyerlerini günün değerinin çok altında fiyatlara satarak Mersin, Adana, İstanbul, İzmir gibi kentlere göç etmeye başladılar. Ekonomik gücü olmayanlar da köylerine döndüler. Böylece Malatya’nın inançsal, etnik ve kültürel mozaiği, siyasal yapısı esaslı bir değişime uğramış oldu…

1974-1980 Yıllarında Malatya’da İşlenen Siyasi Cinayetler:

·Adı Mesleği Öldürülme tarihi Politik tarafı
.Hamza KARAAĞAÇ Memur 15. 02. 1974 Sol
·Nüvit BARUT Serbest 13. 09. 1975 Belirsiz
·Kazım GÖKTAŞ Öğrenci 06. 12. 1975 Sol
·Mehmet ŞENSES Polis 22. 01. 1976
·Bekir ALTINDAĞ Bekçi 22. 01. 1976
·İlker AKMAN Mühendis 25. 01. 1976 Sol
·Y. Ziya GÜNEŞ Öğrenci 25. 01. 1976 Sol
·H. Basri TEMİZALP 25. 01. 1976 Sol
·Naim KORKMAZ İşçi 25. 08. 1976 Sol
·Mehmet YILMAZ Öğretmen 26. 01. 1977 Sol
·Mehmet ERBAŞ Muhtar 02. 06. 1977 Sol
·Kaya ÇAVDAR Öğrenci 20. 11. 1977 Sağ
·Mahmut TANER Serbest 11. 12. 1977 Sağ
·Mustafa BAR İşçi 22. 01. 1978 Sol
·Haydar CERİTLİ İşçi 22. 01. 1978 Sol
·Erhan BİTLİSLİ Mühendis 25. 01. 1978 Sol
·Metin KORKMAZ Öğrenci 10. 03. 1978 Sol
·Hasan YASİN Öğrenci 10. 03. 1978 Sol
·Ahmet Şerif SATILMIŞ Öğrenci 04. 04. 1978 Sağ
·Zeynel ADIGÜZEL Öğrenci 14. 04. 1978 Sol
·Vedat GÖKDEMİR Öğrenci 14. 04. 1978 Sağ
·İbrahim Ömer TOY Öğrenci 14. 04. 1978 Sağ
·Hamit FENDOĞLU Belediye Bşk. 17. 04. 1978 Sağ
·Hanife FENDOĞLU Ev Kadını 17. 04. 1978
·Bozkurt FENDOĞLU Çocuk 17. 04. 1978
·Mehmet FENDOĞLU Çocuk 17. 04. 1978
·Saip HAZER Öğrenci 18. 04. 1978 Sol
·Özcan TÜRKSEVER Öğrenci 18. 04. 1978 Sol
·Naci ERGÜVENLİ Öğrenci 18. 04. 1978 Sol

·Doğan GÜL Öğrenci 18. 04. 1978 Sol
·Tahir KÖRÜKÇÜ Öğrenci 18. 04. 1978 Sağ
·Murtaza İÇEN Öğretmen 21. 06. 1978 Sol
·Turgay GÜRPINAR Öğrenci 03. 08. 1978 Sol
·Yüksel MAZMANOĞLU Esnaf 30. 08. 1978 Sol
·Hasan BAŞYURT Memur 22. 09. 1978 Sol
·Haci YİĞİT İşçi 24. 09. 1978 Sol
·Müslüm KOYUNCU Serbest 24. 09. 1978 Sol
·Mehmet BENLİ Öğrenci 24. 09. 1978 Belirsiz
·Ali BİLMENER Öğrenci 24. 09. 1978 Sol
·Hasan ÇINAR Öğretmen 25. 09. 1978 Sol
·Şinasi SERDAROĞLU Öğrenci 26. 09. 1978 Sol
·Recep EROĞLU Serbest 27. 09. 1978 Sol
·Kemal PAŞAHAN Öğrenci 28. 09. 1978 Sağ
·Vahap EREN Öğrenci 28. 09. 1978 Sol
·İhsan ENGİN Öğrenci 09. 10. 1978 Sol
·Tahir ÖZYAZGAN Öğrenci 10. 10. 1978 Belirsiz
·Murtaza KAYA Öğretmen 25. 10. 1978 Sol
·H. Abdullah KÖSE Öğretmen 26. 10. 1978 Sağ
·Hasan ÖZGÜR Çiftçi 02. 11. 1978 Sol
·Ramazan ORAL Öğretmen 03. 12. 1978 Sol
·Alişar DURHAN Serbest 20. 12. 1978 Sağ
·Bülent GÜL Öğrenci 22. 12. 1978 Belirsiz
·Mustafa ÜNAL Eczacı Kalfası 13. 06. 1979 Sol
·Nevzat YILDIRIM Öğretmen 08. 06. 1979 Sol
·Ali ELÇİ PTT Müd. 19. 07. 1979 Sol
·Ertuğrul EMİR Öğrenci 26. 08. 1979 Sol
·H. Hüseyin TULUK Mühendis 22. 09. 1979 Sol
·Mirza KORKMAZ Marangoz 24. 09. 1979 Sol
·Zeki SERELİ Öğrenci 12. 10. 1979 Belirsiz
·Mustafa ÖCAL Odacı 16. 11. 1979 Belirsiz
·Hasan ÖZTÜRK Eczacı Kalfası 20. 11. 1979 Sol
·Hüseyin ASLAN Emekli Memur 26. 11. 1979 Sol
·Nurettin KILISDOĞAN İşçi 08. 12. 1979 Sol
·Necati İÇEN İşçi 09. 12. 1979 Belirsiz
·Ömer ASLAN Öğretmen 10. 12. 1979 Belirsiz
·Mehmet YUMRUTEPE Sendikacı 26. 12. 1979 Sol
·Ahmet ÇELİK Öğrenci 27. 12. 1979 Sol
·Aziz SÜRÜ Öğrenci 29. 12. 1979 Sol
·H. Hüseyin ÇOLAKOĞLU İşçi 09. 01. 1980 Sol
·Tahsin BEZENE Şoför 21. 01. 1980 Sol
·Andan ÇİFTÇİOĞLU Esnaf 05. 02. 1980 Sağ
·Hasan DOĞAN 20. 02. 1980 Sol
·Fahrettin AKSOY Öğrenci 24. 02. 1980 Sağ
·Mehmet KIZILCIK 07. 03. 1980 Sağ
·Enver KOÇ İşçi 19. 03. 1980 Sol

