Ana Sayfa Blog Sayfa 6338

Aleviler; Cihatçıların yetiştirilmesinden endişeliyiz

ERK ACARER

Maraş’ta Alevi köylerine yakın mera alanı üzerinde projelendirilen sığınmacılara yönelik konteyner kent, bölge halkında çeşitli hassasiyetlerden dolayı tedirginlik yaratıyor. “Elbette mazluma karşı değiliz ancak amaç başka” diyen Aleviler kısaca şunları söylüyor: Burası mera alanımız, hayvanlarımızı otlatıyoruz. Başka yer mi kalmadı? Zaten geçmişte yaşadığımız bir katliam deneyimi var. Demografik yapıyı bozmak istiyorlar. Bölgede cihatçılar cirit atıyor. Kampa kimleri yerleştirecekler? Acaba demografik yapıyı cihatçıları üzerimize salarak mı bozacaklar? Bizi göçe zorlayacaklar? Endişemiz büyük!”

“Çeteleri yetiştirip size karşı kullanacaklar”
Maraş Pazarcık yirmiye yakın Alevi köyünün bulunduğu bir bölge. Aynı zamanda Habitat Koruma Alanı olan yere; 360 dönümlük araziye, 600 konutluk, 25 ila 27 bin kişilik bir konteyner kent kurulmak isteniyor. Bölgede yaşayanların sayısının 3 bin civarında olduğu göz önünde bulundurulduğunda, kent açıldığında demografik yapının çok kısa bir süre sonra bozulacağı anlaşılıyor. Köylüler ‘tepki içindeyiz ve korkuyoruz’ diyor. Bu tedirginliğin nedenini bölgedeki Alevi köylerinden bir olan Yeniköy’ün Muhtarı Kenan Yılmaz anlatıyor:

“Şikâyetlerimizi vali ve kaymakama aktarıyoruz, ancak bizi dikkate almıyorlar. İş makineleri çalışıyor. Engel olmaya çalışıyoruz. Bizler Maraş’ı yaşadık. İleride bir etnik çatışma çıkmasından korkuyoruz. Elbette mağdur durumdaki sığınmacılara karşı değiliz. Ancak buraya cihatçı çetelerinin IŞİD’in, El Nusra militanlarının yerleştirileceği bir üs kurulacağını düşünüyoruz. Kaygımız bu. Bizi cihatçıları kullanarak göçe zorlayacaklar. Burası dağın başı, cihatçıların eğitim kampı yapacaklar. Başka yer mi kalmadı? Maraş merkeze yapsınlar. Ama yapamazlar çünkü varlıklı aileler karşı çıkıyor.”

“Hastaneler cihatçı dolu”
Alevi Erenler Derneği Başkanı İbrahim İnçoğlu da aynı kaygıları dile getiriyor: “Buradaki insanlar henüz, 78 Katliamını unutamamış, bu psikolojiyi üzerlerinden atamamışken, Alevi köylerinin yoğun olduğu bu bölgede bir kamp yapılmasını istemiyoruz. Azınlıktayız. Maraş anmasında bile büyük sıkıntılar yaşıyoruz. Üzerimize saldıran kalabalıklar oluyor. İnsanların acılarının üzerine yürüyorlar. Böyle bir bölgede ve aklımızda acaba burası tamamlandığında ‘cihatçıları burada besleyecekler’ endişesi varken bu kampın yapılmasını istemiyoruz. Karar çıkmış, ‘yapacağız’ diyorlar. Ne var ki biz de tepkimize devam edeceğiz. Bir kez daha dile getirmekte yarar var. Asla sığınmacılar karşı değiliz. Hala devam eden yanlış bir Suriye politikası var. Türkiye cihatçı cennetine döndü. Maraş’ın durum da aynı. Devlet hastanesinde cihatçıların tedavi edildiğine bizzat tanık oldum. Yine Yörük Selim Mahallesindeki özel bir hastanede de cihatçıları ve onlara askeri elbise ve botlarıyla refakat edenleri gördüm. Endişemiz kampı kurup, içine çeteleri de yerleştirecekler. Onları bize karşı örgütleyecekler.”

‘AFAD kamplarının sicili korkutuyor’
Bölgedeki köylülere destek veren HDP vekili Mahmut Toğrul da, “Hükümetin politikaları ister istemez halkın tedirginliğini haklı hale getiriyor” diyerek şu bilgileri paylaşıyor: “IŞİD’in en önemli insan kaynağı AFAD kampları oldu. Maraş da IŞİD’in filizlendiği bir yer. Burada daha dün 4 IŞİD militanı yakalandı. Cihatçıların özellikle Adıyaman bağlantısı Pazarcık üzerinden sağlanıyor. Antep-Kilis hattını kullanan IŞİD’çiler buradan Anadolu’nun başka kentlerine yayılıyorlar. Geçmişteki Maraş Katliamının üzerine bunları koyduğunuzda halkın tedirginlğini anlayabiliyorsunuz. Bunun ötesinde Pazarcık ovası, birinci derecede verimli tarım arazisi. Habitat koruma alanı. Ayrıca köylerin ortak mera alanı. Açıkçası Pazarcık, “Nereye konteyner yapılmamalı sorusunun tam cevabı. Ancak anlaşılmaz bu ısrar soru işaretlerini de beraberinde getiriyor. İdari ve mülki amirlere sorduğumuzda ‘Bu Ankara’nın kararı’ deyip kestirip atıyorlar.” Halkın gözünü ekonomik vaatlerle kandırmaya çalıştıklarını söyleyen Toğrul: “Refah seviyesi görece olarak yüksek, bu yolla göz boyayamayınca tehdide başladılar” diye ekliyor.