·Mehmet Ali ÇİLESİZ Öğretmen 04. 04. 1980 Sağ
·Halit ERTAŞ Öğretmen 09. 04. 1980 Sol
·Hidayet VARAN Şoför 19. 04. 1980 Sağ
·Hasan KARAGÖZ Öğretmen 28. 04. 1980 Sol
·Bektaş MUTLU Öğretmen 09. 05. 1980 Sol
·Nusret ARIBANLI İşçi 17. 05. 1980 Sağ
·Muharrem YILDIRIM Öğretmen 21. 06. 1980 Sol
·Şahap ÖZELÇİ Tamirci 23. 06. 1980 Sağ
·Ahmet ÖZDİLEK Polis 08. 07. 1980 Belirsiz
·Vahap ÖKSÜZ Esnaf 17. 07. 1980 Belirsiz
·Bahattin KAYA Memur 17. 07. 1980 Sağ
·İhsan YILDIRIM Öğrenci 17. 07. 1980 Sağ
·Mehmet DURAK Öğrenci 17. 07. 1980 Sağ
·A. Seyit ERTAŞ 23. 07. 1980 Sol
·Ali KUTLAR Öğretmen 01. 08. 1980 Sol
·Sadık TOPER İşçi 05. 08. 1980 Sağ
·Abbas KALI 14. 08. 1980 Sağ
·Osman TERDİ Bakkal 20. 08. 1980 Sağ
·Abuzer KUTLU Kitapçı 25. 08. 1980 Sağ
·Cemal GÜLER Gözlükçü 28. 08. 1980 Sol
·Semai ERCAN 09. 09. 1980 Sağ
·Bektaş TÜRK Çocuk 09. 09. 1980
·Mehmet KORKMAZ Şoför 09. 09. 1980 Sağ
·H. Hüseyin DEDE Öğretmen 09. 09. 1980 Sol
·Mahmut GÜLTAŞ İşçi 10. 09. 1980 Sağ
·Selahattin KARATAŞ Öğretmen 11. 09. 1980 Sol

Yaralamayla da sonuçlanabilen siyasal olaylar

Malatya’daki Demokratik Kitle Örgütlerinin ortaklaşa düzenledikleri mitinge saldırı yapıldı. 22’si ağır olmak üzere 100’e yakın yaralı (02. 02. 1975)
TÖB-DER’in düzenlediği kapalı salon toplantısına ülkücülerin saldırısı sonucu çıkan olaylarda bir kişi öldürüldü, onlarca kişi yaralandı. Yüze yakın işyeri tahrip edildi. (15-16 Şubat 1975)
Arguvan Belediye Başkanının oğlu Naci Orhan silahlı saldırıdan ağır yaralandı. (01. 07. 1975)
Doğanşehir’de ülkücüler, İbrahim Elmas ve Hasar Basri Elmas’ı döverek ağır yaraladılar. (12. 08.1975)
Hasan Şahin (Emekli öğretmen, solcu) dövülerek yaralandı. (17. 09. 1975)
Akçadağ İlköğretim Okulu’ndan 500 sol görüşlü öğrenci, ülkücülerin saldırısına uğrayarak yaralandı ve okuldan uzaklaştırıldı.
TÖB-DER Bölge Temsilcisi İbrahim Nacar dövülerek ağır yaralandı. (26. 02. 1976)
Ticaret Lisesi Müdürü Mehmet Paçacı dövülerek ağır yaralandı. (02. 03. 1976)
TÖB-DER üyesi Haydar Daban, ülkücüler tarafından dövülerek yaralandı. (30. 03. 1976)
Yatılı okul sınavlarına girmek için Hekimhan’dan Malatya’ya gelen 200 öğrenci komandolar tarafından garajda dövüldü. (14. 05. 1976)
Gayret Gazetesini basan Ülkücüler, malzemeleri dağıtarak tahrip etti. (1976)
Turan Emeksiz Lisesine saldıran ülkücülerle öğrenciler arasında çıkan çatışmada 5 polis, çok sayıda öğrenci yaralandı. (24. 03. 1977)
İlçe Seçim Kurulu üyesi öğretmen Hüseyin Yıldırım, uğradığı saldırıda yaralandı. (10. 04.1977)
Malatya Eğitim Enstitüsü’nü basan komandolar, 10 kız öğrenciyi ağır yaraladı.
Ticaret Lisesi öğrencilerinden Sultan Alper ile Aynur Malatyalı, ülkücülerin saldırısı sonucu yaralandı. (17. 03. 1978)
Malatya Yüksek Meslek Lisesi’nde okuyan öğrenciler üzerine silahla ateş açılması sonucu Ahmet Şerif, Battal Erdem, Azmi Ayten ağır yaralandı; Ahmet Şerif Satılmış olay yerinde yaşamını yitirdi. (05.04. 1978)
Çavuşoğlu Mahallesine yapılan silahlı saldırı sonucu Zeynel Adıgüzel öldü, Müslüm Adıgüzel yaralandı. (17. 04. 1978)
Derme İlkokulu önünde bir taksiye ateş edildi, üç kişi yaralandı.
Eğitim Enstitüsüne gece silahla ateş edildi ve okul yakılmak istendi. (08. 06. 1978)
Eğitim Enstitüsünde bir grup öğrenci Valiliğe yürümek isterken çıkan çatışmada bir polis, iki sivil yaralandı. (28. 06. 1978)
Ülkücülerin gittiği Turan Emeksiz Caddesi üzerindeki bir kahve gece silahla tarandı, ikisi ağır olmak üzere on kişi yaralandı. (14. 09. 1978)
Silahlı saldırıya uğrayan özel bir hastanenin başhekimi Dr. Mehmet Alp ağır yaralandı. (08.05.1979)
Gazeteci ve Turizm Müdür Yardımcısı Cumali Uyan, silahlı saldırı sonucu ağır yaralandı. (17.05.1979)
Öğretmen Ömer Bozkurt silahlı saldırıda yaralandı. (13. 09. 1979)
Köy Koop Genel Başkan Yardımcısı Nurettin Elmasulu uğradığı silahlı saldırıda ağır yaralandı.(20. 09. 1979)
Salt Köprü Mahallesinde bir eve baskın düzenleyen silahlı kişiler bir kişiyi öldürdü, iki kişiyi ağıryaraladı. (25. 10. 1979)
Doğanşehir’de çıkan silahlı çatışmada Adnan Çiftçioğlu ölürken, Oktay Turan ağır yaralandı. (07.02. 1980)