‘Burası tarım alanı’
Antep CHP Milletvekili Mehmet Gökdağ ise şunları kaydediyor: “Elbette kampın yapısının nasıl olacağı konusunda bir niyet okuyamayız. Ancak buranın kadim halkı sıkıntılı. Hassasiyetlerini anlamak gerekiyor. Ayrıca verimli bir ovaya 25 bin kişilik kamp yeri yapmak mantıklı değil.”

birgün

Alevi köylerine kamp yapılmasına halkın tepkisi:

‘Cihatçıların yetiştirilmesinden endişeliyiz’
Maraş’ta Alevi köylerine yakın mera alanı üzerinde projelendirilen sığınmacılara yönelik konteyner kent, bölge halkında çeşitli hassasiyetlerden dolayı tedirginlik yaratıyor. “Elbette mazluma karşı değiliz ancak amaç başka” diyen Aleviler kısaca şunları söylüyor: Burası mera alanımız, hayvanlarımızı otlatıyoruz. Başka yer mi kalmadı? Zaten geçmişte yaşadığımız bir katliam deneyimi var. Demografik yapıyı bozmak istiyorlar. Bölgede cihatçılar cirit atıyor. Kampa kimleri yerleştirecekler? Acaba demografik yapıyı cihatçıları üzerimize salarak mı bozacaklar? Bizi göçe zorlayacaklar? Endişemiz büyük!”

“Çeteleri yetiştirip size karşı kullanacaklar”
Maraş Pazarcık yirmiye yakın Alevi köyünün bulunduğu bir bölge. Aynı zamanda Habitat Koruma Alanı olan yere; 360 dönümlük araziye, 600 konutluk, 25 ila 27 bin kişilik bir konteyner kent kurulmak isteniyor. Bölgede yaşayanların sayısının 3 bin civarında olduğu göz önünde bulundurulduğunda, kent açıldığında demografik yapının çok kısa bir süre sonra bozulacağı anlaşılıyor. Köylüler ‘tepki içindeyiz ve korkuyoruz’ diyor. Bu tedirginliğin nedenini bölgedeki Alevi köylerinden bir olan Yeniköy’ün Muhtarı Kenan Yılmaz anlatıyor:

“Şikâyetlerimizi vali ve kaymakama aktarıyoruz, ancak bizi dikkate almıyorlar. İş makineleri çalışıyor. Engel olmaya çalışıyoruz. Bizler Maraş’ı yaşadık. İleride bir etnik çatışma çıkmasından korkuyoruz. Elbette mağdur durumdaki sığınmacılara karşı değiliz. Ancak buraya cihatçı çetelerinin IŞİD’in, El Nusra militanlarının yerleştirileceği bir üs kurulacağını düşünüyoruz. Kaygımız bu. Bizi cihatçıları kullanarak göçe zorlayacaklar. Burası dağın başı, cihatçıların eğitim kampı yapacaklar. Başka yer mi kalmadı? Maraş merkeze yapsınlar. Ama yapamazlar çünkü varlıklı aileler karşı çıkıyor.”

“Hastaneler cihatçı dolu”
Alevi Erenler Derneği Başkanı İbrahim İnçoğlu da aynı kaygıları dile getiriyor: “Buradaki insanlar henüz, 78 Katliamını unutamamış, bu psikolojiyi üzerlerinden atamamışken, Alevi köylerinin yoğun olduğu bu bölgede bir kamp yapılmasını istemiyoruz. Azınlıktayız. Maraş anmasında bile büyük sıkıntılar yaşıyoruz. Üzerimize saldıran kalabalıklar oluyor. İnsanların acılarının üzerine yürüyorlar. Böyle bir bölgede ve aklımızda acaba burası tamamlandığında ‘cihatçıları burada besleyecekler’ endişesi varken bu kampın yapılmasını istemiyoruz. Karar çıkmış, ‘yapacağız’ diyorlar. Ne var ki biz de tepkimize devam edeceğiz. Bir kez daha dile getirmekte yarar var. Asla sığınmacılar karşı değiliz. Hala devam eden yanlış bir Suriye politikası var. Türkiye cihatçı cennetine döndü. Maraş’ın durum da aynı. Devlet hastanesinde cihatçıların tedavi edildiğine bizzat tanık oldum. Yine Yörük Selim Mahallesindeki özel bir hastanede de cihatçıları ve onlara askeri elbise ve botlarıyla refakat edenleri gördüm. Endişemiz kampı kurup, içine çeteleri de yerleştirecekler. Onları bize karşı örgütleyecekler.”

‘AFAD kamplarının sicili korkutuyor’
Bölgedeki köylülere destek veren HDP vekili Mahmut Toğrul da, “Hükümetin politikaları ister istemez halkın tedirginliğini haklı hale getiriyor” diyerek şu bilgileri paylaşıyor: “IŞİD’in en önemli insan kaynağı AFAD kampları oldu. Maraş da IŞİD’in filizlendiği bir yer. Burada daha dün 4 IŞİD militanı yakalandı. Cihatçıların özellikle Adıyaman bağlantısı Pazarcık üzerinden sağlanıyor. Antep-Kilis hattını kullanan IŞİD’çiler buradan Anadolu’nun başka kentlerine yayılıyorlar. Geçmişteki Maraş Katliamının üzerine bunları koyduğunuzda halkın tedirginlğini anlayabiliyorsunuz. Bunun ötesinde Pazarcık ovası, birinci derecede verimli tarım arazisi. Habitat koruma alanı. Ayrıca köylerin ortak mera alanı. Açıkçası Pazarcık, “Nereye konteyner yapılmamalı sorusunun tam cevabı. Ancak anlaşılmaz bu ısrar soru işaretlerini de beraberinde getiriyor. İdari ve mülki amirlere sorduğumuzda ‘Bu Ankara’nın kararı’ deyip kestirip atıyorlar.” Halkın gözünü ekonomik vaatlerle kandırmaya çalıştıklarını söyleyen Toğrul: “Refah seviyesi görece olarak yüksek, bu yolla göz boyayamayınca tehdide başladılar” diye ekliyor.

‘Burası tarım alanı’
Antep CHP Milletvekili Mehmet Gökdağ ise şunları kaydediyor: “Elbette kampın yapısının nasıl olacağı konusunda bir niyet okuyamayız. Ancak buranın kadim halkı sıkıntılı. Hassasiyetlerini anlamak gerekiyor. Ayrıca verimli bir ovaya 25 bin kişilik kamp yeri yapmak mantıklı değil.”

ERK ACARER @eacarer erkacarer@birgun.net

Üryan Hızırlılar Dernek kuruyor!

Sarıgazi cemevinde bir araya gelen Üryan Hızırlılar Dernek kurma kararı aldı. Erzincan, Adıyaman, Erzurum, Tokat, Zeve, Malatya gibi illerden 100 yakın Üryan Hızırlının katılımıyla Sarıgazi Cemevinde 2. toplantı yapıldı.

Yapılan tartışmalardan sonra bir derneğin kurulmasına karar verildi. Toplantıda Derneğin amaçları ve taslak tüzük üzerinden tartışmalar yürütüldü. Derneğin kuruluşu için hazırlık yapmak üzere 7 kişilik kurucular kurulu belirlenerek çalışmalar başlatıldı.

Kurucular Kurulu

1- Can Yeşilyurt
2-Veli Büyükşahin
3-Musa Canpolat
4-İmam Ali Çoktaşar
5-Mahmut Akbaba
6-Hasan Büyükşahin
7-…

Avrupa Dersim Festivalinin tarihi belli oldu!

Almanya’nın Frankfurt kentinde, 11-12 Haziran 2016 tarihilerinde yapılacak olan Dersim Festivali’nin 3. Toplantısı gerçekleşti. Dersim derneklerini, Alevi kurumlarını ve festivali destekleyen STK temsilcilerinin katılımıyla yapılan toplandı da, başta Milletvekilleri olmak üzere, belediye başkanlarının konuşmacı olarak davet edilmesi kararı alındı. Dersimli sanatçılara katılım çağrısı yapılan toplantıda, Dersimin kendi renkleriyle, kendisini ifade edeceği belirtildi.

Alevilerin Çadır Nöbeti 3. gününe girdi

Maraş’ta yaşam alanlarına mülteciler için yapılmak istenen konteynır kente karşı nöbete başlayan yurttaşları ziyaret eden HDP Antep Milletvekili Mahmut Toğrul, yapılmak istenilen konteynır kentin sosyal sorunlara yol açacağını belirtti.

Maraş Yaşam Platformu öncülüğünde Maraş merkeze bağlı Alevilerin yaşadığı Sivrice Höyük (Aşağı Terolar) Mahallesi’nde, 375 dönümlük arazi üzerine mülteciler için kurulmak istenen Konteynır Kent’e karşı başlatılan Çadır Nöbeti 3’ncü gününe girdi. Daha önce yapılmak istenen konteynırlara ilişkin Meclis’e soru önergesi veren HDP Antep Milletvekili Mahmut Toğrul, nöbetteki yurttaşları ziyaret etti.

AFAD kamplarının doğru yöneltilmediğine dikkat çeken Toğrul, “AFAD çadırlarında kadın ve kız çocukları satılıyor. Ayrıca buralarda DAIŞ’e eleman yetiştirildiğini çok iyi biliyoruz. Bunlarla ilgili soru önergesi vermemize rağmen hala bir sonuç alamadık” dedi.

Maraş Sivrice Höyük Mahallesi’ne kurulmak istenilen Çadır Kent’in sosyal sıkıntılar yaratacağına vurgu yapan Toğrul, şunları aktardı: “Siz yetkililer bu sosyal sorunların sorumluluğunu alabilecek misiniz? Alamadıklarını ve almayacaklarını çok iyi biliyoruz. Biz mültecilere karşı değiliz sadece burada yapılacak kamp bu halka ve araziye zarar verecektir.”

Yetkilileri uyaran Toğrul, “Bu halkın sesini duyun ve Meclis’e verdiğimiz soru önergesi ile muhtarların dilekçelerini kabul edin” çağrısında bulundu.

Bu Sapıklığın Kaynağı “Ecdat”tır ! 

ERDAL YILDIRIM

Son yaşananları dikkatlice okuyalım ve yüzlerce yıldan beri bu topraklarda yaşanan kimi iğrençlikleri, devlet erkini elinde tutanların nasıl savunduklarını ibretle görelim.

Geçtiğimiz günlerde Karaman’da Ensar Vakfı adlı sözde eğitim kurumunda sekiz – on yaşlarındaki toplamda 45 erkek öğrenciye cinsel istismarda bulunan bir öğretmenin 10 çocuğa tecavüz ettiği polis raporuyla belgelendi. Medya ve basın organlarında yer alan bilgilere göre de şüpheli kişinin Ensar Vakfı ve Karaman Anadolu İmam Hatip Lisesi ve İmam Hatip Lisesi Mezunları ve Mensupları Derneği’ne yakın kişilerin kiraladığı evlerde ders verdiği iddia ediliyor.

Bu iğrenç saldırının sorumlularının adalet önüne çıkartılması, bunlara göz yumanların hakettikleri şekilde yargılanmalarının sağlanması bir yana, devlet kademesinde etkili ve yetkili kişiler bu tecavüzleri ya görmezden geliyorlar, ya da çok basit bir “hata” gibi niteleyerek, üstünü kapatmaya ve nerdeyse “masum”, “olağan” bir şeymiş gibi göstermeye çalışıyorlar. Üstelik bunu söyleyen, hem tacizci öğretmeni, hem de vakfı savunan kişi de, ne yazık ki, Aile ve Sosyal politikalardan sorumlu olan bakan ve diyor ki: “Buna bir kere rastlanmış olması hizmetleri ile ön plana çıkmış bir kurumumuzu karalamak için gerekçe olamaz.”  