Bu bilgiler, Malatya’da kurulu Görüş ve Gayret Gazetelerinin 1974-80 yıllarında yayımlanan sayılarından derlenmiştir.

 

KAYNAKLAR [Home]
1) DIE Milletvekili Seçim Sonuçlari
2) Mahmut Makal, Karanligi Zorlayanlar, Basak Yayinlari, Ankara 1992, s. 86
3) TÖB-DER Dergisi, Sayi: 91, 15. 02.1975
4) Cumhuriyet Gazetesi, 18. 02.1975
5) TÖB-DER Dergisi, Sayi: 95, 15. 04. 1974
6) TÖB-DER Dergisi, Sayi: 4, 01.04.1975
7) Adana DGM Savciligi Iddianamesi (1975 / 24)
8) Adana DGM Iddianamesi
9) Gayret Gazetesi, 08. 11. 1975 – Malatya
10) Gayret Gazetesi, 08. 11. 1975 – Malatya
11) Gayret Gazetesi, 11. 11. 1975 – Malatya
12) Gayret Gazetesi, 10. 11. 1975 – Malatya
13) Abdullah URAZ, Sonhavadis Gazetesi, 20. 04. 1978
14) Erhan AKYILDIZ, Milliyet Gazetesi, 20. 04. 1978
15) Tercüman ve Milliyet Gazeteleri, 20. 04. 1978
16) Cumhuriyet Gazetesi, 21. 04. 1978
17) Sonhavadis, 20. 04. 1978
18) Cumhuriyet, 20. 04. 1978
19) Genis bilgi için bak.: 18, 19, 20 Nisan 1978 tarihli Tercüman, Milliyet, Cumhuriyet, Hürriyet
20) Cumhuriyet, 22. 04. 1978
21) Tercüman, 24. 04. 1978
22) 19-20.04.1978 tarihli Cumhuriyet, Tercüman, Sanhavadis, Hürriyet, Milliyet
23) Ortadogu Gazetesi, 23. 04. 1978
24) Hürriyet, 19. 04. 1978
25) Tekin ERER, Sonhavadis, 23. 04. 1978
26) Tercüman, 21. 04. 1978
27) Tercüman, 20. 04. 1978
28) Sonhavadis, 21. 04. 1978
29) Milliyet, 20. 04. 1978
30) Resit KISACIK, Cumhuriyet, 21. 04. 1978
31) 22.04.1978 tarihli Sonhavadis, Hürriyet, Milliyet Gazeteleri
32) 22.04.1978 tarihli Cumhuriyet, Milliyet, Hürriyet Gazeteleri
33) 22.04.1978 tarihli Milliyet, Sonhavadis, Hürriyet, Cumhuriyet Gazeteleri

Genis bilgi için:

* TÖB-DER Dergisi, Sayi: 90, 92, 94, 98, 102
* Alpay KABACALI, Cumhuriyet Gazetesi, 24. 04. 1978
* M. Resat GÜLEKEN, Milliyet, 24. 04. 1978
* Birikim Dergisi, Sayi: 39, Mayis 1978
* Muzaffer Ilhan Erdost, Fasizm ve Türkiye
* Ülke Dergisi, Sayi 8
* Aydinlik Gazetesi, 18, 19, 20, 21 Nisan 1978

 