Bu söylem akıl, ruh ve vicdan sağlığını zorlayan, nerdeyse taciz ve tecavüzü kutsayan sapık ve sapkınca bir düşünce.. Bu düşüncenin kaynağı çok eskilere dayanıyor.. Tarihi iyi incelediğimizde göreceğiz ki, şuan iktidar erkini elinde bulunduranların, “ecdadımız” dedikleri de bu ve buna benzer sapkınlıkları yıllarca sürdürmüşler.

Yeni Osmanlıcı bu zihniyetin ecdadı da, “içoğlan” rezaleti diye adlandırılan uygulamanın sahipliğini yapmışlar.. Tarih sayfalarına “Osmanlının 444 yıl süren İçoğlan Rezaleti” olarak geçen 1389 – 1833 yılları, günümüzde yaşanan bu iğrençliklerin alt yapısını ve zihin altındaki yansımasını çarpıcı bir şekilde göstermektedir.

Tarihçiler, Osmanlı imparatorluğunda “içoğlanı” yetiştirilmesi uygulamasının Yıldırım Bayezid döneminde, yani 1389’da başlandığını, Fatih Sultan Mehmed döneminde (1451-1481) içoğlan yetiştirilmesi usulü belirli bir sisteme kavuşturulduğunu ve uygulamanın 1833 yılında kaldırıldığını belirtirler.

Örneğin tarihçi Ali Kemal, Lale Devri haremi için şöyle yazar. “Erkeğin her bir çeşidine özlem içinde olan saray kadınları, zenci harem ağalarıyla yatıp kalkıyorlardı. İçinde yirmi bin yabancı soylu kadının, bini aşkın zencinin, beş binden fazla Sırp, Arnavut soylu bostancı ve içoğlanın hüküm sürdüğü bu büyük genelev, kendine özgü dünyasında yine de her zamanki gibi pırıl pırıldı. İçki, saz ve söz âlemlerinin tek nedeni, cinsel içgüdülerini kamçılamak, elde edilecek zevki sonsuza ulaştırmaktı. Günah ise halk içindi.”

Osmanlı İmparatorluğunda “esir ve köle cariyelerden, içoğlanlardan” geçilmiyordu. Yönetim şekli baskıcı, hak ve hukukun olmadığı feodalite üzerine kurulmuştu. Sosyal yaşam ise saraylarda, konaklarda, yalılarda çirkin, iğrenç ilişkilerle sürüyordu. Ekonomik düzen feodal sömürü üzerine bina edilmişti. Eken de, biçen de yoktu….Hazırcı , hırsız ve rüşvetçi bir yapı yüzlerce yıl sürdü ve bu düzen şiirlere konu oldu.

“şalvarı şaltak Osmanlı

  eğeri kaltak Osmanlı

  eken de yok, biçen de yok

  yiyende ortak Osmanlı..”

Günümüz Yeni Osmanlıcılarının sömürücü, gerici ecdadı, yüzlerce yıl bu sapkın ve sapık ilişki modelini sürdürdü.. Ve şimdi o ecdadın torunları çeşitli yerlerde, vakıflarda, okullarda yaşanan “erkek çocuklarına”,”kız çocuklarına”, “genç kızlara”, “kadınlara” yönelik saldırı,taciz ve tecavüz iğrençliklerini savunuyorlar.. Bakan konumuna gelmiş kişiler dahi bu iğrençlikleri savunur bir akıl tutulmasıyla karşımızda boy gösteriyorlar.

Geçmiş yıllarda ve günümüzde, özellikle çeşitli cemaat ve vakıfların denetimsiz olarak işlettikleri birçok yurt, dersane, kuran kursu gibi yerlerde erkek ve kız çocukları taciz ve tecavüze uğruyor. Ülke genelinde de hükümetin tacize ve tecavüze göz yuman, tecavüz edileni suçladığı bir zihniyet ve bundan kaynaklı uygulamaları sonucu taciz ve tecavüzler artarak devam ediyor. Tecavüzcüler yakalanmıyor, adalet önüne çıkartılmıyor, yakalananlar da az cezalara çarptırılıyor, ya da hiç ceza almıyor ve yeniden tecavüze devam etsinler diye salınıyorlar. .

Son zamanlarda giderek artan bu taciz ve tecavüz olaylarına karşı hükümetin asli görevi, derhalolayın bütün sorumlularını, suçlularını, göz yumup seyirci kalanları, suçu ve suçluyu övenleri, destekleyenleri tespit etmek, açığa çıkarmak ve yargı karşısına çıkarmak olmalıdır.

23 Mart 2016

Alevi paketinde sona gelindi

Yıllarca hükümetin cemevilerine karşı yaptığı ayrımcılığın ardından bir adım atıldı. Hükümet Alevi paketi üzerindeki son değerlendirmelerini yapıyor. Cemevlerine yasal dayanak sağlanmasını içeren yasa tasarısının bir iki hafta içinde Meclis’e sevk edilmesi bekleniyor. Yasayla cemevleri de tıpkı camiler gibi, elektrik, su parası ödemeyecek.

Seçim öncesinde vaadler arasındaydı. Hükümetin de üç aylık reformları arasında alınmıştı. Alevi açılımında sona gelindi. Geçen hafta içinde Başbakan Davutoğlu’nun kurmaylarıyla yaptığı toplantıda alevi düzenlemesine ilişkin ilk adımların atılması kararlaştırıldı. Süreç iki aşamalı olarak yürütülecek. İlk aşamada cemevlerine fiili olarak yasal dayanak sağlanacak, ders programlarına Alevilere yönelik seçmeli dersler eklenecek.