kynk: Aleviyol dergisi
DİĞER YAZILAR :
MALATYA KATLİAMI -1-
MALATYA KATLİAMI -2-

Genelkurmay’ın Kılıçdaroğlu ayarı

FERDA ÇETİN

“Dokunulmazlıkların kaldırılması anayasaya aykırı” dedikten sonra, “ama biz dokunulmazlıkların kaldırılması için evet oyu vereceğiz” demek tartışmasız bir suçtur.
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu bu suçu işleyeceğini kamuoyu önünde açıkladı. Böyle bir açıklamadan sonra, Ahmet Davutoğlu’nun Kılıçdaroğlu’na teşekkür etmesi beklenirdi. Ama tam tersi oldu.
Davutoğlu 14 Nisan günü, AKP Kocaeli Gençlik Çalıştayı’nda; “Kılıçdaroğlu bize destek vermek zorunda kaldı“ dedi.
Davutoğlu’nun sözünü ettiği zorunluluğun, Kılıçdaroğlu’nun, “…anayasaya aykırıdır ama biz evet diyeceğiz” cümlesindeki “ama” ile bir bağlantısı var mıydı?
Bu sorunun cevabı da Davutoğlu’nun konuşmasında saklı; “dokunulmazlıklar konusunda önce itiraz ettiler, kaçacak delikleri kalmayınca kabul etmek zorunda kaldılar.”
CHP ve Kılıçdaroğlu kimden kaçıyordu? “Kaçacak delik”ten kastedilen neydi?
Kılıçdaroğlu ve CHP yönetimi, seçim döneminde yapmadığı muhalefetin daha sertini son birkaç aydır yapıyor.
Erdoğan’a, Davutoğlu’na ve diğer icracılara yönelik, “hırsız bunlar, şeref yoksunu, tecavüzcü ve ahlaksızlar yönetimi bunlar” sözleri Kılıçdaroğlu’na ait.
Peki nasıl oldu da Kemal Kılıçdaroğlu bu kadar keskin bir “U” dönüşü yapıverdi?
HDP milletvekilleri Sırrı Süreyya Önder ve Mithat Sancar, Genel Kurmay Başkanı’nın CHP ve Kemal Kılıçdaroğlu’na müdahale ettiğini açıkladılar.
Peki bu iddia kolay bir itham veya bir spekülasyon mudur?
Bu süreç Can Dündar ve Erdem Gül’ün 24 Mart’taki duruşması ile başladı. Birçok CHP milletvekili Dündar ve Gül ile dayanışmak için mahkemeye gitti.
Tayyip Erdoğan, AB ülkelerinin konsolosları ve kalabalık milletvekili grubunun Dündar ve Gül’e destek vermesinden büyük bir rahatsızlık duyuyordu. Bu rahatsızlığını Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’a da iletti.
Türkiye, “içeride ve dışarıda büyük bir savaş içindeydi. MHP bu savaşta hükümete tam destek verirken CHP yaptığı muhalefet ile ‘devletin bekası’nı ve milli birliği bozuyordu” bu duruma müdahale edilmesi gerekiyordu.
Kemal Kılıçdaroğlu 30 Mart Çarşamba günü Genelkurmay Başkanlığı’na çağrıldı. Kürdistan’da sürdürülen savaş, Can Dündar davası ve MGK kararları konusunda Kılıçdaroğlu “brife” edildi. Bu görüşme, ana muhalefet partisini bilgilendirmekten daha ziyade, CHP’yi devlet politikalarına aykırı davranmama konusunda bir “kulak bükme” toplantısıydı.
Davutoğlu’nun, “Kılıçdaroğlu bize destek vermek zorunda kaldı” dediği görüşmeydi.
Bu görüşmenin ertesi günü Kılıçdaroğlu bir milletvekilini görevlendirdi. Bu milletvekili 31 Mart Perşembe günü Can Dündar-Erdem Gül duruşmalarını izleyen milletvekillerini tek tek arayarak 1 Nisan’da yapılacak duruşmaya katılmamaları uyarısı yaptı.
Dokunulmazlıklar konusu gündeme geldiğinde de Kemal Kılıçdaroğlu CHP MYK’sini topladı. Toplantıda dokunulmazlıkların kaldırılmasına “hayır” denilmesi kararı çıktı.
Fakat Kemal Kılıçdaroğlu bu toplantı yapılmamış ve bir sonuç çıkmamış gibi dokunulmazlıkların kaldırılmasına “evet” diyecekleri açıklaması yaptı.
Bu açıklama CHP milletvekilleri arasında büyük bir huzursuzluk yarattı. Nitekim Sezgin Tanrıkulu, İlhan Cihaner, Fikri Sağlar, Mahmut Tanal, Hilmi Yarayıcı, Mehmet Tüm, Barış Yarkadaş ve Eren Erdem başta olmak üzere birçok milletvekili dokunulmazlıkların kaldırılmasına “hayır” oyu vereceklerini açıkladılar.
Genelkurmay Başkanlığı’nın Kılıçdaroğlu üzerinden CHP’ye müdahalesi, Kürdistan’da yürütülen işgal ve istila savaşının bir parçası ve bir devlet operasyonudur. Devletin Kılıçdaroğlu operasyonu ile Kürt milletvekilleri ve legal siyaset alanı etkisizleştirilirken, diğer yandan şimdiye kadar AKP uygulamalarına karşı çıkan CHP, topyekün savaşa uygun hale getiriliyor.
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu 20 Aralık 2014 tarihinde, CHP’nin içini karıştırmak amacıyla MİT’in dışında bir ekip kurulduğunu, bu ekibi MİT’ten bir ismin koordine ettiğini açıklamıştı. Eğer bu bilgiler doğru idiyse bundan sonra artık bu türden bir “karıştırıcı”ya gerek kalmayacak. Çünkü Tayyip Erdoğan’ın koruma polisi konumundaki Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar ve CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu bu işi ziyadesiyle yapıyorlar.

Malatya katliamının 38. yılında tanıklar anlatıyor

Bugün Malatya katliamının 38. yılı. 18 Nisan’da başlayan ve üç güm süren katliamda 8 kişi yaşamını yitirmiş, yüzlerce kişide yaralanmıştı. Bu katliam, tarihe yine Alevi katliamı olarak geçti!