Bu amaçla imar, belediye ve elektrik piyasası kanununlarında değişiklik yapılacak. O düzenleme ile cemevlerine fiili olarak yasal dayanak sağlanacak. Cemevleri de tıpkı, Diyanet bünyesindeki camiler gibi elektrik ve su ücreti ödemeyecek. Tasarının başbakanlıktaki son değerlendirmelerin ardından da bir iki hafta içinde meclise sevk edilmesi bekleniyor.

Yasal düzenleme ile birlikte Milli Eğitim Bakanlığı da harekete geçecek. Yönetmelik ve genelge çıkarılacak. Müfredata Alevilik inancına yönelik dersler eklenecek. Seçmeli dersler arasında alevilik inancının temel felsefesini oluşturan ehlibeyt dersine yer verilmesi üzerinde duruluyor. Ama bu dersi seçenlerin zorunlu din dersinden muaf olup olmayacakları süreç içerisinde gözden geçirilecek.

Öz yönetim, insani yıkımdan çıkış yoludur

Tüm insanlık değerlerinin birer meta haline dönüştürülerek pazara sürüldüğü, insani tüm duygu ve reflekslerin yönlendirilir ve yönetilir duruma geldiği, toplumsal doğayı oluşturan algı, inanç ve sosyal reflekslerin insan ve toplumsallığı tahrip edip dağıtan birer silaha dönüştürüldüğü bir çağdayız.

Kapitalist modernite olarak tanımlanan bu sistem, önce tüm insani duyguları pazara sürerek sıradanlaştırdı, şimdi de çatıştırarak insanlığın tüketilmesi üzerinden kendini ayakta tutmaya çalışıyor. İnsanlığa bir yandan savaş ve yıkım dayatılırken, bir yandan da yalnızca bu politikalara göre davranış belirleme seçeneği sunuluyor. Paylaşım, dayanışma, sevgi, saygı, hak, hukuk, adalet ve vicdandan bahsetmek neredeyse ayıplanır duruma geldi. Kapitalizm, insanları birer tüketici aktör olarak peşinden sürüklediği o modern teknik araçlar gibi; ruhsuz ve duygusuz makinelere dönüştürdü.

İktidarcı akıl ve onun günümüzdeki sistemi olan devlet organizasyonu, insanı insanlık değerlerine ve topluma yabancılaştırmaktadır. Toplumsallığın anlam yitimine uğratıldığı bu süreç, ’hiçleşme’ ve ’anlamsızlaşma’ süreci olarak yorumlanırken, sosyal ve siyasal bilim bu girdaptan çıkış için somut bir reçete sunmakta zorlanmaktadır.

Kısacası; insanlık, tüm insani değerleri tahrip eden kapitalist modernite tarafından kendi hakikatinden ve değerlerinden koparılmış, yapay ve tüketici algı ve ’değerlerle’ donatılarak, adeta ’tüketme’ ve ’yok etmeye’ programlanmıştır. Toplumlar dayanışmacı ve paylaşımcı değerlerden uzaklaştırılıp, örgütsüzleştirilmiş ve bunun sonucu olarak da bu gün insan, toplum ve doğa tarihte hiç olmadığı kadar savunmasız bir hale getirilmiştir…

İnsanlık aslına (özüne) erer mi?

Tarihte iktidar ve devlet olgusu gelişmeden önce ve hatta günümüzde iktidarcı aklın henüz tam kurumsallaşmadığı kır topluluklarında, yaşamsal algı ve motivasyon insani ve toplumsal gereklilikler üzerinden şekillenmiş ve şekillenmektedir. Hayata paylaşmak, dayanışmak ve karşılıklı rızalık algılarıyla motive olan topluluklar bağımsız iradeleriyle kendine yetebilmiş ve başka topluluklarla da paylaşarak dayanışmışlardır. İktidar ve devlet olgusunun en donanımlı halini aldığı kapitalist modernite ise, insanlığı yaşam karşısında iradesiz ve savunmasız kılarak, sorgusuz biat eden ve kendi yarattığı değerleri bile egemenden dilenen zavallı bir hale sokmuştur.

Kürt Özgürlük Hareketi bu ’savunmasızlık’ ve ’hiçleşme’ gidişatına karşı mücadele ve çözüm alternatifini ’öz değerler’, ’öz yönetim’, ’öz savunma’ şeklinde kavramlaştırarak, insan ve toplumu kendi öz gücü ve iradesini yeniden keşfetmeye motive etmektedir. İktidar ve devlet aygıtının topluma giydirdiği yabancılaştırıcı ’don’lardan sıyırarak, insana ve topluma hakim olan güçsüzleştirici, örgütsüzleştirici ve savunmasız bırakıcı çaresizlik durumuna karşı insanın yönünü yeniden öz değerlere yöneltip, yaşam örgütleyen ve yaşam üreten bir duruşa kavuşturmaya çalışmaktadır.

Yani insanlık bu girdaptan çıkışın yolunu; ancak Alevilik düsturunda dile geldiği gibi; “aslına ermektir hüner“ diyerek, kapitalizmin hiçleştiren, tüketen ve yok eden algılarından arınıp, yeniden üreten ve yaşatan öz değerlere ve öz değerlerle şekillenen nitelikli toplumsallığa meyil etmekte bulabilir.

Öz yönetim olarak adlandırılan toplumsal örgütlenme modeli, bir anlamıyla Alevilikte ’Rızalık Şehri’ olarak adlandırılan eşitlikçi yaşamı çağrıştırmaktadır.

Günümüzde toplumların önemli bir bölümü kent yaşamına dahildir. Ancak bu, iktidar zihniyetiyle tanışmamış kırsaldaki doğal dayanışmacı toplum algılarına bir daha geri dönülemeyeceği anlamına gelmiyor. Şüphesiz; kent olgusu tümden reddedilmez. Önemli olan kent ve kır yaşamı değil; bu mekanlardaki yaşamın hangi algılarla şekillendiğidir; egemenlikçi tüketici algılarla mı, yoksa paylaşımcı, dayanışmacı algılarlar mı; can alıcı nokta burasıdır.