Tarihe Malatya katliamı olarak geçti… Tarihler 18 Nisan 1978’i gösteriyordu. Dönemin Belediye Başkanı Hamit Fendoğlu’na yapılan suikastı gerekçe gösteren faşistler Bilim ve Kültür Derneği adlı kuruluş adı altında Malatya’da “Milletim Uyan” başlıklı bir bildiri dağıttı. Tarihte yaşanan diğer katliamlar gibi zemin hazırlanıyordu. Günler geçtikçe  gerginlik artıyor, Alevilerin bulunduğu evler işaretleniyordu…

18 Nisan günü, Malatya’da saldırı başladığı saatlerde Belediye hoparlöründen Kuran okumaya başlandı. Kuran’ın okunmasından sonra faşist bir grubun hoparlörden yaptığı “Din elden gidiyor. Camilere de bomba konuluyor..” anonsları aralıksız akşama kadar sürdü. Böylece halkın dini duyguları kışkırtılarak katılımın çoğaltılmasına, saldırıların yaygınlaştırılmasına çalışılmıştı. “Güçlü devlet”in Malatya’daki temsilcileri ise bu tahriklere seyirci kalmıştı. Bu katliam üç gün aralıksız sürdü, 8 kişi yaşamını yitirirken yüzlerce kişi de yaralandı…

İşte Tanıkların anlatımından Malatya katliamı:

18 Nisan 1978 Salı. Sabahın erken saatlerinden itibaren kente, komşu il ve ilçelerden, köylerden akın akın insan gelmeye başlamıştı. Gelenlerin bir bölümü belediyenin önünde, diğer bir bölümü de Samanpazarı’nda toplandı. Toplananların sayısı kısa sürede on bini aştı. Çoğu 15-20 yaşlarında gençlerdi. Ellerinde özel hazırlanmış sopalar, zincirler, nacak gibi saldırı aletleri bulunuyordu. Yüzleri maskeli olan çok sayıda kişi de toplanan grupların önüne geçtiler. Bir kol, Cezmi Kartay Caddesi’ne yöneldi. Burada bulunan işyerlerinin çoğunluğu Alevilere aitti. Bir kol, Fuzuli Caddesi’ne, bir kol Akpınar, Yoğurtpazarı, Mısırlı Çarşısı ve eski Halep Caddesi’ne; bir kol da Turan Emeksiz Caddesi’ne doğru ‘Kahrolsun Komünizm!’, ‘Katil Ecevit!’, ‘Müslüman Türkiye!’, ‘Dan dan Hamido’ya intikam!’ sloganlarıyla yürüyüşe ve saldırıya geçtiler.

Göstericilerin önünde bulunan maskeliler, solcu ve Alevilere ait önceden işaretlenmiş işyerlerini göstererek tahrip ettiriyor, arkasından gaz dökerek yakıyorlardı. Yanan yağların, mobilyaların, halıların, deterjanların kokusu ve dumanı tüm Malatya’yı sardı.

Siyasi partilerin, demokratik kitle örgütlerinin (CHP, TÖB-DER, TÜM-DER, Tütüncüler Derneği) merkez binalarıyla, Gayret, Görüş, Ekspres, Baydağı, Güneş Gazetelerinin matbaa ve idarehaneleri, Tekel bayileri, gazete bayileri yerle bir edildi. Rakı, şarap ve benzeri içkilerin satıldığı lokantaların, Tekel bayilerinin ve marketlerin önü kırılmış şişelerle, masalarla birbirine karışmıştı. Ateşe verilen yerlerden çıkan kokular insanları sersemletiyordu. Malatya’nın üstüne pis kokulu kara bir duman çökmüştü. Alçaktan uçan jetlerin sesleri karmaşa havasını artırıyordu.

Yeni katılanlarla göstericilerin sayısı 20 bine yaklaşıyordu. Denetim elden çıkmıştı. Artık kimin ne yaptığı bilinmez olmuştu. İşaretlenmiş işyerleri ve konutlar tahrip ve yağma edilerek ateşe veriliyordu.

Katliam Bilançosu

17 Nisan 1978 akşamı başlayan saldırı, tahrip ve silahlı çatışma; 20 Nisan akşamına kadar sürdü. Bu süre içinde sekiz kişi ölmüş, yirmisi ağır olmak üzere yüz kişi yaralanmış, 100 işyeri ve konut tamamen olmak üzere, toplam 960 işyeri ve konut tahrip edilmiştir. Olaylar sırasında onlarca oto da zarar görmüştür.

Bazı işyerlerinde yangının halen devam ettiği 20 Nisan günü şehir merkezindeki enkazı kaldırma çalışmaları başlatıldı. Cadde ve sokaklar ancak iki günde temizlenebildi. Bir yandan enkaz kaldırılıyor bir yandan da mahkeme kanalıyla hasar tespiti yapılıyordu. Hasarın o dönem rakamlarıyla 100 Milyon TL olduğu belirlenmiştir.

Yapılan inceleme sonucu bu paketlerdeki patlayıcıların, daha önce İstanbul Üniversitesi’nde öğrencilerin üzerine atılan bomba ve ADMMA yakınlarında atılarak beş kişinin yaralanmasına neden olan bombalarda kullanılanla aynı olduğu belirlenmiştir. Bu türden patlayıcıların ancak Atom Enerjisi Araştırma Merkezi’nde yapılabileceğini belirtmişlerdir. Bunun üzerine Ankara Nükleer Araştırma Merkezi’nde arama yapılmıştır. Bu merkezde çalışanların büyük çoğunluğu faşist Ülkü Ocakları üyesiydi. Ülkü Ocakları’nın eski Genel Başkanı Muharrem Şemsek de burada çalışmaktadır. Muharrem Şemsek ve birkaç arkadaşı gözaltına alınır ve Nükleer Araştırma Merkezi de bir süre için kapatılır. Muharrem Şemsek ve arkadaşları daha sonra mahkemece serbest bırakılır.

Malatya’da meydana gelen olaylar sırasında polislerin büyük bölümü müdahale etmemiştir. Saldırganlara engel olmaya, maskeli öncülerini yakalamaya çalışan POL DER üyesi bazı demokrat polisler ise diğer bazı polislerin sert ve küfürlü tepkileriyle engellendiler.

12 Eylül 1980’de gelen faşist cuntadan sonra, demokrat, devrimci ve Alevilere yönelik faşist baskılar yoğunlaştı. Neredeyse her gün evleri, işyerleri aramadan geçirilen bu insanlar, uyduruk gerekçelerle gözaltına alınıyor, işkencelerden geçiriliyordu. Bunca baskıyla karşılaşan demokrat, devrimci ve Aleviler, sonunda Malatya’yı terketmek zorunda kaldılar. İş sahibi olanlar, işyerlerini günün değerinin çok altında fiyatlara satarak Mersin, Adana, İstanbul, İzmir gibi kentlere göç etmeye başladılar. Ekonomik gücü olmayanlar da köylerine döndüler. Böylece Malatya’nın etnik ve kültürel mozaiği, siyasal yapısı esaslı bir değişime uğratılmış oldu…

AKP, CHP ve MHP’nin Dokunulmazlık Kardeşliği

İBRAHİM GENÇ

Türkiye’de bugün normal bir süreci yaşamıyoruz. Yani siyasi zemin inanılmaz şekilde kaygan. Böyle anormal bir dönemde dokunulmazlıkların kaldırılmasıyla AKP’nin bunu muhalefeti susturmak için kullanmayacağının garantisi yok.

AKP’nin geldiği damarın yıllarca ötekileştirilmesinden dolayı Kürtlerle ittifakı lazım geliyordu. Böylece ortak mağduriyetlerle birlikte AKP geniş yığınların desteğini almayı başardı. Ama AKP büyüdükçe adeta Kürtlere “Bizim gölümüzde balık büyümez” dedi. Böylece Kürtleri her zaman kontrol edilebilir seviyede tutmaya çalıştılar. Yani kendi hegemonyalarını tehdit etmediği ölçüde Meclis’te bir Kürt varlığına da razıydılar.

Buna göre Kürt siyasi hareketinin 2007 seçimlerinde bağımsız adaylarla seçime girip 22 milletvekiliyle Meclis’e gitmesi AKP için sorun teşkil etmiyordu. Aynı şekilde 2011 seçimlerinde 36 milletvekiliyle Kürtlerin Meclis’te bulunması da sıkıntı yaratmıyordu. Ama HDP’nin parti olarak 2015 seçimlerine girip 80 milletvekili çıkararak Meclis’e girmesi tabii ki arıza çıkaracaktı. Çünkü sırtını %10 seçim barajına dayayıp fazladan milletvekili çıkaran AKP’nin hesabı bu sefer tutmamış, bunun yanında iktidarı da yıkılmıştı.

TIKLAYIN – 129 VEKİLİN 567 DOKUNULMAZLIK DOSYASI VAR

Kürt siyaseti tasfiye mi edilecek?

Aynı şekilde HDP’nin ülkenin her köşesinde varlık göstererek Meclis’e girip ana muhalefet gibi çalışması da bir tehdit olarak görüldü. Her gün bir şehirde HDP’lilerin gözaltına alındığı veya tutuklandığı haberleri geliyor. DBP’li belediye başkanları görevden uzaklaştırılıyor, tutuklanıyor. Atanmışlar, bölgede seçilmişler üzerinde her türlü tahakkümü sergiliyor. Sanırım “HDP’li milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılması” Kürt siyasetini tasfiye sürecinin son aşamasını oluşturuyor. Aklı başında herkes dokunulmazlıkların kaldırılmasının amacının Kürt siyasi hareketi olduğunu dile getiriyor.

MHP’nin “HDP’lilerin dokunulmazlığı kaldırılsın” çağrısı, ideolojileri itibariyle anlaşılabilir. Cumhurbaşkanı Erdoğan da dokunulmazlıkların kaldırılması için her gün AKP’ye çağrıda bulunuyor. AKP de bu konuyu ele aldığı MYK’sından sonra bir sessizlik dönemi oldu. Konu da soğumaya bırakıldı gibi bir hava oluştu. Tabii kulislere, AKP içinden birçok milletvekilinin bu adımla AKP’li vekillerin bölgede siyaset yapamaz hale geleceklerini rapor ettikleri yansıyordu. Buna karşın AKP imzaları tamamlayarak anayasaya geçici bir madde eklemek suretiyle fezlekesi bulunan milletvekillerinin dokunulmazlığının kaldırılmasına olanak tanıyan kanun teklifini Meclis Başkanlığına sundu.

HDP, kanun teklifinin anayasa ve iç tüzüğe aykırı olduğunu söyleyerek “7 Haziran sonrası devreye giren darbe sürecinin devamı olduğunu” belirtiyor. Aslında CHP’de de eğilim, kürsü dokunulmazlığı dışında tüm milletvekillerinin dokunulmazlığının kaldırılması yönündeydi. Ama AKP’nin baskısına dayanamayarak “Günahına ortağım” dedi. CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun açıklamasına bakılırsa “HDP’lilerle kol kola” denilmesinden çekinmiş. Ama Kılıçdaroğlu “Anayasaya aykırı ama destek vereceğiz” diyerek CHP için “AKP’lilerle kol kola” dedirtti. Sanırım anayasanın uygulanmadığı, mevzuatın kenara atıldığı, hukukun ehlileştirildiği döneme çabuk alıştı sayın Kılıçdaroğlu. Şimdi CHP içi kaynıyor…

Dokunulmazlığın asıl görevi

Aslına bakılırsa toplum için dokunulmazlıkların kaldırılmasının temel nedeni; dokunulmazlıkların yolsuzluk, ihaleye fesat karıştırmak, görevi kötüye kullanmak, rüşvet ve torpil vb. suçlara kalkan olarak görülmesidir. Çünkü yasama sorumsuzluğu ve yasama dokunulmazlığı esasında kamu yararı taşıyan objektif bir temele sahiptir. Bu temel de; milletvekilinin temsil ettiği irade doğrultusunda herhangi bir şeyden çekinmeden konuşabilmesini ve hareket edebilmesini sağlayan hukuki güvencedir. Hatta yasama dokunulmazlığının gelişimi sürecinde; esas amacının meclis üyelerini kral veya monarşik yapılara karşı koruduğu görülüyor. Dokunulmazlık sürecinin İngiltere ve Fransa’da gelişim sürecinde amaç; gücü elinde tutan iktidara karşı muhalefeti korumak olmuştur.