Alevi toplumsallığındaki dejenerasyon da bu ikilemin iyi anlaşılmamasından kaynaklanmaktadır. Alevilik eşitlikçi, paylaşımcı ve dayanışmacı bir değerler sistemi ama Aleviler bu gün kapitalist modernist tüketici algılarla, sistemin çarkları arasında bu değerlerden neredeyse tamamen kopmuş ve sistemin yabancılaştırıcı değerleriyle ’don’lanmışlardır.

Alevilerin ocak sistemi gibi…

Geçtiğimiz Aralık (2015) ayının son günlerinde Demokratik Toplum Kongresi’nin (DTK) açıkladığı Öz Yönetim Deklarasyonu’nda, topluluklar kültürel, ekonomik ve coğrafik yakınlıklarına göre meclisleşmeye davet edilmektedir. Şüphesiz sözü edilen şaplon veya topluma üstten bir şey dayatmak değil, toplumsal maddi ve manevi ihtiyaçlar neyi gerekli kılıyorsa, o tarzda bir irade ortaklaşması ifade edilmeye çalışılmaktadır.

DTK bildirgesinde, halkın kendi iradesiyle öz yönetim organlarını oluşturması, merkeziliğin yerellik üzerindeki her türlü vesayetine son verilmesi, özerk bölge, kent, mahalle, köy, kadın, gençlik, farklı inanç ve etnik topluluk meclislerinin oluşturulması, toplum iradesinin tüm kararlaşma ve kararların yürütülmesine direkt katılımı, kadınlara ilişkin her kararın kadın meclislerinin onayından geçmesi, kadının yaşamın her alanında özgür ve özerk olması, her halkın kendi anadilinde eğitim alması, her inancın özerk örgütlenebilmesi, toplumsal sağlık hizmetleri, yargı ve adalet hizmetlerinin özerk modele göre yapılandırılması, toprak, su ve enerji kaynaklarının ekolojik çerçevede toplum yararına göre işletilmesi, özerk ve kadın odaklı bütçe ve yerel güvenlik birimlerinin oluşturulması gibi toplumsal yaşamı bir bütünen özgün ve öz değerler çerçevesinde ve halk iradesinin direkt katılımıyla örgütlendirilmesine vurgu yapılmaktadır…

Yani her toplumsal kesimin kendi kültürü, dili, inancı, mekanı ve doğasının özgünlüğüne göre kendi iradesini direkt yansıtacağı, Alevilerin ’ocak sistemi’ne benzer sosyal örgütlenmeler öngörülüyor.

Alevi araştırmacı ve kanaat insanı Kemal Bülbül, ocak sistemini şöyle formüle ediyor:

“Ocak; mürşit, pir/dede, ana, rehber, talip topluluğunu içeren sosyal yapıdır. Yapının örgütlenme biçimi dikey, hiyerarşik egemenliğe göre değil, yatay ve eşit ilişkiler şeklindedir (…) Ocakta efendiler ve hizmetçiler yoktur. Her birey birbirine ve ocağın özgün yapısına karşı sorumludur, hak ve hakikat yolunda rızalık almak ve vermek zorundadır. Hak, hakikat, hakkaniyet, rızalık ve eşitlik ilişkisi üzerine örgütlenen Alevilik egemen, ezilen ilişkisini reddeder…“ (Y.Ö.Politika, 17.12.14)

Öz yönetim modeli de aynı algı ve motivasyonla günümüzdeki sorunlara çözüm modeli olarak öne çıkmaktadır…

Öz yönetim; rızalık toplumsallığı

Alevi toplulukların kent ve iktidar aygıtıyla tanışmadan önceki sosyal yaşamı, öz ve doğal değerlerle, toplumsal gereklilikler üzerinden rızalık, paylaşım ve dayanışmayla örgütlenmişti. Ocak ve aşiret sistemiyle ’devletsiz’ olarak bin yıllar boyunca doğa ile de karşılıklı bir uyum ve rızalık çerçevesinde yaşamışlardır.

Bu günün modern sorunları olarak öne çıkan eşitsizlik, toplumsal iradenin bastırılması, birey ve toplum özgürlüğünün yok sayılması, adaletsizlik, otorite baskısı, yıkım, katliam, tüketim, ötekileştirme ve asimilasyon gibi sorunlar eskinin devletsiz ocak ve aşiret sisteminde görülmeyen sorunlardı.

Alevi felsefesinde hep ’rızalık şehri’ne vurgu yapılır. Yani para, pulun anlamsız olduğu, her ihtiyaç ve ilişkinin karşılıklı gereklilik ve rızalık algısıyla şekillendiği, zor disiplin aygıtlarına ihtiyaç duyulmadığı, her can ve canlının sözkonusu ilişkiler sistematiğinde irade sahibi bir özne olarak anlam bulduğu tam eşitlikçi bir toplumsal sistem… Bilindiği gibi; Aleviler tarihte devlet gibi bir zor aygıtına ihtiyaç duymadıkları için egemenlerin vergi ve askeri sistemine de karşı olmuşlar ve bundan dolayı da katliamlara uğramışlardır.

Sînemîlli Ocağı pîrlerinden araştırmacı Süleyman Deprem, Alevilikteki ’Rızalık Şehri’ düşüncesi ile Kürt Özgürlük Hareketi’nin gündem yaptığı ve hem yerel hem de bölgesel sorunların çözüm yöntemi olarak geliştirmek istediği öz yönetim modelinin benzerliğini şöyle ifade ediyor:

“Öz yönetim, Rızalık Kenti’nin yaşam biçimidir. Alevilik, devletsiz yaşam biçimine dayanır. Bütün finansal kaynaklar komünal yaşam esasına dayanır. Lokma geleneği, komünal yaşamın sembolüdür. Sadaka ve özel mülkiyet yoktur, ortak yaşam ve paylaşım vardır. (…) Eş başkanlık sistemi gerçek bir Alevice uygulamadır. Devletsiz toplumlarda kadınının ortak olmadığı hiç bir karar kabul edilmez. Cemde posta kadın oturur; yani karar verici bir yerdedir. Musahiplik kültürü otokontrol sistemidir. Alevilikte herhangi bir askeri sisteme gerek yoktur. 1950’li yıllara kadar adli olaylar Alevi toplumlarında devlete intikal ettirilmemiştir. Bütün sorunlar pirler divanı ve halk mahkemeleri tarafından çözülürdü…“ (ANF, 02.02.16)

Bu gün öz yönetimle hedeflenen sistem de; her birey ve grubu devlete ve bir üst otoriteye muhtaç bırakmadan, yaşamı kendi gerekliliklerine göre örgütleme ve kendi yaşamına dair her kararlaşmaya iradesini direkt katmayı hedeflemektedir. Köy, mahalle ve kentteki yaşamın, sosyal örgütlenmenin ve kurumlaşmanın bizzat o mekanlarda yaşayanlar tarafından, kendi değerleri ve özgünlükleriyle belirlenmesi öngörülmektedir.

Öz yönetim; doğal öz toplumsal hukuk…

“Aleviler aynı zamanda devletlerin ’hukuk sistemini’ de kabul etmemişlerdir. Yaşadıkları sorunları devletlerin yargısına, mahkemesine, kadısına, camisine, kilisesine götürmemiş Alevi inancındaki yol/erkan hakikati üzerinden cemlerde ve yolun usulünce oluşturulan ortamlarda çözüm bulmuşlardır. Adı geçen devlet / imparatorluk veya krallıklara devşirme asker de vermeyen Aleviler, tam bir hedef haline gelmiştir. İnançsal olarak zaten egemen devletin dinini kabul etmeyen Aleviler tarih boyunca katliama uğramışlardır…“ (K.Bülbül)

Öz yönetim ayrıca toplumun kendi iç sorunlarını çözme ve sosyal örgütlenmenin yeniden insani değerlerle nitelikleştirilmesinin yanısıra farklı toplulukların barışçıl, eşit, özgür ve adil birlikteliğinin de modeli olarak, bölgesel sorunların çözüm reçetesi işlevi görecektir. Bu gün Rojava Kürdistanı’nda her etnik ve inançtan topluluğun ortak yaşam modeli olarak ete kemiğe bürünmeye başlayan öz yönetim modeli, Aleviliğin “72 millete bir nazarla bakmak“ yaklaşımının bizzat gerçeğe dönüştürülmesi olarak görülmelidir.

Şüphesiz günümüzde eskisi gibi ocak ve aşiret sistemleri yok; ama insan, toplumsallık ve doğayı ayakta tutan, besleyen ve koruyan eşitlikçi, paylaşımcı ve dayanışmacı değerler, öz yönetim örgütlenmesiyle her köy, mahalle ve kentte yeniden canlandırılabilir. Insanlar ve halklar arasında çağdaş cem ve musahipliğin yaşam bulacağı öz yönetim modeli, savaş ve yıkım sistemi olan kapitalist moderniteye karşı can ve canlılığı yücelten bir yol olarak insanlığa yeniden umut vadediyor…

SEMAH Dergisi, Mart-Nisan 2016 sayısı

‘Su heval su su…’

Kan durmuyor. Kan durdurulmuyor. Akan kan üzerinden, kiri her tarafa yayılmış siyasetiyle, toplumun demokratik direnişini teslim almak istiyorlar. Muktedirlerin “gücü yenilmez” diyorlar. Halk üzerinde korkuyu yayarak, kendi korkularından kurtulmanın yolunu arıyorlar. Her yer korkunun hâkim olduğu, yaşam güvencesinin olmadığı mekânlara dönüştürülüyor. İktidar hırsıyla gözleri dönmüşlerin korkularına halkı kurban ediyorlar.

Koktukça, saldırganlaşıyor, acımasızlaşıyor, vicdanlarını kaybediyorlar.

Vicdanını kaybedenlerin dünyası, dünyayı kana buluyor.

Kerbela gibi kuşatılıyor insanlık.

Zalim, hain…

Kuşatılmışlar ise, Silopi, Cizre, Sur gibi duruyor.

Şırnak, Nusaybin, Hakkâri, Yüksekova gibi derinde, biliyor, Hüseyin gibi biliyor.

Alevi felsefesinin tüm kodları Kerbela’da gizlidir. Nedenleri, yaşanış biçimi ve sonuçlarıyla, Aleviliği bugüne taşıyan ruhun, tarihin özeti gibidir. Ne olursa olsun, Kerbela’ya atıfta bulunmayan, onda kendisini ifadeye kavuşturmayan bir konu yoktur sanki.

Çaresizliğin en derini yaşanırken, direnişin en görkemlisini örgütlüyor.

İhaneti iliklerine kadar yaşarken, kahramanların resmedildiği bir meydana dönüşüyor.

İktidar hırsına bürünmüşlerin doyumsuzluğunda, iktidarı, serveti, gücü ret ediyor.

“İmam Hüseyin bebeği kucağına alıp düşmana seslendi: Ey topluluk! Ehl-i Beytimizi öldürdünüz, geride sadece bu bebek kaldı. O da susuzluktan dudaklarını emiyor. Ona bir yudum su verin! Bu esnada bir düşman askerinin yayından fırlayan ok, bebeğin boğazına isabet etti.”

Ali Asgar altı aylık bebekken vuruluyor!

“Su diyorum heval su. Su heval su su…” diyor.

Bin dört yüz yıl sonra duyduğumuz çığlık. Fırat’ın acısına, Dicle eşlik ediyor.