Bu konuda 1961 anayasasının hazırlandığı süreçte dokunulmazlıklarla ilgili dikkat çekici bir anekdot paylaşmak istiyorum. Anayasa yapmakla görevlendirilen Temsilciler Meclisi’nde dokunulmazlığı düzenleyen madde üzerine Sırrı Atalay bir önerge veriyor ve gerekçesini şöyle açıklıyor: “Asıl maksat siyasi iktidarlar karşısında milletvekilini baskıdan korumaktır, teşrii mesuniyetin (yasama dokunulmazlığı) maksadı ve hedefi de işte budur. Siyasi iktidarın karşısında milletvekilinin baskıdan uzak tutulmasını hedef tutan teşrii mesuniyettir. Eğer bu hak bir iktidarın elinde olur ve kötüye kullanılırsa muhalefet mebuslarını Meclise sokmamak için kafi silah olabilir ve bu silah en kolay işleyebilen en tehlikeli bir silahtır.”

Dokunulmazlıklar kaldırılmayabilir

Anlaşıldığı üzere, Türkiye’de milletvekilli dokunulmazlığı yanlış ele alınmaktadır. Dolayısıyla toplum biraz da iktidarın manipülasyonuyla dokunulmazlığı sübjektif algılıyor. Çünkü bunun objektif temelini, milletvekilinin iktidara karşı korunması oluşturuyor. Özellikle bugün, bir an fezlekesi bulunan tüm milletvekillerinin dokunulmazlığının kaldırıldığını düşünün. AKP’nin bunu, muhalefeti Meclis’ten göndermekle kullanacağı bir silaha dönüşmeyeceğinin garantisi var mı? Peki çoğunluğu elinde bulundurarak dokunulmazlıkları kaldırma gücü olan İktidar karşısında bir milletvekili neyi, nasıl, ne kadar savunabilir?

Yasama dokunulmazlığının çıktığı ülkelerde kapsam daraltılabiliyor. Hatta dokunulmazlık kaldırılabiliniyor da. Bunun sebebi; oturmuş bir hukuk sisteminde keyfi tutuklamaların olmayışı ve ilerlemiş kişi hürriyetidir. Ama Türkiye’de bugün normal bir süreci yaşamıyoruz. Yani siyasi zemin inanılmaz şekilde kaygan. Böyle anormal bir dönemde dokunulmazlıkların kaldırılmasıyla AKP’nin bunu muhalefeti susturmak için kullanmayacağının garantisi yok. Esasında da konuşmalarından dolayı HDP’lileri hedef aldığı için Meclis’te yasama sorumsuzluğu büyük darbe alacaktır. Böylece Meclis’te kimin neyi ne kadar söyleyebileceği çoğunluğun insafına kalacaktır.

Peki gerçekten AKP Hükümeti, ülke için bir gram faydası olmayan böyle bir sürece girer mi? Objektif çerçeve bunun gerçekleşmeyeceğini söylüyor. Çünkü Türkiye şu an hem dış siyasette hem de iç siyasette bir tıkanmanın eşiğindedir. Dolayısıyla AKP Hükümeti, iç kamuoyuna geniş medyası üzerinden bir siyaset pompalayacaktır. Ama HDP’nin aktif ve etkili muhalefeti, CHP’nin içinden ortaya çıkacak etkin “hayırcı” muhalefet ve MHP kendi iç tartışmalarının etkisiyle yaşanacak tıkanma sonucu bu konu soğumaya bırakılabilir. Tabii Başbakan Davutoğlu muzaffer bir komutan edasıyla “Biz hodri meydan dedik; ama onlar cesaret edemedileeerrrr…” demekten geri durmayacaktır…
bianet.org

 

Terolar, kadınlar ve toprağın anlattıkları

“Başlangıçta ilkesel deniz vardı gök ve yerin birliğinden oluşan” der Sümer yaratılış mitosu. Sonrasında ise gök eril olur yer dişil. İkisinin buluşması ise bereketi doğurur. Yazılı tarihte doğa-insan, kadın-erkek kutuplarının bilinen ilk duailistik anlatımıdır bu. Toprak ve yeryüzü kadın olarak cinsiyetlendirilir. Gök erilleştirilir.

Doğanın toplumsal cinsiyet yoluyla ikiye ayrılış süreci aynı zamanda insanlık tarihi açısından derin izler bırakır. Doğa-insan, kadın erkek arasındaki ikililik bir tamamlayıcılık ilişkisinden çıkıp cinsiyetçi bir ayrıma dönüştürülür. Bu değişim tarihsel süreçlere de damgasını vurarak günümüze kadar kadın ve doğanın kırımı olarak varlığını sürdürür.

Toprak ve kadın arasında gelişen bu süreç elbette ki rastlantısal değildir. Bu nedenle toprak ve kadın iktidar yapılarının doğrudan hedefidir. Toprak üzerinde yaşayanlar ve yaşam ilişkileriyle bütünsellik oluşturduğundan aidiyettir, tarihtir ve gelecektir. Egemenler ve işgalciler bu ilişkinin bir kültürel yatak olduğunun bilinciyle aynı anda ikisine de göz koyarlar. Bu anlamda işgal, talan, el koymak gibi olgular erkek egemen iktidarı besleyen cinsiyetçi kodlardır.

Şimdilerde Maraş’ta yaşanan kırımın tam olarak böylesine bir sömürü ilişkisiyle ilgisi vardır. Ancak egemenlerin göz diktiği sadece topraklar değildir. Tarihsel örneklerde görüldüğü gibi o topraklar üzerinde varlığını koruyan bütün değerleriyle birlikte yok edilmek istenmektedir.