Ölümler yan yana diziliyor.

Zaman değişiyor. Değişmeyen katillerin, iktidar hırsına yenilmişlerin yaptıkları oluyor. Yalan, hile üstüne kurulmuş bir zülüm dünyası üretmeye devam ediyorlar.

Gözlerimizin içine bakarak yalan söylüyorlar. Besledikleri gazete, dergi, televizyon, radyolarla yalanlarına kılıf üretiyorlar. Yalanı bile zorluyorlar.

Hayırsever iş adamlarıyla hasbi hal olup, bursla okuyorlar, milyoner çıkıyorlar.

İnsani yardım diye gönderdikleri TIR’larla, silah taşıyorlar. Taşıyanları değil, haberini yapanları tutukluyorlar.

Kürt’e, Alevi’ye düşman, insanlığa düşman IŞİD gibi katilleri besliyorlar. IŞİD vurdukça stadyumlardan tempo tutuyorlar. Utanmadan “keşke yaralanmayıp hepsi ölseydi” diyorlar.

Suriye savaşının göçe zorladığı insanlar üzerinden dünyayı tehdit ediyorlar. Yetmedi Kürdistan’ın etnografik yapısını değiştirmek için planlar yapıyorlar.

İyiden, doğrudan, demokrasiden, insan haklarından, insanlıktan yana ne varsa düşman ilan ediyorlar. Bir mafya babası gibi iktidarda duruyorlar. Dünyaya Yezit gibi bakıyorlar.

Onun içindir ki bizim gençler Kerbela fırtınasının ortasında duruyorlar. Hüseyin oluyorlar. Hüseyin gibi bakıyorlar. Sevdalı, yaralı…

Hüseyin’in zaferine ortak oluyorlar. İnsanlığa kendisini hatırlatan, onuru taşıyorlar.

“Aşk olsun” diyoruz onlara. Aşk olsun Hüseyin’e, zulmün tahtına sarılan lanetli Yezit’ten günümüze bir mezar taşı dahi bırakmadı.

AABK: Öker’e açılan dava tüm Alevilere açılmıştır

Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu onursal başkanı Turgut Öker hakkında açılan üç ayrı dava için Aleviler açıklama yaptı. AABK tarafından yapılan açıklamada, “Sermayenin ve iktidarın pazarında ruhunu satılığa ve aklını hamallık için kiraya çıkaran iktidar kölelerine sesleniyoruz: Bugün Turgut Öker’e karşı açılan davaları, onurlu mücadelemizin taçlandırılması olarak algılar, hepimize karşı açılmış sayarız. Ortak irademizi mahkeme salonlarına da yansıtmayı biliriz.” denildi…

 

Açıklamanın tam metni şöyle:

Gerici, Faşist zihniyeti durmak bilmiyor.

Katiller, hırsızlar, mafya babaları, ırz düşmanları ellerini kollarını sallayarak gezerken ve devlet protokolünde en ön sırada kendilerine yer bulurken;

R.T. Erdoğan‘ın sadık savcıları, Maraş ve benzeri etkinlikler sırasında yaptığı konuşma nedeni ile Turgut Öker’e karşı “Cumhurbaşkanı’na hakaret”ten 3 dava açmıştır.

İliğine kadar emeği, kimliği, inancı sömürülen insanlık artık hergün ciddi saldırılarla karşı karşıya. Sadece ihtiyacımız olan ekmek, özgürlük, hukuk, adalet, sosyal, siyasal ve demokratik haklarımız değil, insanlığa ve ruhumuza karşı da bir savaş var. Hukuk tanımazlığın zirvesinde, İnsanlığın büyük kayıplar yaşadığı bir dönemdeyiz.

Sorgusuz infazlar! Kuralsızlığın tek kurul olduğu devlet anlayışı var artık.

İktidar güçlerinin birikmiş günahlarını hafifletmek için ise, akıllarını ve vicdanlarını hamallık olarak kiraya veren savcılar.

Artık acılarımızın yıldönümlerinde yaptığımız anma etkinliklerinden dolayı hakımızda davalar açan zihniyetle karşı karşıyayız.

Sermayenin ve iktidarın pazarında ruhunu satılığa ve aklını hamallık için kiraya çıkaran iktidar kölelerine sesleniyoruz:

Bugün Turgut Öker’e karşı açılan davaları, onurlu mücadelemizin taçlandırılması olarak algılar, hepimize karşı açılmış sayarız. Ortak irademizi mahkeme salonlarına da yansıtmayı biliriz.

Dava tüm Alevilere karşı açılmış bir davadır.

Turgut Öker yalnız değildir!

Akılları ve kalemleri iktidardan gelen ideolojik “vahiylere” hamallık yapanlar, iktidarın gözüyle bakanlar, onun ağzıyla konuşanlar, onun kulağı ile dinleyeler şunu bilin; “Bu duruşmaları, Alevi toplumuna yönelik gerçekleşen katliamların, baskı , zulüm ve ayrımcı uygulamaların hesabının sorulduğu alanlara dönüştürürüz”.

AVRUPA ALEVİ BİRLİKLERİ KONFEDERASYONU

– Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu

– Avusturya Alevi Birlikleri Federasyonu

– Belçika Alevi Birlikleri Federasyonu

– Fransa Alevi Birlikleri Federasyonu

– İgiltere Alevi Birlikleri Federasyonu

– İsviçre Alevi Birlikleri Federasyonu

– İsveç Alevi Birlikleri Federasyonu

– Hollanda Alevi Birlikleri Federasyonu

– Danimarka Alevi Birlikleri Federasyonu

– Avrupa Alevi Kadınlar Birliği

– Avrupa Alevi Gençler Birliği

– Norveç Alevi Kültür Merkezi

– Kıbrıs Alevi Kültür Merkezi

– İtalya Alevi Kültür Merkezi