Terolar’daki direnişin 22. gününü izlerken o fotoğraf karelerine yansıyan kadınların duruşu bizlere tarihin derinliklerinden gelen bir hakikati yani kadın ve toprak ilişkisini anlatmak ister gibidir.

Toprağın üstünde sıra sıra oturan kadınların yüz ifadelerine yansıyan ise derin bir acıdır. Arkalarında dizilmiş postallar toprağa saplanmış bir hançer gibidir. Toprağın kanayan yönü o kadınların yüz hatlarına işlenmiş tarihsel acının simgesel ifadesidir. O köyde direnişi ilk başlatanların kadınların olması tesadüf olmasa gerek. Koşa koşa postallıların önüne kendilerini atan bu kadınlar kendilerinde saklı olan bir tarihsel aklı dinleyerek direnişe duruyorsa elbette ki toprağın seslenişine kulak verdiklerindendir.

O kadınlar ki, Kızılbaş Kürtlüğün kültürel değerlerini ve yol-erkânın geleneksel temsili olan Ate Elifi içlerinde taşıyanlardır. Kendi kökleri üzerinde yükselen tarihsel değerler karşısında, kadın rızalık vermeden hayatın akışının ters gittiğine inanan bir algıydı onlarınki. Toprak savunulmalı, korunmalıydı. Üstünde temsil ettiği kutsal mekânlarıyla, ziyaretleriyle, taşlarıyla, ağaçlarıyla, kuşları ve ekinleriyle toprak kendisi gibi kalmalıydı. “Ana, lokma ve ocak” olarak kutsadığı üçlerle, kadını, toprağı ve emeği özdeş kılan, semah ile evrenle bütünleşen tarihsel bir ana geleneğinin hakikatiydi burada direnen.

O postalların önünde duran kadınların içinde geçmiş yüzyıllarda yaşayan “Kürt Amazonu” Fate Raş’ın isyankar ve kendine güvenen seslenişi vardı.

Adının Eme Ana olduğunu öğrendiğimiz o yaşlı kadının oturuşunda, bu topraklar için isyan etmiş Kürt Özgürlük Hareketi’nin ilk kadın gerillalarından Bese Anuşların “toprağınıza, ovanıza, kimliğinize sahip çıkın” diyen tarihsel mirası taşınıyordu.

Kadın şahsında sınanan insanlık bir kez daha toprakla özdeşleşen tarihsel belleği hatırlatıyordu. Terolar, yani Pazarcık’ta yapılmak istenen “mülteci kampına” karşı ayakta duran onlarca polisin önünde oturan yaşlı anamız Eme ananın hakikatidir bizi köklerimize çağıran. Geçmişte Kızılbaş ve Kürt olduğu, tarihinin uzun bir zaman dilimini iktidar ve devlet dışı yaşadığı için onlarca kırım yemiş bu topraklar, şimdilerde egemen aklın uzun soluklu planlarının parçası haline getirilmek istenmekte. İşte Eme ananın devletin işgalci güçleri önünde oturduğu o fotoğraf karesi kelimelerin beceriksizliğini örtmek ister gibi “Ben buradayım” demektedir. Tek başınalık, çoraklaşmış bir yüz ve uzaklara bakan gözlerin geçmişi arar gibi işgalcilerle ayrı yönlere bakması hepimize yapılmış “kökler” adına derin bir hatırlatmadır.

Bu “an” sadece direnişin değil, aynı zamanda kaygının, tarihsel hafızanın, zulmün, barbarlığın da simgesidir. Yaşlı haliyle bir karış toprağa oturan ana, derin bir hüznün, acının da anlatıcısıdır. Bu coğrafyada yaşamış, yüzyıllarca köyünü, toprağını, tarlasını ekmiş, mezarlarını yapmış, hayatı burada öğrenmiş nice topluluğun yok oluşuna, kırımdan geçirilmelerinin de fotoğrafıdır. Eme ana, bu toprakların son kadim halkı olan Kürt-Kızılbaşlar adına, kendilerinden önce kırımdan geçirilen Ermenilerin, Süryanilerin tarihsel acılarını da yüklenmiş, soykırımlara karşı direnişin ve haykırışın da son halkası gibidir. Kızılbaş Kürtlük adına birçok değerin saklı tutulduğu, devlet ve iktidar dışı kalmış, egemenliğe karşı sürekli kendi toplumsallığını koruma mücadelesi vermiş bu insanlar, Maraş kıyımından sonra parçalanmış, örselenmiş hakikatleri için direnmekte. Doğaya, kuşa, otlara, ağaçlara, taşa, toprağa niyaz ederek evrenle uyumlu olmayı benimseyen, “can” olma felsefesiyle kadın ve erkeği eşitleyen, kıblesini insana dönmüş ve yüzünü sevgiye sürmüş olan bir inancın tarihsel var olma mücadelesidir anlatılmak istenen.

Doğal toplumun mirası

1854 yılında ABD Başkanı Franklin Pierce Kızılderililerden topraklarını beyaz yerleşimcilere vermelerini istemesine karşılık Kızılderililerin “beyaz adam annesi olan toprağa ve kardeşi olan gökyüzüne, alıp satılacak, işlenecek, yağmalanacak bir şey gözüyle bakıyor. O’nun bu ihtirası toprakları çölleştirecek ve her şeyi yok edecektir. Merak ediyoruz ki gökyüzünü ve toprağın sıcaklığını nasıl satın alabilir ya da satabilirsiniz ki?” diyen doğal toplumun mirasıdır anlaşılmak istenen. O topraklar erkek egemen akıl tarafından bir kez daha gasp ve talan edilirken, saldırı altında olan doğanın, toplumun ve kadının hakikatidir. Elbette ki her zulüm kendi karşısında dün olduğu gibi bugün de kendi direnişçisini de yaratacaktır…